Etiket: sayı:09

  • Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi

    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi

    Charlie Hebdo biraz da Fransa’dır. Villon’un, Proudhon’un, Brassens’in, Coluche’ün Fransası… Acımasız, iğneleyici üslubuyla zengin bir geleneği temsil eden “gazi dergi”nin soyağacını anlamak için, Fransız tarihinde kültürel, siyasi bir gezinti…

    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi

    Nevi şahsına münhasır bir dergi Charlie Hebdo. Paris’teki amcaoğlu Canard Enchainé ile bir çok ortak noktası olmasına rağmen, Charlie mahallenin sapanla camları kıran, küfürbaz veledi; Canard ise galiba biraz ağır abi. Londra’da Private Eye, Moskova’da vakti zamanında Krokodil, New York’ta Mad ya da burada Gırgır-Leman hepsi farklı içerikte ve yaklaşımda mizah dergileri ama, hiçbiri Fransız Charlie’si gibi baldırı çıplak değil. Galiba zaten bu nedenle de Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, “Charlie Fransa’dır” derken bunu kastediyordu. Egosantrik yanları pek zayıf olmayan Fransızların çoğu, öyle gelişigüzel her şeye “bu Fransa’dır” demez.

    7 Ocak’tan sonra Fransa’da ve dünyanın bir çok yöresinde yer gök ‘Je suis Charlie’ diye inlerken, Champs-Elysées bulvarının sonundaki ünlü Arc de Triomphe’un tepesine olduğu gibi Paris Belediye binasının ön cephesine ve başkentte daha bir çok mekana dev harflerle ‘Je suis Charlie’ ya da ‘Paris c’est Charlie’ (Paris Charlie’dir) sloganı yazıldı.

    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi
    Zafer Takı konuştu Eyfel kulesiyle birlikte Paris’in sembol anıtlarından olan Arc de Triomphe’da 8 Ocak 2015 gecesi: “Paris Charlie’dir”

    En son 68 öncesinde Jean-Paul Sartre, Quartier Latin’de bizim Libération gazetesinin illegal dedesi sayılan La Cause du Peuple’ü (Halkın Davası) alenen ve militanca satarken, polis kendisini gözaltına almaya kalkışmış; amirim, genel müdürüm, valim, bakanım derken iş dönemin cumhurbaşkanım Charles de Gaulle’e kadar gitmiş, o da kibirli sesiyle “Katiyyen dokunmayın, Sartre demek Fransa demektir” demiş.

    Charlie hakkında 7 Ocak’tan sonra yerli ve yabancı basında herhalde binlerce yazı yayınlandı. Birkaç tane de ben yazdım (bkz. www. apoletlimedya.blogspot.com).

    Charlie ile Fransa arasında yakınlaşma/benzeşme ötesindeki bu özdeşleşme, aslında Le Monde’un kurucusu Hubert Beuve-Méry’nin ünlü “Her ülke layık olduğu gazeteyi çıkarır” saptamasını da doğruluyor. New York Times nasıl ki ancak ABD’de, Der Spiegel Almanya’da yayınlanabiliyorsa; Le MondeLibération ve esas oğlan Charlie Hebdo da ancak Fransa’da yayınlanabilir. Tıpkı bizde yayınlanan bazı gazeteler gibi…

    Charlie, sadece entelektüel ve kültürel Fransa’nın bir sembolü değildi. 7 Ocak’tan sonra o dünyanın bir ikonu oldu. Sıradan ya da özellikle çoğunluğu oluşturan Fransızın da aynadaki biraz deforme imajı idi. O kategoriye mensup olanlar yemeye içmeye düşkündür, bir de sürekli dırdır yapar, hiçbir şeyden memnun değildir, hep daha iyisini ister, keyfine düşkündür, gülmeye de…

    7 Ocak’tan önce toplam tirajı 45-55 bin civarında olan Charlie, siyahlara bürünmüş kalaşnikoflu teröristlerin saldırısına neden uğradı? Sözde gerekçe İslâmiyet’e ve Hazreti Muhammed’e hakaret… Oysa bu gerekçe doğru olsa bile, Avrupa’da, mesela Hollanda’da ve Fransa’da sabah akşam yabancılara, göçmen işçilere, özellikle de Müslümanlara hakaret eden, onları aşağılayan politikacılar ve bu ırkçı görüşleri temel yayın politikası olarak benimsemiş aylık, haftalık neyse ki marjinal yayın organları var. Bunlar aşırı-sağcı, yabancı düşmanı, ırkçı, antisemit politikacılar ve yayın organları. Kalaşnikofluların gerekçesi doğru olsa bu tür hedefler seçilirdi değil mi? Charlie ise sadece siyasi mizahın değil aynı zamanda basın özgürlüğünün bir nevi sembolü. Hedef olmasının bir nedeni de bu… Marjinal ırkçıların etkisi zayıf. Charlie ise düşük tirajına rağmen, iç tutarlılığı, bağımsızlığı ve özgürlüğü sayesinde kaçınılmaz olarak daha fazla dikkate alınıyor.

    Jean-Marie Le Pen, son olayda ‘Ben Charlie değilim’ diyerek safını belli etti. İlginçtir, Arap ve Müslüman oldukları için saldırganları açıkça savunamıyor ama, mağdur Charlie ile bir arada anılmak da işine gelmeyince, ‘Ben Charlie değilim’! İyi ki değilsin zaten… Charlie’ye karşı açıp kaybettiği kaç dava var?

    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi
    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi
    Milyonlar sokakta Paris sokakları 2. Dünya Savaşı’nın bitişinden sonraki en kalabalık gösteriye sahne oldu. Saldırıyı gerçekleştirenler iki gün sonra öldürüldü.

    Charlie’nin kültürel/entelektüel kılcal damarlarına girip tarihine indiğimizde çok zengin bir birikimle karşılaşıyoruz. Şimdi şurada karşımıza geçip uzun künye çekse bile, belki kendisinin bile hatırlayamayacağı isimler, akımlar, kitaplar var söyleminde.

    Şarapla peynir Fransız mutfağında ne ise, akıl ve mizah da Fransız kültüründe, tarihinde, basınında o…Fransızcada ‘esprit’ sözcüğü boş yere hem ‘ruh’, hem ‘zeka’ anlamına gelmiyor.

    Ortaçağ Fransa’sında Kilise’nin ve Katolik inancının altında ezilmiş bir aydın kitlesi var. Dogmanın bini bir para. Kırsal Fransa henüz gülmüyor, mizah pek çekingen, komik bile değiller henüz. Yine de Charlie’nin tozlu, örümcek ağlı arşivinde, etrafı biraz temizlesek, Rutebeuf (1230-1285), François Villon (1431-1463) ve François Rabelais’ye (1483-1553) rastlayabiliriz.

    Bu üç şair düzene bir şekilde başkaldırmış yazdıklarında. Aralarında katil, hırsız olanı da var, üniversite hocası olan da. Hepsi de inancın körlüğüne karşı, aydınlığın, bilimin ilk ışıklarını çakmaya çalışmış. Ortada henüz laiklik yok, ama Tanrı ile ruhban sınıfı ile kapışmalar var ince ince: ‘Ey gökteki Tanrı Baba/ Sen orada kal/ Biz burada rahatız”.

    Bu üç şairle ama galiba en çok Villon’la Charlie arasında çok sayıda köprü, arabulucu var. Yani Villon’u en az beş yüzyıl ileriye taşıyanlar. Brecht’ten Debussy’ye, Brassens’ten Léo Ferré’ye, Bob Dylan’dan Joan Baez’e, Félix Leclerc’den Renaud’ya kadar yüzbir sanatçı Villon’a selam çakmış. Üstelik Beaudelaire, Rimbaud ve Verlaine’de de kah Villon’dan, kah Rutebeuf ’den bazen de Rabelais’den dizeler, çağrışımlar var. Aynı kültür ailesinin bireyleri yani.

    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi
    Dünya liderleri Paris’te toplandı Fransa’nın başkentinde biraraya gelen ülke liderleri de protesto yürüyüşüne katıldı. Charlie Hebdo dergisi, önceki sayılarında Cumhurbaşkanı Hollande’ı da acımasızca eleştirmişti…

    Fransız Charlie’nin ideolojik babalarından biri de hiç kuşkusuz Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865). Anarşizmin ilk teorisyen ve ideologlarından biri olan Proudhon, işçi kökenli bir aydın. “Mülkiyet hırsızlıktır” sloganının mucidi.

    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi

    Bugün Belçika ile birlikte çizgi-romanın anavatanı sayılan Fransa, siyasi karikatür alanında önemli bir ülke. Fransız gazetelerinin neredeyse hepsinde hâlâ birinci sayfada siyasi karikatür yayınlanır. Bu alanın önemli isimlerinden biri de Honoré Daumier (1808-1879). O da İmparator’u bir “garip” çizdiği için 6 ay kodese tıkılmış eski bir Charlie.

    İşin sırrı laiklikte

    Bütün mesele, Ortaçağ ’ın bu durağan/tutucu/dinci toplumunu zelzeleyle yıkan Büyük Fransız İhtilali. Kilisenin malı mülkü arazileri sıfırlanıyor, daha da önemlisi dinin ve din adamlarının zihinlere taktığı kelepçeler çözülüyor.

    Mesela 1791’de “Blasphème” (küfür) suç olmaktan kanunla çıkartılıyor. “Blasphème”in en kısa tanımı, “dinî, kutsal olana yönelik saygısız söylem”. Çünkü artık laik Fransa’dayız. Herkesin dinî vecibelerini özgürce yerine getirmesini sağlayan laiklik, aynı zamanda inanç sahibi olmayanların özgürlüğünü de güvence altına alıyor. Ama eskiden neredeyse resmî din olan Katolikliğin önündeki koruma kalkanı kaldırılıyor. Çünkü laik devlet, yurttaşlarının zaten özel hayatının bir parçası olan dinî aidiyetleri konusunda tamamen kör durumda. Devletin Katolikliği ya da başka herhangi bir dini koruması söz konusu değil laik rejimlerde. Yani Fransa’da “PeygamberiMİZ”, “Peygamber EfendiMİZ” muhabbeti yok.

    Charlie’ye yönelik olarak, yayınları özellikle de karikatürleri nedeniyle şimdiye kadar Müslüman, Katolik, Musevi cemaatlerinin temsilcileri ile makaraya sardığı tarikatlerin avukatları onlarca dava açtı, büyük kısmını kaybettiler. Çünkü Fransız yasal düzeni ve adliyesi, Diyarbakır 2. Asliye Ceza gibi “dinî değerler basın özgürlüğünden daha önemlidir” tezini benimsemiyor. Düşünce, ifade ve basın özgürlüğü, ayrıca bu konudaki AİHM içtihadı ve nihayet son yıllarda yavaş yavaş hukuki zemine kavuşmaya başlayan “alay etme/mizah hakkı” sayesinde Charlie yüklü tazminatlardan kurtuluyor.

    Charlie, evet baştan beri anarşist ve tanrıtanımaz bir yayın çizgisini sürdürüyor. Ama sanıldığının aksine herhangi bir dine özel olarak gıcığı yok. Charlie’nin derdi dogmalar ve tabular. Dolayısıyla dogmaların ve tabuların en müsait yatağı olan tüm dinlere eşit mesafede ve bu dinlerin şiddet yanlısı yönleri, rasyonalite karşıtı tutumları ile alay ediyor.

    Charlie’nin en önemli özelliklerinden biri de bizzat kendisinin hiçbir tabusu ve dogması olmaması. Bu da derginin iç tutarlılığı açısından önemli, hatta tayin edici. Tek derdi bağımsız ve özgür olmak. Bu nedenle de çıktığından bu yana bir santim olsun paralı ilan/reklam almaz. Yayın yönetmeni Charb, son olarak derginin fiyatını dokuz yıl boyunca 2 euro’da tuttuktan sonra 2010 Haziran’ında 2.5 Euro’ya çıkarttıkları sayıda şöyle demişti: “Tek gelirimiz abone ve satış. Bir de arada sırada yayınladığımız derleme albümleri. Reklam almıyoruz, çünkü reklam alırsak yayın politikalarımız bağımsızlığını yitirir, biliyoruz. Piyasada sadece reklam geliriyle çıkan bir sürü ‘bedava gazete’ var, ama onların yayın politikasında bu reklamların ağırlığı açıkça görülüyor. Biz bedava değiliz sadece 2.5 euro’ya bağımsız bir gazete yapıyoruz”.

