Etiket: sayı:07

  • Kadim Türklere dost bakışı

    Kadim Türklere dost bakışı

    Kadim Türkler genellikle ulus-devlet ve milliyetçilik çerçevesinde değerlendirildi. Artık bu bakış açısı, Kadim Türklerle dostane ilişkilerini mezar ve lahitlerine yansıtan Soğudlar sayesinde değişiyor.

    Kadim Türkler denince Türk adını taşıyan ilk devleti kuran atalarımız aklımıza gelir. Lakin Kadim Türklerin 6. yüzyılın ortalarında aniden ortaya çıkış sebeplerini irdelemekten ziyade, tarihte devlet kurma yetenekleri ile tanıdığımız Türklerin neden bu kadar geç kalmış olduklarını sorgularız. Demek ki bizim için devleti ortaya çıkaran koşullar değil de o devletin ne kadar uzun bir zaman önce kurulduğu önemlidir. Devletin kadimliği tarihle ilgili konularda önem verdiğimiz hususlardan biridir. Şecerelerin de uzunluğu makbuldür, şeceresi uzun olanlara “soylu” deriz. Oysaki hepimizin şeceresi uzundur ancak yazıya dökülmemiştir. Aslında herkes soyludur.

    Kadimlik ve köklülük gibi bir konu daha dikkati çeker; bu da tarihte Türklerin kurduğu devletlerde herkesin Türk olduğu varsayımıdır. Kadim Türk devletine de bu gözle bakarız. Ancak bizlerin Kadim Türklerin varlığından haberdar olmamız çok yenidir. Örneğin Fatih veya Kanuni’nin onlardan haberleri yoktu. Olsaydı bile ilgilenmeyebilirlerdi, zira onlar atalarını İslami çerçevede Nuh Peygamber-oğlu-Yafes ve Oğuz Kağan çerçevesinde algılıyorlardı.

    Kadim Türklerden haberdar olmamız Avrupalı bilginler dolayısıyladır. Çin’e giden çoğunlukla da misyoner olan bu bilginler Çin kaynaklarında verilen tarihi bilgilerle yakından ilgilendiler. Bunlardan De Guignes’in eseri (1759) ancak 1923’te Türkçeye çevrildi. Fransız Devriminden biraz önce yazılmış olan bu eser, bizim Kadim Türklerle milliyetçilik ve “ulus devlet“ kavramları çerçevesinde tanışmamıza sebep oldu. Bu çerçevede de Çin kaynaklarının ifadesini kati bir şecere gibi algılayarak, Hunları Kadim Türklerin atası olarak görmüş olduk. Oysa 7. yüzyılın ilk yarısında bize Kadim Türkler hakkındaki bilgileri veren Çin kaynakları iki halk arasında ilişki kurarken, bunu kan akrabalığından çok kültürel olgulara göre yapıyorlar ve bu arada dil ve adet hakkında bilgi veriyorlardı.

    Kadim Türklere dost bakışı

    Ulus devlet ve milliyetçilik akımları çerçevesinde Kadim Türkler Anadolu’ya gelen Türklerin başlangıç durağı oldular ve o günkü yurtlarından Anadolu’ya doğru tarihi bir Türk koridorundan göçerek geldikleri düşünüldü. Tarihe bakışımızda göç yolunun Türk koridoru şeklini almasıyla, batıya doğru yol alan Türklerin yolda başkalarına rastladıklarını pek düşünmedik. Hal böyle olunca Kadim Türklerin kurdukları devletin içinde karşılıklı etkileşim içinde başka halklarla beraberce yaşamış olacakları da aklımıza gelmediği gibi araştırma alanımıza da girmedi. Onun için de tarih ders kitaplarında sadece Türklerden bahsedilir, bir de tabii Çinliler vardır.

    Ancak artık bu bakış açısında olumlu değişimler olmaktadır. Kasım ayında İstanbul’da toplanan “Türk-Soğud İlişkileri” konferansı, bu koridorun dışına çıkma teşebbüsünün en başarılı örneklerinden birini oluşturmaktadır. TDK başkanı Prof. Mustafa Kaçalin ve tanınmış eski Türk dili araştırmacılarından Prof. Mehmet Ölmez’in düzenledikleri toplantı dünyada bu alanın otoritesi olan bilginleri bir araya getirmeye muvaffak olmuştur. Konferanstaki birbirinden ilginç ve düzeyli bildiriler ele alınan dil, tarih, kültür ve inanç konularında kullandıkları görsel malzeme ile de dikkat çekiyorlardı. Bunlardan Türklerin hayatlarını savaşmakla geçirmedikleri, bir İrani kavim olan Soğudlarla bir arada yaşadıkları bu görsel malzeme ve yapılan ilginç yorumlarla açıkça görülüyordu. Evvelce sadece Tacikistan yöresindeki duvar resimlerinden bilinen bu görsel malzemelere son otuz yılda Çin’de bulunan lahitler eklendi. Gündelik hayattan kesitler içeren lahitlerdeki bu kabartmalar yukarıdaki resmin gösterdiği gibi 6. ve 7. yüzyıldaki Kadim Türklerin hayatından av, eğlence ve tören sahneleri sergilemektedir. Toplantıya katılan ve sorularıyla ilgi çeken öğrenciler, şimdilik batılı, Japon ve Çinli bilginler tarafından incelenen bu kabartmaların bir gün Çince ve batı dilleri ile sanat tarihine vakıf gençlerimiz tarafından da incelebileceği ümidini vermektedir.

  • Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Türkiye’de ilk yerli diş macunu “Necip”in patenti 1924’te alınmıştı. Ancak diş temizliği için misvak kullanmaya alışmış ve diş fırçalarının domuz kıllarından yapıldığı söylentilerinden etkilenen bir toplumda diş macunu kullanımını yaygınlaştırmak kolay değildi.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    1930’a gelindiğinde çok sayıda yerli-yabancı diş macunu piyasadaydı ve aralarında reklam savaşı başlamıştı. İçlerinde en agresif reklam kampanyasını ise Bioks yapıyordu. İlk ilanlarında potansiyel müşteriler “Bioks kullanmazsanız dişleriniz çürür” denilerek ve bir tarafa dişçi kerpeteni bir tarafa Bioks çizimi konularak kortutulmaya çalışıldı.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Sonra bir kadınla erkeği sarılmak üzereyken gösteren ve altında “Onu deraguş edecek mi (kucaklayacak mı)? Hayır!” yazan ilanlar başladı. Çizimde kadının ağzı bir bezle bağlanmıştı ve “Sararmış dişlerinizi gizlemek gayrı kabildir” deniliyordu.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Bioks’un bugünlere miras kalan en önemli reklam hamlesi ise, macunu “Türk Diş Tabipleri Cemiyeti’nden onaylı” diye pazarlamak oldu. Ancak birkaç ay içinde diğer markalar da aynı yolu kullanmaya başlayınca bu fikir kullanışlı olmaktan çıktı.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Firma reklamlarında ünlü kişileri de kullandı. Bir ilanda şair Abdülhak Hamit’in eşi Lüsyen Hanım’ın fotoğrafı kullanılmış ve kendi ağzından “Bioks gayet iyi bir diş macunu” yazılmıştı. İlanın en altında ise “Bu kibar ve münevver hanımın takdiratı Bioks diş macununun yüksek kıymetini isbat eden bir delil daha teşkil etmektedir” deniliyordu.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    GÖSTERİ

