Etiket: sayı:05

  • Arap İsyanı’nın henüz başındayız

    Arap İsyanı’nın henüz başındayız

    Arap İsyanı’nı mercek altına aldığı kitabı Halk İstiyor’un yazarı Lübnanlı Gilbert Achcar, İslam Devleti – Müslüman Kardeşler ilişkisini, Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolünü ve Arap bölgesinin geleceğini #tarih’e değerlendirdi.

    Arap İsyanı'nın henüz başındayız
    GILBERT ACHCAR #tarih’e konuştu

    Arap Baharı’nın isyan dalgasını yalnızca geçmişle, yani çağdaş Arap dünyasının geçtiğimiz bir asırlık tarihiyle açıklamak mümkün değil. Halkın istediklerini, onların geleceğe ilişkin umutlarını anlayabilmek için belli bir kuramsal temele dayanan değerlendirmelere ihtiyaç var. Londra Üniversitesi, Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’ndan Lübnanlı Prof. Gilbert Achcar ile tam da bu ihtiyacı karşılamak üzere kaleme aldığı yeni kitabından hareketle Ortadoğu’yu konuştuk:

    “İslam Devleti” nedir?

    Daha önce “Irak Şam İslam Devleti” olarak bilinen İslam Devleti (İD), 2004’ten itiba- ren ABD işgali altındaki Irak’ta ortaya çıkan El Kaide önderliğindeki “Irak İslam Devleti’nin” yeniden canlanışıdır. “Irak İslam Devleti” 2007’de, ABD’nin strateji değiştirmesinin ve El Kaide’ye karşı savaşında Irak’ın Arap Sünni aşiretlerini silah altına almasının ardından yenilgiye uğratıldı ve neredeyse yok edildi. Suriye’de rejime karşı silahlı muhalefetin içinden doğan El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi’ndeki ayrışmayla “Irak İslam Devleti” hayata döndü. IŞİD, El Kaide’yle bağını kopardı ve adını İD olarak değiştirip halifelik ilan etmeden önce, eylemlerini Suriye’de yaymayı, daha sonra sınırı geçip Irak’ın Sünni Arap bölgelerinin büyük bölümünü ele geçirmeyi başardı.

    İD’nin Müslüman Kardeşler’le nasıl bir ilişkileri var?

    İD’nin Müslüman Kardeşler’le (MK) doğrudan bir ilişkisi yok. İD’nin ultra-fanatizmiyle kıyaslandığında MK’nin köktencilik tarzı çok daha ılımlı. Ne var ki MK içerisinde Seyid Kutub’un yolundan giden bir eğilim, aralarında Şiilerin de bulunduğu diğer dinî gruplara karşı ultra-mezhepçi bir nefret gütmemekle birlikte İD’nin radikalizmiyle benzerlikler gösteriyor. Aslında İD’nin ideolojisi, Suudi Arabistan’da hâkim ultra-köktenci Vahabilik mezhebinin radikal bir versiyonu olan El Kaide’den türedi. Son tahlilde İD, ABD’nin neredeyse bir yüzyıldır flört ettiği Vahabiliğin bir yan ürünüdür.

    Arap İsyanı'nın henüz başındayız

    Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolüne ilişkin değerlendirmeniz nedir?

    Bu rol, Erdoğan 2011’de MK’yi bütün bölgede destekleyen Katar Emirliği’yle ittifak kurduğunda zirveye çıktı. Hepsi MK’nin Arap dünyasını yönetmeye hazır olduğuna inandı; zira bölgesel isyanın yarattığı olanakları ele geçirmeye en uygun konumdaydı. Ancak, bilhassa Mısır’da MK’nin devrilmesinden sonra, bunun kaybedilmiş bir bahis olduğu ortaya çıktı. Türkiye’nin etkisi şu an oldukça zayıfladı. Ne var ki gidişattaki bu yeni değişimde Erdoğan halen MK’den yana bahis oynuyor gibi görünmekte.

    Peki ya büyük güçlerin rolü?

    İran destekli bir hükümeti ar- kasında bırakarak Irak’tan çekildiği 2011 yılından sonra ABD, bölgesel etkisinin en düşük noktasına ulaştı; Libya’da durumun kontrolünü kaybetti ve Mısır ordusunun, ABD dostu ve seçilmiş bir başkanı devirişini çaresizce izledi. Paradoksal olarak Washington bugün İran’ın etkisini azaltmak ve Irak’ta kontrolün bir kısmını yeniden ele geçirmek için İD’nin yayılmasından faydalanıyor. Aynı zamanda Körfez krallıkları yoluyla Türkiye’den Mısır’a, bölgesel bir Sünni ittifakı inşa etmeye çalışıyor. Bu ittifak, İran’la işbirliği içinde, Esad rejiminin başlıca destekçisi haline gelen Rusya’nın kaşısında yer alacak.

    Arap bölgesinin geleceği nasıl görünüyor?

    Oldukça kasvetli. Fakat 2011’de başlayan isyanın henüz başındayız. Şu ana kadar bölge, iki karşı-devrimci kutup arasındaki mücadelenin ortasında kaldı: Eski rejimler ve İslami köktenci muhalifler. Demokrasi ve toplumsal adaleti gerçekleştirmek umuduyla isyanı başlatan milyonların isteklerini temsil eden üçüncü ve ilerici bir kutup belirmeden bu gerici kördüğümden çıkış olmayacak.

  • Timur’un Anadolu’ya uymayan gözlüğü

    Timur’un Anadolu’ya uymayan gözlüğü

    Timur “ülüş sistemi”ni Anadolu’da uygulamak istedi; başarılı olamadı. Orta Asya’yı ‘net’ görmesini sağlayan gözlüğü burada işe yaramadı. Tarihçiler de büyük resmi görmek için gözlüklerini değiştirmelidir.

    Özbekistan’ın bağımsızlıktan sonraki ilk yıllarıydı. 1996’daki Timur kutlamaları için biliminsanları ve gazeteciler, o zamanların en lüks oteli olan Uzbekistan Oteli’nde toplanmışlardı. Bir Hintli tarihçi ve bir Belçikalı gazeteci ile sohbet ediyorduk. Hintli tarihçi “mâdûniyet” çalışmaları çerçevesindeki tarihçilikten (subaltern historiography) bahsediyordu. Belçikalı gazeteci, “mâdûniyet nedir” diye sordu. Tarihçinin cevabı ise “daha evvel sesini duyuramamış olanların tarihi; ben bu insanlara bakıyorum” oldu. Bunun üzerine gözünden gözlüğünü çıkaran gazeteci “Yani siz bana gözlüğünü çıkar ve benimkini tak diyorsunuz. Ama ben o zaman göremem ki” demişti.

    Gözlük açısından bakınca ne kadar haklı idi. Aynı şeyi tarihçilik açısından söylemek zor. Tarihçilikte birçok gözlük kullanmak gerekir. Böylece hem idare edenlere hem de idare edilenlere; hakim tabaka ile yaptırım gücüne ve madun tabaka ile tahammül gücüne bakmak mümkün olur.

    Timur’dan (öl. 1405) devam etmek bizi başka gözlüklerle tanıştırabilir. Onu kendi zamanında ziyaret etmiş olan İspanyol elçisinin ve Şam’dan Semerkand’a “götürülmüş” olan İbn Arabşah’ın bu hükümdar hakkında yazdıkları birbirinden çok farklıdır. Türkiye’den bakınca o dönemde gördüklerini yazmış olan bir gözlemci bilinmiyorsa da, sonradan tarihçiler tarafından yazılanlar ve Nasreddin Hoca fıkralarıyla halk hafızasında kalanlar da birbirlerinden fersah fersah farklıdır.

