Etiket: sayı:06

  • Avrupa’nın büyükannesi Akitanyalı Eleanor

    Avrupa’nın büyükannesi Akitanyalı Eleanor

    Önce VII. Louis’nin sonra II. Henry’nin karısı, Aslan Yürekli Rişar’ın annesi… Aslında bunların çok ötesinde, hem yaşadığı 12. yüzyıla hem sonrasında Avrupa tarihine damga vurmuş bir kadın karakter.

    Geçenlerde Hürriyet’in “Seyahat” ekinde “Tarihî Kervan Yolunda 3 Gün” başlıklı bir yazı dikkatimi çekti. Bu kervan rotalarında “Giden Gelmez Dağları”, “Bulamaç Kazanı”, “At İzi” , “Sakal Tutan” gibi ilginç coğrafi yer adları var. Bu dağlardaki “geçitleri çevreleyen kayalıkların arkasına saklanan haramiler, kervan yolcularını sakalından tutup kenara çekerlermiş”.

    Bu satırları okuduğum zaman, tarihte Akitanya Düşesi Eleanor diye bilinen Fransa kraliçesinin 1148’de bu tasvirlere benzer bir geçiş hikayesi bulunduğunu hatırladım. Fransa’nın güneybatısında bulunan Akitanya bölgesi bir dükalık idi. Eleanor, babasının ani ölümü üzerine 1137’de hem düşes unvanını aldı hem de babasının vasiyeti üzerine evlendiği Louis kral olunca o da Fransa kraliçesi oldu.

    Louis, Papa’nın da teşviki ile 1145’de II. Haçlı Seferine çıktı ve bir rivayete göre Fransa’yı kraliçeye bırakmak istemediği için Eleanor’u da yanında götürmek istedi. Diğer bir görüşe göre de Kraliçe Eleanor kendisi bu sefere katılmak istedi. Zira amcası Raymond, Antakya’yı ele geçirip kendi hükümranlığını ilan etmişti.

    Kral ve kraliçe Bizans İmparatorluğu başkentine geldiler ve Miryakefalon Savaşından tanıdığımız Manuel Komnenos tarafından karşılandılar. Bizans kraliçesi İrene de Eleanor’a özel bir ilgi gösterdi. Ama Manuel Komnenos aslında onları başından savmaya çalışıyordu ve yenilen Germen Haçlı ordusunu galip gösterip, kral ve kraliçeyi Germenlere katılmaları için teşvik etti.

    Avrupa'nın büyükannesi Akitanyalı Eleanor

    Kostantiniyye’den Anadolu’ya devam eden Fransız kuvvetleri, Denizli yakınındaki Honaz Dağı çevresinde ve Kazık Beli geçidinde büyük bir yenilgiye uğradı. Yabancı kaynaklarda Türkler olarak belirtilen Selçuklu askerleri aynı anda birkaç yerden hücum ettiler. Kraliçe Eleanor bütün bu hengame sırasında öncüleri takip ederek, ağırlıklarla beraber ilerlemişti. Ancak ordunun asıl kısmı Selçuklular tarafından epeyi hırpalanmışlar, Kral VII. Louis canını zor kurtarmıştı.

    Batılı tarihçiler olayların bu şekilde gelişmesinde, kraliçenin nedimelerinin ve ağırlıklarının hareketi zorlaştırmış olmasının önemli rolü bulunduğunu ileri sürer. II. Haçlı seferi, zaten ilişkileri gergin olan karı kocanın arasını daha da açmıştır. Papa’nın karşı çıkmasına rağmen boşanırlar. Akabinde her ikisi de tekrar evlenir. Eleanor’un evlendiği Normandiya Dükü Henry, daha sonra II. Henry adıyla İngiltere tahtına geçer. Bu evlilikten 8 çocuk olur; bunlardan biri de bizim gene Haçlı seferlerinden bildiğimiz Aslan Yürekli Richard’dır (Rişar).

    Eleanor, 1173-74’de oğlu Henry’nin kardeşlerini tahtı ele geçirmek için kışkırtması olayında oğullarının yanında yer alır. Bu sebepten de kocası tarafından onbeş yıl ev hapsinde tutulur. Bir Noel gününde bu hapisliğe ara verilmesi ile bütün bu tarihi olayların hatırlandığı birkaç günü konu eden Kış Aslanı filmi ise neredeyse 800 yıl sonra çekilecek, başroldeki Katharine Hepburn ve Peter O’Toole’a Oscar kazandıracaktır (1968).

    Türkçe tarih kitaplarında Akitanyalı Eleanor yer almamıştır, ondan ancak kral Louis’nin karısı diye söz edildiğini görürüz. Oysa Eleanor edebiyatçıları, trubadurları ve romantik şiirler söyleyen ozanları himaye etmişti. “Courtly Love” denen akımın onun zamanında başladığı söylenir. O sıralarda gelişmekte olan deniz hukuku (conventions) ile ilgilenmiş ve 1160’da bu anlaşmaların İngiltere’de kabul edilmesini sağlamıştır. İstanbul ve Kudüs ile yapılacak ticaretin düzenlenmesinde de rol oynamıştır. Avrupa kültürü ve kadın tarihi açısından çok büyük öneme sahip olan ve “Avrupa’nın büyükannesi” diye adlandırılan bu kadın, son yıllarını bir manastırda geçirmiştir.

  • Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    King Camp Gilette’in (1855-1932) 1895’te üzerinde çalışmaya başladığı ve ilk ürünü 1903’te piyasaya sürdü. 1. Dünya Savaşı yıllarında Amerikan ordusunun 36 milyon jilet sipariş vermesinden sonra tıraşın ayrılmaz parçası olan “jilet” kullanımı Türkiye’de de 1920’lerin sonundan itibaren yaygınlaşır. İlk giren marka olan Gillette’in adı da “jilet” olarak Türkçe’ye yerleşti.

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    1930’lu yıllarda arka arkaya Türk markaları çıkınca pazarda kıran kırana bir rekabet başladı. Gazetelerde tıraş bıçağı reklamından geçilmiyordu.

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    Reklam sloganlarından bazıları “Kıllarınızı kökünden çekmez”, “Tıraştan sonra rüzgârın cildinizi tahriş etmesine izin vermez”, “En sert sakalları bile tatlılıkla yağ gibi tıraş eder”, “Cildi yakmaz, sivilce yapmaz” ve “İyi tıraşa vesile olup, simaya bir fevkaladelik bahşeder” olan yerli markaların en bililnenleri Timsah, Poker, Radium, Hasan, Altın Tıraş, Yalova ve Bozkurt’tu.