    1789’dan sonra Fransa tarihindeki bütün ilerici, devrimci gelişmelerin bir şekilde Charlie’ye yansıdığını görüyoruz. 1871 Paris Komünü’nün ruhu, Charlie’nin hem mülkiyet yapısında hem de yazıişleri atmosferinde yaşamaya devam ediyor. Derginin sahibi sadece çalışanlar, yazıişleri ise yatılı erkek okulu yatakhanesi havasında. İçeriden gelen bilgilere göre Philippe Val’in genel yayın yönetmenliği döneminde bu hava biraz kışladakine benzediği için başta Willem olmak üzere bir çok çizer yazıişleri toplantısına katılmamış. “Prof. Choron ve Cavanna varken bizim toplantılar acaip neşeli/gırgır geçerdi. Val geldi uzun monologlar devri başladı”demişti Willem.

    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi
    Tarihî sayı Charlie Hebdo’nun saldırıdan sonra yayınlanan ilk sayısı, dünya çapında 7 milyon satışa ulaştı. Kapak karikatürünün üzerinde “Herşey Affedildi” yazıyor.

    68 Baharı’nın politik gençliği

    1789’dan sonra Charlie’yi Charlie yapan ikinci büyük siyasi-tarihî-toplumsal hadise 1968. Aslında Charlie’nin 1960’ta yayına başlayan babası Hara-Kiri’nin kurucu, yönetici ve çalışanları 68’de öyle pek genç filan değillerdi; hatta tohuma kaçmaya bile başlamışlardı. Ama 68’in devrimci, tabu sorgulayan, yenilik arayan, yaratıcı, gırgır atmosferi kaçınılmaz olarak Hara-Kiri’yi de etkisi altına aldı. Hatta 68 Baharı’na kadar daha çok toplumsal ve kültürel yergi konusunda uzmanlaşan Hara-Kiri, sonrasında daha siyasi, daha ideolojik içerikli bir mizah anlayışı geliştirdi.

    Hara-Kiri olsun aylık ya da haftalık (Hebdo) Charlie olsun, bu akımın çıkardığı yayın organlarının tarihi aslında biraz da Fransa’da sansürün tarihi. Yasaklamalar, matbaadan ya da bayiden toplatmalar, açılan kamu davaları, devlet yöneticilerinin hakarete uğradıklarını öne sürüp açtıkları şahsi tazminat davaları, aşırı-sağcı ve bazı hafif solcuların Charlie’ye karşı yürüttükleri aşağılama/karalama kampanyaları, hep dergiyi susturmaya yönelikti.

    Aslında kalaşnikofluların da amacı aynı idi. Ama sonuç Streisand etkisi ya da bumerang etkisi oldu. Charlie, bütün Fransa basın tarihinin rekorunu kırıp 7 milyonluk satışa ulaştı. Son sayı 25 ülkede satışa sunuldu, internetde Türkçe dahil olmak üzere 16 dile çevrildi. Bir karikatürün balonunda kalaşnikoflu siyahlı adama karşı kocaman bir dergi satan dağıtımcı çocuk bağırıyordu: Charlie Ekber! 

  • ‘Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir’

    ‘Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir’

    Cemaatine “düşmanlarınızı sevin” mesajını veren Hz. İsa’nın yandaşları, yüzyıllarca şiddetin her türünü kullandılar. Kimin “gerçek” Hıristiyan, kimin “sapkın” olduğunun ayırt edilemediği bir kalabalığı toptan kılıçtan geçirmek bile mubah görülüyordu.

    İncil’in en çok tartışılan bölümü, hiç şüphesiz “Dağdaki Vaaz”dır. Hz. İsa’nın yandaşlarına verdiği bu vaazda şöyle dediği söylenir: “Göze göz, dişe diş denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbürünü de çevirin” (Matta 6: 38-39). Ve sonra şöyle devam eder: “Komşunu sev, düşmanından nefret et, denildiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin” (Matta 6: 43-44).

    Bu vaaz çok tartışılmıştır çünkü Hıristiyanlar, şiddeti bir araç olarak sık sık kullanmıştır. Dağdaki Vaaz’a hayranlık duyan barışçı hareketin önemli ismi Gandhi’nin “İsa’nızı seviyorum. Ama siz Hıristiyanları sevmiyorum” demesinin nedeni de budur.

    Bu çelişki, genellikle Hıristiyanlığın 312 yılında Roma İmparatoru Konstantin’in bu dini benimsemesiyle bir devlet dini haline dönüşmesine bağlanır. Roma İmparatoru Hıristiyan olunca devletin gücünü yeni dini yaymak, diğerlerini söküp atmak için kullanmaya başladı. Önce Aziz Ambrosius (4. yüzyıl) ve Aziz Augustinus (354-430), sonra Aziz Thomas Aquinas (13. yüzyıl) gibi önemli Hıristiyan düşünürleri, “adil savaş” kavramını geliştirdiler. Aquinas, Aziz Augustinus’tan şu alıntıyı yaptı: “Müşfik bir sertlikle cezalandırmak zorunda kaldığımız kişilerin iradelerini bastırmamız gerekebilir. Çünkü onları günahlarından kurtarmak, onların iyiliğinedir.” Yani, Tanrı’nın adına hareket edenlerin her türlü savunma ve saldırıya hakları vardı; sonuçta bu şiddetten zarar görecek olanların “hayrı” için hareket ediyor ve böylece Hz. İsa’nın kötülük yapmama emrine uymuş oluyorlardı. Augustinus, ortodoks (“doğru”) kabul ettiği inancın dışına çıkan inançlara baskı uygulanması gerektiğini de öne sürüyordu. Örneğin kendi döneminde Kuzey Afrika’da Donatist denilen Hıristiyan tarikatını tamamen sapkın kabul eden Augustinus, bunlara yapılan zulmü “kendileri farkında olmasalar bile onların hayrına” olduğu için onaylıyordu. Ayrıca, bu gibi sapkın tehditleri karşısında, Kilisenin doğrudan Roma İmparatorluğu’ndan yardım istemesi gerektiğini de söylemişti. Kilise Ortaçağ boyunca ne zaman şiddet uygulanmasını istese, hükümdarların desteğine başvururken Augustinus’un sözlerini referans olarak kullandı.

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    Şiddet yoluyla günahtan arındırma
    Aziz Augustinus (354-430), Tanrı adına hareket ederek “günahkarların” cezalandırılarak günahlarından kurtarılabileceğini savunan bir Hıristiyan düşünürüydü.

    Bir insan, vaftiz olarak Hıristiyan olur. Papa Aziz Gregorius (papalığı: 590-604) döneminde, vaftizin zorla değil isteyerek yapılması gerektiği belirtilmişti. Ancak “isteyerek”ten ne kastedildiği açık değildi. Örneğin İmparator Şarlman, 782’de Hıristiyan olmak istemeyen Sakson halkını katletmiş, sonra da Capitulatio de partibus Saxoniae denilen yasayı çıkartmıştı: “Sakson ırkından herhangi biri bundan sonra kendi aralarında vaftiz olmadan saklanırsa ve pagan olarak kalmak isterse, onu ölümle cezalandırın.”

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    Barışçı dinadamının hazin sonu
    “Hiçbir papa veya piskoposun Kilise adına silah kuşanmaya hakkı yoktur” diyen ve Roma Kilisesi’ne meydan okuyan Bohemyalı (Çek) dinadamı Jan Hus (1369?-1415) yakılarak idam edildi.

    İsa Mesih’in askerleri

    “İblis’in hilelerine karşı durabilmek için Tanrı’nın bütün silahlarını kuşanın. Çünkü savaşımız insanlara karşı değil, kötülüğün göksel yerlerdeki ruhsal ordularına, yönetimlere, hükümranlıklara, bu karanlık dünyanın güçlerine karşıdır” (Efesliler, 6: 11-12).

    “İsa Mesih’in bir askeri olarak benimle birlikte sıkıntıya göğüs ger” (Timoteyus 2: 3).

    İncil’den yapılan bu alıntılar, aslında daha çok ruhani bir savaştan söz edildiği halde, zamanla maddi bir anlam kazanmaya başladı. Şiddet kavramı kutsallaştırıldı. Roma İmparatoru Heraclius, 620’de Sasani ordusu karşısında kendi askerlerini, “Tanrı isterse, tek bir kişi bin kişiyi yener. Kardeşlerimizin kurtuluşu için kendimizi Tanrı’ya feda edelim, din uğruna ölelim ki Tanrı’dan ödülümüzü alalım” diyerek coşturmuştu. Burada İslamiyet’teki “şehitlik” kavramına benzer bir kavramdan söz etmek gerekir. “Şehit” olmak için savaşçı olmak gerekmemesine rağmen, haçlı seferlerinde, din uğruna savaşarak ölmenin arındırıcı yönü hep vurgulandı.

    İsa tutuklandığında, havarilerinden Petrus onu savunmak üzere kılıcını çekmiş ancak İsa ona “kılıcını kınına sok” demişti. Zamanla Kilise bilginleri, Hz. İsa’nın “kılıcını at” değil “kınına sok” diyerek, o gün değilse bile gelecekte bir gün İsa’yı savunmak üzere kılıç kullanılabileceğini öne sürdüler. Hz. İsa uğruna ruhani bir savaş verdikleri için din adamlarına “İsa Mesih’in askeri” denirdi. Hatta Tours’lu Aziz Martin (4. yüzyıl) “Ben İsa Mesih’in askeriyim. Çarpışamam” dediği için ordudan atılmıştı. Ama ruhani asker, bir süre sonra gerçek askere dönüştü. Haçlı seferlerinde Tapınak veya Töton Şövalyeleri gibi savaşçı tarikatların kurulmasını Kilise onayladı hatta destekledi.

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    En acımasız engizisyon 1499’da İspanyol engizisyonunun başına geçen Kardinal Francisco Jiménez de Cisneros’un etrafa saldığı korku açıkça görülüyor.

    Kilisede “sapkın” korkusu

    Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olması, büyük bir değişimdi. Çünkü Roma, çeşitli inançlara izin veren bir devletken, birden sadece tek bir dini dayatmaya başlamıştı. Pagan dinlerin ortadan kalkması, sanıldığından çok daha uzun zaman aldı. Ancak Hıristiyanlığın sonraki döneminde, şiddete maruz kalanların paganlardan çok Yahudiler, Müslümanlar ve sapkın kabul edilen diğer Hıristiyanlar olduğunu görüyoruz. Büyük ihtimalle Kilise, bunları asıl tehdit olarak görüyordu, paganlar ise kazanabileceği yeni cemaatlerdi.

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    Hıristiyanlığa dönen İspanya’daki Müslümanlara “morisco” adı veriliyordu.

    Kilise içindeki “sapkın” sorunsalı, daha Konstantin’in topladığı ilk ruhani meclis olan İznik Konsili’nde tartışılmaya başlanmıştı (325). İmparatorluğun resmî, ortodoks (“doğru”) dininin İznik Konsili’nde kabul edilen din olduğunu belirleyen, diğer inanışları yasaklayarak sapkın ilan eden Selanik Fermanı sonraki imparatorlardan Theodosius döneminde kabul edildi (380). Bu tarihten sonra Kilisenin mücadele ettiği sapkın inanış ve tarikatların sayısı o kadar fazladır ki, ancak büyük bir ansiklopedide anlatılabilir. Arius’çular, Pavlikanlar, Bogomiller… vb.den başlayarak Kilise’nin bastırdığı bütün cemaatlere her türlü şiddet uygulandı. Bu katliamların en tanınmışı, Engizisyon’un da kurulmasında başlıca rolü oynadığı için 1208-1229 arasındaki Albililere (Albigeois) karşı haçlı seferidir. Papalık, bundan sonra, “sapkın” Hıristiyanlara karşı daha pek çok haçlı seferi açacaktır.