    Üstadın sihirli hayvanlar listesi

    Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük illüzyonisti olan Zati Sungur’un (1898-1984), meslek hayatının çoğu turnelerde geçmişti. Güney Amerika, Avrupa ve Ortadoğu turnelerinin yanı sıra Türkiye’nin en ücra köşelerinde bile gösteriler yapmıştı.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    İki kamyon, on ton civarında malzeme ve en az on kişilik ekibiyle yola çıkan Sungur’un turnelerde aldırdığı ve defterlere geçirttiği notlar, aynı yere bir daha gidildiğinde çok işine yarıyordu. Def terlerde, gidilen yerin mülki amirlerinin listesi, seyirci sayısı, bilet fiyatları, sahne kapasitesi ve yol durumuyla ilgili bilgiler yer alıyor.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Örneğin 1950 Ege turnesindeki notlarda Söke’deki sahne için “fena”, yol için “pek fena” notu düşülmüş. Notlardan anlaşıldığına göre o yıllarda birçok Ege kasabasında, bugün şehirlerde bile nadiren rastlanan 700-800 kişilik sinema salonları da mevcutmuş.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Gösteride kullanılacak ihtiyaçların listesi de defterlere işlenmiş. 1961’deki Tokat turnesi listesinde şunlar var örneğin: Baston, kafes, paravan, ördek, keçi, yumurta, mendil, tavşan, paravan ve şapka.

    MİLLİ EĞİTİM

    Türk çocuğu titre ve kendine dön!

    İkinci Milliyetçi Cephe hükümetinin iktidarda olduğu 1977’de Kültür Bakanlığı’nın 60 bin adet basıp okullarda dağıttığı Ülkücü Ali adlı “çocuk romanı” tartışma yaratmıştı.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Geçen yıl dördüncü baskısı yapılan kitapla ilgili dönemin Kültür Bakanlığı Müsteşarı Emin Bilgiç, dozunda olmak kaydıyla çocuk kitaplarında da ideolojik fikirler olabileceğini savunup “Bunlar yeter ki solcu fikirler olmasın” demişti.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu

    Ünver Oral’ın yazdığı kitabın kahramanı, ülkücü olan 10 yaşındaki Ali’dir. Macera, Ali’nin yaz tatilinde babasının köyüne gitmesiyle başlar. İlk kez köye giden ve kırlarda gezerken “Yaşasın cennet vatanım” diye slogan atan tuhaf bir çocuktur Ali. Köydeki ikinci gününde hemen örgütlenme faaliyetlerine girişir. Kurduğu Güzelceköy Ülkücü Çocuklar Ocağı sayesinde yalnızca çocukları değil büyükleri de etkilemeyi başarır. Yaz bitip Ali İstanbul’a dönerken köy toptan ülkücü olmuştur. Öyle ki, Döndü teyzesi Ali’yi “Ülkücü oğlum, toplumcu oğlum” diye sevmekte, Ali yazılamaya çıktığında evinin duvarına yazı yazılanlar dahi kendisini hoş görmektedir.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu
    12-18 Aralık 1930’daki Milli İktisat ve Tasarruf Haftası’nda İstanbul’da yerli mallarından oluşan vitrinler arası yarışma yapılmış. Amacı “Halkın yerli malının nefasetini vitrinlerde yakınen görmesi” olarak açıklanan yarışmayı Oliyon mağazası kazanmıştı.

    Hayvanların efendisi Yay Burcu

    İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.

    ALP EJDER KANTOĞLU

    At ve insanın birleşimi Kentauros takımyıldızının altında doğan bu burcun insanı çılgın atların çektiği yarış arabalarına hükmetmeyi, vahşi atları dizginlemeyi, çayırlarda koşturan sürülerin peşine düşmeyi ve dört ayaklı her hayvanın efendisi olup onları ehlileştirmeyi sever. Kaplanları yumuşatır, aslanların öfkesini dindirir, fillerle konuşurlar. Bu konuşmayla o koca file insana benzer hareketler yapmayı öğretebilirler. İşin doğrusu bu takımyıldızı oluşturan yıldızlarda insan formu bir hayvanla birleşmiş ve ona üstün gelmiştir. Bu sebeple bu burcun insanları hayvanlara hükmedebilir. Kentauros’un gergin yayında çekili ok, bu burcun insanının kolunun gücü, zekasının keskinliği, hareketlerinin çevikliği ve sebatkar ruhu hakkında yeterince açıklayıcıdır.

    Diş hekimlerinden onaylı ilk diş macunu
  • Kızılderili boncuk Sarıkafa kunduz peşinde

    Kızılderili boncuk Sarıkafa kunduz peşinde

    Geçtiğimiz ay İspanyolların Güney Amerika’yla ilişkilerinden bahsetmiştim. Bir de tabii Kuzey var. Malumunuz Kızılderililerle Avrupalıların giriştiği ticarette Avrupalı kürk alıyor karşılığında da Red Kit’ten öğrendiğimiz kadarıyla incik boncuk veriyor. Tabii çoğumuz özlü sözleriyle Rock Bar ve öğrenci evlerinin duvarlarını süsleyen Kızılderililerin incik boncukla kandırıldığını düşünüyoruz. Hâlbuki o boncuk dediğimiz, adamların para birimi. Avrupalı altını eritip yuvarlayıp para diye kullanırken o da bazı doğal kaynakları biçimlendirip para diye kullanıyor. Yeterince uzaktan bakarsanız ikisi de aynı şey. Bu sırada tarihler 16. yüzyıl sonunu gösterirken Avrupa’da kürk modası başlıyor. Şapkadan içliğe her şey kürk. Hollandalılar da gidip Amerika’dan kürk toplamaya başlıyor. Peki bu tacirler ellerine tüfek alıp kunduz mu avlıyor, kürkünü yüzüp gemiye mi yüklüyor? Elbette hayır. İlk temaslardan sonra Kızılderililer Avrupalının kürk istediğini ve karşılığında “boncuk” verdiğini duyunca, neredeyse kunduz neslini tüketecek şekilde avlanmaya başlıyorlar ve her Kızılderili elinde kürkle gemi yolu bekler oluyor. Avrupa’dan gelen bir gemi, kıyı boyunca elindeki kürkleri kendisine sallayan Kızılderililerden kürkleri toplaya toplaya gidebiliyor.

