Etiket: sayı:10

  • Halıyla uçan Doğu imajı

    Halıyla uçan Doğu imajı

    İslâm dünyasının özgün kültürel ürünü halı, teknik ve estetik özellikleriyle 14. yüzyıldan itibaren Batı’yı fethetmeye başladı. 19. yüzyılın “hasta adam”ı, büyük oranda halıyla sembolize edilen imajıyla hâlâ hayranlık uyandırıyordu.

    İki temel neden, Müslümanları yolculuk yapmaya itmiştir: Serüven güdüsü ve ticari zihniyet. Çin’e ve Hindistan’a geçen İpek Yolu’nun Doğu’yla Batı arasındaki tek ticari köprü olduğu bir dönemde, Müslüman seyyahın küçümsenemeyecek bir dolaşım serbestisi vardı. Gümüş dirhemlerin dolaşım serüveni, bize Müslüman seyyahların dolaşım serüvenini de geniş hatlarında göstermektedir: Orta Asya’dan başlayan ticari akın, Doğu Avrupa’nın başlıca akarsularından geçerek Baltık Denizi’ne, Orta Avrupa’ya ve Fransa’ya, oradan da Müslüman İspanya’ya uzanmaktaydı.

    O dönemden kalma seyahatname metinleri, yaşanan deneylerin büyüklüğünü ve çeşitliliğini göstermektedir. 18. yüzyılda Türk diplomatları Fransa, Avusturya ve Prusya’ya yaptıkları gezileri kaleme alırlar. 19. yüzyılın başında, Batı dünyası, teknolojik ilerlemeleri sayesinde Doğuluyu çekmeye başlar kendisine. Mısırlı Rifa’a Bey, 1826’da Fransa’ya gelir ve ilerlemeye hayran kalır. 1867’de Sultan Abdülaziz, Batı’ya giden ilk Osmanlı padişahı olarak Paris, Londra, Viyana ve Budapeşte’yi görür. Müslüman seyyahların, bu birkaç yüzyıllık serüven içinde yol açtıkları en çelişki doğurucu sonuçsa, İslâm dünyasında Batılılaşma hareketlerinin başlamasıdır.

    Halının, halıcılığın İslâm’dan önce de varolduğuna dair güçlü ipuçları vardır; Müslüman olmayan halkların da çeşitli bölgelerde halı ve kilim ürettikleri sanılmaktadır ama, gene de, halı İslâm dünyasının özgün bir kültürel ürünü sayılagelmiştir. Batılı ressamların yapıtları tanık olarak değerlendirilirse, Avrupa’nın halıyla tanışması 14. yüzyıldan başlayarak yoğunluk kazanmış bir olgudur. Holbein halıları adı verilen halı türünün de, büyük Felemenk ressamı Hans Holbein’a izafeten, onun yapıtlarında bu çetrefil motifli halıların geniş ölçüde kullanılması nedeniyle verildiği herkesçe bilinmektedir.

    Hans Holbein’in 1553 tarihli “Büyükelçiler” tablosu, Osmanlı halısını merkeze alarak yapılmış.

    Halı üretimi, başlangıçta, göçmen kültürün tipik bir zanaat etkinliği olarak ortaya çıkmış ve bu göçken toplulukların yerleşik düzene geçmesiyle birlikte gündelik hayatın vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiştir. Halıcılıkta, İslâm dünyasındaki “figür” korkusunun doğal bir sonucu olarak, geometrik biçimler, dolayısıyla da soyutlama tekniğinin ağır bastığı anlatımsal öğeler ön planda kalmıştır. Zanaat yasalarına göre ustadan çırağa “anonim” biçimde geçen üslûp yaklaşımları zamanla önemi küçümsenemeyecek bir teknik ve estetik deposu oluşturmuş, halıcılık kolektif ancak karmaşık bir zanaat dalı olarak yayılmıştır.

    Halı, şüphesiz bir tür “kumaş” olarak tanımlanabilir: Her kumaşın temel ögeleri olan zincirleme biçiminde, ardarda dizilmiş iplik bağları, atkılar ve düğüm sonrası iplik uçlarından oluşan tüy kümesi halının bütünlüğünün kurar. Tek tek elde yapılan düğümlerin yoğunluğu, üretilen halının değeri ile düz orantılıdır. İyi bir zanaatkâr, bir günlük çalışma süresi içinde 14 bin düğüm atabilirdi. Halı estetiği bağlamında iki anlayış yüzyıllar boyunca paralel bir gelişme göstermiştir: Geometrik biçimlere ve onlardan oluşan küt çizgili düzenlemelere dayalı bir estetik anlayış ile Acem kökenli, eğri çizgilerin devreye girdiği ve sözgelimi çiçek motiflerindeki esneklikle buluşan diğer bir estetik anlayışı. Halı yapımında kullanılan çeşitli araçların somut bir evrim gösterdikleri söylenemez: 17. yüzyılda kullanılan makas, tarak ve bıçaklarla bugünküler arasında uzun uzadıya bir fark yoktur.

    İslâm dünyasında, seccadenin, gündelik yaşamdaki kullanım sıklığı nedeniyle apayrı bir önemi olmuştur. Seccadelerde ana kaygı, estetik ve teknik düzeyde hemen hep aynı olmuştur: Camilerde Mekkeyi, kıbleyi gösteren mihrab’ın halıda nasıl resmedileceği, hangi motiflerle ve çizgi anlayışıyla düzenleneceği büyük önem taşımıştır. Anadolu yapımı seccadeler, yöresine göre zenginliği değişmeyen ama gözden kaçmayacak bir yaklaşım çeşitliliği gösteren ürünler olmuşlardır: Gördes, Kula, Ladik, Bergama, Milas ve Konya seccadeleri dünya çapında beğeni kazanmışlardır.

    Türk düğümü olarak adlandırılan tekniğin şeması.

    Resim sanatında, Rönesans döneminden başlayarak 20. yüzyılın ilk yarısına gelinene dek, İslâm dünyası fantastik renkliliği ve sunduğu konu çeşitliliği ile ressamın derinden etkilenmesine yol açacaktı. Öyle ki, çağdaş sanatın büyük ustalarından ve Avrupa modernizminin öncülerinden Paul Klee bile, Kuzey Afrika ülkelerine yaptığı uzun bir gezinin ardından tümüyle renk anlayışını değiştirecekti.

    Hamamlar, harem, çarşılar Batılı ressamların tuvallerinde Doğu’nun misk ve amber kokan dünyasını taşımaya başlamışlardı. Süsleme konusunda da durum aynıydı: Leonardo ve Dürer gibi dehâların ürünlerine bile “arabesk” unsuru girmeye, yer etmeye başlamıştı. Delacroix gibi ustalarda İslâm dünyası neredeyse mıknatıs etkisi yapıyordu.

    Selçuklu dönemi halısı, desimetrekarede 840 düğüm. Kûfi yazıdan gelişen bordürler, 17. yüzyıla kadar Anadolu halılarında devam etti.

