Kurtuluş Savaşı’nda birlikte olan Türkler ve Kürtlerin işbirliği, İlk Meclis’teki Kürt siyasetçilerin önünün tıkanması, 1924’te hilafetin kaldırılması ve Kürtçe’nin yasaklanmasıyla sona erdi. İşbirliğinin sonu, isyanlar döneminin başlangıcı olacaktı.
Kürtler 1919 yazından itibaren işgale karşı Türk ve Kürt birliğini işaret eden İslami söylem ve Mustafa Kemal’in Kürt ileri gelenlerini harekete katma konusunda hassasiyetiyle İstiklal Harbi’ni desteklediler. Lozan Konferansı’nda İsmet Paşa Kürtlerin gerçek temsilcilerini içinde bulunduran Ankara hükümetinin Türklerin ve Kürtlerin hükümeti olduğunu belirtmişken kısa süre sonra durum değişti.
1923’te yapılan seçimlerde adayların merkezden gösterilmesi kararı sonucu, Birinci Meclis’te yer almış Kürt milletvekilleri yeniden seçilme imkanını yitirdi ve yönetime dahil olamayacaklarını anladılar. 1924’te Kürtçenin yasaklanması ve İstiklal Savaşı’na Kürtlerin katılmalarında önemli bir rol oynayan, Türklerin ve Kürtlerin “ideolojik birliğini” sağlayan Hilafetin kaldırılmasıyla Kürtlerin yeni rejimle bağları koptu.
Bu tarihten itibaren Kürt ileri gelenleri Azadi örgütünü bölgede etkin kılarak 1925’teki Şeyh Sait İsyanı’nı hazırladılar. Ancak ayaklanma belli çevrelerle sınırlı kaldı. Mart 1925’de ilan edilen Takrir-i Sükûn kanunuyla Kürt isyanı vesilesi ile bütün muhalefet susturuldu. İsyanın bastırılmasından sonra birçok insan sürgüne gönderildi.
Şeyh Sait isyanının ardından merkezlerini Beyrut’a taşıyan Hoybûn, Kürt milliyetçi hareketinde öne çıkmaktaydı. Kürt milliyetçiliğinin kurucu ailesi sayılan Bedirhanlar da buradaydı. Sünni, Alevi, Ezidi aşiretlerden oluşan Celali Konfederasyonu sürgünden kurtulmak için Ağrı’ya sığınmıştı. Hoybûn’un çağrısıyla diğer bazı aşiretler de Ağrı’ya gelmişti. Örgütün düzenlemesiyle Ağrı bölgesinde İhsan Nuri Paşa’nın önderlik ettiği bir isyan çıktı ve böylece 1928’de Van ve Bitlis’i de etkisi altına alan “Ağrı Kürt Cumhuriyeti” kuruldu. 1930 yılında ayaklanma cezalandırma (tenkil) harekatı ile bastırılınca İhsan Nuri Paşa İran’a sığındı.
Şeyh Said yakalanıyor Fotoğrafta, Şeyh Said ve yanındakiler yakalandıktan hemen sonra, 12. Tümen subayları ve Genç Valisi İsmail Hakkı Bey’le (sivil giyimli) birlikte görülüyor. Şeyh Sait İsyanı sonrasında Cumhuriyet’te çıkan karikatürler.
1938 Dersim İsyanı olarak anılan üçüncü “isyan” ilk iki isyanın failleriyle ilişkisizdir. Dersim olayları öncesinde çıkan iki kanun bölgenin kaderi açısından belirleyici oldu: 1934’teki İskân ve 1935’teki Tunçeli Kanunu. Buna göre, anadili Türkçe olmayanlar, kendi soylarından olan ve kendi dillerini konuşan köylerde iskan edilemeyecek, öbür yerlerde de geniş topluluklar oluşturamayacaktı. Türk soyundan olmayan ve anadili Türkçe olmayanlar uygun Türk köylerine serpiştirilecek ve buralarda nüfusun yüzde 10’unu geçemeyeceklerdi. Bir aileden en fazla 4 kişi aynı yere gönderiliyordu. Bu, çekirdek ailenin de parçalanması demekti.
1936’da, Dersim’de bir dizi karakol inşaatına başlanması isyanın çıkış noktası olarak kabul edilebilir. Kış bastırınca inşaatlara ara verilmiş, 1937 baharında tekrar başlanmıştı. Nuri Dersimi’nin anlattığına göre, Martta silah toplamak için Yusufan aşiretine gönderilen birlikten bazı askerlerin bir kıza tecavüz etmesiyle ateşe benzin dökülmüş oldu. Aşiretler karakol baskınlarına başladı. Askeri kaynaklara göre 1937’nin ilk olayı 20-21 veya 21-22 gecesi Harçik Suyu üzerindeki tahta köprünün yakılması ve askerlerle girilen çatışmaydı. Daha sonra da Mazgirt’teki askeri birliklere saldırıldı. Cevap, 15 uçaklık bir filonun bombardımanıydı.
Dersim İsyanı sırasında askerlere direnen Bahtiyar aşireti reislerinden Saan Ağa, üvey kardeşi tarafından öldürüldü ve başı askerlere satıldı. Askerler Saan Ağa’nın kesik başıyla poz veriyor.
Mayısta tenkil harekatı başladı. Halk, çoluğuyla çocuğuyla dağlarda mağaralara sığındı; bir kısmı teslim oldu. Köyler yakılmaya başlandı. Haziranda askeri birlikler dağları didik didik aramaya girişti. İnsanların sığındığı mağaraların bazıları betonla kapatıldı, bazıları ağzında ateş yakılarak dumanla dolduruldu; boğulsunlar diye.
“İsyan”, aslında, başından zaaflıydı; aşiretlerarası ve içi çekişmeler had safhadaydı. Örneğin Ağustosta, isyanın önemli önderlerinden Bahtiyarlı Sahan, Pırço oğlu Hıdır tarafından öldürüldü, kafası kesildi ve Hozat’a götürülüp kumandana teslim edildi. Çekişmenin hırçınlığını gösteren daha iyi bir örnek, isyanın lideri Seyid Rıza’nın kardeşinin oğlu Rayver’in (Rehber) yaptıklarıdır. Hareketin en önemli liderlerinden Alişer ve karısını o öldürdü, başlarını kesip askere teslim etti.
Susan Meiselas, Kurdistan, 1997
Artık sona yaklaşılıyordu. Ağustos ortasında Seyid Rıza’nın ikinci karısı, büyük oğlu ve üç torununun da aralarında bulunduğu aşiret mensupları öldürüldü. Seyid Rıza da Erzincan’a giderken yolda yakalandı. Nuri Dersimi’ye göre, “ordu kumandanı, Erzincan Valisi aracılığıyla Seyid Rıza’ya haber gönderdi; ateşkes ilan ettiğini, başka harekat yapılmayacağını, gerek de olmadığını, verilen zararları tazmine hükümetin razı olduğunu” söyleyerek kandırdı. Seyid Rıza, Elaziz’de 57 kişiyle beraber yargılandı. Kendisi dahil 7 kişi (biri de oğludur) idam cezasına çarptırıldı ve 15 Kasım’da da Elaziz Buğday Meydanı’nda şafak vakti infaz edildi. Cenazeler Elaziz sokaklarında teşhir edildikten sonra yakıldı.
Dersim’deki “tedip” ve “tenkil” harekatı, 1938’de çok daha ağır bir biçimde sürdürüldü, bir temizlik harekatı haline geldi. Askeri birlikler dört bir yandan vadilere daldı. Tüm Dersim bölgesinde kaçış yolları tutuldu, kara birliklerine hava saldırıları eşlik etti.
19.yüzyılda tohumları atılan Kürt milliyetçiliğinin özelliği Osmanlılık kavramına bağlılığı ve devletle özdeşleşmiş olmasıydı. Bu özdeşleşme daha sonra, dağılma sürecindeki imparatorluğun iki Müslüman unsuru Türk ve Kürt milliyetçileri arasında işbirliğine dönüştü.
Sultan II. Mahmut’un merkezîleştirme politikasının ilk sonucu, Anadolu ve Rumeli âyânlarının 1810’larda ortadan kaldırılması olmuştur. 1860’larda Güney Irak’ın da Osmanlı yönetimine yeniden bağlanmasıyla tamamlanacak olan bu süreçte sıra Kürdistan yöresine 1840-1850’lerde geldi. Gerçi 1830’larda Mısır’la yapılan savaşta yöreye yığınak yapan Osmanlılar, Botan Emirliği’ni yöneten Bedirhan ailesinden destek görmüş, hattâ pek çok Kürt Osmanlı ordusunda savaşmıştı. Ancak, 1846’da merkezi Diyarbakır olan Kürdistan Eyâleti’nin kurulması birçok sorun yarattı. Merkezî yönetimin iyice yerleşmesi anlamına gelen bu gelişme, zaten Kürt beylerinin hoşlanmadıkları bir şeydi. Ayrıca yeni kurulan yönetsel bölgelerin sınırları, bu Kürt beylerinin etki alanlarını da karıştırıyordu. Örneğin, Botan Emirliği’nin denetimindeki Cizre yeni yapılanmada Kürdistan’dan ayrılıp Musul Eyâleti’ne bağlanmıştı. Bu gelişmeler sonucunda isyan eden Bedirhan ailesinin hükümranlığı 1847’de sona erdi. Hemen arkasından, Süleymaniye yöresinde uzun süredir hüküm süren Baban Emirliği’nin de varlığına son verildi (1851).
Bu gelişmelerden sonra, Sultan II. Abdülhamit döneminin başlarına kadar, Osmanlı Kürdistanı’na göreli bir sükûnetin hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Baban ve Bedirhan gibi önemli Kürt aileleri Osmanlı yönetiminde yüksek memurluklara getirilmişler, memur kadrosunun yetersizliği dolayısıyla da, yöreye atanmış yüksek rütbeli yöneticiler yerel eşrafın desteğine her zaman ihtiyaç duymuş ve bu desteği elde edebilmişlerdir. Ancak Kürt tarihi uzmanları, tam anlamıyla milliyetçilik olarak adlandırılamasa da, bu dönemde ortaya çıkan ve büyük Kürt ailelerinin yönettiği eski Kürdistan’a bir tür özlem dile getiren bir Kürt edebiyatının yeşerdiğini söylüyorlar. Bunun, 1880-1881 yıllarında Şeyh Ubeydullah isyanıyla bi- raz daha güç kazandığı da, öne sürülen iddialar arasında yer alıyor.
Şemdinanlı Seyyit Ubeydullah’ın isyanı, hem Osmanlı hem de İran yönetimine karşıydı. İki ülkenin de topraklarına yayılmış bir Kürt aşiretler birliği biçiminde ortaya çıkan isyanı, İranlılar bastırdılar. Ancak Şeyh Ubeydullah İstanbul’a geldi, sonra da Mekke’ye gitti ve orada vefat etti. İsyanın nedenine gelince; tarihçiler, bunun 1877- 1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın sonrasında Kürtlerin yaşadıkları bölgelerin önemli bir bölümünde bağımsız bir Ermenistan ya da özerk bir Ermeni yönetimi kurulacağı korkusu üzerinde birleşiyorlar. Ancak, Şeyh’in amacının ne olduğu konusunda bir anlaşmazlık var. Kimileri Şeyh Ubeydullah’ın bir Kürt devleti kurmak istediğini, dolayısıyla da ilk Kürt milliyetçisi olduğunu savunurken, kimileri de Şeyh’in Osmanlı sultanına sadık olduğunu ve üstünlük sağlamış olduğu yörelerde özerk olmak istediğini ileri sürüyor. Ancak, birinci şıkta da, yani bağımsız bir devlet kurma arzusunun kanıtlanması halinde de, Şeyh Ubeydullah’ın mutlaka Kürt milliyetçisi olduğu sonucunu çıkartamayacağımızı unutmamak gerekir. Nasıl her milliyetçilik mutlaka bağımsız bir devlet hedeflemeyebiliyorsa, her bağımsızlık arzusu da mutlaka milliyetçilik üzerine kurulu olmayabiliyor. Ama unutulmaması gereken önemli bir nokta da, 20. yüzyıl Kürt milliyetçiliğinin Şeyh Ubeydullah isyanını Kürt milliyetçiliğinin ilk dışavurumu olarak görmüş olmasıdır.
