Etiket: sayı:10

  • Göğüs göğüse kurşun kurşuna

    Göğüs göğüse kurşun kurşuna

    Ateş cehennemi altında yaşanan Çanakkale muharebeleri, makineli tüfeklere karşı süngü saldırılarının yapıldığı son büyük çatışma ve trajedi olarak tarihe geçti.

    İtilaf donanması ve kara topçusunun amansız ateşi altında savaşan Osmanlı birliklerinin Çanakkale’deki tek avantajı, hakim tepeleri tutmuş olmasıydı. Silah ve cephane olarak çok üstün İngilizler, derin siperlerde direnen ve top ateşi kesildikten sonra tekrar ateş hattına çıkan Türkler karşısında ilerleyemedi. Makineli tüfek ateşi ve şarapnel, her iki taraftaki kayıpların baş sorumlusuydu. Karşılıklı saldırıların hafiflediği dönemlerde ise, lağım savaşları ve keskin nişancılar her iki taraf için de büyük tehdit yarattı.

    UÇAKTAN ATILAN ÖLÜM

    Uçakların mitralyöz ve bomba taşımadıkları dönemde, daha ziyade keşif amaçlı kullanılan uçaklar, kimi zaman aşağıya çivi ve kalem büyüklüğündeki oklar attılar.

    TOP, ŞARAPNEL VE ZAYİAT

    Kara savaşının tahrip gücü yüksek silahı toplar, özellikle yerin 40-50 metre üstünde patlayarak etrafa dağılan şarapnel mermileriyle etkili oldu.

    SERİ ATIŞ VE BİR DÖNEMİN SONU

    Siper sisteminde genellikle birbirine çapraz yerleştirilen makineli tüfekler, “top ateşini takiben piyadeyle süngü saldırısı” dönemini acı şekilde sona erdirdi.

    18 MART’IN KAHRAMANLARI

    18 Mart Boğaz muharebesinin kaderi, 11 hat halinde döşenen deniz mayınları tarafından çizildi. 25 Nisan’daki İtilaf çıkarması, aslında bu mayınları temizlemek ve donanmaya İstanbul yolunu açmak içindi.

    EL BOMBASI VE SİPER SAVAŞI

    Dikey yollu havan toplarının henüz gelişmediği dönemde, siper saldırı ve savunmalarının temel silahı el bombasıydı.

    ZEHİRLİ GAZA KARŞI ÖNLEM

    Batı cephesinin aksine, Çanakkale muharebelerinde her iki taraf da zehirli gaz bombası veya mermisi kullanmadı. Yine de her iki taraf da buna karşı önlem almıştı.

    KURŞUNUNUZ BİTTİYSE…

    … süngünüz var. Çanakkale’de savaşan askerlerin son güvencesi, süngüleriydi. Birbirine çok yakın siperlerde, tüfeği süngü takılmış halde bulundurmak şarttı.

  • Günlük hayattan yadigar kalan…

    Günlük hayattan yadigar kalan…

    Muharebeler sırasında kullanılan nice aksesuar ve eşya, o günlerin atmosferini günümüze taşıyor. Acı hatıralarla dolu objeler, savaşın insani yüzüne biraz olsun yaklaşmamızı sağlıyor.

    Nice saldırılara, ölümlere, acılara tanık oldular. Sahiplerinin üzerinde, yanında onlarla birlikte yaşadılar ve bugüne kaldılar. Ayakkabıdan dürbüne, ilaçlardan cep saatlerine birçok kişisel eşya, savaş arazisinde ya kayboldu ya terkedildi. Zamana ve doğa koşullarına meydan okuyan bu parçalar, dönemin teknolojisi ve kullanımını yansıtması bakımından da çok kıymetli. Anonim ruhların izlerini taşıyan eşyalar, “Çanakkale’nin masumiyet müzesi”ni oluşturuyor.

    AYAKKABIYLA YAŞAYIP ÖLMEK

    Siper hayatının kadim dostu ayakkabı, çoğu kez ancak öldükleri zaman askerlerin ayağından çıktı. Türk tarafında sıkıntı yaşanan malzemelerden biriydi.

    İLAÇ ŞİŞELERİ: YARALIYA ŞİFA

    Savaşta küçük bir yara dahi, hemen önlem alınmazsa öldürücü olabiliyordu. Çanakkale’de yaralandıktan sonra ölenlerin sayısı, cephede anında ölenlere neredeyse eşittir.

    BİTE KARŞI ASKER TRAŞI

    Askerlerin kafalarını kazıtması biti engellemiyordu şüphesiz ama, hiç değilse bu küçük haşerelerin daha kolay yakalanmasını sağlıyordu.

    TÜM SUBAYLAR ONA BAĞLIYDI

    Karşı tarafın konumunu belirlemek için vazgeçilmez olan dürbün, operasyonel kararları belirleyen en önemli savaş aksesuarıydı. Ateş hattında ise aynalı dürbünler kullanıldı.

    SESİ DUYDUĞUNDA İLERİYE FIRLA

    Birliklere süngü saldırısı emrini ileten düdükler, İtilaf subayları tarafından Çanakkale’de de sıklıkla kullanıldı. Hayatta kalan askerlerin de kabusu olacaktı.

    ROMANTİK AMA ÖLÜMCÜL BİR SES

    Hücum veya ricat borusu, savaş sırasında etkili bir iletişim aracıydı. En önemli handikapı ise, karşı tarafın da bu yüksek perdeli sesi duyarak pozisyon almasıydı.

  • Askerle beraber savaşan gereçler

    Askerle beraber savaşan gereçler

    Savaşın araç-gereçlerini sağlamak, Gelibolu Yarımadası’ndaki lojistik savaşın temelini teşkil ediyordu. Malzeme sıkıntısı, her iki tarafın askerlerini de sekiz buçuk ay zarfında “düşman” kadar zorlamıştı.

    Savaşlar sadece top-tüfekle ve askerle kazanılmaz. Bu gerçek, Çanakkale’de de değişmedi. İtilaf kuvvetlerinin ateş gücü kadar, askeri malzemeleri de hem nitelik hem sayı olarak Türk tarafından üstündü. Özellikle telörgü ve kum torbası yokluğu, Türk savunması için büyük problem yarattı. Teknik donanım ve malzeme yetersizliğinin bedeli, Mehmetçiğin canıyla ödendi. Ateş hattında ölen askerler, kimi zaman savaşın sonuna dek siper dokusunun parçası olarak kaldılar.

    TELÖRGÜ VE KAZIK: 1.DÜNYA SAVAŞININ SEMBOLÜ

    Karşılıklı piyade saldırısını önlemeye yönelik telörgüler, Çanakkale’de de “no man’s land”in simgesi oldu. Top atışlarıyla tahrip edilseler bile, geceleri tekrar çekiliyordu.

    MUHABERESİZ MUHAREBE OLMAZ

    Kolordu ve tümenlerde bulunan telefon merkezleri sayesinde kurulan telli ve telsiz haberleşme, cephe hattıyla iletişimin vazgeçilmez birimleriydi.

    ÇADIR HAYATI

    Subayların kaldığı çadırlar, özellikle yaz aylarında kullanıldı ve topçu ateşine karşı korunaklı mevkilerde kuruldu.

    ÖLMEMEK İÇİN KAZMAK GEREKİR

    Özellikle topçu ateşinden korunmanın yolu, mümkün olduğunca yerin altına girmekti. Kürek, Çanakkale’de de en önemli silahlardan biri oldu.

    SÜVARİLERİN SON NALLARI

    1. Dünya Savaşı, süvarinin etkili olduğu son büyük savaştı. Çanakkale’de ise coğrafi yapıdan dolayı, genellikle cephe gerisinde subayların irtibatı için kullanıldı.

  • Ateş altında yemek ve içmek

    Ateş altında yemek ve içmek

    Siper hayatının kısıtladığı insani ihtiyaçları karşılamak, Çanakkale’de de problemliydi. İtilaf kuvvetleri ciddi su sıkıntısı çekerken, Türk askeri yiyecek içecek konusunda diğer cephelere göre daha şanslıydı.

    Dokuz aya yakın bir süre zarfında her iki taraftan yaklaşık 1 milyon askerin savaştığı Çanakkale cephesinde, rahat yemek yemek hiç mümkün olmadı. Siperlerin birbirine çok yakın oluşu, çoğu zaman ateş hattına sıcak yemek getirilemeyişi, su sıkıntısı ve sinek orduları, askerlerin hayatlarını daha da zorlaştırdı. Konserve et, bisküvi ve peksimete talim eden İtilaf askerleri, susuzlukla da mücadele etti. Türk askerleri de genellikle bakla, nohut ve nadiren bulgur pilavıyla idare etmek zorunda kaldı.

    GERİDE KALAN TABAKLAR

    İtilaf subaylarının kullandığı metal tabaklar… Bu tür kap-kacaklar, yarımada tahliye edilirken geride bırakıldı.

    CEPHEDE TEK TESELLİ: İÇKİ

    İngiliz ve ANZAC askerlerine ait brüt seramikten yapılmış rom şişeleri… Savaş arazisinde bugün bile rastlanan şişe parçaları, adeta Çanakkale’nin karakteristiğidir.

    İNGİLİZLERİN STANDART MÖNÜSÜ

    Çeşitli konservelerden oluşan yiyecekler, İtilaf askerlerinin nefretini kazandı, bu durum günlük ve hatıratlarda sıklıkla dile getirildi. Sıcakta sıvılaşan ve bozulan konserveler askerleri hem hasta ediyor hem de vitaminsizliğe bağlı hastalıkları tetikliyordu.

    HEP BİRLİKTE KONSERVE SOFRASI

    İngiliz askerleri, konservelerden oluşan yemeklerini, yaralı Türk esirlerle paylaşıyor.

    ATEŞ HATTINA SU TAŞIMAK

    1915’in özellikle Temmuz ve Ağustos ayları aşırı sıcaklara sahne oldu. Cephe hattına su nakli, ancak sırtta taşınabilen teneke tanklarla mümkün olabiliyordu. Gelen su da çoğu zaman suya benzemiyordu.

  • Savaş malzemelerinde ‘Yaşayan Çanakkale’

    Savaş malzemelerinde ‘Yaşayan Çanakkale’

    Çanakkale Savaşı’nın üzerinden bir asır geçti. Bu sürede ne gazilerimize ne anılarına ne de savaştıkları toprakların tarihi dokusuna sahip çıkamadık. Muharebe arazisinde bulunan çeşitleri malzemeler ve dönem fotğrafları, bizi o günlerin atmosferine taşıyan yegane unsurlar.

    Bundan bir asır önce Gelibolu Yarımadası’nda meyadana gelen muharebeler, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da tarihini değiştirdi. Bugün ülkemizde inancı ne olursa olsun, yaşayan her insanın bir anlamda varlık nedeni Çanakkale’deki savunmadır.

    Dünya Savaşı içerisinde herhangi bir cephe değildi Çanakkale. Osmanlı Devleti’nin 1915’te savaşdışı kalmaması Avrupa’daki savaşı uzatmış, bir dünya savaşı haline gelmesine sebep olmuştur. İngiliz-Rus bağlantısının kurulamaması, Sovyet Devrimi’ni etkileyen önemli faktörler arasındadır. Mustafa Kemal’in bir komutan figürü olarak ortaya çıkması ve tanınması, Milli Mücadele sürecini şekillendirmiştir.

