Eskiden ne akıllı cep telefonları vardı, ne Polaroid’ler ne de “fotomatik”ler. Yüksek teknolojisiz eski güzel günlerde “alaminüt” fotoğrafçılık işini büyük şehirlerde üç ayaklı, tahta kutulu antika makinalarıyla “şipşakçı” esnafı hallederdi. Fotoğrafta iki dirhem bir çekirdek giyinmiş genç bir beyi karşısına oturtmuş olarak görülen işbilir şipşakçı, az sonra makinanın arkasındaki kara torbaya başını sokacak, cihazın önündeki körüğü ileri geri oynatarak netlik ayarı yapacak, objektifin önündeki kapağı kaldırarak üçe kadar sayacak ve müşterisini ölümsüz bir hatıraya dönüştürecek.
İlk atası elmadan ısırık alınca müebbet sürgün cezasına çarptırılan insan, Tanrı’dan öc alırcasına günah işlemeye devam etti. Kulları günahtan arındırmak için yola çıkan semavi dinler de, çoğu zaman yeni günahlara malzeme edildi. Savaşların çoğu din veya kutsal değerler adına yapıldı. Öldüren de öldürülen de Tanrı adına hareket etti veya cezalandırıldı.
Farklı dinlere mensup olanlar arasındaki savaşların kurbanları, aynı dine inananlar arasındakilere kıyasla azınlıktadır. Hıristiyanlar da Müslümanlar da, birbirlerine savaşlarda yapmadıklarıını dindaşlarına yaptılar. İnanç ve kaynağı aynı peygamber olan farklı mezhep veya yorumlar, birbirlerine karşı en acımasız yöntemleri uyguladılar; çoğu zaman ”ibret olsun, soyu kurusun” mantığıyla hareket ettiler.
Geçen ayın dünya ve Türkiye gündemine damgasını vuran, izleri kalıcı sonuçlara yol açacağı anlaşılan Charlie Hebdo katliamını ”şiddet-ibret” ekseninde ve kuşkusuz sadece yakın tarihin El Kaidesi’yle, İŞİD’iyle açıklayamayız. Son 20 yılda şiddet ve terörü temel eylem biçimi kabul eden İslâmcı yapıları da, tarihten gelen çeşitli radikal dini akımların devamı gibi göremeyiz. Her dönemin koşulları farklı yaşanır; tarihte farklı yazılır. ”Tarih tekerrürden ibarettir” nasıl bir masalsa ”tarihten ders çıkarmak” da pek gerçek değildir. büyük olayların yarattığı travmalar kuşaktan kuşağa aktarılır ve toplumların hafızası, stilize edilen geleneklerle siyasi alanlara taşınır.
2. sayımızın kapak konusu ”Anadolu’nun Öncü Müslümanları” idi ve Batı’nın Ortaçağ karanlığını aydınlatan İslâm medeniyetini, biliminsanları, sanatçıları ve unutulmaz eserleriyle yansıtmıştık. O sayımızın editoryal yazısında ” İslâm kültürü hayranlık uyandıran kimliğini, kendilerini ‘İslâmcı’ olarak niteleyenlere borçlu olmadığı gibi, onlara da bırakmamalı!” demiştik.
Bu gün artık başka bir noktadayız. Türkiye’de kimliklerini ”Müslüman” olarak tanımlayan çoğunluğun, din adına işlenen cinayetleri kınamakla birlikte, ” ama onlar da buna zemin hazırladılar” anlayışını sürdürdüğü kabul ediliyor. Bunun pratikteki karşılığı, sonucu şudur: ”ifade özgürlüğü, dinin kutsal saydığı değerlerin başladığı yerde biter. Eğer bu sınır geçilirse, dinin kutsal saydığı değerler adına öldürme özgürlüğü doğar!” Eğer bu durum veri kabul edilecek olursa, ”dinin kutsal saydığı değerler” aşınır, yozlaşır. Bugün maalesef ” gerçek islâm bu değil” diyenlerin anlamakta zorlandığı gerçekte budur.
Paris saldırısı, meşum stratejiyi net bir mesajla ortaya koymuştur: ”İslâm düşmanı, modern Haçlı veya ırkçıysan problem yok. Ama eğer ateist, laik, ılımlı veya İslâm’ı benim gibi yorumlayan biriysen ya sus ya beni destekle; yoksa sıra sana gelecek.”
Müslümanların ”gerçek İslâm”ın ne olduğuna dair alacakları tutumlar, din ve dünya işlerindeki samimiyet-ahlak seviyeleri, önümüzdeki dönemde belirleyici olacak.
İstiklal Caddesi üzerinde Deva ve Perukar çıkmazları arasındaki İtalyan İşçi Cemiyeti binasında Ocak’ta başlayan restorasyonda bir mezarlığın parçaları bulundu. Mezarlara, zeminin 260 cm altında rastlandı. Bodrumdaki dolgu toprağın bitiminde kaya zemine ulaşılmasıyla kiremitle yapılmış dört adet mezar ortaya çıktı ve çalışmalara ara verilerek yetkililer çağırıldı.
İlk değerlendirmede, mezarların Bizans döneminden kaldığı düşünülüyor. Net tarihlendirme, kazı ve arkeolojik incelemeler sonucu anlaşılacak. En basit mezar tiplerinden biri olarak kiremitten yapılma mezarlara, bina arazisinin tam sınırlarında rastlandı. Bu da tüm bölgenin bir nekropolün parçası olduğunu düşündürüyor. En ucuz mezar malzemesi olan kiremitin kullanılması, gömülenlerin sıradan insanlar olduğu fikrini veriyor.