Şeyh Ubeydullah isyanının, II. Abdülhamit yönetiminin doğası açısından bir dönüm noktası oluşturduğunu söyleyebiliriz. Sultan II. Abdülhamit, uyguladığı Hilâfet politikasının bir uzantısı olarak şeyhler, şerifler ve aşiret reisleri ile yakın kişisel ilişkiler oluşturmaya çalışırken, bu ilişkileri temsilî rejim yanlılarına karşı kendisine toplumsal bir destek olarak gördüğü zâdegân yani soylu sınıfını el üstünde tutma adına da önemsiyordu. Ancak Osmanlı Kürdistanı’ndaki birçok bey ailesinin kendisine bağlılığından da çok emin değildi. Bu yüzden, daha önemsiz Kürt aşiret reislerine dayanmayı tercih ederek, Hamidiye Alayları’nı kurdurdu. Bunlar, Rusların Kazak Alayları’ndan esinlenmiş, aşiretlerinin önemiyle orantılı subay rütbeleri verilmiş aşiret reislerinin komuta ettiği hafif süvari kuvvetleriydi. Sonuç olarak, her ne kadar Hamidiye Alayları’nın Ermeni etkinlikleri karşısında ve Ermenilere karşı sıkça ve kanlı bir biçimde kullanıldıklarını biliyorsak da, henüz Osmanlı yönetimince tam anlamıyla zapt ü rapt altına alınamamış olan, asker ve vergi vermekte ayak direyen Kürtleri denetlemek amacıyla kuruldukları kesindir. Nitekim Sultan II. Abdülhamit döneminin sonlarına doğru ve II. Meşrutiyet’in başlangıcında, Ermeniler gibi birçok Kürt de bu paramiliter örgütten şikâyet edecektir.
19. yüzyılda “Kürdistan” 1846’da Bedirhan Ailesi’nin ve isyan eden Seyyit Ubeydullah’ın 1880 yılında kontrol ettiği topraklar.
Bir yanda bu paramiliter etkinlikler, bir yanda Osmanlı memurlarının adaletsizlikleri, diğer bir yanda da Osmanlı toplumunun birçok kesimi gibi Kürt toplumunun da geri kalmışlığı, büyük çoğunluğu eski bey ailelerine mensup Kürt aydınlarını da Sultan II. Abdülhamit yönetimine karşı oluşan muhalefete kattı. Bu gelişmede 1889’da ortaya çıkan İttihâd-ı Osmânî Cemiyeti’nin kurucuları arasında Abdullah Cevdet ve İshak Sükûtî gibi Kürtlerin bulunması önemli bir rol oynamıştı. Böylece, ilk Kürtçe muhalif yayın olan Kürdistan gazetesi 1898’de Mısır’da yayımlanmaya başladı. Mithat Bedirhan yönetimindeki gazete başlangıçta sırf Kürtçe yayınlanıyordu; ancak Abdurrahman Bedirhan’ın yönetimi devralmasıyla birlikte çift dilli olarak çıkmaya başladı.
Bir Kürt aşireti üyeleri. 20. yüzyıl başı.
Kürdistan gazetesi, adından sanılabileceği gibi ayrılıkçı bir Kürt milliyetçiliğinin sözcüsü değil, Kürt toplumunun ve kültürünün Osmanlı İmparatorluğu içinde gelişmelerini isteyen bir yayındı. Kürt toplumunun eğitilmesi gerektiğine, Kürdistan’da okulların açılmasına ve Kürtçenin bir yazı dili olarak geliştirilmesine ilişkin birçok makalenin yayınlandığı gazete, gerçekte Osmanlıcıydı. Jön Türklerin İttihât ve Terakkî kanadının ayırt edici ilkesi olan “ittihâd-ı anâsır” yanlısı, yani etnik ve dinî unsurların birliği fikrine inanan bir gazeteydi. Nitekim II. Meşrutiyet’te, başta Bedirhan kardeşler ve oğulları olmak üzere, birçok Kürt aydını İttihât ve Terakkî Cemiyeti üyesi olarak sivrileceklerdi. Daha sonraları Kürt ayrılıkçılığının önderleri olan Celâdet ve Kâmuran Bedirhan kardeşler, 1910’larda Osmanlılık adına konuştukları birçok yayına imza atmışlardır. Ayrıca, II. Meşrutiyet döneminde kurulan ilk önemli Kürt derneği Kürt Teâvün ve Terakkî Cemiyeti de Kürt milliyetçisi değil, Kürtlerin her açıdan gelişmesini isteyen, ama bunun Osmanlılık içersinde yapılmasından yana olan bir dernekti. Kısacası, II. Meşrutiyet döneminde Kürt aydınlarının Kürtçülüğü, Ziya Gökalp’in Türkçülüğünün bakışık bir ikizi gibiydi. İki akım da, sözcüsü oldukları etnik grupların gelişmesinin Osmanlı Devleti’nin yararına olacağı iddiasındaydı.
Getty Images
Osmanlılığa bağlı bu Kürtçülük akımının kökenindeki en önemli, belki de tek faktör, Arnavutlar gibi Türk olmayan Müslüman unsurlara koşut olarak, Kürtlerin de Osmanlı Devleti’yle özdeşleşebilmesidir. Tabii Osmanlı Devleti’nin kendisine hizmet etmeye yatkın insanların etnik kökenine bakmaması, bu özdeşleşmeyi kolaylaştırmıştır. 19. yüzyılda yaşanan siyasal süreç, bu özdeşleşmeyi yavaş yavaş dayanışmaya dönüştürdü. Bu süreci, imparatorluğun gittikçe küçülmesi sonucunu doğuran, belki de yıkılmasına neden olabilecek zorluklar ve bunlar karşısında tutunabilmek için girişilen modernleşme çabaları biçiminde özetleyebiliriz. Modernleşmenin ilk ayağı olan yönetsel etkinlik, yani merkezin güçlenmesi, Tuna kıyılarından Basra Körfezi’ne kadar bütün yerel iktidarları önce isyana sevk etmişti. Ancak, ikinci ayağı oluşturan siyasal modernleşmenin Kanun-ı Esâsî’yi ve tabii parlamentoyu getirmesi, çevre bölgelerin de merkez siyasetinde söz sahibi olmasını sağladı. Bu sürece koşut olarak, Kürt seçkinlerinin Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’e kadar merkezî devlet kurumlarında çalışmış, oğullarını merkezdeki saygın okullarda yetiştirmiş olduğunu da düşünecek olursak, bütün Müslüman unsurlar gibi Kürtlerin de Osmanlılığa, temsilî rejim koşuluyla, bağlı kalmasını anlamak kolaylaşır.
Bedirhan Ailesi 19. yüzyılda Osmanlı yönetiminde önemli mevkilere getirilen en önemli Kürt ailelerinden Bedirhanlar. Oturanlar (soldan sağa), Emin Ali Bey, Ali Şamil Paşa, Bahri. Ayaktakiler, Murat Remzi, Mithat Bey ve Kamil. Mithat Bey tarafından 1898‘de Mısır’da yayımlanmaya başlayan Kürdistan, ayrılıkçı bir Kürt milliyetçiliğinin sözcüsü değil, Kürt toplumunun ve kültürünün Osmanlı İmparatorluğu içinde gelişmelerini isteyen bir yayındı.
Bu bağlılığın artık özdeşleşme değil de dayanışma olmasının nedeni ise, modernliğin bileşenleri arasında bir de milliyetçiliğin bulunmasıdır. Ne de olsa yüzünü Batı’ya dönmüş insanların, orada bir tek belli bir yönetim biçimi veya sanayileşme ya da eğitim hamleleri yahut bunlardan yalnızca bir ikisini görmüş olmaları beklenemez. Modern Batı, İtalyan birliğini yaratan İtalyanlar, Alman birliğini yaratan Almanlar ve bunların izinden gitmeye çalışan başka bir takım ulus-devletler de demekti. Dolayısıyla modernleşme, tanım gereği, milliyetçiliği de getiriyordu. Ama ayrıntılarını bu yazı çerçevesinde irdelemek mümkün olmayan nedenlerle bu ulusal bilinçlenme, Arnavutlat gibi Kürtlerde de milliyetçilik sonucuna değil milletçilik sonucuna vardı. Kendi kültürünün bilincinde, bu kültürü daha da geliştirip zenginleştiren, belki Kanun-ı Esâsî’nin verdiği yerinden yönetim hakla- rını biraz daha genişletmek isteyen, ama merkezî devlet yönetiminde söz sahibi olduğu müddetçe de ayrılıp kendi ulus-devletini kurmak gibi bir niyeti olmayan bir milliyet anlayışıydı bu.
Bu yaklaşımın Arnavutlar açısından 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra zayıfladığını söyleyebiliriz. Bulgarlar, Sırplar ve Yunanlılar arasında Osmanlı Avrupası’nı paylaşma yolunda bir yarış başlamış ve bu yarışta Arnavutlar için Rumeli topraklarında merkezden ayrı düşerek yaya kalma tehlikesi baş göstermişti. 19. yüzyılın son yıllarında kendilerine yeni bir de alfabe edinen Arnavutların bazıları, artık İstanbul’dan bağımsız bir siyasal yaşam tasarlamak zorunda olduklarına inanmışlardı, zira topraklarının Karadağ, Sırbistan veya Yunanistan toprağı olma olasılığı belirmişti. Gerçi silahlı kuvvetlerde veya çeşitli bakanlıklarda görevli birçok Arnavut, sonuna kadar Osmanlı kaldı; hattâ bunların bazıları Arnavutluk’un kurulmasından sonra bile Osmanlı tâbiyetinde kalıp Türkiye vatandaşı oldular. Ama sonuçta Balkan Savaşı, bağımsız Arnavutluk’u yaratmış oldu.
Osmanlı Kürtleri açısından da benzer bir dizi gelişmeyi 1. Dünya Savaşı’nın doğurduğunu söyleyebiliriz. Daha savaşın başlarında yapılan paylaşım planlarının henüz savaş bitmeden öğrenilmesi üzerine yeni planlar da yapılmaya başlanmıştı. Savaşın bitmesiyle de öyle bir belirsizlik ortamı doğdu ki, Kürt seçkinleri arasında çok farklı yönlere doğru gidenler oldu. Kimileri yeniden çizilen Ortadoğu haritasında bağımsız bir Kürdistan’a da yer olabileceğini sandılar. Kimileri, bu fikri yalnızca bağımsız bir Ermenistan yaratılması sonucunda yaşayacakları zorluklar nedeniyle benimsedi. Kimileri ise, bağımsız bir Ermenistan olasılığı karşısında Türklerle birlik olmayı yeğledi. Daha başkaları ise, Fransız yönetimine girecek olan Suriye’de kalmaları halinde, Ermenilere 1915’te yaptıklarından ötürü cezalandırılacakları ve yeni elde etmiş oldukları zenginliği yitirecekleri için Türklerle birlik olmayı seçtiler. Ayrıca, gerek coğrafî konumları, gerekse de Türklerle uzun bir süredir iç içe yaşadıkları için bu yollardan hiç- birinden geçmeden Türklerle aynı yazgıyı paylaşmaya hazır Kürtler de vardı.
Paris’te barış görüşmelerine katılan Şerif Paşa, bağımsız bir Kürdistan için çok uğraştı. Hangi Büyük Britanya kurumunun hizmetinde çalıştığı pek belli olmayan bir Binbaşı Noel, Kürt aşiretlerini Türklerden ayırabilmek için çok çaba sarf etti ama başarılı olamadı. Kendisine Türklerden pek hoşlanmadıklarını, Türk yönetiminde yaşamanın da pek parlak bir gelecek vaat etmediğini söyleyen Kürtlere tutarsız oldukları iddiasıyla çok kızmıştır. Ancak Binbaşı Noel’in, birçok Kürdün aslında bağımsızlığın mümkün olmadığını sezmiş, bu yüzden de Fransız Suriyesi’nde yaşamaktansa Türkiye’de yaşamayı yeğlemiş olmaları nedeniyle, yani birçok Ermeni malını eski sahiplerine geri verdiremediği için kızmış olması daha akla yatkın görünüyor. Ancak bu Kürtlerin, soylu Bedirhan ailesine mensup Celâdet ve Kâmuran Beyleri de dinlemediklerini ve sonunda Sivas Kongresi’nin temsil heyetine bel bağladıklarını biliyoruz.
Hamidiye Alayları II.Abdülhamit tarafından kurulan Hamidiye Alayları, aşiretlerinin önemiyle orantılı subay rütbeleri verilmiş aşiret reislerinin komuta ettiği hafif süvari kuvvetleriydi. Ermenilere karşı sıkça ve kanlı bir biçimde kullanılan Hamidiye Alayları’nın asıl kuruluş amacı, henüz Osmanlı yönetimince tam anlamıyla zapt ü rapt altına alınamamış olan, asker ve vergi vermekte ayak direyen Kürtleri denetlemekti.
Öte yandan, Türkler de başlangıçta bir Türkiye’den söz etmiyorlardı. 1919 yazında giriştikleri mücadelede kullanılan söylem bir Müslüman-Osmanlı söylemiydi. Mondros Bırakışması sırasında tutulmakta olan cephe çizgisinin, Osmanlı Devleti’nin yeni sınırı olması gerektiğinden dem vuruluyordu. Giriştikleri meşrutiyet mücadelesini kazanıp İstanbul’da yeniden açtırdıkları Meclis-i Mebûsan da Osmanlı Meclis-i Mebûsanı oldu ve burada, daha önce olduğu gibi, Kürt milletvekilleri de vardı. Bu Meclis ise, Osmanlı sınırları konusunda biraz farklı ve daha gerçekçi bir politika dile getirdi. Nitekim adına daha sonra “Misâk-ı Millî” denecek olan “Ahd-ı Millî” başlıklı metin, Arap çoğunluğun olmadığı yerlerin Osmanlı toprağı olduğunu ilân etmiştir.