    Çanakkale muharebelerinin siyasi-diplomatik etkileri 20. yüzyıla damgasını vurdu vurmasına ama; savaşın insani yönü, savaşanların hikayeleri özellikle Türk tarafında çok cılız kaldı. Kahramanlık ve fedakarlık klişeleri, menkıbeler, anonimleşen anlatılar ve abartılan hadiseler 100 yıl boyunca giderek arttı, insan gerçeğinin üzerini kapattı.

    Savaştan sağ çıkan gazi- lerimizin büyük çoğunluğu, yokluk ve unutulmuşluk içinde öldü. Anma kültürü gelişmemiş Türk devleti ve toplumu, onların bırakın kendilerini, hatıralarına dahi sahip çıkamadı. Muharebe bölgesinin milli park ilan edilmesi için 1974 senesini; bugün gördüğümüz yalan yanlış heykel, abide, pano, sembolik mezarlık gibi unsurlar için 1980 askeri darbesini beklemek gerekti. Bu süre zarfında arazide kalan şehitlerin kemikleri sızladı; birçok savaş malzemesi ve hatıra, hurda demir fiyatına satıldı.

    2000’li yıllardan itibaren bir “kitle turizmi”ne maruz kalan bölge, yeni yapılan yollar, otoparklar, yeni sembolik şehitlikler, betonlaştırılan ve tarihi-coğrafi dokusu bozulan haliyle, eskiye rahmet okutan bir hale getirildi. Bir zamanların unutulmuşluğa terkedilen hüzünlü toprakları, özellikle son 10 yılda müteahhitlere terkedilen bir “serbest şehit ekonomisi” alanına dönüştü. 100. yılda ise, bu defa ciddi yapılaşma tehditleri altında bulunan Çanakkale muharebe alanlarında, gösterişli törenlere ve gövde gösterilerine hazırlanıyoruz.

    Onur Akmanlar gibi, birkaç sahici Çanakkale araştırmacısı ise, muharebe alanlarında bulunan savaştan kalma objelerin izini sürerek, bunların hikayelerini derleyerek; bugün yanına bile yaklaşamayacağımız ruh yüksekliğine sahip gazileri ve anılarını yaşatmaya çalışıyor. İşte Akmanlar’ın arşivinden derlediğimiz “Yaşayan Çanakkale”…

    Tunca Örses arşivi Çanakkale siperlerinde askerlerimiz…
  • Eşit değil üstündüler

    Eşit değil üstündüler

    En “erkek” sayılan alanlarda, tarihe geçen başarılar elde ettiler. Güçleri, zekaları, kabiliyet ve yetenekleriyle dönemlerinin toplumsal yargılarını kıran öncü kadınlar…

    Aristoteles daha kibar: “Kadınlarla kıyaslandığında, erkekler, doğal olarak yönetmeye daha uygundur.” Konfuçyus ise açık açık: “Yöneten bir kadın horoz gibi öten bir tavuktur.” Yıllar sonra Hegel: “Kadınlar eğitim görebilecek çaptadır ama daha ileri sanatlar, felsefe ve sanatsal üretimin bazı biçimleri konusunda gereken evrensel kabiliyetten yoksundur. Bu tür alıntıları sonsuza kadar uzatabiliriz. Kadınların neleri yapamayacağı konusunda o kadar çok laf edilmiştir ki, bunları söyleyenlerin bilinçaltındaki korku elle tutulur hale gelmiştir. Oysa tarihin satıraraları, yapamayacakları söylenen şeyleri yapan kadınlarla doludur. Bunların sayısı, istisna denilemeyecek kadar da çoktur. Dolayısıyla bu seçkiyi yaparken çok zorlandık. Burada yer verdiğimiz, kadınlar, kültürleri, ilgileri, düşünceleri ve eylemleriyle birbirine hiç benzemez. Tek ortak noktaları, erkeklere özgü olduğu kabul edilen alanlara girerek, kendi güçlerini kanıtlamaları ve adlarını tarihe yazdırmalarıdır.

    Dokunulmaz Marie Curie

    Her yönden saldırdılar, ama “radyoaktif kadın”ı yokedemediler.

    İskenderiyeli Hypatia (350/270-415)

    Hıristiyan fanatiklerin katlettiği büyük filozof

    Yaşarken şöhreti Akdeniz dünyasını sarmıştı: “İskenderiye’de filozof Theon’un kızı olan Hypatia diye bir kadın vardı; zamanının bütün filozoflarını geride bırakmıştı. Platon ve Plotinus okulunda okumuştu, derslerine katılmak üzere uzaklardan gelen öğrencilerine felsefenin ilkelerini açıklardı. Erkeklerin arasında kendini ezilmiş hissetmezdi…”

    Bu sözleri, Hypatia’nın çağdaşı, Hıristiyan filozof İstanbullu Sokrates yazmıştı. O sıralarda İskenderiye hâlâ Roma İmparatorluğu’nun önemli bir entelektüel merkeziydi. Şehirde yaşayan paganlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar arasındaki gerilim gittikçe yükselmekteydi. Hypatia bir pagan, bir yeni-platoncuydu. Atina Akademisi’nde okumuş, matematik eğitimi almış, birçok kitap yazmıştı. 415’te İskenderiye’de başlayan kargaşanın Hypatia ile ilgisi yoktu. Yahudilerle Hıristiyanlar arasında kavga patlak vermişti. Hıristiyanlar sokakta Hypatia’nın arabasını devirerek onu bir kiliseye sürüklediler, tuğlalarla vurarak veya midye kabuklarıyla oyarak parçaladılar, ölüsünü yaktılar. Michael Deakin, 2007’de yazdığı Hypatia of Alexandria’da, onun ölümünün şehrin kültürel ölümü anlamına geldiğini söyler: “… entelektüel değerleri, matematiğin kesinliğini, çilekeş yeni platonculuğu, aklın önemini, kamu yaşamında ılımlılığı ve uyumu savunan son sesti.”

    Erkek Akademi üyelerinin hayranlıkla dinlediği İskenderiyeli Hypatia.

    Wu zetian (624-705)

    Çin imparatorluğunun tek kadın hükümdarı

    Evet, acımasızdı. Ama onun kadar şeytanlaştırılan bir erkek hükümdar olmadı.

    Birçok ülkenin tarihinde en az bir büyük kadın önder vardır. Eski Mısır’ın kadın firavunu Hatşepsut veya Rusya’nın II. Katerina’sı gibi hükümdarlar, birer erkek gibi yönetirler ve tam da bu nedenle eleştirilirler. Ama Çin’in tek kadın hükümdarı Wu Zetian kadar şeytanlaştırılmış olanına az rastlanır. Wu, yarım yüzyıl boyunca kocasının, sonra oğullarının adına tahtın arkasındaki gerçek güçtü. Ömrünün sonunda 690-705 arasında ise tek başına hüküm sürdü. Wu için her şey söylenmiştir: “Kız kardeşini öldürdü, ağabeylerine kıydı, imparatoru katletti, annesini zehirledi. Tanrılar da insanlar da ondan nefret etti.”

    Wu kuşkusuz diğer güçlü imparatorlar gibi acımasız bir hükümdardı. Ancak saltanatı barış ve refah da getirmişti. Çin bürokrasisine girmeyi sağlayan sınavlara giriş hakkı onun döneminde geniş bir çevreye tanınmıştı. Askerî harcama ve vergileri azalttı, başkentin çevresindeki imparatorluk ailesine ait topraklar tarıma açıldı. Wu, “Ünlü Kadınların Yaşamöyküleri” kitabını sipariş etti, çocukların sadece babaları değil, anneleri için de yas tutmasını emretti. Kadınların iktidarına karşı duran Konfuçyusçuluğa karşı Budizmin yayılmasını sağladı.Öldüğünde, hafızadan silinmesi için her şey yapıldı. Mezartaşının üzerinde yazıt için ayrılmış bölüm, diğer imparatorların aksine boştur.


    Secerüddür (Ö1. 1257)

    Mısır’ın erkekleri ona emanetti

    Mısır Melikesi Şecerüddür’ün kendi adına kestirdiği sikke.

    İslâm ülkelerinin tarihindeki kadın hükümdarlar, eski yazarların kitaplarında satıraralarına sızar, adlarına basılmış paralarda ortaya çıkar. Bunlar arasında en ünlüsü Mısır’ın ilk Memlûk Sultanı diyebileceğimiz Şecerüddür’dür. Eyyubi hanedanından son Mısır ve Suriye meliki Salih’in gözde eşi Şecerüddür (İnci Ağacı), hükümdarın çevresindeki Memlûk askerler gibi bir köleydi. Fransa Kralı “Aziz” Louis önderliğindeki Haçlıların Dimyat’ta bulunduğu sırada, kocası ölünce (1249) dizginleri eline aldı. Uzakta bulunan üvey oğlu Turanşah’a haber yolladı ve Memlûklar Fransızları yendi. Ancak aynı yıl Memlûklar Turanşah’ı öldürdü ve yerine tahta üvey annesi Şecerüddür’ü çıkardılar. Böylece Mısır’da Eyyubi dönemi bitti, Memlûk dönemi başladı. Yeni melikenin adına para basıldı, hutbelerde adı okundu. Şecerüddür’ün tahta çıkışı, Suriye’de eski Eyyubi hanedanı üyelerinin tepkisine yol açtı. Şecerüddür’e, en yakın adamı İzzeddin Aybek’le evlenerek tahtı ona bırakmaktan başka çare kalmadı. Ama karı koca arasında büyük bir iktidar kavgası başladı. Hızlı davranan Şecerüddür 9 Nisan 1527’de Aybek’i kölelerine öldürttü. Kendi ölüm fermanını da hazırladığını biliyor olmalıydı. 28 Nisan’da o da dövülerek öldürüldükten sonra bir hendeğe atıldı, ardından kendi yaptırdığı türbeye gömüldü.


    Jeanne d’Arc (1412-1431)

    Esas mesele ‘erkeğe özgü’ eylemleriydi

    Son biyografisini (2014) yazan İngiliz Ortaçağ tarihçisi Helen Castor, Jeanne d’Arc için “Tarihin ufkunda parlayan muazzam bir yıldız” diyor. Ortaçağ Avrupa’sında Tanrı’dan mesaj taşıdığını ileri süren sayısız kadın peygamber çıkmış ama hiçbiri 19 yaşında ölen Jeanne d’Arc’ın kalıcı gücüne ulaşamamıştır.

    Onu meşhur eden olaylar, iki yıla sığar: 1429’da, Fransa’nın büyük bölümünü kendini Fransa Kralı ilan eden İngiltere Kralına kaptırmış olan Fransız prensi Charles’ın sarayına gelişi, ona gerçek Fransa Kralı olduğunu söyleyişi, zırh giyerek yanında az sayıda savaşçıyla İngiliz kuşatması altındaki Orléans kentini kurtarışı, sonra Charles’ı büyük bir törenle Fransa tacını takmaya ikna edişi, 1430’da Bourgogne Dükü’ne esir düşerek İngilizlere satılması, ertesi yıl Paris Üniversitesi’ndeki din adamlarının gayretiyle çıkarıldığı mahkemede duyduğu seslerin Tanrı’dan değil şeytandan geldiğine karar verilmesi ve yakılarak idam edilişi: Bütün bunlar iki buçuk yıl içinde olmuştur.