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    Bu markaların gazete ilanlarındaki ortak nokta yerli malı vurgusuydu. İlginç bir şekilde Alman teknolojisi ve İsveç çeliği kullanıyorlardı. Bu markaların en “milliyetçisi” adından da anlaşılabileceği gibi Bozkurt tıraş bıçaklarıydı. Bozkurt’un ilanlarını ilginç kılan bir özellik de, ilanın üst kısmına “Türk dehasının ürünü”, alt kısmına “Made in Germany” yazılmasında bir çelişki görülmemesiydi. 1933’ten itibaren Turan tıraş sabunlarını da aynı firma üretecekti.

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    MAGAZİN

    Müstakbel Berar prensesi

    Yayın hayatına 1922’de başlayan Süs dergisi kendisini “Haftalık Edebi Hanım Mecmuası” olarak tanıtıyordu. Kadınların ilgisini çekeceği düşünülen öykü ve şiirlerin yer aldığı derginin, 13 Teşrinievvel 1339 (13 Ekim 1923) tarihli kapağında Halife Abdülmecid’in 9 yaşındaki kızı Dürrüşehvar Sultan var.

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    Saltanat 1 Kasım 1922’de kaldırıldıktan sonra 15 ay halifelik yapan Abdülmecid, cuma selamlıklarına çıktığında Dürrüşehvar Sultan’ı da arabasına bindirirdi. 1924’te hilafet kaldırılınca Abdülmecid, ailesiyle birlikte sınırdışı edildi. Önce bir süre İsviçre’de yaşayan aile, daha sonra Fransa’ya yerleşti. Dürrüşehvar Sultan, 1931’de Haydarabad Nizamının oğlu Azam Cah ile evlenerek Berar Prensesi unvanını alınca Türk gazetelerinin ilgi odağı bir sima oldu. Babasının ölümünden sonra birkaç kez Türkiye’ye gelen Dürrüşehvar Sultan 2006’da vefat etti.

    SPOR

    Mazlum gibi durur balyoz gibi vururdu

    1910’lu yılların başlarında birkaç meraklının organize ettiği boks maçları sayılmazsa, Türkiye’de boksun bir sportif faaliyeti olması İstanbul’un işgal yıllarındadır.

    İngilizler, 1919 yılı başlarında askerlerinin antrenmansız kalmaması için Beyoğlu’ndaki Galatasaray Kulübü lokalinde bir boks ringi yapmışlardı. Zaman geçtiktçe, boksa merak salan kimi İstanbullu gençler de kulüp lokaline devam etmeye ve Büyük Britanyalı boksörlerin nezaretinde düzenli antrenman yapmaya başladılar.

    Bu salon daha sonra boks maçlarının yapıldığı yere dönüştü. Halka açık ilk maç 1919’da Kemal Begof ’la Petro Mazlumidis arasında yapıldı. Yandaki fotoğrafta bir başka maçında görülen Mazlumidis (sağdaki boksör), 1921’e kadar ringlerde fırtınalar estirdi. 1921’de Fransa’yla başlayan bir Avrupa turuna çıktı ve 1924’te yeniden Türkiye’ye döndü. İstanbullu bir Rum olan ve bazı kaynaklarda her nedense “Türk boksör Mazlum İdiş” olarak anılan Mazlumidis, 1930’lu yılların başlarına kadar boks hayatını sürdürdü.

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı

    Akrepler aklını kavgayla bozmuştur

    İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama  Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine de yer vermişti. 

    ALP EJDER KANTOĞLU

    Güneşin arabası kendi bölgesine geldiğinde, güçlü bir iğne silahlanmış kuyruğunun etkisiyle Akrep toprağı yarar ve tohumlarını dünyaya saçar. Onun etkisinde doğanlar, savaş tanrısı Mars’a hizmet etmek için yanıp tutuşurlar. Ruhlarının sevinçle dolması sadece kan ve kıyımla mümkündür. Ovalarda, ormanlarda kısaca her yerde insanların ve hayvanların peşindedirler. Öldürmeyip esir aldıkları her canlının sonu bir arenada yine akreplerin elinde ölmektir. Herhangi bir düşman bulamadıklarında ise birbirlerine saldırırlar. Savaşmadıkları nadir zamanlarda en büyük eğlenceleri savaş sanatı üzerine çalışmak ve yeni yöntemler geliştirmektir.

    Halis İsveç çeliğinden %100 yerli tıraş bıçağı
  • Altın peşinde harcanan bir krallık

    Altın peşinde harcanan bir krallık

    Galiba önce iş bölümü bulmuşuz. Tam birer keriz gibi oturup her işi yapacağımıza, işleri paylaşıp birine “Sen iyi ekmek pişiriyorsun, sen ekmek pişir, biz uğraşmayalım,” diğerine “Abi bak bir kere o koyun öyle kesilmez, eti hep ziyan ettin, ha ama bıçağının maşallahı var bak. Sen sırf bıçak yap, demir döv, kap kacak yap,” demişiz. Elinden hiçbir iş gelmeyen yarım akıllı iri arkadaşı da, “Sen de bari şurada dur da tarlaya depoya göz kulak ol,” diye bekçi koymuşuz. Hafızam beni yanıltmıyorsa, ekmek pişiren fırıncı, bıçak yapan demirci olurken bekçi diye işe koyduğumuz iş bilmez de başımıza kral kesilmiş, devlet olmuş. Sonrası malum. Diyelim tavuk alacaksınız, elli ekmek götürmek gerekiyor. Tut ki köyü aç bırakma pahasına elli ekmeği götürdünüz. E ekmekler tavukçu yiyene kadar bayatlar? Dolayısıyla bu noktada tavuk için elli ekmek vermek yerine, bir taahhütte bulunmak akıl edilmiş, elli ekmek (ya da iki gömlek) yerine geçen bir borç senedi verilir olmuş. E bu borç senedi ne? Ne silah ne zırh ne de tencere yapmaya yarayan ama yumuşak ve parlak, altın diye bir maden. Nadir olması ve paslanmaması da kullanılmasında bir etken tabii, orası ayrı.

    Tabii zamanla altın, değiştirmek için kullanıldığı şeylerden daha önemli oldu ve insanlar bu altın işini niye akıl ettiklerini unuttular. Savaşlar altın için çıktı, gözü dönmüş hükümdarlar, altın için nice koç yiğitleri ölüme gönderdi ama… İşte bir de aması var.

