Etiket: sayı:07

  • Haçlıların İstanbul’u fethi

    Haçlıların İstanbul’u fethi

    Uzun tarihi boyunca İstanbul birkaç kere yabancı orduların işgaline uğradı. Bunların en korkunçlarından biri, 13 Nisan 1204 sabahı başlayan Haçlı işgali oldu. Katolik Hıristiyanlar, Ortodoks Hıristiyanların şehrini yaktılar, insanları öldürdüler, dokuz yüz yıldır barındırdığı sanat eserlerini, dinî hatıralarını çaldılar, Avrupa’nın dörtbir yanına kaçırdılar. Bizanslı tarihçiler “Araplar bile bu deccal habercilerinden daha merhametli hareket ederdi” diyecekti.

    Haçlı seferleri içinde en çok bilinenleri, birinci ve dördüncüsüdür. Birinci seferde Kudüs Müslümanların elinden alındı ve burada bir Haçlı devleti kuruldu. Dördüncüsünde ise Kostantiniye, Hıristiyanların elinden alındı ve burada da bir Haçlı devleti kuruldu.

    Dördüncü Haçlı seferi, geride olağanüstü kronikler (vekayinâmeler) bıraktı. Ortaçağın iki büyük tarihçisi Bizanslı Niketas Koniates ve Fransız Geoffroi de Villehardouin, çarpışan iki tarafı en canlı betimlemeler, en keskin yorumlarla aktardılar. Sıradan bir Haçlı olan Fransız Robert de Clari’nin kitabı da bir başka kaynaktır. Onlar sayesinde olayları gün gün izleyebiliyor, iki tarafın da duygularını anlayabiliyoruz.

    Haçlıların İstanbul'u fethi
    Yeni imparator surların üstünde Baudouin de Flandres, İstanbul surlarının üzerinde. Kent alındıktan sonra da seçimle Bizans Latin İmparatoru olacaktı.

    Bu Haçlı seferi, sözde Ortadoğu’daki Müslümanlara karşı düzenlendiği halde neden Hıristiyan Kostantiniye’nin yakılıp yıkılmasıyla sonuçlanmıştı?

    III. Innocentius 1198’de papa olduğunda bir Haçlı seferi düzenlemeye kararlıydı. 1187’de Kudüs Haçlıların elinden çıkıp yine Müslümanların eline geçmiş, burada kurulmuş olan Haçlı devleti de Akka’da sıkışıp kalmıştı. Mukaddes şehri yeniden almak üzere Avrupa’da çağrılar başladı. Bu seferi, Flaman, Fransız ve İtalyanların baskın olduğu bir grup üstlendi. Seferin resmi önderliğini İtalyan Monferrato Markisi Bonifacio üstlendi. Bir başka isim de Flandres Kontu Baudouin’di.

    Amaç Akka’daki Haçlı devletine destek vermek ve Kudüs’ü Müslümanların elinden almaktı. Ancak oralara nasıl gidilecekti? İlk iki Haçlı seferinde Anadolu’yu katetmenin ne kadar zor olduğu ortaya çıkmıştı. Bizans’tan Selçuklu Türklerine kadar sayısız engel vardı. Dolayısıyla deniz yolu tek alternatifti. Üstelik İtalya’dan doğu Akdeniz’e deniz yolculuğu sadece dört-altı hafta alıyordu. Bunun için, Akdeniz’in en büyük deniz gücü Venedik’in yardımı şarttı.

    Haçlıların İstanbul'u fethi
    Tintoretto’nun (16. yüzyıl) istilayı tasvir eden tablosu, Venedik Doç Sarayı’nda sergileniyor.

    Haçlı temsilcileri, Venedik Docu Enrico Dandolo’nun huzuruna çıktılar. Bu 90’lı yaşlardaki kör adam seferin gerçek lideri olacaktı. İki taraf arasında Nisan 1201’de bir anlaşma yapıldı: Venedikliler 33 bin 500 insan (şövalye ve piyade) ayrıca 4500 at taşıyacak gemiler yapacak, 9 aylık iaşe sağlayacaktı. Karşılığında Haçlılar Venedik’e at başına dört, adam başına iki mark ödeyecekti. Venedik’in hazırlıkları bir yıl sürecek, toplam 85 bin marka malolacaktı (bu rakam, Fransa kralının iki yıllık gelirine eşitti). Ayrıca Venedik 50 kalyonla sefere katılacaktı. Seferin doğrudan Akka’ya değil, Mısır’a yapılmasına da karar verildi. Bu mantıklı bir stratejiydi. Çünkü Eyyubi sultanı El Âdil’in yönetimindeki Mısır’da egemenlik kurmadan Kudüs’ü geri almak ve elde tutmak imkansızdı.

    Haçlılar bir yıl sonra 33 bin 500 adamı Venedik’e getirmeyi taahhüt etmişlerdi. Oysa Nisan 1202’de Venedik’e sadece 12 bin Haçlı geldi. Peki, Venedik’in bir yıl boyunca bütün tersanelerini bu işe ayırarak inşa ettiği gemilerin parasını kim ödeyecekti? Bunun üzerine Dandolo bir çıkış yolu önerdi: Eğer Dalmaçya kıyısındaki Zara kentine (bugün Hırvatistan’da Zadar) saldırırlarsa, bu borcu oradan elde edecekleri servetle kapatabilirlerdi. Gerçi Zara Roma Kilisesi’ne bağlı bir Hıristiyan kentiydi. Ama Venedik, 265 kilometre güneydoğusundaki bu zengin ticaret kentini, yani rakiplerinden birini ele geçirmek istiyordu. Haçlıların içine düştüğü vicdan muhasebesi çok uzun sürmedi. Papanın itirazlarına, hatta orduyu aforoz etmesine rağmen Zara’yı kuşattılar, ele geçirdiler, yaktılar, yıktılar ve yağmaladılar (Kasım 1202). Üstelik Venediklilere borçlarını ödeyecek kadar servet elde etmiş de değillerdi.

    Sen haçı taşımayı bırak, ona saygısızlık ettin ve ayaklar altına aldın. Paha biçilmez bir inci peşinde olduğunu söylüyordun, ama esasında en değerli inci olan Mesihimizin vücudunu çamura attın. Müslümanlar dahi bu kadar saygısızlık etmedi.

    Tarihçi Niketas Koniates

    Bu noktada, sahneye çıkan yeni bir aktörden söz etmek gerekiyor. Bu genç adam, Bizans prensi Aleksios Angelos’tu. Babası Bizans İmparatoru II. İsakos, kardeşinin yaptığı bir darbeyle tahttan indirilmiş ve gözlerine mil çektirilmişti. Genç Aleksios Avrupa’da mülteci olarak yaşıyor ve aynı adı taşıyan amcası III. Aleksios’u devirip yerine geçmek için müttefik arıyordu. Haçlılara bir teklif yaptı: Kendisini Bizans tahtına çıkarırlarsa, hem Venedik’e olan borçlarını ödeyecek, hem de Bizans kilisesine katolikliği kabul ettirip papalığa bağlayacaktı.

    Bizans kentlerinde kurdukları kolonilerde ticaret yapan Venedikliler, Cenovalılar, Pisalılar ve Amalfililer kendi aralarındaki müthiş rekabet yetmiyormuş gibi, sık sık yerli Rumlarla ve iktidarla da çatışmışlardı. Kostantiniye’de bu Batılı tüccarlara karşı ayaklanmalar olmuş, mahalleleri yakılıp yıkılmış, öldürülmüş, hapse atılmışlardı. İktidardaki III. Aleksios’un Venediklilere bakışı da olumsuzdu. Dandolo, onun yerine yeğenini tahta geçirirse, Venedik’in Bizans’tan önemli imtiyazlar koparacağının farkındaydı. Haçlı dostlarına bu yeni hedefi kabul ettirmekte zorluk çekmedi. III. Aleksios, yaklaşan tehlike karşısında başını kuma gömmüştü. Bağdat ve Pekin ile birlikte dünyanın en büyük üç kentinden biri olan Kostantiniye’de hiç önlem alınmadı. Niketas Koniates’e göre “gemi yapalım, kuşatmaya hazırlanalım” gibi öneriler karşısında imparator, bir ceset gibi ifadesiz kaldı. Av partileri düzenlediği ormanlarda gemi inşası için ağaç kesilmesin diye harem ağalarına emirler yağdırdı.

    Haçlıların İstanbul'u fethi
    Hayali barış görüşmesi Gustave Doré’nin (19. yüzyıl) hayali gravüründe, Bizans İmparatoru V. Aleksios, Haçlı donanmasının başındaki Enrico Dandolo ile barış görüşmesi yapıyor.