    Erkek engizisyon onun eylemlerine değil, erkek gibi giyinip kuşanmasına tahammül edemedi.

    Ortaçağ’da Fransa’da yakılan kadın sayısının 5 bini aştığı tahmin edildiğine göre, Jeanne’ı onlardan ayıran nedir? Hem 1431’deki mahkemesinin hem de 1456’da onurunun iade edilmesi için yenilenen kayıtlarından, onunla ilgili esas sorunun, “erkeğe özgü” eylemleri olduğunu anlıyoruz. Erkek kıyafetleri giyer, savaşa katılır, ülkeyi kimin yöneteceğine karar verir. 1431’de, idam cezasıyla sonuçlanan mahkemede, erkek kıyafeti giymesinin Tesniye’ye göre “Tanrı’ya karşı işlenmiş bir suç” olduğu belirtilir. 1456’da tahta çıkardığı kral tarafından düzenlenen rehabilitasyon mahkemesinde ise “masum, itaatkâr, dindar bir genç kız” olarak tanıtılır, Orléans kuşatmasında çevresindeki savaşçı baronları sabırsızlıkla, inatla zorlamasından bahsedilmez. Onun savaşçılığı erkek tarihçiler için de hep sorun olmuş, sonunda meseleyi “sadece bir maskot” olduğunu söyleyerek çözmüşlerdir.


    Artemisia Gentileschi (1593-1656)

    Kadını erkeğe eşit çizen ressam

    Kadın ressamlar arasında pek azı Artemisia Gentileschi kadar büyük bir öfke ve cüretle resim yapmıştır. İtalyan eleştirmen Roberto Longhi, daha 1916’da şöyle yazar: “Elimizde Artemisia Gentileschi’nin elli yedi eseri vardır; bunların yüzde 94’ünde kadınlar erkeklere eşittir.”

    Tablolarında ya erkeklerin tacizine uğrayan ya da erkekleri öldüren kadınlar görülür. Bunun bir nedeni vardır. Artemisia, Romalı bir Rönesans ressamının annesiz büyümüş kızıdır. 17 yaşında yaptığı (1610) “Susanna ve Yaşlılar” (Susanna e i Vecchioni) rahatsız edici bir taciz sahnesidir: İki yaşlı erkek, genç bir kızı dikizler. Artemisia o yıl, babasının ressam arkadaşı Agostino Tassi’nin tecavüzüne uğrar. Olayın ayrıntılarını, mahkeme kayıtları sayesinde biliyoruz. Dava, Tassi’nin tecavüzünden çok Artemisia’nın şöhreti etrafında döner. Babasının tacizine uğradığı, erkekleri baştan çıkardığı öne sürülür. Mahkeme kararı kayıtlarda eksik olduğundan, sonucu bilmiyoruz. Ama Artemisia, babasının öğrencilerinden bir ressamla evlendirilir, Roma’yı terketmek zorunda kalır. Floransa’da parlar, akademiye girer, Avrupa’yı dolaşarak resim yapar ve iyi para kazanır. İlk fırsatta kocasını terkettiğini ve kızıyla yaşadığını ekleyelim.

    Gentileschi’nin “Judith’in Holofornes’in Kafasını Kesişi” (1614) adlı tablosu ve kendi yaptığı portresi.

    Aynı sahneyi tekrarladığı iki tablo, en ünlü eserleridir. Yaşadıkları düşünüldüğünde, “Judith’in Holofornes’in Kafasını Kesişi” (Giuditta che decapita Oloferne) başlıklı bu resimler bizi daha da etkiler. Judith, Holofernes’i öldürürken yüzünde işini bilen ve ustalıkla yerine getiren bir savaşçının acımasız ve tereddütsüz ifadesi belirmiştir. Judith belki Artemisia’nın kendisi, Holofernes ise hayatındaki erkeklerdi.


    Anne Bonny ve Mary Read (18. yüzyıl başı)

    Gerçek Karayip korsanları

    Malûm, “kadın gemide uğursuzluğa yol açar” denir. Ama deniz tarihi boyunca gemilerden kadınlar hiç eksik olmamıştır. Çok sayıda kadın korsan da vardı. En ünlülerinden Endülüs asıllı Müslüman kadın korsan Seyyide el-Hurra (1485-1542) Akdeniz’in batı ucundaki Tetuan şehrini yıllarca yönetmişti.

    Bonny ve Read, Karayipler’de erkek korsanların korkulu rüyası olmuştu.

    Anne Bonny ise İrlanda’da 1698’de doğmuş, 1718’de bir gemiciyle evlenerek Karayipler’e yelken açmıştı. Orada korsan John Rackham’ın (“Calico Jack”) mürettebatına katıldı. Mary Read ise bu korsan gemisi tarafından esir alınıp onlara katılmıştı. Erkek gibi giyinirlerdi. Bol ceketleri, geniş kısa pantolonları, tabancaları ve kılıçlarıyla onları erkek meslektaşlarından ayırt etmek imkansızdı. 1720’de Jamaika’da ikisi de asılarak idama mahkum edildi. İkisi de hamile olduğundan, idam cezaları doğumlardan sonra infaz edildi.


    Olympe de Gouges (1748-1793)

    Giyotin bile onu durduramadı

    olympe-de-gouges-1
    Fransız Devrimi’nin kadın kahramanı.

    Paris’te, “Fransa’nın kahramanları”nın anıt mezarı Panthéon’da 69 erkek, 2 kadın yatıyor. Bu yıl Mayıs ayında onlara üç kişi daha katılacak; ama adaylardan Olympe de Gouges, uzun tartışmalardan sonra listeden silinmiş durumda…

    Olsun; bizim listemizden silinmedi. Fransız Devrimi’nin tarih sahnesine fırlattığı Olympe de Gouges, taşrada dünyaya geldi. 18 yaşında dul kaldı, Paris’e gelerek bir tiyatro topluluğu kurdu ve siyahların köleliğini eleştiren bir oyun yazıp sahneye koydu (1785). Fransız Devrimi 1789’da başladığında, Olympe de Gouges da birçok kadın gibi bu tarihî altüst oluşun aktif bir parçasıydı. “Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi”ni kaleme alarak 28 Ekim 1791’de Ulusal Meclis’e sundu. İki yıl önce, meşhur “İnsan (Erkek) ve Yurttaş Hakları Bildirgesi” kabul edilmişti.

    Olympe de Gouges’un yazdığı metin, bu bildirgede erkekler için öngörülen bütün hakları kadınlar için de öngörüyor ve “Kadın özgür doğar ve erkekle eşit haklara sahiptir” diyordu. Olympe de Gouges’un kadınlara “Karşınıza hangi engel çıkarsa çıksın, özgürlüğe ulaşmak sizin elinizdedir, yeter ki isteyin” diye seslenmesi, yüz yıl sonra doğacaklar için ilham vericiydi. Siyasal tercihleri, yani idam cezasının kaldırılması ve halka nasıl bir yönetim istediğinin bir referandumla sorulması konusundaki görüşleri, Jakobenlerin, özellikle Robespierre’in öfkesine yol açtı.

    İdam edildiği gün, iktidarın yandaş gazetesi Le Moniteur Universel şöyle diyordu: “Devlet adamı olmak istedi. Sonunda hukuk, cinsiyetine yaraşır erdemleri unutan bu komplocuya cezasını verdi.”


    Jane Austen (1775-1817)

    Uysal kadın, başına buyruk yazar

    Jane Austin

    Kadın şair ve romancılar hiç eksik olmamıştır. İngiliz Jane Austen ise -ölümünden 65 yıl sonra doğmuş bir başka kadın yazarın, Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” başlıklı ünlü denemesinde yazdığı gibi- kendine ait bir odası, hatta masası bile olmayan bir yazardı. Kız kardeşi ve annesiyle yaşayan Jane, bugün herbiri en çok satan romanlar arasında yer alan ve ikisi ölümünden sonra yayınlanan altı eserini, oturma odasındaki küçücük bir sehpada yazmıştı. Birisi içeri girdiğinde, kurutma kağıdıyla hemen üstünü örterdi.

    İlk romanı “Bir Hanım Tarafından Yazılmıştır” (by a lady”) diye yayınlandı. Yayıncılarla onun adına konuşup pazarlık yapan erkek kardeşi Henry’ydi. Jane Austen bir romantik ya da bir kadın hakları savunucusu değildi. Onu edebiyat tarihine sokan zehirli dili, hiciv yeteneği, gözlem gücü ve özenli kurgusuydu. Hayranları arasında Veliaht Prens de vardı. Bir gün Prens’in kütüphanecisi, bu taşralı kadına nasıl roman yazması gerektiği konusunda akıl fikir verdi. Jane onu kibarca dinledikten sonra evine gidip “Çeşitli Çevrelerden Gelen İmalar Üzerine Bir Roman Planı” adlı bir hiciv yazarak kendisine verilen öğütlerle dalga geçti. Uysal bir kadın ama başına buyruk bir yazardı. Hiçbir zaman fazla para kazanamadı. 11 kere TV ve sinemaya uyarlanan, Türkçeye iki kere çevrilen en popüler romanı “Gurur ve Önyargı” için sadece 110 sterlin almıştı.


    Esma İbret (D. 1780)

    Onbeş yaşında zirveye ulaşan hattat

    Hilal Kazan, Dünden Bugüne Hanım Hattatlar adlı kitabını “hat sanatına emek vermiş, mezartaşları ve eserleri kaybolmuş, erkek ismiyle imza atan” bütün kadın hattatlara adamış. Bu kitapta sıralanan kadınlardan bir çoğunun hattat olduğunu, sadece mezartaşlarından öğrenebiliyoruz.

    Eserleri günümüze ulaşan kadınlar arasında kuşkusuz en ünlüsü olan Esma Hanım’ın bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan hilye-i şerifi çok önemli: Esma Hanım, bunu 15 yaşındayken yazmış. Hilyeyi ısmarlayan Kaptancı Mehmed Salim Ağa, ortaya çıkan eseri görünce hayretini saklayamamış ve işte Esma Hanım’a bu nedenle “İbret” denilmiş. Hilye-i şerifin arkasındaki kayıttan, bunun III. Selim’e sunulduğu, Esma İbret Hanım’a 500 kuruş ihsan edildiği, 40 akçe günlük bağışlandığı anlaşılıyor.

    Esma İbret Hanım tarafından yapılan bir hat; Ekrem Hakkı koleksiyonundan…

    İcâzetini bu kadar genç yaşta almayı başaran Esma Hanım, Serhasekiyân-ı Hassa Ahmed Ağa’nın kızıydı. Dönemin büyük hattatı, kendi ekolüyle tanınan Mahmud Celaleddin’den ders alarak yetişti ve sonra hocasıyla evlendi. Ali Alpaslan’ın “hemen hemen kocası kadar güzel yazdı” dediği, İbnülemin’in ise “son derece dikkati çekici” bulduğu Esma Hanım, söylentiye göre eşinin yazısını gayet iyi taklit edebildiğinden, bazı eserleri o yazıyor, Mahmud Celaleddin ise sadece imza atıyordu… Ancak bu usta hattatın ne zaman öldüğü bile bilinmiyor; çünkü bir mezartaşı bile yok.