Binlerce insan mezarlığın üstünden geçiyor İstiklal Caddesi’nde Deva ve Perukar çıkmazlarındaki binanın altında ortaya çıkan mezarlığın sınırları henüz bilinmiyor. Kiremitle yapılan mezarlardan biri.
Mevcut kalıntılar Beyoğlu yerleşiminin tespit edilebilen en eski izlerindendir. Bölgenin yerleşim alanlarına uzak çiftçi ve münzevi din adamlarının yaşadığı bir dönemin izleri, Anıtlar Kurulunun kararı ile İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından arkeolojik kazılarla incelenecek; bazı mezarların zamanın etkisiyle hasar görmüş olması buluntuların sağlığını etkilese de henüz el değmemiş örneklerin bulunması kazı sonuçlarını hevesle beklememiz için yeterli bir neden.
#tarih Ocak sayısında 2014’ün en önemli 11 arkeolojik keşfini listelemişti. Yılın son günlerinde Nevşehir’de ve Manisa’nın Kula ilçesinde yapılan keşifler, geç de olsa bu listeye girmeyi kesinlikle hak ediyor.
Aralık ayının son günlerinde Anadolu coğrafyasında yapılan iki keşif, sadece Türkiye değil, dünya ölçeğinde büyük ses getirdi. Biri Nevşehir’de diğeri Gediz Nehri yatağındaki keşifler, #tarih’in Ocak sayısında yayınladığı “2014’ün en önemli arkeolojik eserleri listesine” girmeyi birkaç günle kaçırdı.
Manisa’nın Kula ilçesinde, Gediz Nehri’nde bulunan beş santimetrelik bir taş, ilk insanın Afrika’dan Avrupa’ya yolculuğu konusunda çok önemli bir bilgi sağladı. Harran Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Tuncer Demir ile Hollanda ve İngiltere’den bilim insanlarının oluşturduğu araştırma grubu, Anadolu’da 1,2 milyon yıllık olduğu saptanan insan yapımı en eski taş aleti buldu. Keşfe dair hazırlanan makale ise Quaternary Science Reviews dergisinde yayınlandı.
NEVŞEHİR – YERALTI KENTİ
Makalede taşın 1,24 milyon yıllık olduğunun sanıldığı ve 1,17 milyon yıl önce lav akıntılarıyla üzerinin örtüldüğü aktarıldı ve kuvars taşından yapılma aletin, ağır bir nesne kullanılarak şekillendirildiği kaydedildi.
#tarih Yayın Kurulu üyesi ve İstanbul Üniversitesi Arkeoloji bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Şevket Dönmez keşfe dair şu yorumu yaptı: “İnsanlık tarihindeki başlangıçların en radikali, insanın insan öncesi atalarının insan haline geldiği ilk başlangıç noktasıdır. Alt Paleolitik Çağ (2,5 milyon – MÖ 80.000) denilen bu dönem aynı zamanda insanlık tarihinin en uzun, gelişimin en yavaş olduğu süreçtir. Türkiye’de Alt Paleolitik Çağ ’a ait çok fazla sayıda bulguya rastlanılmamış oluşu, bu dönemin günümüze olan uzaklığı ile doğru orantılıdır. Bu bağlamda Gediz Nehri yatağında keşfedilen taş alet, Türkiye tarih öncesi insan hareketlerinin güzergahını çizme noktasında oldukça büyük önem taşımaktadır. Alt Paleolitik Çağ’da Boğazlarda kara geçişleri olduğunun bilinmesi homo erectus (dik yürüyebilen) insan türünün Afrika’dan başlayan yolculuğunun Avrupa’ya kuzeybatı Anadolu üzerinden yapılmış olabileceğini göstermektedir”.
Belki de dünyanın en büyüğü TOKİ’nin dönüşüm projesi yürüttüğü bölgede ortaya çıkan yeraltı kentinin, 7 kilometrelik bir tüneli var. Kentin, benzerlerinin en büyüğü olabileceği sanılıyor.
Nevşehir’deki buluntuysa, bir şehirleşme projesiyle başlayan sürecin sonunda tamamen sürpriz bir şekilde ortaya çıktı. Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) 2005’te bir süre önce Nevşehir Kalesi ve çevresinde, kentsel dönüşüm çalışmalarına başlamıştı. Yaklaşık 1.500 yapı yıkıldı, proje boyunca 90 milyon lira harcandı. Ancak yıkılan yapıların yerine yeni konutların inşa edilmesi aşamasına gelindiğinde bölgede bir yeraltı kentine rastlandı. Hemen arkasından çalışmalar durduruldu, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile çeşitli üniversitelerin arkeoloji bölümleriyle temasa geçildi.
İlk araştırmalara göre 5.000 yıllık bu yeraltı kenti 400 bin metrekarelik bir alanı kaplıyor ve 7 kilometrelik bir tüneli var. Kentin şimdiden dünyadaki örneklerinin en büyüklerinden biri olduğu düşünülüyor. Kentte kaçış galerileri, kiliseler, yaşam alanları yer alıyor. Bu bölgenin, Nevşehir’deki diğer yeraltı kentleri gibi turizme açılacağı açıklandı.