    Bilindiği gibi Timur, Ankara Savaşı’ndan sonra memâliki Bayezid’in oğulları arasında paylaştırır; beylikler devrinden bildiğimiz geleneksel Anadolu beylerine de topraklarını geri verir. Dikkati çekici husus, Timur’un kendi hâkimiyeti altına girmiş olan bu ülkeye, kendi kumandanlarını ve valilerini atamamış olması, bilakis o sırada yenik durumda olan Yıldırım Bayezid’in oğulları ve beyler arasında yetkiyi paylaştırmasıdır. Türkiye gelenekleri açısından bakınca bu dönem fetret devri olarak görülür, okullarda da bu isimle okutulur. Aslında “iki peygamber, iki hükümdar arasında kalan ara dönem” anlamına gelen fetret kelimesi de “karışıklık” olarak algılanır. Ancak Orta Asya tarihi açısından bakınca karşımıza ülüş sistemi çıkar.

    Anadolu’daki beylerin bir kısmı “beyliğimiz elden gidiyor” diye Timur nezdinde teşebbüste bulunmuşlardır. Burada iki farklı devlet geleneğinin çatışmasını görürüz. Bayezid’in temsil ettiği gelenek, merkeziyetçi bir devlet yapısını yeğliyordu. Ortadoğu’daki yerleşik İran ve Bizans gelenekleri de bu türdendi. Devlet hukuku aile hukukundan ayrılmış, devlet insanlar üstü bir konum kazanmıştı. 14-15. yüzyıllarda Anadolu’daki Müslüman ahali arasında mülk (toprak, bağ, bahçe) ve miras işleri kadılar tarafından İslâm hukukuna göre idare olunuyor ve evlatlar arasında paylaştırılıyordu. Ancak Osmanlılar memâlike bölüşülen mülk diye bakmamak eğilimi ile kendilerine bağımlı kapı kulları ve bir merkez yaratmak istiyorlardı. Bu merkezin, devşirmeler yoluyla fethedilen yerlerin ahalisini içerecek şekilde geniş bir perspektife sahip olması düşünülüyordu.

    Timur’un temsil ettiği gelenek ise hem yerleşiklik hem göçebelikten besleniyordu. Burada miras işlerinde devlet hukuku aile hukukundan ayrılmıyordu. Bir aile nasıl malını oğulları arasında bölüştürüyorsa, devlet idaresinde de ülüş, bölüşme fikri hâkimdi. Nitekim bilindiği gibi kendi memâliki de oğullar ve torunlar arasında paylaştırmıştı.

    Timur, Orta Asya geleneğini Anadolu’ya uygulamak istedi; ancak bu usulün bu topraklar için uygun olmadığı Çelebi Mehmet’in merkezî devleti kurma yolundaki zaferi ile görülmektedir. Kısacası Timur, kendi gözlüğünü Anadolu’ya uygulamaya çalıştı, başarılı olmadı. Tarihçiler de ancak olaylara içten, dıştan farklı gözlüklerle bakarak büyük resmi elde edebilirler. Yoksa önlerini bile göremezler.

  • Her türlü ağrıya deva

    Her türlü ağrıya deva

    28 yaşındaki eczacı Necip Akar, 1932’de nezle, grip, ağrı ve yüksek ateş tedavisinde kullanılacak ilacı üzerinde çalışmaya başladığında, üreteceği ilacın satış rekorları kıracağını muhtemelen bilmiyordu. Ama adını Gripin koyduğu ve 1935’te ruhsat alıp üretime başladığı ilacı o kadar başarılı oldu ki, Akar’a hem büyük bir servet hem de yeni projeler için fırsat yarattı.

    Üretimi bugün de devam eden Gripin, piyasaya çok akıllıca reklamlarla girmişti. Gazete ilanlarında ilk yerli malı ağrı kesici olduğunun altı çiziliyor, yerli malı kullanmanın önemi hatırlatılıyordu. Gripin tüm ağrılara devaydı. Baş, diş, adele, sinir, lumbago, romatizma ve siyatik ağrılarıyla “bayanların muayyen zamanlardaki sancılarına” iyi geliyor, “grip başlangıcında birçok fenalığın önüne geçiyor”du. Ayrıca “mideyi bozmaz, kalbi ve böbrekleri yormaz”dı.

    Tek tablet halinde satılabildiği için ucuz olan Gripin, bu avantajı iyi kullandı. Eczaneler dışında bakkallardan da alınabiliyordu. Zamanla köy bakkallarında bile satılan, her kesimden insanın bildiği bir marka haline geldi. Hal böyle olunca piyasaya Gripin benzeri ilaçlar sürüldü. Bu yüzden ilanlarının sonuna “Aldanmayınız. Rağbet gören her şeyin taklit ve benzeri vardır. Gripin yerine sahte marka verirlerse şiddetle reddediniz” yazıldı. Doğal ki bu da bir reklamdı!

    Her türlü ağrıya deva

    TALİH KUŞU

    Ah bir zengin olsam…

    Fotoğraf, İstanbul’da İsabet Gişesi adlı piyango bayisinin 1930’da astığı iki reklam panosunu gösteriyor. Panolardan birinde, piyango kazanmış bir kadının “Parasız güzel erkek isterim” dediği resmedilmiş. Diğerinde ise, elinde rakı şişesi olan ve ikramiye kazanan ehlikeyf bir adamın “Kahrolsun fukaralık. Artık bol bol rakı alacağım” dediği görülüyor.

    İsabet Gişesi’nin bu radikal kampanyasının tepkilerle karşılaştığını 4 Eylül 1930 tarihli Cumhuriyet’teki haberden öğreniyoruz: “Reklamın ticaretteki ehemmiyet ve mevkiini, muvaffakiyetin başlıca sebeplerinden biri olduğunu bilmez değiliz. Fakat her şeyde olduğu gibi reklamda da nezaket ve terbiyeye riayet etmek ve bu haddi aşmamak şarttır. Levhaların üstündeki yazıların çirkinliği meydanda olduğuna göre bu hususta başka bir şey yazmaya lüzum yoktur. Yalnız piyango müdüriyeti kendi namına izafe edilen bu gibi reklamlara dikkat etse ve bayilerine lazım gelen tenbihatı verse çok iyi olur diyoruz”.

    Her türlü ağrıya deva

    Yeni bir moda

    4 Ekim 1928 tarihli Büyük Gazete’nin, “İstanbul’da yeni bir moda köpekli kadınlar” başlıklı haberi, sokak köpeklerine aşina olan İstanbulluların, evin içinde köpek beslemeyi henüz tuhaf bulduğunu gösteriyor.

    Her türlü ağrıya deva

    Teraziler iyi hukukçu olur

    İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama  Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine de yer vermişti. 

