Metin And’ın kitabı, Batı dünyasının aksine dini tasvirin çok sınırlı olduğu Osmanlı uygarlığının günlük hayat mekânlarında, eşyalarında oluşturduğu zengin tasvir dünyasını gözler önüne seriyor.
Görsel tasvirden uzak durduğu düşünülen bir uygarlığın resimli anlatım ile ilişkisini açıklamak zaten başlı başına ciddi bir sorunken, konunun bugüne kadar akademik ve anlaşılması güç metinler halinde ele alınması, meselenin geniş kitlelerce okunmasını ve kavranmasını zorlaştırmıştır. Osmanlı sanatı çalışmalarına kendi bakış açısını getiren bir araştırmacı olan Metin And, Osmanlı Tasvir Sanatları 1: Minyatür isimli eserinde sözkonusu zorluğu teknik terim ve tariflerden uzak, keyifle okunan bir metinle aşmayı başarmış. İyi seçilmiş görseller, kitabın özenli grafik tasarımıyla birleşince ortaya gözlere de hoş gelen, değerli bir eser çıkmış.
Hırsızlarla dervişin öyküsü, Hümâyûnnâme.
Kadın tasvirli çini tabak.
Hoca, iki kitap olarak planladığı bu çalışmanın ilk cildinde ağırlıklı olarak minyatürleri, yani kitap resimlerini konu alıyor. Daha az tanınan Osmanlı tasvirleriyle ilgili bölümlere, yani çarşı ressamlarına, ev ve sarayların duvarlarını ve tavanlarını süsleyen resimlere ise kısa tanıtım yazıları ve birkaç güzel örnekle değinmekle yetiniyor. Bu bölümün devamında, halı ve kilim, kumaşlar, işlemeler, peşkirler, çini sanatı, madeni eserler üzerindeki tasvirler, yazı ve tasvir, Türk gölge oyunu (Karagöz), kâğıt oymacılığı, cilt kapağı, çekmece, kutu ve sandık, tepsi üstü, cam altı gibi bazı başlıkları yine kısaca ele alıyor. Batı dünyasında görülen anıtsal resim sanatından farklı olarak dini tasvirin çok sınırlı olduğu bir uygarlığın günlük hayat mekânlarında, eşyalarında oluşturduğu zengin tasvir dünyasına dikkat çekiyor.
Karagöz figürleri
Keman (rebab)
Osmanlı Tasvir Sanatları 1: Minyatür, 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadarki dönemde Osmanlı minyatür sanatının gelişimini kronolojik olarak tanıtıyor. 19. yüzyılda artık etkisini yitiren kitap resminin son örnekleri Zenanname ve Sefarretname-i İran’ı da örneklerle değerlendiriyor. Bu bölümün sonunda Metin And Hoca, Osmanlı şehirlerindeki cami, saray ve konakların duvarlarında görülen resimler ve kitap sanatları arasındaki benzerlikleri ele alıyor. Sonraki bölümde bir saray sanatı olarak minyatürleri ve bu eserleri üreten nakkaşları mercek altına alıyor. Nakkaşhane, nakkaşlar ile ilgili belgeler, nakkaş isimlerini ve memleketlerini konu alan listeler son derece ilgi çekici. Metin And, bugünkü İran coğrafyasından Osmanlı ülkesine gelen sanatçılar üzerinden iki farklı dünyanın yakın ilişkisini de sergilemeyi ihmal etmiyor. Yapılan işin aşamalarını anlattığı bölümde nakkaşların kullandıkları teknikler ve üretim yöntemlerine değiniyor. Osmanlı saray çevresinde gelişen ve desteklenen kitap resimleri ve ressamları hakkındaki son bilgiler çok sınırlı olduğundan, bu bölüm sanat tarihinin loş kalmış bir alanına ışık tutuyor.
Kitabın dördüncü ve son bölümü ise minyatür sanatını konularına göre sıralıyor. Metin And’ın kaleminden; padişah portrelerinin, padişahların günlük yaşam sahnelerinin, savaş ve sefer sahnelerinin saray sanatının en önemsediği konular olduğunu öğreniyoruz. Ardından sıra dini tasvirlere geliyor. İslam inancı dini konulu tasvire karşı olsa da eserin bu sayfalarında başta miraç ve mucizeler olmak üzere Peygamberin hayatından önemli sahnelerin Osmanlı nakkaşları tarafından resmedildiğini görüyoruz. Çok yaygın olmasa da şehir ve yerleşim resimlerinin, günlük yaşam sahnelerinin, kuşlar ve diğer hayvanların, efsanevi yaratıkların ve bitkilerin yine her biri farklı el yazmalarından alınan örnekleri de bu bölümde kronolojik olarak sıralanıyor. Buradaki minyatürler, ait oldukları dönemler hakkında önemli birer tarihi belge niteliği taşıyor. Saray kütüphanelerinin gizli raflarından dünyanın farklı yerlerindeki kütüphanelere dağılan görsel malzeme de eserde başarılı bir şekilde bir araya getiriliyor.
Çeng
Metin And Hoca maalesef iki kitap olarak tasarladığı çalışmasını tamamlayamamış, “Çarşı Ressamları” ve üzerinde tasvir bulunan her türlü malzemeyi ele alacak ikinci cildi yazamamıştır. Oysa hocanın bu konularda değişik tarihlerde yazılmış ve tek tek farklı sorunları ele alıp yorumlayan makaleleri çok önemlidir. Bugün bunlar ancak zor ulaşılan dergi ve kitaplarda bulunabilmektedir. Bu nedenle, Yapı Kredi Yayınları’nın Osmanlı uygarlığını daha iyi tanımamızı sağlayacak ikinci cildi yayınlama düşüncesi son derece yerindedir.
Modern şiirin en uçarı figürü Guillaume Apollinaire’in az bilinen yönü farklı mecralarda yazdığı kısa sanat haberleriydi. 1910-1911 yıllarında yani kendi deyimiyle “Türklüğün moda olduğu günlerde” devrik padişah II. Abdülhamid’in müzayedede satılan eşyalarını da konu edinmişti.
Büyük Savaş bağlamında, erken yaşta (1880-1918) ölen Guillaume Apollinaire’i bir ölçüde tanıdığımızı dile getirmiştim: İnce, kıvrak, oldukça atak şiirleri şairlerimizi enikonu esinlemişti. Daha az tanıdığımız yönü şuydu: nasıl modern sanatın ilk önemli eleştirmeni Baudelaire olduysa, avant-garde sanatın ilk eleştirmeni Apollinaire’di. Braque’ın ve Picasso’nun çok yakın arkadaşı, Kübizm başta olmak üzere, birden fazla öncü sanat girişiminin yol açıcı tanıkları arasında yer almıştı. Erotik metinlerine gelince, onları Türkçeye onca yıl sonra çevrildiklerinde mahkûm oldukları, asıl bu nedenle yüzümüz kızartıldığı için tanıyoruz.
Apollinaire, çoğu kez geçim kaygısından, basın organlarına ufarak haber-yorumlar yazmaktan geri durmamıştı. Bunlar, 1979-1980 kavşağında derlenerek iki kitapta bir araya getirilerek kayboluştan kurtarıldı: Gündelik Yaşamın Küçük Harikaları ve Küçük Sanat Aylâkgezerlikleri. Bu toplamı tanımıyoruz, oysa söz konusu civelek kısa parçalardan Apollinaire’in bize de sokulduğunu öğreniyoruz:
12 Mayıs 1914 tarihli “İstanbul’u Kurtarmak İçin” başlıklı parça hayli ilginç: Şair, burada, Paris’te kurulan bir dernekle ilgili somut bilgiler veriyor: “İstanbul Dostları Derneği”nde, Fransa’nın Türkiye büyükelçisinin eşi Bayan Bompard, iki ünlü (ve tanıdık) sanat tarihçisi Schlumberger (İstanbul Prens Adaları’nın da yazarı) ve Diehl öncülüğünde İbrahim Paşa Camii, Süleymaniye türbesi ve Şehzâde camii türbelerinin onarımı için para toplandığını, “Jüstinyen Evi” kazılarına maddi yardımda bulunulduğunu, İstanbul’daki antik ve Bizans dönemleri anıtları bağlamında konferanslar düzenlendiği- ni ve yayınlar yapıldığını ak- tarıyor. Dernek üyeleri yılda 1 Türk lirası (dönemin 23 frangına dek) aidatlarını Louvre’un Dekoratif Sanatlar bölümündeki Marsan pavyonuna yatırıyorlarmış.
Dr. Cemil Topuzlu, 80 Yıllık Hâtıralarım’da, şehreminlik yaptığı ilk dönem (1912-14) giriştiği şehircilik çalışmalarını anlatırken derneğe hiç değinmemiş.”Société des Amis de Stamboul” yayını bir kitabın, mimar Henri Saladin’e ait olduğunu saptayabildim (internette 8500 Euro’ya satılıyor!) ve İsmail Bayramoğlu’dan kataloğuna geçmiş yapıtın kapağını kullanma izni aldım: 150 adet basılmış, Loti’nin önsözünü yazdığı albümün başlığı: “Boğaziçinin Asya Yakasında, Anadoluhisarı Köprülü Yalısı (1915 basımı).
Apollinaire’in tanıttığı İstanbul Dostları Derneği tarafından basılan Anadoluhisarı Köprülü Yalısı başlıklı albümün kapağı.
Apollinaire, L’Intransigeant’da 3 Nisan 1910’da yayımladığı anekdotlarından birinde tanıdık bir çehreye değiniyor bu kez:
Dönemin, Paris’teki en ünlü edebiyatçı kahvesi olan La Vachette’de Jean Moréas taraçadaki bir masada oturuyormuş. Yanına sakallı bir genç adam yaklaşarak “üstâd, ben bir Türk şairiyim ama Fransızca şiirler yazıyorum; beş bin mısralık bir şiiri yeni bitirdim, size giriş bölümünü okumak istiyorum”, demiş. Olayı, Apollinaire şöyle tamamlıyor:
“Moréas yanıt vermedi, bir saat boyunca genç sakallının kafasını ütülemesine katlandı.
“ — Girişe ne diyorsunuz? diye sordu Osmanlı.
“ — Çok iyi ama, diye karşılık verdi Moréas, neden Türkçe yazmıyorsunuz?””.
Paris’te yaşadığı yıllarda, Yahya Kemal, La Vachette kahvesinin müdavimleri arasındaydı. Şehrin edebiyatçılarının, sanatçılarının gözde buluşma mekânlarının başında gelen kahveye hem Héréadia, Moréas gibi görece olgun kuşağın üyeleri, hem de genç kuşağın Apollinaire ve Picasso gibi atak temsilcileri uğruyordu. Genç Yahya Kemal, ilk kümedekilerin etrafında, ateşle pervane ilişkisi, temasta olanlardan biriydi. Sermet Sami Uysal’la sohbetlerinde, “Ben Moréas’ı Vachette kahvesinde ilk gördüğümde, Anatole France, onu çocuk gibi dinliyordu” der ve ekler: “Ben Moréas’tan proporsiyonu (nisbet) öğrendim. O, Shakespeare’deki mübalağaları sevmez. Halbuki Sofokl’da her şey proporsiyone (ölçülü). İşte Moréas bize bunu öğretti”.
Yahya Kemal, yan masada oturan yenilikçi ve özgün şair Apollinaire’in farkına varamamış, köhne ve ikincil örneklerin büyüsüne kapılmıştı: Moréas bugün tozlu raflardadır. Oysa, Sermet Sami’ye bir anısını daha aktarırken, yıllar sonra bile yanlış tercihinde ısrarlıdır: “1903’den sonra Moréas klâsiklere dönmüştü. Vachette kahvesinde oturuyorduk. Kendisine İstemoz (?) namında bir genci takdim ettiler… Genç Mallarméen; revolüsyonun farkında değil. Baktık saçmalıyor…”
İstemoz kimdi bilmiyoruz, farkındaymış, bunu söyleyebiliriz!
II. Abdülhamid’in 1911’de açık artırmaya çıkan mücevherlerinden bir tesbih. Bir büyük armudî inci ve 99 Doğu incisinden oluşuyordu.
Apollinaire’in anekdotundaki şair Yahya Kemal midir? “Hiç Fransızca şiir denediniz mi?” sorusuna “Hayır, aklım fikrim Türkçe şiirde idi” yanıtını vermişti. Fransızca yazan Osmanlı şairi büyük olasılıkla Dr. Abdullah Cevdet idi. Paris’te yaşadığı yıllarda yazdığı Fransızca şiirlerini üç kitapta toplamıştı. Gerçi, sonuncusu 1908’de yayımlanmıştı ve sonrasında beş bin mısralık bir yapıt ortaya çıkarmış değildi, ama başka bir aday görmek de güç.
Apollinaire’in L’Intransigeant’ın 26 Kasım 1911 tarihli nüshasında bu kez “Sultanın Mücevherleri” başlıklı küçük bir haber-yorum yayımladığı görülüyor. III. (bir sürçme ̧ sonradan da düzeltilmemiş!) Abdülhamid’in paha biçmekte zorlanıldığı anlaşılan mücevherleri, çifte açık arttırma öncesi sergileniyor Paris’te. “Türklük şu sıralar zaten moda ama bunlar doğrudan oradan geliyor” diyen şair, ortalığın, güvenlik nedeniyle, polis kaynadığını belirtiyor. Ve inci tesbihine bakarak sultanın, “bunu terör estirirken çektiği”ni anımsatıyor.
Apollinaire’in L’Intransigeant’ın 26 Kasım 1911 tarihli nüshasındaki “Sultanın Mücevherleri” başlıklı haberi.
Abdülhamid tahttan indirilmiş, Selânik’de sürgündedir. Şüphesiz ünlü “Yıldız Yağması”ndan, mal varlığının taşınır parçalarının vandalca el değiştirdiğinden haberdardı; buna karşılık, mücevher koleksiyonunu içeren müzayedenin düzenlendiği haberi kendisine iletilmiş miydi, bilmiyorum.
P dergisi, 1997’de çıkan 6. sayısında, bir örneği Ahmet Utku koleksiyonunda yer alan müzayede kataloğunu, “yağma” konusuna girmeksizin ayrıntılı biçimde tanıtmış, Jean Richepin’in sunuş yazısını yayımlamıştı. “Sultan II. Abdülhamid’e ait İnci, Kıy- metli Taş, Mücevher ve Kıymetli Eşya” başlığıyla basılan kataloğun kapağında, müzayede salonları belirtilmişti: Galerie Georges Petit ve hâlâ varlığını koruyan şanlı Hotel Drouot. Anlaşılan, “Yıldız Yağması” konusu Paris’te de pek kurcalanmamış. Kimlerin eline geçmişti mücevherler, kim(ler) vardı müzayedelerin arkasında, Osmanlı yönetimi nasıl izin vermişti satışın gerçekleştirilmesine?
Müzayedelerde kıran kırana bir mücadele yaşanmış; beklenmedik, dudak uçuklatıcı fiyatlara ulaşılmıştı. Üç sıra inci kolyeyi 1 milyon franga satın alan Lindenbaum, bugüne dek mücevher açık arttırmalarında tazelenemediği ileri sürülen bir rekora imza atmıştı. İki müzayedede ulaşılan toplam satış miktarı 12 milyon franga yaklaşmıştı.
Kataloğun giriş yazısını kaleme alan Jean Richepin, dönemin bilinen isimlerinden biriydi ve Fransız Akademisinin üyeleri arasında yer alıyordu. Tipik bir oryantalist imgesiyle Binbir Gece masallarının dünyasından hareketle, sultanın mücevherlerini Binikinci Gece’ye yerleştiren bir imge hamlesi yaptıktan sonra, “Mücevherler Vadisi”ndeki parçaları tanıtıyor, arada Doğu-Batı karşılaştırmalarına girişiyor, iki zevk kutbunu tartıyordu. Kendisini Sinbad’a benzetmiş olması bugün neden unutulmuş bir yazar olduğunu açıklamaya yeter sanıyorum.