    16. yüzyılın Fabrikatör Saim Bey’i, karşısında dur diyecek bir Yaşar Usta olmayan büyük patron, milyarder, para babası, denizler hâkimi, armadalar sahibi İspanya Krallığı, konkistadorlarıyla Güney Amerika’da ne kadar altın gümüş bulduysa hepsini gemilere doldurup getirdi ama, altınlarını çalıp kılıçtan geçirdiği o güzel iyi insanların, birbirine parayla pulla değil sevgiyle bağlı Azteklerin de ahı tuttu tabii. Gerçi ne yalan söyleyeyim Aztekleri de tam hatırlamıyorum, kendilerine has bir sinsilikleri varsa bilemem.

    Altın peşinde harcanan bir krallık

    İspanyollardaki neşeyi bir düşünün. Sandık sandık altınlar, neredeyse ülkedeki altını ikiye katlamışlar, yani eskisine göre iki kat zenginleşmişler ve bunu kutlamak için aralarından en küçüklerini ekmekle şarap almaya göndermişler. E ama giden çocuk bir bakmış, ekmeğin de şarabın da fiyatı iki katına çıkmış. E eldeki para da iki katına çıktı deseniz, tam da öyle değil; deniz aşmak için o kadar masraf yapıldı neticede. Onca yolu keriz gibi boşa gidip gelmiş olmuşlar yani. Koskoca İspanya, iki kat zenginleştim zannederken ülkede resmen siz deyin bir 24 Ocak, ben diyeyim bir 5 Nisan kararları, daha küçükler desin bir 28 Şubat 2001 ekonomik krizi yaşanıvermiş.

    Yanlış hatırlamıyorsam tarihte bunun gibi ani enflasyon vakaları az da değil. Ne kadar ürettiysen o kadar zengin oluyorsun, elindeki paranın değerini de alabildiği ekmek belirliyor. Kürk getiren Hollanda, patates ve pamuk getiren İngiltere keyfine bakarken, altın gümüş getiren İspanyol batıveriyor. Üretmediğin zaman, gün geliyor elindeki para, pul oluveriyor. Hele bir de o parayla şanına şan katacak agoralar, çarşılar, kervansaraylar yaparsan şanın da coğrafi keşiflerin kerizi oluveriyor. Hele bir de keşfe bile çıkmadan borçla topladığın parayı mermer saraylara yatırdıysan yandı gülüm keten helva.

  • Varolmamanın dayanılmaz hafifliği

    Varolmamanın dayanılmaz hafifliği

    #5 Sıfır Bey

    Konuya doğrudan “Varolmamak istiyorum,” diye girdi Sıfır Bey.

    “Bu kolay,” dedim. “Atın kendinizi bir yerden aşağı ya da bileklerinizi falan kesin… Bunun için bana ihtiyacınız yok.”

    “Yanlış anladınız,” dedi Sıfır Bey. “Benim istediğim ölmek değil, hiç varolmamış olmak.”

    Kabul etmeliyim ki, enteresan bir talepti. “Pekala,” dedim. “Ama biliyorsunuz ki anlaşmamız gereği bana biraz kendinizden söz etmeniz gerekiyor.”

    “Anlatacak pek bir şey yok. Kendimi bildim bileli suçluluk duyuyorum. Her şeyin benim yüzümden cereyan ettiğini düşünmek beni mahvediyor.”

    “Her şey derken? Savaşlar, cinayetler, kazalar gibi mi?” Sıfır Bey’in problemi hastalıklı bir büyüklük tasavvurundan mı yoksa korkunç bir yalnızlık hissinden mi kaynaklanıyor, anlamaya çalışıyordum.

    “Şöyle izah edeyim,” dedi. “Bugün Sıraselviler’de yürürken, bilirsiniz kaldırımları pek dardır, karşıdan gelen bir beyefendi kenara çekilip bana yol verdi. Bu durum bende tarifsiz bir elem yarattı ama daha fazla acıya sebebiyet vermemek için yoluma devam ettim.”

    “Bunda bu kadar büyütecek ne var ki?”

    “Anlamıyorsunuz!” diye çıkıştı Sıfır Bey tahmin ettiğim, dahası galiba biraz da umduğum gibi. “Her şey, ne kadar ufak, önemsiz görünürse görünsün, bir başka şeye yol açıyor. Sonunun nereye varacağını bilmenin imkanı yok; dünyanın hâline bakarsanız ekseriyetle ortaya pek de hayırlı bir netice çıkmadığı da belli.” Meseleyi biraz daha kurcalamak için ne yapmam gerektiğini düşünmekteydim ki Sıfır Bey ortaya yeni bir muamma atmakta gecikmedi. “Bir de telepati çıktı başımıza!”

    “Telepati?”

    Başıyla onayladı. “Bir mecmuada okudum. Görünen o ki, insanların zihin gücüyle birbirleriyle irtibat kurabileceğine dair nazariyeler ciddiyet kazanmaktaymış. Ben hayata mümkün mertebe tesir etmemek için evimden çıkmayayım, tuvalete giderken bile iki kere düşüneyim, meğer ki düşüncelerim dahi masum değilmiş.” Ani bir yeisle yüzünü ellerinin arasına gömdü Sıfır Bey. “Ah Şükrü, bağışla beni sevgili kardeşim.”

    Varolmamanın dayanılmaz hafifliği

    Mühim bir noktaya ulaştığımızı anlamak güç değildi. “Ne yaptınız bu Şükrü Bey’e kuzum?” diye sordum. “Yoksa sofrada tuzluk falan mı uzattınız kendisine?”

    “Şükrü benim çocukluk arkadaşımdır,” diye açıkladı. “Sağolsun, elinden geldiğince yanımda oldu. Sık sık arayıp sorar, bir yerlere davet ederdi. Canıma kıyacağımdan endişe duyuyordu sanırım. Ekseriyetle dışarıda bir yerlerde buluşur, sohbet ederdik. Yani daha ziyade o anlatır, ben de müsbet ya da menfi bir ifade takınmamaya çalışarak onu dinlerdim. Bunu yapmak ne kadar güçtür, bir fikriniz var mı? Onaylasan bir türlü, onaylamasan başka türlü. Hiç tepki vermesen, onu da yanlış anlayacak… Her neyse, bir müddet sonra fark ettim ki Şükrü’nün davetlerine sadece Gülizar Hanım’ın da bize eşlik ettiği durumlarda icabet ediyorum.”

    “Gülizar Hanım?” diye girdim araya.

    “Şükrü’nün eşi,” dedi gizleyemediği bir huşuyla.

    “Ona aşık mı oldunuz?”