    Şimdi bu ortalama Rock’çının kafasındaki kalender kızılderilinin “Bir gün gelecek o kâğıt paranın yenmeyeceğini anlayacaksınız,” tavırlı imajını yerle bir ediyor olabilir. Zira gün geldiğinde (örneğin son kunduz da tükendiğinde) o boncukları yemenin de mümkünatı yok ama Kızılderili gayet boncuk peşinde.

    Bu sırada Hollandalılar Manhattan’ı satın alıyor, Kızılderililer de “Kayalığı kakaladık sarı kafaya,” diye eğleniyorlar. Bu işte güzel para olduğunu gören İsveç de Yeni Hollanda’nın az aşağısına Pensilvanya civarına Yeni İsveç diye ülke kuruyor. Nasıl olsa nehir boyu kürk satan bir alay Kızılderili var.

    Kızılderili boncuk Sarıkafa kunduz peşinde

    Tabii ticaretin kurdu Hollandalılar bu işe bozuluyor. Kızılderililere “Önüne gelene bazen üçe bazen beşe kürk satıyorsunuz. Biz üçün beşin hesabında değiliz, aranızda anlaşın, fiyatı da belirleyin ama bir tek bize satın,” diyorlar. Kızılderililer de kabul ediyor. Hollandalı, daha sonra Pensilvanya’daki paralel devlet Yeni İsveç’i de ele geçiriyor ki değmeyin keyiflerine. (Tabii sonra rüya bitiyor, sarı kafa Manhattan’ı, Surinam karşılığında İngilizlere vermek zorunda kalıyor ve Gullit’inden Rijkaard’ına gelecekteki futbol takımının bel kemiğini oluşturuyor.) Kızılderililer de keyifli, resmen boncuk içinde yüzüyorlar.

    Ha nedir? Avrupalı da bakıyor ki bu boncukları imâl etmek kolay, resmen boncuk basmaya başlıyor. Nasıl ki Güney Amerika altını Avrupa’da enflasyona yol açtıysa, Kızılderili ekonomisinde de boncuk enflasyonu baş gösteriyor. Bir yandan gelen gideni aratır misali, dinlerine karışmayan Hollandalı yerine onları Hıristiyan yapmaya çalışan veya topraklarından kovalayan, hastalık bulaştıran diğer Avrupalılarla uğraşmaya başlıyorlar ve paranın (boncuğun) yenmeyecek bir şey olduğunu geç de olsa anlıyorlar.

  • Cine niyet kime kısmet

    Cine niyet kime kısmet

    #6 Abuzer Batı

    Abuzer, şirin ruh ve sinir hastanemizin eski sakinlerinden biriydi. Hakkındaki teşhis veyahut gördüğü tedavi hakkında malumatım yoktu. Yalnız bir keresinde benimle görüşmek istemiş, odama gelip beş dakika kadar sessizce oturduktan sonra hiçbir şey söylemeden çekip gitmişti. Belki konuşmaya cesaret edememiş, belki de beni gözü tutmamıştı, bilemiyorum. Amma velâkin, altı ay kadar sonra bir gece yarısı tekrar ziyaretime geldi. Epey farklı göründüğü dikkatimden kaçmamıştı. “Hoşgeldiniz,” dedim geçip oturmasını işaret ederken. “Zayıflamışsınız.”

    “Yirmi sekiz kilo,” dedi. “Dört ayda yirmi sekiz kilo vermişim.”

    “Bir intaniyeciye göründünü mü?”

    “Sıhhatim yerinde,” dedi, kendisine ikram ettiğim ve hastane koşullarında epey lüks bir tüketim malzemesi sayılabilecek bisküvilere dokunmadan. “Benim derdim başka. Tamamen iyileştim ama doktoru ikna edemiyorum. Buradan çıkmama yardım etmelisin.”

    “Ben de sizin gibi bir hastayım,” dedim. “Doktor benim sözümü neden dinlesin ki?”

    “Onu ikna etmen gerekmiyor,” diye karşılık verdi. “Kim olduğunu biliyorum. Bir şekilde halledersin sen.”

    “Daha önce içinize sindirememiştiniz yardımımı istemeyi. Şimdi ne değişti?”

    “Çarem kalmadı,” dedi kapkara gözlerini benimkilere dikerek. “Bazen belayı def etmek için başka bir belaya ihtiyaç duyuyor insan.”

    “Bela?”

    Asabi hareketlerle yüzünü ovuşturduktan sonra, “Bir cin,” dedi. “Karıma bir cin musallat oldu. Gidip onu kurtarmam lazım.”

    “Nereden biliyorsunuz bunu? Eşiniz mi söyledi?”

    Cine niyet kime kısmet

    Başını hayır anlamında iki yana salladı. “Bazen beni de ziyarete geliyor namussuz. Açıkça bir şey söylemiyor ama bakışlarından, tavırlarından anlıyorum. Karıma tecavüz ediyor… Onu görünce ölü gibi kaskatı kesiliyorum, korkudan sesim çıkmıyor, nöbet geçiriyorum. Mazhar Hoca o sebeple bırakmıyor beni, hâlimi hastalığıma yoruyor. ”

    “Nasıl bir şey bu cin?”

    Düşünmeksizin, bir çırpıda cevapladı sorumu Abuzer: “Ufak tefek, maymun boyunda, uzun kulaklı, kafasında şapkası var, aşırı kıllı ve gözleri dikine… Adı Gaffur.”

    “Peki ne yapmayı düşünüyorsunuz dışarı çıkınca?”

    “Karımı o şeytandan koruyacağım,” dedikten sonra hafifçe boğazını temizledi. “Sen kusura bakma, sözüm meclisten dışarı.”

    Gayri ihtiyari gülümsedim. “Eşiniz nerede şu an?”

    “Babamgillerle kalıyor.”

    “Onlar yardımcı olamaz mı?”

    “Yok. Benim gitmem şart.”

    “İsteğini yerine getirirsem karşılığında ruhunuzun sonsuza kadar bana ait olacağını biliyorsunuz, değil mi? Bir çıkış izni için çok büyük bir bedel.”

    “Bırak orasını ben düşüneyim.”

    “Hay hay,” deyip imzalayacağı evrağı uzattım önüne.

    Abuzer çok geçmeden taburcu edildiyse de hürriyeti maalesef çok uzun sürmeyecekti. Karısına musallat olduğu gerekçesiyle yirmi yerinden şişleyerek katlettiği kişi, Abuzer’e göre Gaffur isimli bir cin, gazetelerin yazdığını göre de öz babası Cafer Batı’ydı. Şüphesiz, iki görüş de gerçeği yansıtmaktaydı.

    Cine niyet kime kısmet
  • Bereketli sofralar mutlu yıllar!