II. Abdülhamid’in mücevherleri müzayedesinden pırlantalarla bezeli taç. Müzayedede toplam 414 eser yer almıştı.
Richepin, kendi deyişiyle ‘peri masalı dünyası’nın içinde dolaşadursun, yakut ve zümrüt, inci ve elmas, mücevherler hakkında somut bilgi verebilecek durumda değildi; kıymetli taşların yansıttığı ışıklarda sâkıt padişahın düşlerinin nereye “uçtuğunu” soruyordu yazısında. Katalog, sonuçta kolyelerin, broşların, pırlantalı büyük taçın, küpelerin ve köstekli cep saatlerinin, sigara tabakalarının ve kibritliklerinin teknik özellikleri ya da kaynakları hakkında hiçbir doyurucu bilgi içermiyor.
Apollinaire’in gözü fincan zarflarına takılmış besbelli: Üzerilerinde pırlantalar, madalyonların içinde İstanbul manzaraları yer alıyormuş.
Şimdi nerede, kimlerin elinde, evindedirler?
Apollinaire’in 1910-1911 yıllarında okurlarına bizden sunduğu havadisler bunlar.
Bizse, tam yüzyıl sonra, 2011 yılında, bir romanının çevirisini müstehcen bularak yargıladık, çevirmeni İsmail Yerguz ve yayıncısı İrfan Sancı’yı mahkûm ettik, kitabı dolaşımdan çekerek tarihe geçtik.
Berlin Duvarı yalnızca bir şehri değil, tüm Almanya’yı ayırıyordu. Tüm acımasız önlemlere rağmen sosyalist sistemden kaçmayı başaran Henry Leuschner’in hikayesi, bütün bu bölünmüşlüğün vücut bulmuş haliydi.
HELENA DAVENPORT
Berlin Duvarı, Soğuk Savaş’ın sembolü olan ölümcül bir sınırdı. Çünkü üç metre, altmış santimetre boyundaki beton duvarı aşmaya çalışanlar anında vurulacaktı. İlk olarak 13 Ağustos 1961 gecesi saat 01:00’den itibaren üç saat içerisinde, Almanya Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) emriyle dikenli teller yerleştirildi. Bazı insanlar son şanslarını değerlendirerek sınırdaki evlerinin camından Batı tarafına atladı. Birkaç hafta sonra dikenli teller sabit duvar haline geldi. İnsanlar işlerini, sahip olduklarını ve akrabaları ile iletişimlerini bir anda kaybetti.
Henry Leuschner, duvar inşa edildikten bir yıl sonra Doğu Almanya’daki Jena kentinde doğdu. Gençlik günlerini “Üç kişiysen, çetesin; yanında tırnak makası varsa kamu malına zarar vermek istiyorsun. Geçersiz imza taşıyan bir öğrenci kimliğine sahipsen dolandırıcısın. Oyuncak tabancan varsa teröristsin” diyerek hatırlıyor.
İş, hayatının merkezi; iş arkadaşları, en yakın tanıdıkların. Sosyalist devletin dayattığı böyleydi; çalışılan işletme için yaşanan bir hayat. Tatiller toplu olarak sendika tarafından organize edilir, çocuklar iş yerindeki kreşte yetiştirilirdi. Boş zamanlarda işletme politikalarıyla meşgul olunur ya da işletme dahilindeki kültürel aktivitelere gidilirdi. Kontrol mükemmeldi. DDR vatandaşı kolektif yapı içerisinde çalışmalıydı. Farklılık, dikkat çekmek ve birey olmak gibi şeyler istenmiyordu. Batıdan gelenler – yiyecek, kıyafet, müzik, edebiyat – hoş karşılanmadığı gibi yasaktı da. Fotokopi makinaları bile, kitapların illegal çoğaltılmasını önlemek amacıyla devlet tarafından sınırlandırılmıştı. Özel ihtiyaçlar için başvuruda bulunmak gerekirdi. Evler, arabalar, meslek eğitimi almak için kontenjanlar devlet tarafından bölüştürülürdü. Hayatın her alanı devleti ilgilendirirdi. Önemli olan, sisteme uyumdu. Yuvada bile SED ideolojisi öğretiliyor, okulda bir yandan bu eğitim devam ederken bir yandan da Özgür Alman Gençliği Birliği’ne üye olmak dayatılıyordu. Çünkü üye olmadan gelecekte bir kariyer düşünülemiyordu.
Yattığı hapishanede rehber Henry, kıyafetleri, sarı boyalı saçları, yaşam tarzıyla, Doğu Almanya sisteminin tam zıttını yansıtıyordu. Bugünse, 30 yıl önce işkence gördüğü Berlin’deki hapishanede rehberlik yapıyor.
Henry Leuschner daha çocukluğunda devletin filtresine takılmıştı. O, mevcut kalıplara uymuyor, zaten uymak da istemiyordu. Okulda “davranış” notu “yetersiz”di. Saçlarını uzatır, eski bir parka ve üzerinde USA yazılı tişörtler -kısaca Batı kıyafetleri- giyerdi. Özgür Alman Gençliği Birliği’ne katılmasına izin verilmedi. Daha altıncı sınıftayken tahtaya kabaca Batı Berlin’in sınırlarını çizip ortasına “Gelecek Vadeden Ülke” yazmıştı. Henry, özgürlüğü istiyordu. İstediğini düşünmeyi, söylemeyi, okumayı ve dinlemeyi diliyordu. Kaçış yeri olarak, devletten bağımsız tek topluluk olan Protestan Kilisesi’nin gençlik topluluğunu buldu. Sosyalist bir devlette kilise bir yandan değer ve anlam kaybederken diğer yandan sistem muhalifleri için önem kazanıyordu. Bazı kiliselerde başka yerde gerçekleştirilmesi yasak olan münazaralar, okumalar ve hatta punk konserleri düzenleniyordu. Yönetim, kiliseye karşı gelemiyordu. En azından resmî olarak. Sonuçta inanç özgürlüğü anayasanın temel parçalarından biriydi. Fakat yine de, güvenlik birimleriyle perde arkasında iş birliğinde olanlar dışında bu gençlik topluluğuna katılanlar bile her an hapishaneye düşebilridi. Henry, kilisede bile birçok gayrıresmi devlet çalışanı olduğunu aktarıyor. Onuncu sınıfa geçtiği 1978’de, askerî beden eğitimi dersine katılmayı reddetti: “Makinalı tüfekle ormanda koşmak, bana gerçekten aptalca geldi. Ardından okuldan atıldım ve kırk katırla kırk satır arasında seçim yapmam gerekti”. Ya çatı kaplama ya da duvarcılık eğitimi alacaktı. Henry ilkini seçti.
Sosyalist sistemde herkes eşitti ama bazıları da ayrıcalık sahibiydi. SED üyesi olanların üniversiteye girişte önceliği vardı. Partiye karşı olanlarınsa, hemen hemen hiçbir şansı yoktu. Belki de dayatılandan farklı bir iş seçmek istedikleri için çalışmayanlar “Asosyaller Yasası” kapsamında devlet düşmanı olarak değerlendiriliyordu. Ceza olarak aileler ayrılmaya zorlanıyor ve çocuklar, kendilerine sosyalist terbiye aşılanması için yurtlara gönderiliyordu. SED o zamanlar göğsünü gererek DDR’de işsizlik olmadığını iddia ediyordu. Esasında yapacak işleri olmasa bile çoğu kişi çalışıyormuş gibi yapıyordu. İşletmeler kâr etmese de olumsuz algı oluşturacakları kaygısıyla devam ettiriliyordu.
Henry Leuschner, iş eğitimi alırken büyük bir sorunla karşılaştı: Ulusal Halk Ordusu’nda zorunlu askerlik. Bu görevi tamamıyla reddetseydi çatı kaplama eğitimi hakkını da kaybedecekti. Ancak, askerliğini silahsız inşaat askeri olarak yapma imkanı vardı (Protestan Kilisesi’nin çalışmaları sayesinde silahı reddedenler için farklı askerlik yöntemleri de vardı). Henry, inşaat askeri olma kararının gerekçesini devlete “pasifizm sempatisi” olarak aktardı. Büyük bir hata. Gerekçesini kaleme aldıktan üç gün sonra kapısına Milli Savunma Bakanlığı çalışanlarıyla askerî polis dayandı. Bugün 52 yaşındaki Henry anlatıyor: “Sözde, silah gücünü reddeden davranışlarım sebebiyle DDR’nin baş düşmanı Almanya Federal Cumhuriyeti’ni savunmuşum”. Henry’nin Jena’dan çıkması yasaklandı. Her salı polise yoklama vermesi gerekecekti. Ayrıca, kendisini DDR düşmanı olarak gösteren BM12 tipi yeni bir kimlik verildi. Bu kimlik, sahiplerinin küçük olaylarda sebep gösterilmeden tedbir amaçlı hapse atılmasına imkan veriyordu. Henry, yeni kimliğini plastik folyoya sarıp göğsünde taşımaya başladı. Bir büyük hata daha. Bu sefer de kendi sorunlarıyla toplumu sıkmakla suçlandı ve kimliği elinden alındı.
Geriye kalanlar 9 Kasım günü binlerce Almanın alaşağı ettiği (üstte) Berlin Duvarı’ndan geriye kalanlar, bugün turistik bir ziyaret noktasından ibaret (altta).
Partice tanınan sanatçı, biliminsanı ya da sporcular DDR’nin reklamını yapmak için batıya gidip gelebiliyorlardı. Başkaları için yurtdışına çıkış başvurularının sonuçlanması yıllar sürüyordu. Belli meslek ve yaş gruplarına seyahat daha en baştan yasaklanmıştı. Milli Savunma Bakanlığı, tanıdıklarını, iş arkadaşlarını, akrabalarını görevlendirerek başvuruda bulunanların her adımını belgeliyordu.
Niye bu kadar çok insan böylesi bir takip sistemine dahil oldu? Bu soru henüz yanıtlanmış değil. SED, birçok insanı, kendi sistemlerinin var olan tek gerçek sistem olduğuna inandırmayı başarmıştı. Propagandaları beyin yıkamanın sınırlarındaydı. Kimine rüşvet verildi, kimileri tehdit edildi.
Henry ilk yurtdışına çıkış başvurusunu 18 yaşındayken yaptı. “Tabii ki eğlenmek istiyorduk ama aynı zamanda Vietnam’da neler olup bittiğini de öğrenmeliydik. DDR’deyken hiçbir şeyden haberimiz olmuyordu ki.” Bir yıl geçmesine rağmen sonuç alamadı. Henry daha fazla bekleyemeyip 1 Nisan 1981 günü en iyi arkadaşıyla trene binerek DDR, Batı Almanya ve Çekoslovakya sınırlarının kesiştiği Dreiländereck’e doğru yola çıktı. Saçları masmavi boyalı Henry ve arkadaşı yol boyunca izlendiklerini hissedebiliyordu. Sıradaki ilk durakta tutuklanacakları korkusuyla hareket halindeki trenden atladılar. Ormanın içinde yürüyüp yönlerini kaybettiler ve kendilerini elektrikli tellerin önünde buldular. Ancak hangi tarafın Doğu hangi tarafın Batı olduğunu ayırt edemediler. Daha ilk çitte Henry’nin arkadaşını elektrik çarptı. Baygın şekilde duvar ve elektrikli çit arasındaki “ölüm şeridi”nde kaldı. Kendilerine geldiklerinde karşılarında gördükleri tabela bulundukları yeri anlatıyordu: mayınlı bölgeye girmişlerdi. Henry “Bir bomba ikimizi aynı anda havaya uçururdu. O yüzden ayrıldık” diyor. İki genç, donmuş zemin üzerinde ayrı ayrı sürünerek ilerlemeye başladı. Karşı taraftaki çitlerde yeniden buluşmak istiyorlardı. Ancak, çitte siren şeklinde bir mekanizma asılıydı. Bu mekanizma, üzerine 50 kg’dan fazla yük binince harekete geçen otomatik ateşleme sistemi SM-70’ti ve onlar bunu bilmiyordu. Henry, tüm ağırlığı ile tellere tutunup kendini yukarı çekmek istediğinde bir anda yüzlerce kurşun ateşlendi. “Ayaklarımın üzerindeki karı silkelemeye çalıştım, ta ki onların kar değil, boşta kalan kemiklerim olduğunu anlayana kadar. Ağlayamadım bile”.
Henry hastanede uyandı ve ağır yaralarına rağmen tutuklanıp Berlin-Hochschönhausen hapishanesine gönderildi. DDR’den kaçma girişimi sebebiyle bir yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırıldı. En iyi arkadaşından hiç haber almadı. 1983’te serbest bırakıldı. Aynı yıl, 28 Eylül’de polisler yine önünü kesti. “Esas şimdi başlıyoruz, diye düşündüm” diyor Henry. Ancak, olaylar farklı gelişti ve Batı Berlin’e götürüldü. Özgürdü. Üç günlük sevinç sarhoşluğu ardından özgürlüğüne nasıl kavuştuğunu da öğrendi. Hapishanedeyken, iki arkadaşı Berliner Morgenpost gazetesinde ona dair bir haber yayınlamış, Federal Almanya’dan bir milletvekili de yazıyı okumuştu. Ancak milletvekili Henry’nin adını görünce hayli şaşırmıştı. Çünkü o çoktan Batı’da olmalıydı. Zira bir yıl önce Federal Almanya hükümeti, Henry’nin serbest kalması için Doğu’ya fidye ödemişti. Fakat DDR’nin ödemeye rağmen Henry’i henüz Batı’ya göndermediği anlaşıldı. Sebep, SM-70’ten kalan mühimmat kalıntılarını hâlâ vücudunda taşımasıydı. Doğu SM-70’lerin varlığını inkar ediyor, Henry de kanıtları vücudunda taşıyordu. Dolayısıyla Batı’nın onu görmemesi gerekiyordu. Yine de Federal Almanya hükümeti bir yıl geç de olsa Henry’i Batı Berlin’e getirtmeyi başarabildi.
Duvar, yaklaşık 28 sene boyunca ayakta kaldı. DDR vatandaşları 1989 yılında, sefil ekonomik durumdan dolayı, yoğun ancak şiddet içermeyen protestolar düzenleyince SED’in önde gelen isimlerinden Günter Schabowski 9 Kasım 1989’daki bir basın toplantısında DDR vatandaşlarının gelecekte herhangi bir neden göstermeksizin yurtdışına çıkış başvurusunda bulunabileceğini açıkladı. Oysa, bir gazetecinin “Ne zamandan itibaren?” sorusuna hazırlıksızdı. Verdiği “Derhal, gecikmeksizin” cevabı, Avrupa’nın bölünmüşlüğünün sonu anlamına gelecekti. Binlerce DDR vatandaşı sınır kapılarına yığıldı. Öncesinde başvuru yapılması gerektiği, kimseyi ilgilendirmiyordu. Almanya içerisindeki sınırlar ardı ardına açılmaya başlandı. Duvar yıkıldı. Bir sene içinde SED diktatörlüğü de. Ve bugün artık duvarın yıkılışının tam 25. yıl dönümündeyiz.
Henry artık müze olan eski Berlin Hochschönhausen Hapishanesi’nde ziyaretçilere rehberlik yapıyor. Yani tam da 1981’deki kaçma girişiminden sonra yargı kararını bekleyip saatlerce ifade verdiği ve işkence gördüğü yerde.
En kıymetli pasaport Doğu Almanya pasaportu elde etmek ve onunla yurt dışına çıkış için gerekli onaylar, yıllar alıyordu. DDR yıkılınca artık pasaport da anlamsızlaşmıştı.
