Son yıllarda ülkemizin de dahil olduğu Erasmus programı çerçevesinde nice üniversiteli başka kültürlerle tanıştı, ucuz barlarda dolaştı ve katlanılması güç karaoke partilerinin ardından ülkelerine döndü. Bu değişim programları, aslında tarih boyunca hep varmış; sadece adına karşılıklı rehine demeyi tercih etmişler.
MÖ 8. yüzyılda Çin’de farklı hanedanların prenslerini değiş tokuş ettiklerini az çok biliyoruz. Neredeyse her prens başka ülkede yetiştiriliyor. Bizde de Özal’ın prensleri vardı misal, onlar da hep başka ülkelerde yetişip öyle dönmüşlerdi. Bu geleneği Roma’da da görüyoruz. Romalılar ne zaman bir savaş kazansa, mağlup kralın oğlunu birkaç yıllığına alıyor zaten. Ha tabii şimdi tabağı boş göndermek olmaz, onlar da oğlunu aldıkları hükümdara oğluna karşılık birini gönderiyor. Bir nevi Fenerbahçe’nin Eskişehirspor’dan Alper Potuk’u alıp yerine Bienvenu’yü vermesi gibi bir şey. Ama adamlar da haklı. Roma’da o devirde kimse sultan değil, hükümdar değil. Dolayısıyla rehin aldıkları prensin yerine verecek prensleri yok.
Ha ama Roma’da bu rehineler artık nasıl bir muamele görüyorsa, Roma’nın, “Dur şunun oğlu bir süre bizde kalsın da, oğlu bizdeyken bize saldırmasın,” dediği ülkeler dışında da daha Roma istemeden çoluğunu çocuğunu gönderenler de var. Örneğin bizim okul kitaplarının Türk, Macarların Macar kökenli olduğunu iddia edip paylaşamadıkları, diğer ülkelerinse Hun diyerek geçiştirdiği Atyani tila, tarihteki önemli değişim programı öğrencilerinden biri. Attila henüz 12 yaşındayken (ki ortalama ömrün daha kısa olduğu 5. yüzyılda bu aşağı yukarı lisans son sınıf öğrencisine denk geliyor) Hun hükümdarı olan babası onu Romalılarla imzaladığı bir barış anlaşması çerçevesinde Roma’ya göndermiş, karşılığında da Roma’dan Holosko artı Flavi- us Aetius’u almış. Gerçi anlaşmada Holosko olmayabilir esasında.
Attila, ergenliğin doruklarındayken Roma’nın ucuz barlarında belki de karaoke yapıyordu.
Neticede Attila arkadaş, rehin tutulduğu medeniyetin bütün artılarını eksilerini aklına yazmış. Tabii diğer yandan Roma’nın çocuğu Flavius da Hun topraklarındaki hayatı öğrenmiş. O da aynı izzet ü ikramla ağırlandığı için rehineliği hakkında Roma sokaklarında haberleri bağıran tellâllara yayın yasağı konulduğunu sanmıyorum.
Ha tabii bu iki genç de ülkelerine döndükten sonra Erasmus yıllarını unutmamış. En azından Attila öyle gözüküyor zira artık Roma’nın nesi hoşuna gittiyse ülkesinde başa geçince hemen savaş açmış Roma’ya. E Roma ne yapsın, elinde Hunları bilen kim varsa ordunun başına geçirmiş ve o da tahmin edebileceğiniz gibi Flavius olmuş. Avrupa tarihinin en enteresan karşılaşmalarından birinde iki orduyu, zamanında değiş tokuş edilmiş bu iki genç yönetmiş. Neticede ikisi de bir türlü yenişememiş ama konumuz da bunların yaptığı savaş değil zaten.
Latife Hanım, Eyüplü mazbut bir ailenin dört çocuğunun en küçüğüdür. Bir ablası on beş, diğeri on altısında evlenip gidince evde annesi, babası ve Bahtiyar Ağabeyi’yle kalır. İlk gençliğinde Kerime Nadir romanları okur, Yeni Melek’te ecnebi, Mete Sineması’nda Türk filmlerine gider, ara sıra kendisi de hikaye ve şiirler kaleme alır. En büyük tutkusu ise, her cumartesi akşamı, lambalı radyonun başına kurulup Zeki Müren’i dinlemektir. Lakin evde telefon olmadığından büyük sanatçıyı arayıp, şarkı isteyemediğine pek üzülmektedir. Bir cumartesi, her şeyi göze alıp evden gizlice çıkar, üst mahalledeki ankes.rlü telefondan Zeki Müren’i arar. Yüzlerce kişi içinden Zeki Bey onun aramasına karşılık verince genç kız heyecandan bayılacak gibi olur. Bir süre sohbet ederler, Latife, Kapıldım Bahtımın Rüzgarına’yı seslendirmesini rica eder. Zeki Bey her zamanki inceliğiyle genç kıza, nereden aradığını sorar. Latife durumu anlatır ve lütfedip de şarkıyı on dakika sonra icra ederse eve gidip dinleyebileceğini söyler. Ne yazık ki, programın sonuna gelinmiştir ve Zeki Müren bu isteği ancak bir sonraki hafta gerçekleştirebilir. Kızın müteessir olduğunu fark eden sanatçı bir öneride bulunur: “Madem ben sizin için söyleyemiyorum, buyrun siz benim için söyleyin!” Latife önce bunu bir şaka zanneder ancak Zeki Müren ısrar eder. “Haydi küçük hanım, kırmayın bizi.” Sonrası genç kız için bir rüya gibidir. Canlı yayında o şarkıyı okumuş mudur, Zeki Bey ona “melekleri kıskandıracak bir sesi olduğunu” ve İstanbul Radyosu Sanat Müziği Korosu seçmelerine katılması gerektiğini söylemiş midir, eve yürüyerek mi uçarak mı dönmüştür, bilemez. Emin olduğu, “bahtının rüzgarına kapılıp gitmeyeceğine” işte o gün karar verdiğidir. Eve döndüğünde Bahtiyar Ağabeyi kapıdadır. Genç kız bir şey söyleyemeden suratına bir tokat aşk eder.