    Bereketli sofralar mutlu yıllar!

    Yeni bir yılın gelişi her toplumda ve tarihin her çağında coşkuyla karşılandı. Ailece oturulmak üzere kurulan büyük sofralardaki yiyecekler, başlangıç, beklenti ve umutların sembolü oldu.

    Kaderimizi doğanın cömertliğine bağladığımız eski zamanlarda, yeni yıl bahar aylarına, doğanın uyanışına denk gelirdi. Romalılar MÖ 46’da Jülyen takvime geçince 1 Ocak tarihini kapıların ve başlangıçların tanrısı olan Janus’a adayarak yeni yılı kutlamaya başladılar. Sonraları Gregoryen (miladi) takvimin yaygınlaşması ile 31 Aralık, yeni yıl gecesi oldu. Yeni yıl sofralarında hâlâ doğa ile bir olduğumuz, onun güçlerini yücelterek yardım dilediğimiz zamanlardan kalma pagan simgelere rastlanır. Zaman içinde değişmiş de olsa, kimi âdetler hâlâ devam ediyor. Örneğin, Hıristiyan inanışında Noel’de hindi veya tavuk, geçmişin üzerini eşinerek örttükleri için tercih edilirken, yılbaşı sofrasında burnu ile toprağı ileri doğru dürterek yiyecek arayan domuz yemek tercih edilmiş.

    Yahudilerin yeni yılı olan Roş Haşana, Eylül ile Ekim aylarında iki gün kutlanır. Bayram boyunca yemekte ballı elma veya elma reçeli sunulur. Elma başından sonuna yeni yılın tatlı geçmesi dileğinin simgesidir. Aile reisinin bir lokma aldığı kuzu başı ise onun yaşamının uzaması ve ailenin köle değil, hep başta ve hür olması dileğinin yansımasıdır. Sofralarda ayrıca hurma, kabak, balık, pazı ve pırasa da bulundurulur ve her birinin sembolik anlamı vardır.

    Tarih boyunca her kültürde yeni yıl sofralarının gündelik sofralardan daha bereketli olmasına çaba gösterilmiştir. Örneğin, Amerika’nın ilk göçmen ahalisi daha basit ev yemekleri ve komşu ziyaretleri ile yeni yılı karşılarken, sanayi devrimi ve şehirleşmenin artışı daha süslü ve teatral parti- lere, karmaşık yemek sunularına ve zengin sofralara yol açmıştır. 20. yüzyılın başlarında ise yeni yılın gelişi büyük ölçüde ev dışına taşmış, restoranlarda kalabalık partiler ile kutlanır olmuştur. İçki yasağının olduğu zamanlarda dahi kutlamaların coşkusu azalmamış, Büyük Buhran ve 2. Dünya Savaşı sırasındaki yiyecek karneli yaşam düzeni bile insanları zengin sofraların kurulduğu yeni yıl kutlamalarından vazgeçirememiştir.

    Bereketli sofralar mutlu yıllar!
    Yeni yılda hindi çılgınlığı Genel kanının aksine yılbaşı sofralarında hindiye yer vermek Hıristiyan âdetlerinden değildi. Zamanla Şükran Günü geleneği hem yılbaşı hem de arada kalan Noel yemeğini etkilemişti. Öyle ki âdet Türkiye’ye bile sıçradı. Fotoğrafta 1930’larda bir hindi pazarı…

    Çinliler de yeni yılı coşkuyla kutlarlar. Çin yeni yılına girerken Mutfak Tanrısı’na tatlı pirinç, kekler ve meyve şekerlemeleri ile bir veda yemeği düzenlenir. Büyük Yeşim Tanrı, Yu Huang’ın huzuruna çıktığında ailenin hâl ve gidiş karnesini sunarken sadece tatlı şeyler söylesin diye bal, pekmez ve şekerlemeler ile beslenir. Sonra yolculuk için yanına para konur ve sureti yakılarak yolcu edilir. Birkaç gün sonra da yeni gelen mutfak tanrısının sureti ocağın üzerine yerleşir ve onuruna sunulan yiyecekler paylaşılır.

    Bizim buralarda ise yeni yılın gelişi daha çok Rum, Ermeni, Musevi cemaatlerin evlerinde, kendi geleneklerine uyarak kurdukları sofralar ile kutlanırdı. Rum evlerinde yılbaşı çöreği “vasilopita”nın büyüklüğüne göre 5-10 kilo undan saatlerce yoğurulması erkeklerin işi idi. Bu ekmeğin hamuruna gizlenen altın veya gümüş kuruş kime çıkarsa o yılın şanslısı o sayılırdı. Noel ve yılbaşı sofralarının hazırlığı bir hafta önceden başlardı. Noel yemeği, etli ve yağlı yiyeceklerin yenmediği 40 günlük oruç sonrası mideyi yemeklere hazırlamak için ta- vuk suyuna çorba ile başlar, ev mezeleri, peynir ve salata ile devam eder, tavuklu pilav, ev baklavası ve cevizli muska tatlısı ile biterdi. Yeni yılda ise, Rumların “to trapezi tis kalis vradias” (iyi gecenin sofrası) kırk çeşitten fazla sıcak ve soğuk meze ile senenin en zengin sofrası olurdu. Gece yarısı ise bir yılın aylarını temsilen 12 mum ile süslenen vasilopita sofraya gelir, evin hanımı çeşmeyi açar ve eşikte bir nar kırarak, pirinç serperdi. Kapadokya kökenli Rum aileler ise evin köşelerine sinmiş bereketi engelleyen Kalikançarosları ürkütmek için odaların köşelerine kuruyemiş serperlerdi.

    Bereketli sofralar mutlu yıllar!
    1954 yılının ilk saatleri ailecek başında toplanılmış bereketli bir sofrada bekleniyor.

    Ermeniler yeni yıl sofrasına “Anuşaburi Seğan” yani Anuşabur (tatlı çorba, aşure) Masası derler. Saat tam 12’de masaya konulan ve üzerine nar taneleri, kuruyemişler ile yeni senenin rakamları yazılan aşure ve kuruyemişler bereket simgesi olarak bir hafta boyunca masada tutulurdu. Rumlar, Ermeni komşularına daha ufak vasilopitalar dağıtır, onlar da karşılık olarak anuşabur ikram ederlerdi.

    Bu arada yakın geçmişe dek Müslümanların yılbaşı ile pek bir alışverişleri yoktu. Resimli 20’nci Asır Mecmuası’nın 31 Aralık 1953 tarihli sayısında Osmanlı döneminde ilk yılbaşı kutlamasının İstanbul’daki İngiliz sefiri tarafından, 1829’a girerken yapıldığı anlatılmış. Haliç’teki bir İngiliz gemisinde verilen yemek ve baloya birçok devlet adamı katılmış. 1892’de Orient-Express yolcuları için Tepebaşı’nda Pera Palas Oteli kurulunca, Pera ve Galata hızla gelişti, Balolar ve yemekli eğlenceler düzenlenmeye başladı. 1917’de savaştan kaçan Beyaz Ruslar’ın da İstanbul’a gelmesiyle Avrupa’nın kentlerindeki yaşam tarzı Beyoğlu’nda yayıldı.

