Etiket: sayı:100

  • Metot bilgisi-eğitimden sohbetlere ve dostluklara

    1940’larda Beyazıt-Laleli-Aksaray üçgeninde komşuluk ve bilim birarada yaşardı. İnsanlar farklı düşünce akımlarına mensup olsalar da bilim ve dostluk onları beraber kılardı. Daha sonra üniversitede öğrencisi olacağım Arap-Fars filolojisinin seçkin hocalardan Prof. Ahmed Ateş Bey, “her zamanı kendi değerleri içinde anlamanın önemi”ne dikkatimizi çekerdi.

    İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Arap- Fars Filolojisi bölümü hocası Prof. Ahmed Ateş (1917-1966), bilimsel hayatının zirvesinde olduğu bir zamanda, 49 yaşında vefat etmişti. Ölümünden birkaç yıl önce, 1962-63’te öğrencisi olmuştum. Edebiyat Fakültesi’nde derslerine kişisel bir hava verebilen az sayıdaki hocadan biri idi.

    Tarih bölümü hocalarının amfilerde 400 kişilik rakamlara ulaşabilen dersleri yanında, Ahmed Ateş Bey ve bu bölümün hocaları 15-20 kişilik seminer odalarında öğrencileri birer birer tanıyabiliyordu. Ahmed Ateş’in belki diğer hocalarımdan en büyük farkı, küçük sınıflarda ders vermesi değil de ilerlemesinde yarar gördüğü birkaç öğrenciye kendi odasında sohbet türünden ufak seminerler vermesi idi. Kendisinin derlediği ve öğrencilere İran edebiyatının en güzide şairlerinin eserlerinden seçmeler sunan ders kitabından ilave pasajlar okuyorduk. Böylece hem şairleri tanımış oluyorduk hem de şiirlerinden parçalarla Farsçanın ahenkli seslerine aşinalık kazanıyorduk.

    Bugün hâlâ zaman zaman kullandığım Baba Tahir Uyan’ın “bir derdim var, dermanı yok; bir kafam var düzeni yok” anlamındaki mısralar, hayatımızın buhranlı anlarında bize yoldaşlık edecek derecede etkili idi. “Böyle duygular besleyen bir tek ben değilmişim; 11. yüzyıl şairi BabaTahir Uryan da böyle hissetmiş” diyerek yalnız olmadığınızı anlardınız. İşte Ahmed Ateş’in seçtiği şiirler, bu misraları yazan şairler hakkında da merakımızı uyandırırdı. Kısacası onun dersleri bize sadece dili öğretmekle kalmayıp, öğrendiğimiz şiirleri ve onları yazan şairleri tarihsel bir bağlam içinde anlamamızı da sağlardı. Hocamız ayrıca bağlamı kurarken şairin yaşadığı zamanı, o zamanın kendi değerleri içinde anlamamızın önemine dikkatimizi çekerdi.

    Batı’da İncil araştırmaları çerçevesinde başlamış olan yorumsalcılık (hermenötik) aslında evrensel değerler taşır. Metinler üzerinde anlam ve metot bilgisi olarak tanımlayabileceği miz bu yöntem, Doğu’da da klasik Çin metinlerinin açıklanması şeklinde kendini gösterir. Ahmed Ateş bu yöntemi 1930’lu yıllarda Almanya’dan Türkiye’ye gelmiş hocalardan Hellmut Ritter ile çalışmaları sonucu benimsemişti. Ritter, Ahmed Ateş’in hocası ve sonra da Edebiyat Fakültesi’nde ömürboyu mesai arkadaşı ve dostu olmuştu. Im Halbschatten. Der Orientalist Hellmut Ritter (1892-1971) yani “Alacakaranlıkta bir Doğubilimci” adlı bir biyografi çalışması (2013) yayımlamış olan Joseph van Ess, bu ilişkilere eserinde geniş bir yer vermiştir. Van Ess bu ikilinin teşriki mesaisini, İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü’nde, İstanbul’da ve Anadolu’da yapılan bilimsel seyahatlerde, Oriens dergisi ve diğer yayınlar çerçevesinde ele alır.

    Aslında Ahmet Ateş’i hocam olmadan çok önce tanımıştım. Biz Beyazıt Soğanağa mahallesinde otururken, onlar da Laleli’de idiler. Ailecek görüşülüyordu. Oğulları Ertunga ve Toktamış (sonradan siyaset bilimci-hukukçu merhum Prof. Toktamış Ateş) ile çocukluk arkadaşı idik; hatta daha sonra Ertunga, ilkokulda benimle aynı sınıfta idi. Anneleri edebi- yat öğretmeni Fikret Ateş’le annem iyi anlaşırdı. O dönemlerde bu mahalle İpek Çalışlar’ın Halide adlı eserinde anlat tiği gibi Edebiyat Fakültesi’nin bir uzantısı gibi idi. Gündüz fakültede yapılan görüşmeler geceleri evlerde devam ederdi. İşte Ahmed Ateş Bey ile çocukluğumda böyle bir ortamda tanışmıştım.

    Torun Prof. Ahmet Emre Ateş, sözlü tarih geleneği yanında özenli bir araştırma ile hazır- layıp yayımladığı Her Sayfası Altın Değerinde: Ahmed Ateş (Büyüyen Ay Yayınları, 2021) kitabında bu insanı ve dönemi ele alır. Bu eserde ayrıntıları ile anlatılan komşuluklar, sohbetler ve fotoğraflardan 1930-40’lı yılların Türkiye’sinde bazı istisnaları da olsa dostluk ve bilimin farklı düşünce akımlarına mensup kişileri biraraya getirebildiğini görüyoruz. Hatırladığım kadarı ile benzer bir durumu Altan Öymen’in Bir Dönem Bir Çocuk adlı eserinde de izleriz. Bilime ve dostluğa saygı duyulan ne güzel günlermiş onlar.

  • Muhalefet partisi çok hazırlıksız yakalandı

    Muhalefet partisi çok hazırlıksız yakalandı

    CHP iktidarı çok partili sisteme geçiş kararının ardından seçimleri 1 yıl geri çekti ve daha örgütlenmesini tamamlayamayan Demokrat Parti karşısında avantaj sağladı. Tarihe “hileli seçim” olarak geçen 1946 seçimlerinde yargı denetimi olmadığı gibi günümüzdeki seçimlerin tersine oylar açık kullanılıp gizli sayılmıştı.

    2. Dünya Savaşı’nın sona erip dünyanın yeniden şekillenmeye başladığı 1945’te, Türkiye de büyük değişimlere gebeydi. 1923’ten beri devam eden tek partili sistemden çok partili sisteme geçileceğinin ilk işaretini, Nisan ayında Birleşmiş Milletler’in kuruluşuyla sonuçlanacak San Francisco Konferansı’na katılan Dışişleri Bakanı Hasan Saka vermişti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de savaşın resmen sona ermesiyle birlikte demokratik açılım yapılacağını açıklayınca, çok partili sisteme geçileceği anlaşılmış oldu.

    Muhalefet partisi
    İlk çok partili seçimin şerefine çiçeklerle süslenmiş bir sandığa oyunu atan vatandaşlar.

    Mayıs 1945’te Meclis’te görüşülen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çok partili sisteme geçişin önemli dönüm noktalarından biriydi. Tarım arazilerinin toprak ağası olarak adlandırılan kişilerin elinde toplanmasını önlemeyi, topraksız ve az toprağı olan köylülere arazi vermeyi, tarım arazilerinin sürekli işlenmesini sağlamayı amaçlayan kanun tasarısı CHP içindeki muhalefeti öne çıkarmıştı. Büyük toprak sahibi milletvekilleri mülkiyet hakkının ihlal edildiğini, topraksız köylülere yalnızca devlet arazilerinin verilmesini savunuyordu. Kanunun kabulünden sonra muhalif ekip başta serbest seçimler olmak üzere bir dizi demokratikleşme talebinin bulunduğu önergeyi 7 Haziran 1945’te parti yönetimine sundu. “Dörtlü Takrir” adı verilen önergeyi sunan Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan CHP’den ihraç edilirken, Celal Bayar istifasını sunarak partiden ayrıldı.

    Kamuoyu, CHP’den kopan muhaliflerden yeni parti beklentisi içindeydi. Ancak ikinci parti hamlesi, istifacılardan önce, iş insanı Nuri Demirağ’dan geldi. Demirağ’ın Millî Kalkınma Partisi’ni (MKP) kurmak için 7 Temmuz 1945’te yaptığı başvuru iki ay sonra kabul edildi. Amerikan sistemine hayranolduğunu söyleyen Demirağ, devletçiliğe düşman olduğunu belirtiyordu. Bu durum hayli ilginçti çünkü Türkiye’nin en zenginlerinden biri olan Demirağ, servetini (ve soyadını) tek parti döneminde devletten aldığı demiryolu ihalelerine borçluydu. Demirağ kimi zaman Celal Bayar’a kimi zaman Adnan Menderes’e mâledilecek “Türkiye 15 yıl içinde küçük Amerika olabilir” sözlerinin de sahibiydi.

    Demirağ’ın İstanbul’daki evinin bahçesinde gazetecilere verdiği kuzu ziyafetleri nedeniyle halk arasında “Kuzu Partisi” olarak tanınan MKP, aynı dönemde kuruluş başvurusu yapılan ve “ıvır- zıvır partisi” olarak nitelendirilen çok sayıda parti gibi siyasi arenada varlık gösteremeyecekti. Bu partilerden en ilginç olanı, ismini kurucusu Halil Güden’den alan Güden Partisi’ydi. “Güdenizm” ideolojisini savunduğu açıklanan parti, yeterli kurucu sayısına ulaşamadığı için ilk girişim sonuçsuz kalmış; Halil Güden partisini ancak 1951’de kurabilmişti.

    Herkesin dört gözle beklediği asıl “ikinci parti”, CHP içindeki muhaliflerin kuracağı partiydi. Nihayet, 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti (DP) kurulunca, iktidarın karşısına gerçek bir muhalif güç çıkmış oldu. Kurucuları partinin adını ABD’deki Demokratlardan esinlenerek koymuş, Amerikalı Demokratların Cumhuriyetçiler karşısındaki konumunu hatırlatır şekilde yeni partiyi “CHP’nin birazcık solunda” diye tanımlamıştı.

    Muhalefet partisi
    Eski sihirbaza yeni numaralar
    Akbaba dergisinin karikatüründe, ünlü sihirbaz Zati Sungur seçim sandığına gidip çeşitli numaralar öğrenmek istediğini söylüyor.

    Tek parti döneminin son genel seçimi 1943’te yapıldığı için, yeni seçimin 1947’de olması gerekiyordu. Ancak yeni kurulan DP’yi hazırlıksız yakalamak isteyen CHP, seçim tarihini 21 Temmuz 1946’ya çekti. Seçimlerde “geniş bölgeli çoğunluk sistemi” uygulanacaktı. Bu sistemde belirli bir seçim çevresinde en çok oyu alan partinin bütün adayları seçilmiş oluyor, aralarında çok az oy farkı olsa bile diğer partilerin hiçbir adayı seçilemiyordu.

    CHP, DP’nin seçimlerin adli denetim altında yapılması ve günümüzdeki gibi “gizli oy açık sayım” yapılması teklifini de kabul etmemişti. Böylece açık kullanılan oyların sayımı gizli yapıldı. Sayılan oylar hemen yakılacağı için sonuçlara itiraz etmek de mümkün olmayacaktı.

    Yaşanan usulsüzlükler ve yargı denetimi olmaması nedeniyle DP’lilerin şaibeli ilan ettiği seçimleri, oyların %85.4’ünü aldığı açıklanan CHP kazandı. Meclis’teki 465 sandalyeden 395’ini CHP alırken, DP örgütlenmesini tamamlayamadığı 16 ilde seçime katılamadı ve %13 oranında oyla 66 milletvekili çıkarabildi. 4 de bağımsız aday milletvekili oldu.

    Propaganda yasakları

    Tek parti iktidarı 1946 seçimlerinde bir yandan çok partili sisteme geçiş kararını almakla övünüyor, diğer yandan DP’nin seçim çalışmalarını engellemeye çalışıyordu. DP miting başvuruları birçok yerde, Gaziantep Valiliği’nin “Antep’te çok rakı içilir, sarhoş çok olur. Asayiş bozulur, açıkta toplantıya izin verilemez” gerekçesi gibi sudan gerekçelerle geri çevrilmişti.

    Seçimlere 18 gün kala alınan kararla partilerin açıkhava toplantıları da yasaklanmış, yalnız kapalı alanlardaki toplantılara izin verileceği açıklanmıştı. O yıllarda her yerde parti toplantısı yapacak kapalı alan bulmak kolay değildi; sinema ve lokal sahipleri de yerlerini DP’ye kiralamaya çekiniyordu. CHP ise Halkevi ve halk odaları başta olmak üzere birçok yerde toplantı düzenleme olanağına sahipti.

    Muhalefet partisi
  • Ramazan’da bereket ve radyoda bir ses: Rabbim, bize yaşama sevinci ver…

    Depremler ile yıkıldığımız, şehirlerimizin sellere kapıldığı, üstüne bir de yeni yöneticilerimizi seçeceğimiz şu gergin ve üzgün günlerimizde, barış ve kardeşlikle kurulan uzun yeryüzü sofralarının güzel duygusuna kapılıyoruz. Hatay’dan yükselen nidalar ile karşılayalım Ramazan’ı: “Ma Rihna Nehna Hom”; yani “gitmedik, buradayız”. O iftar sofraları yine kurulacak ve ülkemizin bereketi geri gelecek.

    Bütün gün açlıkla bilenen iştahın top sesini beklediği son dakikalar ve sonra hep beraber ağza atılan ilk lokmaya eşlik eden şükran duygusu… Ramazan boyunca tutulan orucun hem fiziksel hem de ruhsal yararı var. Beden dinleniyor, kendini tamir ediyor. Öte yandan ruh çok az ile kifayet edebileceğini, yiyip yiyebileceğinin iki lokma olduğunu ve elindekini aç olanla paylaşması gerektiğini idrak ediyor.

    Ancak eski Ramazanları anlatanların yazdıkları lezzetli yazılara bakarsak, 11 ayın sultanı, ibadet ayı olduğu kadar yemek içmek, sofralar kurup ziyafetler vermek ve -haydi kabul edelim bu konuda ifrada kaçmak için de değerlendirilmiş hep.