MANİSA – ANADOLU’NUN EN ESKİ TAŞ ALETİ 1,2 milyon yaşında Manisa’da, Gediz Nehri’nde tesadüfen bulunan bu beş cm’lik küçük taşın, Anadolu’nun bilinen en eski insan yapımı taş alet olduğu anlaşıldı.
MUHTELİF
1- Suudi Arabistan’ın altıncı kralı Abdullah (90) ve Mısır kökenli ünlü Yunan şarkıcı Demis Roussos (68) hayatını kaybetti.
2- Hatay Arkeoloji Müzesi, Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından açıldı. Müze beş bin metrekare mozaik sergileme alanına sahip. Ayrıca Restorasyonu tamamlanan St. Pierre Kilisesi de ziyaret açıldı.
3- Sivas polisinin yaptığı tarihî eser kaçakçılığı operasyonunda Yunan mitolojisinde ‘Haberci tanrı’ kabul edilen Hermes’in iki bin yıllık heykelinin baş kısmı olduğu iddia edilen eser ele geçirildi.
4- Fetih öncesi Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı Rumeli Hisarı’nda restorasyon başladı. Çalışmada, 1950’lerde Demokrat Parti dönemindeki restorasyonda tiyatro sahnesine dönüştürülen harap mescidin de yeniden inşa edileceği açıklandı.
5- Mısır, Kahire’de evinin altını kaçak bir şekilde kazan kişi, 10 metre derinlikte Keops Piramidi’ne giden bir geçit buldu. Antik “Gize mezar kenti”ndeki üç piramidin en eski ve en büyüğü Keops’a giden bu geçit on yıllardır arkeologlar tarafından aranıyordu.
6- Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın önemli isimlerinden Paul Revere ve Amerika’nın ‘Kurucu Babaları’ndan Samuel Adams’ın 220 yıl önce gömdüğü ve Aralık ayında bulunan zaman kapsülü açıldı. Tarihin bilinen en eski zaman kapsülünün içinden Bağımsızlık Savaşı dönemine ait eşyalar ve gazete çıktı.
TARİHE KALANLAR
Charlie Hebdo’ya saldırı Fransız hiciv dergisi Charlie Hebdo’nun Paris’teki binasına 7 Ocak günü silahlı iki kişi saldırı düzenledi, 12 kişi hayatını kaybetti. Saldırganlar iki gün sonra polis tarafından öldürüldü. Derginin bastığı Hz. Muhammed karikatürleri nedeniyle gerçekleştiği iddia edilen saldırıyı El Kaide’nin Yemen kolu üstlendi. Saldırının ardından dünya liderleri Paris’teki yürüyüşe katıldı. Derginin sonraki sayısı Türkçe dahil altı dilde yedi milyon adet basıldı.
Nijerya’da katliam Radikal İslamcı Boko Haram örgütü, Ocak ayının ilk haftasında Nijerya’nın Baga kasabasında korkunç bir katliam gerçekleştirdi. Uydu fotoğraflarıyla bölgede yüzlerce binanın yok olduğunun anlaşıldığı katliamda, kimi kaynaklar ölü sayısını iki bin olarak aktarırken Nijerya hükümeti sayıyı 150 olarak açıkladı.
Yunanistan’da solun zaferi IMF kurtarma paketleri muhalifi ve ülkenin kamu borçlarının silinmesini vadeden Radikal Sol Koalisyon (SYRİZA), Yunanistan Genel Seçimini %36,3 oy ile kazandı. SYRİZA lideri Aleksis Çipras (40) koalisyonla başbakan oldu.
TBMM’den Yüce Divan’a ret Haklarında yolsuzluk iddiaları bulunan AK Parti’den dört eski bakanın (Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Egemen Bağış, Erdoğan Bayraktar) Yüce Divan’a gönderilmelerine yönelik önerge TBMM’de 20 Ocak’ta oylandı ve kabul edilmedi.
Hiyerarşilerin belirgin olduğu toplumumuzda yönetici hükmederek mevkiinin hakkını verir. Ondan beklenen de budur. Orta Asya göçebelerinde ise ‘hâkimiyeti paylaşma’ prensibi geçerlidir.
Günlük konuşmamızda pek sıklıkla kullanılmayan hâkimiyet sözcüğü ile çoğumuz okul yıllarında Atatürk’ün “hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ifadesiyle tanışırız. Tarih ders kitaplarının bu sözcüğü sıklıkla kullandıkları görülür. Hatta bazen bir sayfada birkaç kere geçer. Kısacası tarih hâkimiyeti sever.
Malum olduğu üzere hâkimiyet için bir özne bir de nesne gerekir. Tarih kitaplarında özne Türklerdir; Türkler başkaları üzerinde hâkimiyet kurarlar. Nadiren de olsa “Anadolu’da Moğol hâkimiyeti” gibi deyimlerle de karşılaştığımız olur. Hâkimiyet genelde bizim tarafımızdan olumlu bir şekilde algılanır. Halbuki akraba sözcük “hükmetme”ye karşı aynı şekilde olumlu bir yaklaşım sergilenmez. Her ne kadar karşımızdakini ezsek de, “ben sana hükmediyorum”demeyiz. İlginç olan, hâkimiyet nasıl siyasi olarak güçlü ve üstün olanın tavrını sergilerse, hükmetme de kendisine hükmetmeye çalışana karşı, bireyin bireye başkaldırısıdır. “Sen bana hükmetmeye çalışıyorsun”, “benim hakkımda hüküm verme” şekillerinde karşımıza çıkar. Kısacası “hâkimiyet ve hükmetme” tasvip ettiğimiz ve tasvip etmediğimiz şekilleriyle hayatımızın bir parçasıdır.