Bu, Latife’yi yıldırmaz, koro seçmelerine girer, kazanır. Bir prova çıkışında radyo binasının merdivenlerinde Bahtiyar’ı karşısında görür. Ağabeyi suratına öyle bir tokat atar ki, elindeki nota kağıtları dört bir yana uçuşur. Korodan böylece ayrıldıktan sonra bir mağazada tezgâhtarlığa başlar. Bir gün mağazaya ufak tefek, tıknaz bir adam gelir, kendisini rejisör Osman Seden olarak tanıtır. Feridun Karakaya’nın oynayacağı yeni film için İstanbul Radyosu’nda deneme çekimleri yaparken görmüştür Latife’yi. Cilalı İbo Yıldızlar Arasında filminin yan rollerinden biri için sesi ve fiziği düzgün bir genç kız aramaktadır ve dilerse rol kendisinindir. Latife hemen kabul eder. İşinden istifa eder ve her gün evden, mağazaya gidiyorum diye çıkıp setin yolunu tutar. Film gösterime girer, Bahtiyar Ağabeyi filmi Beyoğlu’nda arkadaşlarıyla birlikte izler. Sonrası malum: Okkalı bir tokat ve ev hapsi. Kısa süre sonra da, mahalleden işsiz güçsüz bir adam iç güveysi olarak Latife’yle evlendirilir. Birkaç yıl böyle geçer. Derken bir öğlen, mağazadan eski bir iş arkadaşı, Sevim, onu ziyarete gelir. Sevim’in anlattıkları akıl almazdır: Latife’ye bir film teklifi daha vardır, üstelik ecnebilerden! Hani o James Bond filminde gördükleri yakışıklı artist vardır ya, onun yeni filminin mühim bir kısmı İstanbul’da çekilecektir ve Latife’yi Cilalı İbo’da görüp beğenen rejisör, filminde onu istemektedir. Rol, figüranlık gibi bir şeydir ama kimin umurunda?
Bahtiyar Ağabeyi feci bir mide kanaması sonrası, çoklu organ yetmezliğinden yoğun bakımdadır ve bütün aile hastanede başında beklemektedir. Bunu fırsat bilen Latife, çekim günü bir bahane uydurup sete gider ve Rusya’dan Sevgilerle filminde Sean Connery’yle kameraların karşısına geçer. Set çıkışında bakar, kocası karşısında. Adam önce onun sormadığı soruyu yanıtlar: “Sevim söyledi.” Ardından, “Orospu!” diye bağırıp Latife’ye patlatır tokadı. “Ağabeyin öldü. Mutlu musun şimdi!”
Latife Hanım hayatının sonraki kısmından, ne çocuklarından, ne bir morfinmana dönüşmesinden ne de Darülaceze’ye gelişini konuşmaktan hoşlanıyor. Ruhu karşılığında ne istediğini sorduğumda ise cevabı çok net: “Bir şans daha,” diyor. “O gece fare zehrini sadece ağabeyimin tabağına değil tencereye koyabilmek için bir şans daha.”
Kelimenin aslı Türkçe mızrak anlamındaki “batrak”tan (batır-ak) geliyor. Oğuzların batrak dediği kelime eski Uygurlarda, batırmak, saplamak manasında “batruk” imiş. Yani birinde işlemin adı, diğerinde işlemin aygıtıdır.
Bayrağın Türkler tarafından kullanımı konusunda şunlar bilinir: Boy beylerinin mızraklarının ucunda kırmızı bir ipek bağlanırmış. Bu yenilen düşmanın kanıyla boyanmış bir kumaş demekti. Yaban öküzü kuyruğundan da bir parça bağlanırmış ki buna da kutar denirdi. Karahan hanları al bayrak taşır, bir mızrak ucuna bağlanan bu simgeye kimi boylar da “tanık,” “pekçem” (perçem); mızrağa bağlanmış at kuyruğuna “tuğ;” ince uzun ipek kumaş şeritlere “yalav” (aleve benzetilerek) derlermiş.
