Etiket: sayı:09

  • Aklını yitiren ve eşir düşenlerin trajedisi

    Aklını yitiren ve eşir düşenlerin trajedisi

    On binlerce esir depresyondan şizofreniye birçok ruhsal bozuklukla evine döndü. Dönemin tıp anlayışı, psikiyatrik problemleri olan savaş gazilerinin “zaten hasta” oldukları varsayımını kabul ediyordu. Esirlikten bahsetmek bile ayıptı. Bir dönemin ruhsal anatomisi…

    Bir Osmanlı askeri Çanakkale’de çarpışırken etrafında gördüğü ölümlerle, açıktaki cesetlerle sarsılır, sinirleri altüst olur, sonrasında rüyasında bir din büyüğünü görür. Bu zat kendisine muharebenin silah ve cephane yapanlar yüzünden uzadığını söyler. Bunun üzerine asker, tüfekçi ustasını kasatura ile boğazlar. Derhal İstanbul’a gönderilerek akıl hastanesine kapatılan asker, dönemin nöropsikyatrlarına göre “cibilliyetsiz dejenere” nin bir alt kategorisi olan “saf mistisizm”den muzdariptir!

    Benzeri çarpıcı örneklerle 1. Dünya Savaşı ve sonrasını bir başka yönüyle ele alan Yücel Yanıkdağ’ın Millete Deva Olmak, Osmanlı Savaş Esirleri, Tıp ve Milliyetçilik (1914- 1939) adlı çalışması hem savaş sırasında ve sonrasında Osmanlı esirlerinin günlük yaşamlarını inceliyor, hem
    de anılardan ve belgelerden hareketle, askerlerin ülkenin geleceğine yönelik düşüncelerini araştırıyor. Dönemin tıbbına uygun olarak askerlerin, esirlerin nasıl değerlendirildiklerini de inceleyen yazar, kendi deyişiyle bir “biyo-politika”nın izini sürüyor.

    İlk bakışta birbirinden farklı görünen konuları etkileyici şekilde harmanlayarak okura sunan kitapta, Osmanlı hekimlerinin de Avrupalı meslektaşları gibi savaşın bizatihi kendisinin ruhsal bozukluklara yol açtığını değil, zaten varolan potansiyel durumları açığa çıkarttığını savunduklarını okuyoruz. Psikolojik açıdan sorunlu görünenler ya yobaz ya da mütemârızdı (yalandan hasta). Yanıkdağ, yukarıdaki örnekte olduğu gibi bizde de savaş nevrozuna yol açan durumların görmezlikten gelindiğini belirtiyor.

    150 bin Osmanlı esiri 1. Dünya Savaşı sırasında asker-sivil yaklaşık 150 bin Osmanlı esir düştü. Çanakkale’de esir düşen ilk askerlerden biri, Galeka gemisinin güvertesinde.

    Savaş sonrasında ülkemizde modern psikiyatri ve nörolojinin kurucusu kabul edilen Dr. Mazhar Osman, savaş esirleri, savaş nevrotikleri, mütemârız kadınlar ve başka gruplar hakkında zalimane ve sert görüşleriyle karşımıza çıkıyor. Öğrencisi yine ünlü nöropsikiyatristlerden Dr. Fahrettin Kerim’e göre, anne olmayı istemeyen, dışarıda çalışmak isteyen kadınlar hiç evlenmemeliydi. Kıt olan sağlıklı erkek kaynağını “meyvasız” evliliklerle harcamaya gerek yoktu ve “zeka kudretinin geri olduğu” öğrencilere eğitim vermek israftı! Yazar, meclisten geçen sosyal hijyen kanunlarının (evlilik kanunları, içki yasağı ve intihar haberlerine sansür vs. ) bu anlamda nasıl biçimlendirildiğini analiz ediyor.

    Dejenere çocukların dünyaya gelmesine yol açacağı gerekçesiyle, hastanın bilgisi ve onayı olmadan yapılan kısırlaştırma işlemleri de, dönemin bakış açısını yansıtan uygulamalardan. Ülke nüfusunun üçte birinden fazlasının dejenere olabileceği ve bu sorunu tıbbi yollarla halletmek gerektiği teorisi, savaşın bitiminden sonra uzun süre revaçta kalıyor. Yanıkdağ’ın en önemli saptamalarından biri de, Türkiye Cumhuriyeti’nde negatif öjeninin uygulandığını iddia etmesi (s. 287).

    Kitapta, esir düşen Osmanlı askerlerine dair de çarpıcı saptamalar var. İngilizlerin Mısır esir kamplarında yaygın olarak görülen pallegra ve körlüğe yol açan trahom salgını üzerine, hastalıkları değerlendirirken ırkçı, oryantalist yaklaşımları, eserin en önemli bölümlerinden birini oluşturuyor. O dönemde nedeni bilinmeyen, B3 vitamini (Niasin) eksikliğine bağlı pallegra, cillte lezyonlar, ishal, demans ve sonunda ölümle sonuçlanan bir hastalıktı. İngiliz doktorlar, esirlerin esir düşmeden önce bu hastalığa yakalandıklarını iddia edeceklerdi. Yanıkdağ, İngiliz sağlık görevlilerinin kasıtlı olmamakla birlikte, kalori açısından yeterli ancak B3 vitamini açısından yetersiz “Avrupalı olmayan esir diyeti”nin Pallegra’ya yol açtığını kabullenmediklerinin altını çiziyor.

    Şam’da esir edilen Osmanlı askerleri, yerel halkın arasında (yanda).

    Yazar ayrıca esir kamplarında çıkan gazeteleri incelemiş. Artık kaybedecek bir şeyi olmayan bundan dolayı da (öz)eleştiri konusunda daha serbest subayların, durumun nasıl düzeleceğine dair önerilerde bulunan yüzlerce makalesini araştırmış. 1. Dünya Savaşı’nda esir düşmek, hakkında hiç konuşulmayan, bahsedilmesi istenmeyen bir durumdu. Binlerce esir depresyondan şizofreniye birçok ruhsal bozuklukla yurda döndü. Osmanlı hekimleri esaret yaşamının ruhen yıkıcı olabileceğini ancak Cihan Harbi bittikten sonra kabule yanaşmışlardı. Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlarından Cemal Gürsel ve Cevdet Sunay İngiliz esir kamplarında kalmışlardı. Bu konuda hiç konuşmamayı, yazmamayı tercih ettiler.

    Yücel Yanıkdağ’ın kitabı, savaşın 100. yılında bugüne kadar dile getirilmemiş sorunları çok çarpıcı örneklerle sunan orijinal bir eser.

  • Ali Kemâl’e ikinci linç

    İmparatorluğun son döneminde zıt kutupların merkezinde yer alan Ali Kemal’in linç edilmesi tarihimizde kara bir leke olarak dururken, yazarın üç ciltlik İkdam yazılarının Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlan ilk çevrimyazı basımı Paris Musâhabeleri, özensizliği ve yetersizliğiyle adeta yeni bir linç girişimi.

    Ali Kemâl, Osmanlıların son demlerinin belki de en trajik figürü: 6 Kasım 1922 günü, Sakallı Nurettin Paşa’nın koşullarını hazırladığı bir kalkışım sonrası, İstanbul’dan, Tokatlıyan’ın karşısındaki berber dükkânından düpedüz kaçırılıp getirildiği İzmit’te linç edilmesi pis bir leke olarak duruyor tarihimizde.

    Ali Kemâl, yaşadığı dönemde, çevresindekileri zıt kutuplara bölmüş bir kişilik. Yahya Kemal, önemli portre yazısında, Rıza Tevfik, Biraz da Ben Konuşayım başlığı altında toplanan anılarında, bir ucu temsil eden olumlu yaklaşımlarla karşımıza çıkarlar; öteki uçta, Kavgalarım’da Hüseyin Cahit Yalçın’ın, Son Asır Türk Şairleri’nde İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın amansız yargıları toplanır. Gene de, anımsatmak gerekir: Bizim kültür tarihimizde, üzerinde uzlaşmaya varılmış neredeyse kimse yoktur!

    Ali Kemâl’in anıları, oğlu Zeki Kuneralp tarafından, Ömrüm başlığı altında, hayli gecikmeli biçimde (1985) yayımlanmıştı. Bu birincil kaynağa Ruşen Eşref Ünaydın’ın Diyorlar ki kitabındaki Ali Kemâl bölümünü eklemekte yarar var: Sorulara yazılı olarak yanıt verdiği bu ‘söyleşi’, yazarın düşünce dünyasına ilişkin ilk elden önemli ipuçları barındırıyor.

    Türk Tarih Kurumu’nun, 2014 yılında yayımladığı Paris Musâhabeleri, Ali Kemâl’in 1913’de üç ciltte bastırdığı İkdam yazılarının ilk çevrimyazı basımı. Görünüşte heyecan verici bir girişim. Ne var, giriş sayfalarından başlayarak, Ali Kemâl’in bir de bu yoldan linç edilmek istendiği kanısını doğuran çok sayıda sorun çıkı- yor okurun karşısına. “Yayına hazırlayan” Kâmil Yeşil’in bu konudaki yetersizliği yeterli bir açıklama olarak görülebilir mi, sanmıyorum: Anlı şanlı bir kurumun sonuçta asıl sorumluluğu taşıyacağı tartışma götürmez: Gerekli “editörlük” çalışmasının yapılmadığı ayan beyân ortada.

    Deyim yerindeyse bahtsızlık, kitabın ilk sayfasından başlıyor: Üstüste dört kez, aynı sayfalarda, Ali Kemâl’in doğum tarihinin 1889 olduğu belirtiliyor; bu durumda ilk romanını 6 yaşında yayımlaması sözkonusu! Ali Kemâl, 1867’de dünyaya gelmiştir.

    Kitaptaki yanlışların önemli bir bölümü Ali Kemâl’in değil de çevrimyazıyı gerçekleştiren kişinin Fransızca bilmemesinden kaynaklanıyor. Bu tür bir yayında editörün kimi ek bilgiler vermemesi de büyük eksiklik.

    Adı üstünde, Paris Musâ- habeleriİkdam gazetesine Paris’ten gönderilmiş yazılardan oluşuyor. Sayfadan sayfaya ilerlerken, okur, yazarın doğru dürüst Fransızca bilmediği (!?) halde nasıl böyle bir işe kalkıştığını anlamakta güçlük çekiyor:

    Bizim Milo Venüsü olarak tanıdığımız Venus de Milo’yu, Venüs Demilleau (s. 34); La Dame aux Camélias’yı, La Damme aux Cameliq (s. 52); Leconte de Lille’i, le Conette de Lille (s. 136); Champs de Mars’ı, Chan de Maresse (s. 138); Puvis de Chavanne’ı, Pa- vet de Chavain (s. 141); Maxime du Camp’ı, Maksim de Cann (s. 149)… yazabildiğine, “absent”i, “absant” (s. 98), Nana’yı, Nata (s. 114) bellediğine, Montre Kristo (s. 40) diyebildiğine göre Ali Kemâl içinde yaşadığı yabancı dili öğrenmiş olmanın pek uzağındaydı anlaşılan.

    Kaldı ki, yazarın “genel kültür”ünün de hayli zayıf olduğunu gösteren başka örneklere de rastlanıyor yazılarında: Ünlü ressam Rafaello’yu ikidebir Rafeille, Rembrandt’ı Ramberan, Wagner’in Tannhauser’ini, Taine Hauser diye andığına bakılırsa.

    Tutalım ki Ali Kemâl sorumluydu bütün bu yazım yanlışlarından, gene de, önce bunu kurcalamak gerekirdi: Varsa elyazmalarına, yoksa İkdam koleksiyonuna başvurarak — ama, her durumda yapılması beklenecek iş bir “bilen”e danışmak olmalıydı. Uzağa gitmeye gerek yoktu ayrıca: Ali Kemâl’in iki torunu da yetkin derece Fransızca biliyorlar, yardımları istenebilirdi!

    Sonuçta, 2014 tarihli bir Tarih Kurumu yayınında notlanmalıydı: Ali Kemâl’in yanlışı, İkdam’dan ya da 1913 baskısından kaynaklanan yazım yanlışı diye ve “doğrusu” dipnotta verilmeliydi. Korkarım, yanlışların önemli bir bölümü Ali Kemâl’in değil de, çevrimyazıyı gerçekleştiren kişinin Fransızca bilmemesinden kaynaklanıyor! Kaldı ki, bu tür bir yayında, editörün kimi ek bilgiler sunması yerinde bir davranış olur. Sözgelimi, Ali Kemâl, yazılarından birinde Sırrı Paşazâde Vedad Beğ’den bahis açıyor: “Vedad Beğ pek güzel imtihanlarla mektebe dühûl ettikten başka şimdi en parlak talebe-i mimâriden addolunuyormuş”. Paris Musâhabeleri’nin her okurundan tahminde bulunmasını bek- leyemeyiz: Burada anılan mimarlık öğrencisi, Cumhuriyet’in ilk kuşak mimarlarının önde gelenlerinden biri olan Vedat Tek’ten başkası değildir (Afife Batur’un dörtdörtlük monografi kitabında ayrıntılı öyküsü yeralıyor Vedat Tek’in Paris’teki öğrencilik döneminin).

    Yayıncının ‘müdahale’sini isteyen pek çok böyle ayrıntı var kitapta. İkdam yazılarına tarih bile atılmamış; oysa, yaklaşık 120 yıl sonra ayrı bir önem taşıyor tarihlendirme. Örnekse, Ali Kemâl, sanırım 1896’da olmalı, “öteden beri âsârını, mezâyâsını terceme ve ta’dad ve vasfetmekle bitiremediğimiz” Marcel Proust’tan dem vuruyor. En hafifinden şaşırtıcı, aydınlatılması gereken bir yaklaşım bu: Proust, 1896’da “ilk” kitabını yayımlamış çok genç bir yazardır, Yitirilmiş Zamanın Peşinde’yi yazmaya 1909’da girişmiş, birinci kitabı 1913’de çıkarmıştı: Ali Kemâl “öteden beri” onu okumuş olabilir miydi?

    Paris Musâhâbeleri’nde, Salâh Birsel’in deyişiyle “aşırımento” bölümlerin epey yer tuttuğunu Hüseyin Cahit ileri sürmüştür gerçi; ama 2014’de kitabı yayına hazırlarken bunları ya doğrulamak, ya da tersini savunmak için “çalışmak” şarttı. Öte yandan, kitabı bir intihal anıtı olarak nitelendirmek insafsızlık olur: Ali Kemâl’in kaleminden geldiği tartışılamayacak nefis öznel parçalar (kediler ve köpekler üzerine bölüm gibi), önümüzde cins bir yazar durduğunun belirgin kanıtları.

    Türk Tarih Kurumu’nun, tez elden, Paris Musâhabeleri’nin “düzeltilmiş” baskısını hazırlatmasını dileyelim.

  • Kadim Türklerden Duşakabinoğulları’na

    Kadim Türklerden Duşakabinoğulları’na

    Cumhurbaşkanlığı forsunda bulunan 16 Türk Devleti, yakın zamanda üniformalar ve canlandırmalarla resmî kabul törenlerine de yansıdı. 1969’da başlayan tartışmalar alevlenerek sürerken, tarihe bakışımızdaki zihniyet, bilimsellikten daha da uzaklaşıyor.

    KAHRAMAN ŞAKUL

    Cumhurbaşkanlığı forsu 1934’te kanunlaşır. 35 sene sonra 1969’da, Akib Özbek, Türkiye Cumhurbaşkanlığı Forsu ve Taşıdığı Anlam isimli kitabında bu yıldızların Türk devletlerini temsil ettiğini söyler ve günümüze dek bitmeyen bir tartışma başlar. Bugünse, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı bünyesinde devlet protokolünde kullanılmak üzere eski Türk devletleri temalı bir tören kıtası oluşturma çabalarını gözlemlemekteyiz. 30 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı resepsiyonunda tarihte Türk ordularının kullandığı 21 farklı üniforma Muhafız Alayı’ndan seçilen erlerce giyilmiş ve davetlilere sergilenmişti. Daha sonra Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın 12 Ocak 2015 tarihli karşılama töreninde ‘16 Türk Devleti’ni temsilen tarihî üniformalar giydirilmiş 16 asker ‘Ak Saray’ tabir olunan yeni Cumhurbaşkanlığı konutunun merdivenlerine dizilerek değişik bir görüntü sergilediler.

    Altın elbiseli adam

    Kazakistan’ın Almatı kentindeki MÖ 4.-3. yüzyıla tarihlenen Issık kurganında muhtemelen bir Hun liderinin iskeleti, altın kıyafeti ve kılıcıyla bulunmuştu. “Altın Elbiseli Adam” bugün Margulan Arkeoloji Enstitüsü’nde sergileniyor. Oysa Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki “tarihî tören kıtası”nın kıyafet tasarımları bilimsel araştırmalardan nasibini almamış görünüyor.

    En son 14 Ocak 2015 tarihinde Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in karşılanma töreninde bu giydirilmiş askerler tören kıtası olarak kullanıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kıtanın önünden geçerken Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Bandosu’nun çaldığı müzik ise TRT 1’de yayınlanan “Ertuğrul-Diriliş” dizisinin jenerik müziğiydi. ‘Bir kısım medya’ tarafından derhal ‘Diriliş Marşı’ ilan edilen bu jeneriğin marş formuyla hiçbir alakası bulunmadığı gibi AKP’nin seçim şarkısı olarak da kullanılan meşhur “Dombra” şarkısını andırdığı da yazılıp çizildi.

    Forsun ortaya çıkış hikayesi gizemini korumaktadır. Cumhurbaşkanlığının resmî yayınları forstaki yıldızların tarihteki bağımsız 16 büyük Türk Devletini simgelediğini iddia etse dahi, “Cumhurbaşkanlığı Forsunun bugünkü biçimiyle ilk kez hangi dayanağa bağlı olarak ve hangi gerekçelerle kabul edildiği ve kullanılmaya başlanıldığına ilişkin resmi bir kayıt ve belge saptanamamıştır” demek suretiyle kendisiyle çelişmektedir.

    Resmî törende alternatif tarih! Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı karşılamasında, Muhafız Alayı’na bağlı askerler 16 Türk Devleti’ne ait “üniformalar”la poz verdi. Yukardan ikinci sırada temsil edilen Altın Orda devletine ait kıyafet, bornoza benzetilerek sosyal medyadaki “Duşakabinoğulları” esprisinin kaynağı oldu.

    Atatürk’ün talimatı mı?

    Halen kullanılmakta olan forsa benzer bir flama Mustafa Kemal’in 1922’de İzmir’e girerken otomobiline çekilmişti. 29 Mayıs 1936 tarihinde ise Türk Bayrağı Kanunu ve 14 Eylül 1937 tarihli Türk Bayrağı Nizamnamesi ile mevcut fors yasal bir çerçeveye kavuşturuldu.

    İstanbul Deniz Matbaası baş ressamı Hüsnü Tengüz’ün oğlu Ahmet Tengüz, dönemin Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’e konuya ilişkin bir mektup yazarak forsun üzerindeki armayı babasının tasarladığını iddia etmiştir. Buna göre, Hüsnü Tengüz, Atatürk’ün talimatı üzerine armayı bir gecede çizmişti. 1950’de vefat eden Tengüz tasarımındaki güneş ve yıldızların ne anlama geldiğini anlatmadığı için konu muallakta kalmıştır.