    Depremler ile yıkıldığımız, şehirlerimizin sellere kapıldığı, üstüne bir de yeni yöneticilerimizi seçeceğimiz şu gergin ve üzgün günlerimizde, barış ve kardeşlikle kurulan uzun yeryüzü sofralarının güzel duygusuna odaklanalım. Bizi düze çıkartacak duygu o çünkü. Önümüzde zor bir bahar var. Gastronominin kardeş şehirlerinden Hatay’dan yükselen nidalar ile karşılayalım Ramazan’ı: “Ma Rihna Nehna Hom”; yani “gitmedik, buradayız”. O iftar sofraları yine kurulacak ve ülkemizin bereketi geri gelecek.

    Önce Sermet Muhtar Alus’a kulak verelim. Ramazan ayı gelmeden “kalın ve ince kilerler”i hazırlamak için ipuçları sunuyor. Kalın kiler selamlıkta vekilharç ağaya, ince kiler ise haremde kâhya kadına emanet. Yoksul evlerinde ise bir tel dolap varsa ne âlâ. Anlaşılacağı üzere kalın kiler, tüm erzakın küfe, küp, çuval, teneke hesabı ile depolandığı yer. Soğan, patates, yağ, makarna, pirinç, yıldız şehriye bile var ama maazallah sonuncusunun ismini ağza almayıp işaretle tarif edin diyor. Ne olur ne olmaz… İnce kilerlerde ise daha çok şarküteri, reçeller, şuruplar, turşular, lakerda, kuru balık gibi görece daha değerli ve nazik malzemeler tutuluyor. Kısacası, Ramazan için her şey bol bol satın alınarak kilerler adamakıllı donatılıyor. Bir de mutfağa “erbap bir hamurcu” ilave ediliyor.

    Dillere destan saray iftarları

    Zengin konakların iftarları meşhurdu, ama hiçbiri sarayda verilen iftar ziyafetlerindeki çeşit ve miktar bolluğuyla yarışamazdı.

    En zengininden en yoksuluna, herkesin kapısı iftarda geleceklere açılırdı. Çatkapı iftara gelenlere her türlü ikram yapılmaya özen gösterilirdi. Hattâ bir konağın zenginliği ve saygınlığı kaç kişinin iftar yaptığı, yemekte ne kadar et sunulduğu ile ölçülürdü. İsteyen gelip yemek yiyebilirdi ama, top atılmadan çok önce gelip sofraya oturarak değil “tam miadında mahall-i maksuda düşmek icap ederdi”. Semtin müezzini, imamı, mahalle tekkesinin dervişleri, emektar tayaların, sütninelerin kocaları gibi konak sahibinden daha aşağı sosyal sınıfa mensup kişiler selamlığın ağavat dairesine “selamınaleyküm” diye girip yemeklerini tahta yer sofrasında ağalarla birlikte yerlerdi. Önemli konuklar ise kapıda uşaklar tarafından karşılanır, koltuğuna girilerek salona alınırdı. Pek önemli bir kişi ise evsahibine hemen haber edilirdi.

    Misafirler önce salonda toplanır, top atılmadan biraz önce sofraya geçilerek hep beraber top sesi beklenirdi. Ondan sonra gelsin çeşit çeşit yemekler, tatlılar, şerbetler… Konak sofraları çok zengin olurdu ama Saray’ın iftarları çok daha meşhurdu. İmparatorluk ricali, yüksek dereceli devlet ve ordu mensupları, şeyhülislâm, yüksek askerî okul mensupları ve öğrencileri sırası ile saraya yemeğe davet edilirdi. Dillere destan bu iftar sofralarına dair dinlediklerini Sermet Muhtar Alus şöyle anlatıyor:

    “İftariyeliklerin kaliteleri emsalsiz, nevileri de sayısızmış. Grup grup kaç tane tabak: Siyah, yeşil, salamura zeytinler; beyaz, kaşar, kaşkaval, dil, kirlihanım, hamal ökçesi peynirleri; Avrupa malı gravyerler, rokforlar, Felemenkler. Ne kadar meyva mevcutsa kaffesinin reçeli; Kayseri’nin en halis pastırmaları, sucukları; yumurtalı, yumurtasız pamuk gibi pideler; susamlı, susamsız, kazan yağlı simitler…” Dikkatinizi çekerim daha yemeklere sıra gelmedi. Ana yemekler de upuzun bir liste.

    Herkesin bir evi, çorba kaynatan anası, hanımı yok elbet. La Baronne Durand de Fontmagne, Kırım Savaşı Sonrasında İstanbul Günleri adlı eserinde “Orucun sona erdiğini bildiren top sesi, İstanbul’a yeniden hareket ve yaşam getiren sihirli bir değnek âdeta” demiş. “Ortalık seyyar, küçük mutfaklarla dolu… Limonatacılar, kahve ocakları ve çubuklar… Beklenen güzel işaret gelir gelmez bütün yüzler neşeleniyor; insanlar acele ediyor, karışıklık içinde birbirlerine çarpıyorlar” diye sokaklardaki cümbüşü anlatmış.

    Théophile Gautier daha da çok ayrıntı vermiş sokaklar hakkında. Bir kere sair zaman herkes geceleri kapkaranlık sokaklara ellerinde fener ile sokağa çıkarken “Ramazan’da küçük sokaklar ve meydanlar kadar hiçbir şey bu kadar neşeli bir ışığa boğulamaz” demiş. “Her tezgahta lambalar, mumlar ve yağda yüzen kandillerden geçilmez; küçük dilimler hâlinde kesilmiş ve dikine şişlere sarılmış koyunun (döner) cızırdadığı kebapçı dükkanları kor ateşin yansımaları ile aydınlanır…” diye eklemiş ardından. Demek ki seyyar yemek satanlar da evinden uzakta olanlara oruç bozma olanağı sağlıyordu.

    Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi de eğlenceli hadiseler anlatır. Mesela dalkavuk esnafının kafası kendi içlerinde yol yordam bilmeyenlere bozulmuş olacak ki oturup (kime verildiği belli olmayan) bir dilekçe kaleme almışlar. Devir 1. Sultan Mahmud devri.

    “Devletli, inayetli, merhametli efendim.

    Kimsesiz dalkavuk kullarınızın arzuhalidir: Her sene Ramazan-ı Şerif geldiğinde İstanbul’da, davetli, davetsiz iftarlara gideriz. Ulemanın, ricalin, devletin vesair büyüklerin, mevki sahiplerinin sofralarında çeşitli nefis yemekler, türlü türlü reçeller, süzme aşureler; şerbetler, tavuk göğüsleri, elmaspareler, helvalar, kaymaklı baklavalar, ekmek kadayıfları, hoşaflar yer ve içeriz, üstüne göbek tütünü ve kahve ile ikram görürüz. Lakin içimizde bazı terbiyesizler bulunup edebe uymayan hareket ve tavırları ile velinimetlerimiz efendilerimizi gücendirmekte, zararı da hepimize dokunmaktadır. Dalkavukluk sağlam bir nizama bağlanmazsa cümlemizin açlıktan öleceğimiz aşikârdır”.

    Bir de bekçilerin davulcu ve ayarladıkları ağzı laf yapan bir mânici eşliğinde ev ev dolaşıp mâniler söyleyerek bahşiş toplaması geleneği var ki hâlâ devam ediyor ama eski tantanası ve heyecanı yok. Bakın Ruşen Eşref nasıl anlatıyor iftar sonrası heyecanla beklenen bu durumu:

    “Eskiden böyle bekçi kapuya geleceği akşam sofrada ne telaş olurdu. Çocuklar yemekden bir an evvel sıvışmak isterlerdi. Kafesler sürülür, mânicinin yolu beklenirdi. İftardan yeni kalkan erkekler, beyaz entariler, şam hırkaları ile minderlere bağdaş kurarlar, orucun keyfini gidermek için bol kahvelerle kehribar saplı çubuklardan Beyazıd Sergisinden alınma güzel kokulu sigaralar içerler, başlarında gürültü istemezlerdi… Kadınlar üst üste kafes arkalarına yığılırlar, yahud lambayı üfleyerek kafesleri açarlardı”.

    Bekçilerin yaptığı gibi hermahallenin tulumbacıları da bayram bahşişlerini kendilerine özgü bir gösteri ile toplarmış. Üsküdarlı halk şairi Vasıf Hoca, İstanbul Ansiklopedisi’ne bu sahneyi şöyle aktarmış: “Adamlık esvaplarını giyerek çifte nekkare, klarinet ve darbuka gibi bir çalgı ile mahallelerinin kapularını dolaşıp bayram bahşişi toplarlardı”.

    Her ne kadar Ramazan döneminde her konuda ılımlı davranılması öğütlense de eski anlatılar hep iştahla yazılmış gibi çok ayrıntılıdır. Yazan kişiler Ramazan ve ardından gelen bayram sofralarını en zengin konaktan en yoksul haneye dek bereket ile dolup taşarmış gibi anlatır. Kandillerin, mahyaların yanmasını gözlemek, pide kuyruğunda beklemek, top atılınca yemeklere dalmak ve Allah ne verdi ise neşe ile paylaşmak, yemekten sonra bir fincan kahve (çay henüz ulusal içeceğimiz olmamış) üstüne keyifle tellendirilen… Bunlar hâlâ az çok aynı kaldı; ancak birlikte eğlenme, gülme, mânicileri izleyerek en ufak eğlencenin tadını çıkarma, müzik, çengiler, Karagöz gösterileri, dans, ibadet, sahura kadar oynanan çeşitli oyunlar, teravih sonrası güreş müsabakaları gibi sıradan yaşamın monotonluğuna rengarenk ve neşeli bir es veren şeyler artık kalmadı.

    Artık birarada yaşamıyoruz. Dairelerimize çekiliyor ve yakın çevremiz dışında pek kalabalıklara karışmıyoruz. Yine kurabilecek miyiz o güzel sofraları acaba? Bir umudumuz var elbet. Ne diyordu TRT’li yıllarımızın Ramazan duası :

    “Ey bağışlaması bol Rabbim. Beni, anamı, babamı, ailemi, milletimi, devletimi ve inananları koru. Rahmetini, yardımını esirgeme ülkemizden. Bizlere yaşama sevinci ver. Her türlü güçlüğe karşı dayanma gücü ver. Senin her şeye gücün yeter. Amin”.

    11 ayın sultanı, Ramazan-ı şerifiniz hayrolsun. Yaşama sevinciniz bol olsun.

  • Osmanlı-İslâm geleneğinde burçlar, fallar ve etkileri…

    Burçlar; karakteri, ruh hâllerini, meslekleri belirleyen bir ölçüt olarak çok eskiden beri insan neslinin hafızasında. Önceleri gökbilim ile karıştırılan yıldız falı-ilmi, günümüzde kimileri için evreni anlamakta hâlâ geçerli bir rehber, kimileri içinse safi safsata. Bugünü anlamaktaki rolü tartışılsa da geçmişte savaş zamanlarının, alım satımların, kritik kararların yıldızlar rehberliğinde alındığı hatırlandığında burçlar/gezegenler, tarihi anlamak için epeyce önemli.

    Burçlarla ilgili ilk bilgilere Sümer (MÖ 4000-2000) çiviyazılı tabletlerinde muğlak biçimde rastlanır. Asurlulara (MÖ 2025-MÖ 612) ait Musul yakınlarındaki Ninova Kral Kütüphanesi’nde bulunan metinler, Tanrı Marduk’un yörüngeyi nasıl 12 burca ayırdığını anlatır. Mezopotamya geleneğinde gök cisimleri tanrı sayılmış ve insanlar hangi burcun altında doğarlarsa o burcun tanrısının etki ve himayesinde olduklarına inanılmıştı. Bu inanış Yahudi-İbrani geleneğine, Hıristiyanlığa ve İslâm literatürüne de az-çok değişerek sızdı. Antik Yunan’da burçlar, günümüzde bildiğimiz hayvan adlarıyla anılmaya başlarken Roma’da 12’li burç sistemi yerleşti. Budizm’de Nakşara adında 28 tanrısal burç ve Çin geleneğinde Siu denilen 28 burç bulunuyordu.

    11. yüzyıla kadar İslâm dünyasında astroloji (yıldız falı-ilmi) ile astronomi (gökbilim) birbirine karış(tırıl)mıştı. Astroloji, matematik gibi fennî bir bilim olarak görülüyordu. İslâm felsefesine yöntem kazandıran filozoflardan Fârâbî et-Türkî (öl. 950) ve bazı başka âlim ve düşünürler buna itiraz edip yıldız falının uydurma olduğunu ileri sürdüler. Eşarî âlimi Fahreddin er-Râzî (öl. 1210), burçları gezegenlerin katettikleri basamaklar olarak yorumladı. Burçlar ve gezegenlerin insanlar üzerindeki etkisini inceleyen astroloji (yıldız falı-ilmi), Allah’ın iradesi dışında bir iradeye yer vermesi ve kahin-müneccimlerin geleceği bilme iddiaları sebebiyle inançla örtüşmediği söylenerek eleştirildi.

    Zodyak halkası

    Vezir Kalender Paşa tarafından 1614-16 arasında Sultan 1. Ahmet’e sunulan fal kitabında burçlar kuşağı. Kitapta bu sayfayı açtıysanız uğursuzluğun kıyısındasınız; gene de gönlünüzü hoş tutun, saadet uğursuzluğa üstün gelecek. Dışta 12 burç, içte 7 gezegen/yıldız yer alıyor. Saat yönünde, yukarıdan aşağıya: (Dış halka) Terazi/ Mizan, Başak/Sünbüle, Aslan/Esed, Yengeç/Seretân, İkizler/Cevzâ, Boğa/Sevr, Koç/Hamel, Balık/Hût, Kova/ Delv, Oğlak/Cedî, Yay/Kavs, Akrep. (İç halka) Güneş/ Şems, Venüs/Zühre, Merkür/ Utârid, Ay/Kamer, Jüpiter/ Müşterî, Mars/Merih. (En içte) Satürn/Zuhal (Kalender Paşa, Falnâme, res. ?, 1614-16. TSMK, H. 1703.)

    İskenderiyeli Yunan gökbilimci Batlamyus’dan (öl. yaklaşık 170) esinlenen Müslüman gökbilimciler Abdurrahman es-Sûfî (öl. 986) ve Bîrûnî (öl. yk. 1060), burçlar gökünü fizikötesi âlemle fizikî âlemi birleştiren bir kuşak gibi tahayyül ettiler. Varlığın zaman, mekan ve sayı ölçüleri içinde belirmesi düşüncesi, göklerin yerküreye etki ettiği eski pagan inanışıyla birleşti. Böylece burçlar yön ve zaman ölçümünden tutun da, tabiat olaylarının oluşmasına, buradan da henüz gerçekleşmemiş olayların tahminine kadar birçok konuyu açıklayan semavi dayanaklar hâline geldi.