Sovyetler’in işgal ettiği, 1949’tan sonra da DDR olan bölgede tahminlere göre 280 bin kişi politik sebeplerle hapis cezasına çarptırıldı. Kaçma girişimleri sırasında ya da sınır bekçileriyle çatışmalarda kaç kişinin hayatını kaybettiği kesin olarak bilinmiyor. Fakat şu kesin, 1980’lerin sonunda DDR’de her yıl 5 ila 6 bin arası insan intihar ediyordu. Bu sayı Demokratik Almanya’yı dünyanın en yüksek üçüncü intihar oranına sahip ülkesi yapmıştı.
Berlin Duvarı, tam 25 yıl önce yıkılana kadar iki blok arasındaki çatışmaların ve propagandanın doğrudan yansıdığı bir ayna gibiydi. 28 yıl 2 ay 27 gün boyunca sadece bir şehri değil, dünyayı da ikiye böldü.
Berlin Duvarı, bugünden bakıldığında tarihi bir gerçekten çok bir romancının kurgusuna benzer. John Le Carré’nin Soğuktan Gelen Casus (1963) romanında anlattığı gibi: “Önlerinde duvarı iki yönde izleyen otuz metrelik bir şerit uzanıyordu. Sağda bir gözetleme kulesi vardı; ışıldağın hüzmeleri şeridin üzerinde oynuyordu. Havada ince bir yağmur asılıydı; ark lambalarından gelen solgun, kumlu ışık ötedeki dünyayı tarıyordu. Görünürde kimse yoktu; tek bir ses bile. Boş bir sahne.”
Berlin 1948-1989 arasında, dünyanın ABD ve Sovyet blokları arasında saflaştığı yer oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Sovyet ordusu Almanya’nın başkenti Berlin’i aldığı gibi, daha da batıya doğru ilerlemişti. Ancak müttefikleri ABD ve İngiltere ile imzaladığı 1944 Londra Protokolü uyarınca, kentin batı bölümlerini ABD, İngiltere ve Fransa’ya verdi. Dört ordu, şehri dört sektöre böldüler. Ancak kısa süre sonra müttefikler iki kutba ayrıldı. Bu çatışmanın ilk yansıdığı yer de Berlin oldu. Çünkü kent, dört yanı Sovyet işgali altındaki topraklarda, Batılıların sadece bir bölümüne sahip olduğu küçük bir ada gibiydi. 1949’da Sovyet işgali altındaki topraklarda Demokratik Alman Cumhuriyeti (Doğu Almanya) kuruldu. Berlin’in Sovyet sektörü, bu ülkenin başkenti oldu. Batıda, Amerikan, İngiliz, Fransız işgalindeki bölgede kurulan Federal Alman Cumhuriyeti (Batı Almanya) ise başkent olarak küçük Bonn şehrini seçti.
Berlin Duvarı, iki blok arasındaki krizin zirve noktalarından biri sırasında inşa edildi. 12-13 Ağustos 1961 gecesi, kentin Sovyet sektörünün batıyla sınırı kapatıldı. Sınır polisi asfalt parçalarını, kaldırım taşlarını sökerek barikatlar kuruldu, tel örgüler çekti. 17-18 Ağustos gecesi ise ilk duvar yapıldı. Altı gün sonra da 24 yaşındaki terzi Günter Litfin, Batı Berlin’e kaçarken Doğu Alman sınır muhafızları tarafından vuruldu. Onu 1989’a kadar 135 kişi daha izleyecekti. Doğu Almanlar tünel kazarak, balonlara binip uçarak, şehrin ortasından geçen Spree nehrine atlayarak, arabalarıyla sınır kontrol noktalarından gaza basıp geçmeye çalışarak kendilerini batıya atmaya çalışıyorlardı.
Burası Doğu Almanya’ya göre “faşizme karşı koruyucu bir sur”, Batı Almanya’ya göre ise bir “utanç duvarı”ydı. Batılı liderler, sık sık Doğu blokundaki “özgürlük adası” Batı Berlin’de boy gösterdiler. Bu ziyaretlerin en ünlüsünü, 26 Haziran 1963’te ABD Başkanı John F. Kennedy yaptı: “Nerede yaşarlarsa yaşasınlar, bütün özgür insanlar Berlin vatandaşıdırlar. Ben de özgür bir insan olarak şu sözleri söylerken gurur duyuyorum: Ich bin ein Berliner!” Doğu Almanya, duvarı güçlendirmek için çaba harcamaktan hiç vazgeçmedi. Dördüncü nesil duvarın yapımı, 1988’de tamamlandı. Oysa o sırada Sovyetler Birliği, Gorbaçev liderliğinde açılım politikasını başlatmıştı. 1987’de Berlin’in 750. kuruluş yıldönümü şenliklerine katılan ABD Başkanı Ronald Reagan “Mr. Gorbaçev, bu kapıyı açın. Mr. Gorbaçev, Mr. Gorbaçev, bu duvarı yıkın!” diye seslendi. Doğu Almanya lideri Erich Honecker’in, Ocak 1989’daki “Duvar, bundan elli, hatta yüz yıl sonra da burada yükselecektir” sözleri tarihin en gülünç kehanetlerinden biriydi. Çünkü Doğu bloku çoktan dağılmıştı. Kasım ayında Doğu Almanya’daki gösteriler rejimin kontrolünden çıktı. Ve nihayet 9 Kasım’da Doğu Berlinlilerin hücumuyla, onca yıldır aşılamaz gibi gözüken duvar yıkıldı, bütün dünyanın gözü önünde Soğuk Savaş sona erdi.
Şehri ayıran nehrin Türk kurbanları
Annesi ve üç kardeşiyle Berlin’deki Kreuzberg mahallesinde yaşayan sekiz yaşındaki Cengaver, 30 Ekim 1972’de bir arkadaşıyla birlikte Spree Nehri’ndeki kuğuları beslerken dengesini kaybedip nehre düştü. Düştüğü nokta, nehrin tam karşısındaki Doğu Berlin’in Friedrichshain mahallesine aitti. Çocuk nehirde boğulurken, her iki taraf da birbirlerinin alanlarına tecavüz edecekleri korkusuyla harekete geçemediler. Ancak bir buçuk saat sonra, Doğu Berlin’deki sınır muhafızları bir yardım botuyla Cengaver’in cesedini çıkardı. Çocuğun annesi o akşam Doğu Berlin’e geçerek oğlunu teşhis etti.
Bir diğer Türk çocuğu Çetin Mert ise, anne babası ve iki erkek kardeşiyle Batı Berlin’de Kreuzberg mahallesinde yaşıyordu. 11 Mayıs 1975’te, beşinci yaş gününde Çetin, doğum günü armağanı olarak aldığı yeni spor ayakkabılarını giyip Spree Neh- ri’nin kenarında oynamaya gitti.
Bir sopayı suya sokarak oynarken nehre düştü. Yine kimse müdahaleye cesaret edemedi; Doğu Berlin kurtarma gemisi bölgeye uzun bir süre sonra gelerek Çetin’in cesedini sudan çıkardı. 1989’dan sonra ortaya çıkan Doğu Alman gizli polisi Stasi’nin kayıtlarına göre, iki Doğu Alman sınır muhafızı Çetin’in düştüğünü görmüş ama yanlarında telsiz olmadığı için amirlerine olayı ancak iş işten geçtikten sonra haber verebilmişti. Çetin, Spree Nehri’ne düşüp ölen dördüncü çocuktu. Ölümü Batı Berlin’de protesto yürüyüşlerine neden oldu. Bundan sonra iki ülke, yardım konusunda işbirliği yapmaya karar verdiler.
İki çocuğun anısı, Türk asıllı Almanlar arasında bugün de yaşıyor. Onlarla ilgili çeşitli araştırmalar yapıldığı gibi, ölümleri Türk-Alman yazar Hakan Savaş Mican’ın 2009’da yazdığı Die Schwäne vom Schlachtlof (Mezbahanın Kuğuları) oyuna ilham verdi. Oyun Berlin’de sahneye konuldu ve başarı kazandı.
Soğuk Savaş’ın en ünlü fotoğraflarından biri. Conrad Schumann, tellerin üstünden Batı’ya kaçıyor, 1961. Berlin Duvarı’nın en küçük kurbanlarından Cengaver Katrancı, Çetin Mert.
28 YILIN BİLANÇOSU
Duvarın neden olduğu toplam ölü sayısı: 138 (en az)
Kaçarken öldürülen: 100
Kaçma niyeti olmaksızın ölenler: 30
Öldürülen sınır muhafızları: 8
Kaynak: Berlin Duvarı’nı Anma ve Belge Merkezi, 2013
Ekmek değil, su değil ama şükürler olsun ki var! Yoksa hazlar aleminin gizemlerini nasıl keşfeder, ayrılık acısını nasıl unuturduk? Peki çikolata namlı bu baştan çıkarıcı nefaset ne zaman bulundu, hangi şekillere bürünüp ticarileşti, Osmanlı dünyasına nasıl adım attı, nasıl modern hayatın vazgeçilmezi oldu? Buyurun buradan tadın, afiyet olsun…
SAADET ÖZEN
Sorgulamaya gerek mayacak kadar ka lenmiş olduğumuz, nedenini pek merak etmediğimiz, değişmez saydığımız sıfatlarla donanmış bir “tatlı şey”: Çikolata. Mutluluk verir, büyük küçük herkesin sevgilisidir, aynı zamanda bir haz nesnesidir.
Bir de şöyle düşünelim: Şimdi bildiğimiz haliyle çikolatanın tarihi 150, belki 200 yıllık bir hadisedir. Öte yandan çikolata, ekmek değildir, su değildir, temel bir ihtiyaç değildir. Sadece bir gıda olarak düşünürsek, hayatımızı çikolatayla hiç tanışmadan tamamlayabiliriz ve bu beden sağlığımızda büyük bir fark yaratmaz. Ne var ki bugün bu “mugaddî” tatlının, bir gıda olarak görevlerinin ötesine geçen, üzerinde sessiz bir anlaşmaya varmış olduğumuz vaatleri, dolayısıyla –pazarlama stratejilerinin de tetiklediği– beklentilerimiz var. En basiti hazlar âleminin harikalarına bizi ulaştırmak, ayrılık acısını unutturmak, tıpkı kırışıklıklarımıza deva olmak gibi çikolatanın görevleri arasında. Yokluğu ise düzeltilmeye muhtaç istisnai bir duruma, bir adaletsizliğe, bir hak ihlaline, bir mağduriyete tekabül ediyor. Peki ekmek değilse, su değilse, çikolatayı bu kadar istenilen hale getiren şey nedir? Orhan Kemal’in yoklukta yarışan çocuk kahramanlarının en yoksuluna, yere atılmış çikolata kabının içindeki parçaları ötede bir sokakta, utana sıkıla, gizli saklı yediren arzunun kaynağı nedir?
Bu karmaşık sorunun cevabı da elbette karmaşık. Psikolojiden diyetetiğe, reklamcılıktan iktisada pek çok farklı alandan fikirler gelebilir. Çikolatanın dünyadaki tarihiyle ilgili epeyce yayın mevcuttur; ancak Osmanlı döneminde yahut Cumhuriyet yıllarında yerli hikâyesiyle ilgili yayınların sayısı bir elin parmaklarını bile bulmaz.
Genel kronolojiyi kısaca özetlemek gerekirse, çikolatanın ana hammaddesi olan kakao çekirdeğinin ilk sahipleri Orta ve Güney Amerika halklarıdır. Kakao meyvesi açılır, içindeki çekirdekler fermante edilir, öğütülür, ortaya çıkan “kakao kütlesi”, su, süt gibi sıvılarla beraber, bal, koku veren çiçekler gibi katkılarla sıcak ya da soğuk olarak tüketilirdi. 15. yüzyıldan itibaren bu coğrafyayı istila eden Avrupalılar –başta İspanyollar– eliyle Avrupa’ya taşınmış, Amerika’daki katkıların yerini farklı baharatlar almış, çikolata giderek yerelleşmiştir.
İstanbul’da bir “omnibüs”te Suchard kakaolarının ilânı. 1914.
Yine de 19. yüzyıldan önce bugünkünden epey farklı bir şeye, içine baharat, kırmızı biber, bazen şarap, bira gibi şeyler katılan, hazırlanması oldukça zor bir içeceğe çikolata dendiğini görürüz. Çikolata bu tarihte toplumsal konumu itibariyle de çok farklı bir yerde durur: 19. yüzyıla kadar büyük oranda bir azınlık –aristokratlar ve Katolik din adamları– tarafından tüketilebilen pahalı bir üründür.
Sıvıydı tablet oldu
Osmanlı İmparatorluğu’nda yaygınlaşmasının hikâyesi çikolatanın bu yüzyılda küresel çapta geçirdiği muazzam dönüşümlerle yakından ilişkilidir. Menier, Gala Peter, Nestlé gibi markaların Sermet Muhtar Alus’un, Refik Halid Karay’ın çocukluk anılarında yer edebilmesi, en geniş anlamda bütün bu dönüşümü sağlayan sanayi kapitalizminin günlük hayat üzerindeki etkisinin Osmanlılara uzandığını gösterir. Bir çi- kolatanın İsviçre’den çıkıp Pera’da, Bonmarşe Mağazası’na nasıl geldiğini anlayabilmek için, bir yüzyıl boyunca çikolatanın nasıl bir dönüşümden geçtiğini de bilmek gerekir. Sa- nayi kapitalizmi çağında çikolatanın serüvenini çok basit bir şemayla açıklayabiliriz: Üretim hacminde görülmemiş bir büyüme –üretim fazlasını satmak için yeni pazarlara ve müşteri gruplarına duyulan ihtiyaç– pazarlama için yeni söylem ve taktikler.
Çikolata, kakao çekirdeklerinin Orta Amerika’dan ilk getirildiği 16. yüzyıldan beri aşağı yukarı benzer bir teknikle üretilmişti. Kakao meyveleri yerinde açılıp fermente edilir ve çoğunlukla bu halde Avrupa’ya sevk edilirdi. Bunlar çikolatahanelerde kavrulur, kavisli bir taşın üzerinde kol gücüyle ezilir, içine şeker ve diğer ne isteniyorsa konulup katı bir hamura dönüştürülür, nadiren bu halde, çoğu zaman su ya da süt içinde eritilerek tüketilirdi. Sanayileşme öncesine ait bu sistemle bir işçi bir günde aşağı yukarı on kilo kakao likörü üretebiliyordu. Sanayileşmeyle birlikte 1890’larda günlük hacim 500 kiloya yükselmişti. Bu, özellikle buhar gibi yüksek enerji kaynaklarının makinelerde kullanılmasıyla olmuştu.
Teknik gelişmeler sadece üretim hacmini artırmıyor, çikolatanın formunda, kullanım şeklinde ve tadında da değişiklik yaratıyordu. Örneğin kakao kütlesinden kakao yağını ayırmaya yönelik çeşitli teknikler geliştikçe, suda daha kolay eriyen toz kakaolar yapılabilmiş, ayrıca çikolata hamurundaki yağ-kuru madde oranını ayarlayabilmek kolaylaşmıştır (Van Houten’in 1828’de geliştirdiği, 1860’lardan itibaren gerçek anlamda kullanıma giren, kakao yağını ayıran, kuru maddeyi toza dönüştüren hidrolik pres gibi).
Hilâl Çikolataları’nın alt markaları olan Lüks ve Bir-Ben için hazırlanmış afiş taslağı.