    Kadınlar için tarak, küpe, yüzük, iğne gibi süs eşyalarına, temizlikle ilgili araç gereçe uzanan geniş bir yelpazede etkisini duyuran Doğu duyarlığı, erkekler için de benzeri bir durum arzediyor, hançer ve kılıç gibi savunma araçlarından tütün kesesi ve çanta gibi günlük kullanımı önem taşıyan nesnelere kadar Müslümanların estetik yaklaşımı ağırlığını duyuruyordu.

    Saraylarda, zengin evlerinde “arabesk”in payı artıyordu. 20. yüzyılın ikinci yarısında evlerimizi istila eden naylon, plastik nasıl birden hayatımızı değiştirmişse, 10. yüzyıldan sonra da Avrupalının hayatını Müslüman öğeler birdenbire istilâ etmeye başlamıştı. Avizeler, perdeler, halılar tümüyle çehre değişmişti. Halılar Holbein’in, Lotto’nun ya da Bellini’nin adıyla anılıyordu gerçi ama kaynakları birdi: İslâm sanatı bu alanda doruk noktasına varmıştı.

    Doğu imajı işte bu kapsamlı ve derinlikli ilişkiler ağının içinde güç kazandı. 19. yüzyıl, bu açıdan bakıldığında, Doğu imajının Avrupa’da şüphesiz önemli değişiklikleri uğradığı, ama gücünden fazla bir şey yitirmediği bir dönem oldu: Ressamlar, şairler, romancılar, askerler, diplomatlar akın akın İstanbul’a geldiler, oradan da imparatorluğun dört bir yanına uzandılar. Bu tanıkların kaleme aldıkları metinlerin ne yazık ki küçük bir bölümü dilimize aktarılabilmiştir. Gene de Tavernier’den Lady Montagu’ye, Nerval’den von Tietze’ye, çeşitli yetişme tarzların- dan gelen insanların doğu izlenimleri “hasta adam”ın bile Avrupa’da hayranlık ve özlem uyandırmayı sürdürdüğünü kanıtlamaya yetmektedir.

  • Çinggis Han’a rağmen çokbaşlılık

    Çinggis Han’a rağmen çokbaşlılık

    Kabile yapısını ortadan kaldıran Çinggis Han’dan sonra, tekbaşlı yönetim modeli sadece üç kuşak sürebildi. 13. yüzyılda dağınık kabileler ve beylikler halinde yaşayan halklar, bugün adlarını ve varlıklarını hâlâ sürdürüyor.

    Orhon boylarında Ordubalık merkezli Uygur devleti 840 yılında yıkıldıktan sonra, İç Asya steplerinde uzun süre çevresi üzerinde hâkimiyet kuran bir devlet ortaya çıkmadı.
    Sanki güçleri ile kendilerini hissettiren devletler, yerlerini irili ufaklı kabilelere ve beyliklere bırakmışlardı. Merkezî idarenin güçlü olduğu Çin’de bile önce Beş Sülale devri sonra da kuzeyde Kitan (Liao) ve Cürcen (Jin), güneyde de Song sülalesi başa geçti. 13. yüzyılda bütün bu bölgeyi birleştirip fetihlere girişen Çinggis Han, işte böyle dağınık bir ortamda doğmuştu.

    Çinggis Hanın bir lider olarak sivrilmesine yol açan ortamda, daha henüz Temücin olarak bilindiği 12. yüzyılın ikinci yarısında, kendisinin hizmetinde bulunduğu Kerait Beyliği’nden başka, güçlü liderleri ile Merkitler, Naymanlar dikkati çekiyorlardı. Çinggis Han gerek bu beyliklere gerekse kendi dünür kabilesi Kongratlar, Calayırlar gibi müttefikleri dışındaki bütün halklara, ister beylik mensubu ister önemsiz bir kabile olsun, ordusunun içinde yer vermişti. Bu ordular batıda Anadolu’ya, Karadeniz’in kuzeyine, hatta Leipzig kapılarına kadar dayanmış ve tüm bu bölgeye yayılmışlardı. Kabile yapısını ortadan kaldırmak isteyen Çinggis Han, en çok da Kerait, Nayman, Merkitlere karşı acımasız davranmıştı.

    Eserini 1260’larda yazan İranli tarihçi Cuveyni “Kerait Ong Han meselesi hallolduktan ve Moğol kabileleri onun kumandası altındaki erlere indirgendikten sonra, Çinggis Han elde ettiği bu insan gücünü dört oğlu arasında paylaştırdı” demekte ve oğullarının birbirleriyle iyi geçinmeleri, birlik olmaları ve aralarından birini lider olarak tanımaları için çeşitli darbımeseller anlattığını dile getirmektedir.

    Bunlardan ilki, bizim de bildiğimiz ve Aesop’a kadar geri giden ok ve oklar hikayesidir. Tek bir oku kırmak ko- laydır, ama bir arada olan okları veya ok demetini kırmak kolay değildir. Diğer bir darbımesel de çokbaşlı ve tekbaşlı yılan hikayesi kaynaklıdır. Bu hikayede buz gibi soğuk bir gecede çok başlı bir yılanın başları hepsi birden bir deliğe sığınmak isterler. Deliğe daha önce girmiş olan başlardan biri yeni geleni tepeler. Böyle tepişe tepişe çok başlı yılan helak olur. Uzun bir de kuyruğu olan tekbaşlı yılana gelince, o deliğe yaklaşınca uzun kuyruğunu güzelce yerleştirdiği gibi, vücudunun bütün azalarını da o deliğe sığdırır.

    Cuveyni’nin eserinde bu hikayeye Çinggis Han ve oğulları bâbında birkaç defa değinilir. Hatta Çinggis Han, Batı seferinden döndükten sonra hasta yatarken, “eğer oğullarımın her biri han olmak ister ve aralarından birine itaat etmezlerse, bu tam da çokbaşlı yılan hikayesine benzemez mi?” der. Bu sözler üzerine oğullarının babalarının önünde diz vurarak söz vermelerinden sonra, Çinggis Han da üçüncü oğlu Ögedey’in han olmak için münasip olduğunu söyler.

    Gerçekten de Çinggis Handan sonra Ögedey dirayetli bir han olarak hüküm sürmüştür. Dört oğul kendi aralarında geçinmeye çalışmış veya geçinme görüntüsü vermeye çalışmışlardır. Ancak bu dayanışma üçüncü kuşakta son bulmuştur. Onlar artık ölen kişinin hayatta iken varis tayin etmesi usulüne uymak değil, kendi seçtikleri adayın han olması için çalışır ve bu konuda çatışırlar. Sonuçta önce Ögedey çok sonra da ağabeyi Çağaday evladına el çektirilmiş olur. Kağanlık en büyük oğul Cöçi evladı (Altın Orda) ve en küçük oğul Tuluy evladına kalmış olur. Bütün meşhur kağanlar Tuluy evladıdır.

    Öte yandan dağıtılan kabilelerin yokolmamış bulunması da bir diğer husustur. O gün için dağıtılanlar kabilelerden Kirey, Nayman ve Merkitleri, bugün Kazakların Orta Cüz kabileleri arasında görmekteyiz. Hatta 1949’dan sonra Türkiye’ye göçen Kazaklar daha çok Nayman kabilesindendir. Aralarında Kireyler de vardır, onlar da Naymanların Kireyi olarak bilinirler. Demek ki planlayan Çinggis Han bile olsa, tavandan hareketle işler yürümemiş, tarihte Orta Asya’da halkın seçimi tekbaşlılık değil de çokbaşlılık yolunda olmuştur. Kısacası Çinggis Han ortaya çıkmadan önce, dağınık kabileler ve beylikler halinde yaşayan halklar isimlerini, kimliklerini halen devam ettirmektedir. Su akar, yolunu bulur.