    Dört unsur (ateş, su, toprak, hava) ve dört ahlât ile (kan, balgam, kara safra ve sarı safra) ilişki içinde olan, kainatın küçük bir numunesi sayılan insan da göksel etkilere açıktı; organları, salgıları ve yapısı gök cisimleriyle ilişkiye geçebilirdi. Ünlü Endülüslü sufi Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin (öl. 1240) vahdet temelli yorumlarıyla 7 göğün her birinde 1 peygamberin ruhaniyetinin bulunduğu düşüncesi ve Hz. Muhammed’in miracıyla ilgili anlatılar harmanlandı.

    7 gezegenden (bugünkü bilgilerimizden biraz farklı olarak: Güneş, Ay, Satürn, Jüpiter, Mars, Venüs, Merkür) meslek ve sanatların doğduğuna inanıldı. 12 burç ve bunların yedi gezegenle ilişkisine göre minyatürlü meslek çizelgeleri oluşturulmuştu. Bunların ilk örneği Kuzey Irak’ta hüküm sürmüş Moğol kökenli Celâyirliler zamanında hazırlanan 1399 tarihli Kitâbü’l Bülhân’dır (Şaşılacak Şeyler Kitabı). 16. yüzyılın sonlarında Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi’nin öğrencisi Mehmed es-Suûdî tarafından yazılan Metâliü’s-saâde ve Menâbiü’s-siyâde (Mutluluğun Ufku ve Efendiliğin Kaynağı) ise Sultan 3. Murat’ın kızı Fatma Sultan için yazılmıştı.

    image-139
    Burç-meslek tablosu Eski Osmanlı-İslâm astroloji görüşüne göre, burcunuzu etkileyen gezegenler hangileriyse (yukarıdaki tabloda) o meslek sizin için uygun görülüyordu. (Mehmed es-Suûdî, Metâliü’s-saâde ve Menâbiü’s-siyâde, res. Nakkaş Osman, 1582. Fransa Ulusal Kütüphanesi, Supplément turc 242.)

    Yıldız falı-ilmine göre gezegenler, meslekî eğilimleri belirler. Bir burcun evi (beyti) ve şerefi (yükselişi) olan gezegenler onu en çok etkileyen gezegenlerdir.

    Bu gezegenlerden Satürn/ Zuhal, eski gök anlayışına göre dünyaya en uzak gezegen sayılır; gam verir ve “büyük uğursuzluk” diye anılır; etkilediği burçlarda doğanları korkaklık, cehalet, yalancılık gibi olumsuz özelliklerle nitelese de başarı ve düzeni getirdiğine inanılır.

    Jüpiter/Müşterî çok uğurludur, erdemlerin ve gerçek aşkın kaynağı sayılır; barışı, dinginliği, sevgiyi, hak ve merhameti simgeler; etkisi altında doğanlar umutlu, şen, hayırseverdir.

    Mars/Merih de uğursuz gezegenler arasındadır, “felek celladı” diye tanınır; baskı, yengi, savaş ve hamiyetle ilişkilidir; etkisindekiler öfkeli, gözüpek, kavgacı ve tehlikeli tiplerdir; öte yandan güvenilir ve cömert olurlar.

    Güneş/Şems güç, baskınlık, namus, öfke, ar, acıma ve incelikle anılır; etkisindekiler zeki, güçlü, sanatkar, gösterişseverdir.

    Venüs/Zühre dişi bir çalgıcı olarak düşlenmiştir, “Çobanyıldızı” olarak da bilinir; ılımlı, uyumlu, sevgi dolu insanı simgeler; eğlence, neşe ve sevgiye etkisi vardır; müziğe, hayalî işlere, ince isteklere, şehvete egemendir; etkisindekiler aklından çok duygularını kullanır.

    Merkür/Utârid ile ilgili kişiler uyumlu, uysal, sanatkar, vefasız, hileci ve neşelidir.

    Ay/Kamer dünyaya en yakın gezegen sayılır, birinci kat gökte oturur; zayıflık, dedikoduculuk, iyilik, erdem, hareket ile ilişkilendirilir; etkisindekiler sebatsız ve hayalcidir.

  • Yanlış yere girer inci olur biraraya gelir çöl olur varoluşun sırrı onda olur

    İnci, o yanlış meraka esir düşmüş varlığı kuşatınca, kumu içermiş mi olur, kaplamış ya da kapsamış mı? Büyük Sahara çölünün yalnızca beşte birini kaplayan kuma “erg” adı veriliyor. Théodore Monod gibi bir biliminsanının, Saint-Exupéry gibi bir edebiyatçının çölden aldıkları derin çağrıda ontolojik bir hiza alışın katkıları vardır.

    Buzbilimciler Kilimanjaro’da, And Dağları’nda, Himalayalar’da derinden yüzeye tırmanan buzul kesitlerinden numune çıkarıyor, yeni teknolojiler üzerinden incelemelerini yürütüyor. Vardıkları canalıcı sonuçlardan biri, Mısır uygarlığının çöküş nedeniyle ilintili olanı: 4.200 yıl önce Mısır’da, Nil havzası boyunca, 20 yıl süreyle yaşanan büyük kuraklık, buz kütlesinin o tabakasına denk gelen kum kesitinden anlaşılıyor. Yaşanan açlık, kadim Mısır uygarlığının dağılıp çökmesini getirmiş. Ve bunu iklim tarihçilerine, dipten çıkarılan buz kütlesindeki yarım karışlık kum birikimi gösteriyor: Zaman uzun ölçekte de kum saatinde!

    Flint Marko’nun arkasında herhalde Hoffmann’ın masalının da az çok payı olsa gerekir; ama bu çizgi-kahraman ‘kumlu’ özelliğinden müthiş sonuçlar alır, göz kamaştırır. Biraz suyla başı derttedir, olsun, gereksindiğinde ondan yararlanmayı bilir.

    Hakan Tamar’ın “Kum Adam”ını radyodan bir dinledim, bir daha ulaşma çabalarımdan elim boş çıktım.

    Kumdan mıydı yoksa, o ezgi( ler)?!

    Soğan toplamak için Ankara’ya gelen işçilerden Abdülkadir Karakurt, “kum fırtınasından 5 dakika önce çadırlarımızın yanına sağlamlaştırmak için geldiğimizde baktık olmuyor canımızın derdine düştük” diye anlatmış gazeteciye: “Rüzgâr geldiğinde iki kez ayaklarım yerden kesildi, yerçekimi yok gibiydi. Kendimi yere attım. Fırtına 40 dakika sürdü, bir 10 dakika kadar gözümün önünü göremedim”. Kum fırtınasını içine düşenden dinlemek en iyisi; Wikipedia’dan olmaz bu.

    image-137
    İlk olarak 1963’te, The Amazing Spiderman #4’te çizgiroman meraklılarının karşısına çıkan Kum Adam.

    Karşı kefede, bilimsel çalışmalara kulak verilmeli. Nature Astronomy’de, Mars gezegenindeki kum fırtınalarının sonuçları üzerinde duran bir inceleme yayımlanmış; haberine Cumhuriyet’in sitesinde rastladım: “Mars’ta kum fırtınaları bütün gezegene yayılabiliyor. Gezegenbilimciler uzun bir süredir, Mars’ta suyun kaybolmasının arkasında bu fırtınaların olduğunu biliyor”. Ne(re)den?: “Bilim insanları, kum fırtınası yoğunlaştıkça sıcaklığın arttığını ve yüzeye yakın su buharının yükseldiğini tespit etti. Su buharı güneşten gelen morötesi ışınlara yaklaştıkça, hidrojenin kabardığı görüldü… Bölgesel ve küçük kum fırtınaları Mars atmosferinde su buharıyla oynayarak sıvı suya geçişini engelliyor”.

    İklim değişikliği benzer sonucu yerküreye de vaad (!) ediyor.

    İstiridye, içine sızan kum tanesini kuşatıp sarmalamak için üretir inciyi. Kum tanesine kayıtsız insanın inciyi yüceltmesi, onu istiridyeyle eşdeğer kılar. Üstelik, her kum tanesi aynı değere sahiptir, oysa incileri sınıflandırır işin uzmanları: Bir bakıma, istiridyenin üslûbundan doğar farklılık diyebiliriz -birbaşına yeterli açıklama olmasa da. İnci, kuşattığı kum tanesini, o yanlış meraka esir düşmüş varlığı kuşatınca, onu içermiş mi olur, kaplamış ya da kapsamış mı?

    Paul Claudel’le tanışma olanağına sahip olsaydım -ne yazık ki ben 3 yaşımdayken ölmüştür- sorardım.

    Kumkapı, yakın geçmişin Kum Kapısı, uzak geçmişin Kontoskalion’u, kıyı şeridine yol açılmazdan çok önce teknelerin iskelesine kum boşalttıkları küçümen liman. Yaralı mahalle: 6-7 Eylül’ün en dehşetli sahnelerinin yaşandığı, her türlü mütecavizin aşağılık saldırılarına katlanmış nokta.

    Meyhanelerinde anılarım birikmişti, o doku da çözüldü sonunda: İstanbul’u istila eden yerli yabancılar hırslarını yaşama kültüründen çıkardılar, yerini cürûfla doldurdular.

    Öncesi artık solgun fotoğraflarda.

    Kumkapı’nın dillere destan halıları Gülbenkyan Vakfı’nın ve Arkas’ın koleksiyonlarında. 19. yüzyılda Orta Anadolu’dan İstanbul’a taşınan ve Ermeni mahallesi Kumkapı’ya yerleşen halıcıların arasından çıkan Agop Kapucuyan gibi ustaların kaybolmamış eserlerini müzeler kapışıyor. Halılarını Ermeni harfleriyle imzaladığı için sürgüne çıkmış Agop -içzulüm tarihimizden bir sayfa daha.

    Savafi kilimlerinin etkisi altında kendine özgü geometrik figürler yaratmıştı Agop efendi. Kayseri’den gelince, denizin kıyısında okulunu kurdu. Bir uzun ip sistemi geliştirdiği yazılır. Geceleri deniz kıyısında rakısını yudumlarken uzakları düşünür, içini hazırlardı. Neden sonra Gülbenkyan’a bir mektup döşendi. Çağrısını alınca bazı halılarını, alet-edevatını toplayıp Paris’in yolunu tuttu; 1946’da 76 yaşında orada öldü. Ermeni halılarına ilişkin bir siteden ulaştım değerli malzemeye: Fotoğrafı, Kumkapı günlerinden; cemaatıyla beraber, bir hüzün verici belgede. Ve, Gülbenkyan’a bir mektubu.

    Ama asıl: Özgün halıları.

    Hitchock’un Conrad’dan yola çıkan filmlerinden biri, 1936 yapımı “Sabotage”in açılışında duyulan ilk kelime “kum” olur: Londra’nın elektrik şebekesinde “block-out” oluşturmak için kullanılmıştır. Filmin kahramanı, sinema sahibi Karl Verloc tarafından -o kadar ki ışıkların gitmesiyle kalmaz iş, musluk suyuna bile kum karışmıştır.

    Bana kalırsa, kum üzerinden geniş bir sinemasal antologya oluşturulabilir: Kıpırdayan kumlar!

    En başa, kişisel tercih, Agnès Varda’nın filmini koyarım: Agnès’in Kumsalları (2008) seyirciyi kıyıda oturmaya çağırır: Suya en uzun bakanlar akıllı geçinenler arasından çıkmaz. Agnès kumsalın onun gözünde ülküsel uzam olduğunu söylemiştir: Kum, deniz ve gökyüzü bir tür kutsal üçgen kurmaya yeter.

    Afrika’nın sözlü ve yazılı kültüründe “kum”un yabana atılamayacak yeri olmalı; özellikle Sahra’nın, büyük çölün yayıldığı yaklaşık bir düzine ülkenin edebiyatları bu açıdan incelenmiş olabilir.

    Büyük Sahara çölünün yalnızca beşte birini kaplayan kuma “erg” adı veriliyor. Görebildiğim kadarıyla, romanesk imge olarak rastlanan “Çöl Yolu”nun bir ağırlığı var: Çöl açılan yolları yutuyor, kumuyla onları örterek; ademoğlu dirençli ve inatçı o konuda: Yeniden açmak için uğraş vermeyi göze alıyor.

    Çöl kumları fotoğraflarda, resim sanatında cazibe alanı oluşturuyor: Rüzgârın yarattığı “desen”lerde olağanüstü örüntüler öne çıkabiliyor, başta sahipsiz ayak izleri bütün izler mıknatıs görevi görüyor gözlerini dikenlerde.

    Büyük Sahara’da konaklayanların bazıları kumun şarkı söylediğine ilişkin gözlemlerde bulunmuşlardır. Başka kumullarda da rastlanan olgu: Rüzgarın etkisiyle kum taneleri arasından doğan titreşimler bir tür ezgiyi anıştıran özellikler barındırıyormuş; doğrusu tanık olmak hem de nasıl isterdim.

    Eski Ahit’i o gözle taramış değilim; döndükçe, son yıllarda, okuduğum bazı bölümlerde ‘kum’ sözcüğüyle karşılaşmalarımda dikkat kesildim. Bir noktada işin kolayına kaçtım ve arama motoruna başvurdum: 28 kez geçiyormuş ‘kum’ sözcüğü.

    Öncelikle, kumullar sonsuz’un (∞) karşılığı olarak kullanılıyor. Denizin bittiği yer, kumun hüküm sürmeye başladığı yer. Süleyman’ın mesellerinde (Bap 27) “taş ağırdır” deniliyor: “Kum da bir yüktür”. Mezmurların 139.sunda Yaradan’ın “düşünce”leri için “onları saysam, kumdan çokturlar” ölçüsüne başvurulmuş.

    Gökyüzündeki yıldız sayısı kum tanelerinden fazla. Kum üstünde ev inşa etmeye kalkışan akıl fakiri. Çölün dindarları cezbetmesi, yeryüzünün yaradılış dönemini, hiçbir canlı hücre nin henüz belirmediği zamanları temsil etmesine bağlanıyor. Şüphesiz, çölün ortasında konaklanıldığında, gece vakti gökkubbeyi kumlara uzanarak tararken içinden geçilen büyülü yaşantı kesiti, mümin ya da tanrıtanımaz, her bireyi Evren karşısında bocalamaya sürükleyecektir.