    Dandolo ise, Haçlı komutanlarına “midesi dolu savaşçının kazanma şansı, midesi boş olana göre daha fazladır” özdeyişini hatırlattı. Böylece Haçlı donanması Haziran 1203’te önce Kadıköy’e yanaş- tı. Buradaki Kalkedon Sarayı’na yerleşen Haçlılar, bol bol erzak buldular. İki gün sonra da Üsküdar’a, Scutari Sarayı’na geçtiler. Kostantiniye surlarla çevriliydi; Haliç kıyısı ise, bir zincirle dışarıdan gelecek gemilere kapatılmıştı. Haçlılar, şehri ancak bu zinciri aşıp Haliç’e girerek alabileceklerini biliyorlardı. Çünkü Haliç kıyısındaki surlar o kadar güçlü değildi.

    5 Temmuz’da Haçlılar Üsküdar’dan Galata’ya geçti. İmparator, buradaki kulenin (yaklaşık bugünkü Galata Kulesi’nin yerinde) eteklerinde çadırını kurmuş, ordusunu toplamıştı. Ancak davulların gümbürtüsü eşliğinde gemilerden inmeye başlayan Haçlıları görünce, imparator dahil hepsi gerisin geriye kaçtı. Haçlı ordusu kulenin dibinde kamp kurdu. Gece, sandallarla Haliç’i geçen Bizanslı askerler karargâha baskın düzenledi. Baskın kısa sürede tersine döndü; Bizanslı askerler sığınmak üzere kuleye koşarken, Haçlılar peşlerine takıldı. Kulenin kapıları Bizanslıların arkasından kapanmadan içeri dalmayı başardılar. Artık kule ellerindeydi. Ardından Haçlı donanmasının en büyük gemisi Kartal, Haliç’teki zinciri kırdı. Donanması olmayan Bizans’ın balıkçı mavnalarına varıncaya kadar toplayabildiği gemilerin tümü, güçlü Haçlı donanmasının önünde süprülüp gitti.

    Haçlıların İstanbul'u fethi
    Fransız şövalye Villehardouin’in yazdığı kitabın, 14. yüzyıl tarihli yazmasından Haçlı saldırısını gösteren minyatür.

    11 Temmuz’da Haçlılar, Ayvansaray’da Blahernai Sarayı’nın bulunduğu yerden surlara hücum etti. Gemiler surlarla deniz arasındaki küçük kara parçasına yanaştı. Kör ihtiyar Dandolo’nun Venedik’in sembolü Aziz Marco aslanı işlenmiş bir sancakla en önde hücüma katılması, bütün askerlere cesaret vermişti. Surlarda başlayan çarpışma sırasında Haçlıların dumanının arkasına gizlenmek için çıkardığı yangın, şehre yayılarak 20 bin Bizanslıyı evsiz bıraktı. 17 Temmuz gecesi, İmparator III. Aleksios, yanına kızını ve hazinesini alarak şehirden kaçtı. 18 Temmuz sabahı Şehirlerin Ecesi, artık imparatorsuzdu. Bizanslılar telaşla gözlerine mil çekilmiş eski imparator II. İsakos’u yeniden tahta çıkardılar. Yani Haçlıların müttefiki Prens Aleksios’un babası tekrar imparator olmuştu. Prens, Haçlı komutanlarıyla birlikte şehre girdi, babasını selamlayarak onunla birlikte IV. Aleksios adıyla ortak imparator oldu.

    Artık Haçlılar alacaklarını tahsil edip Mısır’a gidebilirlerdi. Hatta Mısır sultanı El Âdil’ e “Ey kutsal toprakların kâfir işgalcisi, geliyoruz!” şeklinde bir mektup bile yolladılar. Bu arada Robert de Clari’nin anlattığına göre, o sırada Kostantiniye’de bulunan “Konya Sultanı” (I. Gıyaseddin Keyhüsrev), Haçlılara yanaşarak “Aleksios’a yaptığınız gibi beni de kardeşimin yerine tahta çıkarırsanız, Hıristiyan olurum” diye teklifte bulundu; Haçlılar reddettiler. Bunun üzerine kızan Keyhüsrev şehirden ayrıldı (ve kendi çabasıyla Selçuklu tahtına oturdu).

    Haçlıların İstanbul'u fethi
    Eugène Delacroix’nın eserinde (19. yüzyıl) Haçlılar, İstanbul’a giriyor.

    Haçlılar bir türlü bu zengin ve güzel şehirden kopamadı. Sonradan bunun suçunu da “kalleş Rumların entrikaları”na yükleyeceklerdi. Oysa IV. Aleksios Venediklilere 50 bin mark ödemiş, sonra bir 36 bin mark daha vermişti. Hatta bunun için kilise süslemelerini söktürmüştü. Niketas Koniates yeni imparatora lanetler yağdırıyor, “Dokunulmaza dokundu; artık Roma Devleti (Bizans) yok olmaya mahkum” diye yazıyordu.

    Kostantiniye’de herkes, “barbar Latinler” denilen Haçlılardan nefret ediyordu. Haçlı komutanlarından Blois Kontu Louis, yıllar önce Bizans’a gelin gitmiş teyzesi Fransız prensesi Agnès’i ziyaret ettiğinde, Agnès sanki Fransızca’yı unutmuş gibi davranarak yeğeniyle konuşmaya bile yanaşmamıştı.

    Haçlıların İstanbul'u fethi
    İtalya’daki San Giovanni Evangelista Kilisesi’nde bulunan 13. yüzyıl tarihli dönem mozayiğinde İstanbul’un teslim alınışı resmedilmiş.

    19 Ağustos 1203’te, Haçlılar şehirdeki bir camiye saldırarak yaktılar. Alevler sadece camiyi değil, bütün şehri sardı. Büyük agora mahvoldu, sütunları yıkıldı, bir kilometrekarelik alan harabeye döndü. Halkın nefreti daha da arttı. Nihayet 25 Ocak 1204’te Kostantiniye halkı yeni bir imparator seçmek üzere Ayasofya’da toplandı.

    İki gün sonra, Haçlı düşmanı yeni bir imparator ortaya çıktı. Kaşları çok gür ve birleşik olduğu için “Murtzuflos” olarak anılan V. Aleksios (Dukas), IV. Aleksios’u tahttan indirip öldürttü. Haçlılara da yedi gün içinde şehri terketmeleri çağrısında bulundu. Yanına Meryem ikonasını alarak askerleriyle birlikte peşlerine düştü. İkonanın üzerinde Meryem ve havarilerin resimleri, içinde Hz. İsa’nın süt dişi, vücuduna saplanan mızrağın ve kefeninin bir parçası bulunuyordu. Koniates’e göre Bizanslılar ikonayı bir “komutan” olarak görüyor, o yanlarında oldukça yenilmeyeceklerine inanıyorlardı. Ancak Haçlılar Murtzuflos’u kaçmaya zorladıkları gibi, Meryem ikonasını da ele geçirdiler. Ertesi gün ikona bir Venedik gemisine yerleştirildi; gemi, davullar eşliğinde surların önünde turlar atarak Bizanslıların moralini bozmak için sergilendi.

    Haçlıların İstanbul'u fethi
    Palma Le Jeune (17. yüzyıl) eserinde Haçlıların İstanbul istilası

    9 Nisan 1204’te Haçlı donanması Ayakapı’daki Evergetes manastırından (muhtemelen bugünkü Gül Camii) Blahernai sarayına doğru uzanan surların önüne yanaştı. Villehardouin’e göre, gemi ve kalyonlar 1.5 kilometre boyunca muhteşem bir manzara oluşturuyorlardı. Ancak o gün rüzgar nedeniyle Haçlı gemileri karaya yanaşamadı bile. Robert de Clari’ye göre surlardaki Bizanslılar bayram yapıyor, pantolonlarını indirerek Haçlılara kıçlarını gösteriyordu. Bu yenilgi üzerine Haçlıların kampındaki fahişeler uzaklaştırıldı ve herkes dualara gömüldü.

    12 Nisan pazartesi sabahı, günahlarından arınmış Haçlılar yeniden saldırıya geçti. Bu defa rüzgar onlardan yanaydı. Cennet ve Hacı adlı gemiler, bugünkü Fener’de Petrion Kapısı önündeki surlara yanaştı. Gemi direklerinden surlara merdivenler atıldı ve Petrion Kapısı düştü. Murtzuflos, bir hazine toplayarak şehirden kaçtı. 13 Nisan sabahı, Bizanslı asiller Blahernai sarayına sığındı. Panik içindeki halkın bir bölümü kaçmak için şehrin öbür tarafındaki Altın Kapı’ya hücum etti; yurttaşlarının korkaklığını öfkeyle kınayan Niketas Koniates’e göre “hak ettikleri cehenneme kadar gittiler.” Villehardouin ise şöyle der: “Bundan sonrası bir katliam ve yağma sahnesiydi: Rumlar her yerde kılıçtan geçirildi… Öldürülenlerin ve yaralananların sayısı o kadar çoktu ki, saymak mümkün değildi.”