    ALP EJDER KANTOĞLU

    Etkisi altında geceyle gündüzün eşitlendiği ve üzümlerin olgunlaştığı Terazi burcunda doğanlar bize ağırlık ve uzunluk ölçülerini vermişlerdir. Mesela sayıları ilk olarak kullanmayı akıl eden, bu sayılara isim veren ve onları gösteren şekilleri yaratan Palamedes gibi. Teraziler aynı zamanda hukuk alanında da en başta yer alırlar. Hukuğun en çetrefil sorunlarını çözmek onlar için çocuk oyuncağıdır. Yasaların nasıl yorumlanması gerektiğini ve neyin ödüllendirilip neyin cezalandırılacağını en iyi onlar tayin edebilirler. Hâl böyle olunca, Cicero tarafından gelmiş geçmiş en iyi hukukçu kabul edilen Servius Sulpicius Rufus’un herhalde başka bir burçta doğacağı düşünülemezdi. Sözün özü nerede bir anlaşmazlık ve yönetim ihtiyacı varsa oraya en uygun kişilerin teraziler olduğu su götürmez bir gerçektir.

    Her türlü ağrıya deva
  • Platon Üniversitesi’ni iki netle kaçırdım

    Platon Üniversitesi’ni iki netle kaçırdım

    Bildiğiniz gibi çocuklu insanların başlıca problemi, çocuğun en katlanılmaz çağında onları başlarından nasıl atacaklarıdır. En azından bana öyle geliyor. Çocuğu gönderecek tarlası, atölyesi falan olmayan soylu sınıfı, yazının icadıyla beraber okula gönderme geleneğini başlatmış. Yahudiler bir adım daha ileri giderek toplumun hangi sınıfından olursa olsun 6-13 yaş arasındaki bütün çocukları okula gönder- mişler ve ilk kesintisiz zorunlu eğitim işine de imza atmışlar. Müfredatlarında din kültürü ve ahlak bilgisi, okuma yazma ve matematik var. Muhtemelen tarihin ilk TEOG’u da burada ortaya çıkıyor ve 13 yaşından sonra çocukların sadece bir kısmı TEOG’la iyi yerlere yerleştirilirken kalanları da bir meslek sahibi olsun diye çırak veriliyorlar.

    Aynı dönemde Antik Yunan’da eğitim laik. Müfredatta din dersi yok; vatandaşlık bilgisi, cirit atma ve güreş var. Ben güreşten kesin kalırdım, ciritten de borçlu geçerdim diye düşünüyorum. Yalnız sadece özel okul var ama henüz Montessori metoduymuş, Alman modeliymiş gibi şeyler olmadığı için okul ücretleri düşük. Buna ek olarak, “Benim çocuğum özel bir çocuk,” ya da “Bizimkisi İndigo çocuk, mavi bir aurası var,” diye özel muamele isteyen veli de yok. O dönemde ve hatta yakın zamana kadar kimsenin çocuğu özel değil, okula götürülüp, “Eti senin kemiği benim” diye teslim ediliyorlar.

    Platon Üniversitesi'ni iki netle kaçırdım

    MÖ 4. yüzyıla kadar yüksek öğretim de yok. Sokrates var ama onun da yeri belli değil, seyyar üniversite gibi geziniyor, dersine girmek için peşine takılıp Atina kazan sen kepçe gezeceksin. Bir nevi açıköğretim, gayet açıkta yapılıyor. Muhtemelen bu gezip tozmalardan yorulan Platon, ilk üniversitelerden birini açıyor. Gerçi bence öğrencilerin çoğu, eğlenceli partileri ve yaz şenlikleri varmış gibi gözüken Hedonist Üniversitesi’ne yazılmak istemiştir ama ailelerin tercihi Platon Akademisi’nden yana. Platon da yoğun taleple başa çıkabilmek için tarihin ilk üniversite giriş sınavını yapmak zorunda kalıyor ve rivayete göre geometriden dört neti olmayanı okula almıyor. Ama yine de Platon Akademisi’ne giremeyen öğrencilerin rızaları hilafına evlerine atla üç gün uzaklıktaki okullara gönderildiklerini sanmıyorum. Hatta Platon’u iki netle kaçıranlar güle oynaya Hedonist Üniversitesi’ne gidiyor olabilir.

    Roma’da da bir şekilde devam eden bu okullaşma, ortaçağa kadar varlığını sürdürüyor. Ama Ortaçağ’da Cermen istilasıyla eğitim sistemi altüst oluyor, artık zırt pırt sınav sistemi ya da müfredat mı değişiyor bilmiyorum ama okullar hem azalıyor hem de hayat için öğretmek yerine ölümden sonrası için eğitim vermeye başlıyor ve bu karanlık yıllar ancak 13. yüzyılda bildiğimiz anlamda ilk üniversitelerin açılmasıyla son buluyor. Ha nedir, eğitim yılı başladığına göre, gerek müfredatımızdaki ilerlemeye gerek geometri de bilmeden girilebilen üniversitelerimize şükrederek hayatımıza devam edebiliriz.

  • Mekanı cennet bir ‘eğitim komutanı’

    Mekanı cennet bir ‘eğitim komutanı’

    #4 Macide Albayoğlu

    Akıl hastanesindeki koğuşumda beni ziyarete geldiğinde Macide Hanım, ölümcül bir hastalığın pençesine düşmüştü ve doktorlarına göre dünya üzerindeki günleri sayılıydı. Bu durumdaki biri için ziyadesiyle soğukkanlı, kontrollü ve mağrurdu. Hayatının otuz yılından fazlasını çeşitli liselerde öğretmenlik ve idarecilik yaparak gelecek neslin tâlim ve terbiyesine vermişti. İşine büyük bir ihtirasla bağlıydı; öyle ki, “başka türlü mesuliyetleri bulunmasa” Türkiye’nin ilk kadın bakanı sıfatıyla Milli Eğitim’in başına geçmesi işten değildi. “Eğitmen kendini bir komutan gibi görmelidir,” diye açıkladı mesleğinin püf noktasını Macide Hanım. “Bunu bana öğreten Paşa Babam olmuştur ki, kendisi, nur içinde yatsın, silahlı kuvvetlerimizin medar-ı iftiharlarından biriydi. Nitekim sınıfa ilk girip o küçük canavarlarla karşılaştığım anda bu işin aslında bir savaş olduğunu kendim de tespit ettim.” Hastane ocağından gelen çayını yudumlarken öğretmenliğe duyduğu aşkını anlatmayı sürdürüyordu. “Sun Tzu’yu bilirsiniz, büyük Çinli general; Harp Sanatı kitabı bugün bile askerî okullarda okutulur. Geliştirdiği teknikler öyle muazzamdır ki, kısacık bir zaman zarfında İmparator’un cariyelerini bile dört dörtlük askerlere dönüştürmüştür. Üstelik sadece iki cariyenin kafasını uçurtarak! Gerçek bir ilham kaynağıdır benim için.” “Başka bazı mesuliyetlerden söz etmiştiniz?” Asıl mevzunun o noktada düğümlendiğini hissetmekteydim.

    Mekanı cennet bir 'eğitim komutanı'

    “Evet,” diye derin bir iç geçirdi Macide Hanım. “Biz kadınların, erkeklerden eksiği değil fazlası vardır efendim.

    Ne var ki, üstünlüğümüzü dengelemek için yüce yaradan bize çocuk doğurma ve büyütme vazifesini vermiştir. Ben de, oğlum Ertuğrul dünyaya gelince, işimi ikinci plana atıp hayatımı onu yetiştirmeye adadım. Epeyi bir zaman gayet de başarılı olduğumu düşünüyordum. Ta ki…”

    “Ta ki?”

    “Bazı komşularımızdan Ertuğrul’un dehşet verici şeyler yaptığını duydum. Önce inanmak istemediysem de, nihayet kabul etmek mecburiyetinde kaldım.”