Suda eritilmeden, doğrudan yenmek üzere hazırlanmış tabletler Osmanlı piyasası için bizi daha çok ilgilendiriyor. Tablet 19. yüzyılın başından beri vardı ama, şimdiki tadına ve dayanıklılığına sahip değildi. Kakaonun kendine has bir kokusu ve hoş bir tadı olsa da, içinde acılık veren birtakım maddeler vardır ki bunlardan kurtulmanın yolu şekerlenmiş, çeşnilendirilmiş hamurun yüksek sıcaklıkta dövülerek karıştırılması, bütün maddelerin birbiriyle iyice harmanlanmasıdır. Bu süre ne kadar uzun tutulursa çikolata hamuru o kadar pürüzsüz olur, alttan alta hissedilen acı tat o kadar azalır. Bu işleme “konçlama” denir ve bugün de bu aşama çikolatanın istenen tada ulaşması için en az kakao çekirdeklerinin kalitesi kadar önemlidir. “Konç” makinesini yapmayı akıl eden –internet rivayetlerine göre çikolata hamurunu iki koca gün karıştırma makinesinde unutup sonuçtan memnun kalarak özel bir makine geliştiren– İsviçre’de, Bern’de çikolata işine başlamış olan Rudolph Lindt’tir. Bunu yapabilmesi 1879’u bulmuştur. Konç makinesiyle çikolata aşağı yukarı bugün bildiğimiz tadına kavuşmuş sayılabilir.
İçini ye Kutusunu kullan Teneke çikolata kutuları evin içinde dikiş ya da şeker kutusu gibi işlevleri de olduğu için sevilen bir promosyon malzemesi, üreticiler açısından kalıcı bir reklâmdı. Bayram, düğün, nişan gibi özel günler için üretilen çikolataların kutuları da özel ya da yaygın tabirle “spesyal” olurdu.
İsviçre’nin tablete yeni bir madde ekleyerek çikolatacılık sanayiinde yeni bir kulvar açması 1890’lı yıllara rastlar. Bu tat süttür ve Alp Dağları’nın görüntüsüyle birlikte adeta İsviçre’nin millî kimliğinin bir parçasıdır. Sütlü tabletlerin babası olarak İsviçreli Daniel Peter kabul edilir. Her ne kadar genellikle sütlü çikolata üretmeyi 1875’te başardığı iddia edilse de, bu ilk çikolatanın bugün bildiğimiz gibi bir tablet olmayıp bir tür toz çikolata olduğunu, sulandırılıp içildiğini biliyoruz. Şeklini kaybetmeyen, bozulmayan, belli bir raf ömrü olan sütlü çikolatalar 1886’yla 1891 arasında bir tarihte piyasaya çıktı. Tam bir başarı kazanması 1895’i buldu.
20. yüzyıl başında kakao tozu dışında suda eritilen cinsten katı çikolatalar hâlâ vardı –Sermet Muhtar Alus, Daniel Peter’in suda hazırlanan “Delta”larından bahseder–, ama çikolata artık ağırlıklı olarak çantaya atıp her yere götürülebilen, özel hazırlık yapmadan tüketilebilen bir tabletti. 19. yüzyılda olup bitenler bu ürüne ihtiyaç duyabilecek müşteri kitlelerini de ortaya çıkarmıştı. Toplumun pek çok alışkanlığının modern bir çerçevede örgütlendiği bu yüzyılda fabrikalar çoğalmış, belli bir düzen içinde çalışan şehirli nüfus artmıştı. Verimlilik kaygısının da etkisiyle bedenin sağlığı, gelişimi, beslenme toplumsal meseleler haline gelmiş, tıp, biyoloji, kimya gibi alanlardaki gelişmeler bunun altyapısını hazırlamıştı. Beslenme vücuda giren ve çıkan enerjinin hesaplanmasıyla rasyonelleştirilmiş, gıdaların kalori değerleri önem kazanmıştı. Bedensel performansın yükseltilmesi ayrıca hem bireysel hem toplumsal bir anlam kazanmıştı. Bu zamana kadar yöresel oyunlardan ibaret olan spor, yüzyıl sonunda beden terbiyesinin bir parçası olarak toplumsal, hatta 1896’da olimpiyatların canlandırılmasındaki gibi uluslararası düzeyde örgütlenmeye başlanmıştı.
Çocukların eğitimi de aynı şekilde toplumsal bir mesele haline gelmişti: Çocuğun sadece ruhu değil bedeni, dolayısıyla beslenmesi, beden terbiyesi de toplumun geleceğinin bir parçasıydı. Kitlesel çalışma düzeni zamanın idaresinde de fark yaratmıştı. Boş zamanlar artık takvimde sabit bir yere sahipti. Bu ise gezinti ve uzak mesafelere seyahat gibi etkinliklerin toplumsal alışkanlıklara dönüşmesine yol açmıştı. Gelişen ulaşım sistemi hiç olmadığı kadar insanın uzak mesafelere seyahatini mümkün kılmış, yüzyılın ortalarında “turist” ve “turizm” kavramları ortaya çıkmıştı.
Osmanlı toplumunun pratikleri ve söylemleri de çeşitli seviyelerde bu dönüşüm süreciyle yeniden şekillenmekteydi. Bu haliyle tablet çikolata bu yeni düzenin sürekli hareket eden, koşan, yürüyen, uzaklara gezmeye giden turistlerinin, iyi beslenmesi gereken sporcularının, toplu halde yemek yiyen işçilerinin ve okulda beslenme saati olan çocuklarının cebine, çantasına sığacak bir mucizeydi: Hem lezzetli, hem pratik, hem kuvvetli, hem ulaşılabilir fiyatta, bir öğün değerinde bir gıda. Tıpkı bugün, hâlâ olduğu gibi.
Kırım Harbi ve iç pazar
Çikolatanın 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda, Katolik manastırlarında tüketildiğine dair ipuçlarımız var, ancak veriler 19. yüzyılın sonundan itibaren Osmanlı şehirlerinde yaygınlaştığını gösteriyor. 1855-56’da Menier, Compagnie Coloniale, Louis Marquis gibi markalar İstanbul ve İzmir’de bulunabiliyordu. Bunda o tarihlerde Fransız ve İngiliz askerlerini alışkanlıklarıyla beraber İstanbul’a taşıyan Kırım Harbi’nin belli bir etkisi olduğu düşünülebilir.
1880’lerden itibaren markalar çeşitlendi; basındaki reklam artışından da bunu anlayabiliyoruz. Çikolatanın yükselişe geçtiği 20. yüzyıldan itibaren İsviçre markaları ağırlık kazanır: Nestlé, Kohler, Gala Peter, Tobler, De Villars, Lindt, Suchard bunların başında gelir. Cumhuriyet’ten sonra ithalatı kısıtlayan rejimden dolayı bu markalar piyasadan çekildi. Bunun tek istisnası 1927’de Feriköy’de bir fabrika kuran Nestlé’dir. Bu dönemde piyasada Golden, Royal, Melba, Lion, Elit gibi markalar görülür.
Yerli üretim esas olsa da çikolata esasen ithal hammadde bağımlısıydı. Kakao belli firmalar tarafından –üretim hacimlerine göre tayin edilen tahsisatla ithal ediliyor, ambalaj dahi dışarıdan geliyordu. Bu durum 1980’den sonra, Turgut Özal döneminde liberal ekonomi politikalarının yürürlüğe girmesine kadar sürdü. Aynı dönemde Osmanlı devrinden bildiğimiz bazı markalar tekrar Türkiye’ye girdi. 1970’lerde tıpkı Nescafé gibi, yurtdışına gidebilenlerden beklediğimiz hediyelerden olan Toblerone, Cumhuriyet’in ilk yıllarında terk ettiği İstanbul’a böyle geri döndü.
Yeni malı olursa
Tarihsiz Zafer Çikolatası reklam kartının başında “Kahraman Anadolu müdâfileri / İnönü ve Dumlupınar muzafferiyeti” yazılı. Cumhuriyet’in ilanından sonra, 1927’de Feriköy’de fabrika kuran İsviçre kökenli Nestlé de dahil bütün yerli üreticilerin reklamlarında “milli çikolata”, “yerli malı” gibi sloganlar ön plandaydı. Dönemin ruhundan kaynaklanan bu söylemin hedefinde ithal çikolatalar vardı. Bu sloganlar 1930’larda yabancı çikolatacıların piyasadan çekilmesiyle giderek azaldı. 1970’lerin keskin siyasi ortamında, bu kez etnik Türk milliyetçiliği vurgusuyla tekrar ortaya çıktı.
Damak ve Kaimak
Nestlé’nin 1934’te Avrupa piyasasında Damak ve Kaïmak gibi Türkçe isimli bazı ürünleri vardı ve reklamlarda kullanılan oryantalist vurgular özellikle Damak’a Avrupa’da büyük başarı getirmişti. Nestlé aynı dönemde Türkiye’deki reklamlarında Avrupai figürler kullanıyor, bazı çikolatalarını “şık kadınlara ve ağzının tadını bilen erkeklere”, “iki tango arasında” yenmek üzere diye tanıtıyordu. Avrupalı müşterinin öteden beri sevdiği oryantalist figürlerin 1930’larda, Batılı yaşam tarzının resmileştiği Türkiye’de beğenilmeyeceği açıktı. Damak Türkiye’ye 1966’da gelebildi, ilk başta “şamfıstıklı”,
1970’lerden itibaren “Antep fıstıklı” olarak sunuldu.
Gürbüz nesiller için
9.yüzyılda eczanelerde ilaç-çikolatalara çok sık rastlanır. Bu ilaçlarda etken madde genellikle başkaydı, çikolatanın işlevi terkibin tadını iyileştirmekti. Çikolatanın başlı başına direnci artırıcı özelliği olduğu da kabul ediliyor, bu nedenle nekahet dönemindeki hastalara, zayıf bünyelilere, çocuklara tavsiye ediliyordu. Gıdai çikolatalar çok uzun süre “kuvvetli gıda” söylemiyle pazarlanmıştır. Şeker ve süt çikolatanın besin değerini arttırıyor, reklamlarda sık rastlanan “gürbüz çocuk” motifi çikolatayla beslenmenin bu olumlu sonucunu aksettiriyordu.
İçinden de bişey çıkıyo …
Çikolatanın hedef kitlesi genişledikçe reklamın araçları çeşitlendi. 20. yüzyıl başından itibaren çikolata paketine eklenen reklam kartları bu araçların en sevilenlerinden biriydi. Bunlar seriler halinde basılıyor, hayvanlar serisini, arabaları, uçakları, ülkeleri tamamlayanlara ayrıca hediyeler veriliyordu. Bir tür ansiklopedi ya da resimli dergi işlevindeki kartlar ailelere çikolata almak için fazladan bir sebep sunuyordu. Film yıldızlarının, güzellik kraliçelerinin olduğu serilerin çocuklardan çok büyüklere hitap ettiği söylenebilir.
Çikolatadan çukulataya
Bu ay piyasaya çıkacak olan Çukulata, Çikolatanın Yerli Tarihi adlı kitap, çikolatanın geçmişinden bir sayfaya, Osmanlı döneminden başlayan, 1960’lara kadar uzanan yerli tarihine odaklanıyor. Saadet Özen tarafından, Osmanlı Arşivleri, İsviçre’de Nestlé Tarih Arşivi gibi kurumların dışında özel koleksiyonlardan da faydalanılarak yazılan kitap, çikolatanın nasıl sunulduğunu, işlevini, yüklendiği kültürel anlamları sorguluyor. Çukulata, Çikolatanın Yerli Tarihi, Nestlé’nin sponsorluğuyla Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık tarafından basıldı.
Sultan Ahmed, henüz 19 yaşındayken camisinin inşa emrini verdi. İçine kendisine özel bir bölüm oluşturuldu. Bir saray odasını andıran Sultanahmet Camii Hünkâr Mahfili’nin kapalı kapıları yıllar sonra #tarih’e açıldı.
Sultanahmed Camii, İstanbul’un ve Osmanlı mimarisinin simgelerinden bir ibadethanedir. Bu öneminin yanında kentin müze gibi ziyaret edilen en cazip ziyaret noktalarından da biridir. Yapı, altı minaresi, Marmara’ya hâkim silueti ve şehir içindeki konumu ile yerli yabancı meraklıların çoğu tarafından bilinir ve tanınır. İçerisinde 23 binden fazla karo çini yer alır. Esere “Mavi Cami” adını veren pek de özgün olmayan eski koyu mavi ağırlıklı kalem işleri ve çinilerdir.
Yapının neredeyse hiç ziyaret edilemeyen bir bölümü ise şehirde görülebilecek en etkileyici mekânlardan biridir. Hatta belki de bu tür yerlerin ilkidir. Ancak bırakın ibadet ya da ziyaret için gelenleri, sanat ve mimarlık tarihçileri gibi uzmanların bile pek görmediği bir köşe caminin hünkâr mahfilidir.
Sultan Ahmed henüz 19 yaşında iken muhteşem bir cami inşa ettirmeye karar verdi. Seçilen bölgede, birkaç vezir sarayı ve bir tekke yer alıyordu. Padişah, 1609-1617 yılları arasında Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Sedefkâr Mehmed Ağa’ya bu camiyi inşa ettirdi. Henüz çok genç olan sultan inşaatı bizzat takip etmiş hatta temel atma merasiminde o da toprağı kazmış ve kazdığı toprağı eteğinde taşıyarak inşaata bizzat katılmış. Osmanlı Devleti’nin en güçlü ve zengin olduğu dönemlerden birinde inşa edilen caminin zenginliği, ihtişamı için hiçbir şeyden kaçınılmamış.
Giriş, özel kapıdan Mahfile giriş için padişaha özel bir kasır inşa edilmişti (altta). Padişah buradan geçip silahdar, çuhadar, ibrikdar gibi az sayıdaki maiyetiyle namazını mahfilde kılardı (üstte).
Sultan için mahfilin yanında bir de küçük kasır inşa edilmiş. Osmanlı mimarisinde Hünkâr Kasrı denen ve camilere bitişik inşa edilen yapıların ilk örneği burada karşımıza çıkıyor. Caminin içinde ise mihrap duvarının sol köşesinde mermer sütunlar üzerinde yükselen hünkâr mahfili bulunuyor. Hükümdarın imamın arkasında ilk sırada ibadet etmesi için mahfiller önceleri camilerin mihrap duvarında, yüksekte inşa edilmiştir. Mahfilin asıl girişi hünkâr kasrından. Padişah buradan yapıya ulaşıyordu. Ayrıca bir destek duvarının içine inşa edilen küçük bir merdiven sayesinde de caminin içinden ve dışından mahfile ulaşılabiliyor. Bu giriş muhtemelen mekânın bakımından sorumlu olan görevliler tarafından kullanılıyordu. Ancak sultan ibadet sırasında ya tek olurdu ya da yanında en güvendiği kişiler bulunurdu.
Mahfil her detayında Osmanlı uygarlığının en parlak örneklerini barındırıyor. Caminin bu bölümü adeta bir saray odası gibi düzenlenmiş. Hatta Topkapı Sarayı’nın en zengin ve görkemli odalarından aşağı kalır yanı yok. Mahfili taşıyan mermer sütunlar iki sıra halinde dışta olanlar renkli ve muhtemelen devşirme olarak burada tekrar kullanılmış. Bu sütunlar iki renkli taşlarla örülen sivri kemerlerle birbirine bağlanmış. Kırmızı üzerine bitkisel dekorlu ve yaldızlı ahşap bir tavanı taşıyor. Mahfilin mermer korkuluklarının üstü içerinin görünmesine engel olmak ve güvenlik nedeniyle mihrap yönünde metal, diğer tarafta ise ahşap bir parmaklık takviye edilmiş. Mahfilin üstünde harimin köşe kubbesi var. Zengin bir şekilde kalem işleri ile bezenmiş. Mihrap duvarında ise pencere aralarına hepsinin desenleri birbirinden farklı olan renkli mermer kakmalarla yapılmış dikdörtgen levhalar görülüyor. Bu tür renkli mermer kaplamaların Memlûk döneminde Suriye ve Mısır yapılarında kullanıldığı ve bu coğrafyayı fetheden Yavuz Sultan Selim’in bazı harap Memlûk yapılarının renkli mermer levhalarını aldırtıp birçok usta ile birlikte İstanbul’a gönderdiği bilinir. Bunların bir kısmı Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Saadet Dairesi’nin dış cephesinde kullanılmıştır. Belki de bu mermer kaplamalar onlardan esinlenerek üretilen Osmanlı işleridir. Ancak tam köşede olan ve adeta bir mihrap gibi düzenlenen ve üzerinde Kufi yazı ile bir kitabe bulunan levha, belki de Memlûk özelliklerine daha yakın.