    Çöl-cezbe ilişkisinde, kucak açıcı olmayan bir ortamın, kişiyi ister istemez kendisinde saklanan bazı dürtüleri harekete geçirme gizilgücünün payı okunuyor: İnsan, orada, unutayazdığı Evren ile karşılaşıyor bir bakıma. Théodore Monod gibi bir biliminsanının, Saint-Exupéry gibi bir edebiyatçının çölden aldıkları derin çağrıda ontolojik bir hiza alışın katkıları da görülüyor. Monod, “çöl bana şekil verdi” demiştir: “Bana varoluşunun gizini taşıdı”. Saint-Exupéry’nin, uçağıyla Libya çölüne mecburî iniş yaptığında çekilmiş bir fotoğrafı, onun kumlara daldığını gösteritürün bir temsilcisidir. Olağandışı gizlenme yetilerine sahip olduğu için tehlikeleri genellikle kolay savuşturduğu varsayılıyor. Kimler mi onlar açısından en tehlikeli canlılar? İnsanlar tabii. Ticaretini yaptıkları yetmiyor, İran kedileriyle çiftleştirerek soylu bir soysuz melez yarattıkları da biliniyor. İnsanı bile insandan korumak, kurtarmak, uzak tutmak gerekli. Ammar bin Yasir’in, “hiçbir namazını kazaya bırakmadığı” rivayetine rastlanır kaynaklarda. Bir seferde “ihtilâm” olmuş; hiç su yokmuş etrafta, toprakta yuvarlandıktan sonra kılmış namazını. Kendisine maledilen 62 hadisten birinde kum ile arınma konusuna giriyor: İki elin ayaları sırayla kum ile ovuluyor, peşinden iki elin ayaları yüze sürülüyor. Ebu Davut da doğruluyor bu arınma yöntemi hikayesini, Buharî de. Kum, suyun yerini tutabilen madde; temizlenme yolunda. yor. O bakıştan sayfalar çıkagelecekti.

    Henri Michaux: “Çöl kuma rakip tanımadığı için sulh orada büyüktür”.

    Sulhu kumda aramak. Kum kedisi (felis margarita) ile yeni tanışanlar, bu koca kulaklı şaşkın yüz ifadeli yaratığı evcil sanma yanılgısına düşmemeli: Kendisi yabanıl türün bir temsilcisidir. Olağandışı gizlenme yetilerine sahip olduğu için tehlikeleri genellikle kolay savuşturduğu varsayılıyor. Kimler mi onlar açısından en tehlikeli canlılar? İnsanlar tabii. Ticaretini yaptıkları yetmiyor, İran kedileriyle çiftleştirerek soylu bir soysuz melez yarattıkları da biliniyor.

    İnsanı bile insandan korumak, kurtarmak, uzak tutmak gerekli.

    Ammar bin Yasir’in, “hiçbir namazını kazaya bırakmadığı” rivayetine rastlanır kaynaklarda. Bir seferde “ihtilâm” olmuş; hiç su yokmuş etrafta, toprakta yuvarlandıktan sonra kılmış namazını. Kendisine maledilen 62 hadisten birinde kum ile arınma konusuna giriyor: İki elin ayaları sırayla kum ile ovuluyor, peşinden iki elin ayaları yüze sürülüyor. Ebu Davut da doğruluyor bu arınma yöntemi hikayesini, Buharî de.

    Kum, suyun yerini tutabilen madde; temizlenme yolunda.

  • Kahraman 126. Alay’ın kahraman subayına mektup

    100 binden fazlası şehit olmak üzere 250 binin üzerinde kayıp verilen Çanakkale Muharebeleri, günümüz Türkiye’sinin coğrafyasını-insanını şekillendirdi. Önce Seddülbahir, sonra Anafartalar cephesinde savaşan 126. Alay gazilerinden biri de Teğmen Mahmud Fehmi idi. Kendisine cepheden yazılan ve ilk defa yayımlanan mektup, savaşın insani ve hakiki yönlerini ilk elden ortaya koyuyor.

    Günümüzden 108 sene önce Çanakkale’de kazanılan zaferde Türk ordusu ağır zayiat vermişti: 100 bini aşkın şehit, 150 binden fazla yaralı-hasta. 25 Nisan 1915’te İngiliz-Fransız müttefik ordusunun Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmasıyla başlayan muharebelerde, Mehmetçik fevkalade bir cesaret ve fedakarlıkla düşmanı durdurmak, İstanbul’u, vatanı müdafaa etmek gayesiyle kanını oluk oluk akıtmıştı.

    İlk birkaç gün içinde muharebelerde yaralananların sayısı ordunun seyyar ve sahra hastanelerinin kapasitesini aşmış, yaralılar cepheye mücavir şehir ve kasabalardaki hastanelere nakledilmişti. Ancak yaralı sayısı o derece fazla olmuştur ki bu da yeterli gelmeyince, bunlar hastane gemileri vasıtasıyla cepheye uzak Tekirdağ ve bilhassa İstanbul’a nakledilmek zorunda kalınmıştı.

    İstanbul’a ilk yaralı kafilesi 30 Nisan 1915’te geldi. Başkentte yaralıların tedavi ve bakımı için askeriyenin, Hilâl-i Ahmer’in, belediyenin, resmî ve sivil kurumların, cemiyetlerin tesis ettikleri hastane sayısı kısa zamanda 52’yi buldu. Kimi 40-50, kimi 1.000-1.500 yatak kapasiteli bu hastanelerde Çanakkale’den gelen 100 binden fazla yaralı ve hasta tedavi edildi; şifa bulanlar nekahat sürecini tamamladıktan sonra yeniden Çanakkale cephesine geri döndü.

    Muharebelerde yaralanıp İstanbul’a nakledilen gazilerden biri de bu yazıda paylaşılan mektubun muhatabı olan 126. Alay 2. Tabur 7. Bölük subaylarından Teğmen Mahmud Fehmi idi.

    Mahmud Fehmi, İstanbul-Beşiktaş’ta bulunan Şâzelî Dergahı Şeyhi Muhammed Zâfir’in torunuydu. Şeyh Muhammed Zâfir, Trablusgarp’tan İstanbul’a gelmiş, Sultan 2. Abdülhamid’in teveccüh ve himayesine nail olmuş, padişahın kendisi için inşa ettirdiği Beşiktaş-Serencebey Yokuşu’ndaki Şazelî Dergahı’nda şeyhlik yapmıştı. Dergahın bitişiğinde inşa olunan iki konak, Şeyh Zâfir ailesine 1 asırdan fazla mesken olmuştur. 1915’te dergahın şeyhi, 1903’te vefat eden babası Şeyh Muhammed Zâfir’in yerine postnişin olan İbrahim Zâfir’di.

    image-136
    1915 ortalarında 63 no.lu Sütlüce gemisi Çanakkale’den getirdiği yaralı askerleri Sirkeci’de tahliye ederken.

    Zâfir ailesine mensup Mahmud Fehmi’ye gönderilen Çanakkale mektubu, araştırmacı-yazar-koleksiyoner R. Sertaç Kayserilioğlu’nun koleksiyonunda bulunmaktadır. Mektup zarfının üzerinde, gideceği adresle birlikte, muharebe alanından yazıldığı için sansürden geçtiğini gösteren damga ve yazı da bulunmaktadır. Bir kağıda arkalı önlü iki sayfa olarak yazılan mektubu, Teğmen Mahmud Fehmi’nin mensup olduğu 126. Alay 2. Tabur’un mutemedi yazmıştır. Çanakkale muharebelerinin en kızgın döneminde Seddülbahir cephesinden 20 Haziran 1915’te yazılmış olan mektubun içeriği, bizlere savaşa ve savaş şartlarına dair önemli bilgiler vermektedir.

    Tabur mutemedi, mektubuna Mahmud Fehmi Efendi’ye “Ya Seyyid” hitabıyla başlamaktadır. Zira Şâzelî Dergahı Şeyhi Muhammed Zâfir peygamber soyundan geldiğinden torunu da “seyyid” sıfatı taşımaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla Mahmud Fehmi muharebede yaralanmış, tedavi için İstanbul’a nakledilmiş, hastanede tedavisi bitince kendisine verilen tebdil-i hava müddetini geçirmek üzere ikametgahı olan Şâzelî Dergahı içindeki dedesinin konağına gelmiştir. Yine mektup içeriğinden, Mahmud Fehmi ile birlikte 126. Alay 2. Tabur’dan, aralarında tabur komutanı Binbaşı Mahmud Bey’in olduğu birkaç subayın da yaralanıp İstanbul’a nakledildikleri anlaşılmaktadır.

    Teğmen Mahmud Fehmi ve 126. Alay 2. Tabur subaylarının yaralandıkları muharebe, muhtemelen 4-6 Haziran 1915 tarihli 3. Kirte Muharebesi olmalıdır. Zira 126. Alay 2. Tabur’un ihtiyat kuvveti olarak gelmiş olduğu Seddülbahir cephesinde girdiği ilk muharebe budur. Muharebenin ikinci günü olan 5 Haziran’da, Seddülbahir cephesinin merkezindeki 9. Tümen’e ait siperler düşman eline geçmişti. Bu siperlerin düşmandan geri alınması için 5/6 Haziran gecesi 126. Alay 2. Tabur’un da içinde bulunduğu 7 taburluk bir kuvvetle karşı taarruz yapıldı. Sabaha kadar süren kanlı boğuşma neticesinde 9. Tümen’in düşmana kaptırılan siperleri geri alınmış, ama harekata katılan birlikler ağır zayiat vermişti. Muhtemelen 126. Alay 2. Tabur Komutanıı Binbaşı Mahmud ile Teğmen Mahmud Fehmi ve diğer subaylar 5/6 Haziran gecesi harekatında yaralanmışlar ve tedavi için İstanbul’a sevkedilmişlerdir.

    126. Alay 2. Tabur mutemedi, mektubunda İstanbul’a nakledilen yaralıların durumunu sormakta; subayların Nisan maaşının gönderildiğini bildirmekte; kendisi için de İstanbul’dan gazete, fanila, çorap talep etmektedir. Mektupta taburdaki subaylardan haber verirken, Mülâzım-ı sâni (teğmen) Mahmud Fehmi’ye de mülâzım-ı evvelliğe (üsteğmen) terfi ettiği müjdeleniyor. Mektup kâğıdının sıradan ve kalitesiz olmasını da izah etmek gereği görerek, kâğıt bulunmadığını ilave etmektedir. Mektubun ön sayfasının üstüne sonradan not olarak ilave edilen yazıyla da, yaralı olarak İstanbul’da tedavide olan 2. Tabur Kumandanı Binbaşı Mahmud Bey’in sağlık durumunu sormaktadır.

    Şâzelî Dergahı Şeyhi Muhammed Zâfir Efendi’nin torunu olduğunu mektuptan öğrendiğimiz Mahmud Fehmi hakkında yaptığımız araştırmada, maalesef iki hususu açıklığa kavuşturamadık.

    Birincisi, oldukça geniş olan Şeyh Muhammed Zâfir ailesinin birkaç koldan nesli zamanımıza kadar gelmiştir. Şâzelî Dergahı ve Şeyh Muhammed Zâfir hakkında araştırma yaparak bunları kitap, makale hâlinde kayda geçiren iki değerli araştırmacı, Burak Çetintaş (“Sultan Hamid’in şeyhi Zafir Efendi ve Beşiktaşlı ailesinin sıradışı hikayesi”, ntv tarih, 2012, sayı: 46) ve Kamil Büyüker’e müracaatla Mahmud Fehmi’nin Zâfir ailesinde kaydına ulaşmak istedik ama maalesef bir ize rastlayamadık.

    İkincisi, Çanakkale’de yaralanıp İstanbul’a nakledilen ve mülâzım-ı sâni (teğmen) iken mülâzım-ı evvelliğe terfi eden Mahmud Fehmi’nin Harbiye çıkışlı muvazzaf subay mı, yoksa seferberlik ilanıyla yedek subay olarak orduya katılıp sonradan teğmenliğe mi terfi etmiş olduğu hususunda da bir bilgiye ulaşamadık. Zâfir ailesi fertlerinin daha ziyade Mülkiye, Hukuk ve Tıp tahsili yaptığı ve bu alanlarda meslek sahibi olduğu görülmekte ise de Ressam Mehmed Ali Laga gibi Harbiye Mektebi mezunu aile mensupları da vardı. Hatta yaptığımız arşiv araştırmasında, İstiklal Harbi’ne katılmış Şeyh Zâfir oğlu Teğmen Mansur’un göstermiş olduğu kahramanlıktan dolayı nişan veya madalya ile ödüllendirilmesine dair 28 Şubat 1922 tarihli Bakanlar Kurulu kararına tesadüf ettik (Teğmen Mansur, İstiklal Harbi’nde Antep bölgesinde 1. Piyade Alayı, 1. Tabur, 2. Bölük’te ihtiyat mülâzım-ı sanisi (asteğmen) iken Antep köylerinden gasbedilen hayvanları Halep’e kaçıran Arap eşkıyasıyla mücadele etmişti. Antep’in işgalinde bölgedeki Türkleri ve Türkmen aşiretlerini Fransızlar lehine döndürmeye çalışan, Fransızlara yardımcı olup din ve ırkına ihanet eden ve yapılan bütün takiplere rağmen bir türlü ele geçirilemeyen Hain Bilal’i bir baskınla kardeşi ve iki amcazadesi ile birlikte ölü olarak ele geçirmiş ve bu baskın sırasında Fransız müfrezesinin top, makineli tüfek ve piyade ateşlerine maruz kalmasına rağmen fevkalade cesaret göstererek başarılı bir şekilde baskını icra ederek geri dönmüş olduğundan ödüllendirilmişti).

    Çanakkale kara muharebelerinin 108. yılı vesilesiyle paylaştığımız bu mektubu, Zâfir ailesi mensuplarının veya bu konuda malumat sahibi olan kişilerin görerek eksiğimizi tamamlamalarını ümit ederiz.

    ÇANAKKALE CEPHESİNDEN ŞÂZELÎ DERGAHI’NA
    
    Yâ Seyyid Bey!,
     Mülk ü millete hayır ile
     hâdim olasınız, âmin...
    
    126. Alay, 2. Tabur mutemedi Ali Muhsin’in Çanakkale cephesinden İstanbul-Beşiktaş’taki Teğmen Mahmud Fehmi’ye gönderdiği mektup. Mahmud Fehmi ve arkadaşları, 4-6 Haziran 1915 tarihindeki 3. Kirte Muharebesi’nde düşmanın zaptettiği kritik siperleri büyük fedakarlıklarla geri almışlardı. 2. Tabur Komutanı Binbaşı Mahmud Bey de dahil olmak üzere çok sayıda subay yaralanmıştı.
    