Hiyerarşilerin belirgin olduğu, onlara uyulmasının da beklendiği toplumumuzda üst konumda olan hükmeder veya hükmetmeye çalışır. Böylece yerini doldurmuş, mevkiinin hakkını vermiş olur. O kendisinden bekleneni yapmaktadır aslında. Bu tavrı, işyerinde, okulda ve evde aile hayatı içerisinde sıklıkla görürüz ve bizim için büyüklerine karşı saygılı davranma, erdemli olmanın bir yoludur. Büyükler, amirler de bu davranışı tasvip eder ve küçükleri veya astları için “beni sever sayar; sözümden çıkmaz” derler. Aile hayatında ise ya anne ya da baba ama ikisinden biri daha baskındır; ikisinin beraberce “hâkimiyeti paylaşarak” çocuk yetiştirdiği aileler pek nadirdir. Hâkim olan kişi sorumlulukları da yüklenir, o zaman onun hâkimiyetine karşı kimsenin söz hakkı olmaz.
Göçebe kültürün hâkim olduğu Kazaklarda ise tamamen başka bir tavır ile karşılaşıyoruz. Bir Kazak dostum bunu şöyle ifade etmişti: “Er cigittin üç curtı bar: 1. öz curtın 2. nağaşı curtın 3. kayın curtın.” Ve açıklamıştı: “Er yiğitin, yani genç bir erkeğin üç yurdu, üç evi olur: 1. Kendi evi, yani baba, dede tarafının evi 2. Dayı evi, yani anne tarafının evi. 3. Kayın evi, yani eşinin ailesi tarafının evi. Bir genç adam bu üç ev arasında büyür, bu aileler arasında denge kurmayı öğrenir. Baba evinde kendisinden kurallara uyma ve itaat beklenir. Dayı ise genci uzaktan izler, ona ne yapacağını söylemez ama sevgi ile alternatifleri gösterir. Sonuncu ev kayınların evidir, onlarla da hep tartışılır.” Dayıların ağırlığı olduğu göçebe kabile hayatında dünür soyu yalnız akrabalığa değil aynı zamanda ittifak içinde bulunulan gruba da işaret eder. Ataerkil ve atasoylu aile düzeni içerisinde yaşayan bizler ise, “dayı mısın sen!” “dayılanmasana” diyerek, dayımız hakkında değil de, dayılık kurumu hakkında görüş bildirmiş oluruz. Geniş ailelerin varlık gösterdiği önceki dönemlerde amcalar, dedeler de söz sahibi idi. Günlük hayatımızda etkin rol oynamasına karşın, annelerin ideolojide ve dolayısıyla şecerede yerleri yoktu.
Şimdiki modern dünyamızdaki çekirdek ailede ise, çocuk sadece anne babaya söz hakkı tanır oldu. Endüstri ve küreselleşmenin etkin olduğu dünyamızda ailelerarası dayanışma daha çok duygusal boyutlarda kaldı; ekonomik olarak iş bölümü ve dayanışmaya ihtiyaç duyulmaz oldu. Tarımsal toplumda ise imece ve aile içi dayanışma bazen miras ile perçinlenirdi ve vazgeçilmezdi.
Göçebe toplumda hayvancılık, tabiatı icabı güç paylaşımı gerektirir. Çocuk da büyürken dayanışma ve denge kurmayı “üç yurdu” ile öğrenir. Hatta eskiden yetişen bir genç dayısının hayvanlarından bir kısmını (yeğen hakkı) gizlice alıp götürürse başarılı sayılırdı ve böylece dayısının kendi üzerindeki hakkına meşruiyet kazandırmış olurdu. Kısacası Orta Asya tarihinde görülen “hâkimiyeti paylaşma” prensibi teorik bir töre değil, hayatın içinden çıkan ve çocukluktan öğrenilen bir anlayıştı. Nasıl ki biz de bilinçli olmadan hâkimiyetle küçükten tanışıyorsak. Oysa anne babanın beraberce karar verdiği bir aile bizi daha demokratik bir topluma götürebilir.
Zaman içerisinde kelimelerin anlamı değişiyor. Babalarının “Helaya gidiyorum,” demesinden utandığı için “tuvalete” gidenlerin çocukları da tuvalet yerine “lavaboya” gidiyor. Osmanlı Amele Cemiyeti’nin güzel insanlarının takipçileri kendilerine amele değil “işçi”; o işçilerin çocukları da “personel, mavi yakalı profesyonel” falan diyorlar. Tabii biz ister helaya ister lavaboya gidelim, orada yaptığımız şey değişmediği gibi, kişi kendisine ister amele, ister işçi, isterse de mavi yakalı profesyonel desin, aynı şey olmaya da devam ediyor. Ama bazen, örneğin bu “amele” kelimesinde olduğu gibi, aynı anlamdaki daha eski kelime hakaret yerine kullanılır oluyor. Uzunca süredir hakaret etmek amaçlı kullanılan “soytarı” da bu kelimelerden biri. Özellikle de “kralın soytarısı,” çoğunlukla yalaka, şaklaban demek için kullanıyor.