    Fevzi Kurtoğlu Reis-i Cumhur Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşadığı bir tarihte, 1938’de, forstaki güneş ve yıldızların sembolik olduğunu ifade etmişti; sol üst köşesinde “altın yaldızla 16 kıta beş köşeli yıldızın teşkil ettiği dairenin ortasında 16 şualı bir güneş motifi resmedilmiştir.” Forsun üzerinde “yüzlerce asırlardan beri Türk hükumet reislerinin sembolü olan güneşin altın ışıklarını serpmekte olduğu görülür.” Eğer forstaki arma gerçekten 16 tane Türk devletini birebir temsil ediyor olsaydı, muhtemelen en başta Atatürk, Kurtoğlu’nun bu görüşüne itiraz ederdi. Nitekim Türkçülüğün yetiştirdiği en meşhur adamlardan Nihal Atsız dahi 1969 senesine dek bu yıldızların 16 Türk devletini temsil ettiğini bilmediğini şaşkınlık ve kızgınlıkla ifade etmiştir.

    1987’de Türk Tarih Kurumu üyelerinden “16 Türk Devleti” konusunda yazılı görüş istenmişti. TTK üyesi Türkolog Bahaeddin Ögel yazılı görüşünü üst makamlara sunmuş ve bunun bir özetini de bir makale yazarak kamuoyu ile paylaşmıştı. Ögel makalesinde ‘16 Türk Devleti sembolü’ üzerine dönen tartışmalara tepki göstermiştir. Zira, “Türk milleti, uzun ve şanlı geçmişi ile birlikte, bölünmez bir bütündür ve Cumhurbaşkanlığı forsu bu birliğin sembolüdür.” Ne var ki, Ögel kendi bakış açısını temellendirirken sembolün keyfiliğini kabul eder: “16 sayısı itibaridir. Yarım yüzyıl önceki bilgiler ile Türk devletleri böyle sayılmıştı. Aslında bu sayı, devlet anlayışına bağlıdır. Beylikleri de bir devlet sayarsak bu sayı belki 200’ün üzerine bile çıkabilir… 16 Devlet’e gelince, bu da itibaridir. Atatürk çağındaki bilgi ancak bu kadardı. Önemli olan ‘Türk devletlerinin birbirinin benzeri ve devamı oldukları’dır.

    Ögel’in bu yorumu oldukça zorlamadır. Çünkü, Atatürk döneminde de Anadolu Selçukluları ve ’16 Türk devleti’ tezinde kendine yer bulamayan diğer birçok devlet Türk olarak bilinmekteydi. Fakat, Cumhurbaşkanlığı dahil tüm resmî yayınlar Ögel’in tezinin resmî söylemde kabul gördüğünün bir delilidir.

    Fevzi Kurtoğlu’nun öğrencisi Coşkun Üçok, bu tartışmalara binaen aynı sene yayınladığı makalesini “Cumhurbaşkanlığı forsundaki güneş Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, Devlet başkanlığının sembolüdür. Çevresindeki 16 yıldız da süsten başka bir şey değildir” diyerek bitiriyordu. Kanımızca haklı olan bu görüşü daha da derinleştirmek şarttır. Tarihimizde kullanılan sancak ve bayrak formlarına şöyle bir göz attığımızda Cumhurbaşkanlığı forsundaki arma formunu açıklamak hiç de zor değildir.

    Osmanlılarda doğan güneş Abdülmecid devrindeki Arma-i Osmani, Atatürk’ün 1922’de arabasında kullandığı flama ve bugünkü Cumhurbaşkanlığı forsunda devam eden güneş ışını sembolü.

    Osmanlı güneşi

    III. Selim zamanından bu yana sancak ve bayraklarda yapılan değişikliklere rağmen padişah ve hanedana ait sancaklarda güneş sembolü mütemadiyen bulunur. Örneğin, Atlas-ı Kebir tercümesinin (1803) ilk sahifesindeki kompozisyonda tuğranın sağ üst köşesinde parlayan güneş seçilmektedir.

    Genel kompozisyon, ileride kabul edilecek olan arma-i Osmani’nin bir öncülüdür. Osmanlı sancak, arma ve forslarında güneşten etrafa serpilen şualar (ışın) şekli kullanılmıştır. Meşrutiyet ve Cumhuriyet rejimlerinin kullandığı forslarda bizim yıldız dediğimiz şekillere “şemse” denir. Kurtoğlu’nun belirttiği gibi “şems” Arapça güneş demek olduğuna göre bu şekilleri yıldız yerine güneşin serpintileri olarak yorumlamak gerekir.

    TC’nin kabul ettiği kırmızı zemin üzerine beyaz ay-yıldızlı bayrak, ilk olarak III. Selim’in modern donanmasında sancak olarak kabul edildi; Kurtoğlu’na göre ay-yıldız formunu muhtemelen III. Selim şehzadeliğinde kafes hayatı sürdüğü esnada kendi icat etmişti. Bu sancakta hilal doğan/yükselen ay formunda olduğundan yıldız hilalin soluna düşmekteydi; bu, sekiz köşeli bir yıldızdı. bu ay-yıldız formu III. Selim’in tuğrası içerisinde kullanıldığı gibi (Kostantin Kapuğdağlı’nın III. Selim portresi) toplarının namlularına de nakşedilirdi.

    Şimdiki bayrağımızın hilali, batan ay şeklinde olup, haliyle yıldız hilalin sağına alınmıştır. Abdülmecid devrinde (1844) yıldızın şuaları, yani köşeleri, kesinkes 5’e indirilerek bugünkü görünüme kavuştu. Abdülaziz ve Abdülhamit devirlerinde de hilal stilize edilerek uçları kapalı hale getirildi. Güneş ve serpintilerinden oluşan kompozisyon III. Selim devrinden itibaren birçok Osmanlı madalyasında da kullanılmıştır.

    Kazılardaki asimetrik tarih! Kuzey Batı Çin’de, Turfan bölgesi kazılarında bulunan Uygurlara ait asimetrik yay ve oklar gibi birçok arkeolojik kanıt, Türk devletlerinde kullanılan silahlara dair büyük bir kaynak yaratıyor.

    Forsu efsaneye uydurmak

    16 rakamının Türk mitolojisinde sembolik bir değeri olduğu ve bir çok Osmanlı sancağında 16 tane güneş ışını demeti bulunduğu söylenegelmiştir. Halbuki, 1978’e kadar Cumhurbaşkanlığı forsundaki güneşin 10 tane oval başlı uzun ışın demeti, 10 tane de sivri uçlu kısa ışın demeti vardı. 18 Şubat 1978’de ise belli ki artık çok moda olan 16 devlet efsanesine forsu uydurmak maksadıyla kısa ve uzun ışın demetlerinin sayısı toplam 16’ya düşürüldü ve tamamının uçları sivri (üçgen biçiminde) olarak yeniden tasarlandı.

    Bu haliyle Cumhurbaşkanlığı forsu, Osmanlılardan beri kullanılagelen sancak, bayrak, arma, fors ve madalyon biçimlerini şekil açısından takip etmek düşüncesiyle tasarlanmış görünmektedir. Zaten yukarıda değindiğimiz 1922 tarihli İzmir seyahatinde kullanılan flama da bu kompozisyonu takip eder. Nihal Atsız ‘16 Türk Devleti’ yorumunu savunanlara veryansın ettiği 1969 tarihli makalesinde tarihte en az 50 Türk devleti olduğunu iddia eder. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü ise ’16 Türk Devleti’ tezinin ortaya atıldığı 1969’da Türk devletlerinin sayısını 113 olarak saptamıştı.

    Fevzi Kurtoğlu’nun öğrencisi Coşkun Üçok, “merhum ve maktul” ilan ettiği TTK’da 1981’de düzenlenen bir konferansta 16 Türk devletinin saptanmasındaki ölçütlerin keyfiliğini yeren bir konuşma yapar. Benzeri itirazların artması üzerine Cumhurbaşkanı Kenan Evren, TTK ve Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı’ndan görüş ister. Bu tartışmalar üzerinde Cumhurbaşkanının masasının arkasına yerleştirilen 16 Türk devletinin bayrakları oradan kaldırılır. Gene de 16 rakamı bir şekilde tabuya dönüşür. Öyle ki, Ankara Üniversitesi 1984-85 öğretim akademik yılının açılış töreninde 16 Türk Devleti başlıklı bir kitap dağıtıp KKTC’yi 16 rakamını bozmadan listeye ekleyebilmek için Batı Hun Devleti’ni listeden atar hani, sosyal medyada ‘bornozlu’ ve ‘duşakabinoğulları’ diye dile dolanan şu talihsiz siyasi teşekkül!

    16 rakamını tenkit eden bir başka Türkolog, Abdülkadir Donuk, Türk siyasi teşekküllerini imparatorluk, devlet, beylik, atabeylik, hanlık ve cumhuriyet olarak tasnif etmiş, kendi 108 devletlik alternatif listesini oluşturmuştur: 11 imparatorluk, 38 devlet, 34 beylik, 4 atabeylik, 17 hanlık, 4 cumhuriyet: Batı Trakya Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti, Hatay Cum- huriyeti ve KKTC. Donuk’a göre 20-22 Mayıs 1985 tarihlerinde düzenlenen “Tarihte Türk Devletleri” sempozyumunda 100’ün üzerinde ‘Türk’ devleti ele alındığına göre 16 rakamında ısrarcı olmanın bir anlamı yoktur.

    Tüm bu gelişmeler ve yükselen itirazlar karşısında yasa yoluyla forsa yıldız eklemektense 16 devletlik listenin içeriğini değiştirmek yetkililerin kolayına gitmiş olsa gerek. Yetkililer, uzman görüşü alarak değişikliğe meşruiyet kazandırmak istemişlerdi. Gelgelelim görüş birliği sağlanamadığı için bu girişim sonuçsuz kaldı.

    Kim Türk, kim değil?

    Hangi devletin hangi ölçütlere göre bu listeye girmesi gerektiği tartışmanın odak noktasıdır. Örneğin Donuk, Batı Hun İmparatorluğu tabiri ile Avrupa Hun İmparatorluğu’nun anlaşıldığını hatırlatır. Listedeki Batı Hun diye geçen grubun ise Büyük Hun’un bir parçası olduğunu belirtir. Ayrıca, ona göre Altınordu aslen bir Moğol devleti olduğu için listeye hiç girmemeliydi.

    ‘16 Türk Devleti’ meselesini ele alan Üçok, kıstaslardaki muğlaklığı irdeleyen bir başka isimdir. Hanedanı Türk olup listeye giren kadar (Gazneliler) giremeyenler de vardır (Memlükler, Tulunoğulları, Akşitler). Halkı Türk olan devletlerin akıbeti de aynıdır; Altınordu listedeyken aynı durumdaki Şeybaniler, Mangıtoğulları, Hive ve Buhara hanlıkları unutulmuştur. Üstelik listede ne hanedan ne de halk bakımından Türk olmayan siyasi teşekküller bulunmaktadır; Avarlar, Avrupa Hun ve Ak Hun devletleri bunlardandır.

    Altın Orda doğrusu burda Arkeolojik verilere uygun yapılmış, Altın Orda Hanlığı’na bağlı savaşçı çizimi, 14 yüzyıl. Tataristan Müzesi Koleksiyonu’ndan.

    Anadolu Selçuklu yok

    Tuhaftır ki, Türk-soylu hanedanların yönettiği ve halkın önemli bir bölümünün Türk olduğu bazı ülkeler ise tamamen görmezden gelinmiştir. Bu siyasi teşekküllere örnek olarak Anadolu Selçukluları, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Anadolu beylikleri ve Safeviler verilebilir. Üçok ayrıca, devamlılık açısından bakıldığında da ölçütlerde tutarsızlık olduğunu saptamıştır. Karahanlılar, Uygurların devamı olduğu halde listede yer alırken Büyük Selçuklu devletinin devamı olan Rum/Anadolu Selçuklu Devletine listede yer verilmemiştir.

    Nihal Atsız’a göre asıl olan millettir. Osmanlı ve Selçuklu gibi hanedan ve sülale rejimlerini devlet kabul edip tarihte bilmem ne kadar Türk devleti kurulduğunu savlamak beyhudedir: “Adama sorarlar: elli devlet kurdun da neden hiçbirini yaşatamadın? Neden kala kala orta çapta bir Türkiye Cumhuriyetine kaldın?”

    İbrahim Kafesoğlu da ‘16 Türk Devleti’ mefhumunun ilk tenkitçilerinden biridir ve Donuk’un hocasıdır. Kafesoğlu, ‘Türk Devleti’ tabirini kullanmak “Hanedanın Türk kökenli olması ve Türklüğünü koruması; ülkede Türk kültürünün hakimiyeti; Türk devlet anlayışı ve teşkilatının geçerliliği”ni kriter saymak gerektiğini belirtir. Tabgaç, Bulgar ve Macar hanedanları Türklüklerini koruyamamışken Timurlular, Babürlüler gibi zamanla Türkleşen hanedanlar da vardır. Kafesoğlu, bir devletin Türk olması için hanedanın Türk soylu olması ve bağımsızlık ilanını da temel kıstas kabul eder.

    16 Türk devleti tezini topa tutan Üçok ise kıstaslar konusunda Türkologlardan ayrı bir yaklaşım izler. Çok devlet kurmanın Türklere özgü bir hususiyet olmadığını vurgular. Nasıl ki Cermenler, Slavlar, Latinler ve Araplar var ise bir de Türkler vardır. Bunların tamamı da tarihte bir çok devletler kurmuşlardır.

    Açıktır ki Türkler, Cermenler vs. gibi tasnifler özünde dil birliğine dayanır. Örneğin, TC’nin yurttaşlarını oluşturan kitle çoğunlukla anadil olarak Türkçe konuştuğundan Türki halkların bir mensubu kabul edilir. Eski devir göçebe bozkır devletlerinin çoğunun hangi dili/dilleri konuştuklarını dahi bilemezken bunların etnik kimliğini hanedanın, kitlenin veya her ikisinin ana diline binaenbelirlemek beyhude bir çaba gi- bi duruyor. Kaldı ki, bozkırlarda siyasi teşekküllerini oluşturan göçebeler çoğunlukla dil ayrımı yapmadan kavimler konfederasyonu halinde örgütlenmişlerdi. Onları biraraya getiren ortak yaşam biçimi ve birarada tutan da karizmatik liderlikti. Dolayısıyla, günümüzde Avrasya’da bulunan devletler ’16 Türk Devleti’ içinde saydığımız siyasi teşekkülleri kendi ataları olarak görebilmektedirler. Örneğin, kendisini Hunların devamı olarak gören Moğolistan, 26-27 Ağustos 2011 tarihinde Hun İmparatorluğu’nun kuruluşuna atfen Moğolistan devletinin kuruluşunun 2220. Yıldönümünü kutladı.

    TRT, 1966 senesi için bastırdığı 16 Türk devleti temalı takvimde bunların bayraklarına yer vermişti. Bu durumu eleştiren Atsız, Türk devletlerinin bayraklarını bilmediğimizi belirtir. Donuk’a göre resmi listedeki 16 devlete ait olduğu ileri sürülen bayrakların sadece 3 tanesinden eminiz: Göktürklerin kullandığı kurt başlı sancak, Selçukluların kullandığı ok-yay (Kınık boyunun damgası) ve ay-yıldız (Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağı). Ögel ise çeşitli kuruluşlar tarafından çıkarılan bayrakları savunamayacağını söylemekle birlikte bunları iyi niyetli amatör ve yararlı girişimler olarak olumlar. Ona göre, ABD çift başlı kartalını koruyorsa Türkler de kendi kartallarına sahip çıkmalıdırlar.

    Hun dönemi deri kaftan Moskova Tarih Müzesi’nde bulunan ve özenli süslemeleriyle dikkati çeken uzun yenli kaftan.

    Üniforma karmaşası

    Listede yer verilen devlet ordularında askerî üniforma kullanıldığı da bir varsayımdan ibarettir. Bizim anladığımız cinsten askerî üniformalar tarihte çok eskiye gitmez. Her ‘savaşçının’ farklı giyindiği bir devirde, dostu düşmandan ayırmak için tıpkı halı saha maçlarında forma niyetine yelek giymek gibi çeşitli yöntemler kullanılırdı. Misalen, Haçlılara haçlı denmesi askerlerin üzerlerine giydikleri haç işaretli yeleklerden ötürüydü. Yeniçerilerin ak börk giymelerinin ilk vakitlerde kanun olması onları diğer askerlerden bir bakışta fark edebilmek içindi. Bu tür ayırıcı unsurların gelişip askerî üniformaya dönüşmesi çok sonralarıdır. Dolayısıyla, 16 devleti temsilen 16 savaşçı (‘asker’ değil) kullanılacaksa, bunların zırh takımlarına, silahlarına ve giysilerine üniforma denmemelidir.

    Gariptir ki attığı tweetle bu noktaya işaret eden ve sonrasında hedef gösterilen Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hasan Herken, AKP tabanından gelen tepkiler karşısında görevinden istifa etmek zorunda kaldı. İstifa dilekçesinde ise “Amacım Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden Sayın Cumhurbaşkanımızın makamını itibarsızlaştırmak olmadığı gibi, mensubu olmaktan gurur duyduğum milletimiz ve şanlı tarihimizle de alay etmek değildir” diyor.

    1980 Darbesi sonrasındaki ortamda bile bu mesele gündeme geldiğinde darbeci cumhurbaşkanı Evren çeşitli kurumların görüşlerini resmî olarak sorma gereği duymuştu. Çeşitli dergilerde uzmanlar görüşlerini belirtebilmişlerdi. Seçimle iktidara gelen ilk cumhurbaşkanının zamanında bir dekanın istifa etmek zorunda kalması demokrasi bilincimizin gerilediğinin apaçık bir delili olsa gerek!

    Bugün dünyanın önde gelen saygın devletlerinde de, tarihî askerî üniformalar giyen tören kıtaları olduğu bir gerçektir. Her devlet geçmişle sürekliliği vurgulamak, istikrar duygusu yaratmak ve dayanışma ruhunu güçlendirmek için tören ve teşrifata dair gelenekler icat eder. II. Abdülhamit Osmanlı hanedanının meşruiyetinin iyice aşındığı bir zamanda bir gelenek icat etmiş ve Ertuğrul Süvari Alayı’nı kurmuştu. İmparatorluğun kurucusunun babasının adını taşıyan bu alayın askerleri, resmen Osmanlı hanedanının aşireti kabul edilen Söğüt’ün Karakeçili aşiretinden seçilmekteydiler. Bu alay Yıldız Sarayı’nı korumakla görevliydi.