    “Ne gibi şeyler?”

    “Mahalledeki kedi ve köpeklerin kafasını kesiyordu efendim. Galiba öncesinde de zavallı hayvanlara epeyi bir işkence etmekteymiş.” Çayından son yudumu alıp devam etti Macide Hanım. “Ben tabii bunu duyunca, derhal kendisini evimizdeki sandığa kilitledim. Tam yirmi dört saat tutum onu orada. Daha önce, solaklığını tedavi ederken son derece fayda sağlayan bu yöntemin yine işe yarayacağından emindim.”

    “Yaramadı mı?”

    Kafasını hayır anlamında salladı Macide Hanım. “Bilakis her şey daha da beter bir hâl aldı. Hatta, beni üzmek için kekeme rolü yapmaya başladı. Kızılcık sopası, kızgın maşa… tek bacağından bağlayıp sallandırmam dahi para etmedi. Okuldan attılar çocuğumu. Hiçbir işte de tutunamadı. Başı beladan kurtulmadı…”

    “Hayret doğrusu. Neden acaba?”

    “Çünkü gavur tohumuydu,” şeklinde pek anlayamadığım bir yanıt verdi, tafsilatlı açıklamaya geçmeden önce. “Babası muhacirdi. Gerçi müslümandı ama asırlar içinde kanına gavurluk bulaşmıştı. Oğlum da, bu yüzden şeytanın teki oldu işte.”

    “Anlıyorum,” dedim.

    “Oğlunuz ne yapıyor şimdi?”

    “Astılar oğlumu. Gasp, cinayet, tecavüz gibi bir şeylerden…”

    “Peki Macide Hanım, ruhunuz karşılığında isteğiniz nedir?”

    “Babasının günahları yüzünden oğlumun cehennemde yandığını bilmek beni kahrediyor. Yakında ben de öbür dünyaya göçeceğim. Sizden ricam, onun benim yanıma, cennete gönderilmesini sağlamanız.”

    “Ahiretle ilgili ve doğaüstü talepleri ekseriyetle kabul edemiyorum,” dedim. “Ancak sizin durumunuz hakikaten de bir istisna. Merak buyurmayın, öldükten sonra oğlunuzla aynı yerde olacaksınız.”

    Mekanı cennet bir 'eğitim komutanı'
  • Fransız devrimini mutfağa taşıdı

    Fransız devrimini mutfağa taşıdı

    Fransa’da restoran kültürü, 1789 Devrimi’nin boşalttığı konakları terk eden aşçıların elinden çıktı. ‘Şeflerin kralı ve kralların şefi’ Auguste Escoffier ise, Fransız mutfağını sadeleştirerek bugünkü çerçevesini çizdi.

    Fransız Devrimi ile “eski rejim” yıkılınca, varlıklı soyluların konakları boşaldı. İşsiz kalan Antoine Beauvilliers, Antonin Carême gibi ünlü şeflerden bazıları restoranlarda, bazıları ise ev hizmetinde çalışmaya başladılar. Yeni türeyen burjuva kitlesi görgü ve sofra adabından bihaberdi. Ünlü şefler, Fransız mutfağına çeki düzen vermeye ve bu yeni zenginlere gastronomi adabını öğretmeye yöneldiler. “Gastronomi” sözcüğünün karşımıza ilk çıkışının 1800’lere rast gelmesi tesadüf değildir. “Yüksek mutfak” ve “restoran” kavramı da bu sırada doğdu. 19. yüzyılın başı Parisliler için ayrı masalarda oturmak ve fiyatları belli bir listeden yemek yemeye alışmakla geçti. Devrim öncesi Paris’te 100 civarında olan restoran sayısı 20 yıl sonra 500 civarında idi. Dışarıda yeme alışkanlığı hızla gelişti. Restoranların popülerleşmesinde önemli bir neden de kadınların sosyalleşmesine olanak tanıyan mekanlar olmalarıydı. İşte Escoffier’nin içinde yetiştiği, sonra da kendi eşsiz katkısını yaptığı tarih dilimi, mutfak anlayışında böyle önemli gelişmelere sahne olmuştu.

    Fransız devrimini mutfağa taşıdı

    “Şeflerin kralı, kralların şefi” Georges Auguste Escoffier, 28 Ekim 1846’da doğdu. Escoffier’nin modern Fransız mutfağı için geliştirdiği tekniklerin birçoğu Carême’in basitleştirdiği “mutfak kodlarını” temel aldı. Escoffier bunları daha da basitleştirip, sadeleştirdi. Böylece bugün tanıdığımız modern “Fransız mutfağı”nın çerçevesi çizilmiş oldu. Örneğin Carême keskin baharatları (jus noirs) bir kenara bırakıp, kekik, defne, maydanoz gibi gündelik çeşnilere dönüş yaparak eski rejimin lüks, masraflı ve süslü, karmaşık yemeklerinden vazgeçmişti. Önemli bir geleneğin izi üzerinde yenilikler yaparak ilerleyen Escoffier, “Her şeyden önce basitliğe önem verin” derken, malzemenin kendisini ön planda tutmayı kasdediyordu. Ancak Carême’in başlattığı, Escoffier’nin sürdürdüğü bu sadeleşme bile hâlâ burjuva mutfağının zengin bir biçimiydi. Trüf mantar, kaz ciğeri ve havyar, mutfağının vazgeçemediği üçlüsü idi. Ama yumurta pişirmenin de 600’e yakın yolunu bilirdi.

    Kayda geçirdiği ve kendi icadı olan tariflerin yanı sıra, mutfakta kuş uçurtmayan disiplini sayesinde günümüzde de uygulanan ekip sistemi, temizlik ölçütleri ve mutfak teknikleri sayesinde aşçılık mesleğine saygın bir statü kazandırdı. Yazdığı Mutfak Rehberi bugün hâlâ dünyanın her yerinde rehber olarak kullanılıyor. Escoffier, sıkı disipline rağmen mutfak çalışanlarına da kol kanat gerdi. Sıcak mutfakta güçten düşmesinler ve susuz kalmasınlar diye maltlı bir içecek icat etti. Titanic faciasında ekibini kaybedince, onların ailelerine sonuna dek yardım etti. Çalışanları ona “baba” derlerdi. İnanan bir Katolik olarak Londra’daki yoksullara büyük zaman ve para ayırdı.

    Escoffier, 13 yaşında amcasının Nice’teki lokantasında çalışmaya başladı. 19 yaşında Paris’e giderek Le Petit Moulin Rouge’da çalışmaya başladı. Beş yıl sonra Prusya ile savaş çıkınca, aşçı olarak orduya katıldı. Orduda konserve teknikleri ile ilgili bilgisini geliştirdi. Escoffier aynı zamanda, pişirdiklerinin besin değerlerine gerçekten ilgi gösteren bir şefti. Konserve yapımına ilgisi sayesinde yiyeceklerin saklanması ve sosların ev kullanımı için şişelenmesi konusunda öncülerden oldu. Kurutulmuş çorba da, kavanozda saklanan domates sosu da ilk kez onun sunduğu yeniliklerdi.

    Fransız devrimini mutfağa taşıdı
    Çalışanları ona “baba” derlerdi Mesleğe amcasının lokantasında 13 yaşında başlayan Escoffier, mutfakta disiplini sıkı tutardı ama çalışanlarına kol kanat da gererdi. 1903 tarihli Mutfak Rehberi kitabı bugün hâlâ dünya aşçılarına yol gösteriyor.