İngilizlerin 16 Mart 1920’de Meclis-i Mebûsân’ı çalışamaz hale getirmeleri üzerine Ankara’da açılan Meclis de bir Osmanlı meclisiydi. Adı, 1921 yılına kadar “Büyük Millet Meclisi” olan bu Meclis’te de Kürt milletvekilleri bulunuyordu. Gerçi 1921’de adı “Türkiye Büyük Millet Meclisi” (TBMM) olacaktır, ama 20 Ocak 1921’de çıkarttığı Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu öyle bir yönetim biçimi getirmişti ki, ülkenin adının ne olduğu neredeyse teferruat düzleminde kalıyordu. Meclis’te sanki eski İttihatçıların değil de adem-i merkeziyetçi Prens Sabahattincilerin çoğunlukta olduğunu sandırtacak kadar yerinden yönetimci olan bu kanunun, yalnızca Kürt seçkinlerinin gözünü boyamak için mi çıkartıldığı, yoksa herhangi bir parti örgütünün kontrolünde olmadan, hasbelkader seçilmiş birçok farklı bölge temsilcisini tatmin etmek için mi düşünüldüğü, ya da Bolşeviklerin Sovyet sistemine benzer bir düzen kurarak bazı sol örgütlerin önünü almak için mi tasarlandığı, bugün tarihçilerin tartıştıkları en önemli konulardan biri durumunda. Enver Paşa’nın Bolşevik önderlerle birlikte Bakü’deki Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nda boy gösterdiği, Meclis’te ciddî bir Enver Paşa’cı grubun bulunduğu, Türkiye Komünist Partisi’nin kurulduğu günlerde Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis’e sunduğu “Halkçılık Programı”nın bir parçası olan kanunun vilâyetlere ilişkin maddeleri, vilâyet meclislerine çok geniş bir özyönetim imkânı sağlıyordu. Bu dönemde aşar vergisi gelirinin doğrudan doğruya vilâyetler tarafından kullanıldığını da göz önünde bulunduracak olursak, yeni Türkiye’nin birçok bölge insanını tatmin eder bir biçimde örgütlendiği, bundan en fazla tatmin olanların da yöreleri hakkında ileri geri birçok planın yapıldığı bir sırada Ankara’yı destekleme kararı almış olan Kürtler olacağını teslim etmek gerekir.
Kürtlerin Anadolu Savaşı’na ne oranda katıldıkları konusunda ciddî bir belirsizlik var. Kürtler arasında Türkçe bilenlerin çok az olduğunu biliyoruz. Öte yandan, Ankara’nın cepheye sürdüğü ordudaki Kürt subayların sayılarının çok kabarık olmadığı da bildiklerimiz arasında. Ancak bunlar, Kürtlerin Ankara’da, TBMM’nde bulunmalarının yanında görece önemsizdir. Bu yüzden, sınırların yeniden çizilmesi aşamasında sağa sola savrulanları bir yana bırakacak olursak, daha önce sözünü ettiğimiz dayanışmanın “Millî Mücadele” diye adlandırdığımız dönemde de sürdüğünü söylemek, hiç de abartılı bir iddia olmaz. İstanbul’a bağlı olan Kürtler, çok büyük çapta Ankara’ya da bağlıydılar. Bu bağlılığın ne kadar zamanda ve ne derecede zayıfladığı, bugünün başka bir ciddî tartışma konusunu oluşturuyor. Ama öyle görünüyor ki bu süreçte belirleyici olan, Hilâfet’in kaldırılmasından ziyade, 1923 seçimlerinde kimlerin milletvekili olduğu, 1924’te yapılan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun yerel yönetimler konusunda 1876 Kanun-ı Esâsîsi’nin bile gerisinde kalması ve 1925’te aşarın kaldırılmasıyla vilâyet bütçelerinin, özellikle Türkiye Kürdistanı’nda, boşaltılmış olmasıdır.
İlk Türkçe ansiklopedide Kürdistan maddesi
Şemseddin Sami (1850-1904) tarafından yazılan ve 1889-1898 yılları arasında yayınlanan ilk Türkçe ansiklopedi Kamus’ül A’lam’daki (Özel Adlar Ansiklopedisi) Kürdistan maddesi şöyle: “Asyyı garpta kısm-ı azamı İran’a tabi büyük bir memleket olup, ekseriyet üzere ehalisi bulunan Kürt kavminin ismiyle tesmiye olunmuştur. Bu isim taksimatı mülkiye ve siyasiyeye dahil olup, vaktiyle bizde Kürdistan Valiliği ve şimdi İran’da Kürdistan eyaleti bu isimle müsemma memleketin bütününü ihata ettiği gibi, Kürtler dahi dağınık vesair akvamla karışık bulunduklarından Kürdistan’ın hududunu tamamıyle tayin etmek müşkildir.”
Ermeni katliamı ve Kürtlerin rolü
Kürt aşiretlerinin bir bölümü, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1915 ilkbaharında aldığı Ermeni tehciri kararını destekledi, yağma ve katliamlara katıldı.
AYŞEN GÜR
Müslüman ve Hıristiyan iki halk olarak aynı bölgelerde yan yana yaşayan Ermeniler ve Kürtler arasındaki ilişki, en az Türklerle Ermeniler veya Türklerle Kürtler arasındaki ilişki kadar sorunlu ve karmaşıktır. Bugün de politik tavırları etkilediği için, karşılıklı iddialar arasında geçmişi objektif olarak değerlendirmek zordur. Asıl sorun, 19. yüzyılın sonunda başladı. II. Abdülhamid döneminde Kürtlerden oluşturulan Hamidiye Alayları’nın, Ermenilere karşı katliamlarda kullanıldığı bilinir. Ancak bunun bile istisnaları vardı. Örneğin bir Hamidiye paşası olan Kürt Milli aşiret konfederasyonu reisi İbrahim Paşa, Diyarbakır ve yöresinin en etkili beyiyken, şehirli Müslüman eşrafa karşı bölgedeki Hıristiyanları ve Ezidileri koruma siyaseti izlemişti. Ancak Ermenilerle Kürtler arasındaki kanlı çatışmalar ve katliamlar Diyarbakır’da değil, asıl Van, Bitlis, Sason gibi bölgelerde oldu. Osmanlı Kürt tarafının “ayaklanma”, Ermenilerin ise “savunma” dediği bu çatışmalarda, Hamidiye Alayları Ermeni halk arasında büyük katliamlar yaptı. 1896’da Van ayaklanması (veya savunmasında) Kürt Mazrik aşiretinin Ermeni halka saldırısından sonra, çeşitli partilerden Ermeni “fedailer” bu aşirete bir karşı saldırı düzenlediler. Hanasor Eylemi denilen bu olayda, Ermenilere göre aşiretin sadece erkekleri, Kürtlere göre ise kadın-erkek-çoluk çocuk bütün üyeleri öldürüldü (Temmuz 1897).
Bütün bu olaylar, 1915 öncesinde, Kürtlerle Ermeniler arasındaki düşmanlığın nasıl yayıldığını açıklar. Yirminci yüzyıl başında, Ermeni siyasi partilerinin yeni haklar, özerklik veya bağımsızlık gibi çeşitli taleplerle ortaya çıkması, muhtemelen önde gelen Kürt aşiret aileleri arasında da benzer isteklerin doğmasında etkili oldu. Örneğin Botan emiri olarak tanınan Bedirhan ailesinin bölgede bir çeşit monarşi kurmak için çabalaması bunun iyi bir örneğiydi. Bütün bunlara, Rusya, İngiltere ve Fransa gibi büyük devletlerin karıştığını, Osmanlı hükümetinin ise İstanbul’dan olayları böl-yönet politikası izleyerek yönetmeye çalıştığını eklersek, bölgenin nasıl bir barut fıçısına benzediğini anlayabiliriz.
Bu koşullarda iktidardaki İttihat ve Terakki partisi, 1915 ilkbaharında Ermeni tehcirini başlattığında, Kürt aşiretlerinin bir bölümü, bu politikaya destek verdiler. Ancak destek, merkezi olarak alınmış siyasi bir karar değildi. Bu daha çok bir yağmaya katılma şeklinde gelişti. Anadolu’nun her yanından sürülen Ermenilerin gönderildiği ve transit geçtiği bu bölgelerde büyük katliamlar yapıldı. Kurtulan Ermeniler anılarında vilayet jandarma ve milislerinin yanısıra Kürtlerin de sürgün kafilelerine saldırdığını, öldürüp yağmaladıklarını, bazı kadınları, kızları ve çocukları kaçırdıklarını anlatırlar. O sırada Batı gazetelerinde çıkan haberlerde de, bu bölgedeki Ermeni katliamını Türklerle Kürtlerin birlikte işledikleri iddia ediliyordu. Hatta Diyarbakır’daki eski İngiliz Konsolos Vekili çevirmeni Tomas Mıgırdiçyan, 1919’da Kahire’de bu konuda yazdığı kitaba “Diyarbakır Katliamları ve Kürt Mezalimi” (The Diarbekir Massacres and Kurdish Atrocities) adını vermişti. Bu olaylardan en ünlüsü, 1915’te Diyarbakırlı önde gelen 600 kişilik Ermeni kafilesinin Dicle kenarında katledilmesiydi. Pek çok kaynakta anlatıldığına göre, Diyarbakır Valisi Dr. Mehmed Reşid’in adamları, sürgünleri Dicle üzerinde yolda Raman aşiretinden Mustafa ve Ömer ağalara teslim etmişti. Bu iki ağa adamlarıyla birlikte teslim aldıkları Ermenileri öldürerek üzerlerindeki bütün değerli eşyaları paylaştılar. Sonra kendileri de bir tuzağa düşürülüp öldürüldüler.
1915‘teki Ermeni tehcirinden sonra, bölge Hıristiyanlarla Müslümanların birlikte yaşadığı bir alan olmaktan çıktı. Artık Kürtler çoğunluktaydı.
Bu gibi olaylara rağmen, bütün Kürt aşiretlerinin katliam ve yağmaya karıştığını söylemek de doğru olmaz. Hem aşiretler arasında, hem aşiretlerle Osmanlı hükümeti arasında, hem de birbirine komşu Ermeni, Süryani, Keldani, Kürt toplulukları arasında, kolaylıkla etiketlenemeyecek girift ilişkiler ve çatışmalar vardı. Katliamlar sırasında bölgedeki Ermeni ve Süryanileri koruyan Heverkan aşiret topluluğu, davranış farklılığının iyi bir örneğiydi.
Ancak savaş bittiğinde, bölge artık Hıristiyanlarla Müslümanların birlikte yaşadığı bir alan olmaktan çıkmıştı. Kürtler çoğunluktaydı. Bu durum daha o zamandan iktidar çevrelerini korkutmaya başlamış olmalı ki, Diyarbakır Valisi Dr. Mehmed Reşid, Ermenilerden boşalan arazilere Balkan muhacirlerinin yerleştirilmesi için hükümete çağrılar yaptı. Ona göre böylece bölge Türkleşebilecekti. Ancak Balkan muhacirleri Anadolu’nun başka yerlerinde iskân ettirildiğinden, Diyarbakır bölgesine bu kez Rus işgali altındaki bölgelerden getirilen yine Kürt muhacirler yerleştirildi.
Türklerle Kürtler böylece baş başa kaldılar.
1920 TARİHLİ İNGİLİZ RAPORLARI
‘Türk ve Kürt birliği çıkarlarımıza aykırıdır’
Irak’ta görevli İngiliz diplomat C.C. Garbett, “Kürdistan’daki durum” başlıklı ve 30 Ocak 1920 tarihli raporunu “Kürt ve Türk birliğinin İngiliz ve Fransız çıkarları için yıkıcı etkisi olur. Bu rapordaki öneriler, birliği engellemek için hazırlandı” cümleleriyle tanıtıyordu.
Paris Barış Konferansı kapsamında Osmanlı Devleti’yle yapılacak anlaşmanın koşullarının belirlendiği 1920 başlarında, bölgedeki İngiliz yetkililer Londra’yı sahadaki gelişmeler konusunda sürekli bilgilendiriyor, özellikle de İngiltere’den istedikleri birleşik Kürdistan’ı elde edemeyeceklerini anlayan Kürt grupların Türk milliyetçilerle yakınlaşmasına karşı İngiliz hükümetini uyarıyordu.
Şubat 1920 tarihli bir diğer raporda “Türkler doğu vilayetlerinde Ermenileri ve Kürtleri birbirine karşı kışkırtarak boyunduruk al- tında tutarken ikisinin de birbirinden eşit derecede nefret ettiğini ve bir dış destekle birinin diğerini topraklardan sürebileceğini biliyordu. Türk milliyetçilerinin, Kürtleri Pan-İslamcı ve Hıristiyan karşıtı propagandayla kazanma çabalarının belli bir başarıya ulaşması şaşırtıcı olmaz. Hele ki genelde kolayca aldatılabilen Kürtlerin hikayeyi sadece Türk tarafından dinlediğini düşünürsek” deniyordu. Raporda ayrıca “Türk ulusal hareketi liderlerinin Kürt gruplar arasında ayrılıkçı olanları İngiliz altınıyla satın alınmış gürültücü bir azınlık olarak göstermeye çalıştığı” kaydedilmişti.