    “Bana hayatı sevdiriyordu,” dedi buz gibi bir sesle. “Korkarım o da bana karşı bir nebze yakınlık yahut şefkat duyuyordu. Sakın yanlış anlamayın, aramızda hiçbir şey yaşanmadı… Yani siz normal insanların düşündüğü anlamda. Ama bir bakış, bir gülümseme, bir düşünce… Artık kendimi öldürmem de bir şeyi değiştirmez. Olan oldu bir kere, hayatları hayatımla lekelendi. Bu noktadan sonra tek çözüm, şu dünyadaki mevcudiyetime dair her tür izin ortadan kalkması… Hiç varolmamış olmak. Anlıyor musunuz beni?”

    İsmi yazılı kağıdı önüne koydum. “Şurayı imzalayacaksınız.”

    Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz çift Gülizar Hanım ve Şükrü Bey’dir, hemen yanıbaşlarındaki belli belirsiz leke ise Sıfır Bey’den geriye kalan.

    Varolmamanın dayanılmaz hafifliği
  • Tazesinden çok sevildi

    Tazesinden çok sevildi

    Kleopatra onunla güzelleşti, 16. yüzyılda tarihe keşifleriyle yön veren denizcileri kıran iskorbüt hastalığına deva oldu. Önce sadece bir saklama yöntemiydi. Neden sonra lezzetini farkına varıldı.

    Julius Caesar ve Napoléon Bonaparte askerlerinin tayınına turşu ekletmişlerdi. Turşunun askerlerin sadece bedenlerini değil, ruhlarını da kuvvetli tuttuğuna inanılıyordu. Bunda gerçeklik payı var. Araştırmacılar doğal fermantasyon ile hazırlanmış yiyeceklerin bağırsak florasına yararlarını saya döke bitiremiyorlar. Ruh iklimimizi, beynimizden ziyade bağırsaklarımızın yönettiğine dair ciddi veriler sunuluyor. Depresyonda mısın? Bir çanak turşu ye… 

    Tazesinden çok sevildi
    Edirnekapı’da şimdiki Asri Turşucu’nun öncülü olan turşucu dükkanı, 1900’lerin başları.
    Tazesinden çok sevildi

    Aslında daha sonra bulunamayacağından endişe edilen taze yiyecekleri saklama yöntemi olan turşunun yaşamımıza ne zaman girdiğini tam olarak bilemiyoruz. Öncelikle içinde sıvı tutabilen toprak kapılar keşfedilmiş olmalı. Çanak çömleklerin varlığıysa yerleşik düzene geçilmiş zamanlara işaret ediyor. Çatalhöyük’te MÖ 6000 civarında üretilmiş toprak kaplar bulunmuş. Ayrıca arkeologlar, Mezopotamya ve Mısır’da MÖ 5000 civarında sirkenin kullanıldığını söylüyor. İlk turşuların da bu zamanlarda kurulduğu ileri sürülebilir. Bir su kenarına yerleşmiş insanlar, ellerinde küpleri, sebze, tuz ve sirkeleri var… Öyleyse, turşu kurmamaları için neden yok! Turşu kurma bugün hâla yiyecek saklamanın en çok tercih edilen yöntemi, ama artık sadece karanlık günlerde yiyecek bulamayız diye değil, tadını çok sevdiğimiz için turşu yiyoruz. 

    Eski Mısırlılar balık ve sebzeleri salamura ediyorlardı. Sevilen bir söylence de Kleopatra’nın güzelliğini turşu diyetine borçlu olduğu yönünde. Kraliçenin güzelliğinden değilse de aklından şüphe etmediğimize göre, sağlıklı beslenme adına sofrasında turşuya yer verdiğine hükmedebiliriz. 

    Dilimizdeki turşu sözcüğü Farsça “ekşi, tuzlu veya ağzı yakan” anlamındaki “turş”tan gelir. Farsça “turşi” ise tuzlanıp, sirkeye yatırılmış sebze anlamındadır. Yani etimoloji, o eğlenceli Neşeli Günler (1978) filminde Adile Naşit ile Münir Özkul’un iyi turşu için gerekli olan sirkedir/limondur tartışmasında sirke diye iddia eden Adile Naşit’i haklı çıkarıyor. Gerçi, sebze içinde fermante olacağı kadar kendi suyunu salacak bir cins ise sadece tuz yardımı ile de turşu kurulabilir. Ancak sirke, salt tadı için değil antibakteriyel özellikleri ile mayalanmada istenen sonucu sağlamayı kolaylaştırdığı için tercih edilegelmiştir. Sirke ve tuzun yanısıra yine bakterileri kontrol altında tutmak ve küflenmeyi önlemek için hardal tohumu, defne yaprağı, kişniş, dereotu, kereviz sapları ile sebzelerin çeşnilendirildiği görülür. Şeker, bal ve pekmez gibi mayalanmaya yardımcı ve tatlı maddelerin eklendiği de olur. 

    Osmanlı sarayında turşunun ayrı bir yeri olduğunu defter kayıtlarından anlıyoruz. İmparatorluğun dört bir yanından İstanbul’a gönderilen yiyeceklerin bir kısmı turşu kurularak değerlendirilirdi. Topkapı Sarayı’ndaki Helvahane’de reçel, helva, tatlı, şerbet ve ilaç niyetine kullanılan pastillerin yanısıra turşu da yapılırdı. Sarayın eczanesi gibi işleyen bu bölümde ayrı bir turşu ambarı bulunuyordu. Başta “kelem” (lahana) turşusu olmak üzere hıyar, kabak, patlıcan ve şalgam turşularının sevildiğini İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın (1888-1977) turşu üzerine bir yazısından öğreniyoruz. Fatih döneminde sevilen turşu çeşitlerinden biri üzüm turşusuydu. Sarayın kendi üretimi tüketimine yetişemediğinde piyasadan turşu alındığı da olurdu. Arif Bilgin, Osmanlı Saray Mutfağı kitabında 1489-90 yıllarında 10 varil “turşi-i limon” yani limonla yapılan turşu alındığını söylüyor. 1614’te Bursa’da yapılan nane turşusu için 740 ırgat çalışmış. Sirkesiydi, yakılacak odunuydu derken nane turşusu için toplam 21.282 akçe ödenmiş. Nane turşusu sultanların çok sevdiği bir turşu olarak Muhammed bin Şirvani’nin 15. Yüzyıl Osmanlı Mutfağı kitabında yer alıyor. Hekim olarak nam salan yazar, bugün unutulmuş olan bu turşunun sağlığa yararlarını vurguluyor. Evliya Çelebi’miz ise gezdiği her yerde tuttuğu notları sayesinde bizi Osmancık’tan gelen kebere (kapari), Bursa’dan gelen nane, “Samsun’un nar renginde çakal armudu turşusu” ile tanıştırıyor. Bunlar da sarayda sevilen turşulardanmış. Özellikle kapari turşusu sofrada önden sunulurmuş. 