    12. yüzyılda, “Kathar”lık denilen bir Hıristiyan inanışı, doğudan batıya doğru ilerleyerek Fransa’nın güneyindeki Languedoc bölgesini etkisi altına almıştı. Katharlar Roma Kilisesi’nin otoritesine boyun eğmiyorlardı. Bu inancı, sadece bölgedeki halk değil feodal beyler de paylaştığından, kimse onlara dokunamıyordu. Kilisenin buna ilk tepkisi, 1184’te bölgede bir Engizisyon kurmak oldu. 1208’de Papa III. İnnocentius, bölgeye yolladığı Pierre de Castelnau’nun öldürülmesi üzerine buradaki Katharlara karşı bir haçlı seferi açtı. Bu sefer yıllarca sürecek, bölgedeki bütün kent ve kalelerin alınması, halkın katledilmesi, Kathar inancının tamamen bastırılmasıyla sonuçlanacaktı. Yapılan katliamlar arasında en ünlüsü, 1209’da Béziers’nin haçlıların eline geçişidir. Béziers’yi kuşatan haçlılar, içeridekilere “Gerçek Hıristiyanlar (Kathar olmayanlar) dışarı çıksın, kendilerini kurtarsın” diye seslenmişti. Ancak bu çağrıya uyan olmadı. Sonunda, haçlılar kenti aldıklarında, neler olduğunu dönemin yazarlarından Heisterbach’lı Caesar şöyle anlattı: “(Haçlılar) kentteki sapkınların arasında Katoliklerin de bulunduğunu öğrendiklerinde, (Haçlıların önderi) Citeaux rahibi Arnaud Amaury’ye sordular: ‘Efendim, ne yapacağız? İnançlılarla sapkınları birbirinden nasıl ayırt edeceğiz?’ Arnauld Amaury, Katolik olduğunu iddia edenlerin, Haçlılar şehirden ayrılır ayrılmaz yeniden sapkınlıklarına geri döneceğinden endişe ediyordu. Şöyle dediğini söylerler: ‘Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir‘. Böylece sayısız insan kılıçtan geçirildi.”

    Arnauld Amaury’nin söylediği iddia edilen sözün ikinci cümlesi (Tanrı kendisine ait olanları bilir), İncil’den alınmıştı (Timoteyus 2: 19) ancak ilk cümle (Hepsini öldürün) kendi katkısıydı. O günden sonra, sivillerin katledildiği birçok savaşta tekrarlandı.

    Katharlara karşı yapılan haçlı seferinde, yüzlerce kadın, erkek, çocuğun kılıçtan geçirildiği Béziers katliamı tek örnek değildir. Toulouse’da, Marmande’da ve son olarak Montségur’de ‘sapkınlar’ canlı canlı yakıldı. 1233’de yönetimi Dominiken tarikatına verilen engizisyon, kalıcı olarak Carcassonne’a yerleşti.

    İspanya’da dinî temizlik

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    İspanyol Engizisyonu’nun (1483) kurucusu Thomas de Torquemada

    Engizisyon, Roma Katolik Kilisesi’nin çeşitli yer ve dönemlerde kurulmasını emrettiği dini mahkemelerdi. Hedefi sapkınlarla mücadele etmek olan ve 19. yüzyıla kadar süren Engizisyon uygulamaları, ülkeden ülkeye ve dönemden döneme değişir. Genellikle gösterdiği şiddetle en çok hatırlanan, İspanya’da 1483’te Tómas de Torquemada başkanlığında kurulan Engizisyondur.

    İspanya’nın özel bir durumu vardı. 25 Kasım 1491’de imzalanan Elhamra Antlaşması’yla bu ülkedeki son Müslüman devleti olan Gırnata Emirliği de ortadan kalkmıştı. Antlaşma, Müslüman halka ibadet özgürlüğü tanıyordu. 1492’de İspanya’nın tamamında bütün Yahudilerin ülkeyi terketmekle vaftiz olmak arasında bir seçim yapmaları istendi. Müslümanlar ise kendi dinlerini koruyabilirlerdi. Bunlara “mudéjar” (müdeccen; uyum sağlamış) deniyordu. Talavera Başpiskoposu, müdeccenlere yeni dini anlatarak vaftiz olmaya davet eden yavaş ve kademeli bir hıristiyanlaştırma yöntemi benimsemişti. Ancak Engizisyonun başına Kardinal Francisco Jiménez de Cisneros’un gelmesiyle işler değişti. Cisneros’un başkanlığındaki engizisyonun 1499’da Granada’ya (Gırnata) gelmesiyle, Müslümanlar için zor günler başladı. Cisneros’a göre Müslümanların ikna edilerek vaftiz ettirilmesi, “domuzlara inci vermek”ten farksızdı. Gırnata’daki tıp kitapları hariç Arapça yazılmış bütün kitapların (tahminen 5 bin) yakılmasını emretti. Ertesi yıl müdeccenlerin ayaklanması üzerine, Gırnata Antlaşması’nın yürürlükten kalktığı ilan edildi; Müslümanlara da vaftiz olmakla sürgüne gitmek arasında bir seçim sunuldu. Çoğunun vaftiz olmayı kabul etmesi üzerine Cisneros, 1500’te raporunda, “Artık şehirde Hıristiyan olmayan tek kişi kalmadı, bütün camiler de kilise oldu” diye yazdı.

    Ancak İspanya’nın Gırnata’dan önce Hıristiyanların eline geçmiş diğer yerlerinde müdeccenler yaşamaya devam ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan savaşlar, Hıristiyanların birlikte yaşadıkları bu Müslümanlara karşı tahammülünü sıfıra indirmişti. Valencia’da 1519’daki bir veba salgınının ardından loncaların başlattığı Kardeşlikler Ayaklanmasında, krala sunulan taleplerin başında, müdeccen meselesinin “halledilmesi” geliyordu. Burada Müslümanların zorla vaftiz edilmesi 1523’e kadar sürdü. İsyan bastırıldıktan sonra, bu vaftizlerin geçerli olup olmadığı tartışması başladı. İmparator Şarlken (aynı zamanda İspanya Kralıydı), Madrid’de din adamı ve hukukçuları toplayarak, bu sorunun cevabını aradı (1525). Komisyon, vaftizlerin zorla yapılmadığına karar verdi; zira herkese iki seçenek sunulmuştu: Ölüm veya vaftiz. Oysa vaftizin geçersiz sayılması için, hiçbir seçenek sunulmaması gerekirdi…

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    Topyekûn imha girişimi
    Katoliklerin Protestanları taammüden ve topyekûn yok etme girişimi, Saint Barthelemy katliamı (23-24 Ağustos 1572).

    Bu ilginç yorum sonucu herkes Hıristiyan olmuştu ama, bu defa yeni bir sorun başlamıştı: Dönmeler sorunu. Yüzyılın geri kalanında Engizisyon, zamanının çoğunu dönmelere hasretti. Yahudi dönmelere “marrano” Müslüman dönmelere “morisco” adı takılmıştı. Bunların samimi Hıristiyanlar olmadığı düşünülüyordu. Özellikle halktaki “gizli Müslüman” ve “gizli Yahudi” korkusunun bir isteri halini aldığı söylenebilir. Marranoların cumartesi günü çalışmamak için bahaneler uydurduğu, moriscoların cuma namazı saatinde evlerine kapandığı söylentileri yaygındı. Böylece “saf kan” (limpieza de sangre) yasaları çıkmaya başladı. Kilise mensubu olmak, yerel yönetime girmek, sarayda görev almak vb. için insanın dönme olmadığını, atalarının vaftiz kayıtlarına dayanarak kanıtlaması gerekiyordu.

    1567’de İspanya Kralı II. Felipe, daha önce pek uygulanmamış bir fermanı yeniledi: Arapça konuşmak, İslami kıyafetler giymek yasaktı. Bu ferman, 1468-1570 arasında Granada’daki Alpujarras’ta bir ayaklanmaya neden oldu. İnebahtı savaşında Osmanlı donanmasını yenen amiral olarak tanıdığımız Don Juan de Austria, ayaklanmayı şiddetle bastırdı. Granada’nın doğusundaki Galera kentinde 400’ü kadın ve çocuk 2.500 kişiyi öldürttükten sonra, tarlaları tuzla kaplattı. Ardından bölgedeki 80 bin moriscoyu İspanya’nın değişik yerlerine sürdü. Moriscolara karşı çıkartılan her yasa, Kilise tarafından dikte edilmişti. Bunların İspanya’dan sürülmesi kararı da yıllarca lobi yapan Valencia Başpiskoposu Juan de Ribera’nın çabalarıyla alındı. 30 Ocak 1608’de Kraliyet Kurulu, bütün moriscoların ülkeyi terketmesine karar verdi. Fermanın uygulanması 1613’e kadar sürdü ve yaklaşık 350 bin morisco ülkeyi terketti.

    İşin ilginç yanı, bu karar alındığı sırada İspanyol papazları Japonya’dan Amerika’ya her yerde insanları vaftiz etmeye çalışmaktaydı. Amerika’nın İspanyol ve Portekizlilerce sömürgeleştirilmesi sürecinde, kilise mensupları buraların yerli halkına bir kathar veya morisco gibi davranmadılar. Amerika’daki kitlesel ölümlerin nedeni savaş, engizisyon vs. değil, çiçek gibi buraya Avrupalılar tarafından taşınan mikroplar oldu. Peru ve Meksika’da engizisyonlar kurulduysa da, bunlar yerlilerden çok kendi içlerindeki “sapkınları” yargılayıp cezalandırmaya yönelikti.

    PROTESTAN FANATİZMİ

    İnsan yakmanın adı: ‘İnanç eylemi’

    Bohemyalı (Çek) dinadamı Jan Hus’u (1369?-1415) Roma Kilisesi’ni protesto etmeye iten noktalardan özellikle biri, konumuzu yakından ilgilendiriyor. 1412’de Jan Hus, yaptığı bir konuşmada, “Hiçbir papa veya piskoposun Kilise adına silah kuşanmaya hakkı yoktur; düşmanları için dua etmeli, ona küfredenleri kutsamalıdır” dedi. Bu ve buna benzer meydan okumaların sonunda, Hus’un yakılarak idam edildiğini (1415), ardından Hus yanlılarına karşı bir haçlı seferi daha açıldığını (1419-1434) öğrenmek herhalde kimseyi şaşırtmaz.

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    Martin Luther

    Onun yapamadığını Martin Luther ve Jean Calvin gibi başka papazlar başardı ve ilk kez Roma Kilisesi’nin hegemonyası dışında kiliseler kuruldu. Artık Avrupa birkaç yüzyıl boyunca bir protestan-katolik çatışmasıyla baş etmek zorundaydı. Protestanlar, katoliklerden daha hoşgörülü değillerdi; böyle bir iddiaları yoktu. Dinin aslına döndüklerine, Hıristiyanlığı katolik yozlaşma ve batıl inançlardan temizlediklerine, bunun için en şiddetli yöntemleri kullanmanın mubah olduğuna inanıyorlardı. Büyük bir “ikona kırıcılık” dalgası başlattılar. Aziz resimlerine, heykellerine, aziz kalıntılarına, kilise süslemelerine, manastırlara karşı bir çeşit haçlı seferi ilan ettiler; dini bu “batıl inançlardan” temizlemek uğruna pek çok sanat eserini kırdılar, döktüler. Üstelik Roma Kilisesi’nin “auto-da-fé” (inanç eylemi) adını taktığı insan yakma törenlerini de benimsediler. Bu durumu, Miguel Servet’in (1509/1511-1553) trajedisi kadar açıklıkla ortaya koyan başka bir olay yoktur. Bu İspanyol dinbilgini, hekim ve hümanist, daha Paris’te tıp eğitimi aldığı sırada katolikler tarafından sapkınlıkla suçlanmıştı. Sonra Viyana’dayken aynı suçlamayla tutuklanacağını anlayınca kaçmış, Calvin’in yönettiği Cenevre şehrine gitmişti. Orada tutuklandı, idama mahkum edildi, 27 Ekim 1553’te yakıldı. İdamı, hem katolik hem protestan Avrupa’da tepkiye yol açtı; bu tepki Batıda “vicdan özgürlüğü” düşüncesinin ilk belirtilerinden biridir.

    Elbette Katolik Kilisesi protestan hareketini bir sapkınlık olarak görüyordu. Bu büyük ayrım iç savaşlara neden oldu. Savaş dışında protestanlara yapılan en büyük zulüm, Paris’teki Saint Barthélémy katliamıdır (23-24 Ağustos 1572). Olay, Fransa’daki iç savaşa son vermek için katolik iktidarla protestan cemaati arasında imzalanan bir antlaşma ve iki tarafı birleştiren bir evlilik töreni sırasında Paris’te gerçekleşti. İki gün boyunca katolikler, düğün için Paris’e gelmiş protestanları öldürdüler, katliam dalgası taşraya da yayıldı. Geleneksel görüş, emrin katolik kraliyet ailesi ve çevresinden geldiği şeklindedir; ancak kuşkusuz Paris halkındaki protestan nefreti/ korkusu olmasaydı, cinayetler genel bir katliama dönüşmezdi.

    'Hepsini öldürün! Tanrı kendisine ait olanları bilir'
    Kutsal Katolik tasvirleri yakılıyor Protestanlar 1524’de Zürih’te Katoliklerin kutsal saydıkları dinî tasvirleri yakarak ortadan kaldırıyor.