Anayasalar arasındaki yaklaşım farkı
1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu, 1876 Anayasası’nın ön- gördüğü yerinden yönetim ilkesini somutlaştırmıştı. 1924’teki ilk Cumhuriyet Anayasası ise, müphem bir yerinden yönetim sözü vermekle yetindi.
TEŞKİLÂT-I ESÂSİYYE KANUNU (20 OCAK 1921)
Madde 11.- Vilâyet, mahallî umurda mânevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir. Harici ve dahili siyaset, şer’i, adlî ve askerî umur, beynelmilel iktisadî münasebat ve hükümetin umumi tekâlifi ve menafii birden ziyade vilâyata şâmil hususat müstesna olmak üzere Büyük Millet Meclisi’nce vazedilecek kavanin mucibince Evkaf, Medaris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafıa ve Muavenet-i İçtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi vilâyet şûralarının salâhiyeti dâhilindedir.
Madde 12.- Vilâyet şûraları vilâyetler halkınca müntahap âzadan mürekkeptir. Vilâyet şûralarının içtima devresi iki senedir. İçtima müddeti senede iki aydır.
Madde 13.- Vilâyet şûrası, azâsı meyanında icrâ âmiri olacak bir reis ile muhtelif şuabatı idareye memur azadan teşekkül etmek üzere bir idare heyeti intihap eder. İcra selâhiyeti daimi olan bu heyete aittir.
Madde 14.- Vilâyette Büyük Millet Meclisi’nin vekili ve mümessili olmak üzere vali bulunur. Vali, Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından tâyin olunup vazifesi devletin umumî ve müşterek vezaifini rüyet etmektir. Vali yalnız devletin umumi vezaifiyle mahallî vezaif arasında tearuz vukuunda müdahale eder.
TEŞKİLÂT-I ESÂSİYYE KANUNU (20 NİSAN 1924)
Madde 90.- Vilâyetlerle şehir, kasaba ve köyler hükmî şahsiyeti haizdir.
Madde91.- Vilâyetlerumuru tevsi-i mezuniyet ve tefrik-i vezaif esası üzerine idare olunur.
I. Selim’in 1514‘teki İran seferinden sonra Kürtlerin büyük bölümü Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşamaya başladı. Aşiretlerin çoğunu kendisine bağlayan devlet doğu sınırlarını güvence altına alırken, devlet destekli Kürt beyleri tebaaları üzerindeki iktidarlarını pekiştirdiler.
HAKAN ÖZOĞLU
Osmanlı İmparatorluğu’nun Kürdistan’a olan ilgisi ilk önce esas olarak Safevi genişlemesi karşısında doğu sınırlarını koruma ihtiyacından doğdu. Giderek büyüyen bu tehdidin asıl aracısı ise Şah İsmail’in mistik karizmasının ateşli takipçisi olan hatırı sayılır bir Anadolu Kızılbaş nüfusuydu. Bu tehdide karşı koymak için Osmanlı Sultanı I. Selim (Yavuz), Safevilere karşı büyük bir askeri sefer başlattı.
20 Nisan 1514’te başlayan İran seferi öncesinde I. Selim, Osmanlı sarayının hizmetinde nüfuzlu bir Kürt olan danışmanı Mevlana İdris Bitlisi’yi Kürt aşiret reislerini Safevilere karşı örgütlemesi için gönderdi. İdris Bitlisi en az yirmi Kürt aşiret reisinin bağlılığını kazanmayı başardı. Selim’in orduları 1514’te Amed’e (Diyarbakır) geldiğinde Diyarbakır’ın Safevi valisi Muhammed Han Ustaclu ordusunu geri çekti. Şehrin sakinleri önceden Osmanlı sultanına bağlılıklarını zaten bildirdiklerinden şehir kolayca Osmanlıların eline geçti. Bunu takip eden 23 Ağustos 1514’teki Çaldıran Savaşı, Sultan Selim’in, başkenti Tebriz’i Osmanlı kuvvetlerine bırakan Şah İsmail karşısındaki eksiksiz zaferiyle sonuçlandı. Muhammed Han Ustaclu öldürüldü ve Safevi ordusunun büyük kısmı yok edildi.
Çaldıran Savaşı, Şerefnâme.
Sultan Selim, Tebriz dönüşünde, Anadolu’daki Şah İsmail destekçisi Kızılbaşların hepsinin öldürülmesini emretti. Lojistik sorunlar nedeniyle ve yeniçeriler daha fazla ilerlemeye gönüllü olmadıkları için Osmanlı ordusu Batı Anadolu’ya döndü ve geride hiç kalıcı kuvvet bırakmadı. Bu karar, Şah İsmail’in çabucak toparlanmasını sağladı. Sultan Selim’in ordusu şehri terk eder etmez Şah İsmail Tebriz’e döndü ve kaybettiği ülkesini geri almak için birkaç askeri sefer örgütledi. İlk olarak Ustaclu Muhammed Han’ın kardeşi Kara Bey’i han ünvanıyla Diyarbakır valisi olarak atadı ve ondan kentte Safevi hükümranlığını yeniden tesis etmesini istedi. Ancak Kara Han kente vardığında aşiret reisleri ayaklandı ve şehri teslim etmeyi reddettiler. Osmanlı ordusu ve İdris Bitlisi’nin örgütlediği Kürt aşiret güçleri yardıma gelene dek Diyarbakır’ı savundular. Safevi ordusu geri çekildi ve şehrin denetimi Osmanlı İmparatorluğu’na geçti.
Bugün Kuzey Irak’ta Duhok’a bağlı bir kasaba olan Amediye şehri, Şerefnâme.
Bu noktada Çemişgezek, Palu, Çapakçur, Bitlis, Hasankeyf, Hizan, Cezire (Cizre) ve Sasun’dan oluşan Kürt emirlikleri arasında ittifaklar oluşturarak geniş bir Kürt ordusu meydana getiren İdris Bitlisi’nin rolünü vurgulamak önemlidir. Kürt aşiretlerini kollektif olarak hareket etmeye sevk eden sebepler çok fazla olmadığından Bitlisi’nin bu kadar geniş bir grubu seferber etmesi dikkate değerdir. İdris Bitlisi’nin Kürt aşiretlerini Osmanlı yönetimine bağlamayı başarmasından hayli memnun kalan Sultan Selim, Bitlisi’yi bu Kürt toprakları için bir idari çerçeve hazırlamakla görevlendirdi.
İdris Bitlisi aracılık konumunu hem Osmanlı Devleti hem de Kürt aşiret reisleri açısından son derece verimli bir şekilde kullandı. Daha geniş ve güçlü bir siyasal yapının bir parçası haline gelen Kürt beyleri kendi tebaaları üzerindeki siyasal iktidarlarını güvence altına aldılar ve pekiştirdiler. Bunun karşılığında Osmanlı Devleti de Safevi tehdidine karşı bir tampon bölge oluşturdu ve yeni bir vergi geliri kaynağı elde etti.
Başlangıçta Erzurum ve Sivas’ın güneyinde kalan bütün yeni elde edilmiş Kürt toprakları Diyarbakır Beylerbeyliği çatısı altında bir araya getirildi (1515). Fiilen Diyarbakır ili, İran’la kalmayı seçen ya da tarafsız kalmaya çalışan Kelhor, Erdalan (Ardalan), Baban, Şehrizor (Şahrizor) ve Mukri (Mokri) hariç tüm büyük ve küçük Kürt beylikleri idaresi altında birleştirdi.
Sultan Selim’in ölümünden sonra tahta oğlu I. Süleyman (Kanuni) çıktı. Yeni sultan imparatorluğun sınırlarını daha da genişletti ve saltanatı boyunca (1520-1566) Osmanlı İmparatorluğu coğrafi ve siyasi olarak en yüksek noktasına erişti. Kanuni, İran’la olan ilişkilerine özel bir önem verdi, doğu sınırlarını güvence altına almak ve genişletmek için askerî seferler düzenledi. Sonuçta iki rakip imparatorluk arasında Kürt toprakları üstüne birçok çatışma çıktı. Ancak iki taraf da Kürt topraklarının tamamına hakim olamadı. Kürtlerin her iki imparatorluğa bağlılığı bu yüzyılda iniş çıkışlar gösterdi.
Şerefhan Bitlisi’nin divanı, Şerefnâme.
Kanuni 1566 yılında öldüğünde kısmen ya da tamamen Kürt bölgelerinden oluşturulan yeni eyaletler şunlardı: Dulkadir (1522), Erzurum (1533), Musul (1535), Bağdat (1535), Van (1548) ve Şehrizor (1554 yılında fethedilmesine rağmen ne zaman eyalet haline geldiği bilinmemektedir).
Şah İsmail’in Kürt aşiretlerine yönelik politikası, aşiret liderlerini saf dışı etmeye ve yerlerine kendi adamlarını yerel yönetici olarak atamaya dayalıydı. İktidarı bir nebze olsun yerel kişilere bırakmayı seçmeleri durumunda ise iktidarın bağışlandığı bu kişiler geleneksel yönetici aileleri değil, bunların daha düşük konumdaki rakipleri oldu. Osmanlı Devleti ise doğudaki sınırlarını Kürt topraklarını içine alacak şekilde genişletirken geleneksel yerel yöneticilerin iktidarını koruyup pekiştirdi. Devlet belli bir ailenin yönetiminin babadan oğula geçişini tanıdığı ve sürekli desteklediği için iktidar yarışı ve bu iktidarın dağılışı donduruldu ve iç rekabetler en aza indirildi. Bu da en sonunda otoritesi önemli ölçüde devletin hamiliğine bağlı olan daha güçlü bir Kürt liderliğinin oluşumuna yol açtı.
Kürt aşiretlerine ya da aşiret konfederasyonlarına bahşedilen özerklik derecesi tamamen olmasa da esas olarak bölgenin ulaşılabilirliğine, jeopolitik öneminin derecesine ve aşiretin iç gücüne dayanıyordu. En güçsüz aşiretler ya daha güçlü olanlara katılmaya ya da her zamanki Osmanlı sancaklarının bir parçası olmaya zorlanırdı. En güçlü ve en az ulaşılabilir aşiretler –ki bunlar İran sınırına yakın konuşlananlardı– en yüksek özerklik derecesine sahip olan aşiretlerdi.
Mevcut belgeler özerklik derecesinin zaman için- de azaldığını göstermektedir. Osmanlı Devleti Kürt grupları üzerindeki denetimini giderek yoğunlaştırdı ve onların iç işlerine daha fazla müdahale etti. 17. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, başlarda özerk olan çok sayıda aşiret Osmanlı idari sistemiyle bütünleştirilmişti.
Ancak 17. yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti geniş imparatorluk topraklarını yönetmek için (ister istemez) daha adem-i merkeziyetçi politikaları tercih ettiği için, Kürt liderler daha büyük idari ve siyasal özerkliğe sahipti ve sadece kendi Kürt tebaaları arasında değil, aynı zamanda taşradaki Osmanlı idaresinde de azalmış otoritelerini yeniden elde ettiler. Yerel eşrafın sadece Anadolu’da değil aynı zamanda Rumeli ve Arap topraklarında emsalsiz bir siyasal iktidar ve nüfuz sahibi olduğu 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarında görünüşte birçok yerel Kürt yöneticisi bölgedeki kendi iktidar yapılarını yeniden kurmuşlardı. İmparatorluk başkentine sadece sözde bir bağlılıkları olan bu aşiret liderleri yarı-bağımsız emirlikler olarak işlev gösterdiler.
Bu yarı-bağımsızlık merkezi otoritenin kontrolü dışında ya da onun otoritesine rakip bir oluşum olarak kesinikle algılanmamalıdır. Tanzimat’a kadar merkezi otorite bölgedeki aşiret yapılarını doğrudan etkiledi ve liderlerini kendine bağımlı hale getirdi. O yüzden yarı-bağımsız Kürt aşiretleri merkezi otoritenin kontrolünde ortaya çıktı. Burada algılanması gereken başka bir nokta da Osmanlı merkezî otoritesi ile bölgedeki aşiretlerin ilişkileri günümüzde algılandığı gibi etnik temelli değildi. Yani Türk-Kürt gibi etnik tanımlamaların anlamı günümüzdeki gibi milliyetçilik temelinde politik bir kimlik değildi. Tanzimat ile birlikte merkezi otorite duruşunu değiştirdi. Batılı güçler ile rekabet edebilmek için çok daha merkeziyetçi bir politika geliştirmek zorunda kaldı. Sonuç olarak da bölgedeki otoritesi sarsılan Kürt aşiretleri ayaklanmaya başladı.