    Tazesinden çok sevildi
    Eminönü’nde 1980’lerde bir seyyah turşucu ve müdavimleri…
    Tazesinden çok sevildi
    1915’te Fatih’te açılıp 1938’de Çukurcuma’ya taşınan Asri Turşucu’dan tarihî kavanozlar…

    Biraz kendi coğrafyamızdan uzaklara doğru gidelim. İlginçtir ki Amerika kıtasına ismini veren İtalyan denizci Amerigo Vespucci (1454-1512), Sevilla’da bir turşu tüccarıydı. O dönemde uzun yolculuklarda taze sebze ve meyve tüketememenin sonucu vitamin eksikliğinden kaynaklanan iskorbüt hastalığı denizcilerin korkulu rüyasıydı. Vespucci, gemilerine variller dolusu turşu yükleyerek iskorbüte deva oldu. Çağdaşı Cenovalı denizci Colombo’ysa bir seferinde Haiti’de mola verip adamlarına hıyar yetiştirterek turşu stoklarını tazeledi. Amerika’da 1600’lerden itibaren Hollandalı çiftçiler şimdiki Brooklyn’de hıyar yetiştirip turşu toptancılarına satmaya başladılar. Bugün her ABD’li yılda ortalama 4 kilo turşu tüketiyor. Onların turşuya düşkünlüklerini 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson’un şu sözlerinden anlayabiliriz: “Virgina’da sıcak bir günde, Sally Teyze’nin merdiven altındaki kilerinden çıkardığı mis kokulu kavanozun parlayan derinliklerinden balık tutar gibi çıkardığım baharatlı hıyar turşusundan daha rahatlatıcı bir şey bilmiyorum.” 1893 Chicago Dünya Fuarı’nda Henry J. Heinz, ziyaretçileri, ünlü gıda markası Heinz standına 1 milyondan fazla turşu şeklinde iğneler hediye ederek çekti ve pazarlama tarihine geçti. Vallahi biz de severiz turşuyu… Bu sevgimiz dilimize de yansımıştır. Öyle değil mi? Kızına koca beğenemeyenlere “Turşusunu mu kuracaksın?”, asık suratlılara “Suratı turşu satıyor”, tutarsız kimselere “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!” ve çok yorulduğumuzda “Turşum çıktı!” deyiverir, turşuyu dilimizden ve soframızdan eksik etmeyiz. 

    TURŞU AŞI

    Tazesinden çok sevildi

    1 kg lahana turşusu

    3 adet kuru soğan

    3 çorba kaşığı tereyağı

    Yarım su bardağı zeytinyağı

    Yarım kahve fincanı ince bulgur

    1-2 tatlı kaşığı kırmızı pul biber

    Yeterince sıcak su

    Şifalı mı şifalı bir turşu yemeği tarifi verelim. Tarif Sema Temizkan’ın Turşu kitabından. Lahana turşusunu süzün ve incecik kıyın. Kapaklı bir tencerenin içinde tereyağını eritip kıydığınız soğanları pembeleştirin. Pembeleşince zeytinyağını da ekleyerek 2-3 dakika daha kavurun. Lahanaları soğanlara ekleyerek iyice karıştırın. Üzerini örtecek kadar su ekleyerek lahanaları pişirin. 5 dakika sonra yıkadığınız bulguru da ilave edin. Lahanalar yumuşayınca yemek hazırdır. İsterseniz kırmızı pul biber ile servis edin. Bu yemeğin aynısını bulgursuz olarak fasulye turşusu ile de yapabilirsiniz. Bu da Karadeniz bölgemizde çok sevilen bir diğer turşu yemeğidir.

  • Londra’da İznik

    Londra’da İznik

    Dünyada Türk sanatının izini sürenler için en önemli adreslerden biri Londra’daki Victoria ve Albert Müzesi’dir. Kısaca V&A diye bilinen ve tasarım/dekoratif sanatlar ağırlıklı 4,5 milyon objeye ev sahipliği yapan bu müze, 1852’de Kraliçe Victoria ve Prens Albert tarafından kuruldu.

    Londra'da İznik

    Müzenin İslâm Sanatları Bölümü’nde 19.000’den fazla obje bulunmaktadır ve burada 7. yüzyıldan
    20. yüzyıla İslâm coğrafyası sanatının seçkin örnekleri sergileniyor. Bu koleksiyon, aynı zamanda dünyadaki en zengin İznik Osmanlı çinileri ve seramikleri sergilerinden birine de ev sahipliği yapıyor.

    Osmanlı – Türk sanatının çok detaylı olarak işlendiği bu serginin nadide parçalarından biri de yaklaşık 1557 yılına tarihlenen İznik askı kandili.

  • İran kedisi ve darbe

    İran kedisi ve darbe

    1953’te İran’daki Musaddık iktidarı, arkasında Amerikalı ve İngilizlerin olduğu darbeyle son buldu. “Kedi ve darbe” isimli oyunda Ortadoğu tarihine yön veren bu politik hadiseyi pati darbeleriyle öğreniyorsunuz.

    Muhammed Musaddık, İran’ın tamamen demokratik tek hükümetinin darbeyle devrilen eski Başbakanı, son zamanlarını evde geçirdiği mahkumiyetinin 13. yılında, 5 Mart 1967’de öldü. 1953’te CIA’in “Ajax Operasyonu” adını verdiği ve amacı Musaddık’ı devirmek olan planı, 28 Mordad (19 Ağustos) askerî darbesiyle başarıya ulaşmıştı. Theodore Roosevelt’in torunu CIA’in Yakındoğu şefi Kermit Roosevelt Jr.’ın yönettiği operasyonda, CIA tarihte –şimdilik bildiğimiz kadarıyla– ilk kez yabancı bir hükümeti deviriyordu. Torun Roosevelt, İran’ı 1979 İslâm Devrimi’ne dek zulüm ve şiddetle yönetecek Şah Muhammed Rıza’yla darbeden birkaç gün sonra sarayda yaptığı görüşmesini anılarında şöyle anlatıyor: “Şah oturmamı işaret etti. Ağzından dökülen ilk kelimeler ağırbaşlıydı: ‘Tahtımı Allah’a, halkıma, orduma –ve size borçluyum!’ Bardağını aldı ve şerefime içiyormuşçasına bana doğru kaldırdı.” Şah’ın “siz” dediği, ABD ve İngiltere hükümetleriydi. Bu iki dev gücün rahatını kaçıran ise, Musaddık’ın İran petrolünü devletleştirmesiydi. Anglo-Persian Oil Company (İngiliz-İran Petrol Şirketi) adlı İngiliz bir şirket (sonradan British Petroleum, yani BP), ülkenin doğal kaynaklarından elde edilen kârın çok küçük bir bölümünü İran devletine vermekte, bir İngiliz geleneği olan sömürgeciliği inatla muhafaza etmekteydi. Musaddık’ın şirketi devletleştirmesiyle beraber İngiltere ambargolara başladı, İran’ın hırsızlık yaptığını öne sürerek petrol taşıyan gemilerine el koydu. Önceleri İran’a müdahaleye karşı olan ABD hükümetinin ise Kore Savaşı için İngiltere’ye ihtiyacı vardı. Böylece Musaddık’ın, İran’ın ve belki de o zamandan bu yana Ortadoğu’nun da kaderi, bu ortaklıkla çizilmiş oldu.