    Büyük İstanbul yağması başlamıştı.


    PAPA III. INNOCENTIUS (1160/1161-1216) 

    ADI MASUM KENDİ ZALİM 

    İtalyan Lotario dei Conti 1198’de papa olduğunda Innocentius adını aldı. Tarihin en etkili papalarından biridir. Kilise yasasında reform yaptı. Ancak bugün adı, Hıristiyanlara karşı açtığı Haçlı seferleriyle tanınıyor. Bizans saldırısından sonra 1208’de bu kez Avrupa’da “sapkın” ilan ettiği Hıristiyanlara karşı Haçlı seferi ilan etti. Fransa’nın güneyi ve İspanya’nın kuzeyinde Katar tarikatına mensup 20 bin erkek, kadın ve çocuk bu seferde öldürüldü. 

    Haçlıların İstanbul'u fethi

    ENRICO DANDOLO (1107/1110?-1205) 

    90 YAŞINDAKİ KÖR LİDER 

    1192’de Venedik Docu (Doge) seçildi. 1171’de Bizans İmparatoru, İstanbul’da Cenovalılara saldıran Venediklilerin tümünü hapse attırmıştı. Söylentiye göre Dandolo da o sırada kör edilmişti. Öykü doğru değildi ama Dandolo İstanbul’u iyi tanıyordu. Kendini Haçlı seferine adadığında 90 yaşında olduğu söyleniyordu. Venedik’in yönetimini oğlu Raniero’ya bıraktı. Bulgarların Latin imparatorluğuna saldırısı sırasında öldü, Ayasofya’ya gömüldü. 

    Haçlıların İstanbul'u fethi

    BAUDOUIN DE FLANDRES (1171-1205/6?) 

    İKTİDARIN KEYFİNİ SÜREMEDİ 

    Flandres ve Hainaut (bugün Belçika’da) Kontu Baudouin, Haçlı seferinin birkaç önderinden biriydi. Kostantiniye alındıktan sonra da seçimle Bizans Latin İmparatoru oldu. Ancak bunun keyfini süremedi. Bir yıl sonra Edirne’ye saldıran Bulgar Kralı Kaloyan’la çarpışırken ortadan kayboldu, bir daha kendisinden haber alınamadı. Kimilerine göre esir düşmüş, işkence altında ölmüştü. Oğlu olmadığı için yerine kardeşi Henri ikinci Latin imparatoru oldu. 

    Haçlıların İstanbul'u fethi

    NİKETAS KONİATES (1155-1217) 

    UMBERTO ECO’DAKİ TARİHÇİ 

    Önemli devlet görevleri üstlenmiş ama asıl 21 ciltlik Tarih’iyle tanınan Bizanslı tarihçi, Haçlı seferi sırasında İstanbul’daydı. Yangında evini kaybederek Venedikli bir tüccarın yanına sığınmıştı. Haçlıların yağması sırasında onu bu arkadaşı kurtardı. Haçlılara “bunlar benim esirim” diyerek Koniates’i, hamile eşini ve çocuklarını şehir dışına kaçırdı. Koniates İznik’e yerleşti. Umberto Eco’nun Baudolino (2000) romanındaki karakterlerden biridir. 

    Haçlıların İstanbul'u fethi

    GEOFFROI DE VILLEHARDOUIN (1160-1212?) 

    GÖZ TANIĞI FRANSIZ ŞÖVALYE 

    Bu Fransız şövalyesi, 4. Haçlı Seferi’nde Venedik’le yapılan anlaşmanın mimarlarındandı. Hayatının son yıllarında seferin bir kroniğini kaleme aldı. Bu kitap, ilk Fransızca eserlerden biri kabul edilir. Villehardouin, Haçlıların yaptığı katliamlardan söz etse bile bunların üzerinde fazla durmamaya çalıştı. Yeğeni Geoffroi, sonradan Yunanistan’da küçük bir Haçlı devleti olan Akhaia’nın prensi oldu. 

    Haçlıların İstanbul'u fethi

    IV. ALEKSİOS ANGELOS (1182-1204) 

    KULLANILAN ÇOCUK İMPARATOR 

    Bizans İmparatoru II. İsakos Angelos’un oğludur. Babası tahttan indirildiğinde (1195) o da hapse atıldı. Ancak kız kardeşinin kocası Alman prensi Philipp von Schwaben onu kaçırtarak yanına aldı. Genç Aleksios, seferin İstanbul’a kaymasının bahanesiydi. Haçlılar tarafından tahta çıkarıldığında hiçbir şansı yoktu. Koniates’e göre “çocuktan farksız”dı. Tahttan indirildikten sonra yeni imparator Murtzuflos tarafından boğduruldu. 

    Haçlıların İstanbul'u fethi
  • “Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!”

    “Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!”

    Ankara’da yapılan yeni Cumhurbaşkanlığı konutu ile ilgili tartışmalar, bir ülkenin yönetim merkezini barındıran binanın simgesel önemini bir kere daha ortaya koydu. Aslında tarih boyunca saraylar, sadece süslü ve görkemli mimari yapılar değil, rejimi ve rejimin iddialarını net olarak görebileceğimiz birer aynaydılar.

    İran İmparatoru Nasreddin Şah, 1873’te İngiltere’yi ziyareti sırasında, Sutherland Dükü’nün evine gider. Bugün Lancaster House adıyla dışişleri bakanlığına ait olan Londra’daki bu ev öyle muhteşemdir ki, şaşıran Şah, Kraliçe Victoria’ya “Uyruklarınızdan biri nasıl olur da sarayınızdan daha büyük bir eve sahip olabilir? Hemen kafasını kestirin!” der.

    Bu herhalde İngilizlerin uydurduğu bir hikayedir. Ama saray ve iktidarla ilgili algılar açısından bazı gerçekleri vurguluyor. Kraliçe Victoria’nın Buckingham Sarayı bir iktidar merkezi değildi çünkü ülke bir meşruti krallıktı. Bir mutlak hükümdar olsa, Nasreddin Şah’ın sözüne kulak verirdi. Nitekim XIV. Louis, zengin Maliye Bakanı Fouquet’nin kendisini gölgede bırakan muhteşem şatosunu gördükten sonra onu hapse attırmıştır. Kral yıllar sonra oğlu için yazdırdığı anılarında şöyle der: “İşlerin aslını anlayamayan halklar, dışarıdan ne görürlerse ona inanırlar.” Fransa Kralı, sanki Timur’un Semerkant yakınlarında Şehrisebz’de yaptırdığı muhteşem Ak Saray için söylediklerini biliyordu: “Kim ki gücümüzden kuşku duya, diktiğimiz binalara baka!”

    Bir saray yaptırmak yetmez; sarayla hükümdarın birbirini tamamlaması için mutlak iktidar şarttır. Onun için bu yazıda, sadece mutlak hükümdarların, devletin merkezi gücünü hissettirdiği dönemlerde yaptırdığı/ kullandığı saraylar söz konusu edilecektir.

    Sarayın bir bina olması şart değildir. Cengiz Han’ın veya Timur’un çadırı da güç sembolü bir saray olabilir. Örneğin 1404’te Timur’un topladığı kurultayda ailesine ait özel çadırlar bir seraperde ile ayrılmıştı; bu ipekten perdelerin üzerinde pencereler, kuleli kapılar vardı. 300 metrekarelik kare şölen çadırı ancak bir haftada kurulabiliyordu. Orta Asya’nın bu mobil sarayları, daha sonra köşklere ilham vermiş ve bunlar her yere yayılmıştı.

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"
    Ankara’da Atatürk Orman Çitfliği içinde yapılan yeni Cumhurbaşkanlığı konutu, 150 dönüm arazi üzerine inşa edildi. Mimari özellikleri ve simgesel niteliğiyle kamuoyunda tartışmalara yol açtı.

    Ele aldığımız sarayların mimari özellikleri, buralarda uygulanan protokol ile uyum içindedir. İki çeşit hükümdar vardı: Kendini gösteren ve kendini gizleyen. Örneğin XIV. Louis, Paris dışında bir saray kurmasına rağmen, bütün gününü saray halkının ve dışarıdan gelen ziyaretçilerin gözünün önünde, bir tören silsilesi gibi düzenlemişti. Buna karşılık kayınpederi İspanya Kralı IV. Felipe nadiren halk arasına çıkar, çıktığında da mermer bir heykel gibi kıpırdamadan dururdu. Fatih’in getirdiği düzenlemelerden sonra Osmanlı padişahları “görünmez” bir güce dönüşmüştü. İran Şahı Abbas ise, XIV. Louis gibi sürekli göz önünde bulunmaya özen gösterirdi. Ancak şunu söylemek gerekir ki, kendini gizlemek de kendini sergilemek kadar etkili bir güç ifadesi olabiliyordu.