    Ada Lovelace (1815-1852)

    Bilgisayarın anası

    Ünlü İngiliz şair Lord Byron’ın kızı Ada Gordon (kocasının unvanı nedeniyle Lovelace Kontesi) bilgisayar tarihinin ilk öncülerinden kabul edilir. Byron’ın kötü şöhreti nedeniyle kızının da bozuk ahlaklı olarak dünyaya geldiğinden korkan ailesi, er geç bir skandala yol açacağından emindi. 1833’de tanınmış matematikçi Charles Babbage ile tanıştı. Babbage onu “tılsımıyla en soyut bilimlere dokunan, onlara çok az erkek aklında bulunacak bir güçle hakim olan o büyüleyici kadın”, bir başka yerde de “Sayıların Büyücüsü” diye tarif etmişti.

    Zamanının çok ötesindeydi; ilk algoritmayı yazdı.

    Matematik ve bilgisayar tarihine geçmesinin nedeni, Babbage’ın “Analitik Makine” adlı ilkel bilgisayarı için yazdığı bir algoritma oldu. Analitik Makine hiçbir zaman yapılmadı ama 1940’larda ilk modern bilgisayarın gelişmesine ilham verdi. Ada Lovelace, bir yazısında, yapılacak makinenin sayı hesabının dışında, hayatın başka alanlarında da işe yarayabileceğini öne sürerek, bilgisayar çağının ilk habercilerinden biri oldu.

    37 yaşında öldükten yıllar sonra adı yeniden duyuldu. ABD Savunma Bakanlığının siparişiyle geliştirilen bilgisayar diline “Ada” adı verildi (1980).


    Marie Curie (1867-1934)

    Fizik’te ve Kimya’da 1 Numara oldu

    Yoksuldu, göçmendi, kadındı. Polonya’da dünyaya gelen, eğitim için Fransa’ya giden Maria (Manya) Skłodowska, iki kere Nobel ödülü alacak birine hiç benzemiyordu. Ancak 36 yaşında, Paris Üniversitesi’nde fen bilimleri tarihinin en etkili doktoralarından birini (radyoaktif maddeler üzerine araştırmalar) kaleme almış, polonyum ve radyum elementlerini bulmuş, ideal bir hayat ortağıyla evlenmiş, iki kız çocuğu dünyaya getirmiş ve Nobel fizik ödülünü almıştı.

    Marie Curie’nin bilime katkısı, sadece kocasıyla birlikte radyoaktivite üzerinde çalışmasıyla sınırlı değildi; atomun özellikleriyle ilgili yazdıkları, bilime yaptığı çığır açıcı teorik bir katkıydı. 1906’da eşi Pierre Curie’yi kaybetmesi çok acıydı. Ancak hayatının en zor dönemi, 1910-1913 yılları oldu. Marie Curie, 1910’da Fransız Bilimler Akademisi’ne üye olmak üzere adaylığını açıkladı. Fransız basını, Marie Curie’ye karşı, “göçmen, Yahudi” (aslında Yahudi değildi) şeklinde bir kampanya açınca, Akademi’ye seçilmedi. Birkaç ay sonra, Marie Curie’nin evli fizikçi Paul Langevin’le ilişkisi, büyük bir skandala neden oldu. Bu dönemde Marie Curie’ye yapılan saldırıların çirkinliği, bugün şaşırtıcı gelir.

    Marie Curie hayatı boyunca özel hayatı ve Yahudi kökenine dair saldırılara maruz kaldı. Ama hiçbir şey onu bilimsel çalışmalarından alıkoyamadı.

    Marie Curie, evinin önünde toplanan kızgın bir kalabalıktan, büyüğü 14, küçüğü 7 yaşındaki iki kızıyla apar topar kaçmak zorunda kaldı. Tam o sırada, İsveç Akademisi, Marie Curie’ye bir kere daha, bu defa kimya dalında Nobel verdiğini açıkladı. Ancak Akademi aldığı karardan ötürü korku içindeydi. Marie Curie’ye yazdıkları mektupta, Langevin skandalı nedeniyle İsveç’e gelmemesini tavsiye ettiler. Marie Curie cevabında “ödülün kendisine polonyum ve radyumu bulduğu için verildiğini” hatırlattı ve İsveç’e geleceğini bildirdi: “Bilimsel çalışmamla özel yaşamım arasında bir bağ olduğuna inanmıyorum.” Marie Curie, 1934’te radyoaktivite üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle kansere yakalanıp lösemiden öldüğünde, bu skandal artık unutulmuş, o da tarihteki yerine almıştı.


    Nezihe Muhiddin (1889-1958)

    Cumhuriyet’in iteklediği Osmanlı feministi

    Biyografisini yazan Yaprak Zihnioğlu, Nezihe Muhiddin için “Osmanlı feminizminin öncü kişiliklerinden biri, büyük kadınlar kuşağının son üyesi” diyor. Kız okullarında müdürlük yaptı, roman, öykü, piyes, senaryo yazdı. Cumhuriyet daha ilan edilmeden, 15 Haziran 1923’te Darülfünun’da düzenlenen bir konferansın sonunda, “Kadınlar Halk Fırkası” adıyla bir partinin kurulduğunu açıkladı (henüz Cumhuriyet Halk Fırkası kurulmamıştı).

    Kadınlar Halk Fırkası, 27 maddelik nizamname ve programına göre, kadınların siyasi ve sosyal haklarını kazanmayı amaçlıyordu. Fırka, izin almak için Dahiliye Vekaleti’ne (İçişleri Bakanlığı) başvurdu, bu arada birçok faaliyet düzenledi, Uluslararası Kadınlar Birliği kongresine temsilci gönderdi. Sekiz ay sonra Dahiliye Vekaleti, fırkanın kurulmasına izin vermediğini bildirdi. Bunun üzerine 7 Şubat 1924’te Kadınlar Birliği kuruldu.

    Kadınlar Birliği ve Nezihe Muhiddin Nezihe Muhiddin 1927’de Kadınlar Birliği’nden ihraç edildi, Cumhuriyet’le birlikte gelen “kadınlara seçme ve seçilme özgürlüğü” tezahüratları arasında unutuldu, akıl hastanesinde öldü.

    1925’te boşalan bir sandalye için İstanbul’dan bir kadın mebus adayı göstermeye çalışan, 1927 Seçimleri’nde aynı talebi dile getiren Birlik sonuç alamadı. Rejimin “yandaş” gazetecisi Yunus Nadi, o sırada Nezihe Muhiddin ve Kadınlar Birliği’ni eleştiriyor, alay ediyordu. Nezihe Muhiddin 1927’de birlikten ihraç edildi, birlik de zaten 1930’da “artık kadının bütün haklarını elde ettiği” gerekçesiyle kendi kendini feshetti. Nezihe Muhiddin, unutulmuş ve hayalkırıklığına uğramış bir öncü olarak 1958’de bir akıl hastanesinde öldü.

  • Vur diyen atalar öldüren torunlar

    Vur diyen atalar öldüren torunlar

    Kuşaktan kuşağa aktarılan kimi atasözleri, kadınlar konusunda ayrımcı yaklaşımlarıyla dikkati çeker. Özgecan cinayetinin toplumsal sorumlusu şüphesiz atasözleri değil; ancak dildeki “erkek”lik, ikincilleştirme ve değersizleştirme, “sorumlu” ve “sorunlu” olarak hep kadınları işaret ediyor.

    Türk atasözlerinde kadın erkeğe emanettir, onun himayesine muhtaçtır. Kendisini gayrimeşruluktan kurtaracak yegâne cinsiyet rolüne, yani eşliğe/anneliğe çocukluktan itibaren hazırlanır. Atalar “sırtından sopayı, karnından sıpayı” deyince, torunlar gereğini yapar.

    Erkekler tarafından aşağılanan, işkence edilen, yaralanan hatta öldürülen kadınlara dair haberlerin neredeyse vaka-yi adiyeden sayıldığı günlerde, 20 yaşındaki Özgecan Aslan’ın Mersin’de vahşice katledilmesi toplumsal duyarlılığın fitilini ateşledi. Yazılı-görüntülü basın cinayeti başhaber yaparken, sosyal medya tepki mesajlarıyla sarsıldı. Kadın, erkek binlerce insan sokağa döküldü, protesto gösterileri birbirini izledi.

    Şiddet mağduru kadınların acılı hikayelerine küçük bir azınlık dışında kimse kılını kıpırdatmazken, ne oldu da Özgecan’ın korkunç sonu böylesine kitlesel bir infial yarattı? Genç kızın günahsız güzel yüzü, hayatının baharındayken kendisini bekleyen umut vaadeden gelecekten hunharca koparılması, cinayetinin yürek paralayan detayları, daha önceki vakalarda görmediğimiz güçte bir toplumsal isyanı körükleyen insani nedenler olmalı.

    Kültürel, sosyolojik, idari, hukuki, ahlaki çok yüzeyli bir prizma olan kadına ayrımcılık meselesinin tarihsel şifreleri, bugün dilimizde yaşamaya devam ediyor.

    Diller sadece günlük iletişim paketlerinden ibaret değil. Çocuk anne-babasıyla karşılıklı çıkarttıkları sesler aracılığıyla anlaşmayı öğrenirken, onların kişisel deneyimleri hakkında olduğu kadar, içinde yaşadığı topluma dair “hayat bilgisi” dersleri de alır. Dilbilimci Ronald Kaplan’a göre dil “ortak ve sürekli inançların içine sindiği ve milyonlarca insanın binlerce yıl denediği hakikatlerin deposu”dur. Çocuk büyüdükçe dil sayesinde zamana ve mekana özgü ahlaki, kültürel, teknolojik ve ideolojik normlarla tanışır, inançları ve aidiyetleri öğrenir. Cinsel kimlik ve o kimliğe biçilen rollere uygun davranışlar da bunlar arasındadır. Yani dil aynı zamanda bize kendi cinsiyeti- mize uygun biçimde nasıl düşünüp davranacağımızı, karşı cinse ne gözle bakıp ne şekilde muamele edeceğimizi de öğretir.

    Atasözleri ise dillerin en damıtılmış ifadeleridir. Bir toplumun uzun yıllara dayanan tecrübelerini barındırırken, o toplumun üyelerince hayatı düzenleyen kurallar olarak ortak kabul görürler.

    Başka bir deyişle, bir insan topluluğunda hakim olan zihniyetin aynasıdır atasözleri.

    Günümüzün ‘erkek egemen’ toplumlarında, erkek zihniyetinin ürünü deyim, deyiş ve atasözleri, dillerin hemen hepsinde var. Kaba ve doğrudan tabirler ya da ince ve dolaylı mecazlar yoluyla erkeği yüceltilirken kadını küçümseyen atasözleri yaygın. Kadına övgü bile çoğunlukla erkekler üzerinden. Kadının gücünü, zekasını, cesaretini, becerisini, yetkinliğini, güvenirliğini ifade etmek için kullanılan “erkek gibi kadın” deyimi sadece güzel Türkçemizin dağarcığında yer almaz. Dilimizde “.aşaklı kadın” gibi çok daha ‘teklifsiz’ versiyonları da bulunan bu deyim, birçok dünya lisanında ortak.