    Kedi ve Darbe, Musaddık’ın ölüm yatağında başlıyor. Yatağın kenarına kıvrılmış mırlayan bir kedi var, kedi sizsiniz. Antika saate bir pati atmanızla beraber sarkacı düşüp kapı açılıyor ve Musaddık’ın hayaleti beliriyor. Yorgun ve yaşlı hayalet, odadan çıkarak geçmişine doğru yürümeye başlıyor. Kedi olarak sizin göreviniz, kedilik yapmak. Ordan oraya koşup, eşyaları patileyerek yere atmak gibi kedigil süper güçlerinizle bulmacaları çözerken, Musaddık bastonuna yaslanarak, titrek adımlarla yürüyor. İran tarihinden minyatürlerin arasından, çini kaplı odalardan, hayatını belirleyen önemli anların arasından geçiyor. Siz kediyi oynayarak Musaddık’ı geçmişinde daha da geriye götürürken, aslında tarihsel bir şahsiyet olarak Musaddık’la bir ilişki kuruyorsunuz. İsmini bile belki ilk defa duyduğunuz bu insanın hayatı, şimdiye dair birçok gerçeği anlatan, açıklığa kavuşturan bir panorama gibi, oyunun eşsiz görselliğiyle gözler önüne seriliyor.

    İran kedisi ve darbe
    1953 Darbesi’nde ABD etkisi İran’da Musaddık yanlısı bir protesto gösterisi, 1953. 1951’de seçimle başa gelen Muhammed Musaddık hükümeti, 1953’te General Feyzullah Zahedi’nin CIA desteğiyle yaptığı darbeyle devrildi. ABD’nin operasyondaki sorumluğunu 2000’de ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, 2009’da da ABD Başkanı Barack Obama kabul etti.

    İnternet sayfası üzerinden ücretsiz indirebileceğiniz oyun, tam bir belgesel oyun olmasa da, henüz var olduğu bile söylenemeyecek bu türün ilk kayda değer denemesi. Ne yalnızca bir bulmaca oyunu, ne de kuru bir tarih dersi. Ne bir belgesel kadar bilgi aktarmaya odaklı, ne de bütün sanatsal yaratıcılığına rağmen gerçekdışı. Geçmişe dair, ama bugüne de dair söyledikleri çok daha çarpıcı.

    OYUNUN BAŞ KAHRAMANI: DEVRİK BAŞBAKAN

    İran kedisi ve darbe

    Muhammed Musaddık, 16 Haziran 1882 tarihinde Tahran’da doğdu. Ekonomi Bakanı olan babasını 10 yaşında kaybetti. 15 gibi çok genç bir yaşta, babasının onuruna, Horasan bölgesi Maliye Müdürü olarak atandı. Avukatlık eğitimi için gittiği Paris’te, bugün Kronik Yorgunluk Sendromu olarak bildiğimiz hastalığa yakalandı. Yataktan çıkamayacak kadar güçten düşünce ülkesine döndü. Ardından yine Avrupa’ya gitti ve 1913’te bir Avrupa üniversitesinde hukuk alanında doktora tamamlayan ilk İranlı oldu.

    Sürgünler, hapishanede geçen yıllar ve peşini bırakmayan hastalıklarla uğraştığı siyasi hayatı, 1953 darbesiyle sona erdi. Yargılandığı askerî mahkemede yaptığı konuşma, politik duruşunu özetliyor: “Evet, benim en büyük günahım İran’ın petrol endüstrisini devletleştirmem ve dünyanın en büyük imparatorluğunun siyasi ve ekonomik sömürü düzenini sonlandırmamdı. Bunu kendimi, ailemi feda ederek; ve hayatımı, onurumu ve malımı mülkümü kaybetme riski alarak yaptım. Allah’ın izniyle ve halkın iradesiyle bu acımasız ve korkunç uluslararası casusluk ve sömürgecilik sistemiyle savaştım. Biliyorum ki kaderim, Ortadoğu’nun her köşesinde sömürgecilerin çıkarları uğruna yapılan kölelik ve uşaklığın zincirlerini kırmaya örneklik edecektir.”

  • Nabokov’un gizli tarihi

    Nabokov’un gizli tarihi

    Vladimir Nabokov (1899-1977), 20. yüzyıl edebiyatını etkileyen büyük yazarlardan biri. Verdiği eserler kadar, inanılmaz yaşamöyküsüyle de dikkat çeken Nabokov, bugüne kadar çok sayıda araştırmaya ve biyografiye de konu oldu.

    Yirminci yaşgününün arifesinde gemiyle ülkesi Rusya’yı terk etmek zorunda kalıp kendi deyişiyle “tasavvur edilebilecek en mutlu çocukluğu” geride bırakan Nabokov, binbir zorlukla ulaştığı Avrupa ülkelerinde de huzur bulamamıştı. Nazi iktidarı ve 2. Dünya Savaşı döneminde karısının Yahudi kimliği nedeniyle yaşadığı sıkıntılar, Avrupa’dan kaçış ve ilk yılları maddi sıkıntılar içinde geçen ABD günleri… Böyle bir yaşamöyküsünün çok sayıda biyografi yazarını harekete geçirmesine şaşırmamak gerekir.

    Nabokov'un gizli tarihi

    Andrea Pitzer’in İletişim Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı da bu biyografi kitaplarından biri. Pitzer, kitabında Nabokov’un mektuplarından ve yakın dönemde ortaya çıkan belgelerden de yararlanarak harika bir biyografi yazarken aynı zamanda Nabokov’un eserlerinin satır aralarına gizlenmiş tarihî kalıntıların izini sürerek farklılık da yaratmış.