    Batı sarayları büyük bir binadan, doğu sarayları ise yaygın bir avlu-bina silsilesinden oluşur. Hükümdarın özel hayatıyla kamusal hayatını ayıran çizgiler, bunda önemli rol oynar. Batı saraylarında kadınlar, sahnenin vazgeçilmez oyuncularıyken, Doğu saraylarında perde arkasında esrarengiz rollere bürünürler. Kadınlardan nefret eden Prusya Kralı Büyük Friedrich, karısını eski kraliyet sarayında bırakmış, kendisi muhteşem Sanssouci sarayını kurmuştu. Berlin’i ziyaret edenler, Sanssouci’yi ne kadar beğenirlerse beğensinler, ülkede bir “saray hayatı” olmadığını söylüyorlardı; çünkü burası kadınlardan yoksundu.

    Yasak Şehir veya Topkapı’da kadınlar gözden ırak birer haremde yaşıyordu ama varlıkları hissediliyordu. Mimarlık tarihçisi Jian Fei Zhu, Çin imparatorunun “bedeni” ile “aklı” arasındaki ayırım üzerinde durur. Ona göre, eşleri ve harem ağaları, imparatorun “bedeni”ne, bakanları ise “aklı”na hizmet etmektedir; yani iki grup arasında bir rekabet vardır. Çin tarihyazımına göre, imparatorun bedeni ne zaman öne çıksa imparatorluk krize girer; suçlusu da kadınlar ve harem ağalarıdır. Benzer yorumları, “kadınlar saltanatı” bağlamında Osmanlı sarayı için de duyarız.

    Halk arasında hükümdarın sarayına duyulan hayranlık, saltanatın gelip geçici olduğu düşüncesiyle yan yanadır. 12. yüzyıl başında yaşamış Horasanlı şair Feridüddin Attar, Mantıku’t-Tayr’da (Kuşların Dili) bir padişahın muhteşem bir köşk yaptırdığını anlatır. Padişah herkesi davet ederek “bakalım bir kusur bulacak mısınız?” diye sorar. Bir sufi, “Tek kusur var, o da bir delik” diye cevap verir. “Oradan Azrail girebilir…”

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"
    Bin odalı yeni iktidar merkezi Cumhurbaşkanlığı konutu mimarı Şefik Birkiye’ye göre, tasarımda Selçuklu mimarisinden esinlenildi. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise, binanın yapımının 1 milyar 370 milyon liraya mal olacağını açıkladı.

    Bazen saraylara yapılan harcamalar da dile düşer. Örneğin XIV. Louis öldükten yarım yüzyıl sonra Fransız Devrimi yaklaşırken, kralın Versailles Sarayı’na döktüğü servet tartışma konusu oldu. Mirabeau ve Voltaire’in de katıldığı tartışmalarda, bozuk ekonomi buna bağlandı; hatta saray inşaatı harcamalarının arşivden yokedildiği öne sürüldü. 19. yüzyılda Bavyera Kralı II. Ludwig, masalsı Ortaçağ şatoları (Neuschwanstein, Linderhof ve Herrenchiemsee) kurmak için o kadar para harcadı ki, sonunda tahttan indirildi (1886).

    Saraylar iktidarla o kadar özdeşleşmişti ki, rejim değiştiğinde bile bu bağ hemen kopmamıştı. Fransız Devrimi’ni başlatan États Généraux adlı meclis Versailles Sarayı’nda (1789), ilk Osmanlı Meclisi Dolmabahçe Sarayı’nda (1876) açılmış, Brezilya’da ilk cumhuriyet anayasası kovulan imparatorun sarayında kaleme alınmış (1891), Çin Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Yasak Şehir’de meclis binası kurmak için planlar yapılmıştı (1923). Versailles, devrimden sonra da Fransız devletini temsil etmeyi sürdürdü. 1871’de Fransa’yı yenen Prusya önderliğindeki birleşik Alman ordusu, Alman İmparatorluğu’nun kurulduğunu Versailles’ın Aynalar Galerisi’nde ilan etti. Çarlığın eski sembolü Kremlin, sadece Sovyet tarihi boyunca değil, bugün de Rusya’nın iktidar merkezi. 15 Ağustos 1947’de bağımsız Hindistan’ın ilk başbakanı Nehru, hâlâ süren bir geleneğin temelini attı, Şah Cihan’ın Delhi’deki sarayı Kızıl Kale’de göndere bayrak çekerek göreve başladı.

    Sarayların iktidar merkezi olarak sonu geldiğinde acıklı sahneler yaşandı. İran’ı işgal eden Afganlar İsfahan’daki Safevi sarayını, İngilizler Delhi’deki Kızıl Kale’yi yakıp yıktılar. Fransız Devrimi’nden sonra Konvansiyon Versailles Sarayı’nı yerle bir edip etmemeyi düşündü. II. Abdülhamid 1909’da tahttan indirildiğinde Yıldız Sarayı yağmalandı. Kültür Devrimi sırasında Çin’de Yasak Şehir’in yıkılması fikri ortaya atıldı. Sular durulduğunda, bu saraylar veya geriye kalan binalar müzeye dönüştürüldü. Bugün sadece barındırdıkları eserler nedeniyle değil, gezenleri tarihle buluşturdukları için de önemli birer kültür varlığı olarak kabul ediliyorlar.

    HZ. SÜLEYMAN’IN TAHTI

    Huzura çıkmak ayrıcalıktı

    Bütün kutsal kitapların sözünü ettiği, Hz Süleyman’ın muhteşem tahtı önemli bir hükümdarlık simgesidir. Bizans İmparatoru VII. Konstantin’in Teşrifat Kitabı’nda (10. yüzyıl), bir otomat yardımıyla çalışan ve huzura çıkanları huşûya garkeden “Süleyman tahtı”ndan söz edilir. Bunu görenlerden biri de 949’da İstanbul’daki Büyük Saray’ı ziyaret eden Cremona’lı Liudprand’dı: “İmparatorun tahtının önünde yaldızlı bronzdan bir ağaç vardı; dallarında bronz kuşlar şakıyordu. Tahtı koruyan altın aslanlar kuyruklarını yere vurarak kükrüyordu. İmparatoru selamladım, bir de başımı kaldırdım ki ne göreyim? Demin yerde duran taht yükselmiş, havada duruyor!”

    Delhi’deki şahların mücevherlerle bezeli tavus kuşu tahtı, Hz. Süleyman’dan esinlenilerek yapılmıştı. Delhi’yi işgal eden İran Şahı Nadir’in bu tahtı İran’a getirdiği (1739), sonra da Osmanlı sarayına hediye ettiği öne sürüldü. Ama İranlılara göre taht onlardaydı. Hatta o günden sonra Şahlık rejimine “Taht-ı tavus” adını verdiler.

    DOLMABAHÇE SARAYI

    Yenileşmeyi simgelediler

    Rus Çarı Büyük (Deli) Petro, ülkesindeki modernleşme hamlesine öncülük ederken, sadece saray değil, şehir de değiştirdi. Ortaçağ kalesi Kremlin’le birlikte Moskova’yı bırakarak St. Petersburg kentini kurdu ve burada Batı tarzında saraylar yaptırdı. Osmanlı Devleti, Tanzimat’ın ilanıyla (1839) kendine yeni bir yol çizdiğinde, Topkapı Sarayı eski rolünü kaybetmişti. İdari merkez Bâb-ı Âli’ye kaymış, şehrin karşısındaki Galata-Pera’nın gücü artmıştı. Padişahlar, denizi aşarak şehrin bu bölgesine yerleştiler. Dolmabahçe Sarayı (1856), Batı üsluplarından esinlenmiş eklektik tarzıyla yepyeni bir binaydı. Padişah artık avlulara serpiştirilmiş köşkler yerine, tek bir cephenin arkasına toplanmış, içi Batılı mobilyalarla döşeli bir saraya geçmişti. Eski bir imparatorluk, kendini yeniden yaratmanın peşindeydi.

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"
    Dolmabahçe Sarayı Saltanat Kapısı’nın üzerinde kurucusu Sultan Abdülmecid’in tuğrası yer alıyor.