    Bugün dilimizde yer etmiş bulunan atasözlerinin Türklerin yerleşik hayat düzenine geçmesinden ve İslamiyet’i benimsemesinden sonra kurdukları medeniyetlerin mirası olduğunu kabul etmek çok da yanlış değildir. Türkçe’deki atasözleri, kadına her şeyden önce aile kurumunu var etme ve sürekli kılma görevini yükler. “Yuvayı dişi kuş yapar”, “Kadınsız ev olmaz”, “Evi ev eden avrat, yurdu şen eden devlet”tir. Kadın ne kadar varlıklı olursa olsun geçimi kocası tarafından sağlanmalıdır. “Avrat malı kapı mandalı”, “Karı malı hamam tokmağı” gibi atasözleri kadının baba evinden getireceği çeyizi önemsizleştirilir, erkeğin evdeki finansal hükümranlığını sağlama alır.

    Kadının eş rolünün bir başka önemli yönü ise, kocasının toplum içerisindeki itibarının gözeticisi olmaktır. Avrat er kişiyi vezir de edebilir, rezil de. İyi bir eş olan kadın, ev ekonomisinin sorumluluğunu da üstlenmelidir. Erkek getirmeyi, kadın yetirmeyi bilmelidir. Kadın henüz anne bile değildir ama artık yerinin evin içi olduğu kesin bir biçimde belirlenmiştir.

    Atasözlerimiz ebeveyn rollerinden kadına düşen anneliğe, erkeğe düşen babalıktan çok daha ayrıntılı bir ilgi gösterir. Anne rolünü benimseyen kadının bu seçimi “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz”, “Ana hakkı, Tanrı hakkı”, “Ağlarsa anam ağlar” gibi atasözleriyle yüreklendirilir. Genellikle baba erkek çocuğun, anne ise kız çocuğun rol modelidir ama kadının terbiye ve yetiştirme sorumluluğu daha büyüktür; çünkü “Çocuğa iyi-kötü huy anneden gelir”. Kız çocuğun eğitiminde annenin sorumluluğu daha da ağırlaşır. Anaya bakılır, kız alınır. Kızın erkek egemen dünyanın beklentilerine uygun bir şekilde yetiştirilmesi için her yol mübahtır. Erkeğin tekelinde bulunan şiddet kullanma yetkisinin kadına devredildiği bu istisnai durumda “Anasının teptiği buzağının canı yanmaz” ya da “Anasının bastığı yavru incinmez”.

    Dünyaya getirdiği çocuğun cinsiyeti de kadının başlıca ailevi mesuliyetleri arasındadır. Erkek çocuk doğurması anneyi imtiyazlı kılarken, kız çocuk

    doğurması onun sosyal itiba- rını sarsar. Çocuğun cinsiyeti meselesi atasözlerinde cinsel ayrımcılığının belki de en çok billurlaştığı noktadır. Kız ço- cukların iffet ve namusunun, bekaretinin evlendirilinceye kadar korunup kollanması zah- metli bir iştir. Öyle ya, kendi ha- line bırakılan kızlar ya davulcu- ya varırlar ya zurnacıya. Ayrıca “Kadının kız, tarlanın düz alın- ması” gerek değil midir? Erkek çocuk gibi geleceğin ekonomik güvencesi olmayan, soyun de- vamını sağlamayan kız çocuğun gelişi muhabbet dolu tezahürat- larla karşılanmaz. Bu nedenle “Oğlan doğuran ana övünürken, kız doğuran dövünür”, “Kız do- ğuran tez kocar” ve “Kızı olanın sızısı olur”.

    Atasözlerinin kadını aile ilişkileri dışında ele alışı da sorunludur. Onlar herşeyden önce zeka ve beceri bakımından eksiktir: “Eksik etek”. “Erkeğin elinin kiri” değil midir kadın? Kadının bir, erkeğin dokuz aklı yok mudur? Kadın kısmının saçı uzundur uzun olmasına ama aklının kısalığına ne demelidir? Kadın zekası yeterli olmadığından erkeği ancak hile ve desise ile altedebilir. “Kadının fendi erkeği yendi” atasözü tam da bu durumu ifade eder.

    Kadının erkeğe karşı kurnazlık dışında bir kozu daha vardır: Şeytan. Kadın erkeği dize getirmek için şeytanla işbirliği yapmalıdır. “Kadının şerri, şeytanın şerrinden üstün”dür, “Kadının sofusu, şeytanın maskarası”dır. Şeytanla böylesi yakın bir ilişkisi olan kadın, biçare(!) erkeğin yoldan çıkmasının da baş müsebbibidir. “Dişi köpek kuyruğunu sallamayınca, erkek köpek peşine düşmez”, “Dişi yalanmazsa, erkek dolanmaz” buyurmuştur atalarımız. 

    SÖZLÜKLERDE TEMİZLİK

    Mesele zihinlerden ayıklamakta

    Türk Dil Kurumu’nun cinsel ayrımcılık ve kadına aşağılama içeren deyim ve atasözlerini sözlüklerden ayıkladı. Eğer insanlar sözkonusu atasözlerini sözlüklerden okuyarak öğreniyor, kullanıyor olsaydı, şüphesiz bu girişimi ayakta alkışlamak gerekirdi. Oysa dil yaşayan bir organizma, üstelik gözden olduğundan çok kulaktan beslenip yayılıyor.

    Bu bakımdan sorun dilin kendisinde değil. O dili yaratan medeniyetin geçmişinden süzülüp gelen sosyo-kültürel birikimde. Dil sadece o birikimin içine nüfuz etmiş cinsel ayrımcılık tortusunu taşıyor günümüze. Bugün yaşadığımız kadına şiddet kılığında ortaya çıkan cinsel ayrımcılığın tarihsel kodlarını barındırıyor bünyesinde. Yapılması gereken ne atasözlerini yasaklamak
    ne de ayıklamak. Yapılması gereken onlardan ders çıkartarak kadın-erkek eşitliğine dayalı bir zihinsel devrimin ortak dilini oluşturmak.

  • Osmanlı hanımları Türk kadınları

    Osmanlı hanımları Türk kadınları

    İmparatorluğun son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan dönemin kadınları, geleneğin modernizmle çatıştığı bir iklimde yaşadılar. “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadınlar” adlı sergi de, Türkiye kadınının gündelik gerçeğini, algısını ve imajını kartpostallar üzerinden yansıtıyor, tartışıyor.

    MUHAFAZAKAR FEMİNİST Aydemir ve Pervaneler romanlarıyla tanınan 1892 Kastamonu doğumlu Müfide Ferit (Tek), Türkçülük akımının, kadın hareketinin ve Kurtuluş Savaşı’nın da önemli destekçilerindendi.
    Sina civarında yün eğiren köylü kadın
    İpek işleyen Suriyeli hanımlar.
    Geleneksel giysileriyle Kürt kadını
    Bosna-Hersek sokaklarında Müslüman kadınlar.
    Osmanlı Selanik’inde Yahudi anne ve kızı.
    Bosnalı aristokrat
    Manastır civarında köylü kadınlar, 1907
    İpek kıyafetleri ve takılarıyla, varlıklı Türk hanımı.
    25 Ekim 1924 tarihinde diploma alan Beşiktaş Dikiş Yurdu kız mezunları.
    1990 başları Selanik, aristokrat Türk kadını.
    1908’de Meşrutiyet’in ilanıyla özdeşleşen modern Türk kadını kartpostalları, Selanik.
    Geçen yüzyıl başlarında çok moda olan oryantalist İstanbul kartpostalları serisi: La perle et le brillant (Gerçek ve imitasyon).
    Tarabya Fidanlığı’nın sahibi banker ve ressam olan Geo Mavrogordato tarafından çıkarılan kartlarda Türk kadını, 1900.
    20. yüzyıl başı, şehirli Türk kadını kıyafetleri.
    Oryantalizm temalı karpostallardaki Türk kadını, 1910’lardan sonra Batılı kıyafetlerle…
    Kalem dergisinde çıkmış fütürist karikatür (50 Sene sonra Türkiye), günümüze dair isabetli öngörüsüyle dikkati çekiyor.
  • Ortak bilinçaltının korkunç muhteviyatı

    Ortak bilinçaltının korkunç muhteviyatı

    Korku sizi daha inançlı kılar mı? Korkunca Tanrı’ya mı sığınırsınız? Vatikan’ın bu soruların tamamına cevabı hep “evet” oldu. Hıristiyan ortak bilinçaltı (bugün artık birer popüler kültür klişesine dönüşmüş olan) korkunç semboller ve dehşet verici söylencelerle dolduruldu.

    Korku filmlerinde ses efektleri, makyaj, gösterişli kostümler, etkileyici müzikler ve çarpıcı vahşet sahneleri eşliğinde sunulan klişelerin inatçı varlığı, bu sembollerin Batılı seyircilerin zihninde belirli duyarlılıklara hitap edebildiğini gösterir. Bahsi geçen korkular, üretenler ve tüketenler arasında paylaşılan bir değerler bütününe, ortak bir bilinçaltına işaret eder gibidir. Bu kültür dairesi içerisinde bulunan tüm korkuların temelinde İncil, yani Yeni Ahit’in son kısmı, Aziz Yuhanna’nın “Apocalypsis” (Vahiyler) kitabı bulunmaktadır. Kelime her ne kadar köken olarak antik Yunancada “ortaya çıkarma, açıklama veya sır perdesini kaldırma” gibi anlamlara geliyorsa da, zamanla Yuhanna’nın dünyanın sonunun gelişini anlattığı kitabıyla özdeşleşerek Latin kökenli tüm dillerde “Kıyamet” ile eşanlamlı bir terime dönüşmüştür. Kitap, Hıristiyan eskatolojisi yani dünyanın sonu ile ilgili Hıristiyan görüşünün şekillenmesinde merkezî rol üstlenmiştir.

    Patmos’lu Aziz

    Yuhanna’ya “Vahiyler”in inişi (Hieronymus Bosch, 15. yüzyıl sonları)

    Hz. İsa’nın havarilerinden olduğu da düşünülen Aziz Yuhanna “Vahiyler”i 1. yüzyılın sonlarına doğru, Ege’de Patmos adasında meydana getirmiştir. Eserin tarihlendirilmesi konusunda tartışmalar olsa da genel görüş, paganlığa bağlılığı ve İsa takipçilerine mesafeli tavrı ile bilinen Roma İmparatoru Domitianus devrinde (81-96) yazılmış olduğu yönündedir. O dönemin şartları içinde ilk Hıristiyanlara uygulanan baskıya bir tepki olarak, Tanrının gazabının nasıl tecelli edeceğini üstü kapalı olarak anlatmak amacıyla yazılmış olduğunu düşünenler de vardır. Öte yandan ister Yuhanna’nın hayal gücünün ürünü, isterse gökten kendisine faş edilen sırlarla dolu bir vahiy tepki olarak, Tanrının gazabının nasıl tecelli edeceğini üstü kapalı olarak anlatmak amacıyla yazılmış olduğunu düşünenler de vardır. Öte yandan ister Yuhanna’nın hayal gücünün ürünü, isterse gökten kendisine faş edilen sırlarla dolu bir vahiy kitabı olsun, sonraki yüzyıllarda Hıristiyan düşünce dünyasını ve korkularını şekillendiren ana metinlerden biri olmuştur.