‘L’ şeklinde Hünkar Mahfili, zeminden 4-5 metre yüksekte yer alır ve “L” şeklindedir. Tam köşedeki pencere kapısı, daracık bir bölüme yani padişahın halvet hücresine açılır.
İlginç bir mermer levhada, 16. yüzyıl sonlarında kuzey İtalya’da üretilmiş bir mermer masadır. Bu masa Osmanlı Devleti’ne hediye edildiğinde itinalı taş işçiliği beğenilmiş ama mobilyanın kendisi anlamsız bulunmuş olmalı ki bacakları kesilip tablası duvara monte edilmiş. Diğer renkli taş panolar ise dilim dilim kesilmek suretiyle mermerin damarlarından desenli levhaların kullanılması ile oluşur, benzerleri hemen karşıdaki Ayasofya’da var. Bunlar da devşirme olabilir.
Mahfilin Marmara Adası mermerinden mihrabı çok zengin renkli taşlarla süslenmiş. Mihrap nişinin köşelerine yerleştirilen dikdörtgen siyah levhalardan biri de ikinci kez kullanılan malzemedir. Öncesinden kazıma olarak dilimli kemer ve bir de kandil motifi işlenmiş.
Osmanlı sanatının bu en etkileyici mekânlarından birinin taşıyıcı malzemeleri Roma-Bizans, mermer kakma levhalarının bir kısmı Memlûk (ya da o coğrafya etkisinde), bir kısmı da Avrupa/ İtalyan işidir. Özetle mahfil süslemeleri, adeta geniş bir coğrafyanın ve farklı kültürlerin mirasçısı gibidir. Bunların hepsi özümsenip kendi üslubu içinde benzersiz bir uygulama gerçekleştirilmiş.
Mahfilin mihrap duvarında bulunan dört, doğu duvarında bulunan iki pencere, içerisinin çok aydınlık olmasını sağlıyor. Bunların ahşap pencere kepenkleri Osmanlı ahşap işçiliğinin seçkin örneklerindendir. Genel kurguları birbirine benzeyen kapıların detaylarda hepsi farklı desenlerdedir. Kapı kanatlarının arkasında ise kalemişi ile yapılmış renkli bir bezeme görülüyor.
Pencerelerin üzerinde ise caminin en etkileyici çini panolarından biri görülüyor. Sır altı tekniğindeki klasik çinilerin çevrelediği firuze renkli çini kuşakta, altın yaldızlı hançer yapraklı düzenlemeyle celi sülüs bir âyet kuşağı bulunuyor. Bu kitabeli çini kuşak Klasik Osmanlı sanatında bilinen tek örnektir.
Daracık odada bir başına Gizli bir kapıyla girilen halvet hücresi, padişahın burada yalnız başına devlet işlerinden uzaklaşarak manevi dünyaya dalması için tasarlanmıştı.
Mahfilin içindeki hücre
Yapının en etkileyici yönlerinden biri mihrap duvarının sol köşesindeki pencereden ulaşılan bir hücredir. Zengin ahşap işçiliği olan kapı açıldığında solda duvar kalınlığı içerisine yerleştirilmiş ikinci bir kapı ile karşılaşılır. Kapı kesme taş duvar ve zeminli olan küçük bir hücreye açılır. Hücrenin mihrap duvarında sivri kemerli, küçük bir penceresi vardır. Bu, mihrap cephesi içinde farklılaşan bir pencere formdur. Bu hücrenin bir itikâf hücresi olduğu anlaşılır. Cami tamamlandığında 27 yaşında olan genç Sultan Ahmed, Ramazan ayının son on gününü bu hücrede dua ve ibadetle itikâfta geçirmeyi düşünmüştür. Mahfilin olağanüstü zenginliğine karşı bu hücre alabildiğine sadedir. Adeta devletin güç ve zenginliğinin sergilendiği mahfil ile İslam inancının ilkelerine göre şekillenmiş bu hücre, iki ayrı dünyayı sultanların ve dervişlerin dünyasını yan yana getirmekte; bu zıtlık etkileyici bir izlemin bırakmaktadır.
Mahfilin zemininde bugün kalitesiz ve rengi de mekâna uymayan bir halı var. Osmanlı döneminde kıymetli halılarla kaplandığı muhakkaktır. Mekânın aydınlatılması için kıymetli kandiller ve şamdanları da hayal etmeniz gerekiyor. Evliya Çelebi de bu avizeleri tarif eder. Mahfilde bulunan iki ahşap rahle 19. yüzyıl fotoğraflarında camide görülenlerden olabilir. Caminin ve mahfilin inşa kitabesi altın yaldızlı güzel bir sülüs hatla yazılmıştır.
Sultanın yanında bulunmasını istediği kişilerle birlikte kullandığı düşünülen bu mekân, dışarıdan kimsenin göremediği, zengin kurgusunun herkesçe bilinemediği bir yerdi. Bu bölüm, elçi ve ziyaretçilere de gösterilmiyordu. Caminin içinde başlı başına bir sarayı anımsatan Hünkar Mahfili’nde bir pencere kapısı ardına saklanan itikâf hücresi ise açıkça sultanların dindarlığını ve tevazusunu gösteren en etkileyici mekân olsa gerek.
MAHFİL NEDEN YAPILDI?
Suikast korkusunun ürünü
Hünkar mahfili padişahların ibadeti için ayrılan bir bölümdür. Aslında İslam inancında namazda sultan ile uşak arasında bir fark yok. Herkes birbirine eşit, yan yana ibadet eder. Hatta çoğu kez devletin yöneticisinin imam olup namaz kıldırması bile beklenmiştir. Ancak ilk halifelerden Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin camide namaz kılarken şehit edilmeleri, benzer siyasi cinayetlerin olasılığı, yöneticilere ibadet için ayrı bir bölüm ihtiyacını doğurmuş. Camilerde padişah, sultan, hünkâr, bey ya da şah mahfili denilen bölümler inşa edilmiş. Bu gelenek, Osmanoğullarının zamanla Akdeniz dünyasının çevresindeki İslam topraklarının tamamına hâkim olması ile genişleyen coğrafyada giderek zayıflamış. Genellikle sultanın yaşadığı Bursa, Edirne ve İstanbul’da devam etmiş.
1. Ahmed, tahta geçtiği gün 19 kardeşini, ölümünden önce de büyük oğlunu boğduran 3. Mehmed’in oğluydu. Henüz 14 yaşında daha sünnet bile olmadan padişah oldu. 27 yaşında öldüğünde geriye İstanbul’un en gösterişli camiini ve 40 yıl sürecek fetret döneminin tohumlarını bıraktı.
İstanbul Tarihi Yarımada’ya Boğaz çıkışından bakıldığında, büyük birer kubbenin altında toplam 10 minarenin kuşattığı iki anıt yapının kente hâkimiyeti görülür: Ayasofya ve Sultanahmet. Bu bakış açısına Süleymaniye’nin minareleri bile girmez. Süleyman ve Sinan onun görkemini, Haliç’e, Galata’ya armağan etmişlerdir.
İmparator İustinianos’un eseri Ayasofya’nın ilk açılışı 27 Aralık 537, çöken kubbesinin yenilenmesi nedeniyle ikinci açılışı 2 aralık 562’dedir. İlk törende 55 yaşında olan İustinianos, ikinci törende 80 yaşında ve bu dünyadan göçüşünün çok yakın olduğunun, hatta geciktiğinin farkındaydı kuşkusuz. Birçok hükümdar gibi o da kendi dini için büyük ve şaşırtıcı bir mâbet yaptırmayı ülkü edinmişti. Tıpkı öncekiler gibi ileri yaşlarda ve saltanatının durağan evresinde. İustiniaus’tan 1050 yıl sonra çocuk denecek yaşta Müslüman bir Türk padişahı, bu “yaşlılıkta” genellemesinin bir istisnası olarak, Bizans katedralinin karşısına bir caminin temellerini attı. Bu girişim, camiye çevrilmiş olsa da iç dünyası İslâmi havadan yoksun Ayasofya’ya nispet ve onun karşısına, daha göze çarpan bir noktada bir halife padişahın sahici camisiyle dikilmesi savıydı.
Sultan (1.) Ahmed, Atmeydanı’nın doğu cephesinde yükselecek “Ahmediye” camisinin temeline 27 Eylül 1609’da “Bismillah” diyerek altın kakmalı kazmasını vurduğunda 19 yaşını 5 ay geçmiş, saltanatının da altıncı yılındaydı. 4 Ocak 1610’da da dualarla ilk temel taşı indirildi. Hassa Başmimarı Sedefkâr Mehmed Ağa’nın yürüttüğü inşaatın sekizinci yılında kubbenin kapatılması aşamasına gelindiğinde 27 yaşındaki Sultan Ahmed, eserinin ikmâlini göremeyeceğini sezmişçesine 9 Haziran 1617 tarihinde sanki cami ibadete açılıyormuş gibi dualı ziyafetli bir “kilit taşı koyma” töreni düzenletti. Bundan 5 ay 13 gün sonra, mabedin iç dekorasyon çalışmaları sürerken 14 yıl süren saltanatını noktalayıp 22 Kasım 1617’de öldü.
3. Mehmed’in padişah olduğu gece öldürttüğü 19 kardeşi Ayasofya’daki 3. Murad türbesinde yatıyor.
Vehimli Bir Baba
Sultan Ahmed’in babası 3. Mehmed, babası 3. Murad’ın ölüm haberini alır almaz Manisa’daki sancak valiliğinden İstanbul’daki cülûs tahtına koşan padişahların sonuncusu olmuştu. 1595 kışında İstanbul’a geldiği Cuma kuşluğunda doğruca saraya çıktı. İvedi çağırılan devlet erkânı, ulema, ocak ağaları kar altında gelip Divanhane’de bekleştiler. 3. Murad’ın 11 gün önce öldüğünden haberleri yoktu; ölümü oğlu gelesiye açıklanmamıştı. Minarelerde salâlar okunup cülus topları atılırken payitaht İstanbul “-Padişah ölmüş, oğlu tahta geçmiş!”haberiyle çalkandı. Bâbüssaade önüne taht kurulup cülus merasimi yapıldı. Sonra 3. Murad’ın cenaze namazı kılındı.
14 yaşında civan padişah Sultan Ahmed’in tahta çıktığı dönemdeki genç görünümünü yansıtan “civan sultan” tasviri.
O 27 Ocak karlı kış gününün gecesinde saray haremini babasının hasekileri kızları ve cariyeleriyle dopdolu bulan 3. Mehmed, önce bir masumlar katliamı gerçekleştirdi. Küçük yaşta olduklarından hiçbiri sancağa çıkarılmamış, en büyükleri 8-13 yaşlarında, sarayda el bebe gül bebe şehzadelik süren 19 kardeşini saray dilsizlerine boğdurttu. Selânikî Tarihi’ndeki ağıtsı anlatıya göre ertesi karlı İstanbul sabahında bir daha saraya çağrılan devlet erkânı, bu kez, mutfak revakına sıralanmış şehzade tabutçukları önünde, birinden ötekine saf tutup 19 cenaze namazı daha kıldı. Bu korkunç kıyıma bir şair “şühedâ-yı Âl-i Osman” tarihini düşürdü.
3. Mehmed, ertesi gün de babasının hasekilerini, gözdelerini, 27 kızını, kimileri hamile yüzlerce cariyesini, harem ağalarını yani bütün harem halkını yoğun kar yağışı altında arabalara, koçulara bindirtip, eşyalarını Saraçhane mafraçlarına, hamal beygirlerine yükletip Beyazıt’taki Eski Saray’a gönderdi. Annesi Safiye, hasekileri Handan, Mahpeyker, Manisa’da doğan şehzadeleri Mahmud, Ahmed, Mustafa, Cihangir, Selim ve adları bilinmeyen kızlarıyla boşalan hareme yerleşti.
İstanbul Sarayı (Topkapı), o günden başlayarak dışarıya herhangi bir haberin sızmadığı esrarengiz bir sekiz yıl karanlığına gömüldü. 3. Mehmed, sarayda saklı tuttuğu oğullarının büyüğü Mahmud’u, Celâlîler padişah ilan ederler kuruntusuyla sancağa çıkarmadı. Şehzadeler o sekiz yıl boyunca sarayda ne yaptılar, ne öğrendiler, öleni kalanı… bilinmedi. Anadolu’da Celâlî tuğyanı vardı. İstanbul’da ise yeniçeri ve sipahi eylemleri, padişahı ayak divanına çıkartacak ciddiyetteydi. Vehimli padişah, saltanatının son aylarında atası Sultan Süleyman’ı örnek almışçasına büyük şehzadesi Mahmud’u, tahta geçmek için bir şeyhle gizlice haberleştiği ihbarı üzerine 7 haziran 1603’te boğdurttu. Tahta geçtiğinde boğdurduğu 19 kardeş şehzadeye ölümüne yakın bir de oğul şehzade katarak, rekorunu güncelledi! Bu listeye, idam ettirdiği 3 sadrazam, vezirler, daha niceleri eklenebilir.
Gizemli gecenin sabahı
Nadiri’nin Sultan Ahmed’i Edirne’de resmeden minyatürü.
Şehzade Mahmud’un boğulmasından 6,5 ay sonra, “Şeb-i Yelda” denen yılın en uzun gecesinde Topkapı Sarayı’nda acaba neler yaşandı? Vak’anüvis kaydına göre 37 yaşındaki 3. Mehmed tanı konamayan rahatsızlığının dördüncü gecesinin sabahını göremedi. 22 Aralık 1603 sabahı Divanhane’de mutat oturum başladı. Sadrazam Malkoç Ali Paşa henüz İstanbul’a gelmediğinden divana Sadaret Kaymakamı Kasım Paşa başkanlık ediyordu.
Kapı ağası, iç saraydan bir kâğıt getirip Kasım Paşa’ya verdi. Yazıyı hecelerken irkilen paşa, gelen buyruğu yanındaki kadıaskere sesli okuttu: “-Sen ki Kasım Paşasın. Babam Allahın emriyle vefat eyledi ve ben taht-ı saltanata cülûs eyledim. Şehri muhkem zapt eyleyesin. Bir fesat olursa senin başını keserim!” Donakalan divan üyeleri, sancaktan gelecek bir şehzade olmadığını biliyorlardı ama “babam öldü” diyen saraydaki şehzadeyi tanımıyorlardı. İç sarayda olup bitenleri, Hasoda’da iç biat yapıldığını kapı ağasından öğrendiler. Kapıkullarının ayaklanıp yağmaya girişmesini önlemek için hemen cülûs ilan edildi. Kuşluk vakti Bâbüssaade önüne taht kuruldu. Yeni padişah Sultan Ahmed, başında şemle (siyah matem sarığı), gelip altın tahta oturdu. Biattan sonra 3. Mehmed’in cenaze merasimi yapıldı.
Osmanoğulları’nın üç asırlık töresini, üç asır sürecek yeni bir yapıya dönüştürecek Sultan Ahmed’in varlığı o gün ortaya çıktı. Sünnet olmamış 14 yaşında bir çocuktu. Hanedan, onun sulbünden yürüyecekti. Osmanoğulları’nın, 1421’de Çelebi Mehmed- 2. Murad baba-oğul taht değişimiyle başlayan, iki yüzyılllık baba padişahın tahtına sancaktan gelen oğlunun oturması geleneğinin sonuncusu o sabah yaşandı. Çünkü, 14. padişah Ahmed, sancağa çıkmamış, “Babam öldü, bana biat edeceksiniz” diyerek tahta oturmuştu!