    SARAY MİMARİSİNİN BEŞ ÖNEMLİ ÖRNEĞİ

    İki kıtanın iki denizin hakimi

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"

    Topkapı Sarayı, Osmanlı Beyliği’nin imparatorluğa dönüşmesiyle kuruldu ve sonraki birkaç yüzyıl bu imparatorluğun aynası oldu. Sarayın kurucusunun Fatih Sultan Mehmed oluşu bir tesadüf değildir. Onunla birlikte devlet yeniden tanımlanmıştı. Artık Sultan bir dünya imparatoruydu. Topkapı Sarayı ondan sonra önemli değişiklikler geçirdiyse bile, Fatih’in vizyonu buraya hâkim oldu. Sarayın içerdiği hükümdarlık sembolizmini inceleyen sanat tarihçisi Gülru Necipoğlu, Osmanlı padişahının “erişilmez” bir konuma yerleştirildiğini belirtir. Sarayın bütün mimarisi ve teşrifatı, hünkârın dış dünyadan uzakta ve herkesten yüksekte olduğunu vurguluyordu. Topkapı Sarayı, bir kapı-avlu silsilesinden oluşmuştur. Dışarıdan içeriye ilerledikçe bu avlulara girilmesi gittikçe zorlaşır, saray bîrûn (dış) ve enderûn (iç) denilen iki ana bölüme ayrılırdı.

    II. Mehmed 1453’te Kostantiniye’yi aldıktan sonra hemen bir saray yaptırdı. Ancak burasını kendi iddiaları açısından yeterli bulmamış olacak ki, yenisini yaptırmak için eski Bizans akropolünün bulunduğu yerde bir arazi seçti. Yeni Saray’ın özelliği, iki kıta ve iki denizi gören bir yarıma- danın ucunda yer almasıydı. Sarayın ana giriş kapısı Bâb-ı Hümâyûn’un kitabesinde Fatih karaların sultanı ve denizlerin hakanı olarak nitelenmekteydi. Venedik Elçisi Costantino Garzoni, 16. yüzyılda sarayın yerini şöyle övüyordu: “Avrupa’nın kıyısında, Asya’nın yanıbaşında yükselerek bu ülkelerin kilidini açacak bir anahtara benziyor ve iki kıtaya da doğal bir hakimiyeti var.”

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"
    Topkapı Sarayı şehirden surlarla ayrılmıştı ama bunlar savunma amaçlı değildi.

    Sarayın ilk iki avlusu, törenler için bir tiyatro sahnesini andırırken, en içteki üçüncü avlu hükümdarın, eşleri, içoğlanları ve hadımlarıyla yaşadığı özel hayat mekanıdır.

    Birinci avluyu şehirden Kal’atü’s-Sultaniyye denilen bir dış kale ayırmaktaydı. Üzerinde Alay Kasrı gibi kuleler bulunan bu kale savunma değil, egemenlik simgesidir. Sarayın ana giriş kapısı Bâb-ı Hümayûn’dur. Vezirler, divan toplantılarına katılmak için Divan Yolu’ndan geçerek bu kapıdan içeri girer, padişah cuma namazına, kılıç kuşanmaya giderken buradan çıkardı.

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"
    Padişaha özel: Hünkâr Sofası Haremde yer alan Hünkâr Sofası, 16. yüzyıl sonunda yapılmış sonra da önemli değişiklikler geçirmiştir. Padişah bayram ve tahta çıkış gibi vesilelerde harem halkının tebriklerini burada kabul ederdi.

    Bâb-ı Hümayûn’un ardındaki birinci avluda (Alay Meydanı) saraya gelenlerin at ve hizmetkarları beklerdi, çünkü ikinci avluda kimse ata binemezdi. Birinci avluda egzotik hayvanlar da bulunurdu. Yabancı bir elçi saraya girdiğinde filleri, zürafaları görür, nutku tutulurdu. Attan inilip iki kuleli Orta Kapı’dan (Babüsselam)geçildikten sonra ikinci avluya yani Divan Meydanı’na geçilirdi. İmparatorluk burada yönetilirdi: Cülûs ve bayram törenleri yapılır, Divanhane’de vezirler toplanır, elçiler veziriazam tarafından kabul edilir, padişah ise Adalet Kulesi’nin Divanhane’ye (Kubbealtı, Divan-ı Hümayûn) bakan kafesli penceresinden bütün bunları izlerdi (veya izlediği sanılırdı). Adalet Kulesi, padişahın ideal özelliği sayılan “adalet”i temsil ediyordu. “Divanhane’ye bakan pencere ile kulenin tepesindeki seyir köşkü, görünmez olmasına rağmen herşeyi bilen Sultanın sadece varlığını değil, mutlak gücünü de temsil etmektedir” (Gülru Necipoğlu).

    Divan Meydanı’na hâkim en önemli yapı, üçüncü avluya geçişi sağlayan Bâbüssaade, yani Saadet Kapısı’dır. Bayramlarda, cülus törenlerinde, kriz anlarında padişah bu kapıya çıkarak avluda görünürdü. Mermer sütunlu bir revakın ortasında saçaklı bir kubbeyle örtülü Bâbüssaade, padişahın katıldığı en önemli tören yeriydi. Kapı sadece bir mimari unsur değil, soyut bir yönetim fikridir. Bu politik kavram, iktidar Topkapı Sarayı’ndan ayrıldıktan sonra da “Bâb-ı Âli” yani Yüce Kapı terimiyle varlığını sürdürecekti. Bâbüssaade’den Enderun’a yani iç saraya girilirdi. Kuşların şakıması dışında her yer sessizdi. Ziyaretçinin karşısına Arz Odası çıkardı. Padişah burada bir taht üzerinde oturarak özenle seçilmiş kişileri kabul ederdi.

    Üçüncü avlu, padişahın özel yaşamını sürdüğü yerdir. İçoğlanlarının koğuşları, hamam,
    iç hazine, sultanın Has Oda’sı (önce yatak odasıyken zamanla bir çeşit taht odasına dönüştü) buradadır. Kutsal Emanetler de burada saklanırdı. Özellikle Hırka-i Şerif, padişahın İslamiyet açısından ne kadar güçlü bir simge olduğunu belirttiği için özel bir öneme sahipti. Buradaki önemli bir başka yapı da haremdir. Burası, hükümdarın kamusal hayattan soyutlandığı yerdir. Kadınlar ve hadımlar, siyasi faaliyette bulunduklarında bunu ancak padişah üzerinden yapabilirlerdi.

    Üçüncü Avlu ve gerisinde, bazen dördüncü avlu da denilen bölümde denize kadar uzanan bahçe ve köşkler bulunur. Saray bahçeleri, hep cennet tasvirlerinden ilham alınarak yapılmıştır. Firdevsi’nin Şehnâme’si, Emir Hüsrev’in Heşt-Bihişt’i, Nizami’nin Heft Peyker’i, hadislerde anlatılan cenneti, Sâsâni Şahı Behram Gûr’un yedi bahçe köşküyle birleştirmişti. Bu şiirler ve bu kitapları süsleyen minyatürler, Semerkant, Delhi, İsfahan, Gırnata, İstanbul gibi merkezlerde sarayların bahçe anlayışına kaynak oldu. Topkapı Sarayı’nın bugün kaybolmuş olan bu alanlarında kuşkusuz padişaha cenneti düşündüren bir atmosfer vardı.


    ‘Yedi dünyanın gözü’nün nuru

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"

    Safevi Şahı Abbas (1571-1629), bir kriz anında, 17 yaşında İran Şahı oldu. Kişisel iktidarını kurduktan sonra yeni bir başkent seçti. İsfahan’da yeni bir şehir ve bir saray kompleksi kurdu. Şairler ve seyyahlar, bahçelerle süslü şehri cennete benzettiler. Cemaleddin-i İsfahanî ünlü şiirinde “İsfahan’ı gördün mü?” diye sorar: “O mukaddes serviyi, o ruhperver cenneti, o millet sarayını, o devlet tahtını, o yedi âlemin yüzünü, o yedi dünyanın gözünü?”

    Resmî adıyla Devlethâne-i Mübarek-i Nakş-ı Cihan, İsfahan kentinin merkeziydi. Saraya Nakş-ı Cihan veya Şah Meydanı’ndaki Âli Kapu’dan giriliyordu. Âli Kapu’nun üzerindeki köşkte, şahın meydandaki törenleri izlemesi için bir “tâlâr” (sütunlu sundurma) vardı.

    Âli Kapu’dan altındaki geçite gelen kaçak ve suçlular “bast” (sığınma) talep edebilirdi. Çünkü geçidin ucundaki kapının eşiğini oluşturan taşın bir parçasının, Hz. Ali’nin Necef’teki türbesinden getirildiğine inanılıyordu. Şah Abbas bile burada atından inerek eşikten atlardı. Ne de olsa Şah İsmail’in torununun oğlu olarak Safeviyye tarikatının şeyhi, dolayısıyla “Hz. Ali’nin eşiğinin bekçisi”ydi.

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"
    İsfahan’daki Nakş-ı Cihan Meydanı. Sarayın giriş kapısı olan Âli Kapu sağda yer alıyor.