    İsa ve dört kanatlı varlık Tetramorph (Raphael, 1518)
    Kıyametin 7 Kilisesi Tamamı Anadolu’da bulunan “Kıyametin Yedi Kilisesi”ni gösteren Harita ve bu kiliselere mektup yazan Aziz Yuhanna’yı tasvir eden duvar panosu.

    Yuhanna’nın uyarı ve nasihatleri

    “İmdi gördüğün şeyleri, ve olan şeyleri, ve bundan sonra vaki olacak şeyleri, benim sağ elimde gördüğün yedi yıldızın sırrını, ve yedi altın şamdanı yaz. Yedi yıldız yedi kilisenin melekleridir, ve yedi şamdan yedi kilisedir (Vahiyler, Bap 1)”.

    Yuhanna’nın vahiyleri, tamamı Anadolu’da bulunan yedi kiliseye yazdığı mektuplarla başlar. Bu kiliselerin kalıntıları halen inançlı Hıristiyanların hac rotaları içerisinde yer almaktadır. Vahiylerde geçen, kıyametin yedi kilisesi şunlardır: Efes (Selçuk-İzmir), Smyrna (İzmir), Pergamum (Bergama-İzmir), Thyatira (Akhisar-Manisa), Sardis (Salihli-Manisa), Philadelphia (Alaşehir-Manisa), Laodikeia (Eskihisar-Denizli).

    Metin bu Yedi Kilise’ye bağlı ilk Hıristiyanlara yönelik uyarılar ve nasihatler içerir. Yuhanna Hıristiyanlardan kıyamete ve Mesih’in dönüşüne hazırlık yapmalarını ister. Ardından İsa’nın rehberliğinde gelecekte ortaya çıkacak kıyamet alametlerini ve dünyanın sonunun nasıl geleceğini anlatmaya başlar. İlk önce bir taht ve onu çevreleyen tahtlara oturmuş, altın başlıklı, beyazlar giymiş 24 ihtiyar ve biri aslana, biri danaya, biri insana ve biri de kartala benzeyen dört garip yaratık gördüğünü söyler. Bu yaratıkların altışar kanadı ve çok sayıda gözleri vardır. Yuhanna tahtın sahibini, yani İsa’yı ise insanlık için çektiği acılara, kurban edilişine nişane olarak boğazında bir kesikle duran bir kuzu olarak resmeder. Ardından yalnızca bu kuzunun sökebileceği yedi mühürlü bir kitabın görünmesiyle olaylar hızla akmaya başlar.

    Kuzu (İsa) mühürleri teker teker açtıkça önce mahşerin dört atlısı görünüp ellerine silahlar verilerek dünyaya gönderilir. Beşinci mühürle din uğrunda öldürülen “şehitler” canlanır, altıncıda büyük depremler meydana gelir. Yedinci mühür açılmadan önce 12 kabilenin herbirinden onikişerbin olmak üzere 144.000 İsrailoğlu ile diğer milletlerden sayısız kişi kurtarılır. Yedinci mührün kırılmasıyla gökte, ellerinde borularıyla yedi melek görünür. Her bir boru sesiyle korkunç felaketler birbirini izler. Yangınlar çıkar, deniz kaynar, bir yıldız dünyaya düşer, ay ve yıldızlar kararır ve ardından güneşin kararmasıyla cehennem kuyuları açılarak içinden çekirge orduları çıkar. Bu çekirgeler insan yüzlü, aslan dişli, uzun saçlı ve akrep kuyruklu olup demirden zırhlar giymektedir.

    Altıncı boruyla birlikte Fırat Irmağı civarında zincirli duran dört melek ve emirlerindeki süvari orduları salınır ve insanlara saldırmaya başlarlar. Süvarilerin atları aslan başlı, yılan kuyrukludur. Ağızlarından öldürücü ateş, duman ve kükürt çıkarmaktadırlar. Yedinci boru çalındığında gökte bir tapınağın belirmesiyle sanki bir an için herşey durulmuş gibi olur. Ancak Yuhanna’nın kehanetleri burada bitmez.

    Mahşerin dört atlısı

    Dünyaya savaş, açlık, istila ve ölüm getirmek üzere silahlanarak harekete geçen “Mahşerin Dört Atlısı”. (Albrecht Dürer, 15. yüzyıl sonları)

    Ejder ve diğerleri

    “Ve gökte büyük bir alamet, güneşle giyinmiş, ayakları altında ay ve başı üzerinde on iki yıldızdan tacı olan bir kadın göründü….. Ve gökte başka bir alamet göründü; ve işte, yedi başı, on boynuzu, ve başları üzerinde yedi tacı olan kızıl bir ejder vardı… (Vahiyler, Bap 12).

    Kadın gebedir ve İblis veya Şeytanı temsil eden Ejder de doğacak çocuğu yutmak için beklemektedir. Çocuğu elinden kaçıran Ejder ve ona bağlı melekler ile Mikail ve emrindeki diğer melekler gökyüzünde savaşa tutuşurlar. Kaybeden Ejder yeryüzüne atılır ve hayatta kalabilmiş insanlar üzerinde hakimiyetini kurar, ancak daha sonra denizden çıkan bir canavara tahtını terkedecektir. Bu canavarın yedi başı, on boynuzu olup her boynuzunda birer tac bulunmaktadır. Görünüşü kaplan, ağzı aslan ağzı ve pençeleri ayı pençesi gibidir. Topraktan çıkan iki boynuzlu, ejderha gibi konuşan bir başka canavar da (sahte peygamber) onun yeryüzündeki hakimiyetini pekiştirmesini sağlayacaktır. Yuhanna burada şeytanın alamet-i farikasının bir sayı olduğundan sözeder: “Ve küçüklerin ve büyüklerin, ve zenginlerin ve fakirlerin, ve hürlerin ve kulların hepsine, sağ elleri yahut alınları üzerine, onlara damga vurduruyor ve canavarın adı, yahut adının sayısı damgası kendisinde olmazsa, kimseye alışveriş ettirmiyor….Ve onun sayısı 666’dır” (Bap 13).

    Dünyanın sonu iyice yaklaştığında gökten inen yedi melek ellerindeki taslarda bulunan türlü türlü felaketleri dünyaya saçarlar ve büyük bir savaş daha olur. Bu savaşta Şeytanın ordularından bir kısmını yine yedi başlı bir ejdere binmiş olan bir fahişe yönetmektedir. Nihayet Kuzu (İsa) olaya bizzat el koyarak savaşı bitirir. İnkar edenler tamamen yokedilmişlerdir. Artık “Tanrı’nın Şehri” ortaya çıkabilecektir. Yuhanna bu sonsuz mutluluk şehrine sadece adı İsa’nın “Hayat Kitabı”nda yazılı olanların alınacağını belirterek, yazdıklarını değiştirmeye kalkanların şehre girmekten ümit kesmesi gerektiğini yönünde bir uyarıyla kitabını bitirir.

    Vahiyler kitabı yoruma muhtaç ve müsait çok sayıda simgeyle bezelidir. Öte yandan Yuhanna’nın görece kısa sayılabilecek bu kitabını, yazılışından neredeyse dört asır sonra Hıristiyan teolojisinin çekirdeğine yerleştiren Aziz Agustinus (354-430) adlı bir rahiptir. Batı Hıristiyanlığının kurucu babalarından sayılan, Fas-Hippo doğumlu bu teolog, manastır geleneğinin temellerini atan kişidir. Agustinus Tanrı’nın Şehri (De Civitate Dei) adlı eserinde, Yuhanna’nın ipuçlarını verdiği “Yeni Kudüs” kavramının Hıristiyan doktrinindeki yerini sağlamlaştırır. Ona göre adı İsa’nın elindeki Hayat Kitabı’nda yazılıp olup da gökten inecek bu şehire girebilecek imanlı Hıristiyanları sonsuz bir mutluluk ve huzur beklemektedir.

    Şeytanın ejderleştirilmesi

    Denizden “Yedi Başlı Ejder”in ve topraktan onun sahte peygamberi iki boynuzlu canavarın çıkışı. (Albrecht Dürer, 15. yüzyıl sonları)

    Acıların başlangıcı: İlk Günah

    Agustinus’a göre insanoğlunun cennetten kovuluşunun sebebi, içinde taşıdığı kötülük olup bu doğuştan gelen bir özelliktir. Yani yılanın temsil ettiği Şeytan’a kanarak Havva’nın Adem’e yasak meyvayı teklif etmesi gibi, onun kabul etmesi de bu içsel kötülükten kaynaklanır. İnsanoğlu Tanrı’ya itaatsizliği nedeniyle lanetlenerek cennetten kovulmuştur ve bu özellik ilk insandan tüm insanlara kalıtım yoluyla geçmiştir. Yani “İlk Günah” tüm günahların anasıdır ve bu dünyadaki bütün korku, acı, sıkıntı ve suçların ve hatta ölümlülüğün kökeninde bu “İlk Günah” yatmaktadır. Kadının buradaki “baştan çıkarıcı” rolü zamanla kadın cinselliğinin korku ile ilişkilendirilmesi, cadılar ve cadı avları gibi Batı Hıristiyanlığına has bazı kavramların şekillenmesinde payanda görevi görecekti.

    Agustinus, sonraki yüzyıllarda Batı Hıristiyanlığını derinden etkileyecek bir başka açılım daha yaptı: “İkilik” (Dualite). Yazılarında göze çarpan en önemli unsurlardan biri; güneş-ay, iyi-kötü, gündüz- gece, erkek-kadın, itaat-günah, ruh-beden, uhrevi-dünyevi, geçici-ölümsüz, ışık-karanlık gibi zıt kutuplar arasındaki mücadeledir. Yuhanna’nın vahiylerinde Melek Mikail ile Ejder/Şeytan ve orduları arasında yaşanan büyük savaş, bu tarz ikiliklerin kurgulanmasına cevaz verir gibi görünmekle birlikte, yakından bakıldığında mücadelenin ancak Tanrı’nın müdahalesiyle sona erdiği (yani iki tarafın birbirinden açıkça üstün olmadığı) ve Kuzu’nun da çeşitli felaketleri taşıyan savaşçı temsilcilerini dünyaya yolladığı (yani “iyi”nin de kötülük içerebildiği) görülecektir. Oysa Agustinus’un düşünce sisteminin temelini bir tarafın mutlak zaferi ile sonuçlanacak bir zıtlar çatışması oluşturmaktaydı. Öte yandan onun bu görüşü, Hıristiyanlığın kutsal kitabından ziyade bambaşka bir felsefi gelenekten beslenmekte ve onun yazıları yoluyla Hıristiyanlığa taşınmaktaydı.

    Bir “Kilise Babası” olarak Agustinus’un hayatından bahsedildiğinde her nedense onun Hıristiyan olmadan önceki hayatı kısa geçilir. Oysa ki Agustinus, daha 19 yaşındayken İran kökenli Mani dinine geçmiş ve bir Manikeist olarak uzun yıllar İtalya’da belagat dersleri vererek yaşamıştı. Hıristiyan oluşu 386 yılına rastlar. Yani o sırada 32 yaşındaydı ve karakterinin gelişip dünya görüşünün oluştuğu dönem boyunca Mani’nin öğretilerine bağlı kalmıştı. Bu da onda görülen İkilikçi düşüncenin gerçek kökenini anlamamızı sağlıyor.