Kılıç alayı 4 Ocak 1604’te yapıldı. Çocuk padişahın beline Eyüp Sultan’da Hz. Muhammed’in kılıcı bağlandı. 10 Ocak’ta babaannesi Safiye Sultan’la babasının harem halkını Eski Saray’a gönderdi. 23 Ocak’ta ilk Cuma namazını Süleymaniye Camii’nde kıldı. Oradan Vezirazam Yavuz-Malkoç Ali Paşa’nın sarayına giderek sünnet oldu. İlk kez bir padişah sünnet olduğu için ülkede şenlikler düzenlendi!
Saltanat işlerine sarılan çocuk padişahın danışmanı, hocası Mustafa Efendiydi. Doğal ki onun telkiniyle Bağdat valiliğine atadığı eski sadaret kaymakamı Kasım Paşa’yı yoldan çevirterek ve bir süre sonra sadaret kaymakamı Sarıkçı Mustafa Paşa’yı, huzuruna getirtip cellâtlara boyunlarını vurdurdu! Huzurda idamlarda acaba ne hissetti? Veziriazâm Derviş Mehmed Paşa da 11 Aralık 1606’da huzurunda boğuldu. Tarihçi Na’imâ: “Bir zamandan sonra merhumun ayağı seğrimekle padişah hançer ile boğazını kesti” diyor. Sultan Ahmed’in son kurbanı, ölümünden 35 gün önce 17 Ekim 1614’te Paşakapısı’nda boğdurttuğu Veziriazâm Nasuh Paşa oldu.
Bu acımasızlığına karşın, babası ve büyükbabası gibi kardeşlerini temizleme girişiminde bulunmadığı, cülusunu izleyen günlerde şehzade tabutlarının saray kapısından çıkmamasından anlaşılsa da içeride kaç kardeş şehzade vardı, akibetleri ne oldu soruları yanıtsızdır. Ola ki daha koynuna cariyeler koyulup Ahmed’in tenasül kabiliyeti denenmediğinden babaannesi Safiye, annesi Handan sultanlar, hanedan şehzadesiz kalmasın uyarısında bulunmuşlardı. Bunlardan sadece birinin, Mustafa’nın varlığı, Sultan Ahmed ölünce ortaya çıkacak, bu mecnun kardeş, tahtın babadan oğula değil, hanedanın erşed ve ekber (yetişkin ve yaşça büyük) bireyine geçmesine, iradesi ve haberi dışında sebep olacaktır.
Daha kötüsü, Osmanlı tarihinde iki kez tahtta çıkan bu deli amca ile ardılları çocuk, sadist şehvetperest yeğenleri (Sultan Ahmed’in oğulları) 2. Osman, 4. Murad, İbrahim dörtlüsünün ve çocuk torun 4. Mehmed’in ilk yıllarını kapsayan 1617-1656 arasındaki ayaklanmalar, tahttan indirme ve öldürmelerle dolu 39 yıl, Osmanlı tarihinin en kritik fetretlerinden biri olmuş bu evrede devleti ve hanedanı ayakta tutmada Sultan Ahmed’in hasekisi, 4. Murad’ın ve İbrahim’in annesi Mahpeyker Kösem Valide Sultan etkin olmuştur.
Dindar ama acımasız
İdare, Kösem Sultan’daydı Batılı bir ressamın çiziminde Sultan İbrahim’in padişahlığı döneminde yapılan Kösem Sultan çizimi. 39 yıllık çalkantılı bir dönemde devleti idare eden o olmuştu.
Karakterini belirlemede başvurulacak kaynakların suskunluğu Sultan Ahmed’i tanımamızı zorlaştırıyor. Yarısı çocuklukta yarısı padişahlıkla geçmiş kısa yaşamında İstanbul’a muhteşem bir külliye kazandırması, Mekke’ye Medine’ye hizmetler götürmesi önemli; Taassup derecesinde dindarlığına karşın dönemindeki idamlar, esrarengiz ölümler, Eski Saray’ı vuran salgının yaptığı temizlik(!); ellili yaşlardaki babaannesi Safiye Sultan’la (öl.10 Kasım 1605) daha kırkına ulaşmamış annesi Handan Sultan’ın (öl. 12 Kasım 1605) birinin Eski Saray’da, diğerinin Topkapı’da iki gün arayla ölmesi ise şaşırtıcıdır. 15 yaşındaki Ahmed’in babaannesini zehirlettiği doğruysa aynı tertipten annesini de yoksun bırakmadığı düşünülemez mi? Bu iki saraylıyı, kocaları 3. Murad’ın ve 3. Mehmed’in türbelerine gömdürüp ertesi gün fırtınaya aldırmadan Mudanya’ya, oradan Bursa’ya gitmesi de “bunda ne var?” yanıtıyla geçiştirilemez.
İki kırılmanın müsebbibi
Sultan Ahmed’in tahta çıkışı, kısa ömrü ve saltanatı, babasının, büyükbabasının tasarlamadığı selâtin bir külliyeyi kısacık ömrüne sığdırması bir dizi sorular açar. Bunlar bir yana, Osmanoğulları Hanedanını önemli iki kırılışa bu padişah mahkûm etmiştir: Tahta sancaktan gelmemek, babasının öldüğü gece tahtı sahiplenmek onun kusuru değildir ama babanın yerini oğlunun alması töresi yerine erşed ve ekber olan kardeşin, kuzenin, yeğenin saltanatı, Ahmed’in sarayda saklı tuttuğu kardeşi Mustafa ile başlamıştır. 1603’teki âni, daha önce benzeri yaşanmamış olsa da zorunlu bir taht değişikliğidir. Oysa 1617’de, büyük oğlu Osman’ın değil, mecnun kardeşi Mustafa’nın tahta oturtulması, olasılıkla ölüm krizindeki padişahın vasiyetiydi.
Sultan Ahmed’in saltanatı, Osmanlı Devleti’nin o güne kadar kurup geliştirdiği düzeni çöküşe sürükleyecek gelişmelerin bir bakıma hazırlık evresidir. Sultan Ahmed’in, sadrazam idam ettirmeyen büyük babaları 2. Selim ve 3. Murad’ı değil, 13 kez sadrazam atayıp azleden, bunlardan üçünü idam ettiren babası 3. Mehmed’i örnek aldığı açık. Tarihlerin “aşırı dindardı” anlatıları, Bahtî mahlasıyla şiirleri övülmeye değer. Ancak ölümüyle başlayan fetretteki kardeş, yeğen, çocuk padişahlar karmaşası, 6 cülus, 4 hal, 2 padişahın öldürülüşü, 23 kez sadaret değişikliği, 7 sadrazamın idamı, ikisinin parçalanması, onlarca yüzlerce idam, kent terörü ve ayaklanmalar, askerin padişah ırzına geçmeye yeltenmesi, sadrazamları parçalaması rezaletleri de göz ardı edilmez..
Sultanahmet Camii ve külliyesi ise selâtin cami ve külliye yaptıran öncül ve ardıl padişahlardan hiçbirinin yaşam öyküsü ve eseriyle benzerliği olmayan gizemli bir olağandışılıktır. Gerçeklere değinmek de Sultan Ahmed’i İstanbul’a kazandırdığı anıt eser nedeniyle yücelterek anmamıza engel değildir.
Kimi fütüristler “çağ internet çağı, birkaç yıla kalmaz kitabın pabucu dama atılır” buyurmuşlardı. Ama bilginin geleneksel taşıyıcısı kehaneti boşa çıkardı. Aradığı eseri bir sahafta bulan kitapseverin parmakları hâlâ cilt kapaklarını usulca okşuyor. Sahaflar Festivali’yle hararetlenen kitap aşkı, Tüyap Kitap Fuarı’yla zirve yapacak…
Eski kitap ve benzeri malzemenin satılıp alındığı yer olan sahaf dükkanları önceleri büyük selâtin cami avluları, medrese kapıları yakınlarında kuruldu; Kapalıçarşı’nın yapımından sonra iç mekana geçilerek bir sahaflar çarşısı meydana geldi. 1870’li yıllara doğru Beyazıt Meydanı civarında, Kapalıçarşı dışında bir takım kitapçı dükkanları, sahafiye mal alıp satan dükkanlar açılmaya başlandı; 1894’de meydana gelen büyük İstanbul depreminden sonra mekanları zarar gören sahaf esnafı Hakkâklar Çarşısı denilen yere geçti.
Bugün Sahaflar Çarşısı diye isimlendirdiğimiz yer, eski Hakkâklar Çarşısı’dır. Tek katlı, ahşap, birbirine bitişik küçük dükkanlardan oluşan Sahaflar Çarşısı, 6 Ocak 1950 tarihinde Beyazıt Çadırcılar Caddesi’nde çıkan yangında yanarak yok olmuştur. O yılların vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay ve kitapsever yöneticilerin çabalarıyla, yangında harap olan bütün yapılar da yıktırılarak yeni bir Sahaflar Çarşısı inşa edilmiştir.
Mülkiyeti İstanbul Belediyesi’ne ait olan kiralık dükkanlar şeklinde düzenlenen çarşıda, yönetmelikler gereği sadece eski kitap satışı yapılageldi. Çarşının yenilenişi sırasında sahaf dükkanları haricinde kitap müzayedelerinin de düzenlenebileceği varsayımından yola çıkılarak dükkanların hemen arkasında büyük bir bina mezat salonu olarak ayrıldı. Yangından hemen sonra kurulan Kitapçılar Derneği faaliyetlerini sürdürmüş, fakat bir zaman sonra derneğin adı İstanbul Sahaflar Derneği’ne dönüştürülmüştür.
YANGIN ÖNCESİ DÖNEMİN MEŞHUR SAHAFLARI 6 Ocak 1950 yangını öncesi Sahaflar Çarşısı. O zamanlar da mevcut sahaflar: Sedat Miras, İhsan Manavoğlu, Ali Ertem, Muzaffer Ozak, Nizamettin Aktuç, Mahmut Cevatpur, Mustafa Türkmen, Necati Alpas, Rahmi Yağız, Cemil Zorlu, Mehmet Ertezcanlı, Hüseyin Çörüş, Mehmet Saruhan, Nurettin Eren, İsmail Dilmen, Selahattin Tahtakaya, Ali Üşük, Pertev Altınköprü, Adnan Türkmen, İsmail Hakkı Erte, Ekrem Karadeniz, Hilmi Mutlu.
Halen Fatih Belediyesinin denetiminde olan çarşı, 12 Eylül 1980’den sonra bir çevre düzenlemesi daha geçirdi. Belediyenin 1950 yangınından sonra inşa ettiği mekanlar dışında kalan ve seyyar esnafın tenteli küçük tezgahlar hâlinde yer aldığı bölüm yenilendi, birbirine bitişik, küçük dükkanlar oluşturuldu. Yine bu çevre düzenlemesi sırasında, çarşının ortasındaki yeşil alana bir İbrahim Müteferrika büstü dikildi, eski taşbaskı örnekleri sergilenmeye çalışıldı.
1980’li yıllarda Türkiye’de yaşanan değişim sonucu Sahaflar Çarşısı’nın da eski hüviyeti değişti; daha çok yeni ders kitabı, test kitapçıkları, turistik kitap ve objelerin alınıp-satıldığı bir pazar hâline dönüştü. Buna mukabil İstanbul’un değişik semtlerinde sadece eski kitap alım-satımı yapan yeni sahaf dükkanları hatta çarşıları oluştu.
AHŞAP VE SALAŞ DÜKKANLAR Sahaflar Çarşısı halen olduğu gibi eskiden de Kapalıçarşı ile Bayezid Meydanı arasında geçiş yoluydu. İftaiyenin yangın raporuna göre kolonyacı, saatçi, çorapçı, kunduracı, tesbihçi dükkanları arasında ahşap, salaş, tarihin içlerine sindiği dükkanlardan müteşekkildi.
Geleneksel eski kitap ticaretini sürdüren birkaç mekan olarak bugün sahaflar çarşısında gelenekten gelen Turan Türkmenoğlu, Tosun Ardakoç, E. Hulusi Karadeniz, Dilmen (İbrahim Manav), Ali Ertem gibi eski dükkan sahipleri bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye sahaflarının büyük ustası, Sahaflar Şeyhi Üstad İbrahim Manav Bey’in bu çarşıda hâlâ çalışıyor olması, mekanın önemini korumasının en önemli faktörlerinden. Bugün Beyoğlu ve Kadıköy semtlerinde oluşan sahafların cirosu, 500 yıllık Sahaflar Çarşısı’nı kat kat geçmiştir. Ama Türkiye’de bu mesleği yapan bütün sahaflar adına söyleyebiliriz ki, Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’nın herkesin gözünde ve gönlünde apayrı bir yeri vardır.
KİTAPLARI KARIŞTIRMAK SERBEST Sahaf mesleğinin geleneksel bir etkinliği: Kitap sergiciliği ve yaymacılığı. Kitaplar sergilerde üst üste, karışık, düzensiz yayılarak satışa sunulur. Müşteriler karıştırarak, eşinerek kitap yakalar, bulurlar. Fotoğrafta dikkat çeken bir başka nokta da “Padişahım Çok Yaşa” yazılı afişlerin yerini Gazi Mustafa Kemal Atatürk takvimlerinin almış olması.
ÜÇ SAAT SÜREN YANGIN 6 Ocak 1950’de saat 21.21’de Beyazıt Yangın kulesinden İtfaiye grubuna verilen haber üzerine 20.26’da birinci itfaiye takımı ile yangına müdahale edilmiştir. Bu esnada dükkanların saniyede 15 metre hızla esen rüzgarın da etkisiyle alevli olarak yandıkları görülmüştür. 20.31’de gelen ikinci takımın da cansiperane çalışmasıyla 21.40’ta yangının şiddeti önlenmiş 23.30’da ise yangın tamamen söndürülmüştür.
GEÇİCİ OLARAK BARAKALARA Dönemin Vali ve Belediye Reisi Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay dükkanları yanan sahafları geçici olarak Beyazıd Camii iç avlusundaki revaklara yaptırtığı barakalara yerleştirmiş ve açılışını da bizzat kendi yaparak esnafları tek tek ziyaret etmiştir. Fotoğrafta Yurttaş Kitabevi sahibi Mehmet Ertezcanlı Fahrettin Kerim Gökay’ı karşılıyor.
MEŞHUR TAVLACI NİZAMETTİN BEY Yeni açılan çarşının temiz ve geniş meydanında tavla atan esnaf: İstanbul Kitabevi sahibi Ali Ertem ile oyunlara düşkünlüğü ile bilinen çarşının en şöhretli sahaflarından Nizamettin Aktuç Bey.
‘SAHAF DEĞİL KITAPÇIYIM’ Sahaflar dünyasının efsanevi isimlerinden Kitapçı Raif Efendi’nin dükkanı önünde çekilmiş bir resmi. Altta ise “Darülfünûn Edebiyât Fakültesi Reisi Köprülüzâde Mehmed Fuad Beyefendi Hazretlerine Takdim 2 Şubat 928” yazılı “Kitapçı Mehmed Raif İstanbul’da Bayezıd Hakkâklar Çarşısı Numro:10” kaşeli bir yazma eser. (İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesinde) Belgelerden ve kayıtlardan anlaşıldığına göre Raif Efendi kendini “Kitapçı” olarak tanımlamış, asla ünvanını “Sahaf” yazırmamıştır.
ÜÇ BÜYÜK MÜDAVİM İstanbul Sahaflar Çarşısı’nın üç büyük müdavimi ve kitapseveri (sırasıyla) Hakkı Tarık Us (1889 Manisa-1956 İstanbul), Osman Ergin (1883 Malatya-1961 İstanbul), Kemal Salih Sel, Sahaf Nizamettin Aktuç’un (en solda) dükkanında sohbet sırasında.