Osmanlı Devleti’nde bayrak kullanımı konusunda farklı kaynaklardan bilgilere sahibiz. Örneğin Selçuklu sultanının Osman Gazi’ye gönderdiği alametlerden birinin beyaz bayrak olduğu biliniyor. Âşıkpaşazade ise 15. yüzyılda bir kırmızı bayraktan söz ediyor ki, bu Akşehir’de dokunmuş.
Bayrakta ay yıldız simgesi III. Selim devrindedir (1789- 1807). O dönem bayraklarında sekiz köşeli yıldız kullanılıyordu. Kulelere ve hükümet binalarına ilk kez ay yıldızlı bayrak çekilmeye başlanması II. Mahmud (1808-1839) zamanındadır. II. Mahmud bir yandan da kaldırttığı yeniçerileri hatırlattığından “bayrak” kelimesini yasaklatmış, “sancak” demişti. Fakat bayrak ve sancak birlikte yaşadı. 19. yüzyıl ortalarında al yıldızlı bayrak resmî Osmanlı simgesi oldu. Sultan Abdülmecid yıldızı beş köşeliye çevirdi. Abdülaziz ise yıldızın ortasına tuğrasını koydurdu. Rengi vişne çürüğü oldu. 1922’de saltanatın ilgasından sonra halifeye mahsus bir sancak kabul edildi ve saltanat bayrağı kaldırıldı.
1930’ların ilkokul okuma kitabındaki “Anam gibisin bana/Selam bayrağım sana/ Dalgalan kana kana/Selam bayrağım sana” dörtlüğü bu çizimle kullanılmıştı.
PARALEL TARİH
1634 IV. Murad içki yasağı ilan edip Osmanlı ülkesinde meyhaneleri yıktırdı. Fransa’da büyücülükle suçlanan papaz Urbain Grandier diri diri yakıldı.
1789 III. Selim osmanlı tahtına çıktı. Joseph Ignace Guillotin “acısız idam makinesi” olarak lanse ettiği icadını Fransız meclisine sundu.
1870 Klasik Türk musikisinin büyük bestekarı Zekai Dede Efendi ilk ilahisini besteledi. Richard Wagner’in Die Walküre operası ilk kez Münih’te sahnelendi.
1892 Kansas’ta bir banka soygunu sırasında Dalton çetesinin beş üyesinden dördü öldürüldü. Buenos Aires’te dünyanın ilk parmak izi bürosu açıldı.
1967 Seri üretilen ilk Türk otomobili Anadol piyasaya çıktı. NASA, Ay üzerindeki güvenli iniş bölgelerini saptamak amacıyla Lunar Orbiter 3 uydusunu uzaya fırlattı.
1982 Michael Jackson bugün dünyanın en çok satan albümü olan Thriller’ı piyasaya çıkardı. Yılmaz Güney 12 Eylül rejimi tarafından Türk vatandaşlığından çıkartıldı.
Anne sütünde bulunan laktozdan olsa gerek, insanlık şekere hep düşkün oldu. Asya’dan Ortadoğu’ya atlayan bu tat, Osmanlılarda zenginlik göstergesiydi, 17. yüzyıldan itibaren Avrupa sömürgelerinde zulme gerekçe oldu.
Avcı toplayıcı insanların da tatlıya düşkün olduklarını arkeolojik kayıtlar gösteriyor. Kan şekerinin kullanılamayan kısmı gün gelir bunu da bulamam diyen bedenimiz tarafından yağ olarak depolanıyor. Bu insan bedeninin sağkalım planı. Şekere olan düşkünlüğümüz böyle başlamış olmalı. İşin bir haz tarafı da var tabii. Tarih öncesinde şeker kaynağı meyveler, bal, ağaç şurupları ve bazı bitkilerin özütleriydi.
Sonra bir gün, on bin yıl kadar önce, biri kestiği uzun bir otu ağzına götürdü ve insanoğlu şeker kamışının tatlı suyunu keşfetti. Şeker kaynağı olan bitkiler arasında %18 ile en yüksek şeker oranına sahip olan şeker kamışı rafine şekere giden yolda en önemli rolü oynadı. Kökeni hâlâ tartışma konusu. Yeni Gine’den yola çıkıp, Asya’ya ve Hindistan’a doğru yayıldığı düşünülüyor.
Hintlilerin şeker kamışının suyunu işleyerek “sakkhara” yani “çakıl taşı” elde ettikleri ve bunun kristalleşmiş katı bir ürün olduğu tahmin ediliyor. MÖ 300’e gelindiğinde Hintliler toz şeker dahil tüm şeker ürünlerini üretir durumdaydılar. Farsça “şeker,” Arapça “sükker” ve bugün tüm batı dillerinde kullanılan sözcüklerin kökeni “sakkhara”dır. Bu sözcüğün etimolojisi başlangıç yerine işaret etmese de, yayılmanın nereden başladığına dair bir ipucu sunuyor.