    Gecenin kraliçesi

    Ejder Sürücüsü Kadın’ın öncülü, Babil’in büyük aşk, doğurganlık, cinsellik ve savaş tanrıçası İştar; baykuşları, aslanları ve kuş pençesi ayaklarıyla dikkati çekiyor. (British Museum, MÖ 18-19. yüzyıl)

    Manikeizm

    Mani (216-277 civarı) tarafından Pers Sasani imparatorluğu devrinde, I. Şapur’un saltanatı zamanında (241-272) kurulan bu din hızla bütün dünyaya yayılmıştı. Mani, Zerdüştilik, Budizm, hatta Hıristiyanlık dahil tüm diğer inanç sistemlerini kendi öğretisi içerisinde birleştirdiğini iddia ediyordu. Öğretisi varoluşu tam anlamıyla ikili bir düzen dahilinde açıklamaya dayanıyor, ışığın temsil ettiği yaratıcı ve iyi güçlerle, karanlığın temsil ettiği yıkıcı ve kötü güçler arasında ezeli ve ebedi bir çatışma olduğunu öne sürüyor, bu çatışmadan “Işık”ın galip çıkacağını söylüyordu.

    “Işık Dini” olarak da anılan bu öğreti, mantığı yüceltiyor, zıtlıklar arasında ast- üst ilişkileri kuruyor ve hiyerarşilere dayalı bir toplum düzeni öngörüyordu. Gençliğinde Hindistan’a giden Mani’nin üzerinde Budizm ve Hinduizmin etkileri yadsınamaz. Ancak “Işık – Karanlık Savaşı” temasınının iki ana kaynağından biri, yine İran’da kurulmuş olan kadim Zerdüştilik; diğeri ise Urfalı (Edessa) Bar Daisan’ın (154- 222) Hıristiyan inanç dairesinde sayılabilecek öğretileriydi.

    Manikeizm 3. yüzyılın sonlarından itibaren Mısır ve Kuzey Afrika da dahil Roma İmparatorluğu’nun hemen her köşesine yayılmıştı. 4-5. yüzyıllarda Hıristiyan kilisesinin güçlenmesine paralel olarak baskı altına alınmış ve aşamalı olarak yokedilmiştir. Öte yandan doğuda, Orta Asya’dan Çin’e uzanan bir coğrafyada da çok sayıda taraftar bulmuş ve Uygur Türk Kağanlığının resmî dini olarak 8. yüzyıla kadar taşınmıştır. 20. yüzyılın başlarında Orta Asya’ya giden Avrupalı araştırmacıların getirdiği Uygurca Manikeist yazmalar, Türklerin İslâm öncesi inanışlarına dair kapsamlı bilgiler içermektedir.

    İslâm’ın yayılışıyla Doğu’da hemen tamamen izleri silinen bu öğreti, Batı’da bahsettiğimiz gibi Agustinus’un eserleriyle Katoliklik üzerinden Batı Hıristiyanlığına nüfuz ederek günümüze kadar ulaşmıştır. İşte popüler korku filmlerinde gecenin ve karanlığın kötülüklerle, gündüzün ve ışığın ise iyilik ve kurtuluşla ilişkilendirilmesinin kökeninde bu arkaplan vardır.

    Babil’in Fahişesi

    Yuhanna’nın “Babil’in Fahişesi” adını verdiği Şeytanın ordularının bir kısmına komuta eden “Ejder Sürücüsü Kadın”. (Hans Burgkmair, 1523)

    Mitraizm

    Işık ve karanlığın ya da gece ve gündüzün Doğu’daki uyumlu birlikteliği (yinyang) düşüncesine karşılık, Batı medeniyetinde yerleşik bir inanca evrilen “Işığın Üstünlüğü” düşüncesinin Agustinus haricinde başka kaynakları da bulunur. Bunların en önemlilerinden biri de yine İran kökenli bir kült olmasına rağmen, muhtemelen Anadolu’da konuşlu Roma lejyonlarındaki askerler tarafından benimsenerek imparatorluğun merkezine ve oradan da 1-4. yüzyıllar arasında tüm sınır boylarına yayılan Mitras Dini yani “Mitraizm”dir. Gizemli sembolik tasvirlerle dolu bu inancın kökenlerinde Budizmin izleri görülür. Ahir zamanlarda dünyaya yeniden gelecek olduğu müjdelenen Buda’ya “Maitreya” ismi verilir. Bu kavram Büyük İskender’in doğuya taşıdığı Ege kültürünün etkisiyle, MÖ 3 yüzyılda Afganistan ve çevresini merkez alarak oluşan Greko-Baktria sanat geleneği içerisinden ve Roma döneminde “Sol Invictus” (Yenilmez Güneş) adını alacak olan “Helios” yani “Güneş Tanrı” figürüne dönüşerek doğmuştur. Kadim Farsça’daki adı “Mihr” yani güneştir. Dünyanın sonu yaklaştığında tekrar görünecek olan Hintli Buda Maitreya, İran’da Mitra’ya, Roma’da Mitras’a dönüşmüş, Batı’da gelişen Mesih inancını etkilemiştir.

    “Yenilmez Güneş” Sol Invictus

    Diğer tüm pagan inanışlar gibi Mitraizm de Hıristiyanlığın yükselişi ile yasadışı ilan edilmiş ve zamanla yokolmuş olsa da “Yenilmez Güneş” (Sol Invictus) bir kavram olarak Hıristiyan ikonografisinde yaşamaya devam etmiştir. Bunu mümkün kılan ise İstanbul şehrinin kurucusu Roma İmparatoru I. Konstantin’di (272-337). Konstantin, Romalı bir asker olarak Sol Invictus’a bağlılığıyla tanınıyor, hatta bastırdığı paraların bir yüzüne kendi, diğer yüzüne güneş tanrısının suretini koyduruyordu. Sonradan Hıristiyan olacak, bu yeni dinin hamisi rolünü üstlenecek ve 325 yılında İznik’te düzenlediği Konsil’de geleneksel olarak Sol Invictus’un doğumgünü şenliklerinin yapıldığı 25 Aralık’ı Hz. İsa’nın doğum günü olarak ilan ettirecekti!

    Bu tarih kuzey yarımkürede kış gündönümüne denk geldiği için günlerin uzamaya başlamasını, yani Güneş Tanrı’nın doğumunu temsil eden simgesel bir gündü. Bu gün, günümüzde “Christmas” (Noel) olarak adlandırılarak tüm Batı Hıristiyanları tarafından kutlanmaktadır (Buna karşılık Fener Rum Patrikhanesi’nin temsil ettiği Doğu Kilisesi bu tarihi gündönümünden bağımsız olarak 7 Ocak kabul eder). Böylece İsa, “Yenilmez Güneş” ile ilişkilendirilmiş oluyordu. Görsel tasvirlerde sıklıkla başının arkasında bir güneş diskiyle resmedilmesi bu nedenledir.

    Buradaki mesele dinî bir gelenek için seçilen tarihin ne olduğundan ziyade, “Işık-Karanlık Savaşı” kavramının, kilisenin kurumsallaşmaya başladığı erken tarihlerden itibaren kısmen de olsa Hıristiyan dininin dünya görüşü içerisinde yer bulduğunun tespit edilmesidir. Zira bu kavram, Doğu düşüncesinden farklı olarak zıtlar arasında uyumu değil çatışmayı öngörmekte ve nihai zaferi ışığa vermektedir.

    Böylece gece ve onunla ilişkilendirilen ay, kadın, gümüş, boğa, kurt, yarasa, baykuş, keçi ve hatta cinsellik gibi simgeler kötülük, günah ve korku ile ilişkilendirilerek yenilmesi gereken şeytani düşmanlar haline getirilme riski taşımaya başlar. Zamanla bâtıl inançlara evrilen bu düşünce, Batı Hıristiyanlığı popüler kültüründe güçlü bir şekilde varlığını sürdürmüş ve halen de sürdürmektedir. Örneğin Batı toplumlarında yapılan araştırmalar halkın büyük çoğunluğunda geceleri, özellikle de dolunay gecelerinde suç oranlarının arttığına dair derin bir inanç olduğunu göstermektedir. Öyle ki “lunatic” yani “deli” kelimesi dahi “luna” yani “ay”dan türemiştir. İstatistiki veriler bunun böyle olmadığını kanıtlasa da bu yaygın inancı değiştirmek mümkün olmamaktadır. Çünkü, biliminsanları istedikleri kadar rakam versinler, popüler kültür ürünleri ama özellikle de korku filmleri geniş kitleleri etkilemeye devam etmekte ve bu inançları körüklemektedir.

    Dolunaylı gecelerin karanlık ve ölümcül prensi Kurt Adam’ın modern tasviri: Werewolf

    Kont Drakula ve korku

    Batı medeniyetinin barındırdığı tüm bâtıl inanç ve korku simgelerini detaylarıyla incelemek bu yazının sınırlarına sığmayacak genişlikte bir konu. Ancak “Kont Drakula”nın temsil ettiği kan içici vampir hikayeleri popüler edebiyattan sinemaya, tiyatro oyunlarından bilgisayar oyunlarına kadar birçok alanda tüm klişeleri kendisinde birleştiren başlı başına bir tür olduğu için değinmek yerinde olacaktır.

    “Vampir” kelimesinin Batı edebiyatına girişi ünlü İngiliz şair Lord Byron’un (1788- 1824) The Giaour (Gavur) adlı eserini 1813 yılında yayınla- masıyla olmuştur. 700 dizeden oluşan bu uzun şiirinde, Yunan bağımsızlık savaşına sempatisi ile bilinen Byron, hayali bir Hasan Paşa’nın hareminden Leila ile Gaiour’un imkansız aşkını oryantalist bir bakış açısıyla ele alır. Giaour, Leila’yı öldürten Hasan Paşa’dan intikamını alır ve bir Osmanlı tarafından şöyle lanetlenir: “Mezarından çıkan cesedi kendi kızı, kızkardeşi ve karısı başta olmak üzere tüm ırkının kanını içerek onları yaşayan ölülere çeviren bir vampir olsun.”

    Byron’a büyük şöhret getiren bu şiir, Gotik korku edebiyatının öncülerinden Edgar Allen Poe (1809-1849) başta olmak üzere çok sayıda yazara ilham verecek ve yeni bir türün doğmasına sebep olacaktı. Bu türün ilk temsilcisi bir başka İngiliz ve Byron’un doktoru olan John William Polidori (1795-1821) ve “The Vampyre” (1819) adlı kısa hikayesidir. Baş kahramanı Lord Ruthven, Byron’dan izler taşır. Vampiri bir asilzade olarak kurgulayan bu hikaye modern vampir edebiyatının prototipi sayılır.

    Polidori’den sonra bu konuda birçok başka eser yazılmışsa da şüphesiz açık ara en popüleri Bram Stoker’ın (1847- 1912) Drakula’sıdır (1897). Yazar, muhtemelen Macar asıllı Türkolog ve Ahmet Efendi adıyla derviş kılığında Orta Asya’ya seyahatler yapan bir gezgin olan Armin Vambery (1832-1913) ile yaptığı sohbetlerden aldığı ilhamla vampiri, bizim “Kazıklı Voyvoda” olarak bildiğimiz tarihsel bir kişilik, III. Vlad Drakula (1431-1476) olarak kurgulamıştı (Hatta Vambery’nin vampir avcısı Van Helsing karakterine ilham verdiği de düşünülür). Türklerle yaptığı mücadele, insanları kazığa oturtarak cezalandırdığı yolundaki hikayeler ve “Drakula” yani “Ejderin Oğlu” ünvanı birleşince, Vlad, ölümsüz bir vampir karakteri için biçilmiş kaftan haline geliyordu.