KANUNİ’NİN KÜRT FERMANI
Birleştir ve yönet
Osmanlı Devleti 16. yüzyılda parçalı Kürt gruplarını yönetmek için bunları aşiret seviyesi üzerinde daha geniş ve daha yönetilebilir birimler şekline sokarak “birleştir ve yönet” politikası güttü. Bunun için aşiretleri üzerindeki otoriteleri sönmüş Kürt yönetici tabakasını destekledi ve pekiştirdi. Bu durum, Kanuni’nin Kürt bölgelerindeki Osmanlı politikasını düzenleyen fermanında en iyi şekilde gösterilmektedir:
“(Kanuni Sultan Süleyman) Babası Yavuz Sultan Selim zamanında Kızılbaşlara karşı cephe alarak müsbet ve hayırlı hizmetyerleri de kendilerine verilip mutasarrıf oldukları eyaletleri, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraaları bütün mahsulleriyle, oğuldan oğula intikal etmek şartıyla kendilerine temlik ve ihsan edilmiştir. Bu münasebetle aralarında asla anlaşmazlık ve geçimsizlik çıkmamalı, dışarıdan müdahale ve taarruz edilmemelidir. Bu emr-i celile riayet edilecek, hiçbir suretle üzerinde kalem oynatılmayacak hiçbir yeri değiştirilmeyecektir. Bey öldüğünde eyaleti kaldırılmayıp bütün hududu ile mülknâme-i Humayun uyarınca oğlu bir ise ona kalacak, eğer müteaddid ise istekleri üzerine kale ve yerleri aralarında paylaşacaklardır. Uzlaşamazlarsa Kürdistan beyleri nasıl münasip görürlerse öyle yapacak ve mülkiyet yolu ile bunlara ebediyete kadar ilâ ebeddevrân mutasarrıf olacaklardır. Eğer bey, varissiz ve akrabasız ölmüşse o zaman eyâleti hariçten ve yabancılardan hiç kimseye verilmeyecek, Kürdistan beyleriyle görüşülüp ve ittifak edilip, onlar bölgenin beylerinden veya beyzadelerinden her kimi uygun görürlerse ona tevcih edilecektir”.
II. MAHMUD’A SUNULAN KÜRT RAPORU
Alman subayın Kürt raporu
Ordunun modernleştirilmesi için II. Mahmud’un görevlendirdiği Alman subay Helmuth von Moltke 1835-1839 arasında Osmanlı ordusunda görev yaptı. Moltke, bu görevinin yanı sıra gördüğü yerlerle ilgili gözlemlerini raporlaştırıp padişaha sundu. Cizre ve civarındaki Kürtlerle ilgili gözlemlerini içeren 15 Haziran 1838 tarihli raporunun bazı satırbaşları şöyle:
Kürtler,vergilerleaskerlikten şikayet ederler. (…) Askerlik hizmeti ağırdır. (…) Siirt’te bulunduğum sırada şehirden 200 asker isteniyordu. Halbuki askerlik yaşında olanlar dağlara kaçtıkları için sokaklarda çocuk ve ihtiyarlardan başka kimse kalmamıştı. Bu vaziyet askerliğin 15 yıl olmasından doğmuştur.
15 yıl olmasından doğmuştur. Hemen her gün Kürt askerlerin kaçtıkları görülmektedir. Askerler arasında bulunduğum sıralarda, firar suçundan başka sebeble bir erin döğüldüğünü görmedim. Kaçak er, of demeden 200 değneği yiyor ve tekrar kaçmak için fırsat bekliyor.
Helmuth von Moltke
Kürtlerin şikayetleri vergilerin çokluğu değil, vergilerin düzenli olmaması ve tahsildarların idarelerine tabi bulunmasıdır. (…) Bugünkü nizama göre bir çiftçi işlediği toprağın iki katını ekmeye başlarsa güz mevsiminde iki misli vergi isteyeceklerini bildiği için ancak ihtiyacına yetecek kadar toprağı işlemekle yetinir.
“Kürt” kelimesinin yarı-etnik bir gruba işaret etmek için sıklıkla kullanılmasının ilk örneklerine erken dönem İslam kaynaklarında rastlıyoruz. “Kürdistan” terimi ise ilk kez 12. yüzyılda Büyük Selçuklu Devleti tarafından idari bir birimi belirtmek için kullanıldı.
HAKAN ÖZOĞLU
Kürtlerin kökeni konusunda birçok farklı görüş olmasına rağmen, tüm kuramların ortak bir yanı da vardır. Hepsi de otoktonistik (toprağa dayanan) bir yapıya sahip olma eğilimindedir. Diğer bir deyişle bu kuramlara dayananlar, 12. yüzyıldan sonraki bir zamanda “Kürdistan” diye bilinen belirli bir bölgenin kadim sakinlerine bakıp bu insanlarla modern Kürtler arasında etimolojik bağlantılar kurmayı umarlar. Bu nedenle bu özcü kuramlar, Kürtlerin kadim tarihte farklı adlarla tanınmış ancak bugün “Kürdistan” olarak adlandırılan bir bölgede yerleşmiş olan insanlar oldukları sonucuna varırlar.
“Kürdistan” terimi ilk kez Büyük Selçuklular tarafından idari bir birimi belirtmek için kullanılmıştır. 12. yüzyılda Ahmed Sencer (ölümü 1157) Zagros’un doğu kısmında Hamedan yakınlarında idari bir bölge kurmuş ve bu vilayete “Kürdistan” adını vermiştir. Kürdistan’ın esas idari yapısı hakkında çok fazla bir şey bilinmiyor. Ancak elimizde İlhanlıların hizmetinde eski bir devlet muhasibi olan Kazvin’li Hamdullah-Müstavfi’nin Kürdistan eyaletine ışık tutabilecek kayıtları var. Nüzhetü’l-Kulûb (1340) adlı eserinde, bu vilayette bulunan on altı kazayı sıralayan Müstavfi, Kürdistan’ın Selçuklular zamanındaki sınırlarını şöyle gösterir: “(Kürdistan’ın sınırları) Arap Irak’ı, Kuzistan, Farsî Irak’ı, Azerbaycan ve Diyarbakır’ı (kapsamaktadır)”.
Öyle görünüyor ki Müstavfi, Kürdistan’ın idari bir birim olarak 14. yüzyıldan önce de var olduğunu doğruluyor. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki Kürdistan’la ilgili bu kayıt Sencer’in döneminden iki yüz yıl sonra tutulmuştur. Her durumda bu, mevcut tarihsel kaynaklarda Kürdistan hakkındaki en eski referanstır. Bu açıklamada aynı idari yapılanmanın Selçuklu İmparatorluğu dağıldıktan sonra da devam edip etmediği belirgin değildir. Belirgin olan ise, idari bir birim olarak Kürdistan’ın, bazı önemli Kürt şehirleri dışarıda bırakıldığı için Kürdistan’ın “etnik” sınırlarıyla ilişkilendirilmediği ve sadece idari bir düzenleme olduğudur.
Yalnızca Kürtler ve Kürt tarihiyle ilgili olarak bir Kürt tarafından yazılmış, bilinen en eski metin ancak 1596 yılında kaleme alındı. Bitlis Emirliği’nin o zamanki yöneticisi Şerefhan Bitlisi’nin yazdığı kitabın adı Şerefnâme idi. Farsça yazılmış Şerefnâme’de “Kürt” terimi sıklıkla kullanılmış olsa da bu terimin kesin bir tanımı verilmez. Bu terim, Şerefhan Bitlisi’nin daha nesnel bir şekilde tanımladığı coğrafi bir bölgeyle, Kürdistan’la ilişkili kolektif bir kimliğe işaret eder: “Kürtlerin memleketlerinin sınırları, okyanustan ayrılan Hürmüz Denizi (Basra Körfezi) kıyısından başlar; bir doğru çizgi üzerinde oradan Malatya ve Maraş illerinin nihayetine kadar uzanır. Böylece bu çizginin kuzey tarafını Fars, Acem Irak’ı (güneybatı İran’ın Kuzistan eyaleti), Azerbaycan, Küçük Ermenistan ve Büyük Ermenistan teşkil eder. Güneyine ise Arap Irak’ı, Musul ve Diyarbekir illeri düşer”.
Bitlis kalesinin Akkoyunlular tarafından ablukaya alınması, Şerefnâme.
Kürt kelimesinin yarı-etnik bir gruba işaret etmek için sıklıkla kullanılışına ise erken dönem İslam kaynaklarında rastlıyoruz. Arap coğrafyacıları, seyahat ettikleri ülkeleri ve sakinlerini betimlerken Kürtlerden de bahsediyorlardı. Erken dönem İslam kaynaklarında Kürtlerden bahsediliyor olması Kürt kimliğinin evrimini anlama çabamızda bize bir çıkış noktası sağlıyor.
Kaynaklara göre Kürtlerin en yüksek toplumsal ve siyasal örgütü MS 10. yüzyıla dek emirlik düzeyini aşmamıştır. Ancak 959’da Arap tarihçiler Doğu Kürdistan’da Hamedan civarında öteki Kürt aşiretleri üzerinde ciddi bir hakimiyet kurmuş olan Hasanvayhi isimli bir Kürt hanedanından bahsediyorlardı. 990’da bir başka Kürt ailesi olan Mervaniler Diyarbakır yakınındaki Mayyafarikin’de (bugünkü Silvan) hâkim hanedan ailesi olarak ortaya çıktı. Bu aile 1096’ya kadar hüküm sürdü. Resmî olarak halife tarafından atandıkları ve devletin resmî dili olarak Arapçayı kullandıkları için, Kürt kökenli olmalarına rağmen alimler her iki hanedanın da Arap olduklarını düşündüler.
Dehak tasviri, Şahname.
Bir sonraki Kürt kökenli İslam hanedanı, Haçlılara karşı yürüttüğü savaşla ünlü olan efsanevi lider Selahaddin Eyyubi’nin (1171-1193) de hükümdar olduğu, 1171 ve 1260 arasında Mısır ve Suriye topraklarında hüküm süren Eyyubilerdi. Eyyubiler, Mervanilerden daha sofistike bir devlet yapısının varisiydiler; ancak hükümdarları kendi Kürt kökenlerinin üzerinde hiçbir zaman durmadıkları ve geniş sınırları olan topraklara hükmetmelerine rağmen Kürt ülkesinin sadece küçük bir parçasını yönettikleri için devletlerini bir Kürt devleti olarak nitelendirmek pek kolay değildir.
13. yüzyıl Moğol istilaları Kürt aşiretleri üzerinde yıkıcı etkilere neden oldu. Hülagü’nün ordusu tek bir aşiret reisinin bile canını bağışlamadı. Hülagü, kılıçtan geçirdiği aşiret reislerinin yerine kendi adamlarını getirdi. Bu, Kürt aşiret yapısı ve geleneksel hükümdar ailelerinin otoritesi açısından büyük bir yıkımdı. Aynı şekilde bundan 150 yıl sonra Timur da Bağdat ve Diyarbakır’ı istila ettikten sonra, kendilerini henüz toparlayan Kürt aşiretlerini yok ederek Kürdistan’ın çoğunu fethetti.
Şerefhan Bitlisi ve Şerefnâme Yalnızca Kürtler ve Kürt tarihiyle ilgili olarak bir Kürt tarafından yazılmış, bilinen en eski metin 1596 yılında kaleme alındı. Bitlis Emirliği’nin o zamanki yöneticisi Şerefhan Bitlisi’nin yazdığı Şerefnâme’deki minyatürlerden biri Hizan şehrini konu alıyor.
15. yüzyılda kısa süren Karakoyunlu hanedanı sırasında Kürt aşiret reisleri önceki güçlerinin bir kısmını yeniden kazandılar. Ancak Akkoyunlu hanedanı, Kürdistan’ın geniş bir parçasını içine alan Karakoyunlu topraklarını ele geçirdiğinde, Kürt aşiretleri rakip Karakoyunlulara olan önceki bağlılıkları yüzünden zulüm gördüler. Akkoyunlu hanedanı büyük Kürt ailelerinin imhasına yönelik sistemli bir politika yürüttü ve yönetici olarak kendi valilerini atadı.
Safevi hanedanı, Şah İsmail’in mistik Şii karizması altında iktidarını kurarken, Akkoyunlu devleti zaten gerileme dönemindeydi. İsmail 1501 yılında Oniki İmam Şiiliği’ni devlet dini olarak ilan ettikten sonra Akkoyunlu devletine son verdi. Ancak onun Kürtlere yönelik politikası da Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ınkinden farklı olmadı. Batıya doğru genişlemeyi uman Şah İsmail de merkezî bir iktidar sisteminden faydalanarak bu bölgeyi ve aşiretleri denetimi altına almaya çalıştı. Ne var ki orada bu karşılaşma için hazırlıklarını yapmış olan Osmanlı İmparatorluğu bulunuyordu.