SAHAFLAR İFTARDA 28 Mayıs 1954 tarihinde Sahaflar Çarşısı’nın ortasında verilen iftar yemeğine katılanlar ve iftarın davetiyesi. İftar’a katılanlardan bazıları: Başta Nurullah Pertevoğlu (1894 – 1956), Hakkı Tarık Us, Şevket Rado, Fikret Adil, Ercüment Ekrem Talu, Mükrimin Halil Yınanç, Cemal Tukin. Arkası dönük Osman Ergin, Sahaf esnafından bir kişi.
SAHAFLIK TARİHİNİN ABİDE KİŞİSİ “Eski Harflerle Basılmış Türkçe Eserler Kataloğu” isimli 5 ciltlik büyük bir kaynak eserin hazırlayıcısı, sahaflık tarihinin abide kişisi, Erzurum Atatürk Üniversitesi Kütüphanesi’ne 57.000 cildin üzerinde kitap bağışlayan M. Seyfettin Özege’nin Sahaflar Çarşısı’nda Nihal Kitabevi’nde (Merhum İsmail Akçay’ın) kitap künyelerini notlarken çekilmiş bir fotoğrafı.
M. Seyfettin Özege’nin üstadı, Milli Kütüphane yazmalar koleksiyonunda saklanmakta olan Kitâbü’l-Kütüb’ün yazarı, İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in yakın dostlarından ve önemli kaynak kişilerden Nurullah Pertevoğlu (1894-1956).
DARBEDEN HEMEN SONRA 12 Eylül sonrasında çekidüzen verilen Sahaflar Çarşısı’nın düzenli bir resmi. (Çeşme önünde duran kişi Ali Ertem’dir) 43 dükkanından 18’i onarılan, zemini parke döşenen ve bahçesine İbrahim Müteferrika büstü dikilen çarşı, Belediye Başkanı Abdullah Tırtıl [Paşa] tarafından 8 Temmuz 1983 tarihinde törenle tekrar açılmıştır.
YENİ SAHAFLAR YENİ ÇARŞILAR Sahaflık kitap sevgisiyle kavrulan, adeta kağıt arkeologluğu denilebilecek bir meslektir. İstanbul’da Sahaflar Çarşısı’na sığmayacak kadar artan sahaflar yeni yeni çarşılar oluşturdular. Festival ve fuar gibi mesleki etkinlere katılan veya etkinlik düzenleyen sahaflar, pek çok Anadolu kentine gitmiş orada da sahaflık kültürü ve mesleğinin tanınması için çaba göstermişlerdir. 2008’den bu yana gerçekleştirilen Beyoğlu Sahaf Festivali (8’incisi geçtiğimiz ay yapıldı) ve 30 Ekim 2010’dan bu yana dahil olunan Tüyap Kitap Fuarları sahafların daha da tanınmasının önünü açmış, kitap piyasasında söz sahibi olmalarını sağlamıştır. Sahaf tezgahları arasında kaybolmak için 8-16 Kasım tarihleri arasında 33’üncüsü düzenlenecek Tüyap Kitap Fuarı’nda “Sahaflar Çarşısı”na uğrayabilirsiniz.
1. Dünya Savaşı’nda Ortadoğu cephesinin ünlü İngiliz casusu T. E. Lawrence, bir saha kahramanı olmaktan ziyade bir film kahramanıydı. “Araplar bizi arkadan vurdu”ya dönen Arap İsyanı da, bu olaydaki İngiliz parmağı da abartılmıştır.
YANLIŞ
Lawrence, bütün Arapları Osmanlı ordusuna karşı ayaklandırdı.
DOĞRU
Askerî fiyaskoya dönüşen Arap İsyanı’ndaki rolü sonradan efsaneleştirilmişti.
Büyük Savaş’ın en tanınmış kahramanları arasında bir de İngiliz ajanı, Albay T. E. Lawrence vardır. Lawrence’ın savaşın görece az bilinen Ortadoğu cephesindeki rolü daha savaş bitmeden ortaya çıkmıştı. “Araplara sonsuz bir sevgi duyan, iyi eğitimli bir İngiliz centilmeni… Üstelik gayet iyi Arapça konuşuyor ve Arapları düşmanımız Türklerden kurtarmak için müthiş bir maceraya atılıyor. Arap kılığına giriyor ve sarışın, mavi gözlü bir Ürdün Çerkesi oluyor. Sonra da isyancı Mekke Şerifi Hüseyin İbn-i Ali’nin oğlu Faysal’la Hicaz’dan Şam’a kadar, deve sırtında, savaşa savaşa geliyor…”
Savaşa çok sonradan girmiş olan Amerikalılara bu kararlarında ne kadar haklı olduklarını anlatacak özgün öyküler arayışında olan gazeteci Lowell Thomas, çektiği filmlerle Lawrence efsanesini böyle yaratmıştı. Thomas’a çok para kazandıran bu resimli efsane, savaş sonrasında daha da gelişerek yaygınlaştı. Zira Lawrence, hemen 1922’de yayımladığı Bilgeliğin Yedi Sütunu adlı kitabında Ortadoğu’daki maceralarını ballandıra ballandıra anlattı. Gayet iyi bir yazar ve çok yetenekli bir masalcı olan Lawrence’ın kitabı, sömürgecilik kültüründen henüz sıyrılamamış olan eğitimli İngilizlerin pek hoşuna gidecek bilgece gözlemlerle de bezeliydi. Böylece Lawrence efsanesi iyice pekişti. Kırk yıl sonra yapılan ve Lawrence’ı Peter O’Toole’un, Faysal’ı da Alec Guinness’in canlandırdığı, geniş bütçeli “Arabistanlı Lawrence” filmi de, efsaneyi şahikasına erdirdi.
Ama aralarında çok sayıda İngiliz tarihçi de bulunan uzmanlar, 1970’lerin başlarından beri yaptıkları yayınlarda Lawrence’ın ve kendisi gibi Kahire’deki “Arap Bürosu”nda çalışan daha birçok Britanyalının Ortadoğu ve Arap dünyası hakkında gerçekte çok az şey bildiklerini ve bu adamlara güvenildiği için Birleşik Krallık’ın başına çok dert açıldığını söylüyorlar. Üzerinde anlaştıkları en önemli noktalardan biri, Lawrence gibilerinin “Araplardan daha Arapçı” olmaları nedeniyle, Birleşik Krallık’ın dış politikasını sık sık zora soktukları. Özellikle Lawrence’a yöneltilen eleştiriler ise, çok önemsediği ve ülkesine ayda 125.000 altına mal olan Arap İsyanı’nın tam bir fiyasko olduğu, askerî açıdan hiçbir işe yaramadığı noktasında yoğunlaşıyor. Gerçi Lawrence’ın kitabında anlattığı ve David Lean’in filminde ayrıntılı bir biçimde işlenen Hicaz Demiryolu hücumları uydurma değil. Ama tarihçiler bunların Osmanlı ordusuna ciddi zararlar vermediğini, Suriye ve Hicaz’daki Osmanlı kuvvetleri arasındaki iletişimi kesenin ise, Arap ordusunun bu etkinlikleri değil, General Edmund Allenby komutasındaki Mısır Seferî Kuvvetleri’nin Filistin’e girmesi olduğunu belirtiyorlar. Öte yandan, Faysal ve Lawrence’ın Arap İsyanı’na Arabistan Yarımadası’nın dışındaki bölgelerden hiç denecek kadar az katılım sağlayabildikleri de, bugün artık iyi bilinen konular arasında.
Lawrence’ın Arap ordusuyla gerçekleştirdikleri arasında bir de düpedüz uydurmalar var. Bunların en önemlisi, Arap ordusunun 4. Ordu’yu bozguna uğratıp Şam’ı ele geçirdiğine ilişkin olanıdır. Burada ilk söylenmesi gereken şey, Şam için savaşılmadığı, Osmanlı ordusunun geri çekilmesi sırasında kentin boşaltılmış olduğudur. İkinci önemli nokta ise, Şam’a ilk varanların “Anzaklar” adıyla tanıdığımız Avustralya Bindirilmiş Piyade Tümeni’ne mensup Albay Bourchier’in birlikleri olmasıdır. Bunlar tam bir keşmekeş içindeki Şam’a girip asayişi sağlamış, sonra kenti Arap ordusuna teslim etmiştir. Ancak, resmî bildirilerde kenti Arapların aldığı söylendi. Çünkü Britanyalılar, daha önce Kahire’de yayımladıkları bir bildiriyle Arap ordusunun ele geçireceği yerlerin savaş sonrasında Araplarda kalacağını ilân etmişler; Allenby de Şam’a doğru yürüyen birliklerine kente girmemeleri emrini vermiş.
Lakabını kıyafetleri verdi Lawrence’a yerel kıyafetler giymesi ve deveye binmesi sebebiyle “Arabistanlı” denmişti. T. E. Lawrence, 1935’te İngiltere’de geçirdiği bir motorsiklet kazası sonucu 46 yaşında hayatını kaybetti.
Lawrence ve Büyük Britanya’nın Arap İsyanı’ndaki rolleri hakkında asıl söylenmesi gereken ise, Şerif Hüseyin’in 1. Dünya Savaşı’ndan çok önce Osmanlı yönetimine karşı isyan etmeyi planladığı, yani söz konusu isyanın bir İngiliz kışkırtması olmadığıdır. Nitekim Şerif Hüseyin’in ikinci oğlu Abdullah, 1913 sonlarında milletvekili seçildiği Hicaz’dan İstanbul’a giderken Mısır’a uğramış ve babasının niyetini açıklayarak İngiliz desteği istemişti. O sıralarda Mısır Genel Valisi olan Lord Kitchener, Büyük Britanya ile Osmanlı İmparatorluğu’nun dost olduklarını, dolayısıyla böyle bir desteğin mümkün olamayacağını, ama bir isyan halinde Büyük Britanya’nın tarafsız kalacağını bildirmişti. Bilindiği gibi Lord Kitchener, savaş başladıktan sonra Londra’ya gitmiş ve Başbakan Asquith’in kabinesinde Savaş Bakanı olmuştur. Osmanlı Devleti savaşa girdiğinde Hüseyin’in niyetinden çoktandır haberdar olan Kitchener, Mısır’daki yetkililere Hüseyin’le ilişkiye geçip hâlâ aynı niyette olup olmadığını araştırmalarını söylemiş, bu da Arap İsyanı yolunda atılan ilk adım olmuştur.
1938’deki Dersim İsyanı sonrası sessizliğe bürünen Kürt siyaseti, 1950‘lerin sonundan itibaren yeniden sesini duyurmaya başladı. Kürt kimliğini ifade etme yönündeki en küçük çabanın bile baskı ve tutuklamalarla karşılanması, Kürt aydınlarının hızla politize olmasının yolunu açtı.
Kürt siyaseti, 1938’de Dersim’deki “tedip” harekatı sonrasında adeta ölüm sessizliğine gömülmüştü. Kürt aydınları, çok partili sisteme geçildikten sonra bir değişim umuduyla Demokrat Parti’yi desteklemiş ancak bu partinin uzun hükümet yıllarında da hayal kırıklığına uğramışlardı. 1950’lerin sonlarında DP’den uzaklaşmaya başlayarak yeni arayışlara giren aydınlar kültürel faaliyetlere giriştiler.
1938‘den sonra Kürt siyasetiyle ilgili basına yansıyan ilk olay, 1958 Irak devriminden sonra Kürtlere otonomi tanıyan General Abdülkerim Kasım’a karşı milliyetçi Arap isyanının bastırılmasında Kasım ile birlikte savaşan Kürt lider Molla Mustafa Barzani’nin isyancılar arasında yer alan Türkmenleri öldürdüğü iddiasıyla patlak verdi. Mecliste eski general CHP milletvekili Asım Eren’in “mukabelede” bulunup bulunulmayacağını hükümete sorması üzerine Kürt öğrenciler “Türkiyeli Kürtler” imzasıyla bir protesto yayınladılar.
Gerginlik giderilmişken Musa Anter’in 31 Ağustos 1959’da, Diyarbakır’da yayınlanan İleri Yurt gazetesinde ‘Amma Ne İleri Yurt’ köşesinde yer alan ‘Qimil’ (Kımıl) başlıklı Kürtçe şiir yüzünden ikinci olay yaşandı. Naif bir mısradan nem kapan hükümet bunu ağır bir eleştiri olarak gördü. Buna karşılık Musa Anter’e destek veren 50 kişi 17 Aralık 1959’da tutuklandı (bunlardan biri öldüğü için davanın adı 49’lar kaldı). İlkin idamları bile düşünüldüyse de 6/7 Eylül’ün anıları taze iken bundan kaçınıldı. Tutuklular mahkemeye çıkmayı beklerken 27 Mayıs 1960 darbesi oldu. Çıkarılan aftan yararlandırılmayan sanıklar nihayet 3 Ocak 1961’de mahkemeye çıkarıldılar. Naci Kutlay, Yavuz Çamlıbel, Nurettin Yılmaz, Medet Serhat, Said Elçi, Sait Kırmızıtoprak, Yaşar Kaya, Musa Anter, Canip Yıldırım, Şerafettin Elçi gibi sonraki yıllarda milletvekili, bakan, parti kurucusu, yazar olarak öne çıkacak isimler bu davada yer alıyorlardı.
49’lar uzun maceralardan ve hukuki garabetten sonra altmışlı yılların ortasında beraat ettiklerinde Türkiye artık başka bir mecraya açılmıştı. 27 Mayıs darbecileri DP hükümetinin icraatını eleştirirlerken Kürtler için özel bir sayfa açtılar ve bağımsız bir Kürdistan kurmaya çalıştıkları gerekçesiyle 485 aşiret reisini Sivas’ta özel bir kampa topladılar. Sivas kampındakiler ve onların çocukları ise ilerde daha muhafazakar siyasetin önemli simaları olacaklardı (Dengir Mir Mehmet Fırat’ın dedesi Zeynel Turanlı, 1966’da öldürülen TKDP’nin başkanı Faik Bucak, DYP milletvekili olarak ünlenen Sedat Bucak’ın büyükleri, Şeyh Said’in çocukları, Ensarioğlu ailesi, 12 Mart’ın ünlü savcısı Baki Tuğ’un babası gibi).
1984 Hakkâri 1984 yılında PKK’nın askeri hedeflere saldırmaya başlamasının ardından Güneydoğu Anadolu’nun birçok yerinde operasyonlar yapıldı, köyler basıldı.
Tek Parti rejiminden sonra Demokrat Parti’ye bel bağlayan ancak onlardan da farklı bir yaklaşım görmeyen Kürt aydınları 27 Mayıs’ın ilk ikisini aratmayan politikasıyla kendilerini geleneksel partilerin dışına itilmiş buldular. İlginç bir deney, merkez sağda Demokrat geleneğe yaslanan Yeni Türkiye Partisi’nin 1961 seçimlerinden sonra koalisyon hükümetlerinde sağlık bakanlığı yapan Yusuf Azizoğlu’nun “Doğuculuğunu” açıkça beyan etmesiydi. Bu parti 1965 seçimlerinde diğer bölgelerdeki oylarını neredeyse tamamen yiterecek ve yalnızca Kürt seçmenden oy alacaktı. 1961 seçimlerinde Diyarbakır’da üç, 1965’te iki milletvekiliği kazandı.
Hapishane yılları 49’lar adıyla bilinen “Kürtçülük” sanıklarından Şahabettin Septioğlu, Ziya Şerefhanoğlu, Said Elçi, Muhsin Şavata, Şevket Turan, A. Efem Dolak, Halil Demirel 1960 yılında İstanbul Orhaniye Askeri Cezaevi’nde. Tutuklandıkları sırada asker olan sanıklar üniformalarıyla poz vermiş (en üstte). 27 mayıs darbesi sonrası Sivas’ta kampta toplanan aşiret liderlerinden Faik Bucak, “manzarayı” gösteriyor (üstte).