  • Ah nerede o eski bayramlar, eski adamlar ve eski atlar…

    Ah nerede o eski bayramlar, eski adamlar ve eski atlar…

    Dünya tarihinde “Ah nerede o eski bayramlar” ekolü aklımda kaldığı kadarıyla Antik Yunan’da ortaya çıkmış. Homeros’un İlyada’sında Nestor adlı arkadaş eski zamanın insanlarını öve öve bitiremiyor mesela. Ama Nestor 110 yaşında; eski zamanın insanları diye tarif ettiği de, yarı hayvan-yarı insan, ele avuca sığmaz kişilikler. Nestor’un özlemle andığı eski insanlar da işte o zamanın eski bayramları gibi. Fantastik olduğunu, bir başka olduğunu hep duyuyoruz da biraz düşününce pek aklımız almıyor doğrusu.

    Eski zamanları yüceltmenin saçma olduğunu fark edenler de çıkıyor. Hatta Horatius, “Hmm eğer öyleyse bizim şiirlerimiz de tıpkı şarap gibi, yaşlandıkça durduk yere güzelleşecek” diye sevindirik bile oluyor. Ha elbette değeri yıllar sonra anlaşılan Bach gibi besteciler, Van Gogh gibi ressamlar var ve hep olacak ama, yıllar sonra birileri “Yahu bir Barış Uygur vardı, ne de güzel yazardı kerata” dediğinde bilin ki bu benim yazdıklarımın değerinin sonradan anlaşılmasından değil, eskidikçe sanki güzelmiş gibi hatırlanacak olmasından kaynaklanacak. Şurada biz bizeyiz, birbirimizi kandırmanın âlemi yok.

    Aynı şey tarihsel figürler için de geçerli. Hatta dikkat ederseniz, belirli bir tarihsel fügürü övme yarışına girenler o kişiye atfettikleri erdemler ve eylemler üzerinden düpedüz kendilerini övüyorlar. “Rahmetli şöyle iyiydi, böyle iyiydi” derken zamanla adama söylemediği sözler, yapmadığı şeyler yakıştırılmaya başlanıyor. Daha kötüsü, geçmişteki kişinin bugünün bilgisine haiz olduğu varsayılarak, 150 yıl önce ölmüş bir şahıs, daha sonra olacakları biliyormuş da ona göre hareket etmiş gibi çıkarımlar yapılıyor. 19. yüzyılda yaşamış adam oluyor bana bir Emmett Brown, oluyor bana bir Geleceğe Dönüş filmi.

    Ha tersi de olmuyor mu? O da var. Bakın misal Nero’yu, Roma’yı yaktı diye hatırlıyor, Caligula’yı zaten 18 yaşından küçük çocukların yanında anmıyoruz bile. Bugün artık Nero’nun o sırada Roma’da olmadığını da biliyoruz ama kime anlatıyorsunuz? Adamcağız kendisine atılan iftiralar yüzünden Hababam Sınıfı’ndaki müfettişin bile diline düşmüş.

    Caligula daha da fena. Aklımda yanlış kalmadıysa, +18 olmayan tek hikâyesi atını konsül olarak ataması. Yani dönemin başbakanı, hesapta Caligula’nın atıymış. Bence Caligula’yı ve Caligula’nın kurduğu Yeni Roma İmparatorluğu’nu çekemeyenler, atadığı konsülü beğenmemişler, burun kıvırmışlar; konsül de Caligula ne dese yapıyor falan diye herhalde, “Caligula atını konsül yapmış” diye mavra çevirmişler. E gel zaman git zaman, biz de bunu gerçek sanmışız. Caligula da tarihe altın harflerle geçeceğim derken atıyla geçivermiş. Yani uzun lafın kısası, tarihteki bir şahsın ne kadar da büyük ya da ne kadar da berbat olduğunu dinlerken Caligula’yı ve atını bir düşünün derim.

  • Vicdan gazabı

    Vicdan gazabı

    Hekimlerim konuşma teknikleri ve bir ebenin sıkı kontrolü altında her gün boğazımdan aşağı yuvarlanan avuçla sinir hapının hastalığım konusunda kifayetsiz kaldığına hükmetmiş olacak ki, üzerimde elektroşok tedavisi tatbik etmenin elzem olduğuna kanaat getirmişlerdi. Bu işe nezaret eden iki hekimden biri, narkoz mütehassısı, beni ayılttıktan sonra kulağıma eğilip eski bir meslektaşının, Galop Vehbi’nin, benimle görüşmek üzere odamda beklediğini bildirdi. Doğrusu hiç de bir cehennem heveslisinin dertlerini dinleyecek halde değildim ama az önce beynime 80 ile 110 Volt arası cereyan tatbik etmiş ve dahasını da memnuniyetle yapabilecek gibi görünen kişilerle münakaşaya girmek mantıklı değildi. “Galop Vehbi?” diye tekrarlayabildim sadece sedyeyle götürülürken.

    “Aslında adım Galip,” diye açıkladı odamdaki kanepeye yerleşmiş çayını yudumlayan Hitler bıyıklı beyefendi. “Doktor Galip Vehbi. At yarışı merakımdan dolayı arkadaşlarım bana Galop lakabını uygun gördüler. Bilirsiniz, sevincimizle üzülen, üzüntümüzle sevinen kişilere arkadaş denir.”

    Enteresan bir konuya değinmişti, ancak uzun uzadıya sohbet edemeyecektim. Bunun yanı sıra, herhalde biraz da, doğrudan benim kapımı çalmak yerine araya doktorlarımdan birini sokarak geldiği için soğuk bir tavırla, doğrudan konuya girdim. “Hikayeniz nedir ve benden ne istiyorsunuz?”