    Pekin’deki Yasak Şehir’de 9 rakamı nasıl tekrarlanıyorsa, İsfahan’da da 4 rakamı gözdeydi: Çehar Havza (Dört Havuz), Çehel Sütun (Kırk Sütun) köşkü, Heşt Behişt (Sekiz Cennet) köşkü bunun göstergesiydi. Şah Abbas şehirde dolaşarak çarşı pazardan alışveriş eder, uyruklarının evine misafir olurdu. Sarayda düzenlediği “meclisler” için köşklerden herhangi birini seçebilirdi. Köşkün önündeki eyvanda yüksek bir platformda oturur, alçaktaki sedire devlet görevlileri, daha da alçak üçüncü sedire ise elçiler ve tüccarlar yerleşirdi.

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"
    Fransız ressam Eugène Flandin’in (19. yüzyıl) kaleminden Çehel Sütun. Bu köşk, bugün de ayaktadır.

    Şah Abbas’ın teklifsiz davranışları, çağdaşlarının dikkatini çekmişti. Venedikli diplomat Giacomo Soranzo, “kimseyle konuşmayan ve nadiren ortaya çıkan Osmanlı padişahının aksine” şahın haftada birkaç kere misafir kabul ettiğini, ticari ve diplomatik görüşmelere bizzat katıldığını belirtiyordu. Gelibolulu Mustafa Âli de durumu farketmiş, İran hükümdarının, padişahın aksine sürekli görüldüğünü belirtmişti. Osmanlı tarihçisi Lokman ise, Şah Abbas’ın şölenlerini eleştirerek, bunların daha çok meyhaneye yakıştığını öne sürmüştü. Abbas’ın kendi tarihçisi İskender Münşi ise elbette Şahı över: “Keyfi yerinde olduğunda herkesle hemen kaynaşır, kardeş muamelesi eder.”


    Hükümdarın evreni aydınlatan ışığı

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"

    Aslında Babür Şah’ın Hindistan’ın kuzeyinde kurduğu imparatorluğun merkezi Agra’ydı. Ancak Şah Cihan (1592-1666), Agra’daki atalarının sarayını dar bularak yeni bir başkent yapmaya karar verdi. Delhi kentini yeni baştan yaratacak ve “Şahcihanâbâd” adını verecekti. Eski Babürlü saraylarında kullanılan kırmızı kumtaşı, burada yerini beyaz mermere bıraktı. Çevresindeki surun rengi nedeniyle buraya Kızıl Kale denmesine rağmen, Şahcihanâbâd Sarayı, içerideki beyaz mermer yapıların üstünde parlayan yaldızlı kubbeleriyle, hükümdarın yansıttığı ışığı temsil ediyordu.

    Kalenin içinde ilerledikçe girilmesi zorlaşan üç avlu sıralanır. Ortadaki avluda sadece şah ve şehzadeler ata binebilirdi. Burada Divan-ı Avam yani şahın arz odası bulunurdu. Üçüncü avluda ise Şahın has odası (Has Mahal), harem (Zenane) ve Şah’ın özel sarayı (Renk Mahal veya İmtiyaz Mahal) yer alıyordu.

    Hanedan, Türk-Moğol (Timurlu) ve Hint kültürlerinin sembollerini birleştirmişti. Şah Cihan’ın büyükbabası Ekber Şah’ın yakınlarından Ebü’l- Fazl, hanedanın efsanevi Moğol prensesi Alankuva’dan doğduğunu, Cengiz Han ve Timur’la devam ederek Ekber’e kadar geldiğini anlatmıştı. Ona göre Şah, güneşten gelen ve evreni aydınlatan bir ışıktı. Bu ilahi ışık, şahların resimlerinde başlarının çevresinde bir hâle ile belirtilirdi. Bu da Hindu fenomenolojisindeki yükselen güneş kavramına uyuyordu. Sonuçta bu Müslüman imparator, çoğunluğu gayrimüslim Hindulardan oluşan bir halka hükmediyordu. Ekber her sabah güneş doğunca halkın önüne çıkardı. Bu törene darşan (Sanskritçe bakış) denirdi. Hatta Ekber, darşaniye (Din-i İlâhi) denilen bir çeşit tarikat kurarak bir pir-mürid ilişkisiyle Müslüman ve gayrimüslim asilleri kendisine bağladı. Bu grubun üyeleri, şahın önünde secde ederdi. Torunu Şah Cihan, İslamiyete aykırı bularak buna son verdi ama darşan törenleri devam etti. Şah güneş çıktığında, “caroka-yı darşan” denilen saray penceresinde gözükürdü. Divan-ı Avam’da yine bir carokada otururdu. Divan-ı Has’ta ise mücevherlerle bezeli ünlü tavuskuşu tahtına kurulurdu.

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"
    Divan-ı Has (üstte) ve Delhili ressam Gulam Ali Han’ın (19. yüzyıl) kaleminden Kızıl Kale (yukarıda).

    O sırada Fransa’da XIV. Louis tahttaydı. Hint sarayındaki Fransız doktor Bernier, kralın bakanı Colbert’e yazdığı mektupta, Şaha tapılmasını eleştirmişti: “Kralın (Şahın) dudaklarından bir kelime çıkmayagörsün, herkes ellerini havaya kaldırarak ‘Keramet! Keramet!’ diye bağırıyor.” Bernier’nin Versailles’daki asillerin de kendi kralına aynı şekilde davrandığından herhalde haberi yoktu.


    Majestelerinin ‘devletlü yatağı’

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"

    Batı dünyasında mutlak monarşinin simgesi Fransa Kralı XIV. Louis (1638-1715), onun simgesi ise Versailles sarayıdır. Kral neden Paris yakınındaki bu av köşkünü seçmişti? XIV. Louis, aristokrasinin başını çektiği La Fronde ayaklanmasında, Paris’teki sarayından iki kere gizlice kaçmak zorunda kalmıştı. Hele 13 yaşındayken, sarayı basan Paris halkının, odasına girip uyku taklidi yaptığı sırada yatağının önünden geçtiği geceyi (9-10 Şubat 1651) unutması mümkün değildi.

    1660’larda kral, Versailles Av Köşkü’nü genişletmeye başladı. Kralın bu ilgisinden rahatsız olan Maliye Bakanı Colbert, ona bir mektup yazdı: “Louvre Sarayı’nı ihmal ettiniz. (Oysa) parlak zaferler dışında hükümdarların büyüklüğünü ortaya koyan tek önemli şeyin binalar olduğunu, hükümdarların geride bıraktığı muhteşem saraylarla anıldığını gayet iyi biliyorsunuz” (28 Eylül 1663).

    Oysa XIV. Louis, muhteşem bir miras bırakmak istiyordu ama bunu yeni bir gelenek başlatarak yapmanın peşindeydi. Versailles sayesinde kral başına buyruk asilleri evcilleştirdi. Bunlar artık sarayda küçük dairelere sıkışmaya razıydı; yeter ki eğlencelere katılsınlar, kralı görsünler, bir saray görevi üstlensinler. Kral, kurallarını geçmişten devşirdiği, kimisini de yeni uydurduğu “etiket” denilen protokol aracılığıyla çevresine büyü yaptı. Etiket, kralın kendisini seyredilecek bir beden olarak sürekli sergilediği bir mekanizmaydı. Sarayın tam ortasındaki “Kralın Odası” (Chambre du Roi), bir tapınak gibiydi. Yataktan kalkışı, traş olması, yıkanması, giyinmesi, “delik sandalyesi”nde ihtiyaçlarını görmesi, yani özel hayatı, seyredilen bir törendi. O bulunmadığı sırada, Kralın Odası’ndan geçenler, boş yatağın önünde mutlaka reverans yapardı. “Devlet yatağı”, “adalet yatağı” gibi, kraliyet gücünü işaret eden kavramlara sahip olan Fransız monarşisinde yatak, özel bir öneme sahipti. “Kralın Yatışı” (Le Coucher du Roi) “Kralın Kalkışı” (Le Lever du Roi) törenleri, hükümdarın özel ve kamusal hayatı arasındaki sınırın kalktığının işaretiydi. Taht, Versailles’da ancak bir elçinin gözlerini kamaştırmak gerektiğinde ortaya çıkardı.

    Versailles’ın sonu Fransız Devrimi’nde, 5-6 Ekim 1789’da geldi. Kadınlar saraya yürüdüler, XVI. Louis ve ailesini alıp Paris’e götürdüler. XIV. Louis’nin çocukluğunda yaşadığı kabusu unutmak için kurduğu saray, torununun torununun oğlunu kurtaramamıştı.