Yerel yönetimlerin otoritesine son vermek üzere tasarlanmış Akkoyunlu ve daha sonraki Safevi politikalarının sonucunda Kürt aşiret yapısının büyük ölçüde çeşitlendiği görülüyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgede yayılmasından önce, çoğu göçebe olmak üzere merkezi denetimden bağımsız birçok aşiretin yanı sıra Kürdistan’ın en zor ulaşılabilen bölgelerinde birkaç güçlü emirlik mevcuttu. Geleneksel Kürt liderliği, bölgenin yüzyıllar süren istikrarsızlığının sebep olduğu iktidar boşluğunu doldurmayı başaramadı. Moğol istilasından sonra, ne güçlü bir Kürt siyasal oluşumuna ne de bölgede dikkate değer otorite sağlamış bir Kürt hanedanına dair kayıt bulunmaktadır.
KÜRTÇE HEP VARDI
İran dil ailesinin en kalabalık ikinci üyesi
Türkiye’de, Kürtçe isminde bir dil olmadığı, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin karışımı olduğu yanılgısı yaygındır. Ancak Kürtçe İran dil ailesine mensuptur. İran dilleri, Hint-Avrupa dillerinin en önemli kollarından biridir. Farsça’dan sonra bu dil ailesinin en kalabalık üyesi de Kürtçe’dir. İran’da Mazenderani, Gilani, Lur gibi diller, Orta Asya’da Tacikçe, Peştunca, Patanca gibi Afgan dilleri gibi diller, Kafkasya’da Taliş, Osetçe gibi diller bu aileyi oluştururlar. Farsça dışında diğer dillerin yazılı kültürü çok gelişmemiştir. Kürtçe’de 20. yüzyıla kadar güçlü bir halk edebiyatına sahip olmakla birlikte bir yazı dili olamamıştır. Kürtçe bugün Türkiye’de Latin harfleri ile İran, Irak ve Suriye’de Arap harfleri ile yazılır. Kurmanci, Gürani, Sorani ve Zazaca gibi lehçeleri birbirlerini anlamakta zorlanır.
HAYRİ FEHMİ YILMAZ
KÜRTLERİN MİTOLOJİK KÖKENİ
Dehak’ın zulmünden kaçan halk
Kürtlerin kökenine dair en popüler efsane, 16. yüzyılda kaleme alınan ve Kürt hanedanlarının tarihini hikâye eden Şerefnâme’deki Dehak’ın öyküsüdür.
Efsaneye göre Kürtler, bilinen bir figür olan ve Firdevsi’nin klasik destanı Şahname’de de karşımıza çıkan Dehak’ın zulmünden kaçmış bir halkın çocuklarıdır. Dehak, hem İran hem de Turan topraklarını yöneten mitsel Pişdadi hanedanının Cemşid’den sonraki beşinci hükümdarıydı. Öyle zalim ve kötücül mizaçlıydı ki Tanrı onu omuz başına yılana benzeyen yaralar açarak cezalandırdı. Bu yaralar yüzünden Dehak sonsuz acılar içinde yaşıyordu. En iyi hekimler bile onu iyileştiremedi. Nihayet bir gün Şeytan, Dehak’ın sarayında hekim kılığında ortaya çıktı ve bu bitmek bilmeyen acının tek devasının yılan şeklindeki yaralara her gün iki gencin beyninin sürülmesi olduğunu söyledi. Bunun üzerine her gün iki gencin öldürülmesine ve beyinlerinin yaralara sürülmesine karar verildi. Bu tedavi şaşılacak derecede işe yarıyor gibiydi.
Her gün iki gencin öldürülmesi bir zaman daha devam etti. Sonunda masum insanları kesmekle görevli aşçı bazılarına acıdı ve her iki kişiden birinin dağlara kaçmasına izin verdi. Bir koyun beynini diğer kurbanın beyniyle karıştırdı ve bu karışımı Dehak’a sundu. Aşçı, mahkumları serbest bırakmasının koşulu olarak ulaşılmaz dağlara sığınmalarını ve böylece Dehak’ın zulmünden uzakta kalmalarını istedi. Zaman içinde azat edilen bu insanlar çoğaldılar, dağlık bölgeleri doldurdular ve Kürtler diye anılmaya başladılar. Herkesten uzak yaşayınca da benzersiz bir dil ortaya çıkardılar. Daha sonra vadilere inip çiftçi, çoban ve tüccar oldular, köyler, kaleler ve kasabalar kurdular.
Yaklaşık 1000 yıldır ‘siyasi yakın temas’ halinde bulunan Türkler ile Kürtler’in ilişkisi, günümüzden tam 500 yıl önce bir siyasi ortaklığa dönüştü. Osmanlı Devleti’nin farklı dönemlerinde inişli çıkışlı bir seyir izleyen bu birlikteliğin tarafları, bugüne kadar ne tam anlamıyla mutlu olabildiler, ne şiddetli geçimsizlikten ayrılabildiler. İşte 1000 yıllık çözüm arayışının hikayesi…
Kürtlerle Türklerin, 11. yüzyılda Büyük Selçuklu Devleti çatısı altında başlayan siyasi ilişkisi, 1514‘teki Çaldıran Savaşı sonrasında Kürt nüfusunun büyük çoğunluğu Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşamaya başlayınca daha “organize” hale geldi.
Osmanlı Devleti, kendine bağladığı Kürt liderler üzerinden, hem doğu sınırlarını güvence altına almaya hem de çoğunlukla ulaşılması zor dağlık bölgelerde, dağınık yaşayan Kürtleri kontrol etmeye çalıştı. Devletin duruma göre yetkisini genişlettiği ya da kısıtladığı Kürt liderler de devletten aldıkları güçle kendi tebaaları üzerindeki iktidarlarını güvence altına aldılar. Bu ilişki, dönem dönem biçim değiştirmekle birlikte yüzyıllar boyunca sürdü.
Bütün milliyetçi akımlar gibi Kürt milliyetçiliğinin tohumları da 19. yüzyılda atıldı. Ancak bu, imparatorluk sınırlarındaki başka bazı akımlar gibi ayrılıkçı bir milliyetçilik değildi. Kürtler kendilerini Osmanlı toplumunun bir parçası olarak görüyorlardı. Zaten bu sebeple 19. yüzyıl sonundaki ve 1915‘teki Ermeni katliamlarında suç ortağı oldular.
İmparatorluğun dağılma sürecinde bile Kürtlerin ayrılık talebi olmadı. Türk milliyetçileri gibi Kürt milliyetçileri de Osmanlı Devleti’ni yeniden diriltme amacı güdüyorlardı. Milli Mücadele’ye katılmalarının da, ilk Meclis’te kurucu unsur olarak yer almalarının da nedeni buydu.
Cumhuriyet’in ilanından sonra, toplumda Türk kimliği egemen kılınıp Kürtler siyasetten uzaklaştırılınca inişli çıkışlı da olsa yüzyıllardır süren ilişki büyük yara aldı. O tarihten itibaren dışlandıklarını ve inkâr edildiklerini düşünen Kürtler, kimi zaman siyaseti, kimi zaman da siyaset dışı yolları kullanarak itirazlarını dile getirmeye başladılar.
Devletin Kürtlere yanıtı ise çok sert oldu. İsyan hareketleri çok kanlı bir şekilde bastırıldı. Kürt kimliğiyle ilgili en küçük bir ifade bile suç sayıldı. Yalnızca Kürt kimliğiyle siyaset yapmak değil Kürt kültürü üzerine çalışmak da suç kapsamındaydı.
Devlete göre ortada “Kürt diye bir millet” yoktu. Kürt olmadığına göre Kürtçe diye bir dil de yoktu, haliyle Kürt sorunu diye bir şey de olamazdı. Yakın zamana kadar süren bu inkâr politikasının sonucu, günümüzde neredeyse diğer bütün sorunlarımızı da etkileyen Kürt sorunu oldu.
Bugün Türklerle Kürtlerin, her iki halkın kaderini etkileyen ve yüzyıllardır süren ilişkisi çok önemli bir kavşaktan geçiyor. Bu ilişkiyi dayanışmaya dönüştürmek ve birlikte yaşama iradesini güçlendirmek için Kürt sorununu çözmek, bunun için de tarihsel gerçeği ve onun üzerinde şekillenen sosyolojik durumu anlamak zorundayız.
Balkan ve 1. Dünya Savaşları çıkmadan doğdu, Cumhuriyet’in ilanından önce okula başladı. Şerî nikahla evlenen son hanımlardan 103 yaşındaki Ulviye Hanım ve 85 yaşındaki kızı Suna Hanım,#tarih’i evde bir çay partisine davet etti.
CEYLA ALTINDİŞ
Tatlı bir misafirliğin son saatlerinde hep olduğu gibi, nasıl olduysa söz, memleket işlerine ve dünya ahvaline gelmiş. Ulviye Hanım sözü alıyor: “Ben haberleri radyodan dinliyorum, ne olup ne bittiğini hep bilmek istiyorum, ama Suna daha çocuk, o kaldıramıyor, bazı günler televizyonu hiç açmıyor.” Gülüyoruz. Hem de çok gülüyoruz, çünkü 103 yaşındaki Ulviye Hanım, 85 yaşındaki kızı Suna Hanım’dan bahsediyor.
Görmüş geçirmişlik abidesi Gençlik fotoğraflarında Hollywood güzellerini andıran Ulviye Hanım’ın hafızası, canlılıkla parlayan gözleri kadar berrak. 103 senelik ömründe görüp geçirdiği ne varsa ayrıntılarıyla anlatıyor.
Bir öğle sonrasında, taze çayın ve ev yapımı mamullerle dolu sofranın tadını çıkarıyoruz. Suna Hanım kendi elleriyle hazırlamış. Nişantaşı’ndaki bu eve birkaç saat önce girmişiz, bu iki hoşsohbet hanımefendi bizi ayakta karşılamış. Lütfen “ayakta”yı öyle hızla geçmeyin. Eşyaların yıllanmış ama yıpranmamış olduğu sade döşeli bir salondayız. İyi ki gelmişiz! Belli ki cam önündeki berjer, Ulviye Hanım’ın köşesi, oturuyor: “Şekerim, benim küçüklerim, akrabalarım, sevdiklerimin hepsi gitmiş, onları hep özlüyorum. Ben mazi ile yaşıyorum. Hani gidersin gidersin de, yolun bittiğini düşünürsün… Ben de bu kadar yaşayacağımı bilmezdim.” Bir yandan Ulviye Hanım anlatıyor, bir yandan zihinlerimiz sürekli bir hesap makinesi görevi üstleniyor. Allah’tan yüzlerce fotoğraf var, yoksa belki de inanmayacağız. Zaten kendisi de üç basamaklı yaşına şaşkınlığını pek gizlemiyor: “Şimdi kızım yaşını söylüyor, inanamıyorum; torunum yaşını söylüyor, inanamıyorum. Ben de kendime şaşıyorum. Yaşımı bir düşünüyorum… Sonra Allah unutturuyor galiba, yoksa öyle kalakalırsın bir köşede.” Bir iki tanesi vitrinin kenarına sıkıştırılmış, albümlerde ve çok da açılmamış bir poşetin içindeki fotoğrafların arkasına düşülmüş eski Türkçe tarihler onaylıyor, Ulviye Hanım 1910’da doğmuş. Yani sevdiğimiz “klasik”lerin yazarı Tolstoy’un henüz öldüğü, Çin’de köleliğin kaldırıldığı,şimdikinden üç önceki İngiliz hükümdarı V. George’un tahta geçtiği, Meksika’da 20. yüzyılın ilk büyük devriminin yaşandığı ve Osmanlı Devleti’nin Arnavutluk bağımsızlık hareketiyle cebelleştiği yıl. Büyük cihan harplerinin daha ilki bile patlamamış. Karşımızda doğduğu yılı Rahibe Teresa’yla paylaşan bir kadın var! Ve tarihe geçmeyi kesinlikle hakediyor. Gençlik fotoğraflarında Hollywood güzellerini andıran Ulviye Hanım’ın genel görünümü ve mavi gözlerinin canlılığı hayret uyandırıyor. Gözlerinin içi gibi kendi de gülümsüyor ve şaşkınlık nidalarımıza uyarıyla cevap veriyor: “Gençliğimde çok hareketliydim, yakın zamana kadar da dışarı çıkıyordum, fakat şimdi sokak falan tamam. Gözümü katarakt yaptırmadım, idare ediyor. Her şey gibi vücut da eskiyor kızım. Bana da gençken derlerdi ki, ‘gençliğinin kıymetini bil.’ Ben zannederdim ki bu böyle gidecek, gitmiyor. Hele şimdi bir sürat devri. Aç gözünü hafta, aç gözünü ay bitti.” Şimdiki zamanı fazla hızlı buluyor.