    7. yüzyıl sonlarında Soğd (Semerkand) hakimine gelen Kadim Türk elçilerini gösteren duvar resminden…

    Basit bir internet taraması dahi buna benzer örneklerin diğer devletlerde de görüldüğünü anlamaya yeter. Fransa’da “Garde républicaine” bünyesinde süngülü tüfek taşıyan piyadeler, Napolyon dönemi üniformaları içindeki süvari bandosu, temsili gösteri yapan el humbaracıları bölüğü bulunur. Tarihî bir bütünlük ve devamlılık arz ederler. Birleşik Krallık’ın yüksek ve tüylü (aslen ayı kürkü) şapkalar giymiş kırmızı üniformalı meşhur Kraliyet İrlanda Alayı da böyledir. Atina’da Meçhul Asker Kabri önünde nöbet tutan Evzoni (Efzun) muhafızlarının tarihi de 1830’lara kadar iner.

    Cumhurbaşkanlığının uygulaması ile bu saygın örnekler arasında farklar bulunmaktadır. Bu örneklerde tarihî devamlılık vardır. Bizde bunun karşılığı ancak Mehter takımıdır (Kaldı ki bugünkü Mehter de, 1911- 12’de hem kıyafetleri hem müzikleriyle Ahmet Muhtar Paşa tarafından yeniden yorumlanan bir tasarımdır). Ayrıca bu tören kıtaları ortaya karışık salata cinsinden Türk farzedilen siyasi teşekküllerin güya kullandığı ‘üniformaları’ giymiş ‘piyade’ askerlerden oluşturulmaz.

    Bu türden gösteri amaçlı tören kıtaları oluşturulacaksa izlenecek yöntem bellidir. Öncelikle tarihte gerçekten varolmuş bir askerî kıta seçilir. Bu birliğin zırh ve silah takımları ile kılıkları uzmanlarca saptanır. Bunların üretilmesi için, konuya dair çalışmalar yürüten dernek ve gruplarla ilişkiye geçilir. Bugün geleneksel Türk okçuluğunu canlandıran Tirendaz grubu bu türden güzel bir örnektir.

    Saygın tören ve gösteri kıtaları istiyorsak, işe deneysel tarihin önünü tıkayan yasal düzenlemelerden kurtulmakla başlamalıyız. Bu ise zihniyet değişikliğiyle olur. 

    ARKEOLOJİK ANALİZ

    Arkaik Türk tarihi ancak kazılarla aydınlatılabilir

    ŞEVKET DÖNMEZ

    Avrasya coğrafyasında bulunan Türk uluslarının tarihsel geçmişleri ile ilgili kurulabilecek gerçekçi bağlantılar, ancak arkeolojik kazılarda açığa çıkmış olan bulgular yardımıyla gerçekleşebilir. Buradaki temel sorun, Türk unsurunun Avrasya coğrafyasındaki başlangıcının uluslararası bilim dünyasındaki kabulüdür. Moğolların, Slavların ve Perslerin Türklerle aynı coğrafyada uluslaşmış olmaları, Avrasya’nın yazıöncesine ait erken arkeolojik bulgularının kimliklerini tartışmalı bir hale getirmektedir.

    Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan 16 yıldızın temsil ettiği 16 Türk devletinin tarihsel kimliklerini, söz konusu devletlerin “Türklük unsurları”nı Avrasya coğrafyasında aramak günümüzün en doğru bilimsel yaklaşımdır. Bu arayışta dikkat edilecek husus, arkeopolitik unsurlardan mümkün olduğunca sıyrılmak ve Türk tarihi için doğru bulguları kullanmaktadır.

    Atıyla beraber gömülen savaşçı Güney Rusya’da, Altaylar’daki Katun Nehri civarında yapılan kazılarda ortaya çıkarılan mezar ve buluntular, Türklerin atalarına dair çalışmalara ışık tutuyor,
    MÖ 5.- 4. yüzyıl.

    Kronolojik düzende Karahanlılara kadar olan devletlerin Müslüman olmadıkları bilinmektedir. Bunlar içinde Hunlar, Göktürkler, Avarlar (yarı) göçebeydiler ve yazı ile resim sanatı unsurları kendilerini bize sağlıklı bir şekilde anlatacak düzeyde değildi. Daha çok yerleşik toplumlar üzerine kurgulanmış olan arkeoloji biliminin göçebe toplumlar için en doğru kullanımı, bunların mezarlarını araştırma noktasında olmalıdır. Hunlar, Göktürkler ve Avarlar ölen soylular ile komutanları için kurgan adı verilen yığma mezar tepeleri inşa etmişlerdir. Türkçe bir kelime olan “korugan”dan türediği anlaşılan kurganlar şekil itibariyle göçebenin yaşadığı çadırın siluetinden başka bir şey değildir. Kurganlar Avrasya’da oluşmuş Türk uluslarının geçmişleri ile ilgili henüz daha doğru dürüst okunmamış arkeoloji kitaplarıdır. Silahlardan aksesuarlara, at koşum takımlarından kıyafetlere kadar kurganlarda keşfedilmiş olan ve keşfedilmeyi bekleyen onbinlerce arkeolojik bulgu, göçebe soylularını her yönüyle tanımamıza ve anlamamıza olanak verebilir.

    Avrasya coğrafyasının tüm mevsimleri kapsayan soğuk iklimi çoğu kurganın donmuş bir durumda ve bünyesindeki organik bulguları koruyacak şekilde günümüze ulaşmasını sağlamıştır. Bunlar içinde deriden ya da kumaşlardan yapılmış kıyafetler de bulunmaktadır. Bu durumu en çarpıcı biçimde yansıtan kurganlar Sibirya’ya yakın bir konumdaki Pazırık’ta keşfedilmiştir. Pazırık’tan Karadeniz’in kuzeyindeki steplere ve Kafkasya’dan Orta Anadolu’ya değin uzanan çok geniş bir coğrafyada görülen kurganlar üzerinde yapılacak arkeolojik çalışmalar tarihsel Türk devletleri hakkında yalnızca askeri kıyafetler ve silahları değil, aynı zamanda bilinmeyen pek çok konuyu doğru bir şekilde anlamamızı sağlayacaktır.

    Kurganların yanısıra, Türkiye topraklarında yakın geçmişte saptanmış bazı arkeolojik bulgular, Avrasya coğrafyasının göçebe özelliklerini yansıtması bakımından arkaik Türk tarihi için oldukça önemlidir. 1998’de Hakkari Kalesi’nin kuzey eteğinde yapılan bir kazı sonucu ortaya çıkarılan 13 adet insan figürlü stelin balbal kültürü ile ilişkili olduğu gözlenmektedir. MÖ 13. – 11. yüzyıllara tarihlenen stellerin üzerindeki kıyafetsiz figürler bazen rütbe ya da sosyal statü belirten silahlarla, bazen geyik ve dağ keçisi gibi av hayvanları ile bazen de göçebeliklerine işaret eden çadır betimleri ile birlikte resmedilmiştir.

    Günümüzün tarihsel Türk kimliği ve unsurlarını içeren tartışmalı konularını çözebilmemiz, Avrasya coğrafyasındaki erken göçebe bulguları doğru bir şekilde algılamamız ile gerçekleşebilir. Bunun için Hunlardan da önceye Avrasya Türk coğrafya- sının erken dönem sakinleri olan İskitlere, hatta MÖ 3000’lere, Kurgan Kültürü’nün sahiplerine kadar gidilmelidir.

  • Atalar da devletler de dönemine göre değişti!

    Atalar da devletler de dönemine göre değişti!

    6.-8. yüzyıllarda kendilerini Türk adıyla tanımlayan ilk topluluklardan bu yana, tarih her dönemde farklı yazıldı. Tengri’den Yafes’e, Hz. Muhammed’e, Hunlara uzanan atalar ve devletler… Sonradan “Türk” ilan edilenler… Türkiye Türkleri Orhun Yazıtları’nı 1897’de, bugünkü “millî tarih” anlayışının Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na taşıdığı devletlerin isimlerini de 1923’te Batılı araştırmacılardan öğrendi.

    Türkler, Moğolistan, Orta Asya ve Yakın Doğu diye tanımlayabileceğimiz üç coğrafyada, üç kültür dairesinde varlık gösterdiler. Bunlar, Türk adıyla karşımıza çıktıkları 6.-8. yüzyıllarda Doğu Asya, 10. yüzyıldan sonra İslâmiyet, 18. yüzyıldan sonra da çok genel olarak “Batı” diye tanımladığımız kültür daireleridir. Bu kültür daireleri birbirlerinden farklı hakimiyet anlayışları geliştirdi. Her hakimiyet telakkisi kendine özgü bir köken ve tarih anlayışını beraberinde getirdi, bu görüşler kaynaklara yansıdı.

    Doğu Asya kültür dairesi içinde bulunulduğu zaman hakimiyet tanrısal temellere dayandırılmış ve ancak insanüstü bir ailenin Tengri’den gelen “kut” (saadet bulmuş) sahibi olduğu düşünülmüştür. “Kut” sahibi kağanların görüşlerini bize en iyi anlatan Orhun Yazıtları’dır. Burada kağanlar hem kendilerinin hem de milletin başından geçenleri anlatarak, bunları tarihe maletmişlerdir. Bu “tarih yapan-yazan” yöntemi din değiştirmek ile değişmemiş, sonradan İslâmi geleneklere bağlı olarak 16. yüzyılda Haydar Mirza Duglat’ın Tarih-i Reşidi’sinde, Babürname’de, Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türk’ünde kullanılmıştır.

    Türklerin İslâmiyet’i kabulünden sonra hâkimiyet telakkilerinde de değişiklik olmuş, tarihleri Nuh Peygamber’in oğlu Yafes ve onun oğlu Türk’e dayandırılarak İslâm tarihine bağlanmıştır. Bu bilgiler önce onlar hakkında bilgi veren Mücmelüttevarih vel kısas gibi Arapça kaynaklarda, sonra da Orta Asya’da (15. yüzyıl), Osmanlılarda (16.-17. yüzyıl) yazılan eserlerde görülür. İç Asya’ya özgü hakimiyet sembolleri olan Bozkurt veya Güzel Alan (Alan Go’a) Orta Asya’da İslâmi geleneklerle birarada yer almaya devam etmişse de, Osmanlı tarihleri İslâmi gelenek yanında ancak Müslümanlığı kabul eden Oğuz Kağan’a yer vermişlerdir. Öte yandan evliya tezkirelerinde soylar, Hz. Ali veya Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed’e veya Orta Asya’da olduğu gibi Hz. Fatima vasıtasıyla Hz. Muhammed’e götürülmüştür.

    Üçüncü kültür dairesi ise uluslararası alanda Batı uygarlığının etkin olmağa başladığı 18. ve 19. yüzyıllarda “hâkimiyet milletindir” anlayışı ile tanımlanabilir. Ulus devlet ve milliyetçilik anlayışları çerçevesinde gelişen doğubilimciliği (orientalizm) çerçevesinde, Hunlardan başlayan bir millî tarih anlayışı meydana gelmiştir. Bu konuyu öğrenmemize ise, eserini 1759’da yazan De Guignes’in büyük katkısı olmuştur. Önce Fransızca bilenlerin okuduğu ve 1923’te Hüseyin Cahit Yalçın tarafından Osmanlı Türkçesine çevrilen eser, ancak 1970’li yıllarda günümüz Türkçesiyle yayımlanmıştır. Böylece İslâmi gelenek çerçevesinde kendilerinin varlığından haberdar olmadığımız yeni bir tarihi atalar şeceresi ortaya çıkmıştır.

    Her kültür dairesi eskiyi tamamen silmemiş, kendi içinde öncekilere küçük de olsa yer vererek devam etmiştir.

  • Asla yalnız yürümeyeceksin!

    Asla yalnız yürümeyeceksin!

    Alaskalılar sosyal yaralarını sarmak için tek servetleri olan hikayelerini teknolojinin diline çevirince tarihte bir yerli halkın ürettiği ilk bilgisayar oyunu doğdu: “Never Alone”, Iñupiaqatalarının destansı hikayesini anlatıyor.

    Alaska’nın ıssız bir köşesinde Kunuuksaayuka adında genç, yetenekli bir avcı varmış. Kunuuksaayuka annesiyle yalnız başına yaşarmış ve hiç açlık çekmezlermiş çünkü etrafta avlanacak bol bol ren geyiği varmış. Bir kış günü, her zamanki gibi ren geyiği eti yerlerken, bir kar fırtınası başlamış. Fakat her seferinde olduğu gibi ardından açık hava gelmemiş. Fırtına eserken göz gözü görmediği için, avlanacak zaman da değilmiş. Günler geçtikçe, yiyecek de giderek azalmaya başlamış. Nihayet bir gün Kunuuksaayuka merak etmiş, “Nedir, ah nedir acaba havayı böyle yapan?” Böylece genç avcı, sıkıca giyinerek dışarı çıkmış ve fırtınanın kaynağını bulmak için, rüzgâra karşı yürümeye başlamış.

    Bu hikaye, bugün Alaska olarak bilinen bölgeye MÖ 1000 yıllarında Bering Denizi adalarından göç eden Iñupiaq halkının kadim hikayesi.

    “Never Alone”, Iñupiaq dilindeki ismiyle Kisima Innitchuna (Yalnız Değilim), 86 yaşındaki Minne Gray gibi birçok Alaska yerlisiyle birlikte çalışarak hazırlanmış bir oyun ve nesiller boyu aktarılan Iñupiaq hikâyelerini anlatıyor. Bir yerli halkın ürettiği ilk video oyunu “Never Alone”, klasik bir platform oyunu. Projeyi ilk olarak hayal eden ise, 20 bin nüfuslu Alaska yerli halkının karşı karşıya kaldığı, işsizlikten alkolizme kadar birçok sorunla mücadele etmek için kurulmuş, ABD hükümeti tarafından finanse edilen bir vakıf olan CITC (Cook Bölgesi Kabile Konseyi). Birkaç yıl önce CITC, hükümetten aldığı desteğin artık yetersiz kaldığını ve kapılarını açık tutabilmek için başka bir gelir kaynağına ihtiyaç olduğunu fark etmiş. Vakfın başkanı ve CEO’su Gloria O’Neill, oyunun ortaya çıkışını şöyle anlatıyor:

    “Yönetim kurulu dedi ki: ‘Hem kâr eden, hem de pozitif bir sosyal etki yaratan, önce para kazanacak ve ikinci olarak etki yaratacak bir şirket kurmanı istiyoruz’. Bunun üzerine geleneksel emlak yatırımlarından cenaze evlerine kadar her şeyi inceledik. Aynı zamanda gözüpek ve cesur olmak da istiyorduk, bu yüzden de CITC’nin nasıl daha yenilikçi olabileceğini düşünmeye başladık. Teknolojiyi nasıl kullanabilirdik? Ve kendimize sorduk, şu anda, halkımızın en büyük serveti nedir? Ve dedik ki, kültürümüz ve hikâyelerimiz.”

    Geleneksel anlatı, Nuna adlı küçük bir kızın ve ona yardım eden bir kutup tilkisinin maceralarına dönüşüyor Never Alone’da. Köyünü kar fırtınasından kurtarmaya çalışan Nuna’nın yolculuğunda, karşınıza bembeyaz, ölümcül Alaska topraklarını süsleyen daha birçok geleneksel Iñupiaq hikayesi çıkıyor. Oyunun her köşesinde, bu kültürün dünya görüşüne, tarihine ve inanışlarına dair ayrıntılar var. Mesela, Nuna’yı alıp kaçırmaya çalışan ‘Kuzey Işıkları’nın yanından geçerken, Iñupiaq bölgesindeki atmosfer koşullarına dair batıl inançları aktaran bir “kültürel anlayışlar” girdisi ortaya çıkıyor. Never Alone’un yaratılmasında önemli rol oynayan, bu dönemin en önemli Alaskalı hikaye anlatıcılarından Ishmael Hope, ‘Kuzey Işıkları’nın ne anlama geldiğini şöyle açıklıyor: “Annem her zaman derdi ki, eğer dikkat etmezsen Kuzey Işıkları gökten inip kafanı kapar ve gökyüzüne çıkarıp kafanla top oynar. Kuzey Işıkları ortaya çıktığında eve girmek ya da kapüşonlarımızı takmak zorundaydık. Bu bizi güvenli tutmanın bir yoluydu.”

    Bu hikayeler çocukları korkutmak için uydurulmuş basit masallar değil. Iñupiaq halkının binlerce yıl boyunca, düşman ve acımasız bir toprak üzerinde hayatta kalmasını sağlayan bilgece tavsiyeler. Aynı zamanda bu kültürün temel değerlerini de ortaya koyuyorlar: “Dayanışma (birbirine bel bağlamak), dayanıklılık (aşılması imkânsız görünen engeller karşısında direniş gösterme becerisi) ve bir nesilden diğerine aktarılan bilgeliğe ve bilgiye saygı.”

    Oyun bütün yerelliği ve hakikiliğiyle sadece hakkında çok az şey bilinen bu kültürü anlatarak temellük etmiyor; aynı zamanda balina kemiklerinin üzerine yapılan çizimlerle aktarılan tarihini, yepyeni bir şekilde “X-Box” nesline taşıyor. Ishmael Hope, kabilenin yaşlılarından hikayeler dinlemeyi “gerçekten beslenmeye” benzetiyor. “Never Alone”, oyuncuyu gerçekten besleyen bir deneyim. Bir kültür dijital olarak hem muhafaza ediliyor, hem de oynaması çok eğlenceli ve öğretici bir oyun olarak bütün dünyayla paylaşılıyor.

    Geleneksel ve dijital “Never Alone” adlı oyun Alaska yerlilerinin efsaneyle karışık hikayelerini başarılı grafik tasarımlarla oyun dünyasına taşıyor. Geleneksel anlatıların dijital kültür sayesinde yaygınlaşmasının son örneklerinden biri.

    Geçen yüzyılın büyük kısmı boyunca yaşam alanlarının büyük şirketler tarafından talan edilmesine karşı mücadele eden ve şu anda da küresel ısınma yüzünden yaşam biçimlerinin yokolması tehlikesiyle karşı karşıya kalan Alaska yerlileri, Never Alone ile bize tarihle yüzleşmenin başka bir yolunu gösteriyor. Bu topraklar da dahil olmak üzere, yüzyıllardır zulme uğrayan azınlıkların yaşadıkları acıları anımsatırken, bu acılara saplanıp kalmayı reddediyor. Söylenecek sözler, öğrenecek dersler ve paylaşılacak hikayeler varken, “umutsuzluğa kapılmak, unutmak olmaz” diyor. Bundan daha iyi bir oyun olabilir mi?

  • 35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Moda, insanın hem topluma uyum sağlama, hem de bireyselliğini vurgulama isteğinden kaynaklanır. Adı üzerinde, modernliğin bir ürünüdür, çünkü sürekli yeniyi arar. Bu sayfalara giyim tarihinin önemli dalgalarından sadece bazıları sığabildi. Ama bu anlar, modanın toplumsal dönüşümlerin dışavurumu olarak da tanımlanabileceğini göstermeye yetiyor.