    Sonraki 150 yılda, protestan İngiltere’deki katolik fobisiyle katolik Fransa’daki protestan fobisi, karşılıklı bir aynaydı. İngiltere her zaman Fransa’dan hoşgörülü olduğunu savundu, ama aslında katoliklere yapılan baskılar bir yana, kendi kurduğu Anglikan Kilisesi’nin dışında kalan diğer protestan inanışlarını bile en az yüz yıl boyunca bastırdığını unutmamak gerekir.

    Birden fazla dinin bir arada yaşayabileceği, bu cemaatlerin eşit veya en azından eşite yakın haklara sahip olabileceği düşüncesi, Hıristiyan dünyasında ancak 18. yüzyılda din baskısına karşı tepkinin yükseldiği Aydınlanma Çağı ortamında kök salmaya başladı.

  • Şiddeti görev terörü meşru bilenler

    Şiddeti görev terörü meşru bilenler

    Küresel bir tehdit haline gelen şiddete dayalı cihat fikri İslam’ın “barış dini” argümanlarını giderek zayıflatırken, yaşanan radikalleşmeye de İslam coğrafyasından henüz güçlü bir itiraz yükselmiyor.

    Bir araç olarak şiddeti ‘meşrulaştıran’ cihadçı Selefî İslâm’ın giderek küresel bir tehdide dönüştüğü bir döneme girdik. Dayanaklarını İslâm’ın yorumlanışında olduğu kadar gerekçelendirmesini Batı’nın sömürgeci geçmişinin vebalinde de bulan bu şiddet yüklü ideolojinin son hedefi, Charlie Hebdo dergisindeki katliamda can verenler oldu. Batı’ya kendi Müslüman vatandaşları eliyle taşınan bu ideoloji, uzun süredir Batı’dan da ziyade Müslüman coğrafyada onbinlerce insanın canına mal oluyor. Hz. Muhammed’in dönemine öykünen Selefîliğin barışçı varoluş biçimlerinden ayrılan cihatçı Selefîzm mefhumu da aslında yeni değil. Siyasal İslâm, “cihat” kavramını, şiddeti araç olarak algılayan biçimleriyle birlikte epeyce bir süredir İslâm coğrafyasında hüküm sürmekte. Dini tartışmalar ve yorumlar haddimizi aşar. Bu sebeple bu yazının amacı, siyasi ve ideolojik bir tarihsel çizelgeyi derlemek.

    19. yüzyılda İslâm modernizminin uyanışında etkili olan Cemaleddin el Afgani, Batı’nın değerleri ve belirleyiciliğine karşı siyasi dayanışmayı içeren Pan-İslâmcı bir hareketi salık vermişti. Siyasal İslâmcı gelenek içinde yerini alan örgütlenmelerin büyük kısmı, İslâmi hükümet biçimleri kurmak amacıyla şiddet yanlısı cihadı salık vermiyor. Cihadı bir ‘iç mücadele’ olarak algılayanı da var, ‘dışarıya karşı bir savunma savaşı’ olarak da… Siyasal İslâm araştırmacılarına göre İslâm modernleşmesinde şiddeti ‘haklı bir vasıta’ olarak algılayan en güçlü iki damar bulunuyor. Bunlardan biri 20. yüzyılda Mısır’da sömürgeciliğe karşı Darü’l-İslâm’ı (İslâm toprakları ve ümmeti) savunan bayrak haline gelmiş Müslüman Kardeşler (İhvan). Diğeri ise köklerini İbn Teymiyye (1263-1328) ile Muhammed Ibn Abd el Wahab’da bulan (1703-1792) ve ‘cihat’ mefhumunu hem bireysel ve ahlaki bir görev hem de kollektif ve siyasi bir yükümlülük olarak algılayan cihatçı Selefîlik/Vahhabilik.

    Siyasal İslâm araştırmacılarının “dindar-milliyetçi” diye tanımladığı İhvan’ın önde gelen düşünürlerinden biri Mısırlı sosyolog Seyyid Kutb (1906-1966). Kutb, 1930’lu yıllarda Filistin’deki Yahudi varlığına verdikleri destek yüzünden İngilizlere düşman olan, 1940’larda Pakistan’ın kurulmasında büyük rolü bulunan İslâm Cemaati’nin kurucusu Ebulula Mevdudi’den etkilenerek sosyalizm, kapitalizm ve komünizm gibi ideolojilerle hesaplaşan ve Kuran’ı salt dini değil sosyal ve ideolojik bir metin olarak yeniden ‘keşfeden’ bir isim. Rejimin işkencelerinden geçtikten sonra 1966’daki idamına kadar sunduğu düşüncelerin asli unsurları ‘Cahiliye-Hakimiye’ (İslâm öncesi toplumların durumu-Allah’ın nizamı) ve ‘cihat’ mefhumuydu. Kutb’un ‘cihat’ının kapsamında terör ve şiddet de vardı. “Allah’ın egemenliğini gasp etmiş iç ve dış düşmanlara karşı kalıcı bir devrim için proaktif bir tutumu” salık verdi.

    1970’lerin siyasal İslâmcıları Arap alemindeki rejimleri devirmek ve yerlerine İslâm devletleri kurmakta başarısız olurken, 1980’li yıllarda cihatçı Selefîliğin temelleri Sovyetler Birliği’nin 1979’da Afganistan’ı işgali vesilesiyle atıldı. Ana akım İslâmi ulema, Körfez’deki Sünni/Vahhabi monarşileri ile Amerikan yönetiminin Sovyetler’e karşı ‘yeşil kuşak’ için seferber olması eşliğinde mücahitler Afganistan’ın yolunu tuttu. Hedefleri, Darü’l-İslâm’ın korunmasıydı. Bu seferberlikte fetvalarıyla etkili olan isim ise Filistin asıllı Abdullah Azzam oldu. Azzam, el Kaide’nin kurucusu Usame bin Ladin’in ‘akıl hocası’ ve örgütü birlikte kurdukları isimdi. Leşker-i Taiba’nın da kurucusu olan Azzam, 1989’da Pakistan’da öldürüldü. Fikirleri ‘küresel cihadizmin’ temellerini attı. Afganistan cihatçılar için sığınılacak bir liman ve eğitim üssü haline geldi.

    1979 aynı zamanda İran’da İslâm Devrimi’nin gerçekleştiği yıldı. Seküler ve otokratik Şah’ı deviren Şiiler, Sünni dünyada geniş destek gördüler. Sünniler bu devrimi ‘İslâm adına bir zafer’ hanesine yazdı. İran, İslâm Devrimi’ni, ‘ulus devlet’ tahayyülü içinde tutsa da siyasal İslâmcılar üzerinde etkisi büyük oldu.

    Şiddeti görev terörü meşru bilenler
    Dönüm noktası Afganistan Sovyetler Birliği’nin 1979’da Afganistan’ı işgaline karşı savaşan ve bu ülkeyi eğitim üssü haline getiren mücahitler, 1989’da Sovyetler’I hezimete uğrattıktan sonra küresel cihadı başka ülkelerde de sürdürdüler. 1998’de “Haçlılara ve Yahudilere karşı cihat için dünya islamî cephesi”ni açtıklarını ilan eden El Kaide liderleri Bin Ladin ve Ayman el Zevahiri’nin (üstte) topyekûn savaş ilanı ABD topraklarındaki 11 Eylül 2001 saldırılarıyla geldi (altta).
    Şiddeti görev terörü meşru bilenler

    Ama Sünni alem açısından siyasal İslâm’ın asıl zaferi Sovyetler’in 1989’da Afganistan’da hezimete uğrayıp geri çekilmesiydi. Ardından içsavaş süreci Taliban rejimiyle sonuçlanırken, mücahitlerin Afganistan’dan ayrılıp küresel cihadı yürütebilecekleri coğrafyalar sıradaydı. Bin Ladin ve el Zevahiri’nin Vahhabizmi, Kutb’un çok uluslu cihatçılığıyla dönüştü. 1990’lı yıllarda Mısır’da turistlere yönelik terör saldırıları, Libya’da Kaddafi rejimiyle çatışmalar, Cezayir’de selefî cihatçı FİS’in sandık zaferinin ordu tarafından gasp edilmesi üzerine silahlı kanadı GIA ile kanlı bir içsavaş yaşandı. Sırp faşizminin kurbanı olmuş Sufi Müslüman nüfusun yaşadığı Bosna, Avrupa içine cihat davasının taşındığı ülke olurken, Asya’da Tacikistan, Keşmir, Kafkasya’da ve Çeçenya’da ‘cihat davası’ tetiklenmeye çalışıldı.

    1990’lı yıllarda, şiddet yanlısı siyasal İslâmcı militanlığın okları Batı’ya dönecekti. Batı’ya duyulan öfke ve kin, 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgalinde Suudi Arabistan topraklarının ABD’nin operasyon üssü haline gelmesiyle pekişti. Kutsal mekanları ‘kirleten’ ABD varlığı Amerika’yı Bin Ladin’in hedefi kıldı. Böylece ‘uzak düşman’a karşı küresel cihatçı Selefî hareket şekillendi. 1998’de Bin Ladin ve Ayman el Zevahiri’nin ‘Haçlılara ve Yahudilere karşı cihat için dünya İslâmi cephesi’ bir deklarasyonla açılırken, ilk hedef ABD’nin Kenya ve Tanzanya’daki büyükelçilikleri oldu. Topyekün savaşın ilanı ise 11 Eylül 2011’de yolcu uçaklarını intihar bombalarına dönüştüren ve 3 bin insanın canını alan New York’taki İkiz Kuleler ile Washington D.C.’deki Pentagon saldırıları ile geldi. Ve Amerika’da iktidara geleli henüz bir yıl geçmemiş olan George W. Bush liderliğindeki neocon siyasi heyetin şiddetli reaksiyonu küresel cihatçı Selefîliği günümüze taşıyan rotayı belirledi.

    Şiddeti görev terörü meşru bilenler
    Afrika’dan Avrupa’ya El Kaide, küresel savaş ilan ettikten sonra birçok ülkede binlerce kişinin öldüğü saldırılara imza attı. 1998’de ABD’nin Kenya’daki Nairobi Büyükelçiliği’ne yapılan saldırı ile, 2004’te Madrid’de trenlerin ve tren istasyonlarının bombalanması eylemi bu kanlı saldırılardan yalnızca ikisiydi.
    Şiddeti görev terörü meşru bilenler

    ABD ve ‘gönüllü’ müttefikleri bir ay içinde Afganistan’ı işgal edip el Kaide’ye sığınma sağlayan Taliban rejimini devirdiler. El Kaide’nin yanıtları 2002’deki Bali ve 2003’teki Casablanca saldırılarıyla gelirken, Amerikan yönetimi cepheyi Irak işgaliyle genişletti. Saddam Hüseyin’in ‘işini’ düzmece kitle imha silahları ve El Kaide ile işbirliği gerekçeleriyle bitirirken, aslında yaptıkları El Kaide’nin damgasını vuracağı bir Ortadoğu cephesi açmak oldu. Bush yönetiminin ‘terörle küresel savaş’ adı altında uyguladığı politikalar, yapılan katliamlar ve işkenceler Batı’nın evrensel değerlerinin altını oyarken, siyasal İslâm’ın sömürgecilik döneminden kalma ‘mağduriyet psikolojisi’ ile ‘adalet için hesap sorma’ güdüsü kamçılanıyordu.

    Irak’taki Amerikan işgali en çok da yeni kuşak cihatçıların yolunu açtı. Ürdünlü Ebu Musab el Zerkavi, bugünkü Irak Şam İslâm Devleti’nin (IŞİD) temellerini oluşturan Irak El Kaidesi’ni kurup direnişe geçerken, dünya rehin alınan Batılıların kafalarının kesilme görüntüleriyle şaşkına döndü. İroniktir ki benzeri bir şaşkınlık Bush yönetiminin Irak işgalindeki mezalimini yansıtan Ebu Graib hapishanesindeki işkence görüntülerinin ortaya çıkmasıyla yaşanacaktı. Irak’ta el Kaide ile mücadeleye Şii ve Sünniler arasındaki tarihsel husumetin mezhep savaşına dönüşmesi eklenirken, asıl kurbanlar hep Müslümanlar olacaktı. Bu arada El Kaide, Afganistan işgaliyle zayıflamışken, Batı’da 2004’te Madrid, 2005’te Londra ve Amman saldırılarıyla daha sınırlı yanıtlar veriyordu. Zerkavi 2006’da Amerikan hava saldırısında öldürülürken, ABD Sünni aşiretlerden oluşturulan Uyanış Konseyleri ile Irak el Kaidesi’nin hareket yeteneğini sınırlandırmıştı. Bir sonraki sefere kadar…

    Irak’ta Amerikan militarizmiyle ve nüfusun çoğunluğunu oluşturan Şiiler ve en güçlü destekçisi İran’ın da etkisiyle kısmen ‘teskin edilen’ süreçte 2000’lerin son beş yılında el Kaide Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya uzanan coğrafyaya ağını örmekteydi. Suudi ve Yemenli Cihatçılar Arabistan Yarımadası’ndaki El Kaide’yi kurdular. Cezayir’deki cihatçı Selefîler Mağrib’deki El Kaide’yi kurarak faaliyetlerini Sahra altına, Mali’ye kadar taşıdı. Nijerya’daki Boko Haram gibi yerel gruplarla ittifaklar oluşturdular. Somali’deki cihatçı Selefî El Şebab, Afrika Boynuzu’nu küresel cihat cephesine kattı, 2010’dan itibaren fiili olarak el Kaide ile ittifaka girişti.