    [Zarf üzeri yazılar]
    Dersaadet 
    Beşiktaş’ta Şâzelî Dergâh-ı Şerîfi’nde Şeyh Zâfir Efendi’nin hafîdi [torunu] Mülâzım-ı Evvel Mahmud Fehmi Bey’e Kale-i Sultaniye / Dardanelles 7.4. 1331 / 20.6.1915 Muayene olunmuştur. 7 Haziran 331 [20 Haziran 1915] 126. Alay, 2. Tabur Mutemedi Ali Muhsin
     
    [Mektup metni]
    Bihi 
    Huzur-ı Uhuvviye [Kardeşlik makamına] Yâ Seyyid Bey, 
    Selam ve gözlerinden öperim. Hamdolsun cümle sıhhatteyiz. Sizin de sıhhatte olmasını Cenâb-ı Hak’tan dua ederiz. Bir-iki kart ve eskice gazeteler bir defa geldi. Bugün de mektubunu aldım. Güle güle okudum. Nisan maaşınız varmıştır. İdareli harç et, sonra keyfine hâ! Mayıs’ı da göndereceğim. İsraf etme idareli ye, sizi parasız bırakmayacağım. 
    Hâ! Postalar emanet kabul ediyor. İstediğim şeyleri Maydos [Eceabat] postahanesi vasıtasıyla doğrudan doğruya fırka, alay, taburda nâmıma gönder gelir.
    
    
    Benim ve Ömer’in ten fanilası kalmadı. Yarım düzine [kadar] fanila vücudumuza göre büyükçe olsun ve yarım düzine de çorap gönder ki Mayıs maaşıyla esmânını [ücretini] takdim edeyim.
     
    Bir “hâ” daha! Müjdeme ne göndereceksin? Yalnız senin değil arkadaşların terfiini de tebrik ederim. Hayırlı uğurlu olsun. Mülk ü millete hayır ile hâdim olasınız, âmin! 
    
    6. Bölük Kumandanı ve [2.] Tabur Kumandan Vekili İsmail Hakkı Bey binbaşı, Ali Rıza Efendi yüzbaşı, Rıfat Efendi yüzbaşı, Fahri Efendi yüzbaşı, 5. Bölük Ahmed, 6. Bölük Hacı Ali, 7. Bölük sen Mahmud Fehmi, 7. Bölük Yâver Süleyman Sırrı “evvel” [mülâzım-ı evvel/üsteğmen], Edhem, Ömer Zeki, Celal “sâni” [mülâzım-ı sâni/ teğmen] emirleriniz tabura geldi. Doktorumuz da binbaşı oldu. Kopuk Cemal, Topal Ömer, mecruh [yaralı] İsmail’e daha bir şeyler yok ise de olacakmış. 
    
    Yüzbaşı Rıza, Cemal, Zeki ve 1. Tabur’dan gelen Şükrü Efendiler oraya geliyor, [yaraları] hafiftir! Eğer gelirlerse hangi hastahaneye yattıklarını bildiriniz ki para irsâl edelim. Hulve ve mür [acı-tatlı] sözü uzattım. İsmail’in başkasına yazdırdığı mektupta imzanı gördüm. Sözlerine güldüm. Hay kopuklar hay! Şu sırada mektupların cevapsız kalmasına insan o kadar kestirme ültimatom verir mi? Emin olunuz ki İsmail’in ilk mektubunu aldı Ömer, gene eski bildiğiniz Ömer’dir. 
    
    Buranın ahvalini bilmiyor gibi yazıyorsunuz. Hem İsmail’in derece-i sıhhatini bildirmiyorsunuz. Yürümeye başladı mı? Yoksa tay mı duruyor. İnşallah kesb-i âfiyet etmiştir [iyileşmiştir]. 
    
    Gazete çokça çokça gönder. Gece saat alaturka beşte [geceyarısı] burayı yani bu mektubu yazarken şimşek çakıyor, gök gürlüyor. Yağmur yağmıyor. Uykusuz kaldım da bu kadar uzattım. Yoksa sizin bizden beklediğiniz sıhhat ve hüsn-i hizmettir. Elhamdülillah hizmette kusur edilmiyor. 
    
    Kâğıt bulunmadığından böyle kâğıda yazıldı. Gezmeyi seversin, bütün arkadaşlarınıza selamımı söyle. Merhûm Hoca’ya halef taburun mutemediyim. Her ne işleri olursa bana yazsınlar.
    
    Gönderdiğim mektup paralarını sizden alacak olursam her hafta cümlenize mektup yazarım! 
    Bâki cümlenizin gözlerinden öperim. 
    
    7 Haziran 331 [20 Haziran 1915] 
    
    [İlk sayfa üzerine yazılmış not]: “Binbaşımız Mahmud Bey’e ihtiramla dua ediyorum. Derece-i sıhhatini bildir”. 
    
    Mektuptaki noktalama işaretleri ve köşeli parantez içinde yazılmış kelimeler tarafımızdan verilmiştir.
    
    
    
    ÇANAKKALE MUHAREBELERİNDE 126. ALAY
    
    Kerevizdere, Zığındere,
     Anafartalar...
     Hepsinde savaştılar
    
    
    11. Tümen’in 126. Alay’ı, ateş gücü çok üstün İngiliz ve Fransız
     birliklerine karşı Çanakkale muharebelerinin neredeyse tüm
     coğrafyalarında 8.5 ay boyunca büyük direnç gösterdi. Onların eşsiz
     hikayesi...
    
    126. Alay, Çanakkale Muharebeleri öncesinde 11. Tümen’e bağlı 3 alaydan biri olarak tümen toplanma bölgesi olan Balıkesir-Bandırma havalisinde idi. Alay Komutanı Yarbay Mustafa Şevki Bey’di. 
    
    İngiliz-Fransız donanmasının 19 Şubat 1915’te Çanakkale Boğazı’na taarruz etmeleri üzerine, sahillerin savunulması için piyade askerine ihtiyaç duyuldu. 126. Alay, 28 Şubat 1915’te Çanakkale’e nakledilerek Çanakkale Müstahkem Mevki Kumandanlığı ihtiyat kuvveti oldu ve Çanakkale-Karantina arasında kıyı kesiminin gözetlenmesiyle görevlendirildi. 
    
    18 Mart zaferi sonrasında düşmanın karaya çıkarma yapması ihtimaline karşı Gelibolu sahillerini savunmak üzere 24 Mart 1915’te 5. Ordu kurulmuştu. Komutanlığını Albay Refet Bey’in yaptığı 11. Tümen, 5. Ordu emrine verildi; diğer iki alay da (33. ve 127. Alaylar) Çanakkale’ye gelince, 126. Alay da 29 Mart 1915’te yeniden tümenine katıldı. 
    
    Düşmanın karaya asker çıkardığı 25 Nisan 1915 tarihi öncesi Ezine’de karargah kuran 11. Tümen’e verilen görev, Beşigeler bölgesinde Üvecik, Mecidiye, Geyikli sahillerini muhafaza etmekti. 126. Alay da Bozcaada karşısında Kumburnu bölgesine yerleştirilmişti. 
    
    25 Nisan 1915’te Gelibolu Yarımadası’nda başlayan muharebeler iyice kızışıp takviye kuvvete ihtiyaç duyulunca, Anadolu yakasındaki tümenler 27 Nisan günü peyderpey cephe hattına gönderilmeye başlandı. 11. Tümen’e bağlı 33. Alay Arıbur
    nu cephesine, 127. Alay Seddülbahir cephesine gönderildi. 
    
    126. Alay bir süre daha Anadolu yakasında sahil muhafazasında kaldıktan sonra, Mayıs ayı başında Seddülbahir cephesi gerisinde ihtiyat kuvveti olarak kullanılmak üzere Gelibolu Yarımadası’na geçirildi. 
    
    126. Alay’ın 2. Taburu, ilk defa 22 Mayıs’ta Kerevizdere cephesindeki muharebelere katıldı. Ancak bu taburun en ağır zayiat alacağı muharebe 3. Kirte Muharebesi olacaktı. Düşmanın 4-6 Haziran 1915 tarihlerinde 3. Kirte Muharebesi diye bilinen topyekûn taarruz harekatı, Seddülbahir cephesindeki Türk ordusu için çok buhranlıydı. Düşmanın ağır topçu bombardımanı ve üstün kuvvetlerle yaptığı şiddetli taarruz, cepheye yetiştirilen takviye kuvvetlerle zorlukla ve çok ağır zayiatla durdurulabildi. 
    
    5 Haziran günü Seddülbahir cephesinin merkezindeki 9. Tümen’e ait siperler düşman eline geçmişti. 5/6 Haziran gecesi siperlerin geri alınması için 126. Alay 2. Tabur’un da içinde bulunduğu 7 taburluk kuvvetle karşı taarruz başladı. Sabaha kadar süren kanlı boğuşma neticesinde 9. Tümen’in düşmana kaptırılan siperleri geri alındı. Üç gün süren 3. Kirte Muharebesi’nde yaklaşık 10 bin şehit ve yaralı verildi. 
    
    126. Alay, 21 Haziran Kerevizdere Muharebesi’nde de kendi tümeni emrinde olarak Tümen Komutanı Refet Bey kumandasında Fransızlara karşı muharebe etmiş, hemen birkaç gün sonra 28-30 Haziran Zığındere muharebelerinde bu defa Zığındere’de İngilizlere karşı savaşmıştı. 
    
    Zığındere’nin doğusunda Kirtederesi sırtına doğru taarruz eden 156. İngiliz Tugayı’nın taarruzunu Yarbay Mustafa Şevki Bey kumandasında 126. Alay karşılamış ve kırmıştı. 
    
    Ağustos ayına kadar Seddülbahir cephesinde kalarak muharebelere katılan 126. Alay, bağlı bulunduğu 11. Tümen’le birlikte tekrar Anadolu yakasına geçirildi. Sahil gözetleme görevi verilen 126. Alay, Ezine’ye bağlı Pınarbaşı köyü doğusunda toplu olarak bulundu. Ancak 
    
    Alay’ın dinlenme ve yeniden toparlanma süresi uzun sürmedi. Düşman 6 Ağustos 1915’te Anafartalar sahillerine yapılan yeni bir çıkarma yaptı. 126. Alay, İngilizlerin bilhassa Arıburnu-Conkbayırı-Kocaçimen hattında başlayan tehlikeli taarruzu üzerine takviye kuvvet olarak yeniden Gelibolu Yarımadası’na nakledildi ve 11 Ağustos’ta Anafartalar cephesi gerisinde ihtiyata alındı. 
    
    Alay, 15-16 Kireçtepe Muharebesi’nde gerektiğinde cepheye sevkedilmek üzere Turşunköy (Beşyol) yakınında ihtiyat kuvveti olarak bulunduruldu. 21 Ağustos 2. Anafartalar Muharebesi’nde cephe gerisinde ihtiyat kuvvetine ihtiyaç duyulunca, 9. Tümen emrine verilerek 22 Ağustos 1915’te İsmailoğlu Tepesi’ne getirildi. 
    
    Bu tarihten sonra muharebeler hızını yitirip siper harbine dönülünce, birbirine karışmış birlikler yeniden düzenlenmeye başlandı. Her tabur ve alay kendi tümenlerine verildi. 3 Ekim 1915’te birlikleri dağılmış olan 11. Tümen yeniden tanzim olununca 126. Alay da tümenine kavuşmuş oldu. 
    
    İtilaf Devletleri için artık Çanakkale’de sona gelinmişti. Yaptıkları ikinci çıkarma ve getirdikleri yeni kuvvetlerle de Türk savunmasını aşamayan İngilizler için, Yarımada’yı tahliye etmekten başka seçenek kalmamıştı. Anafartalar ve Arıburnu cephelerindeki son askerlerini 19/20 Aralık gecesi gemilere alarak cepheyi tahliye ettiler. 
    
    Türk cephesinde, 20 Aralık 1915 sabaha karşı saat 04.00’te düşmanın Anafartalar cephesini tahliye ettiği anlaşıldı. Bütün birlikler ileri hareket ettirildi. Ancak açık arazide ilerleyen askerler İngilizlerin döşediği mayınlar ve bubi tuzaklarına yakalandılar; bu yüzden ilerleme yavaşladı. 
    
    Düşman hatlarına en fazla sokulan birlik 126. Alay birlikleriydi. Bu birlikler tahliye sırasında kıyılarda artçı olarak bırakılan İngiliz askerleriyle kısa bir ateş muharebesine tutuşmuşlarsa da bunların teknelerine binerek gemilerine çıkmalarına mani olunamamıştı. 9 Ocak 1916’da düşmanın güney sektöründen de tamamen çekilmesi üzerine, 5. Ordu tümenleri cepheden ayrılmaya başladı. 11. Tümen ve 126. Alay, 
    
    9 Ocak 1916’da Bolayır berzahında bulunan Eksamil (Ortaköy) yakınında karargah kurarak Çanakkale Muharebeleri sayfasını kapamış oldu.
    
    
  • Esaretten vatana dönen yine sorguya giderdi…

    1.Dünya Savaşı’nda esir düşen ve savaş sonrası iade edilen Türk subayları, döner dönmez bu defa da ağır bir bürokratik sürece maruz kalıyordu. İlk defa yayımlanan belge, askerlerin cevaplaması gereken ayrıntılı soruları içeriyordu. Bunların çoğu emekli ediliyor, öncesinde de sadece masa başında çalışmış askerî personel tarafından kötü muamele görüyordu. Aralarındaki kahramanlar bile…

    Osmanlı döneminde seferden dönen esirlerin askerî kurallar gereği Divan-ı Harp’te yargılanma-ları usuldendi ve hazırlanmış bir standart “sualler varakası” (sorgu tutanağı) mevcuttu. Bu tutanaklar ülkeye giriş noktalarında (istasyon, liman) inzibatlar tarafından esirlere veriliyor; doldurulduktan sonra Harbiye Nezareti Muamelat-ı Zatiye Dairesi’ne (Özlük İşleri) müracaat edilmesi tembih ediliyordu.

    Bu çerçevede Yüzbaşı Kâmil Efendi’nin mahkemeye sunmak üzere hazırladığı ifadesinin müsveddesi, sorgulamanın ne kadar rencide edici olduğunu ortaya koymaktadır. İfadesinde, 16 Ocak 1916’da Kuzican Tepe’de taburu ile artçı bırakılınca, 13 mevcuda inene kadar kahramanca savaşarak nasıl esir düştüğünü anlatmaktadır.