Türkiye İşçi Partisi (TİP)’in başkanlığına Mehmet Ali Aybar’ın gelmesiyle parti kurucu sendikacıların yanısıra aydınlar için de bir çekim merkezi olurken o gün için “Doğulu” denen kimi önde gelen aydınların katılımıyla hem parti kendine önemli bir toplumsal dayanak buluyordu hem de Kürtler kendi sorunlarını siyasal bir çerçevede ifade etme imkanı buluyorlardı. 1965 seçimlerinde milli bakiye sistemiyle TİP 15 milletvekilliği kazandı. Kemal Burkay, Mehmet Ali Aslan, Naci Kutlay, Tarık Ziya Ekinci, Mehdi Zana gibi Kürt aydınlar partide önemli bir yer tutuyordu.
Kürt siyasal hareketinin belirginleşmesinde farklı toplumsal kesimlerin katılımıyla gerçekleşen, TİP’in öncülüğünde ve Kürt gençlerin düzenlediği “Doğu Mitingleri”nin önemi büyüktür. Bunların ilki Eylül 1967’de Silvan’da gerçekleşti. Sonra Diyarbakır, Siverek, Batman, Tunceli, Ağrı, Lice, Siirt Hakkari, Van, Iğdır, Kars, Ardahan, Posof’takilere çok büyük katılımlar oldu. Her ne kadar “Doğuya yatırım” veya “Doğuya hapishane değil fabrika” gibi toplumsal ve ekonomik talepler öne çıkıyorduysa da bunların eksikliğinin nedeni de vurgulanmış oluyordu. Anayasal hakların savunusu temalı bu mitingler Kürtlerin hem kitlesel olarak hem de vatandaş olarak dertlerinin dile getirilmesinde Cumhuriyet tarihinin ilk örnekleri olmuştur.
1970’te başlayan operasyonlar sırasında askerler tarafından götürülen bir Kürt kadın (solda).
1968 olayları Kürt gençliğinin de siyasallaşmasını hızlandırdı. Fikir Kulüpleri Federasyonu içinde yer alan üniversite öğrencileri 1969 yılında çeşitli illerde Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)’nı kurarak sosyalist gençlik içindeki saflaşmadan kendilerini ayırdılar. DDKO bulunduğu illerde Kürtlerin başvuru merkezi oldu ve bir öğrenci hareketi olmanın ötesine geçti.
Bu geleneğin yanı sıra 1965’te Sait Elçi, Ömer Turan, Derwîşî Sado, Şakir Epözdemir ve Şerafettin Elçi’nin kurduğu ve daha sonra katılan Faik Bucak’ın başkan olduğu, onun 1966’da ölümü (öldürülmesi?) üzerine de 49’lardan Sait Elçi tarafından yönetilen T-KDP (Türkiye Kürdistan Demokratik Partisi) vardı. Bu parti daha geleneksel toplumsal kesimlerden destek alsa da gençlerinin bir kısmı daha radikal hareketlerle ilişkiye geçti. Doğu mitinglerinin bir kısmında etkin olan partiden ayrılan ve Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi’ni kuran Sait Kırmızıtoprak (Dr. Şıvan 1935-1971) ise toplumsal çelişkileri reddetmemekle birlikte milli çelişkiyi öne çıkarıyordu. Bir yandan sosyalist söylemini sürdürürken öte yandan islami değerlere de önem veriyor ve Saidi Nursi ile Dersimi’yi birlikte sahipleniyordu. İki Sait arasındaki rekabet 1971’de ikisinin de öldürülmesiyle sonuçlandı.
Alfabeye yasak 1968’de Kürtçe Alfabe’yi (üstte) ve Ahmed Xani’nin ünlü Mem û Zîn’ini Türkçe’ye çeviren Mehmet Emin Bozarslan tutuklandı ve kitapları toplatıldı.
Aynı yıllarda Kürt kültür ve tarih çalışmaları hızla yaygınlaşıyordu. Musa Anter yıllardır sürdürdüğü faaliyetlere 1965’te Brina Reş ve Kımıl’ı (1959’da başına bela açan), 1967’de Ferhenga Kurdi’yi (Kürtçe Sözlük) ekliyordu. Mehmet Emin Bo- zarslan 1968’de Kürtçe Alfabe’yi ve yine aynı yıl yakın zamanda Kültür Bakanlığı tarafından basılan Ahmed Xani’nin ünlü Mem û Zîn’ini Türkçeye çeviriyor (kitap piyasaya çıkamadan matbaada toplatılmıştı!) ve tutuklanıyordu. İsmail Beşikçi ilk baskısı kısa zamanda tükenen ve ikincisini bir hayli genişlettiği Doğu Anadolu’nun Düzeni adlı kitabıyla meselenin folklorik değil alabildiğine tarihsel bir mesele olduğunu gösteriyordu.
1970 Baharında özellikle Siirt, Mardin ve Diyarbakır’da aranmadık köy bırakılmamacasına ilkin jandarma ile başlayan ve daha sonra özel yetiştirilmiş komando birlikleri ile yürütülen ve “Komando Harekatı” adını alan operasyonda köylüler dayak ve işkenceden şikayetçi oldu. Mecliste Aybar ve TİP senatörü Fatma Hikmet İşmen bu harekatın ırkçı bir anlayışla sürdürülüp zulüm yapıldığını iddia ettiler. Yakın dönemin Dışişleri bakanlarından, o günlerde Milliyet’de yazan gazeteci İsmail Cem, “Bugünkü Türkiye” başlıklı makalesini “Güneydoğu Anadolu, çiçeklerle ve güllerle yaklaşılması gereken talihsiz ve yoksul bir bölgedir. Dipçik ve küfürle girilen bir düşman toprağı değildir” diye bitiriyordu. Aynı günlerde, Mart 1970’da Irak’ta Baas partisi Barzani ile anlaşarak Kürtlerin özerkliğini tanıdı.
29 Ekim 1970’de TİP 4. Büyük Kongre’de açıklanan, “Türkiye’nin doğusunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu; Kürt halkı üzerinde, baştan beri, hakim sınıfların faşist iktidarlarının, zaman zaman kanlı zulüm hareketleri niteliğine bürünen, baskı, terör ve asimilasyon politikası uyguladıklarını…” söyleyen kararı Kürt siyasal hareketinin geliştiği düzeyi de gösteriyordu. Bu karar daha sonra TİP’in kapatılmasına gerekçe gösterilecektir.
12 Mart 1971 askeri müdahalesi DDKO üyelerini bölge halkından mele, köylü gibi halktan insanlarla birlikte Diyarbakır hapishanesinde topladı. Diyarbakır hapishanesi Kürt siyasal hareketi için bir mektep oldu. Savunmalar siyasal olmanın yanısıra savcılıkça inkar edilen Kürtçenin, Kürt kimliğinin varlığını da kanıtlamaya yönelikti. Türkiye’nin siyasal tarihinin merkezden anlatılmasına karşı bu kez Kürtlerin açısından sorgulanması savunmanın dikkat çekici özelliğiydi. Yetmişli yıllarda dava dosyası kitap halinde basılacak ve bir belge değeri kazanacaktı. PKK dışındaki bütün Kürt siyasetleri de DDKO kökenli olacaktı.
1974 sonrası DDKO kökenli olmakla birlikte siyasal farklılıklar taşıyan bir dizi hareket ortaya çıktı. Aralarından bazıları önemli seçimler kazandı, bazıları genel olarak hareketi düşünsel olarak etkileyecek yazınsal faaliyetlerde bulundu. Ancak ortak noktaları önceki dönemden farklı olarak artık Türkiye’de bir yurttaşlık hukuku arayışının 12 Mart 1971’in gösterdiği üzere parlamenter yollarla mümkün olamayacağından hareketle farklı bir mücadele tarzına ihtiyaç duyulduğuydu. Siyasal olarak ise mevcut devletin niteliğinden ötürü bağımsız bir Kürdistan hedeflenmekteydi.
Zana ailesinin cezaevi nöbeti! 1977 seçimlerinde Diyarbakır Belediye Başkanı seçilen Mehdi Zana, 1960‘lardan itibaren Kürt siyasetinin önemli isimlerinden biri oldu. Fotoğrafta bir cezaevi ziyareti sırasında eşi ve çocuklarıyla görülen Mehdi Zana, 12 Eylül darbesinden sonra 14 yıl tutuklu kaldı. Cezaevinden çıktığı 1994’te, bu kez üç yıllık milletvekili olan eşi Leyla Zana cezaevine girecek ve on yıl boyunca tutuklu kalacaktı.
İlk başlarda belli bir toplumsal taban edinenlar arasında iki örgüt öne çıktı: T-KDP’nin Dr. Şıvan eğiliminden esinlenen DDKD (Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri-Siyasal örgütü: Kürdistan İşçi Partisi) ve DHKD (Devrimci Halk Kültür Dernekleri) adıyla kitle faaliyet yürüten TKSP. Çıkardığı derginin adıyla (Özgürlük Yolu) yaygın olarak tanınan hareket 1977 Diyarbakır belediye seçimlerinde gösterdiği aday Mehdi Zana’nın kazanmasıyla önemli başarı kaydetmiştir (Daha sonra da Orhan Alpaslan, Ağrı belediye başkanlığını kazandı).
Dönemin yayın dünyasında en çok ses getiren Rızgari (1975-76) dergisi ve Komal yayınları çevresinde toplanan kollektiftir. İsmail Beşikçi’nin de dahil olduğu bu çevre daha sonra kendi dışındaki bir çok hareketi de görüşleriyle etkilemiştir. Beş Parçacılar, Kawa (1975) gibi adı anılabilecek örgütlerden sonra 12 Eylül eşiğinde iki örgüt Kürt siyasetine ağırlığını koymaya başladı. Bunlardan ilki KUK (Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları-1978) KDP içinden Barzani yenilgisinden sonra onun eleştirisiyle harekete geçmiş ve içinden çıktığı örgütün kat bet kat üzerinde bir güç sahibi olmuştur. KUK, KDP geleneğinden gelmekle birlikte bu özeleştirinin ardından sosyalist geleneğe sahip çıkmış ve “Türk halkıyla omuz omuza savaşmayı” önüne bir görev olarak koymuştur. Daha sonra özellikle PKK ile girdiği çatışmalarda ve 12 Eylül sonrasında büyük kayıplar vererek güç kaybedecektir.
12 Eylül eşiğinde geriden gelen ancak hızla güçlenen ikinci örgüt PKK’ydı. Küçük bir çevre iken 1977’den başlayarak KUK ile girdiği çatışmalar ve bazı aşiret kavgalarıyla adını “Apocular” diye duyurdu ve daha sonra PKK (Kürdistan İşçi Partisi) adını aldı.
Siyaset sahnesindeki bu çatışmalı ortam içinde merkez sağ kökenli saygın bir siyasetçinin başına gelenler ise bütün bu karmaşık örgüt isimlerinden belki de daha açıklayıcıdır. 49’lardan, 12 Martta KDP davasından yargılanan 1977’de Mardin milletvekili olup 1979’de Ecevit hükümetinde bakan olan Şerafettin Elçi’nin “Türkiye’de Kürtler var, ben de Kürdüm” açıklaması kabineyi krize götürmüştü. Şerafettin Elçi 12 Eylül sonrasında bu sözü yüzünden mahkum oldu.
12 Eylül 1980 askerî darbesi sözü edilen hareketlere dahil olanları silindir gibi ezmiş, Diyarbakır hapishanesindeki işkence ve ölümler dünya literatürüne geçmiştir. Sindirmek için yapılan baskı birilerini sindirmişse de birilerini de bilemiştir. Özellikle 12 Eylül sonrasında diger Kürt siyasetlerinin baskı ve iltica koşullarında ufalanması, PKK’nın tecrit ve “ikna” yöntemleri karşısında direnememesi ile PKK’nın Kürt meselesi ile özdeşleşme süreci başladı.
Kürt siyasal hareketini anlamak için bütün bu geleneklerin dışındaki bir gelişmenin ürünü olan yasal siyasal partiler aracılığıyla yürütülen mücadelelere de bakmak gerekir. 12 Eylül sonrasında kurulan Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) içinde yer alan Kürt milletvekilleri 1989 yılında Paris’te yapılan bir uluslararası Kürt konferansına katılınca SHP’den ihraç edildiler. Böylece başlangıçta bir Kürt partisi olarak tasarlanmasa da daha sonraki gelişmelerle bugüne kadar defalarca kapatıldığı için adı sürekli değişen (HEP-DEP-HADEP-DEHAP) ve günümüzde BDP olarak tanınan siyasal hareket oluştu. 1991 seçimlerinde SHP ile yapılan ittifakla meclise giren partinin 22 milletvekili vardı. Ancak Diyarbakır il başkanı Vedat Aydın başta olmak üzere doksanlı yıllarda Jitem aracılığıyla sivil siyaset alanındaki birçok Kürt öldürülmüştür. “Faili meçhul”ler döneminin trajik simalarından biri de, 1992’de katledilen sembol isim Musa Anter’dir. Kürt iş adamları PKK’ya yardım ettikleri iddasıyla öldürüldüler.
1991 Bakırköy PKK’nın 1990’lı yıllarda şiddeti Batı kentlerine taşımasının en bilindik örneklerinden birisi 25 Aralık 1991’de İstanbul Bakırköy’de yaşandı. PKK yanlısı korsan göstericilerin çok sayıda molotof kokteyli attığı Çetinkaya Mağazası’nda bulunan 7’si kadın 1’i çocuk 11 kişi öldü. Mağaza, Olağanüstü Hal Bölge Valisi Necati Çetinkaya’nın kardeşine aitti.
1993 yılı bu açıdan bir kavşak olarak görülebilir. 17 Martta Öcalan Nevruz’da başlayacak tek taraflı bir ateşkes ilan etti ve siyasal hakların verilmesi karşılığında dönmek ve siyasal faaliyete katılmak istediğini bildirdi. Karşılıklı yumuşama girişimi Özal’ın ölümü ve 24 Mayıs’ta Bingöl’de izne giden askerlerin öldürülmesiyle sona erdi. 1993 itibarıyla PKK bölgede siyaseten hegemonyasını kurmuş ve ulaşabileceği en üst seviyeye varmıştı. 93 ateşkesinden sonra 94’te Brüksel’de toplanan Ulusalarası Kürt Konferansı’na sunduğu pakette Öcalan, ayrılma taleplerinin bulunmadığını, ulusal ve demokratik taleplerinin görüşülmesi için müzakere istediğini açıkladı.
Ancak olaylar tam tersine gelişti ve eskisinden çok daha sert ve acımasız bir çatışma sürdürüldü. Yakılan ve boşaltılan köyler bölgenin yapısını kökten değiştirdi. Beş yılda Hakkari, Diyarbakır ve Van gibi kentlerin nüfusu etraftan gelenlerle üç katına çıktı. Adana ve Mersin’in nüfusu ikiye katlandı. Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan gibi DEP milletvekilleri tutuklandı ve ağır cezalara mahkum edildiler. Sivil siyaset alanı iyice daraldı. Öcalan 1998’de bir kez daha ateşkes önerisinde bulunduysa da Türkiye’nin daha radikal kararları vardı. Sonuçta Suriye’den çıkmak zorunda kalan Öcalan Avrupa ve Rusya arasındaki yolculuktan sonra Kenya’da yakalandı ve Türkiye’ye teslim edildi. Bundan sonra Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Özerklik gibi formülasyonlarla taleplerini ifade eden hareket zaman zaman silahlı mücadeleyi de kullanarak müzakere sürecini özellikle 2009’dan bu yana ilkin Oslo ve 20 aydır da İmralı merkezli olarak sürdürmektedir.