    “Eğer aşk, dedikleri gibi seni mahvedecek şeyi seçmekse benim saadetimin de mahvımın da müsebbibi atlardır. Anadolu’da vazife yaptığım yılları sırf bol bol at binerek geçirdiğim için hayatımın en güzel günleri addederim,” dedi Doktor Galop lakabını hakkeder bir iç geçirmeyle. Ardından çayından bir yudum çekip gerçeklere döndü. “Lâkin bu büyüleyici mahluka karşı duyduğum muhabbet bununla sınırlı kalsaydı bugün karşınızda olmazdım muhakkak ki.” Acaba bir zoofili vakasıyla mı karşı karşıyayız diye kaygılanmaya başlamıştım ki baklayı çıkardı ağzından. “At yarışları yüzünden her şeyimi kaybettim. Malımı, mülkümü, eşimi, işimi, dostlarımı…”

    Bir kumarbazdı demek ki Galop Vehbi. “Hangisini geri istiyorsunuz peki?” diye sordum derdini bir an evvel söyler de çekip gider umuduyla. “Hiçbirini” diye yanıtladı, başını iki yana sallayarak. “Biz cerrahlar diğer doktorlardan biraz farklı oluruz, hele ki benim gibi beyin cerrahları. Bir insanın hayatı, lafın gelişi değil, kelimenin hakiki manasıyla ellerimizin arasındadır. En ufak bir hatada, dikkatsizlikte hastanın masada kalması işten değildir. O yüzden büyük bir mesuliyet duygusuyla hareket etmemiz lazım gelir. Karşınızdaki zavallı işte bu gerçeği unutup, mesleğine, yeminine, insanlığa ihanet etmiş biridir.” Verilen şokların etkisiyle olacak, at yarışı tutkusuyla cerrahi arasındaki bağlantıyı kurabilecek halde değildim; bıraktım izah etsin. “Kumar yüzünden son hızla felakete doğru sürüklenirken, bu gibi durumlarda ekseriyetle görüldüğü gibi hayatıma alkol de girmişti. Uzatmayayım, içkiliyken bir çocuğun ameliyatına girdim. Tümörü temizlerken neşteri biraz fazla kullandım ve bu yüzden bir yavrucak hayatı boyunca felç kaldı.”

    “Ve şimdi bu hatayı tamir etmek istiyorsunuz?”

    “Hayır, bu haftasonunun altılı ganyan neticelerini öğrenmek istiyorum.”

    “Nasıl?”

    “At yarışı neticelerini” diye açıkladı Doktor Galop. “Büyük ikramiyeyi kazanmak için.”

    Ne yalan söyleyeyim, bunu hiç beklemiyordum. “İsteklerinizi sorgulamak benim işim değil” dedim. “Ama bundan emin misiniz? Vicdan azabından ölecek gibi duruyorsunuz.”

    “Bakın” dedi Galop Vehbi. “Ben inançlı bir insanım ve benim gibilerin ne kadar büyük günahlar işleseler de nihayetinde cennete gideceği söylenir. Ben buraya vicdan azabından kurtulmak için değil, sonsuza kadar cehennemde yanmayı garantilemek için geldim.”

  • İranlıların, Türklerin, Kürtlerin ortak sofrası

    İranlıların, Türklerin, Kürtlerin ortak sofrası

    Uzun ve zorlu geçen bir kışın ardından gelen Mart ayı, karanlığın sonunu müjdeler. Mart ayı uyanışın, bereketin, dirliğin ayıdır. 21 Mart’ta gece ve gündüz eşitlenir, doğa yavaştan canlanır, Toprak Ana yeniden nefes alarak yeşerir.

    3000 yıldan beri kutlanmakta olan “Nevruz”, Farsça sözcük anlamı ile “Yeni Gün” (nev: yeni, ruz: gün) bu uyanışın bayramıdır. Eski Türklerin en ulu bayramı ve yeni yılın başlangıcı olarak da bilinen bu kutlu güne dair en erken referanslara İran kaynaklarında rastlanır; hatta söylenceler Cemşid dönemine kadar gider. Bu efsanevi İran hükümdarının 20 Mart’ta tahta çıktığına inanılmakla birlikte, Nevruz’la ilgili inançlar diğer dinlerde de kendine yer bulmuştur: Tanrı’nın yeryüzünü yaratması, Hz. Nuh’un tufandan sonra karaya ayak basması, Hz. Yusuf ’un atıldığı kuyudan çıkması, Hz. Musa’nın Kızıldeniz’den geçmesi, inanışa göre Nevruz gününde olmuştur. Kimine göre Zerdüştlüğe, kimine göre paganlığa işaret etse de, gelin işin inanç kısmına hiç takılmayalım. Bahar her canlının baharıdır, herkese gelir, inanç ne olursa olsun.

    İranlıların, Türklerin, Kürtlerin ortak sofrası

    Nevruz’da ateş, evrenin can kaynağı güneşi temsil eder, bereketi, bolluğu, toprağın ısınıp uyanmasını simgeler ve üzerinden atlandığında kötülüklerden temizlenildiğine inanılır. Su ise arınmadır, kurtulmaktır. Eski Türkler’deki su kültü Nevruz’a da taşınmıştır. Sabah erkenden tüm su kaplarındaki sular yenilenir, taze su içilir, hayvanlara içirilir, çimlendirilmiş buğday taneleri suya bırakılır. Böylece pınarların iyi olduğuna inanılan ruhları yardıma çağrılmış olur.

    Nevruz coşkuyla kutlanır da sofralar önemli olmaz olur mu? Nevruz’u kutlayan her kültür, elinde ne varsa paylaştığı büyük bir sofra hazırlamayı adet edinmiştir. Balkanlar’dan Orta Asya’ya uzanan bu geniş yay üzerinde bakalım neler pişirilir, neler aşırılır, Nevruz ile kutsanan topraktan neler niyaz edilir…

    Nevruz’a hazırlık 21 Mart’tan kırk gün önce başlar. İlk Çarşamba hazırlıkların başlama işaretidir. Ev içinde ve çevresinde temizlik yapılır, yemek için tedariklere başlanır. Yeni elbiseler alınır, ateş yakmak için odun toplanır. İkinci ve üçüncü Çarşambalar hazırlıklar hızlanarak devam eder. Yeniden dirilişi simgeleyen buğday tohumu “semeni” suya konur. Çimlenince tokmaklarla dövülüp macun haline getirilir, unla kavrulur ve “semeni helvası” yapılır. İkinci Çarşamba’dan sonra gençler ve çocuklar soğan kabuğu ile haşlanmış boyalı yumurtalarını sokaklarda tokuştururlar. Ahir (son) Çarşamba’ya girilen Salı gecesi, ataları anmak için mezarlıklara gidilir. Ölüler ‘yedirip içirilir’. Kabirler öpülür, mezar üzerine şeker ve tatlı bırakılır, etraf temizlenir.

    İranlıların,-Türklerin,-Kürtlerin-ortak-sofrası
    Osmanlılarda baharın gelişi, tatlılar yiyerek ve paylaşarak kutlanırdı.

    Buğday aşı ve pilav Nevruz sofralarının vazgeçilmez yemekleridir. Et yemekleri, kavurmalar, yarma ve çeşitli bakliyatlar ile yapılan tirit benzeri köcler, aşlar, boyanmış yumurtalar, kuruyemişler (yedilevn), tatlılar bulunur; kuru meyvelerle hazırlanan içecekler sunulur. Bazı yörelerde, Nevruz sofrasında “S” harfiyle başlayan yedi çeşit yemek ve yedi çeşit baharat bulunması âdettendir. Sofra başında aile fertleri birbirini tebrik eder ve nihayet yaşlıların işaretiyle yemeye başlanır.

    Haydi gelin, geçmişi binlerce yıla dayanan Nevruz’u ve baharın gelişini bu yıl siz de kendi meşrebinizce kutlayın. Çiçekler verin, etrafınıza sular serpin, kaybettiğiniz sevdiklerinizi ziyaret edin, bıraktıkları güzel hatıralarıyla anın, sofralar kurun, dostlarınızla yiyip için. Ağzınızın tadı hep yerinde olsun. Hamımızın Nevruz’u müqəddəs olsun.