    Tutanakta, “nerede esir düştüğü, süngü savaşı yapıp yapmadığı, esir düştüğü zaman yanında kimler olduğu, silahını teslim edip etmediği, düşmana herhangi bir bilgi verip vermediği” üzerine 9 soru mevcuttur.

    image-135
    Vladivostok’ta yürüyüş hâlindeki Osmanlı esirler. (William C. Jones özel Koleksiyonu)

    Belgenin 6. sorusunda ismi geçen takım kumandanı Mülazım Ahmet (Göze) de Yüzbaşı Kâmil Efendi gibi Kuzican Tepe’de esir düşmüş; döndükten sonra yazdığı anılarında yaşanan hadiseleri, Nargin-Sibirya-Rhanjesk anılarını ayrıntılı olarak kaleme almıştır. Kendisi de Kuzican Tepe’de esir düşmüş ve önce Nargin, daha sonra Arhanjelsk esir kampında kalmış ve 3.5 yıl esaretten sonra yurda dönmüştür (Ergun Göze, Rusya’da Üç Esaret Yılı– Bir Türk Subayının Hâtıraları, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1991). Geri çekilen askerimize zaman kazandırmak için artçı kalarak Rusları oyalayan Mülazım Ahmet Efendi’nin 124 kişilik birliğinden 13 kahraman, akın akın tepeye yaklaşmakta olan Rusları üç gün oyalamış ve ağırlıklar Erzurum’a doğru emniyetle çekilmiş, görev tamamlanmıştı.

    Arhanjelsk Esir Kampı’ndaki bir Arap subay, Mülazım Ahmet Efendi’ye artçı kalıp esir düştükleri Kuzican Tepe’nin düşmesi ile ilgili şöyle der; “O gece ordu kumandanlığından bir taarruz beklendiğine, dolayısıyla nöbetçilerin çoğaltılmasına dair emir geldi. Ben de bunun üzerine tam aksine bütün nöbetçileri kaldırdım, boşalttım nöbet yerlerini, düşmana açtım yolu ve ırkımın intikamını aldım”. Bir sessizlik çöker ortaya. Önce kimse işin vahametini anlamaz. Bu Arap miralay, ırkçı hisleriyle tarihi yanlış tefsir ettiği gibi bir büyük ihanetin de faili olmuş, Mülazım Ahmet Efendi de bu yüzden takımı ile birlikte esir düşmüştür. Bunun üzerine Mülazım Ahmet, “Vay alçak!” diye haykırarak Arap miralayın tepesine çöker. Arap subaylar da Mülazım Ahmet’in üzerine çullanır. Türk subayların da işe müdahalesi ile ciddi bir arbede kopar. Bu vesile ile Arap zabitin ihanetini de ortaya çıkar.

    Yedek subay Faik Tonguç da, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra esaretten dönüşte İstanbul’a yaklaşırken trende inzibat subaylarının basılı birer soru kağıdı dağıttığını; bunların 1 hafta zarfında doldurularak Harbiye Nezareti Muamelat-ı Zatiye Dairesi’ne getirmelerinin emredildiğini yazmaktadır (Faik Tonguç, 1. Dünya Savaşı’nda Bir Yedek Subayın Anıları, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1999, s.339-340).

    Esaretten dönenlerin yaptığı ilk iş, Harbiye Nezareti’ne giderek Rusya’da tutsak kaldığını ıspat etmekti. Yıllarca tutsak kaldıktan sonra işlerinin görülememesi üzerine Mehmet Arif (Ölçen) Efendi’nin “Kardeşim, yeni tutsaklıktan kurtulup geldim. İznim de bitmek üzere. Günler geçiyor. İşlemler daha fazla uzamasın istiyorum” şeklideki yakınması üzerine masa başındaki görevlinin cevabı, “Kırmızı g..lü balmumu ile davet etmedik. Gelmeseydiniz!” olmuştur. Mehmet Arif Bey içinden geçirir: “Bunu söyleyen, teğmen ya da yüzbaşı rütbesinde bir yazman subaydı. Savaşmamış, ömrünü masa başında geçirmişti. Ve biz, kırmızı g..lü balmumu ile davet edilmemiştik ülkemize!” (Mehmet Arif Ölçen, Vetluga Irmağı: Kafkas Cephesinde Sarıkamış ve Sonrası, 1916-1918, Ümit Yayınevi, 2006, s.263).

    AHMED KÂMİL EFENDİ’NİN SORGU TUTANAĞI
    
    Nasıl, nerede, kimlerle esir düştün? Yanda, arkada, önde neler yaşandı?
    
    Esaretten dönen tüm subaylar yurda girişlerinde kendilerine verilen formu doldurarak usulen Divan-ı Harp’te yargılanmak üzere Harbiye Nezareti’ne teslim etmek zorundaydı.
    
    Soru 1 Nerede ve hangi mevkide, ne suretle esir oldunuz, yanınızda kimler vardı, kaç kişi idi, yaralı mı yarasız mı esir oldunuz, yoksa mecalsiz hasta olarak mı esir düştünüz, hastalığınızı bilen ve gören kimlerdir? 
    
    Cevap 1 Kafkas Harbi’nde Köprüköy’ün şark-ı şimalinde (güneydoğusunda) pek mürtefi (yüksek) Kuzican (Kozican) namındaki tepede düşman tarafından ihata (sarılma) ve muhasara edilerek (kuşatılarak) esir oldum. Yanımda Tabur Kumandanı Binbaşı İsmail Hakkı Bey ile 11. Bölük Kumandanı Yüzbaşı Abdullah Efendi ve Zabit Vekili Cemil Efendiler ve takviye ettiğim kıtaât zabitanından bazıları bulunuyordu. Esaretimden sonra benimle beraber esir olan ümerâ (üst subaylar) ve zabitanın (subayların) 13 kişi olduğunu anladım. Yarasızdım fakat el ve ayaklarım kısmen incimâd etmiş (donmuş), bürudetin (soğuğun) te’sîr-i şedidi (şiddetli tesiri) ile ayaklarımdaki romatizma pek ziyade ıstırap verdiği gibi mecalsiz, yani yürüyemeyecek bir halde hasta olarak esir düştüm. Hastalığım tabur ve müfreze kumandanınca da malûmdur.
    
    Soru 2 Bu muharebede hangi cüz-i tamma (birliğe) kumanda ediyordunuz, cüz-i tammın mevcudu ne idi, kaç gün muharebe edildi, sağ, sol ve gerinizdeki kıtaâtın numaraları ile hîn-i esaretinizde (esir olduğunuz zaman) vaziyet ve hâlleri ne idi?
    
    Cevap 2 Bu muharebede bölük kumandanı idim. Bölüğüm, 1 Kânunisâni 331 (14 Ocak 1916) günü ve 1-2 (14-15) gecesi ileri mevâzîden (mevziden) ric’at eden (geri çekilen) müfrezenin dümdârı (artçısı) olarak muharebe ettiğinden ve 1-2 (14-15) gecesi vaki olan ateş baskınından pek ziyade mecruh (yaralı) ve telefat verdiği cihetle Kuzican Muharebesi’ne iştirak ettiğim zaman 46 nefer mevcudum kalmıştı. Bu muharebeye 3 Kânunisâni 331 (16 Ocak 1916) gurub zamanı (güneş batarken) hücum suretiyle iştirak ettim. Alay 100, Tabur 1’e ait tepe ilerisindeki siperlerini işgal ile tepeye kadar gelmiş olan düşmanı tard ettikten, 3 şehid, 9 mecruh verdikten, bu suretle mevcudum 36’ya tenezzül etmişti (inmişti). Sağ ve solumda Alay 101, Tabur 3 vardı ki, kısmen bunları takviye etmiştim. Geride mensup olduğum taburun 11. bölüğü vardı. Biraz sonra bu bölük de hatt-ı harbe (harp sahasına) dahil oldu. Esaretim nısfü’l-leylde (geceyarısı) vaki olduğundan zulmet-i leyl (gece karanlığı) civardaki kıtaâtın vaziyetlerini müşahadeye mâni idi.
    
    Soru 3 Düşman sağ, sol, cenah ve gerilerinizden hangilerini ihata etti (sardı)? Düşman arka ve yanlarınızdan ne kadar metre mesafeye yaklaşmıştı ve esir olduğunuz vakit ihata edilerek (kuşatılarak) mi esir oldunuz, yoksa düşman süngü hücumuyla siperlere atlayarak mı esaret vaki oldu?
    
    Cevap 3 Guruptan biraz evvel, bölüğüm ihtiyatta iken icra ettirdiğim keşifte: Düşmanın iki alay piyade ve bir alay süvarisinin cephe ve yanlardan ilerlemekte olduğunu anlamış; 34. Alay Erkân-ı Harbi (Kurmay Başkanı) Ruhi Bey’e de arz etmiştim. Bu sırada idi ki, obüs ve sahra bataryaları ile hatt-ı harp (harp sahası) ve ihtiyat mahalli ve daha gerileri bombardıman ediliyordu. Piyadeler cenahlara sarkıyordu. Hatt-ı harbe (harp hattına) dâhil olduğum ve düşmanı püskürttüğüm zaman bir alay süvarinin de cepheye ve sol cenaha doğru ilerledikleri görülüyordu. Cepheme isabet ve kıtaâtını himaye eden iki düşman makineli tüfeği ile uğraşmakta iken, düşman da tahminen 50-60 metreye kadar ateş hattına sokulmuştu. Bu suretle nısfü’l-leyle (gece yarısına) kadar harp devam etti. Cephane bittikten sonra, süngü takılmış olduğu halde duruluyordu. Bu sırada düşman süngü hücumuyla bulunduğumuz hatta dâhil oldu, esir oldum.
    
    Soru 4 Düşman süngü hücumuyla siperlere girdikten sonra mücadele ne kadar devam etti? Hücuma müteakip siperdeki muharebede maiyetinizde bulunan efraddan (erlerden) ne kadarı şehid, ne kadarı mecruh (yaralı) ve ne kadarı esir ve ne kadarı esaretten kurtulmaya muvaffak oldu?
    
    Cevap 4 Fırkadan (tümenden) ayrıldıktan sonra üç gün cebrî (zorunlu) yürüyüş icrasından sonra ve 1 ve 2 Kânunusani 331 (14/15 Ocak 1916) gün ve gecelerini harp ile geçirdikten sonra vukua gelen bu muharebede efrad yorgun, uykusuz olmakla bitap olduğundan, adeden (sayı olarak) pek fazla ve her taraftan siperlere dâhil olan düşmanla mücadele pek az oldu. 36 neferden şehid, mecruh (yaralı) ve incimâd edenler (uzuvları donanlar) geriye gönderildiği cihetle, kalan 12 nefer ile ben esir oldum. Eğer kurtulmağa nâil oldu iseler mecruhîn (yaralı) olmuşlardır.
    
    Soru 5 Hîn-i esarette (esir olduğunuz zaman) bizzat kumanda ettiğiniz kıtaâta müteveccih (yönelik) düşman kuvvetlerinin mikdarı ne idi?
    
    Cevap 5 Kumanda ettiğim bölüğe müteveccih (yönelmiş) düşman kuvveti pek fazla idi. Bidayette (başlangıçta) iki makineli tüfenk ile bir tabur kadar …… piyadesiyle çarpışıyordum ve düşmanı durduruyordum. Fakat cephane bittikten ve müfreze kumandanı tarafından süngü takılarak sebat edileceği emri alındıktan sonra düşman kesîf tabakalarla takarrüp (yaklaştı) ve hücum icra etti.
    
    Soru 6 Bölüğünüz zabitanından şehid, mecruh (yaralı), esir olanlar ve esaretten kurtulanlar kimlerdir?
    
    Cevap 6 Bu geceki muharebede bölükte onbaşı rütbesinde ……, ihtiyat zabiti namzetlerinden Ahmet Efendi isminde bir takım kumandanı vardı. Esaretimde mümâileyhi (adı geçeni) maalesef göremedim. Ne olduğunu bilemiyorum. Benimle beraber 12 nefer esir düştü. Her taraftan ihata edildiğimiz (sarıldığımız) cihetle mecruhen (yaralı olarak) geriye gidenlerin bile esaretten kurtulacakları şüphelidir.
    
    Soru 7 Gerek zabitandan ve gerekse efraddan (erlerden) kurtulmağa muvaffak olanların mikdarı nedir ve ne suretle kurtulmuşlardır? Siz niçin kurtulamadınız?
    
    Cevap 7 Düşman cenahlardan (yanlardan) çevirerek arkaya düşmüş ve her taraftan hücum ettiği cihetle hatt-ı harpte (harp hattında) bulunanlar kâmilen esir düştük. Cephane getirmek için gönderilen iki neferim bölüğe iltihak etmediklerinden ihtimal ki kurtulmuşlardır. Ben hasta olduğum için ve son nefese kadar müdafaa emri aldığım için firar edip namussuz ölmekten ise düşmanın kurşun ve süngüsüyle ölmeyi tercih ettiğimden esir düştüm.
    
    Soru 8 Hîn-i esarette (esir olduğunuz zaman) tabancanızı veyahut şehit olan efraddan birinin silâhını istimal ettiniz mi (kullandınız mı), mufassalan (ayrıntılı olarak) beyanı.
    
    Cevap 8 El ve ayaklarım üşümüş ve hasta olduğum cihetle tabancamı istimal edemedim (kullanamadım). Zaten zulmet-i leyl (gece karanlığı) ve ânî hücum hiçbir teşebbüse meydan bırakmadı. Maruzatıma (sunduğum bilgilerime) tabur ve müfreze kumandanları şahittir.
    
    Soru 9 Vaziyetin krokisini yapınız.
    
    Cevap 9 17. Fırka’ya (tümene) mensup olup bu cepheye henüz geldiğimizden Kuzican ve civarının acemisi olmakla beraber, hatt-ı harbe (harp sahasına) de gurub zamanı (güneş batarken) dâhil olduğumdan, akşam karanlığa inzimâm eden (eklenen) sis, karla mestûr (örtülü) olan araziyi görmeye mânî idi. Bunun için krokisini yapamam. 
    