Sonrası fırtına gibi bir serüven. Şeker kamışı Hindistan’dan Çin’e, sonra Ortadoğu’ya geçti. Bu vesileyle İran topraklarına ve Sasanilere bir selam edelim. Sasani hükümdarı I. Hüsrev’in (ö. 579) kurduğu mektepte şeker üzerine epey kimya araştırması yapıldı. Araplar 640’ta bu toprakları alınca şeker işleme teknolojisi Akdeniz bölgesine yayıldı. Mısır’da şeker üretimine başlanmasıyla Mısır’ın şekeri rakip tanımaz hâle geldi.
Kara Afrika’nın canına okudu Şeker kamışı, bitkilerin tarihin akışında nasıl bir önem taşıdığına iyi bir örnektir. Avrupalıların sömürgelerindeki plantasyonlarda milyonlarca Afrikalı köle olarak çalıştı.
Şeker kamışı Araplar ile Mısır’dan yola çıkarak Kuzey Afrika yolu ile Avrupa’ya yayıldı. Bu arada Nil deltası ve Doğu Akdeniz kıyısında sulak tarım arazilerinde yetiştirilmeye de devam etti. 14. yüzyıla dek şeker üretimi İslâm dünyasının tekelinde kaldı. Şekere olan iştahımız sayesinde, üretimi çok yaygınlaşsa da rafine şeker hâlâ öyle pahalı idi ki Memlük sultanı, Fransa Kralı VII. Charles’a 50 kilo şeker hediye etmişti. Ayrıca 1461’de Venedik Dükü’ne 42 kalıp “sükker-i mükerrer” (ham şeker) ve “sükker-i kand” (akide şekeri) hediye etmişti. Bugün İngilizce’deki “candy” sözcüğünün kökeni bu Arapça sözcüktür.
16. yüzyılda Osmanlılar, Mısır ve Kıbrıs’ı ele geçirince o günkü dünya ticaretinin de ana kapısını ele geçirmiş oldular. Buna rağmen şeker şehirlerde bol ama nakliye masrafları yüzünden hâlâ çok pahalı idi. Durum Avrupa’da da aynıydı. Sömürgelerde üretilen şeker genel arzı arttırmış olsa da, 18. yüzyılın sonlarında bile Almanya’da en düşük kalite şekerin kilosu hâlâ 2,7 altın marktı. Kahve içmeye gelen misafirler, odanın tavanından ipin ucuna bağlı şeker parçasını fincanlarına daldırmak ya da emmek zorundaydılar.
Osmanlı Devleti yolları kesince, Avrupa, lüks tüketim maddesi sayılan şekere ulaşmak için yeni yollar aramaya başladı. Becerikli Bay Şeker Kamışı Christoph Colomb’un gemisine binerek Yeni Dünya’ya doğru yol aldı. Avrupalılar 17. yüzyıldan itibaren sömürgelerde plantasyonlar kurarak şeker üretimine hız verdiler. Plantasyonlarda kullanılan işgücü, gemilerle Afrika’dan taşınan milyonlarca köle oldu. İşte Avrupa, Kara Afrika’nın canına böyle okudu. Şeker kamışı bitkilerin tarihin akışında nasıl önem taşıdığına güzel bir örnektir.
Avrupa’nın rekabetine rağmen Mısır’da şeker üretimi 19. yüzyıla dek devam etti. Osmanlı topraklarında halk daha ucuz ve daha tatlı olan Mısır şekerini tercih edecekti. Topkapı Sarayı’nın şeker tüketimi yüksek fiyatlara rağmen çok fazlaydı. 17. yüzyılın ortalarında 65 ton şeker tüketiyordu. Helvahane’de saray ahalisi için şurup, reçel, şerbet ve macunlar yapılıyordu. Matbah-ı Amire’de türlü tatlılar hazırlanıyordu. Kutlamalarda imparatorluğun ekonomik gücünün kanıtı olarak rengarenk şekerden yapılmış çiçek, kuş, yaprak ve hayvanlarla süslenmiş, boyu 25 metreye varan nahıl ağaçları ile gösteri yapılırdı.
Osmanlı kültürünün pastacılık değil ama şekercilik ve tatlılar konusunda dünya mutfağına önemli armağanları olmuştur. İstanbul’un Rum ve Galata şekercileri vardı. İnsanları hayrete düşüren şekerden nahıl ağaçları ve meyveler yapıyorlardı. Reçeller, şerbetler, Avusturya’da “strudel”e dönüşen baklavalarımız, Fransa’da “fondan” diye ünlenen çevirme tatlımız ve bugün bile “Turkish delight” diye anılan lokum hep Osmanlı şekercilerinin ve tatlıcılarının dünyaya armağanlarıdır. Evliya Çelebi “Nice bin elvan (renkli) mümessek (misk kokulu) ve muanber (anber kokulu) padişaha layık şekerleri bir diyarda yokdur” diye ballandırmış. P. Mary Işın’ın Gülbeşeker kitabında anlattığı üzere Galata şekercilerinin 60-70 kadar dükkanı Galata, Kasımpaşa ve Eyüp ile Hocapaşa semtlerindeydi.