    Şiddeti görev terörü meşru bilenler
    Son kurban Japon rehine Birçok vahşi eyleme imza atan IŞİD’in son kurbanı Japon rehine Haruna Yakawa (sağda) oldu. Dergimiz yayına hazırlandığı sırada IŞİD’in elindeki diğer Japon rehine Kenji Goto’yu (solda) kurtarmak için girişimler sürüyordu.

    2010 sonu ve 2011 başlarında başlayan Arap isyanları dalgası ise işleri kısa süreliğine karıştırdı. Tunus’ta fitili ateşlenen, Mısır, Libya ve Yemen’de iktidarların devrilmesiyle yaşanan kırılmaların ne anlama geldiği çözülmeye çabalanırken, Usame Bin Ladin, 2011 Mayıs’ında ABD’nin Pakistan’daki operasyonuyla öldürüldü. El Kaide’nin bocalamalar yaşadığı bu dönem, bu şiddet ideolojisiyle arasına mesafe koymaya çalışan İhvan temelli siyasal İslâmcı projenin Mısır’da aldığı yenilgi, Suriye ayağında ise batağa saplanmayla birleşince küresel cihatçı gündem bambaşka bir boyuta taşındı. Suriye kısa sürede cihatçı militanlığın işgaline uğrayan, İran ile ittifakı nedeniyle Batı’nın örtülü savaşının hedefi olan bir memleket haline geldi. El Kaide için artık yeni bir alan açılmıştı.

    Irak El Kaidesi, 2011’den bu yana Suriye’ye sirayet edip 2013 yılında Ebu Bekir el Bağdadi liderliğinde IŞİD halini alırken, 2014’te bu kez El Kaide’nin ana gövdesiyle rekabet ortaya çıktı. IŞİD kanlı eylemleriyle dünyada nam salar, el Kaide lideri Zevahiri’yi bile eleştirel bir tutum almaya zorlarken, 2014 Haziran’ında Amerika’nın Irak’ta Uyanış Konseyleri aracılığıyla dindirdiğini zannettiği Sünni damarla birleşerek Musul kentini ele geçirdi. Bağdadi, Irak ve Suriye’de Hırvatistan büyüklüğündeki bir coğrafyada halifelik ilan ederek, El Kaide’nin kuruluş hedeflerinden birisini hayata geçirir hale geldi.

    Bugün cihatçı Selefîler, ‘yerel düşmanlara’ karşı Ortadoğu’nun göbeğinde hilafet yönetimi kurmayı başarmış durumda. Diğer yandan Paris’teki Charlie Hebdo saldırılarını üstlenen Yemen El Kaidesi örneğindeki gibi savaşımı ‘uzak düşmanların’ topraklarına taşımayı da başardılar. Şiddete dayalı cihat fikri sadece Ortadoğu değil; IŞİD’in Hollywoodvari kafa kesme veya intihar saldırısı prodüksiyonları, şarkılar, kahramanlık şiirleri, şehitlik övgüleri içeren yazılı yahut görsel internet teknolojisi aracılığıyla, Batı’da entegrasyon sorunları yaşayan Müslüman topluluklar için çekim kaynağı. Siyasal İslâmcılık Müslümanların zihninde sadece Ortadoğu’da verilen bir savaş değil, Avrupa’daki diaspora toplumlarında, gettolarda açılan cephede şekilleniyor. Ve yaşanan radikalleşme karşısında İslâm’ın ‘barış dini’ argümanları giderek zayıflıyor. Seyyid Kutb’un ‘terör ve şiddeti de içeren proaktif cihat’ına karşı İslâm coğrafyasından güçlü bir itiraz ise henüz yükselmiyor.

  • Türkiye’de Moskof ajanı Rusya’da Stalin düşmanı

    Türkiye’de Moskof ajanı Rusya’da Stalin düşmanı

    Geçen ay, Türkiye’de yıllarca cezaevinde yatan, şiirleri ve kitapları yasaklanan Nâzım Hikmet’in 103’üncü doğum yılıydı. Büyük şair, 1951’de gittiği Sovyetler Birliği’nde de bir süre sonra ülkesinde olduğu gibi gizli servis tarafından takip edilen bir “rejim muhalifi” olmuştu.

    İslamcı hareketin önemli dergilerinden Sebilürreşad, 8 Ağustos 1953 tarihli nüshasının kapağında Nâzım Hikmet’le ilgili bir karikatür yayınladı. Karikatürde, kemerinde orak çekiç, elinde Stalin resmi taşıyan Nâzım Hikmet, “Beni Stalin yarattı” diyordu. Bu karikatür, Moskova’ya gidişinin üzerinden 2 yıl geçtikten sonra bile Nâzım’a yönelik tepkinin dinmediğini gösteriyor.

    Tepkinin sadece muhafazakâr cenahta olduğu zannedilmesin. Daha Nâzım’ın gittiği hafta Cumhuriyet gazetesi, “Nâzım da Moskofların şakşakçı peyki oldu” başlığıyla çıkmış, hatta Nâzım’ın Moskova’da çekilmiş fotoğrafının altına, “Resmini, millet doya doya yüzüne tükürsün diye basıyoruz” diye yazmıştı.

    Türkiye’de Moskof ajanı Rusya’da Stalin düşmanı
    Nâzım Hikmet Moskova’daki ilk günlerinde.

    Vatan’da Ahmet Emin’in makalesi ise ondan, “Moskova radyosuna kapılanmış adi bir komünist ajanı” diye söz ediyordu. Türk matbuatı, soğuk savaşın antikomünist ikliminin ve Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı isteyen Moskova’ya yönelik nefretin etkisi altındaydı. Dönemin en ağır küfürleri, “Moskof ajanı”, “vatan haini”, “komünist” diye sıralanabilirdi. Nâzım’dan üçü de esirgenmedi.

    2001’de, Nâzım’ın doğumunun 100. yılı nedeniyle bir belgesel hazırlığı için Moskova’ya gittiğimde, şairi orada karşılayanlar ve ağırlayanlarla görüştüm. Ve oradaki Nâzım’ın, buradaki Nâzım algısıyla taban tabana zıt olduğunu gördüm. Nâzım, Stalin’in resmini taşımak şöyle dursun, Stalin resmi taşıyan sanatçılara kafa tutan, aykırı bir adamdı Moskova’da…

    Biraz geriden alalım:

    Nâzım komünistti; ancak Türkiye Komünist Partisi tarafından aforoz edilmiş bir komünistti. Biyografisinde “Partimden koparmaya yeltendiler beni/Sökmedi” dediği olay, 1930’larda gerçekleşmişti. Nâzım, 1929 tevkifatından sonra, TKP’deki muhalif kanatla yakınlaşmıştı. Onun genel sekreterliğini üstlendiği muhalif komite, parti içi demokrasi ve Komintern kararlarını eleştirme özgürlüğü istiyordu.

    Türkiye’de Moskof ajanı Rusya’da Stalin düşmanı
    Nâzım Hikmet 1951’de Moskova’da ünlü şair Louis Aragon ve İspanyol ressam Alberto ile…

    Bu talepler nedeniyle Şubat 1932’deki parti kongresinde hararetli tartışmalar yaşanmış ve Nâzım’ın “Stalin karşıtı faaliyetleri nedeniyle” partiden resmen ihraç edilmesine karar verilmişti (Daha fazla ayrıntı için bkz: Romantik Komünist, S. Göksu, E. Timms, Doğan Y, 2001).

    Orak-Çekiç dergisi, “kara liste”de adını yayınladığı Nâzım’ı “Troçkist”, “burjuva revizyonisti” ve “Mustafa Kemal’in ajanı” olmakla suçluyordu. TKP’ye göre o, “Kemalist burjuvaziye satılmış, polisin uşağı, Türkiye amelesinin ve emekçi halkının düşmanı”ydı. İşte Nâzım, bu sicille Moskova’ya uçmuştu.

    Moskova’ya vardıktan sonra ilk şoku nasıl yaşadığını, daha sonra Vera ile kıyacağı nikâhta şahidi olacak, edebiyatçı dostu Antonina Svetçevskaya’dan dinlemiştim. Şöyle anlatmıştı:

    “İlk taksiye bindiğinde taksici ona ‘Nereye patron’ diye sormuş. Nâzım çok bozulmuş, kızmış. ‘Ne “patron”u?’ demiş, ‘Burası emekçilerin, çiftçilerin ülkesi değil mi? Patron da nereden çıktı?’”

    Nâzım, 12 yıldır hapisteydi. 1928’den beri Sovyetler’i görmemişti. Lenin’den sonra yaşananları takip edememişti. 1920’lerde, devrim ateşleri yanarken gelip eğitim gördüğü eski Moskova’ya geldiğini düşünüyordu.

    O günlerden eski yoldaşlarını sorduğunda senelerdir ortada görünmediklerini öğreniyordu.

    Büyük bir açlıkla peşpeşe tiyatrolara gittiğinde Meyerhold’un, Mayakovski’nin oyunlarını arıyor, onlar yerine Stalin’e “güneşimiz” övgüleriyle biten propaganda piyesleri izliyordu. Her tarafa konmuş Stalin büstlerini, heykellerini gördükçe şaşırıyordu.

    İlk çıkışını, Moskova’ya varışından on beş gün sonra Yazarlar Birliği’nin onuruna verdiği yemekte yaptı. Yıllar sonra yaptığım röportajda, Sovyet şairi Yevgeni Yevtuşenko o konuşmayı şöyle aktardı:

    Türkiye’de Moskof ajanı Rusya’da Stalin düşmanı

    “Nâzım orada dedi ki:

    ‘Sevgili dostlar. Ben hapishanedeyken Rus tiyatrosunu, Meyerhold’un, Mayakovski’nin devrimci sanatını hatırlardım. Fakat buraya gelince korkunç hayalkırıklığına uğradım. Çünkü gördüğüm kadarıyla bu büyük deneysel sanat tamamen çökmüş, yerine sizin ‘sosyalist gerçekçilik’ dediğiniz, oysa sosyalizmle de gerçekçilikle de ilgisi olmayan bir sanat türemiş. Siz bu kurmaca hayata ‘cennet’ diyorsunuz, ama bu ‘devrimci sanat’ filan değil, ‘küçük burjuva’ sanatıdır. Muhtemelen bugün yarın yoldaş Stalin’i görmeye gideceğim ve komünist komüniste konuşurken ona Moskova’da kendisini güneş şeklinde tasvir eden bir sürü zevksiz heykelini, büstünü gördüğümü söyleyeceğim. Bu tür bir putlaştırmanın devrimci düşünce için tehlikesini anlatacağım’.”

    O günün Moskovası için ağır sözlerdi bunlar…

    Nitekim yazarlar tepki gösterdi. Simonov, “Stalin gerçekten bizim güneşimizdir. Böyle konuşamazsınız” diyerek itiraz etti. Nâzım, o konuşmadan sonra, Stalin’le görüşemedi.

    10 yıl boyunca kendisine Sovyet pasaportu da verilmedi. Artık -Türkiye’de olduğu gibi- Moskova’da da gizli servis tarafından takip edilen bir “rejim muhalifi” idi. İlginç bir hatırlatma ile bitireyim: Nâzım, kalp rahatsızlıklarından birinin ardından, kendisine bakan sevgilisi Galina’ya vasiyetini yazdırmıştır. O vasiyette, telif gelirlerinin 4’te 3’ünü eşi Münevver ile oğlu Memet’e, 4’te 1’ini ise TKP’ye bırakıyordu. 