    MİLADIN İLK KOKOŞLARI

    Erkekler bukleli kadınlar örgülü

    Flavius-dönemi-kadın-1

    Romalı deyince aklımıza toga gelir. Vergilius’un Aeneis destanında, tanrı Jupiter Romalıları şöyle tarif eder: “Dünyanın efendileri, toga giyen halk.” Bu çok uzun, yünlü kumaş parçası, sadece Roma vatandaşları tarafından vücuda dolanarak giyilirdi. Rahat değildi ama statü belirtirdi. Evli kadınlar omuzdan tutturulmuş uzun, kolsuz, sade bir “stola” giyerdi. Ama onlar da modayı saçlarıyla yarattılar. Vespasianus’tan Hadrianus’a uzanan dönemde (69-138) saç modası zirve yaptı. Bu yıllardan kalma büstlerde, alnın üzerinde kocaman taç şeklinde kabartılmış bukleler ve karmaşık saç örgüleri görülür. Kadınlar şık saç iğneleri ve fileler kullanıyor, peruk ve saç desteğine başvuruyordu. Romalı yazar Iuvenalis, bir kadını “önden uzun, arkadan tam tersi” diye tarif ederken, bu modayla dalga geçiyordu.

    PARFÜMDEN KIYAFETE ZİRYÂB MARKASI

    Endülüs’e stil öğretti

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Endülüs’teki yaşam tarzı bütün Avrupa’yı etkilemişti.

    Kuşkusuz Ziryâb (öl.852), tarihin önemli bir moda önderiydi. Ebu Hasan Ali bin Nâfi’ye (Ziryâb) herkes sahip çıkmak istediğinden, İranlı, Kürt, Afrikalı olduğu söyleniyor. Abbasi halifesi Harunürreşid’in Bağdat’taki sarayında müzisyen olarak parladı. 822’de Endülüs’teki Emevi halifesi II. Abdurrahman’ın yanına Kurtuba’ya (bugün Córdoba) gitti. Bağdat’tan getirdikleri arasında kozmetik ve parfümler de vardı. Mevsimlere ve “yarı-mevsimlere” göre farklı giyinme alışkanlığını Endülüslülere tanıttı. Yazın beyaz ve açık renkli hafif giysiler, ilkbaharda renkli ipekliler, sonbahar ve kışın ise yünlü kıyafetler giymek moda oldu. Endülüs’te kadın erkek herkes saçlarını ortadan ayırmakla yetinirdi. Ziryâb, alnı örtecek kadar kahkül kesmeyi, yana bırakılan zülüfleri kulağa doğru sarkıtmayı öğretti. Diş macunu, şampuan, deodorana benzer bileşimler de geliştirdiği söylenir.

    500 SENELİK BAŞ TACI

    Sarmaktan sarık kovaktan kavuk

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Devlet kurma girişimine çobanlıktan, göçebe beyliğinden adım atan Ertuğrul oğlu Kara Osman için çok sonraki ressamlar kırmızı börküne ahi babalarının ak tülbendini dolamış, bu “perişanî sarığın” altındaki çeneye de sakalı uygun görmüşler. II. Mehmed’e kadar klasik kisve budur. II. Mehmed’i önüne sorguç iliştirilmiş burma bir sarıkla gösteren resimler olasılıkla uydurmadır. Çünkü onu Roma kayzerleri imajıyla klasik niş/kemerle çerçeveleyerek resmeden Gentile Bellini, ahi dolamasını korumuştur. Demek ki sarık modası, 1300’den 1480’lere Osmanoğulları’nın ilk iki asrında tutunmuş. II. Bâyezid’i bu geleneksel sarıkla gösteren frapan bir resim yok. Şu halde kavuk biçiminde içi kov-kof, dolayısıyla oval, balkabağımsı, kallavi… kavuk modası için II. Bâyezid’den (1481-1512) II. Mahmud’a (1808-1839) yaklaşık 350 yıllık bir süreç söz konusu. Kalafatlar, devirmeler, selimiler, örfîler, çatalbaşlar… bu uzun zamanın modalarıdır.

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Gentile Bellini’ye atfedilen II. Mehmed portresi, 1480.

    KRALİÇE JUANA’NIN İCADI ÇEMBER ETEK

    Saray kadınının alameti farikası

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    İspanyol ressam Diego Velázquez’in 1660 tarihli eserinde İspanyol Prensesi Margarita Teresa.

    Çember etek, Avrupa’da kadın giyimine, kısa bir nefes alma dönemi (1780-1815) dışında, 400 yıl hükmetti. İspanya’da 15. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı. Modayı Kastilya Kraliçesi Portekizli Juana’nın yarattığı söylenir. Juana (1439-1475) hamileliğini gizlemek için beline taze keresteden (İspanyolca verdugo) yapılmış bir çember takmış ve bol etekle saray halkının önüne çıkmıştı. Kısa süre sonra çember etek, Fransız sarayında “vertugadin” ve İngiliz sarayında “fartingale” olarak görüldü. Bele takılan çemberlerin yapımında (esnek olduğu için) balina kemikleri, kereste, saman daha sonra metaller kullanıldı. Yastık etek, sepet etek, fıçı etek, tanbur etek gibi değişik isimler aldı. Navarra Kraliçesi Marguerite, çember eteğiyle o kadar çok yer kaplıyordu ki, ona yol vermek için insanların duvarlara yapışması gerekiyordu. İspanya’da bu eteklere “prenses-koruyan” (guardainfanta) adı verildi. Velázquez’in resimlerinde bu küçük prensesler yanlara doğru aşırı geniş eteklerle görülür. Kadınların oturabilmesi için kolluksuz “çember etek sandalyesi” (chaise à vertugadin) icat edildi. Çember etek modası 1830’larda “krinolin” adıyla geri dönecekti.

    HURREM: BİR OSMANLI ‘TREND-SETTER’I

    Kanuni Sultan Süleyman’ı stiliyle kendine aşık etti

    09.-SA35 kreatif akım ve modanın 2000 yılıYI-107-685x1024
    Hurrem Sultan’ın 18. yüzyıla tarihlenen portresi.

    Hurrem’den önceki padişah eşleri için de hatunluk, hasekilik pâyeleri gereği, alımlı çalımlı ipekli giysilerle hotoz ve yaşmak, koşuldu. Süleyman’la Hurrem’e gelindiğinde Avrupa’da da kraliçelerin öne çıktığı bir evre yaşanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun ecesi bunu gören bir fettandı. Doğu tezgahlarında dokunan paha biçilmez kuponlardan modalar yarattı. Haremin güngörmezlerinden bir tek o, giyim kuşamıyla da ilgi topladı. Süleyman da, Hurrem’e beğendirdiği kaftanları, sorguçlu sarıklarıyla Batılıların parlak saltanatına “Muhteşem” yakıştırmasını güçlendirmişti. Hurrem’in saklanabilmiş dal iğnesi, birkaç çevresi, ona atfedilen kaftan, yelek, gömlek… vardır; fakat asıl Batılı ressamların portreleri, haremdeki kraliçe zarafeti olarak harikuladedir: Mücevherli hotoz, mengüş (hilal küpe), hotozun önünde alnında ışıldayan bir hayatağacı (lotus) olduğu kuşkusuz pırlanta taş, boynunu çevreleyen ipekli yakayla başlayıp kat kat inen ipekten, seraserden, Çin Hint kutnilerinden giysiler, acaba Avrupa kraliçelerinde var mıydı? Portrelerindeki renkler ve biçimler, bize sarayın bir kreatör modacının atölyesini andırdığını düşündürüyor. Tintoretto’nun yaptığı portresinde de yine yarı cepheden başında daha ağır bir hotoz, üzerinde yarım kollu açık yakalı daha sade bir saray giysisiyle betimlenmiştir. Gür saçları örgülü biçimde arkaya bırakılmış, alnında şakaklarında da zülüfler vardır. Çağının örtünme kurallarına karşın hayli açık bu resminde ve diğerlerinde güzelliği kadar inceliği de yansıtılmıştır. Hurrem, Topkapı Sarayı’ndaki portrelerinden, yukarısında “Rosa Solimani Turc imp” (Türk İmparatoru Süleymanın Gülü) yazılı tabloda giysisinin altında hamile gibidir. Siperlikli şapka havası verilmiş yaşmağı, çene altından sarılmıştır. Melchior Lorck’un profilden yaptığı Rokselana, topluca, elinde çiçek, başında incilerle süslenmiş dolama, kulaklarında armudi küpelerle betimlenmiştir. Yüz ifadesindeki çekicilik, cihan padişahının 40 yıl süren aşkının haklılığını doğrular.

    400 YILLIK BOYUN BAĞI SANATI

    ‘Hırvat’tan kravata

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Kravatın, 17. yüzyılda, Fransa kralının hizmetindeki Hırvat askerler tarafından Batı Avrupa’ya getirildiği, “kravat” kelimesinin de Hırvat’tan türediği söylenir. Bu bir öyküdür, ama 1670’de Fransa Kralı XIV. Louis’nin saray teşkilatında ilk kez bir “kravatçı”nın (cravatier) görev aldığı kayıtlı bir gerçektir. Kravat, 400 yılda kimi zaman dantel ve kurdelelere büründü, uzadı, genişledi, kimi zaman basit bir siyah bağ oldu. 18. yüzyılda çok uzun ve geniş bir bez olan kravatı herkes kendine göre bağlıyor, bu da büyük maharet sayılıyordu. Eylül 1818’de İngiltere’de çıkan Necklothitania (Kravatistan) adlı mizahi broşürde, kravat düğümlerine verilen isimleri okuruz: Matematik, Oryantal, Aşk Tahtı, Napoléon, Posta Arabası… Sonraki yüzyılda kravat sadeleşti, farklı çeşitleri (örneğin papyon) ortaya çıktı. 1926’da New Yorklu kravatçı Jesse Langsdorf kolayca şekil verilebilen ilk kravatı geliştirdi. 1960’lardan sonra konformizmin bir sembolü olarak görülmeye başlandı. Bugün gücünü kaybetmiş olmasına rağmen hâlâ tahttan indirilmiş değil.

    17. YÜZYILIN PAHALI ZEVKİ

    Ye kürküm ye

    2613619
    İlk matbaanın kurulmasına katkısıyla bilinen III. Osman dönemi sadrazamı (1755-1756) Yirmisekizzade Mehmed Sait Paşa da kürk modasından nasibini almış.

    Kadınlar kısa etekli, bedenkâr denen kakım kürkler giyerdi. Rical ailelerinin havalı, fingirdek kızları, paşaların gözde câriyeleri, bu modanın “kız kürkü” denen kesimine düşkündüler ama bunlar, çok pahalı, adeta servet düşmanı şeylerdi. Biraz hesaplıları samurdan “bedennûr”du. Kürkçüler hanında satılan Rusya’dan gelme kakım ve samur kürklerin ayarttığı İstanbullu çılgınlar ne kadar çoksa, genç haremlerine aynısını giydirmeye heveskar taşra derebeyleri ve ayanlar da az değildi. Kürkle seksi buluşturmayı düşünen bir modacı değil, Osmanlı padişahı İbrahim oldu. Sarayın bir odasını tepeden tırnağa samur kaplatıp o yumuşak ortamda hasekisiyle sevişmek istemesi, parasal değil siyasal açıdan pahalıya patladı. Tahttan indirilip boğulmasının bir nedeni de buydu.

    AVRUPA GİYİMİNDE ORYANTAL ESİNTİLER

    1700’lü yılların şalvarlı leydileri

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    İngiliz elçisinin karısı Lady Mary Montagu, 1717 tarihli mektuplarından birinde, giydiği “Türk elbisesi”ni, şalvarı, terliği, gömleği, entariyi, kemeri uzun uzun anlatır. O yüzyılda Doğu modası Avrupa’yı sardı. Avrupalı kadınlar ara ara taktıkları “türbanın” Türk kadınının başlığı olduğuna inanıyorlardı. Bir başka ünlü Türk giysisi ise şalvardı. 1851’de ABD’de kadın hakları savunucusu Amelia Bloomer, elbisenin altına giydiği şalvar şeklindeki pantolonu bir kadın dergisinde tanıttı. “Bloomer” veya “Türk pantolonu” denilen tasarım çok ilgi gördü ancak tutmadı. Bu konuda asıl şöhret yapan Paul Poiret oldu. Oryantalizm, Ortadoğu’dan ibaret değildi. Batı modası, başka yerlerden malzeme aramayı hiç bırakmadı.

    TOKYO’DA İKİ AKIMI

    Dış görünüş her şey demekti

    Japonya’da Edo döneminde (1603-1867), özellikle 18. yüzyılda ülkenin yeni başkenti Edo (bugün Tokyo), “iki” denilen estetik akımın etkisine girdi. Şogunluğu ele geçiren Tokugava ailesi burayı başkent yapmış, iç savaşlara son vermişti. Edo çok kalabalık bir ticaret merkezi oldu. Echigo-ya adlı kimono mağazası, 2500 metrekarede 300 kişiyi istihdam ediyordu. Yeni modaların ortaya çıkmasını kentteki zengin tüccar sınıfı sağladı. “İki,” Avrupa’daki “dandy” akımı gibi, dış görünüşü dünyanın merkezine koyan bir hayat biçiminin ifadesiydi. Bugün geleneksel Japon kıyafeti dediğimiz tarz, bu dönemde Edo’da gelişti. Kimononun yeni modelleri geliştirildi, kollar gittikçe uzarken bele takılan “obi” de genişledi. Bunun bağlanması, Batıda kravat bağlamak kadar çeşitlendi. Netsuke adlı bir aksesuvar ortaya çıktı. Bu, erkeklerin cep işlevi görmesi için kullandığı küçük keseleri bellerindeki obiye tutturan bir süstü. 1681’de şogun, zengin tüccar İşikava Rokubei ile karısını göz alıcı kıyafetleri nedeniyle tutuklattı. Bu, sadece bir örnekti. Şogunlar ikide bir ferman çıkartarak tüccar sınıfın moda anlayışını denetlemeye çalışsalar da bu eğilimin önüne geçemediler.

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Utagawa Toyoharu’nun (1735-1814) Bir Kış Partisi eserinden detay bir görünüm.

    DEKOLTE VE TRANSPARAN

    İstanbul 18. yüzyılda açılıp saçıldı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    18. yüzyılda Osmanlı saraylı kadınları.

    Suzeni ve müşteha… Bu iki sözcük, taassubun söz geçiremediği bir açılım saçılım evresinde buluştu. Suzeni yakıcı-transparan, müşteha iştah kabartan tahrik eden demekti. Bu ikilinin ortak hedefi, 18. yüzyıl sonundaki açılıp saçılma modasının erkekleri kudurtmasıydı. Önlenmesi de zordu, çünkü renk renk şemsiyelerin altında salınan gül yanaklı gülücüklü, usulen yaşmaklı tül gibi ince ve uçuk renkli ferace üstlüklerden bugünün dekolte, transparan ya da “göğüslere balkon havası aldırma” modasını ilk o zaman mesirelere taşımış, ortalığı yıkıp yakmıştı. Baş sorumlularsa sahil saraylarında, çayır köşklerinde fink atan III. Mustafa’nın laf anlamaz kızlarıydı. 16. yüzyılda ta Hurrem zamanında başlayan saray modası akımı 17. yüzyılda söner gibi olsa da 18. yüzyıl sonlarında Şah, Beyhan ve Hatice sultanlarla bir daha kabarmıştı. Kardeşleri III. Selim (1761-1808) bunlara her türlü serbestliği tanımıştı. Kâğıthane, Göksu, Boğaz teferrüçgâhları, Tepebaşı… Süslenmiş koçularda sıra sıra bahtiyar kadınlar, bir elde yelpaze, ötekinde şemsiye, yanında mesire sepeti… Sağlı sollu, önden arkadan yavuklular, âşıklar, kestirenler. Kadınlar çayırlara dökülmüş incecik ipeklilerin altında gerdan ziyafeti veriyor, erkekler de yanıp yakılıyorlardı. Modanın adı da suzeni (yakıcı) oldu ve padişahın İstanbul’u yöneten Kaymakam Paşa’ya hükümlerinde bile yer aldı.

    DEVRİM ÖNCESİ RÜKÜŞLÜK

    Tanınmaz hâldeki İngiliz züppe

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    1774 tarihli karikatürde, yolda karşılaştığı oğlunu tanıyamayan İngiliz baba.

    İngiliz aristokrat ve burjuvaları 18. yüzyılda aşırı zenginleşmişti. Oğulları, Oxford ve Cambridge’de bir-iki yıl geçirdikten sonra Avrupa’da “Büyük Tur”a çıkardı. İşte “Makaroni Kulübü” adı takılan grubun erkek giyiminde yarattığı modayı, bu tur sırasında İtalya’da baştan çıkmalarına bağlayanlar çok oldu. Yolda babasıyla karşılaşan bir “makaroni”yi gösteren karikatürde (S. H. Grimm, 1774) baba oğlunun peruğunun tepesine kondurduğu iki köşeli şapkayı işaret ederek

    “Bu da nedir Tom?” diye sorar. Tom, minik şapkası, dev pudralı peruğu, göğüs fırfırları, dantel
    kravatı, şık külot pantolonu, altın tokalı ayakkabıları, fildişi bastonu, kırmızıya boyadığı al yanaklarıyla, kadınsı, dolayısıyla gülünçtür. Bunun bir de kadın versiyonu vardı. Kadınları pudralı peruklarının üstünde tablo veya heykeli andıran dev şapkalarıyla gösteren karikatürler çoktur. Bunlara Fransız Devrimi son verecekti.

    MODA BASINI

    Stil kağıda bürüdü

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Fransa’da 1672’de yayına başlayan Mercure Gallant’da, saray kadınlarının giysilerinin çizimleri yer alırdı. Ama 18. yüzyılda, yeni modellerin yer aldığı Fransa’daki Cabinet des Modes (1785) ile İngiltere’deki Lady’s Magazine (1776) ilk moda dergileriydi. Seçkinlerden çıkan modayı, taşraya taşıyorlardı. Örneğin Gustave Flaubert’in karakteri Madame Bovary, bu dergilerin müptelasıydı. 1867’de bugünün en eski moda dergisi Harper’s Bazaar, ABD’de çıkmaya başladı. Moda ile sanat arasında, çizim ve fotoğraf aracılığıyla yeni bir bağ kuruldu. 1874’te şair Mallarmé’nin dergisi La Dernière Mode bunun ilginç bir örneğidir. Moda çizerlerinin en ünlüsü Rus asıllı Erté’ydi. Fotoğrafçı Edward Steichen, modacı Poiret’nin kıyafetlerini çekerek yayınladı (1911). Ertesi yıl, ünlü ressamların çizimleriyle La Gazette du Bon Ton dergisi yayına başladı. Artık moda-basın-sanat ortaklığı sıradan hâle geliyordu.

    ‘İÇ ETEKLİ KRALİÇE’ MARIE ANTOINETTE

    ‘Moda Bakanı’ atadı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Louise Élisabeth Vigée Le Brun’ün eserinde muslin elbisesi içinde betimlenen Kraliçe’nin bu görüntüsü zamanında uygunsuz olarak değerlendirilmişti.