    Osmanlılarda Nevruz

    Osmanlılar döneminde Nevruz çok canlı bir şekilde kutlanırdı. Çeşitli kaynaklara göre, Osmanlı padişahlarının halkın tebriklerini kabul ettiği törenlere Nevruz-ı Sultânî denirdi. Güneş Koç burcuna girdiği anda, Osmanlı sarayında “Nevruziye” adı verilen macunun hem şekerleme hem şifa niyetine yenmesi âdet olmuştu. Bu macunun yapıldığı arefe gecesine “Ot Gecesi” denir, helvahanede şenlikler eşliğinde 41 çeşit ot karıştırılarak Nevruz macunu pişirilir ve tam geceyarısı bu macunlar herkese tattırılırdı. Sütlü tatlıların ve macunun üzerine, gümüş ve altından incecik bir tabaka konması özellikle Nevruz’da uygulanan çok eski bir âdetti. İşte bu yüzden Evliya Çelebi, 17. yüzyılda Nevruziye’ye “varaklı bahar tatlısı” diyor.

    İranlıların, Türklerin, Kürtlerin ortak sofrası
    Ateşten atlamak İran ve Türk kültüründe kötülüklerden arınma, Kürtlerde ise zulme başkaldırıdır.

    II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu da hatıralarında, Osmanlı sarayında Nevruz macununun, “S” harfiyle başlayan yedi yiyecek (susam, süt, simit, su, salep, safran, sarımsak) ile birlikte yendiğini yazar. Osmanlı döneminden kalan bu kültür, Manisa’da “Mesir Macunu Şenlikleri” adıyla kutlanmaya devam ediyor.

    2009’da Birleşmiş Milletler Manevi Kültür Mirası Koruma Kurulu, Nevruz’u “Dünya Manevi Kültür Mirası Listesi”ne dahil etti. 2010’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 21 Mart’ı “Dünya Nevruz Bayramı” olarak kabul etti.

    AZERİ MUTFAĞINDAN NEVRUZ KURABİYESİ: ŞEKERBURA

    • 1 kg elenmiş un 400 gr tereyağı
    • 5 yumurta sarısı
    • 250 gr ekşi krema (süzme yoğurt da olur)
    • Yarım su bardağı ılık süt
    • 1/2 tatlı kaşığı kuru maya
    • 1/2 tatlı kaşığı vanilya
    • 1 çorba kaşığı şeker
    • bir fiske tuz

    İç malzemesi

    • 700 gr kavrulmuş, çekilmiş fındık veya badem
    • 400 gr toz şeker
    • 1 tatlı kaşığı ezilmiş kakule

    Maya, şeker ve bir çorba kaşığı unu ılık süte ekleyin, mayalanmasını bekleyin.
    Bir kapta önce un ve tereyağını, sonra yumurta, ekşi krema, tuz ve vanilyayı karıştırın.

    Mayalı karışıma ekleyerek yoğurun. Hamurun üzerini örtüp 30 dakika dinlendirin. Kavrulmuş fındıkları robotta un haline getirin, şekeri ve kakuleyi ekleyip karıştırın. Hamurdan aldığınız parçalara bir yemek kaşığı iç malzeme koyup yarım ay şeklinde kapatın. Hafif yağlanmış tepsiye dizin. 180 derecede yaklaşık 15-20 dakika, beyaz kalacak şekilde pişirin.


    Nuş olsun!

  • İstanbul’un gayrimüslim kitapçıları

    İstanbul’un gayrimüslim kitapçıları

    İstanbul’da eski kitap ticaretinin en önemli merkezi Sahaflar Çarşısı’dır. Fetih’ten hemen sonra kurulup 1894 İstanbul depremine kadar Kapalıçarşı içinde, sonra Hakkâklar Çarşısı’nda günümüze kadar ulaşan Sahaflar Çarşısı’nda gayrimüslim bir sahaf adına rastlanmamıştır. Ama İstanbul’daki kitap ticaret tarihinde pek çok önemli gayrimüslim kitapçı vardır. Bu kitapçılar Rum, Ermeni, Musevi cemaatlerinden ve kente yerleşmiş Levanten, bazı yabancı uyruklu kimselerden oluşmaktadır. Daha çok Bâb-ı âli Caddesi, Çakmakcılar, Galata, İstiklal Caddesi gibi yerlerde bulunan bu kitapçı dükkânları İstanbul kitapçılık tarihine büyük hizmetlerde bulunmuşlardır.

    Bimen Zartaryan Kütüphanesi, Karon Kütüphanesi, Sarkis Agopyan Kütüphanesi, Kütüphane-i Bogos Balens [Balentz], Ohan Aşcıyan Kütüphanesi, A. Yazıcıyan Kütüphanesi isimli Ermeni kitapçılar kitapçılık tarihimizde haklarında en az bilgi sahibi olduklarımızdır. Kitap tarihi ile ilgili pek çok yayında bu kişiler hakkında hiçbir iz bulunmaz.

    Bizans Kütüphanesi, Georges Papantoine, Hristo Ladikas, E. G. Zografos Kitaphanesi, Zoi Sergiyadis ve Anastas Yusufidis, Sergiyadis Kitapevi, Yani Şeytanidi Kütüphanesi, Kitapçı Yerasimos Aleksandarto isimli Rum kitapçılar İstanbul’da bu alanda ticari faaliyet gösterenlerin önde gelenlerinden bazılarıdır.

    Samuhos Kitap Evi, Kohen Hemşireler Kütüphanesi, İzidor Karon, Tünel Kitabevi isimli Musevi kitapçılar İstanbul’un muhtelif semtlerinde kitap ticareti ile iştigal etmişler yazarlara, edebiyatçılara, kitapseverlere hizmet vermişlerdir.

    Adolf Plathner, Adreaas Kapps, D. Valery, Otto Keil, C. Raymund gibi yabancı uyruklu kişiler ve Levantenler de özellikle Beyoğlu’nda kitap alım-satımı yapmışlardır. Hatta bunlardan Otto Keil padişahın kitapçısı olarak dükkânına Osmanlı armasını asma hakkını elde etmiş ve yazışmalarında Zat-ı Padişahî’nin kitapçısı ünvanını kullanmıştır. II. Abdülhamid döneminde İstanbul’a ithal edilen Avrupa menşeli pek çok askerî kitabın içinde Otto Keil mührü görmek mümkündür. Zira o tür kitapların tamamına yakını bu kitapçı tarafından İstanbul’a getirtilerek satılmıştır. Çoğu Beyoğlu, İstiklal Caddesi üzerinde yer alan bu kitapçılar aynı zamanda birer yayıncı gibi faaliyet göstermişlerdir. Kimi kartpostallar kimi haritalar, kimi de şehir rehberleri basmıştır.

    Kitap tarihimizde önemli bir yere sahip olan gayrimüslim kitapçılar yayınladıkları kataloglar, broşürler ve muhtelif malzemelerle gelecek nesillere pek çok bilgi aktarmışlardır. İstanbul’a yurt dışından pek çok nadir ve kıymetli eserin getirilmesinde büyük hizmetleri dokunan özellikle Beyoğlu kitapçıları zaman zaman Osmanlı dünyasına dair eserler de alıp satmışlardır.