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"
    Kral’ın Odası (üstte) ve Pierre Patel’in kaleminden Versailles Şatosu (17. yüzyıl) (altta).
    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"

    Çin imparatorunun uyum sarayı

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"

    Ming ve King (Mançu) hanedanlarının (1368-1911) sarayı Yasak Şehir, simgeleriyle ziyaretçileri büyüler: Kötü ruhlardan koruyan kırmızı renkte duvarlar, imparatorlara mahsus güç sembolü sarı renkte tuğlalar, erkeksi (yang) gücün en yüksek mertebesini işaret eden 9 sayısının yeni yıl yemeğinde sunulan 99 yemekten saray kulelerindeki 9 kiriş ve 18 sütuna kadar her yerde tekrar edilişi, mermer trabzan başlarındaki tavuskuşu-ejderha motifleri… Bu renk ve motiflerin çoğunun başka yerde kullanımı yasaktı. Yasak Şehir’in içi, imparatora ulaşmak için aşılması gereken kapılarla doluydu. Engel ve eşikler, güneyden kuzeye doğru artıyordu. Buranın yapım hikayesi de efsane gibiydi. Büyük avludaki ejderha kabartmalarıyla süslü yekpare mermer yol için gereken taşı 20 bin köylü taşımış, donmuş toprağa su döken mühendisler buzdan büyük bir yol yapmış, atlar taşı bu buzun üzerinden Pekin’in merkezine ulaştırmıştı.

    Pekin’in merkez ekseni Ya- sak Şehir’den geçiyor ve içerideki bina kompleksini simetrik olarak düzenliyordu. Simetri uyumun göstergesi, uyum ise Konfüçyus düşüncesinin temellerinden biriydi. Güneydeki dış sarayda Yüce Uyum, Orta Uyum ve Koruyucu (veya Korunan) Uyum salonları diziliydi. Bunların ardındaki iç sarayda simetrik bir uyumla, imparatorun konutu (Bulutsuz Gökyüzü Sarayı), imparatoriçenin konutu (Dünyevi Huzur Sarayı), imparatorun eş ve cariyelerine ayrılmış Doğu ve Batı sarayları bulunuyordu. Törenlerde insanlar güneyden gelip Yüce Uyum Salonu’na bakan dev avluya girer, imparator ise kuzeyde merdivenlerin tepesinde yerini alırdı. İnsanlar ona doğru eğilerek alınlarını dokuz kere yere değdirirdi.

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"
    Çevresindeki surlarla tam bir dikdörtgen oluşturan Yasak Şehir’in dört yönde dört kapı ve dört kulesi bulunuyor.

    Yasak Şehir’de yaşamak hem tutsaklık hem ayrıcalıktı. Örneğin, arşivden belge çaldığı için buradan atılan Zhu Yizun (17. yüzyıl) üzüntüsünü “Kim acır şimdi bana kaybettim bahar rüyamı/ Duvarların ötesinden çan sesini dinlerken” dizeleriyle anlatmıştı. Cumhuriyetin ilan edilmesinin ardındansa (1912) son İmparator Pu Yi için sarayda yaşamak tutsaklığa dönüştü. Artık Yasak Şehir, dışarıdaki dünyaydı. Nihayet 1924’te sarayı terk ettiğinde, bambaşka bir âlemle karşılaştı. 

    "Kim ki gücümüzden kuşku duya diktiğimiz binalara baka!"
    Aslan heykelleriyle Yüce Uyum Salonunun girişi.
  • Beş soruda müze soygunu

    Beş soruda müze soygunu

    Türk resim tarihinin belkemiği Ankara Resim ve Heykel Müzesi’ne kayıtlı 120’si resim, toplam 302 eser kayıp. Peki sorun nerede, neler yapılmalı? İşte cevapları…

    Ankara’daki Resim Heykel Müzesi’nde yıllara yayılan sanat eseri hırsızlığının ayrıntıları Kasım ayı içerisinde art arda ortaya çıktı. Müzede 120’si resim olmak üzere 302 eserin kayıp olduğu anlaşıldıktan sonra yakın zamanda 60 tablonun kurtarıldığı açıklandı. Peki bu denli önemli eserler, nasıl çalınıp da rahatça el değiştirebildi? Beş soruda müze soygunu:

    Beş soruda müze soygunu
    Hoca Ali Rıza- Manzara

    Hırsızlık nasıl anlaşıldı?

    Ankara Resim Heykel Müzesi, Nisan 1980’de açıldı. #tarih’in sorularını yanıtlayan milletvekili ve Kültür ve Turizm eski bakanı (2007-2013) Ertuğrul Günay, depo ve güvenlik sorunlarından ötürü kendi döneminde müzede önemli iyileştirmeler yapıldığını, oluşturulan bilim kurulunun iki yıl boyunca envanter çalışması yaptığını, öncesinde eserlere dair envanter ve fotoğraf arşivi konusunda önemli eksiklikler olduğunu aktardı. Günay, “1996 tarihli Sayıştay raporuyla müzede 200’den fazla eserin kayıp ya da sahte olduğu anlaşılmış ama zaman aşımı sebebiyle sorumlular yargılanmamıştır” diyor. Mevcut inceleme ise bir gizli tanığın 2009’da verdiği ifadeyle başlatıldı.

    Beş soruda müze soygunu
    Soldaki, Feyhaman Duran- Bağdat Köşkü Sağdaki, Halil Paşa- Peyzaj
    Beş soruda müze soygunu
    Halil Paşa- Yalılar
    Kayıp resimlerin altındaki imzalar Çalınan ve sonrasında bir kısmı kurtarılan eserler arasında Hoca Ali Rıza, Feyhaman Duran, Halil Paşa, Hüseyin Avni Lifij gibi önemli Osmanlı-Türk ressamlarının eserleri de bulunuyor.Ressamların eserlerinden bazı örnekler (yukarıda).

    Hata nerede?

    Çalıntı eserlerin önemli kısmı yasal bir şekilde müzayedelerde satıldı. Gözaltına alındığı iddia edilen Galeri Artist’in sahibi Dağhan Özil, yaptığı açıklamada, “Bütün satışlardan önce, eserler isimleriyle bakanlığa gider. Resmî izinle satışa çıkar” dedi. Dolayısıyla sorun öncelikle kamuda. Günay da, “Kamunun kontrolü daha sağlam yapması gerekiyor. O alanlarda da ihmal olmuş” diyor. Günay’ın altını çizdiği bir konu daha var: “Geçmişte bakanlar çok sık değişmiş, sorunlar için proje geliştirene kadar görevden alınmışlar.” (Bakanlığın kurulduğu 1971’den 2007’ye kadar 25 bakan görev yaptı – #tarih)

    Neler yapılmalı?

    İlk aşamada Türkiye’deki kamu müzelerinde eksiksiz envanter yapılmalı, depolardaki eserler kayıt altına alınmalı. Basın açıklaması yapan Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, “Her tabloya bir çip takarak takip edeceğiz. Yani o tablo temizlik için bile yerinden oynatıldığında bunu sistemde göreceğiz” dedi. Günay ise kendi döneminde hız kazanan yeni müze projelerinin devam etmesi gerektiğini, böylece depoların boşaltılabileceğini söylüyor. (Günay, İlber Ortaylı’nın yeni cumhurbaşkanlığı konutunun müzeye çevrilmesi önerisini de aktarıyor.)

    Piyasanın hacmi nedir?

    Osmanlı-Türk resimleri kısıtlı sayıda olmaları nedeniyle özellikle son 20 yılda sürekli değer kazandı. Değmesin Yağlıboya: Türk Resim Piyasasında Sahtecilik (2001) kitabının yazarı gazeteci Tuncay Opçin, tam da bu sebepten ve koleksiyoner zenginlerin eserleri pek de incelemeden satın almasından ötürü sahtecilik patlamasının yaşandığını söylüyor. Sadece geçen yıl Türkiye’de 300 milyon dolarlık resim satışının yapıldığını aktaran Opçin, tabloların yatırım aracına döndüğünü belirtiyor. Bankaların bir süredir “tablo kredisi” vermesi de bunu kanıtlıyor.

    Hırsızlık gizli kalır mı?

    Müze hırsızlığının ortaya çıkması yüzde 100’e yakın bir ihtimal. #tarih yayın kurulundan sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz, ‘bir kere envantere kaydolmuş eserin çalındığının ortaya çıkmamasının imkansız olduğunu’ vurguluyor. Opçin de hemfikir. Ancak ona göre buna rağmen çalıntı eser satmanın ve almanın sebebiyse kimsenin uzun vadeyi hesaplamaması. Bu tespitin Türk resim sanatıyla sınırlı olmadığını da düşünmek gerek.

    MUHTELİF

    1- Sibirya’da 2013’te donmuş halde bulunan 40 bin yaşındaki mamutun klonlanması çalışmalarında önemli bir gelişme oldu. Mamut fosilinden, DNA örnekleri almaya yetecek kadar kan bulundu.

    2- New York Christie’s’de, toplam 853 milyon dolarla tarihin tek seferde en yüksek değerde satış yapılan müzayedesi gerçekleşti. Andy Warhol’ın Elvis Presley tablosu 81,9 milyon dolara alıcı buldu.