    Fransa Kraliçesi Marie Antoinette (1755-1793) ve terzisi Rose Bertin (1747-1813) en büyük moda ikilisidir. Taşralı yoksul bir kız olan Rose Bertin, Paris’e gelerek “Grand Mogol” adlı şirketini kurdu. Dönemin dedikodularını içeren ve sansüre uğramamak için Almanya’da basılan Correspondance Secrète adlı dergide şu hikaye anlatılır: Bir gün taşralı asil bir kadın, Rose Bertin’in mağazasına gelerek bone almak istediğini söyler. Bertin, yardımcısına “geçen ayın bonelerini getirin” diye emreder. Müşteri “ama ben son moda olanlardan istiyorum” diye itiraz edince modacı “olamaz madam” der. “Kraliçeyle karar verdik: Son moda boneler sekiz gün sonra çıkacak…” O günden sonra Fransızlar Bertin’e “Moda Bakanı” adını yakıştırdı. 1783’te Bertin, zamanın ruhuna uygun, doğal, sade bir tarzı lanse etmek için, muslinden, çember eteksiz, basit bir elbise yaptı. 1783’te Kraliçe’yi bu elbiseyle gösteren tablo Paris Salonu’nda sergilendiğinde skandal yarattı. Elbiseye “kraliçenin iç eteği” (chemise de la reine) adı verildi; Fransa kraliçesinin bu kılıkla devletin itibarını yerle bir ettiği söylendi. Ancak muslin elbise, Kraliçe’nin 1793’teki idamına rağmen, 40 yıl boyunca Avrupalı kadınların gardrobunda yer aldı.

    İHTİLALDEN SONRA ŞIKLIK

    Kadınlar ‘harika’ erkekler ‘inanılmaz’

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Devrim sonrası Fransa’da seçkin kadınlar dönem modacılarının “muslin kombinezon” adını taktıkları yarı-şeffaf elbiseler giyiyorlardı. Fransız sanatçı François Gérard’ın 1802 tarihli resmindeki sosyetik güzel Juliette Récamier de onlardan biriydi.

    Fransız Devrimi’nde Terör devrinin sona ermesiyle Direktuar dönemi başladı (1795). Politikadaki aşırılıklar bitmiş sıra modaya gelmişti. Madame Tallien ve Madame de Beauharnais (sonra Napoléon ile evlenen Josephine) gibi kadınlar, Paris’teki salonlarında yeni bir seçkinler sınıfının ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Bu kadınlar, Antik Yunan modasını giysilerine uyguladılar. Korseleri attılar, dekolteleri açtılar, etekleri kısalttılar, elbise belini yukarıya, göğüs altına taşıdılar.

    Bu yarı-şeffaf giysilere modacılar “muslin kombinezon” adını taktı. Bir de bunu abartanlar vardı ki onlara “Harikalar” (Merveilleuses) deniyordu. Dönem karikatürlerinde bu kadınların neredeyse çıplak gezdiği çeşitli esprilerle vurgulanır. Erkek cephesindeki “İnanılmazlar”ın (Incroyables) en belirgin özelliği, Steenkerke boyun bağlarıydı. Bu, çok geniş, uzun bir atkıydı. Karikatürlerde, “İnanılmazlar”ın yüzlerinin yarısının bununla kaplandığı görülür. 1801’de Le Bon Genre dergisindeki karikatürde, iki “İnanılmaz”ın başında peruk vardır. Aslında peruk çoktan kalkmıştı ama karikatür “İnanılmazlar”ın eski rejime dönüşü simgelediklerini belirtiyordu. Onlar, yozlaşmanın sembolüydüler. Ancak ardından gelen Napoléon döneminde, bu aşırılıklar törpülenerek yeni akım yani “Ampir modası” yerli yerine oturdu.

    KREASYON-U HÛMAYUN

    II. Mahmud’un devrimi moda evrimi

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    30. Osmanlı Sultanı II. Mahmud, getirdiği kılık-kıyafet düzenlemelerinden sonra.

    Yeniçerilerin ocağını söndüren II. Mahmud’un, yeni merkez ordusu Asakir-i Mansure’ye, yeniçerileri anımsatacak kıyafetten uzak, modern bir görüntü kazandırması koşuldu. Bu, bir giyim kuşam yeniliği gerektirdiğinden devrimi önce kendi kisvesinde başlattı. 1828’de başbinbaşı rütbesi alarak klasik padişah giysilerine hiç benzemeyen, Avrupa krallarına öykünen bir garip kıyafet benimsedi. Fes, setre pantolon ve boz çuhadan mantovari “hırvani” denen kaput ve çizmeden oluşan bu kıyafetle taburuna talim yaptırmaya, cuma selamlıklarına çıkmaya başladı. Bu garip kisve-i hûmayun, İstanbul’da şaşkınlık yaratsa da padişah, 3 Mart 1829’da bir ferman çıkararak ulema dışında, tebasının kavuk, sarık ve biniş giymesini yasakladı. Kamu görevlileriyle ordu mensupları için fes, hırvani, setre, pantalon öngörüldü. Kendisi de bu üniformasıyla denetimlerini sıkılaştırdı. Bu zoraki fermanlı moda, İstanbulluları utanca taşısa da kısa zamanda kürk, kaftan, şalvar hammallığından kurtulup setre-pantalon mengenesine sıkışıldı. Osmanlılığın son asrını bu imaj temsil etti.

    TAKIM ELBİSEYİ YARATAN ‘YAKIŞIKLI’ BRUMMELL

    Ayna önünde yaşadı ve öldü

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Robert Dighton imzalı portrede ‘Yakışıklı’
    Brummell, klasik heykellerdeki gibi
    yüzüne doğru taranmış, pudrasız ve
    kıvırcık Brutus tarzı saçıyla görülüyor.

    Modern erkek modasının önderi İngiliz dandy’si George “Beau” Brummell’dir (1778-1840). Dandy aşırılıkları reddeden ama mükemmel bir görüntüye, eksiksiz bir özgüvene sahip bir kentli erkekti. “Bir ayna önünde yaşamak ve ölmek.” Beaudelaire’e göre dandy’nın sloganı buydu. Beau Brummell, tam böyle bir adamdı. Ceket, yelek, gömlek, kravat ve pantalondan oluşan takım elbiseyi yarattı. Çok temizdi ve sinek kaydı traş olurdu. Sadece beyaz gömlek giyerdi. Titus modeliyle taradığı saçlarının “rüzgardan hafif uçuşmuş” görünmesi için yastıkların üzerinde yuvarlanırdı. Boyun bağını takması bir saat sürerdi. Ceketleri kahverengi, lacivert veya koyu yeşildi. Pantalonları tek bir kırışık olmadan bacaklarını sarardı ve “Nankeen” denilen, çünkü Nankin’den (Çin) ithal edilen krem rengi yünlü kumaştan yapılmaydı. “Hessian” çizmelerini (Hessen Büyük Dükalığı’nın kiralık askerlerinin giydiği çizme) şampanyayla parlattığı söylenirdi! Baston, eldivenler ve “beaver” (kunduz) şapka kıyafetini tamamlardı. Saat zinciri ve yüzük dışında takı kullanmazdı. Kendisi için “Giyinmekten başka yeteneğim yok; bütün deham bundan ibaret” demişti. Giyinip kuşanması bir ibadet gibiydi. Yunan heykellerinde görülen kusursuz formu, erkek giyimine taşımış, geçmiş dönemlerin fırfır ve saçaklarından sakınarak, hatları usta işi terzilikle belirlenmiş kıyafetiyle vücudun erdemlerini yükseltmişti.

    ÖNCE DENİZCİLER GİYMİŞTİ

    Fas’tan gelen fes

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Osmanlı saray ressamı Fausto Zonaro’nun gözünden 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda Dömeke Muharebesi.

    Fes modasının “Memâlik-i Mahrusa-i Şahâne” simgesi olarak ortaya çıkışı, Afrika işi kırmızı başlığın Osmanlılıkla yetinmeyip hem Türklerin hem İslâm dünyasının simgesi oluşu için zaman boyutu aşağı yukarı 1820’lerden 1920’lere 100 yıldır. Bu yüzyılda, her milletten ve inançtan tebanın ortak serpuşu olan fese uzak duran tek kesim, başlarında örf denen kavuğu taşıyan ulema zümresiydi. Adını II. Mahmud’dan alan serpme püsküllü tepesi genişçe Mahmudiye fesi, daha oğlu Sultan Abdülmecid’in saltanatında moda değiştirdi. 1850’lerde Mecidiye modası aldı yürüdü. Bunu Abdülaziz zamanında basık, asabası geniş ve kulaklara inen Aziziye, II. Abdülhamid’in saltanatında uzun ve kalıplı, duman renklisi rağbette olan Hamidiye modası yaşandı. Fes ithalatçıları, kalıpçıları, püskülcüleri bu 33 yılda iyi iş yaptılar. Büyüklerimizden hatıra feslerin çoğu Hamidiye modasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin şapka yeniliğine yenik düşmeyenlerse, beyaz tekne sarık altında, alında ve tepede varlığını gösteren kalıplı Hamidiye fesleriyle cami imamları oldu. Beyaz dolamalı fesler, ikinci etapta da Maraş dondurmacılarının sembolü olarak yaşamaya devam etti . Unutmamalı ki Suriye’de, Mısır’da daha 50 yıl fesler kalıba çekildi, püskülleri tarandı.

    PARİS MODASININ İNGİLİZ ATASI: WORTH

    ‘Haute couture’ü o başlattı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Worth, yarattığı kıyafetlerin içine markasının etiketini diken ilk tasarımcıydı.

    İlk modern modaevi Paris’te bir İngiliz tasarımcı tarafından kuruldu. Charles Frederick Worth (1825-1895), genç yaşta Paris’te tezgahtar olarak çalışmaya başladı. Parlayışını eşi ve mankeni Marie Vernet ile müşterisi İmparatoriçe Eugénie’ye borçluydu. 1851 Paris Evrensel Sergisi’ne bir saray kıyafetiyle katılıp altın madalya alınca kendi mağazasını kurdu. 1853’te Avusturya elçisinin eşi Prenses Metternich’e diktiği bir kıyafet sayesinde, III. Napoléon’un eşi Eugénie ile tanıştı. Galler Prensesi, Rusya Çariçesi ve Avusturya İmparatoriçesi de müşterileri arasındaydı. Paris’teki mağazasında aynalı büyük salonda mankenler son model kıyafetlerin yanında bekler, istenileni giyerek müşterilere gösterirdi. 1200 dikişçinin çalıştığı Maison de Worth, 1952’ye kadar yaşadı. Worth’ün 1868’de kurulmasına öncülük ettiği ilk moda sendikası bugün güçlü Fransız Yüksek Moda Federasyonu’nun atasıdır.

    HANIMLARA MAHSUS BATILILAŞMA

    İstanbul’da peçeler 1850’lerde inceldi

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Osmanlı tarihinde kadınların nasıl giyineceği hakkında pek çok ferman çıktı. Önce mevcut durum anlatılır ve kadınların şu veya bu yasağa uymamasından şikayet edilirdi. Yani, kadınlar hep moda yaratma peşindeydi. 19. yüzyılda İstanbul, İzmir, Selanik gibi kentlerdeki Müslüman kadınlar Batı modasından etkilenmeye başladı. Yüzyıl sona yaklaşırken feracenin yanında çarşaf da ortaya çıktı, sonra peçeler inceldi, çarşaflar pelerine dönüştü. Dönemin kadın dergilerinden Batı modası izleniyor, “modistra” denilen Rum terzilere Batı tipi esvaplar yaptırılıyordu. İkinci Meşrutiyet’le birlikte yayın hayatına atılan Mehasin daha ilk sayısında “mükemmel bir moda gazetesi” olacağını açıklamıştı. Mehmet Rauf’un yazdığı “iç çamaşırları” başlıklı yazıya eşlik eden iç çamaşırı resimleri bile yayınlamıştı. Tesettür çok tartışılan konulardan biriydi. 1918’den sonra, İstanbul’a Rus göçmenlerin gelişi ve kumaş sıkıntısı nedeniyle pek çok kadın çarşafı bırakarak başa, boynu bile açıkta bırakan bir tülbent ya da eşarp sarmaya başladı. Yani Batı modası daha Cumhuriyet ilan edilmeden, seçkin çevrelerde çoktan yayılmıştı.

    ERKEKTE GALLER ETKİSİ: VII. EDWARD

    Melon şapkayı tanıtan Prens

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    İngiltere Kralı VII. Edward öldüğünde (1910) Almanya Başbakanı Prens von Bülow şöyle demişti: “Centilmenlerin en şık giyindiği ülkede, en şık giyinen centilmen oydu.” Bu bir övgü olduğu kadar yergiydi. Kraliçe Victoria’nın oğlu, 60 yaşında tahta çıkıncaya (1901) kadar kendini zevk ve sefaya vermişti. Babası Prens Albert şöyle diyordu: “Ne yazık ki kıyafetlerden başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor. Ava çıktığında bile tilkilerden çok pantolonlarına dikkat ediyor.” Bütün Avrupa onu izlerdi. Güya gizlice Marienbad’a kumar oynamaya gittiğinde, gazeteciler kente doluşarak fotoğrafını çekmeye çalışırdı. Erkek modasına yenilikler getirdi: Yeleğinin üst düğmesini açtı; tüvit kumaşını lanse etti, Homburg şapkasını (kurdele bantlı şapka) ve melon şapkayı tanıttı, pantolonlara ütü çizgisini getirdi, golf pantolonun, kruvaze ve çift düğmeli ceketin yayılmasını sağladı. Kendi adını taşıyan torunu Galler Prensi (VIII.) Edward’a kadar, onunla boy ölçüşecek başka bir erkek moda ikonu çıkmadı.

    20. YÜZYILIN İLK DEHASI: POIRET

    Kadını korseden kurtardı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Fransız çizer George Barbier’nin Paul Poiret için yaptığı illüstrasyonlardan biri, 1912

    Korse, Fransız Devrimi sonrasında kısa ara dışında, kadınların mahkum olduğu bir giysiydi. Fransız modacı Paul Poiret 1903’te kimonodan esinlenerek tasarladığı bir kıyafette ilk kez korse kullanmadı. Tabii bu henüz ilk adımdı. Poiret’nin kariyeri, oryantalizmin zirve yaptığı yıllarda başladı. Şöhretinin başlangıcını bir “türban” tasarımına borçluydu. Poiret 1910’da ünlü “harem pantolonları”nı lanse etti. Modaya getirdiği yenilikler çoktu: Parfüm ve dekorasyona el atan ilk modacıydı, tanıtımda ilk kez fotoğrafı kullandı. Fransız Yüksek Moda Sendikası’nın 1911’de Paris Modası Sendikası’na dönüşmesini sağladı. 1914’te, Fransız Yüksek Modası Savunma Sendikası’nı kurdu ve modellerin kopyalanmasına karşı ilk mücadeleyi başlattı.

    KADIN ATALARIMIZIN İZİNDE

    Sutyene tekrar merhaba

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    2008’de Avusturya’da bulunan 600 yıllık sutyen, modern görüntüsüyle moda tarihçilerini şaşırttı.

    Sutyenin hikayesi, tarihte “ilk”lerden söz etmenin ne kadar tehlikeli olduğunu gösteren bir örnektir. Çünkü, üç yıl öncesine kadar, askılı sutyenin 20. yüzyıl başında yaratıldığına inanıyorduk. Fransız korseci Eugénie Herminie Cadolle, korseyi ikiye bölerek, üst parçayı yani ilk sutyeni 1900’de Paris Evrensel Sergisi’nde tanıttı. Ama resmi öncü, Amerikalı yazar Caresse “Polly” Crosbie’ydi. 1910’da “iki mendil, pembe bir kurdele, iğne-iplik” sayesinde ilk askılı sutyeni geliştirmiş, 3 Kasım 1914’te ABD Patent İdaresi’nden ilk patenti almıştı. Son derece net bir öyküydü bu. Hepimiz buna inanıyorduk. Ama, 2012’de Avusturya’dan gelen bir haber, giyim tarihçilerini allak bullak etti. Lemberg Şatosu’nun kalıntılarını araştıran Innsbruck Üniversitesi arkeologları burada bugün kullanılana benzer bir askılı sutyen bulmuş, karbon testlerinde bunun 1400’lerin sonuna doğru dikildiği anlaşılmıştı. Muhtemelen kadın atalarımız, sutyeni en az 600 yıl önce geliştirmişti; ama bu tasarım daha sonra kaybolmuş, 100 yıl önce yeniden keşfedilmişti.

    KÜKREYEN 20’LER

    Kısa etek kısa saç modası

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    1920’lerin aktif yaşam biçimleri kadınlar için de hareket rahatlığı sağlayan giysiler gerektirdi. Ayrıca yeni erotik bölge sırttı.

    1920’ler, Büyük Savaş’la Büyük Bunalım arasına sıkışmış kısa bir on yıldı ama büyük değişimlere sahne oldu. “Kükreyen 20’ler” veya “Çılgın Yıllar” denilen bu çağda kadınlar oy hakkı başta olmak üzere bazı özgürlüklere kavuştu. Ve yüzyıllardan beri ilk defa, hem etekler, hem saçlar kısaldı. Göğüsler adeta yok oldu, bel aşağıya düştü. Alagarson kesilmiş saçların üzerine çan şeklinde şapkalar oturtuldu. “Flapper” (dağınık saçlı) veya “garçonne” (erkek çocuğa benzeyen genç
    kız) denilen yeni nesil kadınlar, ilk kez pantalon giydiler. Amerikalı film yıldızı Louise Brooks, kısa saç modasını yayanların başındaydı. Pantolon giyen, eteğini ve saçını kısaltan ilk kadınlardan biri de modacı Coco Chanel’di. Yeni moda, Victoria çağında doğmuş önceki nesli öyle sarsmıştı ki, İngiltere Kraliçesi Mary (1867 doğumluydu) gibi bazı kadınlar eski elbiselerini terk etmeyi reddetti. Kuşaklar arasındaki bu çarpıcı giyim farkı, belki Fransız Devrimi’nden beri ilk kez görülüyordu.

    DEDESİ GİBİ TARZ SAHİBİ VIII. EDWARD

    Süveteri icat etti

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Galler Prensi Edward, 1. Dünya Savaşı’ndan az sonra, babası İngiltere Kralı V. George’u ziyarete gider. Eski kafalı kral kaşlarını çatarak “Ne o? Dışarıda yağmur mu yağıyor?” diye sorar. Çünkü genç prens ilk kez kıvrık paçalı pantolon giymiştir. Bu delikanlı (sonra VIII. Edward) 50 yıl önceki stil ikonu VII. Edward’ın torunuydu. 1920’lerde giyimi bir dizi yenilik içeriyordu.

    Kendi adıyla anılan prens-dö-gal kumaşını tanıttı; kumaşın deseni bir İskoç klanının tartanından alınmıştı. Fair Isle bölgesine özgü renkli desenli süveterle fotoğrafı çekilince süveter Amerika’daki dükkanlarda satılmaya başladı. Siyah yerine beyaz yelek giymeyi bir moda akımı hâline getirdi. ABD’de bir polo maçına kahverengi ceylan derisinden delikli ayakkabıyla gitti; üstelik bunları, İskoç desenli Argyle çoraplarıyla giymişti. Oxford çuvalları denilen yüksek belli, bol pantalonu yaygınlaştırdı. Sonradan şöyle söyleyecekti: “Aslında ben bir moda önderi olarak üretildim; terziler şovmenlerim, dünya da sahnemdi.”

    1925 ŞAPKA KANUNU

    Buna şapka derler!