Şeker kamışına rakip olarak şeker pancarının geliştirilmesi ve pancar işleyen fabrikaların açılması 1800’lerin başında oldu. Bağımsızlık hareketleri, köleliğin kaldırılması ve üretimin İngiltere tarafından yeni sömürgelere kaydırılması ile şeker sanayiinde dengeler yine değişmişti. Önce Alman bilim adamları sonrasında da süregiden savaşlar nedeniyle halkını şekerden mahrum bırakmak istemeyen Napoléon’un himayesi ile Fransa, pancar şekerinin yaygınlaşmasında rol oynadılar. Ancak, bugün dünyada tüketilen rafine şekerin %20’si pancar şekeridir.
Yerli şeker üretimi, Cumhuriyet döneminde 1926’da Uşak’ta kurulan ilk şeker fabrikamızla başladı. 1955’te 14 şeker fabrikası ile kendimize yeter hâle gelmişti.
Şimdilerde artan obezite ve şeker hastalığı nedeniyle şeker artık zehir sayılır oldu. Sağlıklı yemek isteyenler şekeri diyetlerinden tamamen kaldırıyorlar. Bu, uğrunda yokolmuş milyonlarca insan evladının acılarının gecikmiş bir laneti olsa gerek.
VİŞNE LİKÖRÜ
Bayramda likör ikramı âdettendir. Tarifi bir kilo üzerinden vereyim. Şekerin pancar şekeri olması lazım.
Bir kilo vişne (Saplarını ayıklayın. Üşenmezseniz çekirdeklerini çıkarın. Aşılı vişne kullanmayın, bulanık ve lezzetsiz oluyor.)
Yarım kilo şeker (Çok tatlı seviyorsanız bir kiloya kadar yolu vardır, meyve tadını almak istiyorsanız şekeri az kullanın.)
10-12 adet kakule 10 tane karanfil
2-3 çubuk tarçın
Malzemeyi cam bir kavanoza bir sıra meyve bir sıra toz şeker olarak dizin, araya baharatları da karıştırın. Kavanozu ağzına kadar doldurmayın. Ağzını sıkıca kapatarak güneşli bir yere yerleştirin. İki günde bir, kavanozu sallayarak, meyvelerin suyunu bırakmasını ve şekerin erimesini sağlayın. Bu ilk mayalanma aşaması önemli. Üç hafta sonra, meyveleri tel süzgeç ile süzün ve ağız tadınıza göre iyi cins bir votka ile karıştırın. Kanyak veya cini de tercih edebilirsiniz. Votka için bire bir iyi bir orandır ama siz daha az veya daha çok alkollü sevebilirsiniz. Ağız tadınıza göre belirleyin. Oranı belirleyeceğim derken çakırkeyif olabilirsiniz. Tarifin en eğlenceli kısmı bu zaten. Afiyet bal, şeker olsun. Ağzınızın tadı hep yerinde olsun.
18’inci Osmanlı padişahı Sultan İbrahim, 1648’in Ağustos ayında öldürüldüğünde 33 yaşındaydı. Tahttan indirilince hapsedildiği odanın kapısı örülmüştü. Feryatlarını duyanların İbrahim’i yeniden tahta geçirme düşüncesi, onu devirenleri korkuttu. Bunlar, imparatorluğun temelini oynattıklarını bilmeyen aymazlardı.
Sultan İbrahim’in 33 yıllık yaşamı, 9 yıllık saltanatı bir tragedya konusudur. I. Ahmed’in altı şehzadesinin en küçüğüydü İbrahim. Babası 27 yaşında öldü, amcası I. Mustafa bir mecnundu. Büyük ağabeyi II. Osman’ı yeniçeriler öldürdü. Ağabeyi IV. Murad genç yaşta içkiden öldü. Kardeşlerinden Süleyman, Bayezid ve Kasım’ı boğdurtmuş; annesi Kösem, hanedanın sönmemesi için küçük oğlu İbrahim’i, Murad’ın kemendinden kurtarmıştı. Hanedan, İbrahim’in soyundan yürüdü ama yazgı değişmedi. Önce tahttan indirildi, 18 Ağustos 1648’de boynuna kement geçirtenlerse, on gün önce mühür verip sadrazam yaptığı Sofu Mehmed Paşa ile şeyhülislam atadığı Abdürrahim’di.