    Stalin için sekiz yıl arayla iki farklı şiir

    Stalin, Nâzım Moskova’ya gittikten yaklaşık iki yıl sonra öldü. O dönem Yazarlar Birliği, birçok yazarla birlikte Nâzım’dan da Stalin’e bir şiir yazmasını istedi.

    Memet Fuat’a göre, Nâzım, Stalin’in adını geçirmeden, Lenin’i öne çıkararak, soğukkanlı, putlaştırmayan dizeler yazdı.

    “Bu hiç kuşkusuz Sovyet Yazarlar Birliği’nin nasıl bir şiir istediği bilinerek, günün genel havasına uyularak, bir yandan da kendi ortaya vuramadığı düşüncelerine büsbütün ters düşmemeye çalışarak yazılmış bir şiirdi.” (Nâzım Hikmet, Adam Yayınları, 2000)

    Sekiz yıl sonra, Kruşçev sonrası Sovyetler’in yeni ortamında, Stalin’in bir put olduğunu hatırlatan, bambaşka dizeler yazacaktı. O dizeler, ancak Nâzım öldükten sonra yayınlandı.

    Türkiye’de Moskof ajanı Rusya’da Stalin düşmanı

    “Yoldaşlarım,
    acınızı duyuyorum,
    Sizin duyduğunuz gibi tıpkı,
    Aynı şiddetle.
    Kardeşlerim,
    Hüngür hüngür ağlamak geliyor içimden,
    Tutuyorum kendimi sizin gibi tıpkı Aynı metanetle.
    Seviyorum onu
    Marx’ı, Engels’i, Lenin’i sevdiğim gibi Aynı muhabbetle
    Aynı hürmetle”

    3 Mart 1953, Moskova

    Taştandı, tunçtandı, alçıdandı, kaattandı İki santimden yedi metreye kadar
    Yok oldu bir sabah
    Yok oldu çizmesi meydanlardan
    Gölgesi ağaçlarımızın üstünden Çorbalarımızdan bıyığı
    Odalarımızdan gözleri
    Ve kalktı göğsümüzden baskısı
    Binlerce ton taşın, tuncun, alçının ve kaadın”

    13 Aralık 1961 Moskova

  • Aşk mektuplarının unutulmaz müellifi

    Aşk mektuplarının unutulmaz müellifi

    Henüz sosyal medyanın ve sosyal medya kanalları üzerinden “yürümenin” olmadığı zamanlarda, birinden hoşlananlar duygularını mektup yazarak ifade ederdi. Kalemi aşk mektubu yazmaya yeterli olmayanların imdadına ise içinde mektup örnekleri olan kitaplar yetişir ve bunlardan kopya çekilirdi.

    Aşk mektubu kitapları 1970’li yıllarda patlama yaptı. Bu yıllar aynı zamanda sektörün üstadı Enver Doyuran’ın en üretken olduğu yıllardı. Kendi kitaplarını, “sevdiğinizin üstünde sihirkâr bir tesir bıraktıran, eşi ve emsali görülmemiş eserler” diye tanımlayan üstadın sanatının zirvesine çıktığı kitap ise 1976’da basıldı.

    İçinde, Boşanmak İsteyen Kadının Mektubu, Karısını Aldatan Kocanın Mektubu, Bir Genç Kızın Âşıkından Gebe Kaldığını Bildirdiği Mektubu, Bir Genç Kızdan Seviştiği Patronuna Sitem Mektubu gibi “aşk mektubu” örnekleri olan kitaptaki en ilginç mektup “Karşılık Görmeyen Bir Âşıkın Sevgilisine Son Mektubu” başlıklı ve “Bildiğin zavallı” imzalı olandır. Girişte selamsız sabahsız “Bu kaçıncı mektubum Leyla?” diye sorulmasından anlaşılacağı üzere bu bir ilk mektup değildir. Yazar, Kleopatra’nın sevgililerini kaplanlara parçalatması örneğinden hareketle, “Keşke sen de susmak yerine beni parçalatsan” dedikten sonra, Leyla’yı intihar etmekle tehdit eder. Ama şahsın ölmesi bile Leyla için kurtuluş olmayacaktır, zira hemen arkasından, “Ölsem bile benden kurtulacak değilsin” deyip şunları söyler: “Rüyalarına, kabuslarına gireceğim Leyla. Bazen bir baykuş olup geceleri sen soyunurken pencerenden seni gözleyeceğim. Bazen bir taş olup ayaklarına takılacak, bazen diken olup eteğini yırtacağım.”

    ASAYİŞ

    İki kere talihsiz çocuklar

    Sokağa bırakılmış bebeklerle ilgili haberlere, özellikle 1960’lı ve 1970‘li yılların gazetelerinin birinci sayfalarında sık rastlanır. Bebeği bulanlar karakola götürdüğü için bebeklerin adını polislerin koyması da adettendir.

    Ancak polisler isim koyma işin- de pek başarılı değildir. Mehtap Sokak’ta bulunduğu için Mehtap, Ramazan ayında bulunduğu için Ramazan, bayramda bulunduğu için Bayram, Kıbrıs harekatı sırasında bulunduğu için Mücahit adı verilen bebekler son derece şanslıdır. Ancak nüfus sayımı günü bulundukları için Sayım, seçim günü bulundukları için Seçim adı verilen çocuklar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Polislerin Moda’da bulup “Karakol” adı verdikleri ya da İzmir’de parkta bulup Bulduk adını verdikleri bebekler gibi daha talihsiz olanlar da vardır elbette.

    19 Şubat 1964’te Akhisar’da hamile bir kadın cadde ortasında ani doğum yapar. Neyse ki bebeğin sağlığı yerindedir ama ailenin en büyük talihsizliği yakındaki karakolun polislerinin olaya dahil olmasıdır. Bebeğin adı Hemengeldi konulur.

    OYUNCAK

    Yoyo oynamak ikinci bir emre kadar yasaktır

    Tahta bir diskin, eksenine bağlanan bir tel boyunca indirilip çıkarılmasıyla oynanan yoyo oyuncağı, 1932’de bütün Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de bir salgın halini alır. 26 Ekim 1932 tarihli haberinde “Berber çıraklarından mektep çocuklarına herkes yoyo oynuyor” diyen Cumhuriyet gazetesi, yoyoya olan talep nedeniyle Uzunçarşı esnafının 15 günde 100 bin yoyo ürettiğini yazar.

    Akşam gazetesinin 13 Kasım tarihli haberinde ise, “Beyazıt’tan Tahtakale’ye inen caddedeki 27 dükkan takunya, merdiven parmaklığı, yaldızlı beşik ve zilli tef yapmayı bırakmış İstanbul’a yoyo yetiştiriyor” denilmekte, Cumhuriyet yazarı Burhan Felek, “Yoyo ticareti Harbi Umumi’nin şeker ticareti kadar rağbet gören iş olmuştur. Bir çocuğun eline yoyo verirseniz onunla, edebi bir eser verirseniz onunla oynar” diye isyan eder.

    Ancak yoyo büyükler arasında da hızla yayılacak, salgın kısa sürede İstanbul dışına da taşacaktır.

    Bu çılgınlık, Kasım 1933‘te İstanbul Belediyesi’nin aldığı yoyo oynanmasının yasaklanması kararıyla son bulur.

    Kova burcuna su olsun yeter

    İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.

    Bu burcun insanları gökyüzünde, Aquarius’un kovasından boşalttığı sular kadar çok özelliğe sahiptirler. Yeraltındaki su kaynaklarını bulmak ve çıkarmak, suyu bir yerden başka bir yere götürmek ve gökyüzündeki yıldızlar kadar çok yere dağıtmak, güzel bir yaşam için denizi taklit edip sahiller yaratmak, değişik tarzlarda su bentleri ve arklar yapmak bunlarda bazılarıdır. Aquarius’un çocukları suyla ilgili olduğu sürece çalışmaktan kaçınmaz ve yorulmazlar. Bütün bu özellikleriyle hayatları boyunca belki çok zengin olmazlar ama fakir de kalmazlar. Yumuşak huyludurlar. Sevgiye önem verir, kalplerinde kötülük taşımazlar. (Alp Ejder Kantoğlu.)

  • Halifelerin marifetleri…

    Halifelerin marifetleri…

    Sultan I. Ahmed’e ithaf edilen Vâkı’a-nâme-i Veysî Efendi ve Târih-i Sâf-Tuhfetü’l-Ahbab adlı kitaplar, özellikle Müslümanların tarihindeki kara sayfalara ve ümmeti temsil eden kimi halifelerin yaptıkları zulümlere dikkati çekiyor.

    Hemen 17. yüzyılın başında, 1603’te beklenmedik bir padişah ölümü (III. Mehmed) ve bir cülus (I. Ahmed) yaşandı. Ölenin cenaze namazını kılanlarla, tahta oturan çocuğun önünde eğilip biat edenler arasında ola ki tanışıklıkları olmayan iki kadı, Veysî Efendi ile Bostanzâde Yahya Efendi de vardı. İki yazar da tarihten ders alsın diye Sultan Ahmed’e ithafen birer eser yazdılar. Alaşehirli Veysî’nin (öl. 1628) eseri Vâkı’a-nâme-i Veysî Efendi, Tireli Bostanzâde Yahya Efendi’ninki (ölm. 1639) Târih-i Sâf-Tuhfetü’l-Ahbab’dır.

    Hâb-nâme-i Veysî (*) adıy- la da bilinen ilk eseri, yazarı bir düş sahnesi kurgulayıp anlatmışsa da ayan beyan tarih gerçeklerini yansıtır. Veysî, yazar aktarımı ustalığıyla toy padişaha bir öğüt kitapçığı sunarken, “Boşuna ümitlenip böbürlenme, senin saltanatın da farklı olmayacak” mesajı vermek istemiştir.

    Kitaptaki anlatıcı İskender-i Zülkarkeyn, bir bahçede yüksek bir tahtta, sağında solun da Osmanoğullarının önceki sultanları oturmuştur. İskender, zamanın padişahı Ahmed’e, âlemin eşkıya zulmünden kavrulduğu, her tarafın yakılıp yıkıldığı bir zamanda tahta oturmasını talihsizliğine vererek dil kavgasının yerini kılıç ve mızrağın aldığını, eşkıyanın çoğaldığını, zaten dünyanın hiçbir padişah zamanında bahtiyarlık görmediğini, adalet kurulamadığı için ahalinin de zulümden ezildiğini belirtir ve “Sen de bahtsız bir zamanda tahta oturdun” der.

    Halifelerin marifetleri...
    Sufi mistik yazar ve şair Hallâc-ı Mansûr’un, Abbâsî Halifesi Muktedir Billâh’ın emriyle idamı, 922. Zındıklıkla suçlanan Mansûr önce kırbaçlanmış, burnu, kolları ve ayakları kesildikten sonra idam edilmişti.

    Padişah cevap olarak, büyükbabası Sultan III. Murad’ın doğuya batıya ordular gönderdiğini ama israf, rezalet ve yolsuzlukların önlenemediğini, tahtın da kendisine böyle bir zamanda nasip olduğunu söyler. Zülkarneyn, “Hayıflanma. Kötülükler zamanında yüz gösterdi sanılsa da doğrusu şu: Dünya, dönmeye başladığından beri hiçbir padişah zamanında mamur olmadı” diyerek, Hz Âdem ve Havva’dan başlayan uzun ve ayrıntılı bir “kötülükler, zulümler, cinayetler” tarihi anlatır. İslâm tarihi evrelerine dair kimi pasajlar şöyledir:

    • Beş yüzyıllık cahiliye devrinde ayrılık şeraresinden iki bölük olan kabilelerinin, kırk yıllık savaş ve vuruşta, Arap toprağına kılıçların saçtığı kanla gül rengi deriye döndüğünde; yahut her birinin bir puta, dağa taşa, suya tapma aymazlığından Hz. Peygamber kurtarırken Ensar ve Muhacir pençelerinin düşman kanından mercan pençesine döndüğünde veya Resullerin Efendisi sonsuzluk âlemine yürüyüp Hz. Ebubekir’in halifeliğinde yalancı peygamberlere savaş açılıp din düşmanlarının ölülerinden yılan, karınca, kuş ve vahşi hayvanlara ziyafetler verildiğinde mi âlem mamurdu?

    Halifelerin marifetleri...
    Vâkı’a-nâme-i Veysî Efendi ve Târih-i Sâf-Tuhfetü’l- Ahbab adlı eserlerin nadir yazma örnekleri.