    Yazları çalıştığı Lucerne’deki Hotel National’de meslektaşı César Ritz ile tanışması, yaşamının dönüm noktası oldu. İkili, yanlarına baş garson Louis Echenard’ı ve kurdukları “ordu”yu da alarak 1890’da Londra’daki Savoy Otel’e kendi deyimi ile “çıkarma” yaptılar. Escoffier’nin kariyeri bundan sonra uçuşa geçti. Savoy, anında ünlü ve paralı müşterilerin uğrak yeri oldu. Galler Prensi’nin başını çektiği gruplar ve toplum içine çıkmaya pek alışık olmayan soylu hanımlar takıp takıştırıp Savoy’un restoranlarında arz-ı endam etmeye başladılar. Escoffier bugün bile tükettiğimiz ünlü yemeklerini ilk defa Savoy’da sundu. Avustralyalı opera sanatçısı Nellie Melba adına “şeftalili Melba”yı (nam-ı diğer peşmelba – pêche Melba) ve sonra “Melba tostu”nu yarattı. Kraliçe Victoria’nın jübilesi için “Jübile vişneleri”ni (Cerises jubilée) hazırladı. “Dauphiné usülü patates graten”, “Rossini bifteği” onun yemekleridir. Ama her şeyden önce, mantar ve et suyu ile yemeklere olağanüstü lezzet katan “bulyon” onun eseridir. Bugün mantarcılık bir endüstri ise, babası Escoffier’dir.

    Fransız devrimini mutfağa taşıdı
    Escoffier, mevsimlik malzemeyle yapılan sade yemeklerin modasını getirmekle kalmadı, türlü çeşitli yemekler icat etti. Operacı Gioachino Rossini için pişirdiği Rossini Bifteği de bunlardan biriydi.
    Fransız devrimini mutfağa taşıdı

    Escoffier ve Ritz, 1898’de Savoy’da 3400 pound değerinde içkinin kaybolmasından sorumlu tutulunca, iddia kanıtlanmamış olsa da işten el çekmek zorunda kaldılar. Zaten, bu sırada Ritz Oteli’ni kuracak kadar para kazanmışlardı. Önce Paris Ritz (1898), sonra da Londra’da Carlton Hotel’i açtılar. Her iki mekan da anında ünlü ve soyluların uğrak yeri oldu ve Savoy’un müşterileri Carlton’a akın ettiler.

    Ortağı Ritz, 1906’da Londra Ritz’in açılışından sonra kendisini emekliye ayırdı. Escoffier ise 1920’ye kadar Carlton’da işinin başında kaldı. Oğlu 1. Dünya Savaşı’nda ölünce o da emekli oldu. 1928’de Dünya Şefleri Derneği’nin kuruluşunda rol aldı ve ilk başkan oldu. 1935’te karısından birkaç gün sonra, 88 yaşında hayata veda etti. Ömrünün büyük bölümünü İngiltere’de geçirmesine rağmen İngilizce öğrenirse İngilizler gibi düşünüp onlar gibi yemek yaparım korkusundan dolayı tek cümle İngilizce öğrenmedi.

    Alman İmparatoru II. Kaiser Wilhelm, Escoffier’nin onun için yaptığı çilekli pudingi yedikten sonra “Ben Almanya’nın imparatoru isem, sen de şeflerin imparatorusun!” demiş. Bugünün şefleri, boyu fırına erişmediği için kendisine platform ayakkabılar yaptıran bu ufak tefek adamın yemeğe yaklaşımımızda yarattığı değişime, kendilerine kazandırdığı saygınlığa ve mutfak düzenine çok şey borçlular. “Aşçı elinde konserve açacağı olan adama denir. Bir şef ise sanatçıdır” sözü mesleğine olan saygısının ifadesidir.

    Peşmelba

    Şeftaliler için

    750 ml su

    700 gr şeker

    Yarım limonun suyu Bir vanilya çubuğu 8 şeftali

    Ahududu sosu için

    375 gr ahududu

    25 gr pudra şekeri

    Yarım limon

    Servis yaparken

    Vanilyalı dondurma

    Su, şeker, limon suyu ve vanilyayı geniş bir kuşhanede 5 dakika kaynatın, altını kısın. Şeftalileri ortadan kesin, çekirdeklerini çıkartın. İki taraflarını da 2-3 dakika şurupta pişirin. Çekirdek tarafına bir bıçak saplayarak yumuşayıp yumuşamadığını test edin. Meyveler olgun ise, daha az süre gerekir. Hepsi pişince, kabuklarını soyun. Soğusunlar. Önceden yapıp saklayacaksanız, şurup içinde saklayın. Ahududu sosu için ahududu, şeker ve limon suyunu blender’dan geçirin. Tel süzgeçten geçirip, çekirdeklerini ayırın. Bir sosluğa koyun. Adam başına iki şeftali yarısını bir tabağa koyun, yanına 1-2 top dondurma ve ahududu sosu ile ikram edin.

  • Tarihî hurdalar

    Tarihî hurdalar

    Tarihî hurdalar

    Torino’daki Kraliyet Sarayı, 16. ve 17. yüzyıllarda Savoy Hanedanı için inşa edilmiş. 1946’da müze olan sarayın silah koleksiyonunda bulunan Osmanlı zırhları ve askerî malzemeleri, Osmanlı klasik devrinden eşşiz örnekler sunuyor. İki piyade, bir süvari asker ve atın zırhları, silahları, tepeden tırnağa eksiksiz bir takım oluşturmuş şekilde sergileniyor. Zırhların üzerinde Aya İrini Cebehanesi damgası var. Aynı zamanda Kayı Boyu isareti olarak da biliniyor: “ıYı” şeklinde bir damga… Müzede verilen bilgiye göre, bu eserler 1842’de İstanbul’da hurda metal olarak satılırken alınmış ve bu koleksiyona katılmış. Atalarının silahlarını ve eserlerini, hurda diye satmış atalarımız!

  • Bu oyundan 28 yıldır sıkılmadık

    Bu oyundan 28 yıldır sıkılmadık

    California doğumlu bilgisayar mühendisi Jon Van Caneghem, 21 yaşında karısıyla birlikte New World Computing adlı bir şirket kurar. İki yıllık çalışmanın ardından 1986 yılında tamamen kendisinin kodladığı Might and Magic Book One: The Secret of the Inner Sanctum adlı oyunu yayınlar. Oyun tarihinde bazı seriler vardır ki, yarattıkları evrenler, anlattıkları hikayeler ve yıllar boyunca geliştirdikleri mekanikler ile kendilerine has bir yer edinirler. Caneghem’ın yarattığı ve yedi oyun boyunca yönetmenliğini yaptığı (ayrıca tarihi boyunca milyonlarca satan) Might and Magic, 12 yıl aradan sonra onuncu defa geri dönüyor. Serinin yıllar boyunca süren hikayesinin devamlılığından kopan oyun, Ashan adlı farklı bir dünyada geçiyor. Fakat isminden de anlaşılabileceği gibi Might and Magic X: Legacy, ilhamını serinin önceki oyunlarından alarak, geleneği sürdürüyor. Skyrim gibi türün modern örneklerinin açık dünyaları yerine, Legacy’nin haritası neredeyse çözülmesi gereken bir bulmacayı andırıyor. Hikaye ancak siz güçlendikçe, dünyanın önceden keşfetmediğiniz köşelerini buldukça ilerliyor. Önceden sizi kolaylıkla alt eden bir düşmanla tekrar karşılaşıp yendiğinizde yaşadığınız zafer duygusu, aynı o eski oyunların derin tatminini yaşatıyor.