Hâlbuki soytarı, özellikle de saray soytarısı dediğimiz kişi, eski çağların tek başına parlamentosu. Tamam yasa yapmıyor, halk tarafından seçilmiyor, hemen üzerime gelmeyin ama netice itibariyle saray soytarısının, bugün parlamentolara özgü olan bir hakkı var: Kürsü dokunulmazlığı. Üzerinde sadece bir havluyla soytarısının karşısına çıkıp, “Söyle bakalım kaç para ederim?” diye soran bir kral kalmış aklımda mesela. Soytarı, ciddiyetle kralı inceleyip, “Eh, nereden baksanız beş kuruş edersiniz,” dediğinde kral “Sadece bu havlu o kadar eder be!” diye gürlemiş. Bu kükremeye “E onu hesaba kattım zaten kralım,” diye cevap veren soytarı, düşünün bir bakalım; bugün herkesin kralın soytarısı olmakla suçladığı kimi insanlara benziyor mu?
Bu yukarıda bahsettiğim Alman soytarısının başına hiçbir iş gelmemiş olsa da soytarılık, elbette tarihin her döneminde tehlikeli bir iş, onu biliyoruz. Zira soytarı, öyle zannettiğimiz gibi kralın karşısına geçip hebele hübeleyle vakit geçiren bir şahıs değil. Kralın siyasi kararlarını sorgulayan, “soytarılığını” zaten bununla yapan, kralın karşısındaki tüm resmî görevliler içerisinde görevi açıkça kralı eleştirmek olan bir insan. Bir nevi bizim CHP gibi ama onun eğlencelisini düşünün işte.
Galiba bu dokunulmazlığın doğuşu, Eski Ahit’ten ama yanlış ama doğru yorumlanmış bir pasajdan ileri geliyor: “Tanrı, çılgınlar/deliler aracılığıyla konuşur.” Zaten bizim Türkçedeki “soytarı” kelimesinin örneğin Almancası da “Narr/Hofnarr” ve bire bir çevirisi “deli/baş deli” gibi bir şey. Üstelik eski Roma’da da örneğin Augustus’un, soytarısı Caecilius Galba’ya eleştirileri için sınırsız özgürlük tanımış olmasının da bir etkisi var. Bütün bunları göz önünde bulundurarak soytarının, saraydaki kadrolu muhalefet olduğunu söylemek mümkün.
Tabii zamanla nasıl hela tuvalete (ve şimdilerde lavaboya), amele işçiye dönüşmüşse soytarı da mizahçıya dönüşüyor; parlamentolar, muhalefetler falan oluştuğu için saraydan ayrılıp ayrı eve çıkıyor. Yani bugün karikatüristiyle, hiciv yazarıyla, stand-up komedyeniyle mizahçılar geçmişte soytarıların üstlendiği zorlu görevi üstleniyorlar. Tabii tek bir farkla: Zamanında soytarıların sözünü “Muhakkak bir hikmet vardır,” diye dinleyen kralların yerini kimi onları hoş gören kimi canına okumak için fırsat arayan başka krallar alırken, soytarılarla “Delidir, ne yapsa yeridir,” diye eğlenen, Oğuz Aral’a “Allah sarhoşları, çocukları ve mizahçıları korur,” dedirten dünya halklarının yerini de hiç mizah yapılmasın isteyen başka halklar alabiliyor.
Taze kan kokulu evrakı havada bir iki kere salladıktan sonra dosyasına yerleştirmiştim ki odamın kapısı hafifçe vuruldu, içeri altmış beş-yetmiş yaşlarında bir beyefendi girdi. Mahzun yüzü, bana sanki hiç sahip olmadığım bir hatırayı çağrıştırmaktaydı. Elimle koltuğa geçmesini işaret ederek, “Hoşgeldiniz,” dedim. “Ihlamur ister misiniz? Henüz demledim.” Beyefendi başıyla onaylayınca ikimize de birer fincan doldurup yeniden küçük çalışma masamın arkasındaki yerimi aldım “Buyurun lütfen. Anlatın sebeb-i ziyaretinizi.”
Kendisini tanıttıktan sonra ıhlamurundan bir yudum aldı, boğazını temizledi. “Ben mağlup bir adamım.”
Tahminimce önceden düşünülmüş bir tarifti bu. “Sizi mağlup düşüren kim ya da nedir acaba?”
“Zaman,” dedi. “Sahip olduğum her şeyi bir bir elimden aldı. Validemi, eşimi, işimi, gençliğimi, sağlığımı ve en fecisi, yakın zamanda da canımdan çok sevdiğim oğlumu.” Bilhassa evladını kaybettiğinden dolayı onun için müteessir olmakla birlikte anlattıklarında bir fevkaladelik bulamamıştım. Acılarla dolu hayat yolculuğundan payına düşeni almış, ortalama talihsizlikte bir adamdı karşımdaki. Beni sukut-ı hayale uğrattığını fark etmiş gibi sürdürdü konuşmasını. “Diyeceksiniz, hiç mi iyi gün görmedin? Gördüm bittabi fakat en saadet dolu olması gereken zamanlarda dahi içim içimi yedi. Hep, elimdekileri kaybedeceğim günü bekleyerek yaşadım. Bu kötü düşünceler beni hep ümitsiz ve gitgide melankolik bir insan hâline getirdi.”
Modern tıbbın vesvese denen illeti ziyadesiyle hafife aldığı nazar-ı dikkatimden kaçmış değildi. Kanaatimce pek çok habis ruh hastalığının temelinde, ilk bakışta ehemmiyetsiz ya da basit gibi görünen kaygılar yer almaktaydı. Lakin Turhan Bey’in bana bu meseleleri konuşmak için gelmediğinden emindim. “Artık kaybedeceğiniz bir şey kalmadığı- na göre kalan ömrünüzü huzur içinde geçirebilirsiniz belki?”