    III. Vlad’ın talihsizliği, Tuna’nın kuzeyine doğru genişlemek isteyen Osmanlı İmparatorluğu ile Macar Krallığı arasında kalan Eflak’ın voyvodası olmasıydı. İki tarafa da yaranamaması, tahtının sürekli tehlikede olması onun denge tutturmakta zorlanmasına yol açmıştır. Maden işletme hakları başta olmak üzere topraklarındaki tüm zenginliğin sahibi olan Alman azınlığı kovması üzerine, hakkında (bir kısmı doğru da olan) korkunç kazık cezası hikayeleri türetilmiş ve yeni gelişen baskı teknolojisiyle Almanya’da basılan kitaplar yaygın bir korku figürüne dönüşmesine sebep olmuştu.

    Öte yandan sinema tekniğinin icadı, kurgu Drakula’nın şöhretini tarihî Drakula’nın hayal edebileceğinden çok daha öteye taşıyacaktı. İlk film adaptasyonları; Macar yapımı “Drakula’nın Ölümü” (1921) ve Alman yapımı “Nosferatu”dur (1922). Hollywood’un bu çekici konuya el atışı karizmatik Macar aktör Bela Lugosi’nin (1882-1956) oynadığı “Dracula” (1931) ile olmuştur. Sonrasında ise başlı başına bir tür (genre) sineması oluşturacak kadar çok Drakula ve vampir filmi çekilmiştir. “Işık ve Karanlığın Savaşı” ekseninde kurgulanmaya müsait bu filmler, senarist ve yönetmenlerin bazen doğal, ama bazen de bilinçli tercihleriyle Batılı toplumların korkularını, zıtların çatışması teması üzerinden Doğu’nun kültürel sembollerine yansıtır.

    Dracula külliyatı

    Bram Stoker’ın 1897 tarihli Dracula romanı aynı adı taşıyan 1931 yapımı Hollywood filmiyle sinemaya taşındı. Sonrasında tüm dünyada sayısız yapıta esin kaynağı olan roman, Türkiye’de de “Dracula İstanbul”da (1953) adıyla filmleştirilmişti.

    Bunun son örneği “Drakula- Başlangıç (2014) filmidir. Kurgu, tarihî gerçeklere çok aykırı şekilde abartılmış, kötülüğün timsali olarak gösterilen Fatih Sultan Mehmet öldürülmüştür. Drakula’nın yalnızca kötülük yapmaya karar verdiğinde giydiği kızıl zırhın üzerinde ejderha motifi açıkça görülmektedir.

    Uzakdoğu kültüründe bilgeliği temsil ederek Çin imparatorlarının sembolü olan ejderha simgesi, Orta Asya Türk kültüründe de önemliydi. Kadim Türkçe’de ona “Evren” denirdi yani kainatın döngüsünü temsil eder, “eviren”dir.

    Buna karşılık Yuhanna’nın Vahiylerinde Şeytanla eşanlamlı kullanılan ejderhayı (dragon) öldürdüğüne inanılan Kapadokyalı Aziz George (Aya Yorgi) efsaneleşerek Hıristiyan dünyasının en önemli figürlerinden biri haline gelmiştir.

    Benzer bir şekilde sinematografik açıdan oldukça başarılı bir film olan, Francis Ford Coppola’nın “Bram Stoker’s Dracula”sında (1992) da yine vampirin simgesi bir ejderha motifidir. Öte yandan, filmin detaylı bir analizi Coppola’nın bahsi geçen tüm korku simgelerini ustalıkla karelerin arasına yerleştirdiğini gösterir. Örneğin karanlığı temsil eden hilal gölgesinin batıya doğru uzanışı, gölge oyunu tarzında verilen savaş sahnesinde Drakula’nın kurt başı şeklinde boynuzlu miğfer giymesi, dolunayda kurtadama dönüşmesi, çift başlı Bizans kartalı şeklinde gümüş süs iğnesi takması, malikanesindeki üç vampir cadının baştan çıkarıcı tavırları ve hilal çağrışımlı gümüş aksesuarları, Londra’daki evin bahçesinde görülen keçi ayaklı satir, piramit, dikiltaş ve güneş haçı gibi çok sayıda simge kullanılmıştır.

    Film doğal olarak güneşin doğması ve korkuların biterek iyiliğin hakim olmasıyla sona erer. Kilisedeki son sahnede, altın renkli bir elbise içinde yerde yatan Drakula’nın yüzüne, ortasında İngilizce’de “Sun Flower” yani “Güneş Çiçeği” olarak bilinen (ilginçtir aynı çiçek bizde “Günebakan” veya “Ay Çiçeği” olarak bilinir) bir motif olan haçtan güneş ışığı yansır. Güneş ışığı onu kutsamış, canavardan insana dönmesini sağlayarak huzura kavuşturmuştur. Gece bir kez daha yenilmiştir.

    Bu film, Coppola’nın simgebilimden haberdar olduğunu ve Batı medeniyetinin korku kodları konusunda dersine epeyi iyi çalıştığını gösteren işaretlerle doludur. Bu sembollerin kültürel zenginlikler olarak yaratıcı sanat ürünlerinin ortaya çıkarılmasında kullanılmasını takdir edip alkışlayabiliriz. Fakat aynı sembollerin dinî fanatizme hizmet için, Yuhanna’nın kehanetlerini gerçekleştirme amacı taşıyanlar tarafından kullanılması dünyanın geleceği açısından endişe verici olurdu. Zıt kutupların çatıştığı ve birinin hakim olduğu bir “Işık-Karanlık Savaşı”nın veya “Medeniyetler Çatışması”nın kavurduğu değil, “Yinyang” düşüncesinde olduğu gibi iki kutbun birbirini içerdiği, uyum içinde birarada varolabildiği bir dünya dileğiyle.

    Selene’den Havva’ya

    Batı medeniyetinin kökenleri sayılan antik Helen kültüründe av ve bereket tanrıçası Artemis, ay tanrıçası Selene; Roma’daki karşılıkları Diana ve Luna simgeleri ay olan tanrıçalardı. Ayrıca büyücülük tanrıçası, üç yüzlü Hekate de ay ve geceyle ilişkiliydi. Batı imgeleminde bu üç tanrıça figürü, “İlk Günah”taki erkeği baştan çıkararak insanoğlunun cennetten kovulmasına neden olan Havva ile birleşir. Kadın, geceye atfedilen tüm “kötü” özellikleri temsil eden bir simgeye dönüşür.

    Gökten inen şehir

    Yuhanna’ya göre İsa’nın zaferinin ve Hıristiyanların kurtuluşunun son işareti göklerden aşağı doğru süzülerek ortaya çıkacak devasa bir şehir yani Tanrı’nın Şehri’dir. Tam bir küp şeklindeki bu şehir “Yeni Yeruşalim” yani “Yeni Kudüs”tür. Kıyamet zamanı gökten ineceği söylenen “Yeni Kudüs” şehrinin tasvirinde, ortada elinde haçıyla Kuzu (İsa) ve 12 kapısında bekleyen melekler. (Beatus de Facundus, 1047)

    Karanlık da ışığa karşı

    “Işığın Oğulları ile Karanlığın Oğulları Arasındaki Savaş” yazması. 1946-56 yılları arasında Ölü Deniz, Kumran Mağaralarında bulunan 972 adet yazmadan biridir. “Savaş Yazması” olarak da bilinir. M.Ö. 2.yüzyılda yazıldığı tahmin ediliyor. İçeriğindeki bazı farklılıklardan dolayı Kitab-ı Mukaddes külliyatına dahil edilmemiş metinlerden oluşur. İsrail Müzesinde, özellikle bu yazmalar için 1965’te inşa edilen “Kitabın Tapınağı”nda tutulmaktadır. “Tapınağın” mimarisi Işık-Karanlık sembolizmini yansıtır.

    Işığın zaferi

    Hıristiyan ikonografisinde aydınlık gücü simgeleyen “Yenilmez Güneş” kavramının farklı dönemlerdeki üç uygulaması. Greko-Baktria kralı Plato’ya ait MÖ 2. yüzyıla ait para:

    Arka yüzünde dört atlı araba süren güneş tanrısı Helios görülüyor. Ballıhisar- Eskişehir’de bulunan ve bugün British Museum’da sergilenen 3. yüzyıla ait sikke.

    317 yılında Hıristiyanlığını ilan edecek olan Roma İmparatoru, İstanbul’un kurucusu I. Konstantin’in 315 yılında bastırdığı para.

  • Aziz Yuhanna’dan Kont Drakula’ya

    Aziz Yuhanna’dan Kont Drakula’ya

    Dört İncil yazarından biri olan Aziz Yuhanna, kutsal eserinin Vahiyler adlı son bölümünü yazarken dünyayı titreteceğini muhtemelen bilmiyordu. Ürpertici kehanetlerle dolu bu bölüm, ileride Batı Hıristiyanlığının korku külliyatını, “karanlığa karşı ışık” modelini yaratacaktı.

    SUNUŞ

    Hollywood klişelerinin tarihî kökeni

    Gece olunca tabutlarından çıkarak masum kadınların kanını içen ölümsüz vampirler, dolunayda vahşi yaratıklara dönüşen kurtadamlar, büyüleriyle erkekleri ağlarına düşüren şuh cadılar, içine şeytan girmiş genç kızlar, yarasalar, boynuzlu şeytanlar, hazineleri koruyup genç kızları kurban alan korkunç ejderhalar, yürüyen ölüler, hortlaklar ve daha niceleri… Ve tabii bu yaratıklardan kurtulmak için kullanılan özel yapım kılıçlar, gümüş mermiler, uçları gümüşe batırılmış oklar, aynalar, haçlar, tahta kazıklar, sarımsak desteleri, kutsal su gibi türlü çeşitli silahlar…

    Holywood kaynaklı popüler korku filmlerindeki klişelerin kökeninde acaba neler var?

    Hiç düşündünüz mü, gece neden korkutucu olmak zorundadır ya da güneş doğup sabah olunca neden iyiler kazanmış olur? Neden gece tüm kötülükleri ve suçları barındırıyor? Ay neden kötülüğün ve korkunun simgesi?

    Kaynağını Batı medeniyetinin dünya görüşünü şekillendiren Batı Hıristiyanlığından alan bu bâtıl inançlar ve onlara bağlı kültürel kodların kısa tarihi…

    Mazlum oldular

    Genellikle yüzünde meleksi bir ifadeyle tasvir edilen Aziz Yuhanna’nın yazdığı İncil, Batı dünyasının en meşhur korku arketiplerini biçimlendirdi. Tarihî gerçekleri altüst eden “Drakula: Başlangıç” filmi, bunun en yeni örneklerinden. Drakula, Malefiz gibi semboller, son yıllarda Hollywood’un “haksızlığa uğramış ve mazlum” karakterleri oldular.