    Bu tarihten sonra yılbaşı kutlamalarına artık Müslümanlar da katılır olmuşlardı. Epey hazırlık ve masraf isteyen eğlenceler böyle sürüp giderken 1926’da yılında miladi takvim kabul edildi ve yılbaşı da resmî olarak 1 Ocak oldu. Bu karar ile birlikte yılbaşı eğlenceleri de arttı. 1935 tarihli yasa ile 31 Aralık öğleden sonrası ve 1 Ocak resmî tatil oldu.

    Yazar Nurullah Ataç’ın 1938’de yazdığı gibi: “Bize böyle gönlümüzce vaatlerde bulunan bir gün nasıl sevilmez?”

    Hindi Sarması

    1 adet kemiksiz hindi göğüs eti

    2 dilim ekmek

    1adet orta boy soğan

    4-5 adet kereviz yaprağı

    1 çorba kaşığı tereyağı

    1⁄4 demet maydanoz

    1⁄4 demet dereotu

    2 diş sarımsak

    1 su bardağı pirinç

    tuz, karabiber, kekik,

    biberiye

    Kemiksiz hindi göğüs etini keskin bir bıçakla enlemesine kesip et döveceği ile döverek inceltin. Pirinci 2 su bardağı suyla yarı yarıya haşlayıp soğuması için kenara alın. Diğer tarafta ekmek için, soğan, kereviz yaprağı, tereyağı, maydanoz, dereotu, sarımsak, biberiye, tuz, karabiber ve kekiği mutfak robotunda çekin. Karışımı yarı haşlanmış pirinç ile karıştırın. Karışımı incelttiğiniz hindi etinin orta kısmına yayın. Hindi etini rulo şeklinde sarıp açılmaması için ısıya dayanıklı bir iple sarın. Eti yağlı kağıt ile kaplanmış bir fırın tepsisine yerleştirin. Isıya dayanıklı bir kaba su doldurup fırına yerleştirin. Önceden ısıtılmış 195 derece fırında üzeri kızarana kadar pişirin. Hindi sarmayı fırından alıp üzerindeki ipi çözün. Dilimleyerek servis yapın. İyi yıllar!

  • Yağma akınından Allah’ın emrine

    Yağma akınından Allah’ın emrine

    Arap kabilelerin at üzerinde birbirlerine karşı düzenledikleri yağma akınları, zamanla kafirlere karşı verilen kutsal savaşa dönüştü. Bu dönüşümün kökeni, 11. yüzyılda Haçlı tehditiyle karşılaşan İslâm dünyasına dayanıyor.

    CEREN ÇIKIN

    Kutsal savaş düşüncesi, yani Tanrı adına ve onun emriyle, onun kanunlarını hakim kılmak ve egemenliğini yaymak adına savaşmak anlayışı, Ortadoğu’da doğmuş tüm tek tanrılı dinlerde (Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet) kendilerine özgü biçimlerde mevcuttur. Fakat aslında daha da eskidir, çok tanrılı Çin, Hint, Babil ve Mısır kültürlerine uzanır ve bozulmuş evrensel düzenin yeniden tesis edilmesi için fiilen savaşmak fikrini içerir.

    Bugün, “İslamî kutsal savaş” olarak bildiğimiz cihat ise etimolojik anlamı ve uygulaması itibariyle İslâm öncesi göçebe Arap halklarının akın (razzia) geleneğinden doğdu. Bu geleneğe göre, Arap kabilelerinin at ve develer üstünde birbirlerine karşı yağma akınları düzenlerlerdi. Montgommery Watt gibi bazı tarihçilere göre bu akınlar, eski Arapların ulusal sporuydu ve aynı zamanda Arap erkeklerinin cesaret, dayanıklılık ve hayatta kalma becerilerini sergilemeleri için bir vesileydi. İslâm’ın kabulünden sonra ise cihat, Müslüman’ın cahiliye dönemi âdetlerine karşı mücadelesi ve daha önemlisi de kendi nefsinin arzularıyla savaşması anlamını kazandı. Peki, nasıl oldu da cihat anlayışı, “kâfirlere karşı savaşma”ya dönüştü? Sorunun cevabı 11. yüzyıla uzanır. Önce ilki 1095’te düzenlenen Haçlı Seferleri, sonra 13. yüzyılda ortaya çıkan Moğol akınlarının yarattığı tehdit, İslâm dünyasının kendisin hiç beklemediği bir anda bir ölüm-kalım mücadelesi içinde bulmasına neden oldu. Bu mücadeleye birleştirici bir ideolojik boyut, dinî bir motivasyon ve meşruiyet kazandırmak ihtiyacıyla cihat, en alt an- lamlarından biri olan savaşmakla ilişkilendirilerek –ki bazı tarihçilere göre böyle bir anlamı hiç olmamıştır– yeniden canlandırıldı. Şairler, yazarlar, tarihçiler, Hz. Muhammed’in savaşlarından ve İslâm’ın ilk yıllarında yazılan tarihlerin üslubundan ilham alarak, can düşman larına karşı verilen savaşları sistematik bir biçimde kutsal savaş yani cihat olarak kaydetmeye başladılar. Böylece cihat ideolojisi, İslâm dünyasının kimliğinin bir parçası hâline geldi. Ortaçağ’da, Avrupa’dan farklı olarak bilimsel ve kültürel çalışmalarda üst düzey bir seviyeye erişen İslâm dünyasının, savaşmanın ön plana çıkması ve buna bağlı diğer gelişmeler sonucunda eski ihtişamını kaybetmeye başladığı da çeşitli kaynaklarda yer alan bir yorumdur.

    Modern tarihçiliğimizde ana akım görüş, Osmanlıların, cihat ideolojisini Selçuklulardan devralıp benimsedikleri yolundadır. Ana akımın dışındakiler ise Osmanlı kaynaklarındaki cihat iddialarının edebî bir motiften, iktidarın kendini meşrulaştırma aracından başka bir şey olmadığını söyler. Nitekim, aynı zamanda halife de olan padişah V. Mehmed Reşad’ın, 14 Kasım 1914’te “Cihad-ı Ekber” ilan ederek tüm Müslümanları 1. Dünya Savaşı’na giren Osmanlı Devleti yanında İtilaf devletlerine karşı savaşmaya çağırması, beklenen etkiyi yaratmamış, bu çağrı gereğince karşılık bulmamıştır.