“Ne yalan söyleyeyim, haklısınız,” diye karşılık verdi Turhan Bey ciddiyetle. “Lakin bir müddet önce içimde bir ümit peydah oldu.”
“Öyle mi?” dedim. “Genç bir hanımefendi mi yoksa sizi böyle ümitlendiren?”
“Hayır, bir kadın değil,” dedi başını iki yana sallayarak. “Siz.”
“Ben mi?”
“Evet. Sizin hakkınızda anlatılanları duydum. Hayallere sığmayacak çılgınlıkta istekleri dahi gerçekleştirebilecek gücünüz olduğunu… Kendisine yardımda bulunduğunuz bir adamla da tanışınca söylenenlerin doğruluğundan şüphem kalmadı. Böylece kaybettiğim her şeyi yeniden kazanabileceğime dair bir ümide kapıldım. Diyebilirim ki, çocukluğumdan beri ilk kez bu kadar canlı hissediyorum kendimi. Elbette bir o kadar da korkutuyor bu hâl beni. ”
“Anlıyorum,” dedim. “Peki tam olarak nedir arzunuz?”
“Geçmişe dönmek! Her şeyi baştan yaşamak… Belki bu kez aynı hataları yapmam, elimdekilerin kıymetini bilerek geçirebilirim ömrümü.”
Bir değil bin kez aynı şeyleri yaşasa dahi hiçbir şeyin değişmeyeceği açıktı. Enteresan olmakla birlikte faydasız bir düşünceydi Turhan Bey’inki. Ya da gerçekten öyle miydi hakikaten? “Sizi geçmişe göndermemi istiyorsunuz demek? Belli bir dönem var mı aklınızda?”
“Yok,” diye omuz silkti. “Kendimi bildim bileli böyle oldum ben, son ümidim sizsiniz.”
“Pekala,” deyip ruhunu bana sattığını teyit eden belgeyle birlikte, kanını akıtabilmesi için masamda duran mektup açacağını uzattım kendisine. Turhan Bey bir çocuk gibi neşeli, kolunu kesti, stiloyu kanına bulayıp gerekli imzayı attı. Taze kan kokulu evrakı havada bir iki kere salladıktan sonra dosyasına yerleştirmiştim ki odamın kapısı hafifçe vuruldu, içeri altmış beş-yetmiş yaşlarında bir beyefendi girdi. Mahzun yüzü, bana sanki hiç sahip olmadığım bir hatırayı çağrıştırmaktaydı.
En başta karabiber, karanfil, tarçın ve muskat… Baharat çeşitleri, sadece sofralara tat katmadı, statü sembolü ve şifa kaynağı olarak dünya tarihinin akışına tuz biber oldu. Kah gemilerde veba taşıdılar kah kervanlarla İslâmiyet’i yaydılar.
Bugün aktara gidip 100 gram tane karabiber almak ne kolay, değil mi? “Uçan yılanlar, vahşi yarasa benzeri yaratıklar ve etle beslenen dev kuşlar…” ile savaşmanız gerekmiyor. Herodot’a göre baharata ulaşmak için yola çıkan bir tüccarsanız, katlanmanız gereken tehlikeler büyüktü. Mesela tarçın benzeri sinamekiye (cassia) ulaşmak için öküz derisinden, yalnız gözleri açıkta bırakacak şekilde kalın elbiseler giyerek kanatlı yaratıkların saldırısından kendinizi korumaya çalışacaktınız. Theophrastus, MÖ 4. yüzyılda daha da fantastik öyküler aktardı tarçınla ilgili. 500 yıl sonra Pliny, baharat kullanımında aşırıya kaçan Romalı zenginleri, “Bu hurafeler mallarının fiyatını arttırmak isteyen Arapların uydurmasıdır” diye uyarmaya çabaladı ama nafile. Baharatın tadı bir kere alınmıştı artık.
Peki baharata olan aşkımızın nedeni nedir? Akla öncelikle gastronomik açıdan binbir farklı lezzet yaratmaya olan katkıları geliyor elbette. Ayrıca uzak diyarlardan, tehlikeli yollardan geçip gelen egzotik ürünler, zengin sofralarında statü sembolü olarak da işlev gördü. Ancak tadlarının yanı sıra mistik anlamları ve daha da önemlisi modern tıbbın olmadığı zamanlarda baharatın tıbbi kullanımı da ticari değerlerinin artmasında önemli bir etkendi.
Avrupa uluslarının ticari rekabeti, çekişmeleri sonucunda yeni ticaret yollarının keşfi ve sömürgeleşme ile köle ticaretini körüklemesi yoluyla baharat uzun zaman dünya ekonomisini, kıtaların nüfus yapısını ve coğrafyanın da çehresini değiştirdi. Çağlar boyu Batı ile Doğu arasında güç ve varlık dengesi ile medeniyetler çatışmasının büyük bölümüne keskin bir baharat kokusu sinmiştir.