Payitaht-ı Zemin: Eminönü, 2008
Olup bitenin Na’imâ Tarihi’nden özeti şu:
7 Ağustos 1648 sabahı yeniçeriler Orta Camii’nde, ulema Fatih Camii’nde toplanırlar. Sofu Mehmed Paşa sadrazam yapılır. Buna kızan padişah mührü kerhen verirken, “Bre köpek! Veziriazam olmak için kulu tahrik ettin. Bu cemiyet bertaraf olunca hakkından gelirim” deyip suratını yumruklayarak kovar. Sofu Mehmed, istifa etmek isterse de ocak ağaları, padişahın tehdidi kendilerini de korkuttuğundan ertesi gün önceki sadrazam Ahmed Paşa’yı, cellât Kara Ali’ye boğdurup cesedi Atmeydanı’nda parçalatırlar. Sultan İbrahim’e gönderilen Beyazî Hasan Efendi, “Sultanım, düşman (Venedik) Bosna’yı işgal etti, Çanakkale Boğazı’nı tuttu, cumhur sizden şikayetçi” diyerek askeri yatıştırmak için ayak divanına çıkmasını söyler. İbrahim kabul etmez. Bunun üzerine, Bakırköy’de sürgün olan Valide Kösem Sultan saraya döndürülüp oğlunun hal edildiği (tahttan indirildiği), tahta layık görülen 7 yaşındaki torunu şehzade Mehmed’i Fatih Camii’ne göndermesi, orada biat edileceği bildirilir. Öngörülü Kösem Valide, “Camide biat olmaz, saraya gelsinler” der. İbrahim ise saray surlarına toplar koydurup silahlı Bostancılar çıkartır. Harem dehlizine gelen hal’ erkânını, Perde Kapısı önünde Kösem karşılar. Ocak ağalarından Muslihiddin, askerin ayaklandığını, davranışları akla ve şeriata aykırı padişahın başını eğlenceden alamadığını, rüşvet için her yola başvurduğunu, bu nedenlerle ulemanın hal fetvası yazdığını söyler. Kadıasker Hanefi ve Abdülaziz Efendiler de ağır ithamlarda bulunarak, “Davul zurna ceng ve şeştar sesleri, Ayasofya müezzinlerine ezan yanıltıyor. Bedesten basılıp mallar gasp edildi, ümmet-i Muhammed ırz ve can korkusunda” derler.
At üzerindeki Sultan İbrahim’e bir peyk ve iki solak eşlik ediyor. Padişahın Portresi, 2000
Yedi yaşındaki Mehmed cülusa hazırlanırken İbrahim’in katına çıkan aynı heyet, “Hal’ edildin” derler. İbrahim, “Hayır ben padişahım” der. Abdülaziz Efendi, “Cihanı haraba verdin, vaktini gaflette geçirdin, rüşveti yaydın, zalimleri âleme musallat ettin” diyerek suçlar. Silahdarla çuhadarı koluna girip hapsedileceği Kafes kasrına götürürler. Sarayda toplanan sadrazam, ulema, ocak ağaları, kapatıldığı yerde bağırıp çağıran ve kaçırılacağı konuşulan İbrahim’in mahpesinin kapı ve pencerelerini ördürtürler. İçeride bir gusulhane, bir abdesthane, biri ocaklı iki oda vardır. Padişahın feryatlarını işiten Enderun halkı aralarında dertleşmekte, “Şanı yüce bir padişahı tahtından indirip diri mezara kodular. Bir çocuğu tahta geçirdiler. İyiliğini gördüğümüz padişahın bu haline katlanmaktansa ölmek yeğdir. Hazırlanıp dışarı çıkartalım ve yine tahta oturtalım” diye konuşuyorlarken padişahın hal’ine karşı Sipahiler de ayaklanma hazırlığındaydılar.
Sultan İbrahim’in annesi Kösem Sultan’ın, oğlunun tahttan indirildiğini söylemeye gelen ocak ağalarını Perde Kapısı önünde karşılamasını gösteren çizim. İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç
Bunları öğrenen ayân ve erkânın yüreklerine korku düşer: Eski padişah hayattayken âlem düzelmez, bu işleri yapan bizler de can korkusundan kurtulamayız diyerek İbrahim’in öldürülmesine karar verirler. Müfti Abdürrahim, Sadrazam Sofu Mehmed Paşa, kadıaskerler, yeniçeri ağası, Murad Ağa ve Kara Çavuş, “Bir yerde iki halife varsa biri katl edilmeli” kaidesince müfti efendiden özel bir fetva daha alıp saray halkından kimse yanaştırmayarak hapishane kapısını yıktırırlar. Sultan İbrahim, “Benim nân ve nimetimi yiyenlerden bana rahmeden kimse yok mudur? Beni göz göre katl ediyorlar, aman!” diye feryat ettikçe saray halkı sağa sola kaçıp ağlamaklı olur. Vezirin getirdiği Cellat Kara Ali de çekinip bir tarafa saklanmıştır. Veziriazam elinde asâ dışarı çıkıp, “Bre nerede şu melun?” diye çağırıp, Kara Ali de ağlayarak “Devletlim beni öldürün, korkudan elim ayağım tutamazım” diye yalvardıkça vezir sopa ile başına gözüne vurarak, “Gel bre melun!” deyip azarlar. Kara Ali ve yardımcısı Hamal Ali ağlamaklı içeri girip kement atarak işini tamam ederler.