    Yağma akınından Allah'ın emrine
    13. yüzyıla tarihlenen bir yazmada, deve üzerinde bir Müslüman savaşçı betimlenmiş.
  • Cem Sultan buradaydı

    Cem Sultan buradaydı

    Osmanlı tarihindeki taht kavgalarının en çok bilineni, Fatih Sultan Mehmetd’in iki oğlu Şehzade Bayezid ve Şehzade Cem arasında yaşanmış olandır. Babası gibi bir “doğu-batı” eğitimi alan Cem, 1481’de babasının ölümü üzerine kardeşi Bayezid kuvvetleri ile çarpıştığı Yenişehir Savaşı’nı kaybedince hayatının sonuna kadar sürecek yolculuklarına başladı. Konya, Adana, Halep ve Kahire’den sonra Hicaz’a hac ziyaretine gitti.

    Cem Sultan, Kahire’den Rodos’a 29 Temmuz 1482’de geldi ve Rodos Şövalyeleri tarafından törenle karşılandı. Adada 5 hafta kaldı. Sürgün yolculukları, Sicilya, Nice, Lyon, Marseille, Toulon ve Roma’ya uzandı. Roma’da 6 yıla yakın kaldı. 1495’te Napoli’de öldü. Muhtemelen zehirlenmişti. Naaşı vasiyeti üzere Bursa’ya getirildi.

    Rodos şehrinin Şövalyeler Caddesi’nde bulunan bu ev, “Şehzade Cem’in Evi” olarak biliniyor. Temelleri 15. yüzyıldan kalan yapı, 16. yüzyılda yeniden inşa edilmiş ve sürekli yenilenmiş. Binada Şehzade Cem’in öyküsünün yanısıra Rodos kent ve mimari tarihine dair bilgilerin verildiği güzel bir müze bulunuyor.

    Cem Sultan buradaydı
  • İhtilal Paris’inde dijital fedailer

    İhtilal Paris’inde dijital fedailer

    Assasin’s Creed’in bildik hikayesi Fransız Devrimi’yle devam ediyor. Oyunun asıl yıldızı, devrim ateşiyle yanan 18. yüzyıl Paris’i. Şehrin nefes kesici modeli; güzelliği, mimarisi, pisliği, keşmekeşi, öfke ve heyecan dolu kalabalıklarıyla nefes kesiyor.

    Versailles Sarayı yakınlarında kapalı bir tenis kortunda, Üçüncü Sınıf temsilcisi yüzlerce Fransız bir araya gelmiş, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizin sorumlusu olarak gördükleri monarşi aleyhine konuşmalar yapıyordu. Ülkeyi düştüğü darboğazdan çıkaracak bir vergi reformunu görüşmek üzere Sınıflar Meclisi, Kral’ın isteğiyle 175 yıl aradan sonra tekrar toplanacaktı. Meclisin çoğunluğunu oluşturan ve ülkenin yüzde 98’ini temsil eden Üçüncü Sınıf ’a, yine Birinci Sınıf (Din Adamları) ve İkinci Sınıf (Soylular) kadar oy sayısı verilmişti. Kral’ın her bir üyeyi saymak yerine grupları saymak konusunda ayak diretmesinden sıtkı sıyrılan, Robespierre, Mirabeau ve Sieyès liderliğinde 577 temsilci, kendilerini Millet Meclisi olarak ilan etti. Diğer iki sınıfı da kendilerine katıl- maya davet etiller (Kral ise davetli değildi). Gel gör ki, 20 Haziran 1789 sabahı, bazı vekiller Versailles Sarayı’ndaki her zamanki toplantı salonlarına vardıklarında, kapının kralın emriyle kilitlenmiş olduğunu gördüler. Korkulan başlarına mı gelmişti? Kral XVI. Louis, sabrının sonuna gelip saldırıya mı geçmişti? Bu endişelerle dolu devrimciler, meclisi tenis kortuna taşıdılar ve meşruiyetleri tanınana kadar ayrılmayacaklarını ilan ettiler. 576 kişinin imzaladığı Tenis Kortu Yemini (imzalamayan tek kişi Jacques Necker oldu), monarşiye karşı ilk resmî başkaldırıydı.

    Kral ancak bir iki gün dayanabildi. Soylular ve ruhban sınıfının da katılımıyla Sınıflar Meclisi toplandı. Meclisin açılışında konuşma yapan, herkesin alıştığı yumuşak başlı XVI. Louis değildi. Bütün sınıfların kendi salonlarına çekilmelerini emrederek salonu terk etti. Diğer iki sınıf emre uyarak salonlarına çekildi fakat Millet Meclisi, sessizce oturarak yerinden kıpırdamadı. Bir süre sonra kralın yakın adamlarından Marki de Dreux-Brézé salona girerek başkan Bailly’e hitap etti: “Kralın arzusunu biliyorsunuz.” Bunun üzerine Mirabeau ayağa fırladı: “Git efendine söyle, halkın iradesiyle buradayız, bizi buradan ancak süngü gücüyle çıkartırsınız.”

    İhtilal Paris'inde dijital fedailer

    XVI. Louis’nin sert konuşmasının blöf olduğu çabucak anlaşıldı. Kral pes etti ve Millet Meclisi’ni tanıdı. Fakat kraliyete karşı kazanılan bu başarı, Parisliler arasında Kral’ın bir türlü gelmek bilmeyen karşı saldırısının yakın olduğu korkusunu dindirmeye yetmedi. Bir grup militan Parisli, gözünü Bastille Hapishanesi’ne çevirdi. Monarşinin zalimliğinin bir simgesi hâline gelmiş binada, ismine karşın, o sırada yalnızca yedi mahkum vardı. Ayaklanmanın hapishaneyi hedef almasının asıl sebebiyse binada depolanan barut ve silahlardı.

    İhtilal Paris'inde dijital fedailer
    Giyotin bıçağı gölgesinde Haşhaşi suikatçi Arno’nun, Tapınak Şövalyeleri’yle mücadelesi devam ederken Terör Dönemi’nin en kanlı idam sahnelerine tanık olup Napoléon ile karşılaşabilirsiniz.