Görece az yer tutan, pahada ağır ve pirinç ve kumaş gibi başka mallarla kolayca değiş-tokuş edilebilen değerli meta baharat uzun süre kökenine dair gizemini korudu. İlk başlarda, yolculuğu sırasında çok el değiştirdiği için başlangıç noktasındaki fiyatının neredeyse 10 ila 40 katına kadar değerleniyor, bu sırada da kökeni giderek görünmez oluyordu. Sonraları, Roma döneminde dolaysız ticaret yollarının keşfi ile temini kolaylaştı. Ancak ticaret hâlâ çok zahmetli olduğu için pahalı olmaya devam etti.
Tahran’da bir baharat satıcısı, 1890.
Baharat ticaretinde en gözde çeşitlerin başında karabiber geliyordu. Peşinden karanfil, tarçın ve bugün bizim mutfağımızda az kullanılan küçük hindistan cevizi (muskat). Başka birçok baharat alınıp satılmış olsa da bunlar, ticaretin büyük bölümünü oluşturuyorlardı. En kalitelisi Hindistan’dan gelen karabiberin Ortadoğu’da MÖ 2000’lerde bile ticareti yapılıyordu. Baharat yolu ile karadan kervanlar, denizden ise Basra Körfezi ve Kızıldeniz üzerinden dünyaya yayılan karabiberin Akdeniz’e dek olan dağıtımı, Hintli ve Arap tüccarların elindeydi. Fenikeliler ise Büyük İskender, Sur şehrini yakıp yıkıp Nil’in ağzına kendi depolarını kurana dek bu ticaretin son aşamalarında söz sahibiydiler. Romalılar, Yunanlı Hippalus sayesinde muson rüzgarlarının sırrını Araplardan öğrenince, gemilerini doğrudan Hindistan’a göndermeye başladılar. Bu da Roma mutfağında biber tüketiminin artmasına neden oldu.
İstanbul’da 1920’lerde baharatçı dükkanı. O dönemde bile İstanbul, Doğu’dan Batı’ya baharat ticaretinde önemli bir duraktı.
Roma’nın çöküşünden sonra ticaret yolları Hintli ve Arapların eline geçince, Avrupa, çok sevdiği baharata çok pahalıya ulaşmaya başladı. 16. yüzyılın ortalarında Antwerp’teki karabiber fiyatı Avrupa ekonomisinin barometresi gibi işlev gördü. Yükte hafif pahada ağır dedikleri bu olsa gerek. Uzunca bir süre dünya ekonomisi aslında baharat ticareti ile şekillendi desek yanlış olmaz.
Baharat ticaretinin en önemli etkisi 750 yılından sonra İslâmiyet’in yaygınlaşması üzerinde oldu. Baharat ticaretini uzun süre ellerinde tutan Araplar iş gördükleri limanlardaki bölgelerini hızla Müslümanlaştırdılar. Diğer taraftan Araplar, Çin’in Kanton limanına kadar gidip geliyorlardı. Bu dönem Sinbad’ın masallarında anlatılan, Arap tüccarlarının yol öykülerinden derlenen maceralarla doludur.
İslâmiyet’in yükselişi limanlar arası ortak bir zemin oluşturarak ticareti kolaylaştırmış olsa da, Avrupa’nın Hint Okyanusu’ndaki baharat ticaretinden kopuk kalmasına yol açtı. Bu dönemde Osmanlı Devleti, özellikle de Mısır’ı ele geçirdikten sonra Venediklilerle yaptığı işbirliği neticesinde dünya baharat ticaretinin anahtarını elinde tutuyordu. 15. yüzyılda baharat ticaretinin yüzde 80’i Müslümanların kontrolü altındaydı. Müslümanların distribütörü konumundaki Venedikliler bu işin kaymağını yiyorlardı. Bir yılda ellerinden 500 ton baharat geçiyordu ve bunun yüzde 60’ı karabiberdi.
Doğu’nun coğrafi yakınlıktan kaynak bulan baharat tekeli, Batı’nın önce ticaret yollarını ve sonra da baharat üretimiyle dağıtımını ele geçirmesiyle son buldu ve bundan sonrası da vahşi bir ticarete sahne oldu. 1756’da Voltaire’in dediği gibi, “1500 yılından sonra Kalkita’da tek bir biber tanesi yoktur ki kan ile rengi kırmızıya boyanmamış olsun.”
Savaşlar, denizlerde kaybolan denizciler, yakılan yıkılan adalar, sömürgeci kamçısı altında inleyen, tüm erkekleri öldürülen kavimler, hastalıktan kırılan milyonlar… Başka hangi yiyecek dünya tarihini böylesine derinden etkileyebilmiştir acaba?
BALLI-BAHARATLI KEK (HONİGKUCHEN)
220 gr bal
65 gr tereyağı
100 gr toz şeker
2 yemek kaşığı süt
1 fiske tuz
Bunları tencere içinde kısık ateşte yavaşça karıştırılarak eritilir, kaynamadan ateşten alınır ve soğutulur. İçine,
1 adet limon kabuğu rendesi
1/4 çay kaşığı dövülmüş kakule
1/2 çay kaşığı dövülmüş karanfil
1 çay kaşığı tarçın 250 gr un
25 gr kakao
3 çay kaşığı kabartma tozu
65 gr kuru üzüm
65 gr iri parçalanmış badem
65 gr portakal ve limon kabuğu şekerlemesi
yavaş yavaş çırpılmaya devam edilerek eklenir. Fırın tepsisine pişirme kağıdı konarak yerleştirilir. 180 derece fırında 10-15 dakika pişirilir. Soğuduktan sonra üzerine eritilmiş çikolata sürülüp, katılaşması beklenir. Küçük karelere kesilerek servis edilir. Afiyet olsun!