    Bu sayede okurlar dünyanın kaderini değiştiren büyük olayların ve kişisel tarihin Nabokov’un muhteşem edebiyatına nasıl sızdığına yakından tanıklık ediyor.

    Büyük Savaş’a bir yıl varken…

    Başlangıç ile sonun, zafer ile melankolinin iç içe geçtiği ve her şeyin sanata dönüştüğü bir tarih: 1913. Hiçbir şeyin bir daha eskisi gibi olmayacağı bir dönüm noktası. Eşi benzeri olmayan, muazzam bir yıl. Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde 1913’te dünyada ve çoğunlukla kıta Avrupasının sanat panoramasını sunuyor Alman gazeteci ve sanat tarihçisi Florian Illies.

    1913 Ocak ayının karlı ve soğuk bir günü… Stalin Lenin’in verdiği görevle Viyana’da gizli tutulan saklanma yerinde “Marksizm ve Ulusal Sorun” makalesini yazmaktadır. Arada düşünmek için Schönbrunn Sarayı’nın yakınlarındaki parka hava almaya çıkar. O sırada parkta kendisi gibi bir yaya daha vardır. Suluboya resim yaparak münzevi bir yaşam süren bu yayanın ismi ise Adolf Hitler’dir.

    Nabokov'un gizli tarihi

    Viyana bu yıllarda Rus- ya’dan kaçan devrimcilerin en sevdiği politik sürgün yeridir. Gazeteci yazar Leo Bronstain, şimdiki bilinen adıyla Lev Troçki zavallı bir burjuva atmosferinde çalışmakta ve Viyana’daki kahve çevresinin en iyi satranç oyuncusu olarak bilinmektedir.

    1913: Fırtınadan Önce’de Florian Illies, Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, geri dönüşü olmayan felaketlere gebe bir geçiş döneminin portresini ustalıkla çiziyor.

    BÜLENT ENGEZ

    KERBELA

    1334 yıl önce İmam Hüseyin’e bağlı küçük bir birlikle Emevi Halifesi Yezit’in ordusu arasındaki savaşta İmam Hüseyin ve yandaşlarının öldürülmesi Kerbela Olayı olarak bilinir. Şii kültüründe önemli bir yer tutan olayla ilgili, Anadolu Alevi-Bektaşi kültürü de çok sayıda deyiş ve mersiye üretti. Kalan Müzik etiketiyle çıkan Kerbela albümünde Coşkun Karademir ve Emirhan Kartal’ın seslendirdiği on deyiş yer alıyor. İkinci CD’deki Kerbela’nın öyküsünü ise Mustafa Avkıran seslendirmiş.

    Nabokov'un gizli tarihi

    BEETHOVEN 

    Ludwig van Beethoven (1770-1827), müziğin akışını değiştiren, sağlık sorunlarıyla dolu yaşamın acılarından kaçmak için sanatın olağanüstü kollarına sığınan ve bu sayede müzik dünyasını yerinden oynatan bir dahi. Daha önce yine Can Yayınları’ndan çıkan Mozart ve Chopin biyografilerini yazan Aydın Büke, bu kez Beethoven’ın biyografisini yazdı. Ünlü besteciyi bir romancı titizliğiyle anlatan yazar, kitapta yalnızca Beethoven’ın değil, ailesinin, dönemin ünlü siyaset adamlarının, prenseslerinin portreleri de ustalıkla çiziyor.

    Nabokov'un gizli tarihi

    MÜNİF PAŞA 

    Osmanlı Devleti’nde modernleşme çabalarıyla birlikte Batı’nın bilim ve kültür dünyasından haberdar gençler yetiştirme ihtiyacı doğmuştu. Münif Paşa da (1830-1910) bu gençlerden biriydi. Uzun yıllar devlet hizmatinde bulunan Münif Paşa, rasyonel düşüncenin ve pozitif bilginin gelişmesinde önemli pay sahibi olan bir figürdü. İlk bilim cemiyetini kurmak, ilk dergiyi neşretmek gibi ilklere imza atan Paşa’nın yaşamöyküsü 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin devlet ve kültür yaşamına ışık tutuyor.

    Nabokov'un gizli tarihi

    İMPARATORLUĞUN AÇLIKLA İMTİHANI 

    Yeniçağda insanlar pek çok doğal ve beşeri afetle mücadele etmek zorunda kaldı. Özellikle Akdeniz ve çevresinde yaşanan seller, kuraklıklar ve aşırı soğuklar ile kitlesel savaşlar ülkelerin sosyal ve iktisadi bünyelerinde tamiri zor yaralar açtı. Osmanlı İmparatorluğu da böyle çetin dönemlerden geçti. Zafer Karademir’in kitabı 16. yüzyılın ikinci yarısı ile 17. yüzyılın ilk yarısındaki Osmanlı ülkesinde yaşanan darlık ve kıtlık buhranlarını, sebep ve sonuçlarıyla birlikte ele alıyor.

    Nabokov'un gizli tarihi

    CAHİL HOCA 

    1818’de sürgünde bir devrimci olan Joseph Jacotot, bugün Belçika sınırları dahilinde bulunan Leuven kenti üniversitesinde, Fransız edebiyatı okutmanı oldu. Üstelik Flaman öğrencilerinin tek kelime Fransızca bilmedikleri gibi, kendisi de Flamanca’nın F’sinden habersizdi. 1940 doğumlu Fransız filozof Rancière, bu deneyimden yol çıkarak insanın bilmeden de öğretebileceğini gösteriyor. Böylelikle toplumsal eşitsizliği, zeka ve bilgi hiyerarşisine dayandırarak meşru kılan görüşe önemli bir eleştiri getiriyor.

    Nabokov'un gizli tarihi

    BİR NEFESTE CİNSELLİK TARİHİ

    Atinalı devlet adamı Solon, MÖ 6. yüzyılda kentteki ahlaki çöküş karşısında dehşete düşmüş ve devlet tarafından işletilen genelevler kurmuştu. 14. yüzyılda para karşılığı sekse aracı olduğu tespit edilenlerin saçları “utanç tıraşı”yla şekillendirilir, kendileri için de bir utanç geçidi tertip edilirdi. 1495’te Avrupa’nın büyük çoğunluğu “büyük frengi vakası”yla çalkalandı…Tarihin en “ahlaksız” sayfalarından seçmeler merak edenler için son derece akıcı bir dille yazılmış bir derleme.