  • Bir dedektif, bir katil ve bol bol caz

    Bir dedektif, bir katil ve bol bol caz

    HÜSEYİN ÇUKUR

    20. yüzyılın ilk yarısında, tarihsel olarak yakalanamamış bir katilin izini sürmek ister misiniz? “Baltacı” adıyla maruf katilimiz, kusursuz cinayetler işlemiyor; kendisine göre geçerli sebepleri var. Romanın üç dedektif-araştırmacı kahramanı da üç ayrı koldan ve kendi yöntemlerince katilin peşinden sürükleniyor… Sürükleniyorlar çünkü katili yakalayacaklarına inandıkları her iz, her görgü tanığı, her ipucu onları New Orleans’ın karanlık, girdabı andıran, her sınıfın kendi çıkarları için kanunsuz işler yaptığı, tekinsiz atmosferine sokuyor.

    Tütün, Bataklık ve Caz-New Orleans Cinayetleri’nde yaklaşık 10 yıl önce Katrina Kasırgası’nın darmadağın ettiği, neredeyse haritadan sildiği New Orleans, 20. yüzyılın tüm gerçekliğiyle (yoksulluk, ırkçılık, müzik vb.) başarılı bir şekilde resmediliyor.

    Bu tarihsel sürecin parçası olan ve dedektiflik bürosunda çalışan kız arkadaşıyla katilin peşine takılan kahramanlarımızdan biri de Louis Armstrong (Romandaki adıyla Lewis). Yazar Ray Celestin, cazın bu efsane müzisyenini de romana dâhil ederek müthiş bir iş başarmış.

    Louis Armstrong’un yaşam öyküsünden gerçeklikleri de yansıtan Celestin, 1920’lerin müzik akımlarını, caz gruplarını; müziğin, bu tekinsiz bölge sakinlerinin hayatlarının nasıl merkezinde yer aldığını polisiye kurgunun içine ustalıkla yerleştirmiş.

    Romanın beni en etkileyen bölümlerinden biri şu oldu: Baltacı, gazetelere gönderdiği mektupta, o gece, o kasabada caz müziği dinlemeyen herkesi öldüreceğini söyler. Mektubun paylaşılmasından sonra kasabada başlayan hareket, bar işletmecilerinin o meşum geceyi büyük bir partiye çevirmek için yeni caz gruplarını ayarlaması, insanların korkusu, kara tenli oldukları için sadece otobüsün arka koltuklarına oturmak zorunda kalanlar, arka sokaklar, suç ve cümbüş… Ray Celestin, dönemin Amerika’sına tarihsel olarak hâkim olduğunu bize hissettiriyor.

    Caz müziğini sevenler için de ayrı bir keyif veriyor roman. Müzisyenlerin gündelik hayatları, fakirlikleri, müziğe bakışları, amatör ruhları hüzünlendiriyor da ister istemez. Günümüzde efsane caz müzisyenlerin birçoğunun o topraklarda doğup büyümüş olması bu yüzden kimseyi şaşırtmamalı. Sanatsal üretimin ol- mazsa olmazı bütün unsurlar o coğrafyada var çünkü: İnsan, sokak, acı, acı, acı, acı…

    YENİ ÇIKAN

    İstanbul’u donduran iki kışın öyküsü

    İstanbul’un yakın tarihine damga vurmuş, Haliç ve Boğaz sularının donduğu 1929 ve 1954 yıllarında yaşanan iki kış mevsimi Cengiz Kahraman’ın yeni kitabına konu oldu. Geçen ay bir hafta bile sürmeyen kar yağışının 2015 İstanbulu’nu ne hale getirdiği düşünülünce, Avrupa’nın neredeyse tamamını kasıp kavuran 1929 ve 1954 kışlarında nelerin yaşandığını düşünmek insanı ürpertiyor.

    2 Ocak-14 Mart arası süren 1929 kışının sonuçları o kadar ağır ki, susuzluk, yakıt ve gıda yokluğu, fırtınanın getirdiği yangınlar, yanarak ya da donarak ölenler, yokluğu fırsat bilip zam yapan vurguncular günlük sıradan olaylar haline geliyor. Yıldız’daki Mülkiye Mektebi civarına gelen kurdun öğrenciler tarafından öldürülmesi, Maslak’ta rastlanan kurt sürüsüne jandarmanın operasyon yapması, Eyüp sırtlarında evlerinin çatıları uçunca soğukta mahsur kalan 100 mahallelinin kurtarılması da dönemin haberlerinden.

    1929 kışı kadar korkunç olmasa da yine büyük sıkıntıların yaşandığı, 2 Ocak-8 Mart arasında şiddetini hissettiren 1954 kışı ise daha çok donmuş Boğaz’ın üzerinde poz veren insanların fotoğraflarıyla kazınmış hafızamıza.

    Kahraman’ın kitabındaki enfes fotoğraflar sayesinde her iki kışa da tanıklık etmenin yanı sıra bugün yerlerinde yeller esen eski yapıların arasında da nostaljik bir yolculuk yapıyoruz.

    1929 kışında Galata Köprüsü üzerinde işe gitmeye çalışan İstanbullular

    Deneme

    HERODOT’LA YOLCULUKLAR

    Dünya, Polonyalı ünlü gazeteci ve yazar Ryszard Kapuscinski’yi (1932-2007) üçüncü dünya ülkelerinden geçtiği haberler ve bu ülkeler üzerine yazdığı kitaplarıyla tanıdı. Türk okuyucusunun da Futbol Savaşı, Afrika Aslanı, İmparatorluk ve Şahların Şahı adlı kitaplarına büyük ilgi gösterdiği Kapuscinski, ömrünün sonlarına doğru yazdığı Herodot’la Yolculuklar’da, uzun gezilere çıktığı gazetecilik yılları boyunca feyiz aldığı Herodot’a saygısını sunuyor.

    Araştırma

    MÜSLÜMANLARIN GÖZÜNDEN HAÇLI SEFERLERİ

    Yüzyıllar boyunca Avrupa merkezli bir bakış açısıyla incelenen Haçlı Seferleri’ni Müslüman dünyanın bakış açısıyla inceleyen kitap, Haçlıların geçtiği bölgelerde yaşayanların gösterdiği tepkilere ışık tutuyor. Edinburgh Ünversitesi’nde İslam tarihi profesörü olan Carole Hillenbrand, Haçlıları ve Haçlı seferlerini ortaçağ müslüman kaynaklarına dayanarak incelediği kitabıyla Ortadoğu’nun yalnızca geçmişini değil bugününü de anlamaya yardımcı olan ufuk açıcı bir çalışma.

    Araştırma

    İDMANCI RUHLAR

    Mehmet Yüce, Türk futbol tarihinin Cumhuriyet’in ilanına kadar olan dönemini anlattığı Osmanlı Melekleri’nin ardından 1923-1952 dönemine ayırdığı ikinci kitabıyla karşımızda. Hakkında pek fazla bilginin olmadığı bir dönemi anlatmaya girişen Yüce, ilk kitabında olduğu gibi bu kez de amacına ulaşmış. Kitap, dönemin futbolcularını, antrenörlerini, hakemlerini, kulüp yöneticilerini, taraftarlarını, spor yazarlarını ve hatta stadyumlarını keşfetmek isteyenler için bir rehber niteliğinde.