İran’ın en güzel şehri isfahan, 17. yüzyıl Safevi döneminden kalan eşsiz Nakş-ı Cihan meydanı ve çevresindeki mimari eserlerle bilinir. Tarihi antik çağlara uzanan şehir, 11. yüzyılda Selçuklu hanedanının kurucusu Tuğrul Bey tarafından Büyük Selçuklu devletinin başkenti yapıldı. Sultan Alpaslan’ın oğlu Melikşah döneminde Isfahan, Safevi öncesi ilk altın çağını yaşıyordu.
Bu çağa damgasını vuran insan, kuşkusuz Selçuklu devletinin veziri Nizam ül-Mülk’tü. Asıl adı Ebu Ali Hasan olan vezir, 1018’de Horasan’da doğmuş, 1064’ten öldürüldüğü 1092’ye kadar Sultan Melikşah adına imparatorluk boyutlarına ulaşan Selçuklu devletini yönetmişti. Antik çağların Pers devletlerinden gelen birikim ve geleneği, Türkmen akıncıların diri güçleriyle kurdukları Selçuklu devletine uyarladı. Siyasetname eseri, İslâm devletlerinin “hükümet el kitabı” oldu.
Nizam ül-Mülk, 1086-1087 yıllarında, Isfahan’ın devasa Mescid-i Cuma’sının güney kanadına içinde bir mihrab da bulunan büyük bir kubbe inşa ettirdi. 15 m genişlikte ve 30 m yükseklikte olan bu kubbenin kasnağındaki kitabelerde vezirin ve Sultan Melikşah’ın isimleri hâlâ okunuyor. Bugüne kalan değişik bölümleri ile Iran’daki en önemli Selçuklu eseri olan bu caminin mimari katmanlarının tarihi, 8. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanıyor.Hemen yanındaki çarşı ile de dikkat çeken bu güzel mimari eser, 2012’de UNESCO Dünya Mirası listesine alınmış.
Dersim Harekâtı sırasında gazetelerin kullandığı dil hükümetin yaptıklarını meşrulaştırırken, Dersimliler “iç düşman” olarak konumlandırılıyor, “medeniyet”e karşı mücadele verenler olarak lanse ediliyordu.
GİZEM ALPAKGİR CEVHERİ
Dersim’de 1937-1938 yıllarında yaşananlar, ister “isyan” sonrası devletin düzenlediği “harekât” olarak tanımlansın isterse devlet politikası sonucunda gerçekleşen bir harekâtın “katliam”a dönüşmesi olarak adlandırılsın, uygalamaya konan politikaların ve yaşanan ölümlerin gerçekliğini değiştirmiyor. Harekât öncesi hazırlanan raporlar, plânlar, harekât ve harekâtın sonuçları, başta Dersimliler olmak üzere toplumsal bir travmaya yol açtı. Yaşananlar harekattan 73 yıl sonra, Tayyip Erdoğan’ın başbakanken Dersim Harekâtına yönelik yaptığı bir konuşmayla, “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa ben özür dilerim ve diliyorum” sözüyle, yeniden gündeme gelmişti. Peki bu özre kadar devletin Dersim Harekâtı hususundaki söylemi nasıldı? Taha Baran’ın 1937-1938 Yılları Arasında Basında Dersim araştırması bu sorunun cevabını verirken, aynı zamanda yaşananlara ayna tutuyor.
Basının dili Dersim hadiseleri sırasında gündelik basının manşetleri ve haber dili “biz-onlar” ayrımı üzerine kuruluydu.
Baran çalışmasında, 1937- 1938 yıllarında Kurun, Tan, Cumhuriyet, Akşam, Ulus, Haber, Yeni Köroğlu, Son Posta, Yeni Asır gibi yerel ve ulusal ölçekteki gazetelerin Dersim Harekâtını ele alışını iç oryantalist perspektifle çözümlü- yor. Aynı zamanda Althusser’in devletin ideolojik aygıtları kavramından yola çıkarak incelediği röportajlar, makaleler ve haberler üzerinden dönemin iktidar/devlet söylemini ve “… gerçekliğe dair hakikatin nasıl oluştuğunu…” bulmaya çalışıyor. Dersim’in devlet söyleminde “iç düşman” olarak konumlandırıldığını söyleyen Baran, hükümetin hareketlerinin daima olumlu ve meşrulaştıran bir dille neşredildiği gerçeğini basından örneklerle ortaya seriyor: “Cahil, çapulcu, vahşi, yabani, kurnaz, aç, çıplak, eşkıya” gibi sıfatlar Dersimliyi tasvir etmek için kullanılan kelimelerden birkaçı… Harekât, basında Dersim’e “medeniyet tesis etmek” ve Dersimliyi “ilkel yaşamdan kurtarmak” gibi amaçlarla meşrulaştırılırken; Dersimliler okul, köprü, yol yapımına –yani “medeniyet”e- karşı mücadele verenler olarak lanse ediliyor.
Basında kullanılan kelimelerin ve metaforların “biz-onlar” ayrımı yarattığının altını çizen Baran’ın kitabı, Dersim Harekâtı’na ve bölgede yaşananlara ilişkin devlet söyleminin inşa sürecini göstermesi, devletin Dersim’e bakışını ve dayattığı yaşam pratiğini açıklaması nedeniyle muhakkak okunması gereken, önemli bir çalışma.