Na’imâ, şu eklemede bulunmuş: “Sultan İbrahim, Abdürrahim’in servetine el koymuş sonra müfti yapmıştı. Onun elinde öldürülmüştür ama tek suçlu Abdürrahim değildir. Çünkü yazgı böyle imiş. Merhum padişahınsa şehzadeliğinde ekseri vakitleri hapishanede (kafeste) geçtiği gibi Sultan Murad diğer kardeşlerini şehit ettikçe can korkusundan mizacı bozulmuştu. Tahta çıktıktan sonra ise devlet erkânının ihmali, cariyelerin halleri yüzünden büsbütün ibtidai ve boş kafa olmuş, kötü arkadaş belâsından yakışmayan işlere kalkışmıştı. Dünya da fesada meyilli olduğundan bu fitne cümlenin elbirliğiyle olmuş demektir”(Târih-i Na’imâ C.IV, 298-324’ten)
18. Osmanlı padişahı Sultan İbrahim’in tuğrasında “Şah İbrahim bin Ahmet Han elmuzaffer daima” yazardı.
Sultan İbrahim hep söylendiği gibi deli değildi, ruhsal sorunları vardı. Onu alaşağı edip idam edenler ise imparatorluğun temelini oynattıklarını bilmeyen kişisel kurtuluş hesabındaki aymazlardı.
İbrahim’in cenazesinin, apar topar kaldırılıp babası I. Ahmed’in türbesine değil, saraya daha yakın olan amcası I. Mustafa’nın yanına gizlice ve törensiz gömüldüğü anlaşılıyor. 1980’de bu türbe (Ayasofya Vaftizhanesi) ve I. Mustafa’yla, İbrahim’in kitabesiz mezarları onarılırken kapaklar açılmış, iki iskeletten birinde kafatası olmadığı görülmüştü.
İKİNCİ TRAJEDİ
Sultan İbrahim nasıl Deli İbrahim oldu?
1908’de başlayan hanedan karşıtı kampanyada Sultan İbrahim’in payına, rüşvet ve şehvet düşkünlüğüyle delilik suçlaması düştü.
İbrahim’in, ikinci felâketi, öldürülmesinden 260 yıl sonra, II. Meşrutiyet’tedir. Abdülhamid’in tahttan indirilişiyle başlayan Hanedan aleyhtarı kampanyada, Sultan İbrahim Han, Deli İbrahim yapıldı. Yani bu ikinci atadan süren 18 padişah, bir “deli”nin soyuydu!. Hem deli, hem şehvet ve rüşvet düşkünü bir padişahtan soy atası! Deli İbrahim’i anlatan kitaplar yazıldı. Sara nöbetleri, çengü çegâne fasılları, Cinci Hoca ve öteki üfürükçüler, masalcılar, Şekerpare zillisi, Şivekâr yosması, Telli Haseki, Kızlarağası’nın piçi, şişko avretler… Servete doymayan haris valide Kösem Sultan, Bedesten soygunları, kuyu başında sadrazam boğdurmalar dökülüp saçıldı. Samur Devri, Cinci Hoca (Ziya Şakir’den) Cinci Hoca (M.Turhan Tan’dan), Telli Haseki, Kösem Sultan, Kadınlar Saltanatı yazıldı. Ressamlar, karikatüristler İbrahim’i, sevişmelerini görmüşçesine işlediler.
Emekli subaylar İsmail Hakkı Pekin ve Ahmet Yavuz’un, sivil-asker ilişkileri üzerine Silivri’de yazdıkları kitap, polemik yerine tarihsellik, tepki yerine analiz içeriyor.
Son beş yılın en çok konuşulan siyasi davalarından biri olan Balyoz, hukuk ve insan hakları ihlalleriyle olduğu kadar, tutuklu ve hükümlülerin hapiste yazdıkları kitaplarla da anılacak. Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararının ardından tahliye edilenler ile Ergenekon ve OdaTV davalarında yargılananların hapiste yazdıkları kitapların toplamı 60’ı geçti.
Bunlar arasında son yayımlanan eser, Em. Korgeneral İsmail Hakkı Pekin ve Em. Tümgeneral Ahmet Yavuz’un imzalarını taşıyor: Asker ve Siyaset: Osmanlı’dan Günümüze Sivil-Asker İlişkileri. Eserin en önemli özelliği ve belki de diğerlerinden farkı, aktüel sorunları analiz ederken, reel politikanın kavramlarından ziyade belirli bir tarihselliği öne çıkarması. Kimi zaman yapılan alıntılar çok fazla, kullanılan kaynaklar sınırlı olsa da –ki hapishane koşullarında bu gayet anlaşılabilir bir durum– III. Selim’den günümüze önemli iç-dış siyasi dönemeçler ve asker-siyaset ilişkilerinin sorunlu yönleri özetlenerek aktarılmış.