  • İşkodra’da bir gazi cami

    İşkodra’da bir gazi cami

    Arnavutluk’un Karadağ sınırında, aynı ismi taşıyan gölün kıyısında bulunan İşkodra şehrinin tarihi, milattan önce 3. yüzyıla kadar uzanıyor. Yerli İlirya kabilelerinin kurduğu bu şehir MÖ. 168’de Roma egemenliğine girmiş. Daha sonra Bizans İmparatorluğu, Sırp Krallığı ve Venedik Cumhuriyeti tarafından yönetilen İşkodra, 1478’de Fatih Sultan Mehmet’in de bir bölümüne bizzat katıldığı uzun kuşatma sonunda Venediklilerden teslim alınmış.

    Osmanlıların Balkanlar’da genişlemesinin başında imparatorluğa katılan bu kent, imparatorluğun Balkanlar’da kaybettiği son nokta da olmuş. Yanya ve Edirne ile birlikte Balkan Savaşı’nın üç direniş noktasından biri İşkodra, başarılı direnişin komutanı Hasan Rıza Paşa’nın bir suikast sonucu öldürülmesi neticesinde 23 Nisan 1913 tarihinde Karadağ kuvvetlerine teslim oldu.

    Üzerinde İşkodra’ya hakim Rozafa kalesinin yükseldiği tepenin eteğinde bulunan Kurşunlu Cami, şehrin bugüne kalabilmiş Osmanlı eserlerinden birisi. 1773’de Buşatlı Mehmet Paşa tarafından inşa edilmiş; camiye ismini veren kubbe kurşunları 1. Dünya Savaşı sırasında tahrip edilmiş; 1967’de ise bir yıldırım minaresini yıkmış.

  • İlmin zirvesinden meçhul akıbete Ermeni hekimler

    İlmin zirvesinden meçhul akıbete Ermeni hekimler

    Osmanlı Ermeni aydınlanmasının hukukçu ve öğretmenlerle birlikte üçüncü sacayağı hekimler ve eczacılardı. Mesleklerini olduğu kadar toplumlarını da geliştirmeye gayret gösteren bu insanlar 1880’lerden itibaren ortaya çıkan başlıca Ermeni siyasi örgütlerinin aktif üyeleri oldular.

    OKTAY ÖZEL

    Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de, yani İmparatorluk Tıp Fakültesinde 1850’lerden itibaren çok sayıda Ermeni öğrenci okudu, çok sayıda Ermeni hekim ders verdi. Öğrenci yetiştirdi. Osmanlı’da ilk modern tıp kitaplarını yazanlar arasında Ermeni hekimler vardı. Ve onların epeycesi aynı zamanda Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane’nin üyesiydiler. Ermeni Etıbba Cemiyeti’nin kurucu ve başkanlarından Hayk Baronik Madteosyan ve Dr. Vahram Torkumyan ile kimi diğerleri bu Cemiyet’in de başkanlığını yaptılar.

    Osmanlı imparatorluğu henüz onu oluşturan bütün toplulukların, milletlerin imparatorluğu idi. Tanzimat’ın modernleşmeci ittihad-ı anâsır anlayışıyla belirgin bir çoğulculuğu geliştirmeye ve uygulamaya gayret ettiği dönemde bu gibi imparatorluk kurumlarında Ermeni uzmanların, memurların, meslek sahiplerinin hiç de azımsanmayacak katkıları oldu. Bilhassa tıp ve sağlık hizmetlerinde ve eğitimindeki katkıları daha da görünür durumdaydı.

    Bu hekimler bir yandan da dönemlerinin aydınlarıydı. Avrupa’da yaygın modern pozitifist, liberal-milliyetçi düşünce akımlarının etkisindeydiler. Tıpkı çağdaşları Namık Kemal’ler, Ziya Paşa’lar gibi. Çoğu mensubu oldukları topluluğu, Osmanlı deyimiyle milletlerini, cemaatlerini ilerletmeyi, dönüştürmeyi hedefleyen misyon duygusu güçlü aydınlanmacı öncülerdi.

    Arsen Yarman, Ermeni Etıbba Cemiyeti (1912-1922). Osmanlı’da Tıptan Siyasete Bir Kurum (İstanbul: Tarih Vakfı, 2014) adlı kapsamlı çalışmasında ele aldığı Osmanlı’nın bu son iki kuşak Ermeni hekimleri ve Soykırım sonrasında çıkardıkları Tarman dergisi bu geleneğin içinden geliyorlardı.

    Aralarında Ermenilerin de olduğu Osmanlı hekimlerinin bulunduğu bir kartpostal.

    Osmanlı Ermeni aydınlanmasının hukukçu ve öğretmenlerle birlikte üçüncü sacayağı bu hekimler ve eczacılardı. Bu yüzden onların mesailerinin bir boyutunun, hatta önemli bir boyutunun toplum ve siyaset alanı, toplumsal ve siyasal faaliyetler olması anlaşılır bir durumdu. Mesleklerini geliştirmek kadar toplumlarını da gelitirmek ve dönüştürmeye de gayret gösteriyorlardı. Dolayısıyla, 1880’lerden itibaren ortaya çıkan başlıca Ermeni siyasi örgütlerinin, partilerinin aktif üyeleri, hatta yöneticileriydi çoğu. Giderek siyasallaşan bir toplumsallığın başlıca aktörleri, temsilcileydiler.

    Dr. Vahram Torkomyan

    Ermeni Etibba Cemiyeti’nin kuruluşu da Ermeni toplumunun II. Meşrutiyet yönetimlerinin kendilerine yaşattığı hayal kırıklıklarıyla da doğrudan ilgiliydi. Giderek imparatorluk kurumlarından dışlanmanın ilk emareleri karşısında gösterdikleri bir tepkiydi de bir bakıma. Özellikle 1910’lu yıllardan itibaren İttihat ve Terakki Cemiyeti liderliğinin ve dönemin hükümetlerinin Ermeni toplumsal ve siyasal talepleri karşısında giderek daha tepkisel bir tutuma kaymaları sadece Doğu Anadolu’da açık sömürü ve şiddete en fazla muhatap olan Ermeni köylü kitlelerini değil, bütün imparatorluk sathındaki eğitimli ve meslek sahibi Ermeni aydınlar zümresini de keskinleştirdi ve zor bir seçimle karşı karşıya bıraktı. Sonunda 1915 soykırımında bu türden faaliyetleri sebebiyle birer toplum önderi konumunda olup İttihat ve Terakki’nin gözü kara hışmına ilk muhatap olanlar arasında öğretmenler ve avukatlarla birlikte bu hekimler ve eczacılar da vardı. İstanbul’da yaşıyor olmak, imparatorluk kurumlarında görev yapıyor olmak da bu hekimlerin tehcir ve taktile maruz kalmalarına engel olamadı. Cemiyet’in son başkanı, hatta Şehzade Abdülmecit’in özel doktoru olan Dr. Torkomyan da 24 Nisan sürgününe muhatap oldu; mukadder akıbetten kıl payı kurtulabildi. Osmanlı Ermeni toplumunun en önemli entelektüel ve mesleki birikimi de böylece soykırımın ilk kurbanı oldu.