    • Hz. Ömer’in halifeliğinde İran’a, Turan’a, Hind’e, Ye- men’e, Mısır’a, Mağrib’e bölük bölük asker gönderilirken kendisinin kölesi tarafından zehirli hançerle öldürülüp üç gün imamsız kaldığında mı dünya mağmurdu yoksa Hz. Osman’ın halifeliğinde aşağılık Ümeyyeoğullarının peygamber evinin yanındaki halifeliği kırk gün kuşatıp Kur’an okuyan Hz. Osman’ın başını gövdesinden ayırıp kanıyla Allah kelâmının yapraklarını kırmızı lâleye çevirdiklerinde veya Allah’ın Aslanı Hz. Ali’nin Cemel’de, Haricilerle ve Muaviye ile savaşlarda elli binden fazla sahabenin yüz binden fazla Allah kulunun şehit veya helâk olduğu, hilafet kaftanının Hz. Ali’nin omzundan alınıp Muaviye’ye giydirildiği ya da aşağılık Şamlıların ve Emevi sefillerinin Ali-oğullarına nice zulümleri reva gördükleri, Mısır’daki Şii katliamında Nil’in şarap rengine döndüğü, Yezid’e tapanların Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’i ve onca masumu, kılıçlarına azık ettikleri zaman mı yeryüzü mamurdu?

    Halifelerin marifetleri...
    Halifelerin marifetleri...
    Vâkı’a-nâme-i Veysî Efendi ve Târih-i Sâf-Tuhfetü’l- Ahbab adlı eserlerin nadir yazma örnekleri.

    • Emevi halifelerinden Ömer bin Abdülaziz dışındakilerin fesatlıkları, Hz. Peygamber’in vasiyetine hutbelerde söve söve Müslümanları Cuma’dan ve cemaatten soğuttukları, Medine’deki evini yağmalayıp, Müslümanları katledip iffetli kadınlara tecavüz edenleri ödüllendirdikleri, Velid bin Yezid bin Abdülmelik’in bir eğlence meclisinde kulağına ezan sesi gelince cariyelerinin önünde cima ettiği, şarkıcıya hadi imam ol deyip meclistekilere de şarapla abdest aldırıp hilafet kaftanı giydirdiği cariyeye imamlık ettirip namaz kıldırdıktan sonra onunla mihrabın önünde bir daha cima ettiği zamanda mı âlem mamurdu?

    Halifelerin marifetleri...
    Kerbela Olayı’nda Haris’in, Müslim’in çocuklarını öldürmesini tasvir eden minyatür.

    • Dinsiz Haccac’ın dünyanın zulme boyandığı o devirde huzurunda iki yüz yirmi bin Müslümanı katlettirip savaşlarda öldürülenlerin, zindanlara atılanların sayısı bilinmezken Ebu Kabîs dağına mancınık kurup Kâbe’yi tahrip ettiğinde mi âlem mamurdu? Veya hilafet Abbasoğullarına geçtiğinde Halife Memun’un İmam Hanbel’i hapsettirdiğinde, Halife Mutasım’ın bilginleri Kur’an yaratık mıdır sınavından geçirirken kırbaçlattığı, kırk yıl her tarafta Müslümanlara işkence edildiği, Halife Ebu Cafer’in İmam Ebu Hanife’yi hapsettirdiğinde mi âlem mamur idi?

    • Alçak vezir Alkamî’nin Hülâgu’yu Bağdat’ı zapta çağırması üzerine Tatar ordusu kent kapısına dayanınca Halifeyi ve hanedanını meydana çıkartıp katlettirdiği, Tatar askerlerinin iffetli kadınların ırzına geçtikleri, üç yüz yetmiş bin Müslümanın kellelerinden yeryüzünün bostan bozuntusuna döndüğünde mi âlem mamur idi?

    • Fatimî halifesi sapkın Hâkim-biemrilulah’ın çarşı pazar denetlerken suçlu gördüğü esnafı, yanındaki minare boylu ifrit zenciye herkesin önünde livata ettirirken mi dünya mâmur idi?

    • Veyahut kan dökücü Cengiz’in İran’da ve Turan’da, hayasızlardan ve kadınlardan başka kimse kalmamışken, bura kadınlarının karnında inci bitermiş safsatasıyla bir günde yirmi bin kadının göğsü yarıldığında mı bu âlem mamurdu?

    Veysî, Vakı’a-nâme’nin sonunda, “Bunlarda padişahların günahı yoktur, hepsi kulların fesatlığındandır” diyor ve dinlediği bu ibret kıssalarını yazıya döküp padişaha sunacağı sözünü verdiği sırada sabah horozu ötüp âlemi uyandırır.

    Yahya Efendi’nin Târih-i Sâf’ı (**) ise bir tevârih örgüsündedir. Ulema ailesi Bostanzâdelerden Kazasker Yahya Efendi, 1616’da I. Ahmed’e sunduğu eserinde İslâm coğrafyasından 300 dolayında halife ve hükümdarı, 15 ayrı hanedan başlığında tanıtmış: Emevi, Abbasi, Endülüs, Fâtimî halifeleri, Saffarîye, Sâmânoğulları, Büveyhîler, Gazneliler, Selçuklular, Karaman (Anadolu) Selçukluları, Havarizm Devleti, Atabegler, Eyyübiler Türkmen (Memlûk) Devleti. Yahya Efendi her halife ve hükümdarı anlatırken hak adalet kadar zulümlere değinmekten de çekinmemiş:

    “Çok zina eden, babasıyla yatmış cariyelerle onların babasından doğurdukları kızlarla yatan, sarhoş ve cünüpken koynundaki odalığa halifelik cübbesi giydirip cami imamlığı yaptıran II. Velid’i, Saltanat işlerini sevgili cariyesine bırakan II. Yezid’i,

    Emevi soylu 90 kişiyi ziyafet sofrasında katlettiren, Şam’da gömülü halifeleri mezarlarından çıkarttırıp astıran Abbasi halifesi Seffah’ı,

    Kendisini halife yapıp uğruna 600 bin insan öldüren Ebu Müslim’i öldürten, İmam-ı Azâm’ı zehirleten, Mansur’u,

    Ayyaş halife Mehdî’ye ve torunu yine ayyaş ve güzellerle vakit geçiren Emin’i,

    İmam Ahmed bin Hanbel’i meydan dayağına çeken, mutfağında her gün bin altın değerinde yemek pişirilen, uşakları altın kuşaklı Rum oğlanları olan, içki sofrasından kalkmayan Mu’tasım’ı,

    Hz. Ali soyuna buğuz güdüp, türbelerini yıktıran, hepsiyle yatıp kalktığı dört bin odalığı olan, sürekli şarap içen, oğlu Müstansır tarafından içki sofrasında öldürülen Câfer’i,

    Askerlerin oyuncağı olan, çırılçıplak soyulup dövülerek halifelikten istifa ettirilip zindana atılan Mu’tez’i,

    Suçluları diri diri gömdüren Mutezid’i,

    Başkent Bağdat’ı kendi askerlerine yağmalatan Râzi-billah’ı açık açık anlatmış.

    Her iki yazarın sıraladığı örnekler bugünkü İslâm coğrafyasına dünün mirasıdır. İslâmiyet’in barış miras almadığı gibi “barış”ı egemen kılamadığı da açık.

    GAZA ÖYKÜLERİNDEN CİHAD ÇAĞRILARINA

    Boyun uçurma ve kafir kesme kültürü

    Günümüzde giderek kabaran bir insanlık tehdidi, her bombayı, mermiyi bir “Allahü ekber”! nidasıyla atmak. Öldürücüler bu emri Tanrı’dan aldıklarını haykırırken, cinayet, suikast, yıkım, ölüm faturaları da İslâmiyete kesiliyor. Bunlara destek veren güçler elbette var. Ama, asıp kesmenin sevap olduğunu anlatan, Dört Halife, Muaviye-Yezid savaşımlarını özendiren yayınlar, inanç ve saplantılarını aşamayanları besleyen yüzlerce yıllık bir gazâ literatürü de mevcut.

    Halifelerin marifetleri...

    Bunlar dünlerde cami kapılarında, Namaz Hocası, İlmihâl, Mevlid-i şerif kitapçıkları yanında ve onlardan çok satılırdı. Bugün daha çok basılıyor olmalı. Hz. Ali Gazveleri: Haverzemin Cengi, Yılanlı Kale Hayber Kalesi, Cemel Cengi Kubbe-i Mıknatıs Cengi, Kan Kalesi, Berber Kalesi, Billur Azam Cengi, Ejder Kalesi, Şeddat Cengi, Hz. Ali Kıyamcılara Karşı, Hazreti Aliye Meydan Okuyan Kız, Hz. Ali ve Hayberli Sihirbazın İntikamı, Hz. Alinin Hilâfeti ve Hazreti Osmanın Kanlı Gömleği, Hazreti Ali- Yezit Muaviye Cengi, Hazreti Ali Devler Mağarasında, Hamza Pehlivan ile Mâlike Ejder Cengi Hazreti Hamzanın Kahramanlığı, Kesik Başın İntikamı Hz. Hasan, Hüseyin ve Muhammed Hanefi’nin Üç yol Cengi, Muhammed Hanefi’nin İntikamı, Hazreti Süleyman İle Zaloğlu Rüstem, Kerbi Gazi, Peygamber Orduları İstanbul Kapılarında. Sıffin Muharebesi, Eba Müslim, Kara Cellat, Kerbelânın Öcü, Ölüm Kalesi, Nemrud Kalesi…

    Dünlerde en çok, Vakidî’nin Fütûhü’ş-Şam’ından alınıp köpürtülen, olağanüstü asıp kesme öyküleri anlatılan bu kitapçıklar, kasaba çarşılarındaki iş durgunluğunda üçü beşi bir araya gelen esnaf arasında ve kahvelerde sesli okunur, ilkokul-ortaokul çocuklarının çantalarından eksik olmaz; okuryazar köylüler de söğüt gölgesinde okurlardı.

    Kitapların ortak kurgusu kâfir kesmek, öteki dinlerden olanları boynunu uçurarak öldürmektir.

  • ‘Barış dini’ ve kanlı tarihi

    ‘Barış dini’ ve kanlı tarihi

    Dünyadaki hiçbir inanç sistemi, kendine inanmayanları yoketmek üzere ortaya çıkmadı. Ancak tarih, özellikle Hıristiyanlık ve Müslümanlığın yayılma ve kendi içlerindeki iktidar mücadeleleri döneminde sayısız katliam ve vahşete tanıklık etti. Hıristiyan dünyası Aydınlanma Çağı’yla birlikte bu sorunu büyük oranda çözerken İslâm dünyasında şiddet dönem dönem azalıp artarak bugünlere kadar geldi. Dünden bugüne din adına işlenen cinayetlerin, yapılan zulümlerin kısa tarihi… 

    İHSAN ELİAÇIK

    'Barış dini' ve kanlı tarihi

    Günümüzde İslâm ve şiddet tartışmaları yapılırken Hazreti Muhammed’in girdiği savaşlara da çokca gönderme yapılır. Ancak bilinmelidir ki, peygamber dönemindeki savaşlar hep kendini savunma, Müslümanların can ve mal güvenliğini koruma amaçlıdır. Zaten Kuran-ı Kerim’e göre saldırı yoksa savaş da yoktur. Müslümanlar ancak kendilerini savunmak için silaha başvurabilirler. Savunma sözkonusu değilken bir yeri işgal etmek, fethetmek, haraca kesmek, birilerini din adına öldürmek diye bir şey yoktur. Peygamber zamanındaki durum da genel hatlarıyla böyleydi.

    Peygamber 632 yılında vefat ettikten sonra Ebubekir (573-634) halife oldu. İki yıl halifelik yapan Ebubekir de peygamberin çizgisini sürdürdü. İkinci halife Ömer (581-644) döneminde ise durum değişti, Ömer’in on yıllık halifeliği boyunca İslam orduları yavaş yavaş civar kabilelere ve ülkelere yönelik işgal hareketlerine giriştiler. Ömer zamanında ordu Azerbaycan’a kadar gitmişti. Bunlar her ne kadar “fetih hareketi” denilerek meşrulaştırılmaya çalışılıyorsa da kendilerinden önceki Bizans ve Sasani İmparatorluklarının işgal hareketlerinden farksızdı.

    'Barış dini' ve kanlı tarihi

    Şiddet sarmalına bir kez girildikten sonra, dışa dönük şiddetin içe yönelmemesine imkan yoktur. İçe dönük şiddetin İslâm dünyasını sarsan ilk olayı halife Ömer’in öldürülmesiydi. Mallarını yoksullara dağıtmaktan, vergilerini arttırmaktan söz etmesinin ürküttüğü zengin çevreler Ömer’i öldürttüler.