1937 Ulviye ve Suna Hanımlar, anne-kız, 77 yıl arayla aynı pozu veriyor.
2014
Hayatı 20. yüzyılın başlarında Zonguldak’ta başlamış. “Babam Ali Remzi Bey, annem Ayşe Hanım. Anne tarafım Boşnak olduğu için babası ona Hayka dermiş dolayısıyla bütün Zonguldak anneme Hayka Hanım derdi. Babamsa memur olarak Sivas’tan gelmiş Zonguldak’a, sonra da memuriyeti bırakmış, maden ticaretiyle uğraşmaya başlamış. Ben çocukken, Ruslar Zonguldak’ı bombaladı. Bütün kent, civar köylere taşındı. Büyük dayımın Çaycuma’da evi ve çiftliği vardı. Bizi küfelere koyup oraya götürdüler.” Ulviye Hanım’ın en eski hatırası bu. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı yıllarını hatırlıyor. Sonra gözünün önüne koca bir yatakta uzanan babası geliyor. “Bütün Zonguldak boşalmışsa da babam orada yalnız kalmış. Bünyesi zayıf düşmüş olmalı ki ciğerleri hastalanmış. Heybeliada’daki sanatoryuma götürmüşler. Biz üç kardeşiz. En büyüğü benim, Aliye ve Mazhar küçük. Babam ilk çocuğunu yanına istemiş, beni oraya götürmüşler. Annemle bir sene adada kalmışız. Babam, henüz 33 yaşındayken orada ölmüş. İki kere yüzünü hatırlıyorum. Babam yatakta yatıyor, annem beni kaldırıp ona gösteriyor.” Herkesin hayatında böyle acı şeylerin olduğunu kendine hatırlatıyor ve gözlerinin doluşunun geçmesini bekliyor. “Sonra annem, dayım madenci Süleyman Sırrı ve ben Zonguldak’a döndük.” Fakat Ulviye Hanım’ın babasının ölümünü başka bir acı takip etmiş. 1918’de 40-50 milyon kişinin ölümüne yol açan grip salgını, onun da ailesine uğramış. “Anneannem Necibe Hanım’ın bir hafta sonra nikahlanacak 18 yaşındaki kızı teyzem de İspanyol nezlesi olmuş, onu da kaybetmişiz.” Sonra ortaya, babası Ali Remzi Bey’in sağlığında çocuklarını emanet ettiği akrabası Kadri Kansu Bey çıkmış ve Ulviye Hanım’ın 25 yaşındaki annesiyle evlenmiş. Ulviye Hanım, “Babam ‘Çocuklar sana emanet Kadri’ diye yazmış, ‘Evlen’ dememiş ki ona!” diye takılarak anlatıyor ve Kadri Kansu Bey’i sevgiyle anıyor. “Yine de teyzem de hastalıktan gidince, anneannem bırakmamış beni onlara. Anneannemi anne bilmişim. Zaten hepimiz koskoca bir bahçe içindeydik. Ben sekiz yaşındaydım. Annemin evi, iki dayımla anneannemin evleri buradaydı. Her sözüm dinleniyor, her istediğim yapılıyordu, nazlı büyüttüler beni.”
Ulviye Hanım’ın salonundan babası Ali Remzi Bey ve çok özlediği annesi Ayşe Hanım’ın portreleri.
Ulviye Hanım, dönemin Zonguldak’ını sinematografik bir dille aktarıyor: “O zaman Zonguldak çok tenha, bambaşkaydı. Büyük bahçeler içindeki evlerdeydik. Bütün akrabalar hepsi birbirini severdi, hep beraberdik, bu ev senin, şu ev onun, koştururduk. Hep yemekli toplantılar yapılır, Amasra’ya yazlığa gidilirdi. Böyle geçti seneler.”
İmparatorluk taşrasının son tanığı Ulviye Hanım okul arkadaşları ve öğretmeniyle hatıra pozu veriyor, yıl 1922 ve tümünün başı açık, (üstte). Artık mezun ve evli olan Ulviye Hanım, Zonguldak’ta bir balo için giyinmiş, (altta).
“Zonguldak, 28 Şubat 927, hatıra-i izdivaç.” Şerî nikahın üzerinden aylar geçmiş, Ulviye Hanım ve eşi evde izdivacını kutlamak için gelenleri kabul ediyor.
Devam ediyor: “Aşırı dindarlık yoktu, herkes kendince yaşardı dininin gereklerini. Bir yakınımızın oğlu yük dolabına girer tesbih çekerdi! Uluorta yaşanmazdı. Erkeklerden ziyade kadınlar oruç tutardı. Anneannem de ramazanda orucunu tutar, namazını kılar, köyden gelenlere basmalar alırdı. 1923’e kadar Zonguldak Rumlarla doluydu. Ben onlara ‘amca’ veya ‘teyze’ diye hitap ederdim. Onlarla kardeş gibiydik. Sonra eşyalarını satıp gittiler, mübadelede ağlaya ağlaya ayrıldık. 1922’de bir günü çok net anlatıyor: “Çarşıda bir kıyamet kopuyor, bir şenlik havası esiyor, öğreniyoruz ki İzmir kurtulmuş! Sonra Cumhuriyet geldi ve her şey daha da canlı oldu.” Dahası için anneannesinin babası madenci Ahmet Ali Ağa’nın torunu Doğu Karaoğuz’un Karaelmas’ın İlk Madencileri kitabını okumamızı öneriyor. Suna Hanım, ona yüksek sesle okumuş ve yaşadığı sokaklar, tanıdığı kim varsa gözünde canlanmışlar.
Aralarında sadece 19 yaş var Yıl 1929, Ulviye Hanım ve kucağında 6 aylık kızı Suna. “Babam sevgisini belli etmezdi ama çok sevildiğini bilen mutlu bir çocuktum” diyor Suna Hanım. Genç yaşta nedense İngilizce sevdasına düşmüş, Üsküdar Amerikan Koleji’nde okumuş. “Annemi öyle özlerdim ki ‘yetim kızın’ imzalı mektuplar yazardım.” 1953’te evlenmiş, Selva ve Verda adında iki kızı olmuş. Ankara’da ve uzun yıllar Karadeniz Ereğlisi’nde yaşamış. Hayatı boyunca çalışmış, 45 yaşındaki kocası Kenan Bey’i beraber geçirdikleri bir trafik kazasında kaybetmiş ama ayakta kalmayı başarmış. Şimdi bir taraftan annesi bir taraftan torunuyla ilgileniyor. Geçirdiği tüm badirelere rağmen, en az 20 yaş genç gösteriyor.
“İlkokula yine orada başladım fakat okulu hiç sevmiyordum. Beşinci sınıfta sadece beş kişiydik. Ne kadar azdık! İyi kötü beşinci sınıfı bitirdim. Arkadaşlarımdan bazıları İstanbul’a gelip hakim ve doktor oldular. Benimse, okumaktan aklım çıkıyor! Hiç istemiyordum, bir de 14-15 yaşlarında dayım Süleyman Sırrı Bey’in arkadaşına sevdalanınca iyice vazgeçtim!” Ve yine bir gülümseme beliriyor yüzünde: “Sonra okumayı sevdim ama iş işten geçmişti!” Aslında tam da o sırada biz de onun gibiyiz, “sevda” lafını duyunca, hikayenin hemen o tarafını dinlemek için can atıyoruz, o devam ediyor: “Eski harflerle başladım, eski harflerle bitirdim okumayı. Din dersinin ismi “ulûm-i diniye”ydi. Zor geldiği için Kuran’ı bir türlü okuyamazdım. Ama o zaman ezberlediğim duaları hâlâ okurum. Hepsi ezberimdeler.”
Ulviye Hanım, Zonguldak’ta kardeşi Mazhar Bey’le beraber. Hâlâ devam ettirdiği “günde iki sigara” alışkanlığı bu günlerden kalmış olmalı.
Sevda meselesine merakımızı hisseden Ulviye Hanım, bekletmiyor. Küçük yaşta, 16’yı henüz bitirmişken evlenmiş. Önceleri Zeki Bey, onu anneannesinden istermiş ama anneannesi çok küçük olduğunu söyler, vermezmiş. “Sevda iki tarafta da çok ileriydi. Zeki Bey aslında anneanneme 18 yaşıma gelene kadar bekleyeceğine söz vermiş. Sonra Medeni Kanun çıkacak denilince beklemedi, benim de işime geldi tabii” diye açıklıyor. “Zeki Bey, o sırada İstanbul’da bedelli askerlik yapıyor. Şişli’de tuttuğu möble evde annesi ve görümcemle oturuyor. Anneannemi de benimle beraber oraya çağırıyor ama anneannem dayılarımı Zonguldak’ta bırakamıyor. O gelmeyince tabii ben de gelemiyorum, Zeki’nin de tepesi atıyor. Zonguldak’a gelip beni alıyor. Medeni Kanun’dan bir gün evvel, nasıl beceriyorsa beceriyor… Aptalın da tekiyim, seviyorum o kadar, aklım hiçbir şeye ermiyor. Benim evliliğim eski nikahla oldu böylece” derken hiç pişman görünmüyor. Böylelikle İstanbul’a gelen Ulviye Hanım, yine de kendisini eleştiriyor: “Şimdiki kızlar akıllı, ben o zaman işte, ‘Ben gelmiyorum, söz verdin, bekle’ demedim. Hem seviyorum, hem de zannediyorum ki gitmezsem bırakır beni.” Anneannesinin evinden içinde iki üç esvap olan bir valizle alelacele çıkan Ulviye Hanım, kızı Suna Hanım’a dönüyor ve “Halan koynunda yatırdı beni iki gece” deyiveriyor. Tabii yine gülüyoruz. “Kocamın durumu iyiydi o zaman, bana neler neler aldılar. Kaç ay kaldık orada bilemiyorum fakat Şubat 1927’de vapura binip Zonguldak’a gittiğimizi iyi hatırlıyorum. Ben heves etmiştim dönünce düğüne. O zaman salon düğünü falan yok, evde gelin oluyorsun, biri geliyor, biri gidiyor, giyindik ve fotoğraflar çektirdik.” Bu arada eşiyle birlikte göründükleri 28 Şubat 1927 tarihli siyah beyaz fotoğrafı gösteriyor. Evlendikten sonra Zeki Bey, Zonguldak’taki madende muhasebeci olmuş. Evde bir erkek aşçı ve gündüzlü hanımlar çalışırmış. Kayınvalidesi de Zonguldak’a gelip onlarla birlikte yaşamış: “Şimdiki kızlar kayınvalideyi atıyorlar, oysa zavallı kadın kızını bırakıp yedi sene bizimle yaşadı, anneannem Zeki Bey’e bu şartla vermiş beni.” 1928’de Millet Mektebi’ne gidip Latin harflerini öğrenmiş Ulviye Hanım. Hatta Zeki Bey’in eniştesi Zonguldak milletvekili Ragıp Bey (Özdemiroğlu) onu bunun için cesaretlendirmiş. 1929’da da Suna Hanım doğmuş. Ailece Zonguldak’ın “Küçük Paris” diye anılan yıllarının tadını çıkarmışlar. “Ne partiler ne davetler olurdu orada. Güzel geçti gençliğim, Allah için güzel geçti!” 1954’te İstanbul’a temelli gelmişler. “Kocam Halk Partili’ydi. Demokrat Parti gelince Divriği’ye tayin ettiler ama gururluydu gitmeyi reddetti, dolayısıyla İstanbul’a yerleştik.” Yakın yıllara kadar yazları Nişantaşı’ndan Yeniköy’e yürürmüş denize girmek için. Suadiye’deki köşklerde yaşayan akrabaları ziyaret edermiş. Zeki Bey, 1968’de vefat etmiş. O “gittiğinden beri” Ulviye Hanım da yıllarını bugünkü mahallesinde geçirmiş. Özendirici olmasın ama, hâlâ devam ettirdiği ilginç bir rahatlama yöntemi var: pencerenin başında değil, ütü yaparken veya bulaşık yıkarken bir sigara tellendirip yüzyılı aşan hayatının en kıymetli anlarını yeniden yaşamayı seviyor. “Amerikan sigaraları hafif, bana bir şey edemiyor onlar. Her şey alışmaya bağlı. Ben çocukluğumdan beri alıştığım şeyleri yapıyor, alıştığım gibi yaşamaya devam ediyorum” diyor. Ancak kitaplarda okumaya alışkın olduğumuz günleri, alışkın olmadığımız bir tatlılıkla anlatan bu hanımlardan hiç ayrılmak istemiyoruz. Bu yaşamı kitaplaştırmamak yazık olacak.
27 Eylül’de aramızdan ayrılan Talip Apaydın, kendi kuşağından birçok yoksul köylü çocuğu gibi Köy Enstitüsü’nü bitirmişti. Apaydın hem yıllarca öğretmenlik yaptı, hem 42 kitaba imza attı.
SENNUR SEZER
Varlık Yayınevi’nde çalışmak benim için bir üniversite bitirme deneyimine denktir. Özellikle yakından tanıdığım yazarlar bakımından. “Enstitülüler” de denilen Mahmut Makal, Mehmet Başaran ve Talip Apaydın’ı da orada tanıdım. Her birinin adının çağrışımı bir başka.