    (Belgenin orijinali, Sayın Mustafa Gültekin tarafından Sarıkamış Müzesi’nde sergilenmek üzere Prof. Dr. Bingür Sönmez’e armağan edilmiştir. Bugünkü harflere transkripsiyon için Murat Bardakçı’ya teşekkür ederiz).
  • Abdülmecid: 38 yıl yaşadı, modern Türkiye’nin sarsılmaz temellerini attı

    Abdülmecid: 38 yıl yaşadı, modern Türkiye’nin sarsılmaz temellerini attı

    Son asır padişahları arasında kulluktan vatandaşlığa geçişi, mal-mülk hakkını, medeni kanunu, evrensel hukuku gündeme getiren; sarayın kapı ve pencerelerini dünyaya açan sıradışı bir hükümdar. Osmanlı Devleti’ni bir Avrupa müttefiki konumuna getiren; ilk gazeteyi, ilk karma eğitim kurumunu, ilk çağdaş hastaneyi kuran öncü. Modern Türkiye’nin temellerini atan, gölgede bırakılmış bir sultan.

    Bugünkü Türkiye’nin yapıtaşlarını koyan, bir bakıma cumhuriyete ve demokrasiye temel hazırlayan kadroların ilklerinden Sultan Abdülmecid’i 200. doğum yılında anmak bir vefa borcudur. Abdülmecid’i önemsemeyip, pek çok sorgulamaya açık olan oğlu Sultan Abdülhamid’i yüceltmeyi seçmek, daha ziyade günümüz siyasetinin hamasi ve pragmatik yapısının sonucudur.

    PHOTO-2023-03-22-13-06-40
    Saltanatının son on yılında hızlı bir tükeniş süreci yaşayan Sultan Abdülmecid, Nizamiye askerlerini denetlerken…

    Son dönem Osmanlı tarihçilerinden Hayreddin Nedim Göçen (1867-1942) Vesâik-i Tarihiyye ve Siyâsiye Tetebbuatı’nda “Gücüm olsa Abdülmecid devrinin bir tarih mükemmelini yazardım!” diyerek bu genç padişahın kısa döneminin yazılmamış bir aydınlanma çağı olduğunu anımsatır. Bu padişahla yaşıt, aydın devlet adamlarımızdan üçünü de analım: İlk Medeni Kanun’u hazırlayan Cevdet Paşa; ilk çağdaş vilayet örgütünü kuran ve ilk Teşkilât-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu’nu hazırlayan vali ve sonra sadrazam Mithat Paşa; Bursa’da valiyken tiyatro kuran, piyes yazıp sahneye koyan, İstanbul’da açılan ilk Mebusan Meclisi’ne başkanlık eden Ahmed Vefik Paşa… Bu üç bilge devlet adamı, Abdülmecid’in saltanatındaki özgürlük ortamında yetişen genç kadrodandı. Daha niceleri gibi onlar da birikimlerini Abdülmecid döneminde kazanarak kamu görevlerinde yetkinlikle yükselmişlerdi. Bunlar ve öteki çağdaşları, Tanzimat-Islahat yıllarında vezirlik, nazırlık, başvekillik-sadrazamlık da (Cevdet Paşa hariç) yaptılar. Türkiye’nin temellerinde Abdülmecid’in ve bu insanların hukuk, eğitim, demokrasi harçları vardır.

    PHOTO-2023-03-22-13-07-54
    Abdülmecid’in İstanbul’da yaptırdığı camilerin en zarifi ve görkemlisi olan Büyük Mecidiye (Ortaköy) Camii.

    Sultan Abdülmecid’e kadar yaklaşık iki yüzyıl boyunca sıralı tahta çıkan 11 padişah, şehzadeliklerini -kimileri orta yaşlarını- sarayın “kafes” denen tutukevinde geçirdi. İlk defa 2. Mahmud’un yerine çok iyi yetiştirilmiş bir şehzade, 16 yaşındaki oğlu Abdülmecid 1839’da tahta oturdu.

    Bu, Osmanlı İmparatorluğu için bir değişimdi. Abdülmecid 22 yıl sürecek saltanatına başlarken Osmanlı Devleti’nin pek çok sorununu çözmeye, barışsever-özgürlükçü genç ve kültürlü bir hükümdar olmaya layık ve hazırdı. Yazık ki gençliğinin son evresinde, 38 yaşında öldü.

    PHOTO-2023-03-22-13-07-05
    İzmir, yüzyıllar sonra ilk kez bir padişahın ziyaretine, Abdülmecid’in gelişiyle tanık oldu. Geride Kadifekale görünüyor.

    Letâif-i Enderun yazarı Hızır İlyas Ağa, Abdülmecid’in doğumu için “tâcın ve tahtın lâyığı şehzade-i civan-baht Abdülmecid Efendi mübarek Şaban ayının 14 Cuma günü doğdu” notunu düşmüş. Bu zayıf-nahif şehzade de öncekiler gibi daha bebekken çiçek salgınında ölmesi kaçınılmazken “Gelincikli Meryem” adlı kadın tarafından kurtarılmış; ama yüzü çiçek bozuğu kalmış. Yani çok kritik bir dönemde Osmanlı Devleti’nin şansı-bahtı olacak bir padişahı bir halk hekimi kadın hayata bağlamış.

    dolmabahçe inşaat
    Doğu dünyasında ilk Batı sarayı; Abdülmecid, inşaı 12 yıl süren Dolmabahçe Sarayı’nı 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu.
    PHOTO-2023-03-22-12-29-14
    Seyahatnâme-i Hümâyûn; Sultan Abdülmecid, sadrazama yazdığı Hatt-ı Şerif’te özetle şöyle diyor: “İyi düşüncelerim, herkese olan sevgim ve şefkatim gereği, halk ve uyruklarımın zulüm ve her türlü kötülükten kurtulması, ülkenin bayındırlığa kavuşması, herkesin rahat ve esenliği için ülkeyi gezerek gerçek durumu ve alınması gereken önlemleri yerinde görmek istiyorum.”

    Doğduğu evre ise babası Mahmud’un en kritik, kendi deyimiyle “denize düşen yılana sarılır” dediği evreydi. Rusya’nın kuzeyden, Kavalalı’nın güneyden, Sırpların-Yunanlıların batıdan, kuzeybatıdan tehdit ve saldırıları sürmekteydi. Yeniçeriler İstanbul’un ortasında bir anarşi sorunuydu. Sürekli kıtlık, sıklıkla çıkan yangınlar vardı. Yine de yaşama tutunan Abdülmecid’in eğitimine babasının verdiği önem boşa gitmemiş, yakın geleceğe yetkin-yetişkin bir padişah adayı hazırlanmıştı.

    Şu da hatırlanmalı: Abdülmecid 1. Ahmed’den (tahta çıkışı 1603) 233 yıl, 4. Mehmed’den (tahta çıkışı 1648) 191 yıl sonra, doğrudan babasına ardıl olan üçüncü padişahtır. Aradaki 15 padişah, şehzadeliklerinde birkaç yıldan 40-50 yıla kadar sürekli öldürülmek korkusuyla saray hapsinde tutulmuş; kıt bilgili, saltanat için donanımsız, ülke ve dünya tanımayan, kuşkulu, korkulu yaşamış kimliklerdi.

    Dönemin uzman kişilerinden din-inanç, edebiyat, tarih; yabancı danışmanlardan Doğu-Batı kültürleri, yabancı dil, sanat öğrenen Abdülmecid, aynı zamanda hattattı. Ünlü hattat Mustafa İzzet’ten icazet almıştı. Avrupa prensleri ile eşit denebilir donanımda asker öğretmeni, Hırvat asıllı, Viyana’da askerî akademi okumuş, Macar sonra Osmanlı ordularında görev almış Michel Lattas, Abdülmecid’in saltanatında Osmanlı müşiri, Kırım Harbi’nde serdar-ı ekrem (başkomutan) olan ünlü Ömer Lûtfi Paşa’dır. Piyano öğretmeni Osmanlı bandosunun kurucusu Donizetti Paşa’ydı. Abdülmecid, Fransızca biliyordu; Fransız Débats gazetesine, Illustration dergisine aboneydi. Çok iyi at binerdi.

    [Recueil. Portraits d'Abdul-Medjid, sultan (XIXe s.)]. [S.d.].

    Memduh Paşa Mir’at- ı Şu’unat’da bu müstesna hükümdar için “Seçkin, cömert, merhametli, alçakgönüllü idi” diyor.

    Okurlarımız bu tevazuya bir vâris ararlarsa, oğullarından Sultan 5. Mehmed Reşad gösterilebilir.

    KISA ÖMÜR-OLAĞANÜSTÜ İŞLER

    22 yıllık saltanatta 22 müstesna başarı

    bayrak-asıl
    Bugünkü Türk bayrağı, 1839’da Sultan Abdülmecid döneminde değişmez biçim ve oranlarını aldı.

    1) Saltanatının ilk yılı 1839’da Türk bayrağı, bugünkü 5 ışınlı Türk yıldızı ve dairesel hilalli değişmez biçim ve oranlarını aldı; sonradan Türkiye Cumhuriyeti’nin de değişmez simgesi oldu.

    2) Osmanlı Devleti uyruğu her bireye birer kimlik belgesi verilmeye başlandı. Halk, başında, fesinin altında sakladığı bu belgeye önce Mecidiye, sonra “kafa kâğıdı” dedi.

    3) 3 Kasım 1839’da Gülhane Meydanı’nda kendi önünde okunan Tanzimat Fermanı /Hatt-ı Şerif’le bütün dünyaya Osmanlı uyruklarının can, mal, namus hakkını tanıdığını ilan etti. Yeniliklerin gerçekleşeceği Tanzimat dönemi başladı.

    N8509991_PDF_1_-1DM-20

    4)1840’ta işlevini yitiren Paşakapısı örgütünün yerine sadaret/başvekillik ve nazırlıklarla (Bakanlıklar) yürütme erki kuruldu; hükümete danışmanlık yapacak meclisler oluşturulmaya başlandı.

    5) 1843’te annesi Bezmiâlem Sultan’ın kendi birikimiyle İstanbul’da yaptırdığı halk sağlık yurdu/ilk çağdaş hastane, “Bezmiâlem Gureba-yı Müslimin Hastanesi” adıyla hizmete açıldı.

    6) Abdülmecid ile özel doktoru ve dostu Dr. Spitzer, Mayıs 1844’te İstanbul-Çatalca köylerinde çiçek aşısı kampanyası başlattılar. Kampanya sırasında padişah köylülerin sorunlarını dinledi, geceleri çadırda kaldı.

    7) 1 Şubat 1844’de Tashih-i Sikke para reformu yapılarak 10’luk konvertibl altın-gümüş paraya geçildi. Osmanlı altın lirası, Avrupa ülkelerinin ekü, dinar, riyal ve dukaları ile 22 ayar ve gram olarak eşitlendi. 7.2 gram altın Osmanlı parasına “Mecidiye lirası” denildi. Türkiye Cumhuriyeti, bunu aynı gramaj ve ayarda “Ata Lirası” adıyla ziynet altını olarak bugün de basıyor.

    mecidiye-nisani
    Mecidiye nişanı.
    mecidiye-altini
    Mecidiye altını
    mecidiye-parası
    Mecidiye parası

    8) Kendisine “ilk yurt gezisine çıkan padişah” onurunu kazandıracak yolculuğuna 25 Haziran 1844’te başladı. 17 gün süren geziyi Eser-i Cedid adlı buğu (buharlı) gemisiyle yaptı. İzmit-Mudanya-Bursa-Çanakkale-Midilli-Adalar-Gelibolu uğraklarında halkla yüzyüze görüştü, dertlerini dinledi. Bursa’da atalarının türbelerini ziyaret etti. İkinci gezisine 29 Nisan 1846’da çıktı. Karadan Rusçuk’a gidip Tuna ve Karadeniz suyolundan İstanbul’a döndü. İzlenimlerini Bâbıâli’ye bir fermanla bildirdi. İhtisap vergisinin kaldırılması, yaygın olan bilgisizliğin giderilmesi, hayvan hastalıklarının önlenmesi, kent ve kasabalarda güvenliğin sağlanması için alınacak önlemlere ilişkin buyruklar yazdı.

    9) Babası 2. Mahmud’un döneminde devlete kafa tutacak güce ulaşan Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın uzlaşı ve barış için 1846’da İstanbul’a gelmesini sağladı. Annesi Bezmiâlem, bu yaşlı ama güçlü Mısır valisinin Beşiktaş Sarayı ile Bâbıâli arasında gidiş-dönüşlerini kolaylaştırmak için Galata (Valide) Köprüsü’nü yaptırdı. Saraydaki ziyaretinde torunu yaşındaki padişahın eteğini öpen Kavalalı da, Beykoz’da yaptırdığı kasrı padişaha armağan etti. Mücadele bitti, güçlü bir bağ kuruldu. Ünlü vezir-vali ayrılırken Abdülmecid’e üç öneride bulundu:

    1. Nazırlar gerekli görseler de yabancı devletlerden borç alınmamalı; çünkü ödenemez gittikçe artar.

    2. Tarımdışı kamu arazileri çok, ırmaklar da boşa akıyor. Araziler halka dağıtılmalı; akarsulardan da bilimsel yöntemlerle yararlanmalı. Bu sağlanınca göçebeler de yerleşmeyi seçer, aşiret kavgaları sona erer, ürün de vergi geliri de artar.

    3. Avrupa devletlerine yetişmek için köylerden başlayarak okullar açmalı, eğitim işleri ayrı bir nazıra (Bakana) verilmeli.

    10) 1847 Viyana Kongresi’nde (1815) alınan kararın gereği olarak, Osmanlı ülkesinde insan alım-satımı demek olan köleliğin yasaklanmasını onayladı. Kapalıçarşı’nın yanındaki Esirciler Hanı’nı yıktırdı.

    11) 1848’de Avusturya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi başlatan Macarlar, Rusya’dan da saldırı başlayınca Osmanlı topraklarına sığındı. Rusya’nın baskısına karşın Abdülmecid, Macar özgürlükçüleri iade etmeyeceğini bildirdi. Avrupa kamuoyunda Osmanlı padişahına ve Türklere karşı sempati doruğa ulaştı. Ruslara karşı ayaklanan Eflaklılar da eskiden olduğu gibi Osmanlı himayesine girmek istedi. Bu gelişmeler, Avrupa devletleriyle bağlaşıklık kurmanın yolunu açtı.

    12) Fosseti Kardeşler’e onarttığı Ayasofya’yı 27 Temmuz 1849’da yeniden ibadete açtı.

    13) Ona göre doğru ve yararlı işlerin yapılmamasında asıl neden yolsuzluk ve rüşvetti. Buna bir çözüm olur beklentisiyle Topkapı Sarayı’ndaki Kutsal Emanetler Dairesi’nde 11 Aralık 1849’da bir yemin töreni düzenletti; önce kendisi sonra ileri gelen kamu görevlileri rüşvet almayacaklarına dair yemin ettiler.