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Mustafa Kemal, 27 Ağustos 1925’te “Efendiler bu serpuşun ismine şapka denir” dediği konuşmasıyla kılık kıyafette bir devrim başlatmıştı.

    Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanının ardından, kıyafet yeniliği gündeme geldi. Hedef fesi ortadan kaldırmaktı. 1925 yazında hazırlıkları yapılan bu yeniliğin önderi Cumhurreisi Mustafa Kemal’di. O yaz beyaz bir panama şapkayla görüldü.2Eylül 1925’te hükümet “ilmiye kisvesi ve bilumum devlet memurlarının kıyafetleri hakkında kararname”yi çıkardı. Bu kararnameyi, herkese şapka giyme zorunluluğu getiren 15 Kasım 1925 tarihli “Şapka İktisası Kanunu” izledi.

    İlk günlerde piyasada yeterli sayıda şapka olmadığından, kağıt şapka veya kadın şapkası giyenler görüldü. Memurlara bir yıl vadeli “şapka avansı” bile sağlandı.

    SAVAŞTAN SONRA BİKİNİ

    Bomba gibi patladı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    5 Temmuz 1946’da tanıtılan bikini, 19 yaşındaki modelin elindeki kibrit kutusuna sığıyordu.

    Avustralyalı yüzücü ve dansçı Annette Kellerman’ın mayo giydiği için tutuklanmasının 30 yıl geçmiş, Josephine Baker, muz kostümünü giyeli 20 yıl olmuştu. Ava Gardner ve Rita Hayworth gibi yıldızlar sayesinde iki parçalı mayolar popülerdi. Bugünkü anlamda bikini ise Fransız mühendis Louis Réard tarafından 5 Temmuz 1946’da tanıtıldı. İki ay önce tasarımcı Jacques Heim “Atome” ismini verdiği ve “en küçük mayo” olarak tanımladığı iki parçalık tasarımını sunmuştu ama Réard bunun daha cüretkar bir versiyonunu canlı bir model üzerinde tanıttı. Bikiniye modellik yapan, 19 yaşındaki Micheline Bernardini bir striptizciydi. Zira “bikini, bir alyansın içinden geçirilemediği sürece bikini değildir” diyen Réard giymeyi kabul edecek bir model bulamamıştı. “Bikini” ismini o yaz bir atom bombasınıntestedildiğibirGüney Pasifik adasından almıştı. Réard tasarımının atom bombası gibi

    DIOR İMZALI ‘YENİ GÖRÜNÜM’

    İnce belli zarafet

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Christian Dior, 2 Şubat 1947’de moda dünyasına yepyeni bir koleksiyonla damgasını vurdu. Dior, Lucien Lelong ve Pierre Balmain gibi moda devlerinin yanında yetişmişti. Moda yazarı Carmel Snow’un “New Look” (Yeni Görünüm veya “A Look”) adını taktığı koleksiyon, 2. Dünya Savaşı’nın bittiğini ilan etti. Kumaş kısıtlamaları kalkmıştı. Askerlerin devri sona ermişti. Artık kadınsı görünüme geri dönme zamanıydı. Kabarık etekler, büyük şapka, bele oturan ceketle bu gösterişli figür, yıllarca etkisini korudu.

    TEK TAŞ MODASI

    Reklamla parladı gelenek hâlini aldı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Moda yaratmakta, reklamcılığın etkisini gösteren en ilginç örnek, 1940’ların sonunda De Beers elmas tekelinin pırlanta nişan yüzüğü kampanyasıdır. De Beers, Güney Afrika’da elmas madenlerini işletiyordu. Dünya elmas cevherinin yaklaşık yarısı burada bulunduğundan şirket, bir dünya tekeliydi. Büyük Bunalım döneminde elmas piyasası çökünce De Beers, Amerikan reklam şirketi N.W. Ayer & Son’la anlaştı. Ayer, pırlantayı evlilik ve/veya aşkla birleştirecek bir strateji düşündü. 1947’de reklam yazarı Frances Gerety, reklamcılığın en eski ve güçlü sloganlarından birini buldu: “A Diamond is Forever” (Bir Pırlanta Ebediyen Yaşar). Resim tarihinin tanınmış tabloları, altında bu slogan yazılı olarak basında çıkmaya başladı. 1951’de Ayer, De Beers’in patronlarına “Artık pırlanta yüzük almadan bir kızla nişanlanmak mümkün değil” demişti. Aynı yıl, ABD’de evlenen 10 Amerikalı kadından sekizinin pırlanta yüzüğü vardı. Bugün de istatistik aynı.

    İLHAM PERİSİ HOLLYWOOD

    Hepimiz Marilyn’iz

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Film yıldızları 1950’lerde stil ikonlarına dönüştü ve modacılara “ilham perisi” oldular. Bu ortaklıklardan hafızalara en çok yer eden Hubert de Givenchy ve Audrey Hepburn arasındaki işbirliği oldu. Sabrina, Funny Face ve Tiffany’de Kahvaltı gibi klasik filmlerden, bugün hâlâ referans gösterilen kareler ortaya çıktı. O dönemin yıldızları Marilyn Monroe, Grace Kelly, Elizabeth Taylor ve Brigitte Bardot gibi isimler bugün bile dünyaca ünlü tasarımcılara ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Bir de Parisli tasarımcıların gölgesinde kalan ama modayı yakından etkileyen film stüdyolarının tasarımcıları var. Bunların başında gelen Edith Head, 35 kere Oscar’a aday olarak gösterilmiş, 8 kerede bu ödülü kazanmıştı. Edith Head sadece tarihi kostümler değil, güncel kıyafetler de tasarlıyordu.

    DERİ CEKET VE KOT PANTOLON

    Havalı giyin uzun yaşa

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Marlon Brando’nun oynadığı 1953 tarihli The Wild One filminden sonra deri ceket satışlarında patlama olmuştu.

    Amerika’da doğan rock’n’roll akımı ve “teenager” adıyla anılmaya başlayan gençlerin
    yeni yaşam stili, asi bir havaya büründü. Bu tavır Marlon Brando ve James Dean’in öncülüğünde jean pantolon, beyaz tişört ve siyah deri ceket üçlüsünde hayat buldu. James Dean’in başrolünde oynadığı 1955 yapımı Asi Gençlik (Rebel Without a Cause) filmi sokak modasını son derece etkilemiş, dünyanın her yerinde sayısız James Dean türemişti. 24 yıllık kısa ömrünün ardından jean pantolonu, beyaz tişörtü ve deri ceketi gençliğin üniforması olarak moda tarihine kazındı.

    1960’LARIN ÖZGÜR RUHU

    Ebeveynleri gibi görünmeyi reddettiler

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Şapkasız John F. Kennedy, dönemin bir başka ikonu, karısı Jackie ile.

    1960’lar isyan yıllarıydı. Moda editörü Diana Vreeland’ın tabiriyle,“Youthquake” (gençlik depremi) hareketi baş göstermişti. İngiliz müzik grubu The Beatles’ın önce takım elbise giyerken sonra bundan vazgeçişi dönemin ruhunu yansıtıyordu. Amerikan gençliğini temsil eden Vietnam Savaşı karşıtı hippiler el işçiliğinin, batik, nakış gibi detayların hakim olduğu tünikler ve İspanyol paça pantolonlarıyla dikkat çekiyordu. Courrèges’in yarattığı kısa etek modelini daha da kısaltan Mary Quant, “mini eteği” yarattı. “Unisex” akımı yayıldı. Yves Saint Laurent 1965’te Piet Mondrian’ın grafiklerini, dönemin en yaygın elbise türü “çuval elbise” üstünde denedi. “Mondrian elbise” moda ve sanat işbirliğinin en çok ses getiren işlerinden biriydi.

    ŞAPKASIZ JOHN F. KENNEDY

    Sokak modasını belirleyen Başkan

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı

    Bu konuda bir kitap bile yazıldı. ABD’li gazeteci Neil Steinberg’in kitabının başlığı: Şapkasız Jack. Steinberg, şapkanın 1950’lerde gözden düştüğünü, John F. Kennedy’nin bunu dünyaya duyurduğunu anlatıyor. ABD’deki yaygın inanışa göre, şapkanın terkedilmesinin nedeni, John F. Kennedy’nin 1960’taki başkanlık seçimi sırasında halkın karşısına mümkün olduğu kadar şapkasız çıkmakta ısrar edişiydi. Oysa 1950’lere kadar sokakta şapkasız erkek düşünülemezdi. Kennedy ise kampanyasında bütün imajını gençlik ve değişim üzerine kurmuştu. Şapka takmak istememesi de bunun bir parçasıydı. Sıkıcı, muhafazakâr, gri 50’ler bitiyor, bireyci, canlı, renkli 60’lar başlıyordu. ABD Birleşik Şapka İşçileri Sendikası Başkanı, Kennedy’ye bir şapka giydirmeye çalışmış, ama başaramamıştı.

    ‘SÜPERMODEL’İN DOĞUŞU

    Moda, onlarla ‘dal’lanıp budaklandı

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    İlk “süpermodel” Twiggy (solda), 60’ların yüzü oldu, 40 kiloydu ve dolgun kadın
    imajının pabucunu dama attı.

    Londra’da Lesley Hornby adıyla doğup dünyanın ilk süpermodeline dönüşen Twiggy, lakabını İngilizce “dal” anlamına gelen “Twig”den aldı. İncecik vücudu, iri gözleri ve uzun kirpikleriyle tanınan modelin şöhretini Leonard’ın saç kesimine borçlu olduğu söylenir. Twiggy magazin karakterine dönüşen ilk modeldi. Bir gazeteci başbakandan daha çok para kazandığını söylediğinde “Öyle miymiş?” diye kıkırdadığı söylenir.

    HAZIR GİYİM VE İKONLARI

    Tanrım benden bir Diana yarat!

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Leydi Di, Prens Charles’ın kendisini aldattığını itiraf etmesinden az sonra halkın önüne sonradan “intikam elbisesi” adı yakıştırılan bu tasarımla çıkmış, büyük ilgi toplamıştı. Bugünün politik ikonuysa Michel Obama.

    Modanın büyük bir sektöre dönüşme süreci, 1980’lerde yani ekonomide liberalleşme, gümrük duvarlarının inişi ve globalleşmeyle başladı.Toplum tüketime odaklanmıştı ve bundan gocunmuyordu. Stil ikonu Galler Prensesi Diana’nın kıyafetlerini artık herkes, hemen giymek istiyordu. Küçük, seçkin bir kitle için özel üretim yapan “yüksek moda” markaları bile hazırgiyim markaları oluşturmaya başladı. Modaevlerinden çoğu 1990’larda büyük şirketlerce satın alındı. Hazır giyim sektörü de kendi markalarını yarattı; bu markalar üretimlerini Türkiye, Hindistan, Kore, Brezilya, Mısır, Çin gibi gelişmekte olan ülkelere kaydırdı. Moda dergileri bile global birer marka oldu. Modaya yönelik TV kanalları kuruldu. Alışveriş merkezlerinin yanısıra dijital alışveriş siteleri açıldı. Günümüzde çok yayılıp “demokratikleşen” modanın belki de bu nedenle moda olmaktan çıktığı bile söyleniyor.

    MODA DERGİLERİNDEN ALIŞVERİŞ SİTELERİNE YENİ BİR MODA

    Türkiye’de ‘modern’ tesettür

    35 kreatif akım ve modanın 2000 yılı
    Son yılların muhafazakar giyim modasında göğüs pensi, takma kol ve üstten kemer kullanımı, Türk-İslâm sentezi olarak ortaya çıktı.

    1980’lerde büyük kentlerde yeni bir kadın silueti ortaya çıktı. “Modern tesettür” denilebilecek bir giyinme biçimi yayıldı. Bu tarz son on yılda büyük değişime uğradı. Başlangıçta başörtüsü ve muhtemelen eski feraceye benzetilen uzun, bol pardösüyle, dinî ve siyasi bir beyanatta bulunuluyordu. Örtülü kadınlar lüks mağazalara yöneldikçe, mağazalar onlara adapte oldu. Çok az kişi boyun ve enseyi açıkta bırakan türban tarzını (eski Maliye Bakanı’nın eşi Ahsen Unakıtan) benimsedi. Çünkü dinî örtünmeye göre boyun ve ense de kapatılmalıydı. Bunun için başörtülerin altına baş ve gerdanı kapatan dar boneler giyildi. Uzun saçlar bir topuz tokasıyla toplandığından, üstüne takılan bone ve başörtüsü, protezlerin (sünger, karton) de yardımıyla kabarık bir görüntü aldı. Başörtüleri önceleri çok desenli ve renkliyken, son yıllarda desensiz, tek renk yaygınlaştı. Kadınlar, başörtüsünün altına kot pantalon,tulumdahilhertürgiysiyi giymeye başladı. 2011’de çıkan

    Âlâ, bu kesime seslenen ilk moda dergisiydi ve “muhafazakar giyiminin inceliklerini” yazıyordu. İkrâ, Hesnâ, Aysha gibi yayınlar da ona katıldı. İnternette bu stil konusunda yazan pek çok blogger, tesettür ürünleri satan epey alışveriş sitesi bulunuyor. Batı markalarını da takip eden bu yeni kuşak, İslâmi kesimden, özellikle erkeklerden gelen “tesettürün ruhu”nu kaybettikleri eleştirilerine pek kulak asmıyor.

  • ‘Moda’nın doğuşu yükselişi ve düşüşü

    ‘Moda’nın doğuşu yükselişi ve düşüşü

    İnsan sarınıp sarmalanmadan önce süslendi. Takıştırdığı kemik, diş ve tüyler bir güç gösterisi olarak hiyerarşik yapıya hizmet etti. Ama moda, insanın mesleğine ve ait olduğu sınıfa göre giyinmesi değildi. Önce sahne sanatları, sonra sinema ve televizyon, ona özenilecek stil ikonları hediye etti. 20. yüzyılda ‘haute couture’ markalarının doğmasıyla kendini ifade etmenin en yaratıcı biçimine bürünen moda, hazır giyimin darbesiyle büyük bir erozyona uğradı, şimdilerde can çekişiyor.

    Türkiye’nin son özgün tasarımcılarından ‘terzi yamağı’ Barbaros Şansal moda tarihinin dönüm noktalarını anlattı, tarihçi Necdet Sakaoğlu ve moda kültürü eğitmeni Begüm Başoğlu’nun katkılarıyla Ayşen Gür derledi.

    BARBAROS ŞANSAL

    'Moda'nın doğuşu yükselişi ve düşüşü

    Modanın köken olarak anlamı, içinde bulunulan durum; davranış ve duyuş biçimi. Bense modayı, insanların, fiziksel, cinsel, kültürel, dinsel, ekonomik ve siyasi haberleşme biçimlerinden biri, sosyal bir olgu olarak görüyorum. Bugünkü şekliyle modanın hayatımıza girişi aslında çok yenidir. Resmî tarihinin 1905’te Paris’te Worth ve Doucet’nin kendi adlarını marka olarak tescil ettirmesiyle başladığı söylenebilir. Ancak biz şimdi çok daha gerilere gidelim:

    İnsan önce takıp takıştırdı. Kemikler, dişler, tüyler, boynuzlar, toynaklar, deriler ve kürkler, kil, kireç ve kobaltlı minerallerden yapılma kozmetiklerle başladı. Avladığı hayvanların mirasıyla güç gösterisi yaparak sürü liderliğine geçti. Toplum oluşturma, hiyerarşik sınıflama becerisinin bir parçası da buydu. Sonra düğümledi insan, sonra ördü ve dokudu. Elyafı ip haline getirdi, bağlamayı ve düğümlemeyi, farklı parçaları birleştirmeyi, hatta örmeyi ve dokumayı öğrendi. Halı, kilim, kiton ya da ehrama yazı niyetine bilgi birikimini ve hayallerini işledi. Uçkurunu urganla bağladı, giysisini çengelli iğne (fibula) ile toparladı. Ve sonunda dikti. Sarınıp sarmalandığı örtünme biçiminden, 12. yüzyılda çıkıp çok parçalı giysiye geçti. Erken Rönesans ile insan vücuduna odaklandı.

    'Moda'nın doğuşu yükselişi ve düşüşü

    Çin İmparatoru sarı giyer ve başka kimse bu rengi giyemezdi. Sarı ve siyah birlikte, acılı ölümün rengiydi (kara mamba yılanını, Japon arıları, nükleer uyarısını ve olay yeri inceleme şeritlerini düşünün). Güzel ölümün rengi beyaz ise Roma’dan Arap yarımadasına kefenin ve kutsal cübbelerin rengiydi. Kırmızı ihtiras ve zafer, kara ise keder ve elem demekti. Renklere baktığımızda, bunların kimlik belirttiğini görürüz: Doktorun beyaz önlüğü, avukatın kara cübbesi gibi. Eski toplumlarda, toplum kesimlerinin her biri kimlik (pasaport) yerine belli kıyafet ve renklere bürünürdü. Osmanlı toplumu da bunlardan biriydi.

    'Moda'nın doğuşu yükselişi ve düşüşü
    ANAKRONİSTİK MODA Gabrielle D’Estrées ve Kızkardeşlerinden Biri adlı resim 1594 civarında yapıldı. Louvre Müzesi koleksiyonunda bulunan tablodaki genç kadınlar, arkada dikiş yapmakta olan terziyi bekleyedursun, #tarih onları Osmanlı haremi ve 1960’lar ruhuna büründürdü.

    Moda ise başka bir şeydir. Bu kavramın temellerinden biri tiyatro, opera ve bale; bunlar için hazırlanan kostümlerdir. Sahnedeki oyunları seyreden herkes Pamuk Prenses veya Wilhelm Tell olmak istemiş, insanlar önce opera terzilerine gitmeye başlamıştır. Sinematografinin gelişiyle moda bir devrim geçirdi çünkü kostümler artık çok daha büyük kitlelere ulaşabiliyordu. Terziliğin ciddi bir şekilde ticarete atılması da böyle başladı. 20. yüzyıl başında kurulan “la Chambre Syndicale de la Haute Couture Parisienne,” dünyanın moda merkezini oluşturdu. Modanın başkentinin Paris olması, kıyafetlerden değil, bu yüksek moda sendikasından dolayıdır. Bu sendika, moda evlerinde (maison) çalışan terzilerin saat ücretinden yangın çıkışlarına kadar her şeyi belirler. “Maison”lar, dikilen elbiseleri saat üzerinden hesaplayarak fiyatını tespit eder. Haute couture’de, yani müşteriye özel dikimde, bütün kıyafetlerin model ve kalıpları önce hukuk bürosunda tescil ettirilir. Televizyonun gelmesi modada başka bir devrim demekti. Herkese ulaşabilsin, daha çok, daha kolay, daha hızlı üretilebilsin diye etekler kısaldı, detaylar kalktı, süslemeler azaldı, hazır giyime geçildi. Moda popülerleşti ve seçkinlerden kopup proletaryanın bile peşinde koştuğu bir şeye dönüştü.

    'Moda'nın doğuşu yükselişi ve düşüşü
    İtalyan ressam Giovanni Battista Moroni’nin fırçasından bir 16. yüzyıl terzisi.
    'Moda'nın doğuşu yükselişi ve düşüşü
    Uygulama: Candan İşcan

    1990’lara gelindiğinde, yeni dünya düzeniyle birlikte Çin, Hindistan, Bangladeş, Türkiye, her yerde, giysiler o kadar ucuz, taklidi kolay hâle geldi ki, haute couture ölmeye başladı.