    3- Ege Denizi’nde Yunanistan’ın Delos kıyısının kuzeydoğusunda, su seviyesinin sadece 2 metre altında antik bir kent bulundu. Kalıntılar arasında keşfedilen yıkılmış bir çömlek üretim yeri ve 16 çöm-leklerin benzerleri geçmişte Pompeii’de bulunmuştu.

    4- Muş’un Varto ilçesinde bulunan ve güvenlik gerekçesi ile uzun yıllar çalışma yapılamayan Tepeköy Höyüğü’nde, 49 yıl aradan sonra kazı çalışmaları başlatıldı. Bölge, Urartu Krallığı’nın yerleşim birimleri arasında yer alıyor.

    5- Roma’daki Kolezyum’un duvarına bir Rus turist, 25 cm’lik ‘K’ harfi kazırken güvenlik görevlilerine yakalandı, 20 bin euro para ve 4 yıl ertelemeli hapis cezasına çarptırıldı. Kazınan harfin üstü sonradan boyanarak kapatıldı.

    6- Peru’da antik İnka İmparatorluğu’nun başkenti olan ve zamanla toprak altında kalan Cusco’da kapsamlı bir arkeolojik çalışma başladı. Yeni teknolojilerle, kazı yapmadan kentin haritası çıkarılacak.

    TARİHE KALANLAR

    Kuyrukluyıldıza iniş

    İnsanoğlu ilk defa bir kuyrukluyıldıza araç indirdi. Avrupa Uzay Ajansı tarafından gezegen oluşumuna dair bilgi toplamak için 67P/ Churyumov-Gerasimenko kuyrukluyıldızına 10 yıl önce gönderilen Rosetta uzay aracının modülü Philae, 12 Kasım’da başarılı bir iniş yaptı.

    Balkanlarda ilk ziyaret

    Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’nın Sırbistan’a ziyaretiyle Balkanlarda 68 yıl sonra bir ilk yaşandı. Sırbistan’a bir Arnavut liderin en son ziyareti 1946’da Enver Hoca tarafından yapılmıştı.

    Ferguson tekrar ayaklandı

    ABD’de Ağustos’ta Michael Brown’un öldürülmesiyle Ferguson kentinde başlayan olaylar, jürinin Brown’ı öldüren polis memurunun ‘yargılanmasına gerek olmadığı’ kararıyla sokak çatışmalarına dönüştü. Kente asker sevkedildi.

    İsveç Filistin’i ‘tanıdı’

    İsveç başbakanı ve İsveç Sosyal Demokrat Partisi lideri Stefan Löfven, Filistin devletinin bağımsız bir ülke olarak tanındığını duyurdu. İsveç, bu kararla Avrupa Birliği üyesiyken Filistin’i tanıyan ilk ülke oldu.

    Doğu Akdeniz’de iş birliği

    Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan liderleri Doğu Akdeniz’deki doğalgaz arama çalışmaları gündemiyle Kahire’de 8 Kasım’da bir araya geldi ve iş birliği açıklaması yapıldı.

  • Anadolu’nun ilk dolmenleri

    Anadolu’nun ilk dolmenleri

    AYNUR ÖZFIRAT

    Bir mezar türü olan dolmen, ya da halk arasında bilinen adıyla kapaklıkaya, işlenmemiş, büyük ve yekpare kaba taşların dikey olarak yerleştirilmesi ve üzerlerinin de aynı şekilde genellikle tek bir taşla örtülmesiyle inşa edilmiştir. Bu tür mezar anıtları değişik tiplerle Neolitik dönemden başlayarak neredeyse tüm dünyada değişik tarihlerde görülür. Türkiye topraklarındaysa bugüne değin Trakya bölgesinde, özellikle de Edirne’de bilinmekteydi.

    Ancak Hatay’da Amik Ovası’nın kuzeydoğusundaki Kızılkaya tepesi ve etrafında yapılan arkeolojik yüzey araştırmalarında en az 292 dolmen saptandı. İlk kez Prof. Dr. Aslıhan Yener tarafından fark edilen ve araştırılan Kızılkaya dolmenleri, Anadolu’nun tek örnekleri olması bakımından oldukça önemli. Böylece eski Anadolu tarihinde tümülüs-kurgan (yığmatepe mezar) ve kaya mezarlarından sonra anıt özelliği gösteren bir mezar türü daha keşfedilmiş oldu.

    Mustafa Kemal Üniversitesi Rektörlüğü tarafından desteklenen yüzey araştırmalarında saptanan dolmenlerin tarihlemesi için şimdilik kesin bir sonuca ulaşmak zor. Zira araştırılan alanda doğru tarihleme için yeterli buluntuya rastlanılmadı. Bölgede bu kültüre ilişkin kazıların eksikliği ve araştırmanın başlangıcında olmamız nedeniyle Kızılkaya dolmenleri için kronoloji, köken, kültürel bağlantılar gibi pek çok soru önümüzde cevaplanmayı bekliyor.

    Anadolu'nun ilk dolmenleri
    Fotoğraf: Aynur Özfırat
  • Yeni senede mes’ud olunuz!

    Yeni senede mes’ud olunuz!

    Türkiye’de yeni yıl, 19. yüzyıldan itibaren yabancılar ve gayrımüslimler tarafından kutlanıyor, eğlenceler düzenleniyordu. Ancak kutlamaların yaygınlaşması 1926’da miladi takvimin kabulünden sonra oldu. O tarihten sonra birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de 1 Ocak yılın ilk günü kabul edildi ve 31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan gece yılbaşı gecesi olarak adlandırıldı. Bir yılbaşı partisinde çekilmiş ve üzerinde “Yeni yıl kutlu olsun-1935” yazan fotoğrafta beş arkadaş yeni yıl şerefine kadeh kaldırıyor. Çok fazla içki içmediklerini ve ertesi gün işe gidebildiklerini umuyoruz, zira yılbaşı gününün resmi tatil olmasına daha bir sene var.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

    Yeni senede mes'ud olunuz!
    Yeni senede mes'ud olunuz!
  • Her gün yeniden ve hiç hatırlamadan

    Her gün yeniden ve hiç hatırlamadan

    Meşhur lafı herkes duymuştur: “Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür”. Yani, insan belleği unutkanlıkla sakatlanmıştır. Gündelik işlerin, meselelerin, problemlerin kıskacındaki insan çoğu zaman ister istemez hafızasındaki bilgileri siler (veya bunlar silikleşir) ve boşalan alanı şimdiki zamanın verilerine terkeder.

    Her gün yeniden ve hiç hatırlamadan

    Ülkemiz insanının, eksikliğinden pek şikayetçi olmadığı bir özellik de “uzun süreli hafıza”dır. Ekmek parası derdine düşmek, bunun doğal nedeni sayılır. Hatırlamaya, geçmiş hadiseleri düşünmeye “zaman” yoktur. Hatırlanmayan hatıralar da “zamanla” yokolup gider. Bir kısmı yazılmış-aktarılmış-saklanmış olsa da, “zamane” insanı genellikle bunlara burun kıvırır.

    Büyük çelişki, bu döngüye giren insanın da, toplumların da ilerde pek hatırlanmayacak olmasında. Hatırasızlaşan, geçmişle bağını koparan insan, hatır da bilmez kıymet de. Günümüz Türkiyesi’nde yaşayan bizler, Osmanlı ve Cumhuriyet mirasını siyasi tercihlerin bir fonksiyonu olarak algıladığımızdan beri, kötü yapılmış sinirli kopyalar halinde yaşıyoruz. Tarihî-kültürel mirası korumayı değil, onu günlük ihtiyaç ve hesaplarımız için kullanmayı, harcamayı düşünüyoruz. Daha öncesi, yani coğrafyamızın Bizans, Roma, antik döneme ait kıymet ve izleri ise zaten hem epeyce eski hem de oldukça “gâvur” (Tam da bu noktada, ülkemizde pek bilinmeyen, ilgilenilmeyen ama tayin edici bir tarihsel olayı kapağımıza taşıdık: 1204-İstanbul’un Haçlılar tarafından fethi).

    Böyle bir iklimde hiç değilse günün tarihine tanıklık etmesi beklenen gazetelerin, dergilerin, TV kanallarının durumu da ortada. Yarın arşivlerde bunlara bakacak gelecek kuşaklar, unutulmayı haketmiş bir dönemin hâl-i pür melalini görecekler, daha doğrusu göremeyecekler. Yeni yayın yasakları, yeni polisiye tedbirler, yeni adaletsizlikler, yeni tarih ve çevre katliamlarıyla dolu yepyeni bir Türkiye’ye doğru gidiyoruz.

    #tarih dergisi dünden bugüne küçük de olsa bir nefes umut sağlıyorsa ne mutlu bize. 2015’te görüşmek dileğiyle…