    14) 1849’da annesi Bezmiâlem Valide Sultan’ın yaptırdığı ilk-orta sınıfları olan karma eğitim verecek Mekteb-i Maarif-i Adlî adlı okul açıldı. Abdülmecid de kızını ve oğlunu götürerek bu okula yazdırdı. Okul müdürüne “Bunları diğerlerinden ayrı görmeyiniz, hepsi bizim evladımız” dedi!

    15) Haziran 1850’de üçüncü yurt gezisine çıkarken yanına kardeşi Abdülaziz’i, kendi şehzadelerinden Murad ve Abdülhamid’i de aldı. Amacı, Tanzimat uygulamalarını denetlemek, halkın sorunlarını dinlemekti. Limni-Girit-Rodos, dönüşte Marmaris-Bodrum-İstanköy-Sisam önlerinden geçilerek Sakız’a gelindi. Burada üç gün kalan padişah, adına yapılan Mecidiye Camii’nde Cuma namazı kıldı. Çeşme’ye, oradan İzmir’e gelinerek burada Taif vapuruna geçildi. Gelibolu’da Yazıcıoğulları’nın mezarları ziyaret edildi. 24 gün süren gezinin dönüşünde kayıklara-teknelere dolmuş İstanbullular padişahı sevinçle karşıladı.

    belediye
    Osmanlı kentlerinin ilk belediye örgütü, İstanbul Şehremaneti’nin ilk şubesi, 6. Daire-i Belediye binası.

    16) 1850’de İstanbul Denizcilik İşletmesi kuruldu. İstanbul ve Marmara sularında ilk defa vapurla toplu taşımacılık başlatıldı.

    17) Cevdet Paşa’nın başkanlığında 8 yıl çalışan Mecelle Cemiyeti’nin hazırladığı ilk Osmanlı Medenî Kanunu 1851’de yürürlüğe girdi.

    18) 1852’de Mecidî Nişanı adıyla ve 5 rütbesi olan ilk Osmanlı hizmet, yararlılık, ödül, dostluk takısı olan mücevherli göğüs nişanı çıkarıldı.

    19) Osmanlı kentlerinde ilk belediye örgütü İstanbul Şehremaneti’nin ilk şubesi (6. Daire-i Belediye) Beyoğlu tarafında açıldı.

    20) Temeli 1843’te atılan, pencere ve balkonları çevreye ve denize bakan Osmanlı Devleti’nin ilk Avrupai imparatorluk sarayı -Dolmabahçe Sarayı- Kırım Savaşı’nın zaferle sonuçlanması üzerine 7 Haziran 1856’da törenle açıldı.

    21) Kırım’ı işgalden kurtarmak için Fransa ve İngiltere ile bağlaşıklık kurdu. Bu, Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleriyle gerçekleştirdiği ilk güçlü ittifaktı. Savaş üç yıl sürdü. Yenilen Rusya barış istedi. Savaşın asıl galibi Osmanlı Devleti ve doğal ki Sultan Abdülmecid’di. Paris’teki barış kongresinde Osmanlı Devleti’nin galibiyeti ve Avrupa devleti konumu onandı. Buna karşılık her ırktan ve inançtan uyruklara yeni haklar tanınması kabul edildi.

    22) 28 Şubat 1856’da Islahat Fermanı yayımlanarak ırk-din farkı gözetilmeden Osmanlı uyruklarına eşitlik tanındı.

    WASHINGTON ANITI 
    
    ‘Onun temiz adı bu yüksek taşa yazıldı’
    
    Yapımına 1848’de başlanan, ara verildiği için 1885’te tamamlanan Washington Anıtı, dünyanın en uzun dikilitaşı. 169 m. yüksekliğindeki örme sütun için ülkelerden gelen anı yazıtları arasında, Sultan Abdülmecid’in1854’te gönderdiği yazılı taş da var. Sütunun iç yüzeyine yerleştirilmiş yazıtın üzerine Ziver Efendi’nin hattıyla şu dostluk dizeleri yazılmış: “Devâm-ı hulleti te’yid içün Abdülmecid Hânın Yazıldı nâm-ı pâki seng-i bâlâya Vaşington’da” (Samimi dostluğun sürekliliği için, Abdülmecid Hân’ın temiz adı bu yüksek taşa yazıldı)
    
    mustafa-izzet-washington
    ABD’nin başkenti Washington’da Sultan Abdülmecid’in armağanı Hatıra Taşı
    wash.anıt
  • Şili futbol için her şeyi yaptı çünkü hiçbir şeyi kalmamıştı

    1960’ta tüm zamanların en büyük depremi tarafından vurulan Şili, felaketin iki yıl ardından 1962 Dünya Kupası’na evsahipliği yaptı; yıkıntıların arasından bir umut ve dirayet öyküsü çıkardı. Bu mucizenin mimarı Carlos Dittborn, rakiplerini 15 dakikalık bir konuşmayla geride bırakmış; ardından sağlığından ve hayatından olma pahasına çalışarak “hiçbir şeyi olmayan” ülke için “her şeyi” yapmıştı.

    Tüm zamanların kaydedilmiş en büyük depremi, 22 Mayıs 1960’da Şili’yi vurdu. Merkezüssü Valdivia olan 9.5 büyüklüğündeki afette 1.000-6.000 kişi hayatını kaybetti; depremin ardından oluşan tsunami dalgaları Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda’ya kadar ulaştı.

    Ülke, bu büyük felaketle ağır yara almadan önce, 1962 Dünya Kupası’nın Şili’de düzenlenmesine karar verilmişti. Ancak 2 milyon kişinin etkilendiği deprem, tüm planları değiştirdi. Birçokları, turnuvanın başka bir ülkeye alınması gerektiğini dillendirmeye başladı. Zira organizasyonun evsahibi olacak şehirlerden Talca, Concepción, Talcahuano ve Valdivia perişan hâldeydi. Devlet Başkanı Jorge Alessandri insanların moralini yüksek tutmak istiyordu; fakat korkunç yıkımdan sonra futbola ayırabileceği kaynak kalmamıştı.

    Bu şartlarda, Kupa’nın kaderi Organizasyon Komitesi Başkanı Carlos Dittborn’un gerçekleştireceği mucizeye kalmıştı. Neyse ki bu onun için ilk olmayacaktı. Dittborn, hikayenin en başında, şampiyonanın pek az kişinin şans verdiği Şili’de oynanması için
    de mucize denebilecek bir sonuca imza atmıştı.

    image-133
    1962 Dünya Kupası şampiyonu Brezilya’nın eski orta saha oyuncusu Zito’nun gol sevinci…

    Bir ülkenin mucizesi

    Dünya Kupası’nın 1954’te İsviçre ve 1958’de İsveç’te oynanmasının ardından, Güney Amerikalılar artık FIFA’ya Avrupa’dan çıkılması için baskı yapmaya başlamıştı. 1962 Kupası ya kendi kıtalarında olacaktı ya da boykot başlatacaklardı… En güçlü adayları Arjantin’di. Federal Almanya, FIFA’nın ricası üzerine talebini geri çekerken, 1954’te Şili de turnuvaya talip olduğunu ilan etmişti. Ancak birçok kişiye göre bu, Arjantin yalnız kalmasın diye açıklanmış sembolik bir adaylıktan başka bir şey değildi.

    Arjantin’in sadece Buenos Aires’te bile en az 40 bin kişiyi sığdırabileceği 5 stadyumu vardı. Altyapıları derseniz, Şili’den fersah fersah daha gelişmişti. Ulaşım ağları milyonlarca kişiyi kaldırabilecek düzeydeydi.

    1962 Dünya Kupası’nın evsahibi olma onurunun kime bahşedileceğine karar vermek için taraflar, 1956’da Lizbon’da düzenlenen 30. FIFA Kongresi’nde buluştu. 10 Haziran’da mutlak favori Arjantin’in sunumunu yapan Raul Colombo, kendisinden emindi. 70 dakika kadar konuşmuş, ülkelerine gelecek futbolseverleri ağırlamak için yapılacak yeni otelleri bile etraflıca anlatmıştı. Sunumunu “Turnuvayı hemen yarın düzenleyebiliriz. Her şeyimiz var” diyerek noktalamıştı.

    Colombo’nun arkasından ise sıra Dittborn’a gelmişti. Aynı zamanda Güney Amerika Futbol Konfederasyonu’nun da (COMNEBOL) başkanı olan genç idareci müthiş bir İngilizceyle konuşmasına başladı. Daha sonra Şili’nin en köklü gazetelerinden El Mercurio’ya o günü şöyle anlatacaktı:

    “Colombo’nun harika konuşması 1 saat 10 dakika sürdü. Ardından ben sahneye çıktım. Sadece 15 dakikaya ihtiyacım vardı. Herhangi bir belge göstermedim, sadece kısaca kim olduğumuzu açıkladım ve FIFA Tüzüğü’nün 2. maddesinin lafzına ve ruhuna başvurdum. Buna göre yönetim organının işlevi, az gelişmiş ülkelerde futbolu teşvik etmek için Dünya Kupası’nı kullanmaktı.”

    Amerika’da ekonomi okuyan Dittborn, kısa konuşmasını FIFA Tüzüğü’nün bu maddesine dayandırırken ülkesindeki istikrarın, farklı inançlara ve ırklara gösterdikleri saygının altını çizmiş; Şili’nin FIFA’nın turnuva ve kongrelerine sürekli katıldığından dem vurmuştu. Tevatüre göre sunumunu o meşhur cümleyle noktalamıştı: “Her şeyi yapacağız; çünkü hiçbir şeyimiz yok!”

    Oğlu Pablo yıllardır bu cümlenin aslında bir mit olduğunu iddia ededursun, Arica’da sonradan inşa edilen ve Dittborn’un adını taşıyan stadyumda da karşımıza çıkan slogan, Şili’nin şiarı hâline geldi. El Mercurio sadece manşet atmamış, tarihin en şiddetli depreminin ardından ayağa kalkan bir ulusun mottosunu oluşturmuştu. Tüm dünyaya en zor anlarında ilham veren cümle, böylece doğmuştu.

    Tarihî konuşma, 11’e karşı 32 oyla, 1962 Dünya Kupası’nı düzenleme onurunu Şili’ye kazandırmıştı. Birçoklarının gözünde bu bir mucizeydi.

    İkinci mucize

    Depremin ardından Devlet Başkanı Alessandri, Dittborn’u yalnız bırakmıştı. Ancak Dittborn kararlıydı; ne pahasına olursa olsun turnuva Şili’de yapılacaktı. Bu artık onun için hayat-memat meselesi hâline gelmişti. Gecesini gündüzüne katmış, FIFA ve uluslararası federasyonlardan gelen destekler sayesinde bir mucizeye daha imza atmıştı. Organizasyon planlandığı gibi 8 kentte düzenlenmese de yola 4 şehirle devam edilmiş; sadece Çekoslovakya’yla Yugoslavya arasındaki yarı final 10 bin kişilik bir stadyumda oynanmıştı. Ancak turnuva, felakete rağmen devam etmişti.

    Dittborn ise dur-durak bilmeden çalışırken sağlığından olmuştu. Organizasyonun mimarı, 1962 Dünya Kupası’nın başlamasına 1 ay kala öldüğünde sadece 41 yaşındaydı.

    Kimi kaynaklar ölüm nedeni için kalp krizi demişti, kimileri pankreatit. Kesin olan tek şeyse, 28 Nisan 1962’de son nefesini veren idarecinin, Kupa öncesinde doktorların uyarılarına kulak asmamış olmasıydı.

    Dittborn’un ölümünden 13 gün önce tamamlanarak turnuvaya yetiştirilen ve Dünya Kupası tarihinde kornerden atılan tek gole (Kolombiyalı Marcos Coll, Sovyetlerin efsane kalecisi Lev Yaşin’e atmıştı) evsahipliği yapan Arica’daki stadyum, bugün hâlen Dittborn’un ismini taşıyor.

    60 yılı aşkın süredir dillere pelesenk olan “Her şeyi yapacağız; çünkü hiçbir şeyimiz yok” sözü ise bugün çok uzaklarda bir coğrafyada bize umut aşılıyor. Devletin yetersiz kaldığı bir başka “asrın felaketi”nde birbirlerine sarılan insanlara, bu toprakların gördüğü sayısız savaş ve afette olduğu gibi yeniden ayağa kalkılabileceğini hatırlatıyor.

    Bizim umudumuz var; her şeyi yapacağız. Tüm olumsuzluklara rağmen yine de başaracağız.

  • Sunuş

    Çok partili yaşama geçip geçmemenin konuşulduğu 1945’te, Türkiye’nin demokratik parlamenter sisteme henüz hazır olmadığını düşünenler vardı. Bunlardan bazılarının Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye “Bizim memleket buna alışık değil. Seçime girersek birbirimizi kırarız, beceremeyiz” diye itiraz ettiğini, Paşa’nın ise şöyle dediğini, bir dönem CHP’nin en önemli simalarından olan Kasım Gülek aktarır: “Ben Harbiye’de okurken futbol Türkiye’ye daha yeni gelmişti. Maç yapardık. Daha maç bitmeden yenileceğini anlayan takım kayışlarını çıkarır öbürlerinin üzerine yürürdü. Bu, zamanla kayboldu. Demokraside de böyle olacak. İlk zamanlar kayışları çekip birbirimize hücum edeceğiz, ama zamanla alışacağız”. Neyse ki İsmet Paşa haklı çıktı; Türkiye çok partili yaşama çabuk alıştı. 1946’daki şaibeli seçimden sonra yargı denetiminin sağlanması sandık güvenliğini garantilerken, en azından genel seçimlerde büyük çaplı bir usulsüzlük yaşanmadı. 1950 seçimlerinde “asla gitmez” denilen tek parti iktidarını oylarıyla gönderip gücünün farkına varan seçmenler 19 genel seçimden 9’unda iktidarı değiştirdi.

    Siyasi partiler ve liderler zaman içinde değişti. Seçmenle yüzyüze iletişime ve liderlerin hitabet performansına dayanan seçim çalışmaları zaman içinde Amerikanvari büyük kampanyalara dönüştü. Bazı seçimler bir sürpriz sonuçla, bazıları bir sloganla, bir vaatle, bir yasakla, bir reklamla hafızalara kazındı. Türkiye’nin en önemli seçimlerinden birine yaklaşırken, 77 yıllık çok partili sistem tarihiminizden unutulmaz kesitleri okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.

    Söz Milletindir