    Türkiye’ye gelince, günümüzde merdiven altında, taklitçi, sendikasız ve sigortasız üretime bir de adı ulusal olmayan çakma isimler takıldıkça moda değil ancak mola yaşanıyor. Türkiye artık giyinmiyor: Ya pop şarkıcısı solist olup don-sutyen klip çekiyor ya da protokolde, valiz büyüklüğünde çanta elde, sarınıp sarmalanıp, platformlu iskarpin üzerinde duruyor.

    'Moda'nın doğuşu yükselişi ve düşüşü
    VENÜS’E 3D KOSTÜM #tarih Sandro Boticelli’nin 1482-1486 arasında yaptığı Venüs’ün Doğuşu resminde çıplak betimlenen Venüs’e, dünyanın tamamen üç boyutlu yazıcıyla üretilen ilk elbisesini giydirdi. Son yılların popüler bürlesk yıldızı Dita Von Teese için hazırlanan 3000 parçalık elbise, 2013’te 17 seferde “basılmış” ve 17 bin Swarovski taşla süslenmişti.
  • Yaşar Kemal’e saygı…

    Yaşar Kemal’e saygı…

    Yaşar Kemal, çok büyük bir roman geleneği olmayan Türkiye’de müthiş bir roman dili yaratan, destansı anlatımı ve insan ruhunun derinliklerine inebilme yeteneğiyle sadece Türk edebiyatının değil dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden, yapıtları kırkı aşkın dile çevrilen büyük bir romancıdır. Romancılığının yanı sıra Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük röportaj yazarlarından biri, belki de birincisidir. “Hepsine bir romanıma çalıştığım kadar çalışırdım” dediği gazete röportajları, yine kendi tabiriyle “bal gibi birer edebiyat ürünüdür”. Eserleriyle birkaç nesli birden etkilemiş büyük ustanın atlattığı sayısız badire gibi son rahatsızlığını da atlatması, uzun süredir üzerinde çalıştığı biyografisini bir an önce okuyabilmek umuduyla…

    Yaşar Kemal'e saygı...
    Ortaokul yılları (en üst sırada, soldan yedinci öğrenci).
    Yaşar Kemal'e saygı...
    1953 yılında röportaj yaptığı sünger avcılarıyla.

    Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli olan Yaşar Kemal, Van Gölü’ne yakın Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan ailesinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden uzun bir göç süreci sonunda yerleştiği Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde 1926 yılında doğdu. Ortaokulu son sınıf öğrencisiyken terk ettikten sonra ırgat kâtipliği, ırgatbaşılık, öğretmen vekilliği, kütüphane memurluğu, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. 1951-1963 arasında Cumhuriyet gazetesinde Yaşar Kemal imzasıyla yayımladığı yazıları ve röportajları, edebi yapıtlarıyla birlikte Türkçenin en güzel eserleri içinde yer alır. 1955’te yayımlanan Çukurova Yana Yana ve Yanan Ormanlarda 50 Gün başlığıyla yayımlanan röportajları, Ormancılar Cemiyeti tarafından kitaplaştırıldı.

    Yaşar Kemal'e saygı...
    1971’e kadar Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı olan Mehmet Ali Aybar’la
    Yaşar Kemal'e saygı...
    TİP Toplantısında Konuşurken, 1965

    1962’de girdiği Türkiye İşçi Partisi’nde genel yönetim kurulu Üyeliği, merkez yürütme kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğradı. Yaşar Kemal parti ve seçim çalışmalarından sonra hayatına yeni bir yön vermek için 1967’de Ant dergisinin kurucuları arasına katıldı. Dergide haftalık siyasal yazılar yazdı. 1971’de Mehmet Ali Aybar’ın ardından TİP’ten istifa etti. Aktif politikayı bıraktıktan sonra da hep meydanda, sokakta haklı olanın yanında durdu.

    Yaşar Kemal'e saygı...
    Adana’da Amerikan üslerini protesto eyleminde. 1970’li yıllar.
    Yaşar Kemal'e saygı...
    Abidin Dino ile Paris’te, 1982
    Yaşar Kemal'e saygı...
    Memet Uzun’la, 1997
    Yaşar Kemal'e saygı...
    Mecidiyeköy’deki evinde ağırladığı Sabahattin Eyüboğlu’yla birlikte. Yıl 1958.

    Yaşar Kemal’in dostlukları yıllar içinde yoldaşlığa dönüştü. Bir ömür boyu dost ve yoldaş kişilerle acı tatlı, pek çok gün geçirdi. Yıllar dostlukları eskitmedi, eksiltmedi…

    Yaşar Kemal'e saygı...
    Türkçenin üç büyük yazarı Yaşar Kemal (sağ başta), Sait Faik (soldan ikinci) ve Orhan Kemal (sağdan ikinci) aynı karede.
    Yaşar Kemal'e saygı...
    Arthur Miller’la 1986’da Sovyetler Birliği’nde yapılan barış toplantısında.
    Yaşar Kemal'e saygı...
    BBC Türkçe’nin konuğu olan Yaşar Kemal’le hatıra fotoğraf çektirenler arasında servis şefi Andrew Mango (sağ başta) ve Can Yücel de var (soldan ikinci).
    Yaşar Kemal'e saygı...
    Cengiz Aytmatov’la İsveç’te. Yıl 1977.
    Yaşar Kemal'e saygı...
    Türkan Şoray’la, İstanbul 2008.
    Yaşar Kemal'e saygı...
    Peter Ustinov, Paris 1986.

    Yaşar Kemal’in yapıtları pek çok kez tiyatroya ve dokuz kez sinemaya aktarıldı, bu yapımlar da pek çok ödül aldı. 1981’de Yılanı Öldürseler Türkân Şoray tarafından, 1984’te İnce Memed Peter Ustinov tarafından sinemaya uyarlandı. 1985’te ise filmin Türkiye’de gösterilmesi yasaklandı.

    Yaşar Kemal'e saygı...
    Thilda Kemal’le, yıl 1975.

    Arkadaşım, dostum, her şeyim oldu dediği Thilda Kemal Göğceli ile birlikteliği edebiyat, felsefe ve siyaset dolu elli yıl sürdü. 1 Ağustos 2002’de şimdiki hayat arkadaşı Ayşe Semiha Baban’la evlendi.

    Yaşar Kemal'e saygı...
    Ayşe Semiha Baban’la.
    Yaşar Kemal'e saygı...

    Hayatı boyunca yarattığı birçok roman kahramanı gibi, zalimlerin, zulmün karşısında durdu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez yargılanıp tutuklansa da hak mücadelesinin yanında olmaktan, aydın sorumluluğunu yerine getirmekten hiç taviz vermedi. 2013’te İtalyan La Repubblica gazetesine Gezi Parkı direnişi hakkında yazdığı yazıda şunları söylüyordu: “Kültürün imhası aynı anda, insanlığımızın da imhası olur. Ama bilinmesi gerekir ki bir toplumun sağlığı, gücü ve doğruluğu tolerans olduğunda belli olur. Eğer zulüm görürse o zaman acımasız olur, zayıflar ve yaratıcılığını yitirir. … Gelin hep birlikte uygun bir demokrasi için el ele vererek yüreğimizi, zihnimizi bir araya getirelim”.

    Yaşar Kemal'e saygı...
  • Polonya’nın bağımsızlık yolu İstanbul’dan geçti

    Polonya’nın bağımsızlık yolu İstanbul’dan geçti

    1798-1855 arasında yaşayan Polonyalı şair Adam Mickiewicz, ülkesinin özgürlük mücadelesinin sembol ismi oldu. Rus işgali ve Kırım Savaşı sırasında askeri görevler de üstlenen ve müttefik Osmanlı topraklarına gelen ozan, İstanbul-Beyoğlu’nda öldü.

    SEDA KÖYCÜ *

    Polonya tarihinin belki de en sancılı döneminde, ulusunun ayağına 123 yıl boyunca hiç çıkmayacak bir pranganın takıldığı dönemde doğmuş ve bu pranganın çıkarılabilmesi için yaşamı boyunca mücadele etmiş, Polonyalıların asırlardır başlarına taç ettiği, dünyaca ünlü bir büyük yurtsever ozandır Adam Mickiewicz (1798- 1855).

    Polonya'nın bağımsızlık yolu İstanbul'dan geçti

    Söz konusu pranga 1795’te, dönem Avrupa’sının güçlü devletleri Avusturya, Rusya ve Prusya tarafından takılır ulusunun ayağına. Topraklarını bu devletlerin üçüncü ve ‘öldürücü’ darbesiyle tümüyle yitirip bir devlet olarak Avrupa haritasından silinen Polonyalılar uzun soluklu (1795-1918) bir bağımsızlık mücadelesine girişirler. İşte bu mücadelede ön saflarda yer alan isimlerden biri Adam Mickiewicz olur.

    Çok genç yaşından itibaren bu mücadelenin bir neferi olan yurtsever ozanın amacı, yapıtlarında işgal altındaki ulusuna bağımsızlık mücadelesinde güç ve cesaret vermek, ulusunu yüreklendirmektir. Yapıtlarından birinde şöyle seslenir şair:

    Doğmuşum kölelik içinde, Zincire vurulmuşum daha beşikte.
    Selam sana istikbalin fecri, Ardından doğacaktır Hürriyet Güneşi…

    (Çev. Dariusz Cichocki)

    Polonya'nın bağımsızlık yolu İstanbul'dan geçti
    Esin kaynağı Polonyalı şair 19. yüzyılda hem edebiyatçılar hem de millliyetçi akımlar için esin kaynağı olmuştu. Walenty Wańkowicz’in 1828’de yaptığı Mickiewicz tablosu.

    Bu bağlamda ozanın sanatında Polonyalıların, bağımsızlıklarını savaşarak elde etmek suretiyle işgal altındaki diğer uluslara bir örnek oluşturacakları, onlar için bir Mesih, bir kurtarıcı olacakları inancı doğrultusunda Mesihçilik düşüncesi de çıkar ortaya. Polonya ulusu işgal altındaki ulusların İsa’sıdır, ozana göre.

    Ballady i romanse (Baladlar ve Romanslar) adlı yapıtıyla 1822’de Polonya edebiyatında Romantizm dönemini başlatan ve bu edebiyatın en büyük temsilcisi haline gelen Mickiewicz, dört bölümden oluşan, Polonya ve dünya edebiyatı klasikleri arasına girmiş, ulusal bir destan niteliğindeki büyük başyapıtı Dziady’yi (Atalar) yayımlamaya başladığında (1822) henüz yirmi dört yaşındadır. Ulusal destan niteliğindeki bir diğer büyük yapıtı Pan Tadeusz’u (Bay Tadeusz) 1834’te, otuz altı yaşındayken buluşturur okuyucuyla.

    İşgal altındaki Polonya topraklarında bir kurtuluş savaşı niteliğinde ortaya çıkan 1830 Kasım Ayaklanması’nın haberini yurtdışında alır ve ayaklanmanın başarısızlıkla sonuçlanmasıyla yaşamının sonuna dek bir daha asla dönemez yurduna. Bu tarihten sonra mücadelesini Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde sürdürür.

    Bağımsızlık mücadelesine sadece kalemiyle de katılmaz ünlü ozan; bu uğurda politik görevler de üstlenir. İşte bu görevlerden biri Mickiewicz’i 1855 yılında, bir göçmen olarak yaşadığı Paris’ten Fransa Eğitim Bakanlığı’nın sözde bilimsel bir görevlendirmesiyle Osmanlı Devleti’nin kalbi İstanbul’a getirir.

    Polonya'nın bağımsızlık yolu İstanbul'dan geçti

    Mickiewicz, Osmanlı Devleti’nin Polonya topraklarının büyük bir bölümünde işgalci konumunda olan Rusya’ya karşı verdiği Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında, müttefik Osmanlı Devleti’nin topraklarında kurulmuş ve Osmanlı yönetiminde bulunan Polonya askerî birliğinin konumunu güçlendirme göreviyle gelir İstanbul’a. Aralarında bir koordinasyon sağlamak üzere Burgaz ve Dobruca’da bulunun iki Polonya alayını ziyaret eder. Ancak, bu ziyaretler İstanbul’u ozanın yaşamının son durağı kılar, ne yazık ki. Resmî kaynaklara göre, Mickiewicz yaşamını Polonya askerî birliğini ziyareti sırasında yakalandığı sanılan kolera hastalığı nedeniyle yitirmiştir. Ancak, bir de resmî olmayan kaynaklar vardır ve bunlar ozanın muhaliflerince zehirlendiğini söyler.

    Mickiewicz bir Türk dostu aynı zamanda ve bu yurtsever ozanın Türk ulusuna duyduğu bu dostluk duygusu yine kendi ulusuyla bağlantılı, kuşkusuz ki.

    Polonya'nın bağımsızlık yolu İstanbul'dan geçti
    İstanbul, kolera ve ölüm 1855’te Kırım Savaşı sırasında İstanbul’a gelen Adam Mickiewicz, bugün müze haline getirilen Tarlabaşı Tatlı Badem Sokağı’nda ahşap evin yerine yapılan 29 no’lu evde yaşadı ve sadece iki buçuk ay sonra koleradan öldü. İstanbul’da da hem edebiyat çalışmalarına devam etmiş hem de Polonya’nın Rus işgalinden kurtulması için çalışmıştı.

    Osmanlı Devleti, Polonya’nın işgale uğrayıp Avrupa haritasından silinmesini asla kabul etmez ve Osmanlı topraklarına sığınan Polonyalılara kucak açar. İstanbul’daki Polonezköy işte bu tarihi gerçeğin günümüzde de varlığını sürdüren en somut simgesi.

    Polonya ulusunun, zor günlerinde kendisine kucak açan Türk ulusuna duyduğu büyük sevgiyi Mickiewicz şu sözleriyle geçirir tarihe: “Polonya’nın düşman komşuları tarafından ezilmesine hiçbir devletin karşı çıkmadığı günlerde, tek dostumuz Türkler olmuştur. Düşmanlarımızın önünde eğilmemiş ve Polonya’nın işgalini kabul etmemiş bir ulus oldukları için Türklere dostluk besleriz biz.”

    Bu çağlar üstü ozanın anısını Türk topraklarında, İstanbul’da günümüzde Beyoğlu semti Tatlı Badem Sokak’ta bulunan ve ölümünün yüzüncü yıl dönümü olan 1955’te müze haline getirilen son ikâmet ettiği ev yaşatmaktadır.

    * Prof. Dr. Seda Köycü, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Slav Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Polonya Dili ve Kültürü Anabilim Dalı öğretim üyesidir.

  • Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış

    Tarihi insanlar yaptı ama kumandayı doğanın ele aldığı dönemler de yaşandı. Bunun çarpıcı örneği, ‘Küçük Buz Çağı’dır. Soğukların felakete, sellerin afete dönüştüğü; kıtlık, hastalık, göç ve toplu ölümlerin hüküm sürdüğü bu uzun kış boyunca tarihi biraz da doğa yazdı. Tabiat insana soğuk yüzünü gösterdi, bütün büyük olayların iklimle şu ya da bu düzeyde ilişkisi oldu.

    Dünya soğudu uygarlık buz kesti

    Tarihin liderlerin eseri olduğu hayalinden kurtulmaya başlayalı çok olmadı. Toplumların, kitlelerin ve liderlerin dışında, doğa olaylarının tarihi ne denli etkilediği, belirlediği iklim araştırmalarıyla her geçen gün daha çok anlaşılıyor. Kuraklıklar, seller, afetler, hastalıklar toplumları bazen tarihten siliyor, bazen de yerlerinden yurtlarından edip yollara düşürüyor. Kimisini zenginleştirip, kimisini esarete sürüklüyor. Liderlerin giriştikleri teşebbüslerin ancak sınırlı bir biçimde etkili olabileceği görülüyor.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    16. yüzyıl ressamlarının eserlerinde sık sık tasvir ettikleri ağır kış koşulları, Pieter Bruegel’in Karda Avcılar (1565) tablosunun da temasıydı.

    Uzak geçmişte iklimin, çevrenin ve insan faaliyetlerinin birbiri üzerinde yol açtığı değişimleri antropologlar ve arkeologlar inceleyedursun, biz burada yakın tarihin -yani son bin yılın- bazı olaylarına göz atalım. Bu dönemde insanlığın kaderini etkilemiş olan en önemli hadise, 1300’den 1850’lere, bazı görüşlere göre 20. yüzyılın başlarına kadar sürmüş olan “Küçük Buz Çağı”dır. İngilizce’de “Little Ice Age” adı verilen bu olgu, literatürde yerini almıştır. 1954’te İstanbul Boğazı’nın buzlarla kaplanması, muhtemelen bu dönemin son uzantılarından biridir. Söz konusu dönemdeki bütün büyük olayların iklimle şu veya bu düzeyde ilişkisi vardır. İşin dikkati çekici tarafı, soğukların bazen kuraklık, bazen de aşırı yağış ve sellerle birlikte gelmiş olmasıdır. Bütün dünyayı etkileyen bu olaylara, kendi geçmişimizden, neredeyse bütün tarihi Küçük Buz Çağı’nda seyreden Osmanlı İmparatorluğu’ndan çarpıcı bir örnekle, Celali isyanlarıyla başlayalım.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Hendrick Avercamp, Kış Manzarasında Buz Patencileri, 1608

    İsyanların Anadolu’daki büyük nüfus artışıyla ilgisi, tarihçiler tarafından daha önce de birçok kez ifade edilmişti. 16. yüzyılda bölgedeki nüfus iki katına kadar çıkmış, bu da ciddi bir huzursuzluk kaynağı olmuştu; çünkü o günün teknolojisiyle daha verimsiz toprakları işleyerek üretimde artış sağlamak olanaksızdı. Nüfus fazlası kentlere taşıp düzeni sarsmaya başlarken, Kıbrıs Seferi’nin bile bu insanlara yer bulmak için açıldığı şeklinde yorumlar vardır. Ancak bu nüfusun yarıdan fazlası, 1600’lerin başlarında dağılacak veya yok olacaktı. O kadar ki, imparatorluğun bazı bölgelerinde 1800’lerin ilk yarısında bile nüfus 1590’dakinden daha düşüktü.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Osmanlı ordusuna iklim darbesi Lehistan seferinin ilk adımı 1620 Çuçaro zaferinden sonra 1621’de Hotin üzerine yürüyen Sultan II. Osman, Leh ve Boğdan kuvvetleri karşısında imparatorluk tarihinin en ağır yenilgilerinden birine uğradı. Ordu erken bastıran kış yüzünden kırıldı. Genç sultan hezimetten isteksiz savaşan yeniçerileri sorumlu tutacak ve canından olacaktır.