    Bastille Hapishanesi’nin mahkumlarından biri de, o sırada 21 yaşındaki delikanlı Arno Victor Dorian’dı. Yedi yaşında babası öldürülen Dorian, Tapınak Şövalyeleri tarafından büyütülmüştü, fakat aslında babası Haşhaşi Tarikatı’nın bir üyesiydi. Hayalî bir karakter olan Arno Victor Dorian, Assassian’s Creed serisinin son oyunu Unity’nin, yeni suikastçı kahramanı. Bu seferki tarihî sahne, Fransız Devrimi sırasında Paris’te kurulmuş. Serinin her zamanki meta-oyun anlatısı, neyse ki iyice kenara atılmış. Bilmeyenler için oyun kurmaca bir gelecekte geçiyor. Hikaye o ki, Templar’lar (Tapınak Şövalyeleri) ve Assassin’ler (Suikastçiler / Haşhaşhiler) bütün tarih boyunca birbirleriyle savaşan, dünyanın kaderini değiştiren zamanlarda kendi düsturları doğrusunda olaylara müdahale eden, iki gizli tarikat. Gün geliyor, insanlar teknoloji yardımıyla, atalarından miras aldıkları genlerinde saklanan hatıraları tekrar yaşayabiliyorlar. Bu teknolojiyi kullanarak, iki tarikat, tarihin sırlarını ortaya çıkarmaya çalışıyor. Turşusu çıkmış bilimkurgu çeşnili Dan Brown kalitesinde bir hikayesi olsa da, serinin en başarılı özelliği her zaman hayata geçirdiği şehirler olmuştur. Bu şehirler arasında İstanbul, Kudüs, Roma, New York yer almıştı.

    İhtilal Paris'inde dijital fedailer

    Son oyun Unity’nin Paris’i ise muazzam. O zamanlar neredeyse 630 bin öfkeli Parislinin yaşadığı şehrin pislik içindeki sokakları kalabalıklarla ve binlerce küçük ayrıntıyla dolup taşıyor. Pencereler, çatılar, kaldırımlar, kıyafetler, mobilyalar ve şehrin bütün renkleri, tarihe sadık kalarak hazırlanmış. Her yer Paris’in tarihine dair ayrıntılarla dolu. Binaların ve kentin simgesi olan yapıların birçoğu birebir modellenmiş. Sonuçta, 18. yüzyılın sonlarında Paris’in nefes kesi- ci bir modeli ortaya çıkmış.

    Fakat oynanış o kadar sıkıcı ve tanıdık ki, keşke bütün fazlalıklar atılsa ve geriye yalnızca Paris’i keşfetmek ve oyunun eli bol bir şekilde dağıttığı bir dolu tarihî ayrıntıyı okuyarak gezinmek kalsa. Sıradan hikayesinden, senelerdir değişmeyen oynanışına kadar birçok sorunu olsa bile, oyunun asıl yıldızı, devrim ateşiyle kasıp kavrulan Paris, bütün güzelliğiyle, mimarisiyle, pisliğiyle, keşmekeşiyle ve haklı öfkeyle ve devrim heyecanıyla dolu kalabalıklarıyla insanı büyülüyor.

    ROBESPİERRE’İN TERÖRÜ

    Fransız solcuları 2014’te ayaklandırdı

    Fransız Devrimi’nden önce Maximilien de Robespierre, sessiz kendi hâlinde bir avukattı. Ebeveynlerini küçük yaşta kaybeden Ropespierre, kardeşlerine de bakıyordu. Burjuva sınıfına ait olmasına rağmen, şehirde yaşayan işçilerin davasına gönülden bağlıydı. Jean- Jacques Rousseau’nun tarif ettiği, başkalarına ihtiyaç duymadan kendi başına ayakta durabilen erdemli insan idealini yaşamaya çalışıyordu. Fakir düşmüş yurttaşları koruyan, arada sırada da uzun nutuklar atan bu erdemli ve idealist burjuva, 300 bin kişinin tutuklandığı ve 40 binin üzerinde kişinin idam edildiği, Jakobenlerin iktidarında yürütülen Terör Dönemi’nin (1793-1794) lideri olacaktı. Tam da o dönem, Le Vieux Cordelier adlı dergide, okul günlerinden yoldaşı Camille Desmoulins, devrim karşıtı şüphelileri tanımlayan Şüpheliler Kanunu’nu üstü kapalı olarak eleştirdiğinde, Ropespierre, Desmoulins’i malum sondan korumaya çalıştı. Dergiyi Jakoben Cemiyeti’nde, herkesin önünde yakmasını istedi. Desmoulins bu teklifi, Ropespierre’in kahramanı Jean-Jacques Rousseau’nun ünlü sözüyle reddetti: “Yakmak cevap değildir”. Bir süre sonra Desmoulins ve Terör’ün sonlandırılmasını isteyen Georges Danton tutuklandı. Danton da Ropespierre’in eski bir arkadaşıydı. Ancak artık devrim kendi çocuklarını yiyordu ve Ropespierre, iki arkadaşını da giyotine göndermekten çekinmedi. Desmoulins’in karısı Lucille de, kocasının serbest bırakılması için propaganda yaptığı gerekçesiyle tutuklandı ve idama mahkum edildi. Lucille’in annesinin Ropespierre’e yazdığı, kızını affetmesi için yalvardığı mektup, cevapsız kaldı.

    İhtilal Paris'inde dijital fedailer

    Robespierre, yönetimde kaldığı sürece saraylarda değil, bir marangoz ustasının evinde kiraladığı bir odada kalmış, gücünü kullanarak bir servet biriktirmek yerine inandığı devrim idealleri uğruna arkadaşlarını bile ölüme göndermekten çekinmemişti. Devrimden önce idam cezası karşıtı olan bu insan, birkaç yıl içinde terörü erdemle bir tutar hâle gelecekti. Daha da kötüsü, bütün bunlara kalpten inanmasıydı. Robespierre, o dönemin yöneticilerinden yalnızca bir tanesiydi. Fakat Jakobenlerin sözcüsü olması ve popülerliği, tarihe Terör’ün baş sorumlusu olarak geçmesine yol açtı. Sonradan yerini alanlar, ondan daha da azılı çıkacak, Robespierre de aynı yoldaşları ve katlettiği yurttaşları gibi, giyotine gidecekti.

    İhtilal Paris'inde dijital fedailer
    Robespierre’in kurgulanan karakteri, oyun piyasaya çıkar çıkmaz Fransa’da tartışma yarattı.

    Assassin’s Creed: Unity’de, elbette Robespierre de sahneye çıkıyor. Ve şeytani planları olan psikopat bir Templar olarak resmediliyor. Tam da bu kurgu yüzünden, devrimin anavatanında “bizi yanlış tanıtıyorlar” tartışma- sı patlak verdi. Avrupa Parlamentosu milletvekili ve Fransa 2012 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nde Sol Cephe’nin başkan adayı olan Jean-Luc Mélenchon, Kasım ayında oyunu “kapitalist komplonun bir parçası” olarak değerlendirdi ve “Devrimin bir bölümünde kurtarıcımız olan adam, canavar gibi gösteriliyor” dedi. Oyunun yapımcılarındansa “Assassin’s Creed: Unity geniş kitlelere yönelik bir oyundur, tarih dersi değil” açıklaması geldi.