    Bu oyundan 28 yıldır sıkılmadık
    Might and Magic, 12 yıl aradan sonra Ashan dünyasında geçen yeni oyunla dönüyor.

    Might and Magic serisiyle yeni tanışacaklar için Legacy ilk bakışta eski, ucuz bir oyun gibi durabilir. Aldanmayın. Belki nostaljik, ama yoğun ve taktiksel olarak giderek ilginçleşen bir oyun. Hikayesi
    ise yine ilerledikçe derinleşerek, basit bir iyi-kötü mücadelesinden daha fazlası olmayı başarıyor. Oyun tarihinin en önemli serilerinden olarak addedilen Might and Magic, tarihe direnmeyi başaranlardan. Hâlâ derin, zor ve hâlâ aynı “old school” ruhunu koruyor.

    Bu oyundan 28 yıldır sıkılmadık

    TREND

    Teknolojini giyin, çıkalım!

    Çin’de 17. yüzyılda yaşayan yaşlı bir ev hanımının, mutfak alışverişlerini hesapladığı garip görünümlü bir yüzüğü vardı. Elektrik mühendisi Claude E. Shannon’ın laboratuarında kurulan Rulet masasının başında, hayalî bahislerle saatte 8000 dolar kazanan matematikçi Edward Thorpe’un ayakkabısının içindeyse bir mekanizma saklıydı. Thorpe ile yaşlı Çinlinin arasındaki bağlantı, giyilebilir teknolojinin tarihinde gizli. Bilimkurgunun sık sık tekrarladığı düsturlardan biridir: teknoloji, yeterince gelişmişse/ilerlemişse, sihirden ayırt edilemez. Geçenlerde Apple’ın tanıttığı iWatch, tarihin ilk giyilebilir bilgisayarı olan yüzük abaküsünü kullanan Çinliye, tamamen yabancı, anlaşılmaz ve gerçekdışı gelecekti. Parmaklarla kullanılamayacak kadar küçük parçaları olan 1 cm boyundaki gümüş yüzük, insan bedeninin teknolojiyle olan birlikteliğinin sanıldığından daha eski olduğunun göstergesi.

    Bu oyundan 28 yıldır sıkılmadık
    Teknoloji, insanın kendine yakışanı giymesidir Apple’ın Eylül 2014’te duyurduğu iWatch, gelecek teknolojilerin bedenimizi istila edeceğinin habercisi. Bilinen ilk giyilebilir bilgisayarsa 17. yüzyılda Çin’de kullanılan bu saf gümüş abaküs-yüzük olarak geçiyor (altta).
    Bu oyundan 28 yıldır sıkılmadık

    Thorpe’un teknoloji tarihine katkısı ise çok daha şeytani bir düzeneğin parçası. Bilgisayar teknolojisi henüz yeni yeni parlamaya başlarken, Thorpe Krupiyeyi Yen (1966) adlı bir kitap yayınladı. Kart saymanın, yirmi bir (blackjack) oyununda avantaj sağladığını matematiksel olarak kanıtladığı kitabını, çalıştığı MIT’nin IBM bilgisayarı yardımıyla ortaya çıkarmıştı. Veri sıkıştırma, depolama ve iletme üstüne kafa yoran ve “bilgi kuramı”nın babası olarak kabul edilen Claude E. Shannon ile tanıştıktan sonra, gözünü ruleti alt etmeye çevirdi. Shannon’ın laboratuarında yarattıkları cihaz, ayakkabının içine gizlenen 12 transistörlü bir devreydi. Kullanıcı, topun dönüş hızını zamanlayarak, ayak parmaklarının altına yerleştirilen düğmelerle bilgisayara veri giriyordu. Bilgisayardan çıkarak kulağa uzanan verici ise notalarla topun duracağını tahmin ettiği yeri bildiriyordu. Nihayet her şey senkronize olduğunda, son nota topun duracağı yeri söylüyordu. İkilinin yaptığı deneylerde mekanizmanın oyuncuya yüzde 44 avantaj sağladığı ortaya çıktı.

    Thorpe ve Shannon, giyilebilir teknolojinin ataları olarak anılıyor. Apple’ın yeni harikası iWatch ise gelecekteki büyülü teknolojilerin habercisi.

    Bu oyundan 28 yıldır sıkılmadık

    İCAT

    En antika bilgisayar

    Bu oyundan 28 yıldır sıkılmadık

    Bir grup sünger avcısı, 1900’de, Antikythera adlı Yunan adası açıklarında bir gemi batığı buldu. Gemiden çıkan vazo ve antik sikkeler arasında içi dişlilerle dolu gizemli bir nesne daha vardı. 1902’de Yunan arkeolog Valerios Stais, cihazın astronomik bir saat olduğunu düşündü, Mekanizmanın gizemini ise, 1950’lerde, İngiliz bilim tarihçisi Derek J. de Solla Price çözecekti. Bilinen en eski dişli mekanizmasına sahip olan ve ilk analog bilgisayar kabul edilen Antikythera, yıldız ve gezegenlerin hareketlerini önceden tahmin etmek içindi. Antik Yunan dehasının bir ürünü olan Antikythera’nın tahminlerinin tutmadığı araştırmalar sonuncunda anlaşıldı, fakat öneminden hiçbir şey kaybetmedi. Mekanizmanın karmaşıklığı ve ileri teknolojisi, Yunanlıların tahmin edilenden çok daha karmaşık bir dişli teknolojisi kullandıklarını gösteriyordu. Neredeyse herşeyde olduğu gibi, yine ilk onlardı.

    Bu oyundan 28 yıldır sıkılmadık
    Yine eski Yunanlılar! İlk analog bilgisayar olarak kabul edilen Antikythera düzeneği, MÖ 1. yüzyılda Yunanlılar tarafından yapılmıştı.
  • Necip Fazıl’a vitrin cevabı

    Necip Fazıl’a vitrin cevabı

    40’lı yıllarda İnsel Yayınevi’nin sahibi Avni İnsel, İtalyan yazar Pitigrilli’nin çeviri eserlerini aşk ve seks çağrışımlı isimlerle basar. Muhafazakâr yazarlar kendisine yüklenir, davalar açılır. Avni Bey de, kitabevinin vitrininden Necip Fazıl’a seslenir.

    Türk basınına uzun yıllar hizmet eden Avni İnsel, André Gide çevirileriyle ünlenmiş, İtalyan edebiyatçılarından Pitigrilli’yi (gerçek adı Dino Segre, 1893–1975) Türkiye’ye tanıtmıştır. Çalışkan ve velut çevirmen olarak Türk edebiyatına pek çok eser kazandıran Avni İnsel, 4 Mayıs 1942 tarihinde Babıali’de Ankara Caddesi üzerinde bir kitapevi açar. Önceleri Işık Kitapevi veya Münevverler Yurdu adını alan bu kitapevi, daha sonra İnsel Kitapevi adıyla faaliyetini sürdürür.