    Sonra gelen üçüncü halife Osman’ın (580-656) ikinci altı ayından itibaren muhalefet hızla yükselmişti. Muhalefetin sisteme barışcı yollardan katılma kanalları olmadığı için 12 yıllık halifeliğinin ardından o da öldürüldü. Dördüncü halife Ali de (599-661), Muaviye (602-680) ile girdiği beş yıllık bir iktidar mücadelesi ve binlerce insanın katledildiği savaşlardan sonra öldürüldü. Böylece Müslümanların dört halifesinin üçü yine Müslümanlar tarafından uğradıkları suikastlerde öldürülmüş oldular.

    Müslümanlar arası şiddetin kökeninde bir siyaset ve iktidar mücadelesi vardı. Bugünkü tabirle demokratik mekanizma, yani iktidarın sulh yoluyla değişimini ve kitlelerin barışçı yollardan sisteme katılmasını öngören bir sistem yoktu. Halifenin ne kadar süre işbaşında kalacağı, iktidarın vazifelerinin ne olduğunu, yöneticileri kimin seçeceği, kaç yılda bir seçeceği bunlar hep belirsiz kaldı. Gelen ölene kadar gitmedi, iktidara gelmek isteyen de kanlı ihtilal dışında bir yol bulamadı. İslamın tarihsel tecrübesi de bu iktidar kavgaları yüzünden tıkandı kaldı.

    'Barış dini' ve kanlı tarihi
    Ali Ekber Kerbelâ’da babası İmam Hüseyin’in kucağında can verirken.

    Kâbe’nin yakılması

    Ali’yle Muaviye arasındaki kavgayı kazanınca Muaviye kendini halife ilan etti ve 91 yıl süren Emevi hanedanı dönemi başlamış oldu. Muaviye’nin ardından gelen oğlu Yezid de (646-683) birçok ayaklanmayı bastırmakla uğraştı. Bu ayaklanmaların en büyüğü ve kanlısı 680 yılında Kerbelâ’da yaşandı. Yezid’in ordusu bütün peygamber torunlarını katletti, Medine’yi bastı, sahabe kadınlara tecavüz etti ve ardından Mekke’yi işgal edip Kâbe’yi mancınıklarla fırlattıkları ateş toplarıyla yaktı. Kâbe’nin cayır cayır yakılmasından sonra diyebiliriz ki, en azından görüntü olarak “bu iş bitti”. İslam’ın adaletli, eşitlikçi, barışçı mesajı Kerbelâ’da toprağa gömüldü.

    'Barış dini' ve kanlı tarihi
    Hz. Ali’nin halifeliği döneminde yaşanan çok sayıda savaştan biri de Nehrevan Savaşı’ydı.

    Kerbelâ olayında olduğu gibi zorbalık yapıp büyük günahlar işleyenler, yaptıklarını meşrulaştırmak için kelam üretmeye, uydurmaya başladılar. Mesela, büyük hadis kitaplarından herhangi birinin iman bölümü açıldığı zaman şunların yazıldığı görülür: “Kalbinde hardal tanesi kadar imanı olan bir kimse deniz köpüğü kadar günah işlemiş olsa bile affolur”. Yani, “Kerbela’da bu katliamları yaptım ama kalbimde iman var. O zaman bu günahların affedilmesi lazım, çünkü peygamberimiz böyle buyurmuş!”

    Bu uydurmalara daha başka birçok örnek verebiliriz. İkindi namazı kılanların o günkü günahları affolur, Cuma namazı kılanların o haftaki günahları affolur, hacca gidenin bir yıllık günahları affolur, Arafat’a çıkanın kul hakkı da affolur… Bunların hepsi uydurmaydı ama hadis kitaplarına geçince nesilden nesile aktarıldı, bunların etrafında bir ilahiyat üretildi ve günümüze kadar ulaştı.

    'Barış dini' ve kanlı tarihi
    İmam Hüseyin’in kesik başı, Zeynü’l-Âbidîn ve kadınlar Yezid’in önünde

    Saltanat devri başlıyor

    Görüldüğü gibi daha İslamın ilk yüzyılında Müslümanlar arasında çıkan iç savaşlarda binlerce kişi hayatını kaybetmişti. Sadece Ali-Muaviye savaşlarında ölenlerin sayısı 100 bini buluyordu. 100 bin rakamını o günkü İslam dünyasının nüfusuyla orantılayıp günümüze uyarladığınızda durumun korkunçluğu ortaya çıkar.

    Muaviye’nin Emevi darbesi oligarşik bir dini diktatörlük dönemi başlattı ve inşa edilen süreç İslam dünyasının sonraki tüm asırlarını etkisi altına aldı. Emevi darbesiyle birlikte “Sünni Saltanat İdeolojisi” ve “Şii İmamet Mitolojisi” diyebileceğimiz bir iktidar ve bir de ana muhalefet akımı oluştu. Siyasi krizler bu iki ana akım üzerine bina edildi, bunlar dışında başka bir yol üretilemedi. Emevilerden sonra gelen Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar dönemleri bu açıdan birbirinin tekrarı ve devamıdır. Bu 14 asır boyunca İslam dünyasında barış içinde geçen 10 yıl bile yoktur. Sürekli ayaklanmalar, ayaklanmaları bastırmalar, kanlı ihtilaller, saray darbeleri, fetihler, işgaller, saltanatın bekâsı için evlat boğdurmalar…

    Diğer taraftan Ömer döneminde başlayan fetih hareketleri İç Asya’dan İspanya kıyılarına kadar askeri açıdan zaferler silsilesi getirmişse de siyasi açıdan fethedilen uygarlıkların mirasının da devralınmasını gerektirmişti. Bir yandan Sasanilerin bir yandan Bizans’ın devralınmaya başlaması sürecinde Hz. Muhammed’den önceki eski dünya alışkanlıklarının İslam dünyasına sızmasına mani olunamadı.

    İslam dünyasında, demokrasi batılıların sembolü sayıldığı için bir küfür olarak görünür ama nedense saltanat denildiği zaman kimse rahatsız olmaz. Halbuki saltanat da Muaviye tarafından Bizans’tan örnek alınarak İslam dünyasına sokulmuştur. Zaten İslamın demokratik yorumu Bizans’tan saltanat, harem hayatı, saray hayatı ithal edilerek boğuldu. Saltanat, İslâm’ın siyasi reformlarının gelişmesine engel olduğu gibi iç ve dış şiddetin meşrulaştırıcısı da oldu.

    Saltanat, İslâmi bir yönetim biçimi olmadığı gibi İslâm’a aykırıdır da. Birincisi İslâm’daki rıza ilkesine aykırıdır. Rızasını almadığın bir kadınla evlenemezsin, bir esnaftan rızası dışında mal alamazsın, rızasını almadan kimseyle anlaşma yapamazsın, yönetemezsin. Ancak İslâm’ın aksine saltanatta rıza yoktur ve ontolojik olarak da olmasına imkan yoktur. İkincisi, evlat katli islam hukukunda çok büyük bir suçtur. İslam hukuku işletilse, evlat katleden padişahların yargılanmaları gerekir. Üçüncüsü, İslâm’da cariye hayatı kesinlikle yoktur. Dördüncüsü, devşirme sistemi, yani çocukları ailelerinin elinden alıp ismini dinini değiştirmek İslâm’a aykırıdır. Saltanatın olduğu yerde aslolan din değil saltanattır.

    Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle birlikte İslâm dünyası yepyeni bir döneme girdi. Bu dönemin en önemli özelliği İslâm medeniyetinin adeta tarih sahnesinden çekilmesi ve İslâm coğrafyasının sömürge haline getirilmesiydi.

    İslâm düşüncesinde 1930’lu yıllarla 1990’lı yıllar arasında görülen Hasan el–Benna, Mevdudi, Humeyni gibi simaların söylemlerinde radikalleşme eğilimi ortaya çıktı. Bu eğilimin sahipleri, Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki İslâmcılar, “devleti kurtarma” temayülünün aksine “devlet kurma” düşüncesindeydiler. Çünkü uluslararası arenadan tümden silinmenin doğurduğu bir sonuç olarak, acilen bir devlet kurmaları gerekiyordu. Bu da haliyle cemaat, parti, teşkilat, devrim, kıyam, ayaklanma gibi kavramların öne çıkmasına sebep oldu. 

    İhsan Eliaçık’la yapılan söyleşiden derlenmiştir.

    DÜNDEN BUGÜNE SELEFÎLİK

    Farklı fikre sıfır tolerans

    İslâm düşünce tarihi içinde yeniliğe en çok karşı olup zihinleri geçmişe dönük çalışanlar Selefî denilen gruplardır.

    'Barış dini' ve kanlı tarihi
    Afganistan’ın Bamiyan kentindeki iki dev Buda heykeli, ülkenin kontrolünü elinde tutan selefi Taliban tarafından 2001’de yok edilen çok sayıda tarihî eser arasındaydı.

    Peygamberin vefatının ardından, “Peygamberin olmadığı çağlarda Müslümanlar kime uyacak?” sorusu ortaya atılıp Müslümanlar arasında siyasi, iktisadi ve fikrî birlik sağlanamayınca farklı sesler çıkmaya başladı. Yaşayan, kendisine vahiy inen bir peygamber olmayınca ne olacaktı? Bir tartışma olduğunda, peygamber otorite boşluğunu dolduruyordu ama vefatının ardından Müslümanlar birbirine girince, hele Muaviye savaşlarında yüz bine yakın insan ölünce büyük bir kaos ve travma yaşadı İslam dünyası. Selefîlik akımı, bu travma sonucunda, “Herkes kafasına göre konuşup durmasın, ayet ne diyorsa ona uyalım” denilerek ortaya çıkan zahiri ve şekilci bir çabaydı. Selefîler, “Ayetlerle ilgili kimse yorum yapmasın, kimse aklına başvurmasın, kimse kendi görüşünü oluşturmasın. Böyle yapınca birlik olamıyoruz. Bu nedenle ayetin dışsal ilk anlamı ne diyorsa ona uyalım” derler.

    Bunlar bir tek görüş olsun ve herkes ona uysun istiyorlar ama pratikte birçok farklı fikir çıkmasına engel olamıyorlar. O zaman da farklı görüş sahiplerini yok etmek için şiddete ve silaha başvuruyorlar.

    Selefîlikten söz etmişken, bu akımın 18. yüzyılda Suudi Arabistan’da ortaya çıkan temsilcisi Vahabilik’ten de söz etmek gerekir. Selefî iddialarla ortaya çıkan Muhammed bin Abdülvahab, yoruma karşı çıkıyor, ayetlere, hadislere birebir uymak gerektiğini söylüyordu. Muhammed İbni Suud, yani Suudi Arabistan’ın kurucusu, Muhammed bin Abdülvahab’ın çizgisindeydi. Suudilere Vahabi denilmesinin sebebi budur.

    Selefîlerin ileri gelen alimlerinden biri İbni Teymiye’dir (1263-1328). Şiddetli tasavvuf karşıtıdır İbni Teymiye. Ünlü İslâm düşünürü ve mutasavvıf İbni Arabi’ye “şeyhül ekfer” der, kafirlerin şeyhi, en büyük kafir anlamında. Suudi Arabistan resmi olarak onun kitaplarını basar, dağıtır.

    Bugün de İslam dünyasındaki tartışmalardan rahatsız olan, farklı görüşlerden hazzetmeyen, zihni daha çok siyah beyaz çalışan, “Bir kişi imam olsun herkes buna uysun” diyen zihinler hemen Selefîliğe kayarlar. Suudi Arabistan tarafından da desteklenen kayarlar. IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi hareketlerin kökeninde de bu tek tipçi ve farklılığa tahammülsüz zihin yapısı vardır. Bu zihin yapısının aslında Müslümanlıkla bir ilgisi yoktur. Sözgelimi solcu olsa Stalinist zorba olacak bu insanlar Müslüman olduğu için Müslüman zorba olmuştur.

    Bunların din algısında da sakatlık olduğu için iktidarı ele geçirdiklerinde inanç ve ritüelleri din olarak uygulamaya başlıyorlar. Kuranî bakış açısı şöyle bakar; bir insan öldürüyor mu, çalıyor mu, iftira ediyor mu, hak yiyor mu? Neye inandığı, hangi ibadeti yaptığı yapmadığı önemli değildir. Ama bunlar gücü ele geçirir geçirmez namaz kılıyor mu, başını örtüyor mu, hangi inançtan, hangi mezhepten, bunları takip ediyor. Böyle olunca ele geçirdiği devlet dini polis devletine dönüşüyor. Din namına insanlara kan ağlatmaya başlıyorlar.