  • Kapak kızlarından tarih okumak

    Kapak kızlarından tarih okumak

    Güven Erkin Erkal, Türkiye’de yüz yılı aşkın bir zamanda çıkmış 1000’den fazla magazin dergisi kapağını derlediği, yayıncılık tarihimizle ilgili çok şey anlatan, okuması (ve bakması) zevkli, sıkı bir çalışma ortaya koymuş. Seçilen dergi kapakları, yayıncılık dünyasındaki değişimi göstermekle birlikte dünyanın, memleketin ve zamanın nasıl değiştiğini de gözler önüne seriyor.

    Kitabın kısa önsözünde de çok kıymetli bilgiler var. Örneğin, 1950’li yıllara kadar kentli aileleri hedefleyen magazin dergilerinin, bu dönemde kentlere göçün artışıyla birlikte hedef kitlelerini genişlettiklerini, 1959’da “Ga-Me-Da”nın (Gazete Mecmua Dağıtım) kurulmasıyla dergilerin en küçük kasabalara kadar ulaşmaya başlamasının birçok derginin yayın politikasını doğrudan etkilediğini, bundan sonra eğitim düzeyi daha düşük okuyucuların da hedeflendiğini önsözden öğreniyoruz. Dergi kapaklarına bu bilgiler ışığında baktığımızda, 1910’lu yıllardan 1960’lara kadar “estetik” ve “erotik” arasında kurulan dengeyi, bu tarihten sonra başlayan seviye kaybını ve 1990’lı yıllara gelindiğinde özellikle mizah ve magazin dergilerindeki kadının vahim görüntüsüne nasıl gelindiğini anlamak daha kolay oluyor.

    Kapak kızlarından tarih okumak

    ABİM DENİZ

    Kapak kızlarından tarih okumak

    Yoldaşları Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la birlikte 1972’nin o uğursuz 6 Mayıs günü idam edildiğinde 25 yaşında olan, o günden beri hemen her kesimin saygı duyduğu “devrimci efsane” Deniz Gezmiş’in kişisel tarihiyle ilgili bugüne kadar yazılmış en derli toplu kitap Can Yayınları’ndan çıktı. Kitapta, Gezmiş’in idama gitmeden önceki son mektubunda “Kitaplarımı ona bırakıyorum, bilim adamı olsun” dediği küçük kardeşi Hamdi Gezmiş’in anılarına Can Dündar’ın dönemin atmosferini anlattığı yazıları eşlik ediyor.

    ŞEVKET RADO’YA MEKTUPLAR

    Kapak kızlarından tarih okumak

    İleride basın yayın dünyasının en önemli isimlerinden biri olacak Şevket Rado, Türk şiirinin üç büyük şairi Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday’la 1936’da tanıştığında Akşam gazetesinin genç Ankara muhabiridir. Aralarındaki ilişki, Rado İstanbul’a döndüğünde de daha çok mektuplar aracılığıyla devam eder. Üç şairin Şevket Rado’ya 1939-1949 yıllarında yazdığı ve yıllarca saklanan mektupların derlendiği kitap, dönemin atmosferine ve şairlerin “ruh haline” dair çok önemli bilgiler sunuyor.

    11

    Kapak kızlarından tarih okumak

    Ali Tekin Çam’ın yedi yılda tamamladığı kitap, grafik tasarım tarihimizin iz bırakan 11 sanatçısı Ebuzziya Tevfik, Kenan Temizan, Münif Fehim, İhap Hulusi Görey, Emin Barın, Atıf Tuna, Mesut Manioğlu, Mengü Ertel, Sait Maden, Turgay Betil ve Necati Abacı’yı anlatıyor. Birçok yazarın yazılarıyla katkıda bulunduğu eserde, sanatın başka alanlarında da üretimde bulunan 11 grafik tasarımcının yaşam öyküsü, fotoğrafları ve eserlerinden örneklere de yer veriliyor.

  • Atinalı kadınların ‘Şalvar Davası’

    Atinalı kadınların ‘Şalvar Davası’

    İstos Yayınları, eski Yunan komedyasının en iyi örneklerini veren Aristophanes’in günümüze ulaşan 11 eserini çizgi roman formunda yayımlamaya başladı. Serinin ilk kitabı Lysistrata geçen ay çıktı, kalan on kitap da kısa zamanda piyasada olacak.

    GAZANFER OLCAYTO

    Aristophanes’in (MÖ 450-385) MÖ 411 yılında Atina sahnelerinde oynanan üçüncü oyunu Lysistrata’ydı. Peloponez Savaşı’nı, yani iki büyük Yunan şehri Atina ile Sparta arasındaki kardeş kavgasını konu alıyordu. Atina’nın demagoglar ve şımarık soylulardan oluşan yöneticilerinin güttüğü politika, Sparta’ya karşı düşmanlığı körüklemekti. Savaş yanlısı yöneticiler dış tehdit lafını ağızlarına sakız edip, halkları birbirlerine kırdırırken savaşın tozu dumanı içinde iktidarlarını güçlendiriyor ve daha da zenginleşiyorlardı.

    Aristophanes’in Lysistrata’sı savaş çığırtkanlarına karşı barışın sesidir. İlginç bir şekilde eserde barış çağrısı yapan, çoğunluğu savaş yanlısı olan erkekler değil barışı gerçekten özleyen kadınlardır. İlginç diyoruz, zira o dönemde kadınların devlet idaresini almaları seyircileri ancak güldürecek bir fanteziydi. Buna ragmen Aristophanes, en ciddi savaş karşıtı nutuklarından birini eserin baş kahramanı ve “barışın örgütleyicisi” Lysistrata’ya söyletir.

    Erkekleri savaşan Atinalı ve Spartalı kadınlar, Lysistrata’nın öncülüğünde Atina akropolüne baskın yaparlar ve kocaları barışmadıkça evlerine dönmeyeceklerine ant içerler. Kadınlar savaşı sürdürmeye yarayan devlet hazinesine de el koydukları ve erkeklerin gözdağlarına, yalvarmalarına aldırmadıkları için Atina ve Sparta barış yapmak zorunda kalır.

    Atinalı kadınların 'Şalvar Davası'

    Lysistrata, Türkiye’de de birçok dramatik esere esin kaynağı olan (örneğin başrollerinde Müjde Ar ve Şener Şen’in olduğu, Kartal Tibet’in yönettiği 1983 yapımı Şalvar Davası), yazıldıktan binlerce yıl sonra bile güncelliğini ve evrenselliğini koruyan çok güçlü bir eser.

    Bir tiyatro eserini bambaşka yazım kuralları olan çizgi romana uyarlamak neredeyse tiyatro eserinin yeniden tasarlanması anlamına geliyor.

    Aristophanes’in metinlerini çizgi romana uyarlayan yazar Tasos Apostolidis ve çizer Yorgos Akokalidis bunu başarmışlar. Metni “Türkçe söyleyen” Berivan Bazencir’i de özenli çevirisi için kutlamak gerek.

    Atinalı kadınların 'Şalvar Davası'