    Aynı zamanda bir yayınevi konumunda olan İnsel Kitapevi’nin ilk çıkardığı kitap A. İ. Cronin’in Karanfilli Kadın ismiyle çevrilen romanıdır. D’Annunzio, Pitigrilli, A. Gide gibi yazarların çevirilerini yayınlayan İnsel Kitapevi, zaman zaman yerli yazarların da eserlerini yayınlar. Haydar Rifat çevirisi Aşk Peşinde (1938) isimli eseri ile Türk okurunun ilk kez tanıştığı Pitigrilli’nin hemen hemen bütün eserlerini basan ve ünlenmesini sağlayan kişi de Avni İnsel’dir.

    Eserleri Türkçe’ye 18 Kıratlık BakireAşk Arayan AdamKibar AşiftelerKokainAşk PeşindeSapık OğlanBen Koca Olamam gibi isimlerle çevrilen Pitigrilli 1940’lı yılların sonunda Babıali’de bir takım muhafazakâr yazarlar tarafından müstehcen eserler kaleme alan bir yazar olarak tanımlanmış ve ünlü edebiyatçı bu kişilerin hücumuna uğramıştır. Bu kişilerden Mevleviliği ile de bilinen Refi Cevad Ulunay Yeni Sabah Gazetesi’nin 24 Kasım 1948 tarihli nüshasına yazdığı köşe yazısında “Pitigrilli adlı bir Edebiyat pezevengi vardır. Bunun bekâretten, cinsî muamelelerden ve daha bilmem nelerden bahseden eserleri bizde tercüme edilerek intişar sahasına çıkarılır ve herkes bu ‘asrî Bahname’yi alır, okur. Son zamanlarda bu uçkur edebiyatının bir şaheseri daha tercüme edilmiş; müddeiumumilik de pek haklı bir düşünce ile kitabı toplatmış, mütercimi ile naşirini mahkemeye vermiştir. Ben kalem erbâbının kalem yüzünden uğrayacakları cezadan muafiyetlerine kail olduğum için gerek mütercim (çevirmen) gerek nâşir haklarında muhakemenin beraetle neticelenmesini bütün kalbimle temenni ederim” şeklinde yazmaktadır.

    Necip Fazıl'a vitrin cevabı
    İnsel Yayınevi’nin vitrinine asılan yazı, 40’lı yılların sonlarında Babıali’yi karıştırmıştı. Avni İnsel, Necip Fazıl’ın yazısının kupürünü koymuş, üzerine de kendi cevabını yapıştırmıştı.

    Yine bu muhafazakârlardan biri de Necip Fazıl Kısakürek’tir. Necip Fazıl çıkarmakta olduğu Büyük Doğu isimli dergisinde Pitigrilli ve İnsel Kitapevi aleyhinde yayında bulunmuş, İnsel Kitapevi’nin vitrinini gösteren bir fotoğraf ile Pitigrilli hakkında olumsuz bir yazı yazmıştır. Avni İnsel bu yayına cevap olarak gazete ve dergilerde yazı yayınlamak yerine İnsel Kitapevi’nin vitrinine “Şükrânla karşıladığımız bedava bir ilân dolayısiyle: Yüzünün bütün hatları göbek atan çeyrek porsiyon bir dâhinin! Zekâsına haset çektiği Pitigrilliye ‘Büyük Doğu’sunda tahsis ettiği köşenin resmidir…” yazılı bir ilan asmak şeklini tercih etmiştir. Babıali’de büyük yankılar uyandıran bu ilan, aslında Avni İnsel tarafından düşünülmüş haince bir cevaptır. Çünkü yüz kaslarında istem dışı meydana gelen tikleri de alaya alarak hazırlanan bu yazı Necip Fazıl’ın işinden evine, evinden işine gitmek için geçtiği Ankara Caddesi üzerindeki kitapevi vitrinine asılmıştır.

    Necip Fazıl'a vitrin cevabı
    Avni İnsel, Galatasaray Lisesi’ni bitirmiş, çok sayıda eseri Türkçeye çevirmişti.

    Yine bu konuda Bedii Faik (Akın) Tasvir’deki (5 Aralık 1948) yazısının bir bölümünde “Şu vitrine asılan el yazması gazetelerden bahsediyorum. Galiba geçen sene Necip Fazıl’ın, çıkardığı bir kitaba insafsızca yüklendiğini gören Avni dostum, hemen kitapevinin vitrinine, döşendiği cevabı asıvermişti. Biz o zamanlar aman demiştik, bu usul yayılmasın. Sokaklarımız, evlerimiz, mağazalarımız el yazması gazetelerle dolar. Ne ise Allahtan bu şekil cevaplaşma sadece Avninin uhdesinde kaldı” şeklinde tartışmayı anlatmıştır.

    Yayınladığı eserlerin satışını sağlamak için dükkânında değişik yöntemler deneyen Avni İnsel, Adnan Veli Kanık’ın Mahpusane Çeşmesi isimli basmış olduğu eserinin reklamını yapmak için kitapevinin vitrinini bir hapisane koğuşu şekline getirmiştir. Dükkân içine konulan bir gramofondan yükselen “Mapusane çeşmesi yandan akıyor yandan” nameleri arasında Adnan Veli’nin kitabını satmaya çalışmıştır. 1952’de bu durum İstanbul’da yankı uyandırmış, gazetelere geçmiştir.

    Necip Fazıl'a vitrin cevabı
    Sansür hız kesmedi İnsel Yayınevi’nin bastığı kitaplar, günümüze dek uzanan “müstehcen edebiyat” ve sansür tartışmalarını alevlendirmişti. Kitaplara uygulanan sansür ve açılan davalar bugün de hız kesmeden devam ediyor.

    Bütün bu tartışmalar, muhafazakâr yazarların eleştirileri sonucu Pitigrilli’nin eserlerinden Hayatım ve Maceralarım ve Ben Koca Olamam, müstehcen neşriyat olarak görülmüş ve dava konusu olmuştur. Bu eserleri yayınlayan İnsel Kitabevi ve çevirmeni Adnan Tahir mahkemeye verilmiştir. 1948’de açılan davanın görülmesi sırasında da yaşanılanlar gazete manşetlerine taşınmış; baskıların ve eleştirilerin sonucunda dava kısa sürede sonuçlanmış, yargı kitapları müstehcen, milletin âr ve haya duygularını incitir mahiyette görmüş ve her iki sanığı birer ay müddetle hapse, 15 lira da para cezasına mahkum etmiştir.

    Örneklerini 1940’lı yıllardan verdiğimiz sansür, müstehcenlik tartışmaları hiçbir değişikliğe uğramadan 2010’lu yıllara kadar gelmiş aynı felaketler Sel Yayıncılık ve yayıncı İrfan Sancı’ya kadar ulaşmıştır. Sel Yayıncılık’ın çıkardığı Ben Mila’nın Perinin Sarkacı ve Guillaume Apollinaire’nin Genç Bir Don Juan’ın Maceraları isimli kitaplar da aynı akibete, resmi takibata uğramıştır. Söylenebilecek son söz, toplum ve basın tarihimizde, sansür konusunda İnsel’den Sel’e bir değişiklik yoktur.