Talip Apaydın güleç bir insandı. Sarı Traktör’de makineye hakim olmanın coşkusuyla dönen delikanlıya “hey be sarı traktör” diye seslenen o olsa yakışırdı. Ben uzun süre çelebiliğini, ince davranışlarını müzik eğitimine bağladım. İnceliğinin altındaki alaycılığı fark edince bunun bir karakter özelliği olduğunu kavradım. Belki de bozkırda doğup büyümenin getirdiği inatçı, dirençli yapı:
“Polatlı’ya bağlı Ömerler köyü 1926 doğumluyum. Sonradan babamın köyü olan Kapullu (Beypazarı-Kırbaşı) köyüne göçtük. Orada büyüdüm. Anam ben üç yaşındayken öldü. Babam yoksul, hiç toprağı yoktu. Ağa tarlalarında ortakçılık (yarıcılık) yaparak zor geçiniyordu. Yoksulluk, üvey ana… Çocukluğum iyi geçmedi. Üç sınıflı köy okulunda okudum. Sonra Beypazarı’nda açılan yoksul çocuklar için pansiyonlu ilkokulu bitirdim. İlerisi karanlıktı, babamın beni okutacak gücü yoktu. Bense okuyayım, şu köyden kurtulayım düşleri içindeydim.”
Bu düşleri öğretmeni de paylaşıyor olmalı ki ona parasız yatılı bir okulun müjdesini verir: Hamidiye köy öğretmen okulu. Sonradan Çiftleler Köy Enstitüsü olur bu okul. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsüne seçilir, üç yıl daha okuyup Güzel Sanatlar Bölümü’nden 1946’da mezun olur. 30 yıl öğretmenlik yapar. 27 Eylül 2014 akşamı aramızdan ayrıldığında edebiyatımıza; şiir, anı, öykü, oyun ve roman dalında 42 yapıt kazandırmıştı.
Köy notları (Bozkırda Günler) 1952’de, şiirleri (Susuzluk) 1956’da kitaplaştı. Tütün Yorgunu’na 1976 Madaralı Roman Ödülü, Köylüler’e 1992 Orhan Kemal Roman Armağanı, Yapılar Yapılırken ve Otobüs Yarışı eserlerine 1975 TRT Yayınlanmamış Radyo Oyunları Sanat Ödülleri verildi.
Apaydın, “Yazarın, toplumun sorunlarını kendi sorunu saymasından” yanadır. Anlatılarında, bir çakımlık ışık gibi bellekte yer eden ayrıntılar sık görülür: Yar Bükü’nde alayla, itip kakmayla beslenen korunma güdüsü, Yoz Davar’da konuşamayan, Samıt Çoban’ın yoksuldan yanalığı, Bir Yol’da öğretmenin köylüler için geçim yolu ararken yonttuğu tahta…
Toz Duman İçinde (1974), Vatan Dediler (1981), Köylüler (1991) Kurtuluş Savaşı için dile getirilmesi zor bir saptama yapar: Yurt için dövüşenler, işgalci yardakçılarına yenilirler.
Öte Yakadaki Cennet öyküsü, bunu çizer: “Irmağın öte yakası yemyeşil, bu yakası bomboz. (…) Biz çocukluğumuzda bunu Allah böyle yarattı sanırdık..”
Kanuni’nin sevgili şehzadesi Mehmed için inşa ettirdiği külliyedeki türbeler, özenli bir restorasyonun ardından Cumhuriyet tarihinde ilk defa ziyarete açıldı. Sivas’ta Anadolu Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykavus’un 800 yıllık türbesindeki çinilere yapılanlarsa ancak bir resim dersi olarak nitelendirilebilir.
Kanuni Sultan Süleyman, ilk büyük külliyesini 1543’te henüz 23 yaşında hayatını kaybeden sevgili şehzadesi Mehmed adına Mimar Sinan’a yaptırmıştı. İstanbul’da bugünkü Şehzadebaşı semtinde yer alan Şehzade Külliyesi’nde ilk olarak şehzadenin türbesi tamamlanmış, çevresine sonraki yarım asırda altı türbe daha inşa edilmişti.
Şehzade’nin türbesi belki de Osmanlı sanatının en zengin süslenmiş türbesiydi. Cephedeki renkli taş kakmalar ve zengin taş işçiliği, yivli kubbe, Şehzade’nin sandukasının üzerine yapılan ahşap taht, bu eseri benzersiz kılmıştı. Türbe ve külliyenin inşaatından yüzyıllar sonra, Cumhuriyet’in ilanının ardından türbeler ziyarete kapanmış ve yeni kurulan Türbeler Müdürlüğü’ne bağlanmıştı. 1950’lerden itibaren bazıları geçici sürelerle açılmış ancak genel olarak ziyarete kapalı, özel izinlerle gezilebilen birimler olarak kalmıştı. Nihayet Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yaklaşık 50 kişilik bir ekiple tamamlanan restorasyonun ardından günümüzde Şehzade Külliyesi Türbeleri olarak adlandırılan toplam yedi yapı ziyarete açıldı. Genel anlamda son derece başarılı yürütülen çalışmalarda türbe içindeki kalemişlerinde, renkli camlarda bakım yapıldı, kurşunlar yenilendi, yapıların dış cepheleri temizlendi. Ancak (III. Murad’ın kızı Ayşe Sultan’ın eşi) İbrahim Paşa’nın türbesinde bulunan mermer sandukalar üzerindeki kalemişi detayların kötü bir restorasyon uygulamasına maruz kaldığını da belirtmek gerekir.
İSTANBUL Şehzade Külliyesi Türbeleri
Öte yandan Şehzade Mehmed’in türbesinden kuş uçumu 700 km uzakta restorasyonu tamamen zıt yönde sonlandırılan bir türbede de 29 yaşında ölen Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykavus (1220) yatıyor. Sivas’taki türbesindeki sandukaların üstünde yer alan Anadolu çini geleneğinin en güzel örnekleri, tamamen uyumsuz ve anlaşılmaz bir şekilde kalemişi tamamlandı. Selçuklu Sultanı, genç yaşta hastalanınca bu kentte gömülmeyi vasiyet etmiş, gömüldüğü türbenin cephesindeki kitabeye onun ağzından “geniş saraylardan çıkıp daracık mezarlara girdik, zenginliğimin bana faydası olmadı, saltanatım mahvoldu” şeklinde duygusal bir şiir yazılmıştı. İşte bu türbede ve türbenin dahil olduğu şifahanede 2009’da başlatılan çalışmada ciddi bir bakım yapıldıysa da sandukaların üzerine, dökülen çinilerin yerlerine kötü bir müdahalede bulunarak kalemişi tekniğinde nakışlar dolduruldu. Ama bu nakışlarda çinilerde görülen zengin geometrik kurgu anlaşılamaz hâle getirilmiş, ne renk ne de kompozisyon devam ettirilmiş. Restorasyon umarız ki yakın zamanda yetkililerin müdahalesi ile düzeltilir.
SİVAS I. İzzettin Keykavus Türbesi
MUHTELİF
1- Türk eski çağ bilimleri duayeni Prof. Dr. Sencer Şahin (75), eski Genelkurmay Başkanı “tak-şak paşa” Doğan Güreş (88), yerel gazeteciliğin önemli isimlerinden Saruhan Ayber (75) hayatını kaybetti.
2- İzmir, Kadifekale’de gecekondular arasında yer alan Antik Roma tiyatrosunda kazılar başladı. Bölge İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kamulaştırılmıştı.
3- Firavun Tutankamon’un vücuduna 2 binden fazla bilgisayar taramasıyla sanal otopsi yapıldı ve tavşan dişli, yumru ayaklı olduğu anlaşılan firavunun önceden bilindiği gibi savaş arabası kazası değil, kalıtsal bir hastalık sonucu öldüğü iddiası kuvvet kazandı.
4- İstanbul’da Rumca yayımlanan Apoyevmatini gazetesinin 1925’ten bu yana faaliyet gösterdiği Beyoğlu, Suriye Pasajı’ndaki ofise maddi gerekçelerle kilit vuruldu. Gazetenin sahibi Mihail Vasiliadis, gazeteyi evinde hazırlayacağını duyurdu.
5- Channel 4’te yayınlanan Hitler’in Gizli Madde Bağımlılığı belgeselinde, dönemin Amerikan istihbarat raporuna dayanarak Alman diktatörün metamfetamin bağımlısı olduğu ve 74 ayrı ilaç kullandığı iddia edildi.
6- Müzayede şirketi Sotheby’s’te mezata çıkan 7-8. yüzyıl tarihli nadir bir Kuran yazmasının sayfaları 170 bin TL karşılığında Yıldız Holding Sanat Koleksiyonuna dahil oldu.
TARİHE KALANLAR
1990’lara dönüş alarmı
Suriye’nin Türkiye sınırındaki Kobani’ye yönelik IŞİD saldırısına dikkat çekmek için HDP 6 Ekim’de “sokağa çıkma” çağrısı yaptı. Olaylar, PKK ve Hizbullah kökenli Hüda-Par gibi grupların çatışmasına dönüştü, 40’ı aşkın kişi öldü, Bingöl Emniyet Müdürlüğü’ne silahlı saldırıda 2 polis öldürüldü, pek çok bölgede sokağa çıkma yasağı kondu. Diyarbakır’da kurban dağıtırken Yasin Börü (16), Hasan Gökgöz (26) ve Hüseyin Dakak (19) korkunç bir şekilde katledildi. Demirtaş’ın Öcalan’ın telkin çağrısını aktarmasıyla sokak olayları önemli ölçüde sona erdi.
Anneler için 500. cumartesi
Gözaltında kaybolan ve faili meçhul cinayetlerde hayatını kaybedenlerin yakınlarının 27 Mayıs 1995’ten bu yana Galatasaray meydanında düzenledikleri oturma eylemi 25 Ekim’de 500. defa yapıldı. Eylemlere 1999-2009’da ara verilmişti.
Karaman’da facia
Soma maden faciasından 5 ay sonra 28 Ekim’de de Karaman’daki bir kömür ocağında göçük yaşandı, 18 madenci mahsur kaldı. Yayına hazırlandığımız saatlerde Enerji Bakanı Taner Yıldız “umutlarımız azalıyor” dedi.
Nobel ödülü Malala’ya
Nobel Barış Ödülü, ülkesi Pakistan’da kız çocuklarının okula gitmesi için kampanya yürüten ve bu sebepten Taliban tarafından vurulan Malala Yusufzay (17) ve Hintli çocuk hakları savunucusu Kailaş Satyarthi’ye (60) verildi.
Her yeni araştırma Amasya ve çevresinin Anadolu’daki en önemli Zerdüştlük merkezi olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Kent merkezindeki Harşena Kalesi’nde keşfedilen son bulguyu da artık listeye ekleyebiliriz. 2007’de Amasya Müze Müdürlüğü tarafından bölgede yürütülen kazı çalışmalarında bazı bölümleri işlenmiş kayalık alanda yuvarlak şekilli bir kaide boşluğu bulunmuştu. İşte arazide yer alan bu bölümü, bir bronz Roma İmparatorluk Dönemi sikkesinde tasvir edilen ateş sunağı ile eşleştirmiş bulunmaktayız. Severus Alexander (MS 222-235) döneminde, o zamanki adıyla Amaseia’da basılmış sikkede kentin surlarla çevrili yukarı kısmı (sitadel) ve bu bölüm içinde üzerinde dev alevler yükselir durumda ateş sunağı resmedilmiş.
Sikkede resmedilen ateş sunağını oluşturan yuvarlak biçimli boşluğa, kayaya oyulmuş dört adet basamakla ulaşılıyor. Kaide boşluğunun batı kenarında günümüze değin ulaşmış düzgün kesilmiş iki adet blok taş, ateş sunağının büyük olasılıkla Hellenistik Dönem’de (MÖ 334 – 330) inşa edildiğini gösteriyor. Silindir şeklinde olduğu anlaşılan ateş sunağının sikke üzerinde hemen solunda yer alan tapınak ile ilişkili olduğu anlaşılmaktadır.
Amaseia ateş sunağı, Zerdüşt dininin baştanrısı olan Ahura Mazda ile bağlantılı olmalıdır. Bu dinin en güçlü ritüel ögesi olan Ateş Kültü’nün, Hellenistik ve Roma dönemlerinde Amaseia halkının inanç pratiğinde yer aldığını ve kültün mimari boyut kazanmasına neden olduğu anlaşılmaktadır.
Alevler böyle yükseliyordu Roma sikkesinde tasvir edilen Amasya Kalesi ve kalenin eteklerindeki ateş sunağı. Sunaktan alevler günümüzde de yükselse, yandaki uygulamada olduğu gibi gözükecekti.
Eminönü Balık Hali, 1929’un Kasım ayındaki palamut akınında tıka basa palamutla dolmuştu. Palamutun tanesini ancak 3 kuruşa satabilen balıkçılar durumdan çok memnun değildi. Yoksul halk ise palamut bolluğunu sevinçle karşıladı. Balıkçılar Cemiyeti, palamutu zararına satmaktansa fazla balığın bir bölümünü hastane ve okullara ücretsiz gönderme kararı aldı. Ancak belediye, ücretsiz yollanan balıklar için de vergi almaya kalkınca balıkçılar tuttukları balığın fazlasını denize dökmeye başladılar. Halk bu duruma tepki gösterdi. Balıkçılar Cemiyeti, vergi kalkarsa hastane ve okullara bedava balık yollamayı sürdüreceklerini açıkladı. Palamut akını bittiğinde tartışmalar hâlâ devam ediyordu.