    Cemiyetin kurucularından Torkomyan Dr. Torkomyan, babası, kardeşi Kevork Torkomyan ve iki oğlu ile.

    Arsen Yarman’ın Ermeni Etibba Cemiyeti kitabı bizlere o hekimlerin, eczacıların bu hikayesini anlatıyor. Bütün zenginliği, insani ve politik karmaşıklığı ile. Derin bir kavrayış ve vukufla onların hikayelerini tarihselleştiriyor. Ve o hikaye kâh Osmanlı emperyal siyaseti’ne kâh Ermeni toplumunun eşitlik ve özgürlük idealine, mücadelesine bağlanıyor. Daha doğrusu iç içe geçiyor, zaman zaman yolları kesişen iki nehrin müşterek ve epeyce trajik hikayesine dönüşüyor.

    Ünlü Ermeni hekimi Amirdovlat Amasiatsi’nin (1416-1496) ölümünün 425. yıldönümünde Ermeni Etıbba Cemiyeti’nde Dr. Vahram Torkumyan’ın sunduğu ve 1922’de kitapçık olarak basılan tebliğin kapağı.

    Arsen Yarman’ı her biri muazzam bir mesainin sonucu olan önceki kitaplarından ve Ermenice metinlerden yaptığı çeviri-tahlilleriyle tanıyoruz: SurpPırgç Hastanesi, Sivas 1877, Palu-Harput 1878, Ermeni Yazılı Kültürü, ve Kazaz Artin Amira.

    Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.

  • Yunan vazoları canlandı!

    Yunan vazoları canlandı!

    Hera’nın kışkırtmasıyla insanlığı kurtarmak için Olympos tanrılarını alaşağı etmeye soyunan Nikandreos’un maceralarını anlatan Apotheon, özel estetiğiyle dikkat çekiyor. Antik Yunan’a özgü ‘siyah figür’ tarzındaki iki boyutlu grafikleri oyunun en çarpıcı özelliği.

    Tanrılar dünyaya sırt çevirip Olympos dağının zirvesinde kendi sapkın keyiflerine dalmışlardır. Nikandreos (kabaca ‘insanın zaferi’ diye çevrilebilir) ise tanrıların başıboş bıraktığı dünyada yaşayan kendi halinde bir askerdir. Bir gün kahramanımızın köyüne haydutlar saldırır, Nikandreos saldırganları defederken Hera onun zaferine şahit olur. Başta Zeus olmak üzere insanları boşveren sefahat düşkünü Olympos sakinlerine bozulan Tanrıların Kraliçesi Hera, onlara haddini bildirmek için gereken kahramanı bulmuştur.

    “Tanrılık mertebesine ulaşmış” anlamına gelen Apotheon, Nikandreos’un bu kanlı davasını anlatan ve klasik platformerları andıran bir oyun. En çarpıcı özelliği Antik Yunan vazolarında kullanılan ‘siyah figür’ tekniğiyle yaratıl- ması İ.Ö. 700’de Korint’de ortaya çıkan bu teknik giderek dönemin en yaygın dekoratif tarzı haline gelmişti. Bugüne kadar o çağların inançlarına, mitolojisine ve gündelik hayatına ışık tutan 20.000’den fazla tarihi eser bulundu. Neredeyse tamamen hayvan ve insan figürlerine yer vermesi; erkekleri siyah, kadınları beyaz renkte tasvir etmesi, hatun kişileri badem, er kişileri yuvarlak gözlü canlandırması, bir figürün elini başının üstünde resmederek onun yas tuttuğunu göstermesi bu üslubun kendine has kuralları arasında.

    Apotheon, vazoların üzerinde resmedilen iki boyutlu dünyayı kusursuz olarak hayata geçiriyor. Zeus’un tahtına giden yol, Poseidon’un krallığının karanlık mavi denizlerinden Ares’in kanlı savaş alanlarına kadar, atmosferleri ayrıntıyla canlandırılan birçok mitolojik duraktan geçiyor. Hades’in yer altı krallığında tutsak kayıp ruhların kederli iniltileri kulağınıza çalınıyor. Gökyüzüne uzanan dev ağaçlarla dolu Artemis’in ormanında, karşınıza erekte penislerle dolaşan satirler çıkıyor. Zamanın eserlerinden kesitler, oyunun mitolojik gerçekliği için gerekli arka planı sağlıyor.

    Esas işiniz karşınıza çıkan binlerce insanı ve yaratığı öldürmek olsa da, evlerin kapılarını kırıp talan etmek, Olimpos dağının muhafızlarıyla dalaşmak ya da Dionysos’la içki yarışına tutuşmanız da mümkün. Oyunun en büyük eksikliği, siyah figür tekniğiyle anlatılan birçok sivil hikâyeyi göz ardı edip çoğunlukla savaşla ilgili olanlara yer vermesi. Oysa zamana meydan okuyan bu sanat bize o dönemin düğünlerini, kutlamalarını ve spor karşılaşmalarını da anlatıyor. Antik Yunanlıların hayatının bu değerli ve insani ayrıntıların eksikliği oyunu yüzeysel kılıyor. Ama bu zaaf Apotheon’un muazzam görselliğine gölge düşürmüyor.

    E-SPOR TURNUVALARI

    1972 yılında başladı, 2015’te milyonlara ulaştı

    Şubat 2015’te sona eren DoTA2 Asya turnuvası aynı anda bir milyon oyuncuyla kendini aştı. League of Legends’ın 7.5 milyon katılımcısının yanında DoTA 2’nin başarısı oldukça mütevazi kalsa da; DoTA2 birinciye 5, toplam 10 milyon dolarlık ödülle dünya rekoru kırdı. MoBa denilen türe ait olan bu iki marka elektronik spor kavramına görülmemiş bir evrensel popülerlik kazandırdı. Oysa 19 Ekim 1972’de “Galaksilerarası Uzay Savaşı Olimpiyatları” adıyla Stanford Üniversitesi Yapay Zeka Laboratuvarı’nda düzenlenen ilk e-spor etkinliğine sadece iki düzine yarışmacı katılmış, birinci Rolling Stone dergisine abonelik kazanmıştı. Büyük çaplı ilk turnuva ise 1980’de Atari’nin düzenlediği ve 10 000 kişinin katıldığı Space Invaders Şampiyonası’ydı. O günden bugüne e-spor başdöndürücü bir gelişme kaydetti; on milyonlarca seyircisi, stadyum dolduran yarışmacıları, milyon dolarlık ödülleri ve kendi yıldızlarıya global bir çekim alanına dönüştü.

    1972’deki tarihin ilk e-spor turnuvasına iki düzine yarışmacı katılmış, birinci Rolling Stone dergisine abonelik kazanmıştı.
    Stanford Üniversitesi’nde düzenlenen ilk e-spor şampiyonasının 40. yılı anısına 2012’de basılan afiş
    DoTA2 The International 2014 dünya şampiyanosı toplam 10 milyon dolarla en yüksek ödüllü turnuva rekorunu kırdı.