  • Onun adı Norma Jeane

    Onun adı Norma Jeane

    Onun adı Norma Jeane

    Marilyn Monroe (1926-1962), kişisel eşyalarını oyunculuk hocası Lee Strasberg’e bırakmıştı. Strasberg ailesi, 1999’da yıldızın eşyalarını açık artırmayla 13,4 milyon dolara sattı. Birkaç yıl sonra, iki sandıkta bu kitabı oluşturan şiirler, notlar ve mektuplar bulundu. Böylece ortaya, fotoğraflar, yazı örnekleri ve karalamalardan oluşan bu kitap çıktı. Kitabın sayfalarını karıştırırken, bir insanın hayatının en özel yanına girdiğini hisseden okuyucu, hem büyüleniyor hem de biraz rahatsız oluyor. Burada ondan Marilyn Monroe olarak değil, gerçek adıyla, Norma Jeane olarak söz etmek belki daha doğru. Çünkü kitapta, herkesin tanıdığı sinema efsanesi yok. Filmlerde büyük başarıyla canlandırdığı saf sarışın tipinin aksine, karmaşık bir insan, şizofren bir annenin çocuğu, babasız büyümüş bir yetim, çocukluğu cinsel tacizlere katlanarak geçmiş bir evlatlık, büyüdüğünde sorunlarıyla yüzleşme cesaretini bularak hep daha “iyi” olmak için çırpınmış bir kadın, gerçek bir trajik figür var. “Her nasılsa rüzgarda bir örümcek ağı kadar güçlü/ kalabiliyorum baş aşağı sarkarak” diye yazmış bir şiirinde. Ama bu zor dengeyi fazla sürdüremediğini, 36 yaşında kendi hayatına kıydığını biliyoruz. Altını çizerek karaladığı şu satırlar onu daha iyi anlatıyor: “Yalnız!!!/ Yalnızım – Ne olursa olsun/ hep yalnızım.”

    Onun adı Norma Jeane

    YILDIZ ALBÜMLERİ’NDE ANKARA FOTOĞRAFLARI 

    Osmanlı dünyası fotoğrafın keşfiyle 28 Ekim 1839 tarihli Takvim-i Vekayi gazetesi- nin sayfalarında tanıştı. Sultan II. Abdülhamid devri (1876- 1909), fotoğrafın bu coğrafyadaki tarihi için dönüm noktası oldu. Kendisi de fotoğraf çeken Sultan, sadece amcası Abdülaziz döneminde çekilmiş fotoğrafları toplamakla kalmadı, ülkenin dört bir yanının karış karış fotoğrafını çektirip ardında dev bir görsel hazine bıraktı. Onun 911 kategoriye ayrılmış 36 bin 535 karelik “Yıldız albümleri” koleksiyonunda Ankara bu kitaptaki gibi görünüyor. 

    Onun adı Norma Jeane

    JOHAN THOMS’UN FELAKETLERLE DOLU YAŞAM HİKÂYESİ 

    Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahtı Arşidük Franz Ferdinand ve karısı Sofia, güneşli bir pazar günü, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da vurularak öldürüldü. İmparatorluk ordusunu teftiş için seçtikleri bu gün, 1389 Kosova Savaşı’nın yıldönümüydü ve Sırp milliyetçilerce hakaret olarak algılanmıştı. Arabalarına bomba atılan çift sağ kurtulunca yollarını değiştirmeye karar verdiler ama kaderi değiştiremediler. Elimizdeki kurmaca 20. yüzyılı hasbelkader tam da o gün Arşidük’ün şoförlüğünü yapmaya başlayan kahramanın gözünden anlatıyor. 

    Onun adı Norma Jeane

    BİZANS’IN DAMAK TADI

    Bizans, 7. yüzyılda bir “winburga” yani “şarap kentleri” imparatorluğuydu. 13. yüzyılda yaşayan bir Rus seyyaha göreyse özellikle varlıklı Bizanslılar için meyvelerin çeşitliliği çok önemliydi. Ayasofya dolaylarındaki kuyuların içinde Patrik için kavun, elma, armut gibi her türlü meyve uzun bir ipin ucundaki sepette tutuluyor ve Patrik yiyeceği zaman bir hayli serinlemiş olarak dışarı çekiliyordu. Dönemin beslenme rejimlerini irdeleyen bu ikinci basım kitabın sonunda yemek tarifleri ve sıkı bir terimler sözlüğü bulacaksınız. 

    Onun adı Norma Jeane

    OSMANLI LALELERİ, OSMANLI KAHVEHANELERİ 

    Lalelerin kahvehaneler ve Osmanlı tarihiyle ne ilgisi var? Osmanlı elitleri, coşkulu lale yetiştiriciliği ve bahçeleri lalelerle donatma merakı diye tarif edeceğimiz erken modern tüketim kültürünün parçasıydı. Ve lale, 18. yüzyıl Osmanlı dünyasının ilk 30 yılının amblemi hâline geldi. Kitap, 2005’te Princeton’da düzenlenen 18. Yüzyıl Osmanlı’sında Kültürü Yeniden Düşünmek konferansının gerileme, Osmanlı-Safevi rekabeti, İbrahim Müteferrika’nın matbaacılık girişimi ve kahvehanelerin rolü gibi meselelere kafa yoran bildirilerin en iyilerini sunuyor. 

    Onun adı Norma Jeane

    İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI TÜRKİYESİ (III. CILT) 

    Türkiye 1939’da, 1923’ten beri izlediği dış politikada ezberbozucu nitelikte iki önemli değişiklik yaptı. Bunlardan ilki, tarafsızlık politikasını terk etmesi ve bir taraf seçmesiyken ikincisi seçilen tarafın İngiltere ve Fransa olmasıydı. Ülke için önemli olan başka bir başarı da, topraklarının bir savaş alanı hâline gelmesini engelleyebilmiş olmasıydı. Ne var ki bu küresel felaketten soyutlanamazdı. İki kıymetli tarihçinin elinden çıkan kitapta, o dönemde uygulanan eğitim, sağlık, tarım, sanayileşme politikaları ve çok partili rejime geçiş gibi hamleler anlatılıyor. 

    Onun adı Norma Jeane

    ARI KOVANINA ÇOMAK SOKMAK

    Menkabeye göre, Yörük beyi Çapar Ömer Ağa sürülerini otlatırken Hızır peygamber yaşlı bir adam kılığında gelip çok susadığını söyler. Ağa, onun kim olduğunu bilmiyordur ama hemen bir koyundan sağdığı sütü ikram eder. Hızır peygamberin “Yozuna yoz katılsın” duasını alır. Zira “yoz” 450-500 koyundan oluşan sürü demektir. Bu söyleşi kitabında bir yandan Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak Hoca’nın Yozgat’ta başlayan hayatını, çalışmalarını ve tarihe bakışını kendisinden dinliyor, bir yandan engin birikiminden yararlanıyoruz. 

    Onun adı Norma Jeane

    BİR NEFESTE DÜNYA TARİHİ

    Dünyanın son 5500 yılı ancak bu kadar kompakt bir şekilde anlatılır. Dizine şöyle bir bakalım: Aktium Muharebesi’nden Nadir Şah’a, Binbir Gece Masalları’na veya Komünist Manifesto’ya ve oradan Tang Hanedanı’na gitmek mümkün. İngiliz araştırmacı yazarın kaleminden çıkan çalışma, coğrafi ara başlıklar altında kronolojik olarak 1945’e kadar ilerliyor. Küresel tarihe yön veren hadise ve gelişmeler anlaşılır ve akıcı bir dille aktarılıyor. Aynı yayınevinin Bir Nefeste Dünya Mitolojisi kitabının da raflarda olduğunu hatırlatalım.

    Onun adı Norma Jeane