    Nabokov'un gizli tarihi
  • Yakın tarihten bir kahramanlık destanı

    Yakın tarihten bir kahramanlık destanı

    Afroamerikalıların önde gelen tarihçilerinden Manning Marable, uzun yıllar boyunca bir dedektif gibi çalışarak sonu suikastle biten Malcolm X’in hikayesini anlattığı muhteşem bir biyografi yazdı.

    Marable’ın eseri, 1965’te 39 yaşında hayatını kaybeden kahramanın kendini yoktan nasıl yeniden ve yeniden yarattığına dair bir kitap.

    Hikaye klasik bir kahramanlık destanıdır. Bilinmeyene bir yolculuk, öğrenme, deneyim, sınama ve alışılageldiği üzere ölümle sonuçlanan bir kader. Ancak sonuçta daha derin, daha zengin ve eleştirel bir bilince ulaşılır.

    44 yazında henüz 19 yaşında iken adı Jack Carlton’du. Uyuşturucu ve fuhuş dünyasının kıyısında Manhattan’daki bir barda üç dört ay boyunca bateri çalıp dans ederken, bir olay vesilesiyle on yıla mahkum olur. Hapishanede köklü bir dönüşüm geçirerek Elijah Muhammed’in önderliğindeki İslam Milleti (NOI)’ne katılır. Malcolm için hapishane tam bir üniversite olur. Kendini hem çok yönlü olarak yetiştirir hem de çok farklı kesimlerle onların dilleriyle konuşan büyük bir hatip/vaiz olur. Hapisten çıktığında artık İslam Milleti’nin önde gelen simalarından biri olmaya yönelecekti. On yılda 70-80 yeni cami kurar, 400 üyesi olan bir mezhebi 1960-62’da 50 ila 100 bin kişilik bir örgüte dönüştürür.

    Yakın tarihten bir kahramanlık destanı

    Ancak Elijah Muhammad’in lideri olduğu İslam Milleti’nin sürdürdüğü içe kapalı hat yerine önce bütün siyahların sorunlarına yönelir ve daha sonra da siyahların sorunlarını dünya meselelerine bağlayarak altmışlı yıllarda sömürgecilik karşıtı hareketlerle yakınlık kurar.

    İslam Milleti ile bağlarını kopardıktan sonra siyasete atılır ve 1964’te iki yeni örgüt kurar: Muslim Mosque Incorporated ve Organisation of Afro-American Unity (OAAU). Bir devlet başkanı gibi karşılandığı Afrika ve Ortadoğu’ya gider.

    Dönüşünde artık hem FBI, hem New York polisi, hem de eski örgütü İslam Millet’i için kurtulunması gereken bir insandır.

    Malcolm X’in hayatında üç temel husus öne çıkıyor. Bunlardan ilki öğrenme, deneyim ve bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle bir tür klasik destansı bir yolculuğa koyulması ve sonunda başladığı noktanın çok uzağında ama bütün insanlar için anlamlı bir bilince ulaşması. İkincisi, Malcolm’un manevi yolculuğu: İslam Milleti’nden NOI’nin sünni (geleneksel) islamına geçiş. Üçüncüsü ise ihanettir, yani emek verdiği, geliştirdiği hareketin ve en yakınlarının ihaneti.

    Malcolm benzerlerine kıyasla çok büyük bir hatipti ve yalnızca siyah kitlelere değil beyazlara da seslenme gücüne sahipti. Yalnızca sokaktaki insana değil Oxford, Harvard gibi üniversitelerdeki insanlara da aynı güçle seslenebiliyordu.

    Altmışlı yılların büyük fırtınalarında o da yaşadığı toplumun en büyük ayrımcılığı ve eşitsizliğine karşı, siyahların tarihini iliklerine kadar hissedip bir direniş destanı yazdı.

  • Akdeniz’in hırçın çocukları

    Akdeniz’in hırçın çocukları

    Günümüzde yerel dili, müziği ve yaşam tarzıyla kendilerine has bir kültürü olan ve milliyetçilikleriyle tanınan Giritli Hıristiyanlar, 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin en isyankâr halklarından biriydi.

    ELİF YILMAZ

    Günümüzde Akdeniz’in gözde turizm merkezlerinden olan Girit adasını 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin diğer vilayetlerinden ayıran en belirgin özelliği, “Akdeniz’in hırçın çocuğu” Giritlilerin düzenli aralıklarla isyan bayrağını çekmesiydi. Ada, konumu ve verimli toprakları sayesinde ticarette ve tarımda kendi kendine yettiği için ada halkı hiçbir devletin hükümranlığı altına girmeye taraftar değildi. Buna rağmen Müslüman Giritliler ile Hıristiyan Giritliler arasındaki kanlı olaylar, daha çok 19. yüzyılda tüm dünyayı etkileyen milliyetçilik akımı yüzündendir. Yunan kimlikleri ile gurur duyan Giritliler halen ülkenin en milliyetçi halklarından biri olarak değerlendirilir. Pınar Şenışık kitabında, bugün dahi yerel dili, müziği ve yaşam tarzıyla kendilerine has bir kültürü olan Hıristiyan Giritlilerin, milliyetçilik hareketlerinden nasıl etkilendiklerini anlatıyor. Çalışmaya göre, adadaki 1896 ve 1897 isyancılarının amacı Yunan Krallığı’na bağlanmak değil, -şiddet ve cinayetle özdeşleştirdikleri- Osmanlı askerlerini göndermek ve yeni bir yönetim kurmaktı.

    Akdeniz'in hırçın çocukları
    Yunanistan’ın palikariası (yiğit savaşçı) olan Giritlilerinden silahlara düşkünlükleri ile tanınan İsfakiyeliler, 19. yüzyılda isyancıların büyük bölümünü oluştururlardı.

    Kitabı ilginç kılan bir diğer şey de yazarın Girit adasındaki hem Müslüman hem de Hıristiyan halkı ayrı ayrı anlatması… Kitapta, isyan ve milliyetçilik siyasetinin iki halk arasındaki iletişim ve toleransı nasıl kaybettirdiğine dikkat çekilmiş. “Özerk Girit”i yönetme rüyasına kapılan Hıristiyan Giritlilere, isyanlarının çok da fayda sağlamadığı, tüm isyanlar sonunda adada iktidar olan tarafın Yunan Krallığı olduğu da vurgulanıyor. Kitabında hem Girit’i hem de Giritliyi tanıtan yazar, Yunan kimliğinin oluşumunu ve 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin ada üzerindeki etkisiz kalan politikasını birincil kaynaklar eşliğinde inceliyor.

    Akdeniz'in hırçın çocukları
    Bir yerden bir yere giderken “Kartal”, “Konstantin” ve “Girit’in Yangınları gibi coşkulu şarkılar söylerlerdi.