    Felaketler 1560’lardan itibaren dalgalar halinde gelmeye başladı. 1564-65, 1570-71, 1574, 1579 ve 1583-85 yıllarında kuraklık ve kıtlık ardı ardına imparatorluğu vurdu. İbrahim Peçevi, Tebriz Seferi sırasındaki büyük soğuklardan söz eder: “Soğuklar o kadar arttı… köyler ve yollar belli olmaz hale geldi. Ne yol, ne kılavuz, ne arpa, ne yiyecek vardı… her şeyi kaplayan cansıkıcı kardan başka şey yoktu. Dokuz Ulum adlı büyük suyun kıyısına ulaşıldığı zaman sular kabarmış, ırmak taşmıştı… suda boğulanların sayısı da hesapsız idi”.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Ölüm her yerde
    Soğuk, yokluk, kıtlık ve hastalıktan yüz binlerce insanın kırıldığı kıta Avrupa’sında ölüm günlük hayatın sıradan bir simasıydı, her an her yerde herkesin karşısına çıkabilirdi.

    1621 yılı olayları arasında İstanbul Boğazı’nın donmasını ise gene Peçevi, tarihinde Haşimi’nin şiiriyle aktarılır:

    “İstanbul Üsküdar arası dondu, kış katı oldu

    Geçer her canibe adem yürür havf etmeyip buzda

    Denizle yer bir oldu, var ona ibret gözüyle bak…”

    Arkasından Neşati’nin dizelerini koymuştur:

    “Emr-i Hak ile İstanbul’da olan kış bu sene

    Belki dünya duralı olmadı bir böyle şita

    Üskidar ile İstanbul dondu, derya kurudu

    Her gören sanırdı deniz olmuş sahra…”

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Donmuş Göl, Isaac van Ostade, 1648.

    Kuraklıktan kaynaklanan kıtlıklarla birlikte, “Küçük Buz Çağı”nın en soğuk dönemlerinden biri 1580-1630 arasında meydana geldi. Susuzluk ve soğuklar ile barış zamanı toprağı ekip biçen tımar askerinin savaşa gitmesi tarım üretimine darbe vururken, 1593’te başlayan Avusturya savaşlarının 1606’ya kadar sürmesi kaynak sıkıntısını arttırdı. Kaldı ki, 1579’dan 1590’a kadar süren İran savaşları ülkeyi zaten çok yıpratmıştı. 1590’da imparatorluk altı yüzyıldır görülen en büyük kuraklıkla karşılaştı ve bu durum aralıksız beş yıl sürdü. Zaten ertesi yıl Celali İsyanları yeniden ve çok büyük ölçekte patlak verecekti. O kadar ki, bu isyanların ilk büyük lideri olan Karayazıcı Abdülhalim, Ankara’dan Urfa’ya kadar olan geniş bölgelerin hakimi haline gelmişti. İsyan, Karayazıcı’ya Amasya Sancak Beyliği verilerek bir süreliğine yatıştırılabilmişti. Daha sonra 1600 yılında ikinci bir sefer düzenlendi ve Abdülhalim yenilgiye uğratıldı ama huzursuzluk azalmadı, isyanlar yakın aralıklarla birbirini izleyen dalgalar halinde devam etti. Birçok Osmanlı birliği asilerin karşısında yenilgiye uğrayarak kalelere çekilmek zorunda kaldı. Açlık ve asayişsizlik o kadar artmıştı ki, insanlar ovaları ve büyücek yerleşimleri terkedip uzaklara veya işler düzelince geri dönme umuduyla yaylalara, orman köylerine kaçtılar. Ama dönemediler ve oralarda yoksullaşıp kültür birliğini daha da yitirdiler. “Büyük Kaçgun” adı verilen bu olay, Anadolu’da ekonomik hayatın yanı sıra kültür hayatını da yıkıntıya uğratmış, ahali kentleşmenin ve kentler arasındaki ilişkilerin getirebileceği avantajlardan yoksun kalmıştır. Söz konusu dönemlerde havanın soğuması, çoğu zaman diğer aşırı iklim olaylarıyla birlikte geliyordu. İlkbaharlar bazen kurak, bazen de yazlarla birlikte aşırı yağışlı geçerek ürünlerin küflenmesine yol açıyordu. Ayrıca soğuklar nedeniyle yüksek bölgelerde tarım üretimi yapılamaması da mahsulü azaltıyordu. Bu durum ahalinin açlık nedeniyle direncinin düşmesine ve salgın hastalıklara daha açık hale gelmesine neden olmuştur.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Göç ettiren kıtlık
    1845-46’da Çankırı ve havalisinde görülmemiş bir kıtlık yaşandığından aç kalan ahalinin yurdunu, evini terk ederek başka yerlere göç ettiğini belirten üç sayfalık defterin son sayfası.

    Aynı dönemlerde Avrupa da büyük felaketler yaşadı. Açlığın boyutlarını anlatmak için 17. yüzyılda Avrupalıların boy ortalamasının, 16. ve 18. yüzyıllardan iki santim daha kısa olduğunu belirtmek yeterlidir. Kaldı ki, 18. yüzyıl da genelde kıtlıkların devam ettiği bir dönemdi. Soğuklar aynı zamanda kemirgenlerin evleri istila ederek, doğudan gelen hıyarcıklı veba salgının daha hızlı yayılmasına da yol açmıştır. 1333’te Çin’de başlayan ve gemilerin taşıdığı farelerle yaygınlaşan salgın, 1348’de İngiltere’ye kadar ulaşmıştı. Kara Ölüm denilen veba, 1390’a kadar Avrupa’nın soğuk ve açlıktan iyice zayıf düşmüş nüfusunun üçte birini yok etti. İzlanda’nın nüfusu ise hastalık değil ama tarım ve hayvancılık yapılamaması nedeniyle yarı yarıya azaldı. Bazı Avrupa kentlerinin üniversiteleri bir daha açılmamak üzere kapandı. Ama esas değişim sosyal alanda gerçekleşti. Emek o kadar azaldı ki, özellikle İngiltere’de serflik yerini ücretli işçiliğe bıraktı. İşlenemeyen topraklar bölünüp satıldı ve para daha az kişinin elinde toplanmaya başladı. Tüm bunlar kapitalizme geçişin koşullarına etki etti. Feodalizm hızla çözülürken, merkeziyetçi monarşik devletler için daha elverişli koşullar meydana geldi. Ancak kralların koydukları yeni vergiler de köylü isyanlarına yol açacaktı. Kötü muamele, açlık veya vergiler nedeniyle isyan eden köylüler, düzenin direği ve en büyük toprak sahibi olan Katolik kilisesinden meşruiyet sağlayamayınca, farklı dini yorumlar ve mezhepler için potansiyel oluşturdular. Dönemle ilgili bir ayrıntı da 14. yüzyılda soğukların başlamasıyla birlikte Kuzey Avrupa bağlarının yok olması ve burada şarap yerine arpa-bira kültürünün hakim olmasıdır.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda soğukların yarattığı bir başka felaket ise 1. Viyana Kuşatması’dır. Osmanlı ordusu iklim koşullarını gözönüne alarak hazırlık yapar, genellikle seferlere 3 Mayıs’ta Hızır İlyas gününde başlar ve Ruz-i Kasım denilen 5 Kasım günü ordu dönmüş olurdu. Bu tarih aşılırsa askerler ve atlar, açlık ve soğuktan kırılırdı. 1529 seferinde Kanuni’nin 10 Eylül’de Budin’i teslim aldıktan sonra geri dönmesi gerekirdi. Ne var ki Macarların kutsal tacı Viyana’ya kaçırılırken, İzvornik Sancakbeyi Bali Bey tarafından ele geçirildi ve 14 Eylül’de Zapolyai’nin başına kondu. Bu arada Bali Bey, Alman öncü kuvvetlerini Viyana’nın 15 kilometre yakınına kadar izleyip kesin yenilgiye uğratmıştı. Kanuni bu durumdan yararlanma dürtüsüne kapıldı ve 27 Eylül’de Viyana önlerine geldi. Bu tarih değil Viyana, herhangi bir kalenin kuşatılması için dahi çok geçti. 14 Ekim’e kadar süren kısa kuşatma sırasında açlık ve yağmur büyük sıkıntı yarattı. 15 Ekim’de ilk kar yağdı. Ordu çadırlar dahil ağırlıklarını yollarda terkederek ve açıkta kamp yaparak İstanbul’a ancak 16 Aralık günü varabilmişti. Kayıplar için 14 ila 25 bin arasında rakamlar verilmiştir ama, bunların ne kadarının soğuk ve hastalıktan öldüğü bilinmemektedir. Akıncı birlikleri düşmanın takibini önledikleri için, kayıplar örneğin Napoléon’un Rus seferindeki kayıp oranının çok altında olmuştu ama, Osmanlılar tabiatın koyduğu sınırları aştıkları için gene de ağır bir ceza ödediler.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    12. Karl’ın uğursuz kışları 1709 “Büyük Kış”ında Rusya seferinde zorlu hava şartlarına yenilerek Osmanlılar’a sığınan İsveç Kralı “Demirbaş” Karl, 1718’deki Norveç seferinde vurularak öldü. Cenazesi İsveç’e omuzlarda taşınarak götürüldü.
    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Açlıktan ölüyoruz!
    Rus halkını açlık kurbanlarına yardıma çağıran 1899 tarihli afiş.
    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Etkileri on yıllarca süren “Büyük Patates Kıtlığı”ndan yaklaşık 30 yıl sonra New York’ta yayınlanan Harper’s Weekly dergisinin 28 Şubat 1880 tarihli kapağı: “İrlanda’da açlıktan ölüyoruz”.

    17. yüzyıla gelindiğinde özellikle Doğu Avrupa ve Rusya’da açlık can almayı sürdürdü. 1600’lerin hemen başında çok sayıda Rusun açlıktan öldüğü, İskandinavya’daki kıtlığın İsveç’in Polonya ve Baltık kıyılarını işgal nedenlerinden biri olduğu ifade edilmiştir. Yüz yıl sonra 1709’daki büyük kışın, ordusuyla Rusya’da bulunan İsveç Kralı 12. Karl’ın (Demirbaş Şarl) yenilgisinin temel nedeni olduğundan söz edilir. Bu yılın soğuklarına İngiltere’de “Great Frost,” Fransa’da ise “Le Grand Hiver” denmişti. Güneş Kral 14. Louis sarayında titrerken hayvanlar ahırlarda donmuş, halk için büyük ateşler yakılmıştı. Bu koşullarda zayıf düşen İsveç ordusu (ki o dönemde henüz hiç yenilgi tatmamıştı) Poltava’da, Büyük Petro’ya yeni ordusunu kurduğundan beri beklediği zaferi bırakarak dağılmış; Karl da Osmanlı topraklarına sığınarak yıllarca Bender kalesinde zoraki misafirlik yapmıştı.

    18. yüzyıla gelmeden önce sadece iki ülke, Hollanda ve İngiltere dış ticaretle zenginleşerek 17. yüzyılda kıtlıkların açlık boyutuna ulaşmasını engellemişti. İngiltere’de son kitlesel açlık 1623-24 yıllarında görüldü. İngiltere ve Hollanda tahıl açıklarını karşılayacak paraya ve o dönemde bunu taşıyacak yegane vasıta olan gemilere sahiptiler. Diğer ülkelerde bunların ikisi de kafi miktarda yoktu. O dönem Avrupa’nın en kalabalık ülkesi olan Fransa’nın bazı olanakları varsa da, bu yeterli değildi. Fransız İhtilali öncesinde, özellikle 1784 yılından başlayarak Avrupa’da soğuklar artmış ve yazlar da kurak geçmişti. 1785 yılında yem üretilememesi nedeniyle hayvanların kesilmesi daha sonra gıda fiyatlarını artırdı. Öyle ki yoksullar gelirlerinin yarısından fazlasını sadece ekmek almak için harcamak durumundaydı. 1780’lerin sonunda Fransız maliyesi iflas etti. Asiller ve ruhban sınıfının vergi vermeyi reddetmesi ise siyasi krizi başlattı. Kral ve varlıklı kesimler arasındaki çekişmenin siyasi krizin gelişmesindeki ilk adım olduğu açıktır. İhtilalciler, siyaset sahnesine aristokrasinin direnişiyle açılan bu çatlaktan çıkmış, bu nedenle Fransız İhtilali’nde kıtlığın rolü olduğu vurgulanmıştır. İhtilalin yarım yüzyıl sonrasında ise, hızla Avrupa’yı saracak olan demiryolları sayesinde kıtlık olan bölgelere tahıl taşınabilecekti. Nitekim 1848’e kadar olan ihtilallerde kıtlıkların rolüne işaret edilmiş ve bu tarihten sonra açlık nedeniyle hiçbir ihtilal olmadığına da dikkat çekilmiştir.

    İklim ve kıtlıktan söz ederken İrlanda’ya değinmeden geçemeyiz. Bu ülkede iki büyük açlık vardır. Birincisi 1740-41 yıllarında meydana gelmiş olup, aşırı soğuklar ve yağışın yoksul halkın temel besini olan patatesi çürütmesiyle ortaya çıkmıştır. Diğer olay ise 1845-52 yılları arasında, yine “büyük patates açlığı”dır. 1 milyon kişinin ölüp, daha fazlasının da göç ettiği bu ikinci hadise, İrlanda’daki iklimden çok bu ülkedeki İngiliz politikaları ve İngiltere’deki olumsuz iklim koşullarının yarattığı gıda talebi nedeniyle meydana gelmiştir. İngiliz toprak sahipleri para eden ürünleri İngiltere’ye gönderirler ve işgalden sonra eski topraklarında işçi haline düşmüş olan İrlandalılar da patates yerdi. Yoksul halkın besini olan patates rutubet artışına bağlı olarak gelişen bir küf nedeniyle mahvolmuş, ancak bu sırada İrlanda’dan, uzaktaki İngiliz toprak sahiplerine ait 4 bin gemi dolusu tahıl ihraç edilmiş ve İngiltere hükümeti piyasa kendisini düzeltir fikrine ve Tanrı cezalandırıyorsa bir bildiği vardır bahanesine dayanan liberal bir yaklaşımla gıda yardımını uzun süre reddetmiş, hatta engellemiştir. Bu katı tutumun sonucu, yarım yüzyıl sonra İrlanda’da bağımsızlık mücadelesinin geri dönülmez şekilde yükselmesi ve 1916’daki ayaklanma olmuştur. 

    Küçük Buz Çağı’nın dönüm noktaları

    1250

    Kuzey Atlantik’in güney bölgelerinde buzadalar görüldü. Grönland’daki yerleşim bölgeleri genişleyen buzulların tehdidi altında kaldı.

    1275-1300

    Buz tabakalarının altında kalarak ölen bitkiler üzerinde yapılan radyokarbon tarihlemelerine göre, buzulların yayılması hızlandı.

    1270-1475

    Büyük Okyanus adalarında yapılan oksijen izotopu analizleri sıcaklığın yaklaşık olarak 1,5 derece düştüğü sonucunu verdi.

    1300

    Kuzey Avrupa’da yazlar serinledi; hayvanların üreme, bitkilerin gelişme mevsimleri olumsuz etkilendi.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış

    1300-1400

    Buzulların ve buzla kaplı yüzeylerin genişlemesi Grönland’daki İskandinav yerleşimcileri yaşam alanlarını terk etmeye zorladı.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış

    1500

    Sertleşen kışlar İngiltere, Hollanda ve Kuzey Fransa’daki akarsu ve kanalları dondurdu. Londra’daki Thames ve Paris’teki Seine nehirleri her yıl buz tutmaya başladı.

    1520-1670

    Güney Amerika’da ikinci soğuk dönem başladı.

    1607

    Donan Thames Nehri üzerinde ilk panayır kuruldu.

    1607-1608

    Kuzey Amerika’ya yerleşen öncü Avrupalı göçmenler Superior Gölü’nün Haziran ayına kadar buzla kaplı olduğuna tanık oldu.

    1658

    Kopenhag’ı istilaya giden İsveç ordusu denizi buzlar üzerinden yürüyerek geçti. 17. yüzyılın sonu Kıtlık Kuzey Fransa’dan Norveç, İsveç, Finlandiya ve Estonya’ya sıçradı.

    1777-78

    General George Washington komutasındaki Amerikan Devrim Güçleri, Valley Forge’da soğuktan dağıldı.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış

    1780

    New York limanı dondu. 19. yüzyılın başı Montana’daki Glacier Ulusal Park’ındaki buzulların genişlemesinin durduğu kaydedildi.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış

    1814

    “Thames Nehri Buzüstü Panayırları”nın sonuncusu düzenlendi.

    19. yüzyıl sonu

    Kaydedilen küresel ısı artışlarına göre, Küçük Buz Çağı’nın sonuna gelindi.

    Günümüz tarihçileri artık “hava durumu”na bakıyor

    1950’li yıllara kadar tarihte iklim olaylarına neredeyse hiç değinilmez, belki birkaç satırla geçiştirilirdi. Waterloo’da yağmur yağmasa, Moskova Seferi’nde karakış erken bastırmasa gibi. Ne var ki iklim olaylarının toplumların tüm hayatını belirlediği, isyanların ve savaşların tetikleyicisi olduğu giderek daha fazla tarihçinin dikkatini çekmeye başladı. Braudel’in 1949 tarihli önemli kitabı Akdeniz (La Méditerranée et le Monde Méditerranéen à l’Epoque de Philippe II) her ne kadar çok ayrıntılı olmasa da bu alana değinen ilk çalışmalardan biriydi, ama o kitabın yazıldığı tarihte iklim araştırmaları henüz emekleme çağındaydı ve destekleyici çalışmalar yoktu. 1960’larda Fransız tarihçi Emmanuel Le Roy Ladurie Les Paysans du Languedoc isimli doktora tezinde iklimin tarihi olaylarla bağlantısını daha ayrıntılı şekilde ortaya koyarak ilk çevre tarihçilerinden biri oldu. Buzullar, hasat tarihleri, günlükler, ağaç halkalarından çıkan iklim serileri ve diğer kaynaklardan gelen veriler tarih yazımını beslemeye başladı. Tarihi olayların iklimden bağımsız ele alınamayacağı, tartışma götürmez bağlantılar karşısında herkes tarafından kabul edildi.

    Tarihi değiştiren 600 yıllık kara kış
    Küçük Buz Çağı’nın artçı dalgaları
    Küçük Buz Çağı’nın artçı dalgaları 20. yüzyılın ortalarına kadar devam etti. Kapağındaki kara gömülmüş Pera fotoğrafıyla, Servet-i Fünûn Dergisi’nin 10 Şubat 1904 tarihli nüshası, bu duruma tanıklık ediyor.

    Sam White’ın 2011 yılında yayımlanan Osmanlı İmparatorluğunda isyana yol açan iklim koşullarıyla ilgili çalışması Osmanlı’da İsyan İklimi bize kendi tarihimizle ilgili yararlı bilgiler sağladı. Yeni bir çevre krizine doğru gidiyor olmamızın da her alandaki bilim insanlarını iklim konusunu ele almaya yönelttiği düşünülmelidir. Gelecekte tarihçiler muhtemeldir ki, Suriye’de uzun süren kuraklıktan sonra aile işletmelerinin çöküp hayvanların öldüğünü, dolayısıyla milyonlarca çiftçinin köylerini terk edip kentlere sığındığını ve buraya akan yoksulluğun örgütler tarafından kullanılmaya hazır kitleler oluşturduğunu yazacaktır.