Ayrıca, hem Balyoz davası hem de o süreçte yaşanan diğer gelişmelere bağlı olarak “TSK’nın itibarsızlaştırılması” meselesi de bir polemik zihniyeti veya “mağduriyet edebiyatı” ile değil, somut örnekleri ve çıkarımlarla yansıtılmış.
Ancak kitabı ilginç kılan, iki yüksek rütbeli subayın “içerden” yaptıkları ve TSK’nın yapısına yönelik eleştiriler, yani özeleştiriler. Pekin ve Yavuz, Türkiye’deki “asker zihniyeti”nden hareketle hem ordunun yapısı hem de bu bünye içindeki psiko-sosyolojik modeller, davranış kalıpları ve bürokratik uygulamalara dair cesur saptamalarda bulunuyorlar.
Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, Silivri Cezaevi’nden 19 Haziran 2014’te tahliye edildi.
Şeffaflık meselesinden inisiyatifsizliğe, terfi sisteminden iletişimsizliğe bir dizi idari-insani problem, günümüz ihtiyaçlarına cevap veren modernleşmelerin neden sadece “silah” düzleminde kalmaması gerektiğine işaret ediyor.
Yazarların bakışaçıları sadece eğitim-yönetim alanında değil, yakın geçmişte ordunun bizzat müdahil olduğu toplumsal kırılmalarda da “kritik” karakterini yansıtıyor. Örneğin 27 Mayıs 1960 her ne kadar “ihtilal” olarak adlandırılsa da 12 Eylül için “darbe” tanımı kullanılmış. Bu noktada “askerin vatanın tek sahibi” olduğunu sanması, özgürlüklerin kısıtlanması, insan hakları ihlalleri, işkenceler, içi boş Atatürkçülük söylemleri dile getirilmiş. Ayrıca 28 Şubat sürecine giden yolda TSK’nın hataları, Güneydoğu’daki uygulamalar MGK-hükümet ilişkileri bakımından ele alınmış. İlksözünü Orhan Bursalı’nın yazdığı kitap, anlamlı bir mesajla sonlanıyor: “Toplumun önündeki temel görev, demokrasiyi bütün kural ve kurumlarıyla inşa etmek ve gelecek nesillere bırakmaktır. Asker-siyaset ilişkileri de ancak bu temelde sağlıklı olarak yürütülebilir. Aksi takdirde ordu, ya birilerinin iktidara gelmesi ve onu sürdürmesi için payanda haline gelir ya da kendine lüzumsuz görevler edinir”.
Hayatlarının 3-4 senesi Balyoz tarafından kırılan, emekli edilen iki subayın, tepki duymak veya tutum almak yerine, analize, anlamaya ve yüzleşmeye yönelen yaklaşımlarını içeren kitap, asker veya sivil hal-i hazırdaki kutuplaşmanın tarafı olan herkese tavsiye edilir.
Osmanlı Devleti’nin ilk iki kutuplaşmasının sebebi taht kavgasıydı. 15. yüzyıldaki bu çekişmelerin etkisi yaşandıkları dönemle sınırlıydı. Üçüncü büyük kutuplaşmanın sonucu olan Çaldıran Savaşı ise yüzyıllardır süren Alevi-Sünni kutuplaşmasını miras bıraktı.
Osmanlı Devleti’ndeki ilk kutuplaşma, 15. yüzyılın başında bir iktidar mücadelesi etrafında şekillenen Fetret Devri’ndedir. Tarihçi İsmail Hami Danişmend, 1402-1413 arasında yaşananlar için “Osmanlı ülkesinde anarşi başlangıcı”, kaynaklarsa “Fetret-i azim, Fâsıla-i saltanat” diyor.
Fetret Devri’ne zemin hazırlayan olay Timur’un Anadolu’yu istilası ve Osmanlı Sultanı Yıldırım’ı hezimete uğratmasıdır. Timur, 1402 Ankara Çubuk Muharebesi’nde tutsak aldığı Yıldırım Bayezid’in ölümü (1403) sonrası istila ve talan seferini Ege kıyılarına kadar sürdürüp “böl ve hükmet” siyaseti güderek Osmanlı Devleti’nin kapattığı Karaman, Candar/İsfendiyar, Menteşe, Saruhan, Aydın, Teke, Germiyan beylerine eski topraklarını verirken, Yıldırım’ın oğullarını da başlarına buyruk olmaya teşvik etmişti.
Padişahın Portresi,2000
Timur 1405’te öldü. Anadolu’da bıraktığı anarşi ise yıllarca sürdü. Çubuk yenilgisi sırasında Vezir Candarlı Ali Paşa ile Edirne’ye giden Yıldırım’ın oğlu Emir Süleyman(1403-1411) padişahlığını ilan etti. Süleyman, kardeşleri İsa (öl.1404), Kasım (öl.1417), Musa (öl.1413) ve Mehmed (öl.1421) arasındaki taht mücadelesi sekiz yıl sürdü. Musa Çelebi’ye yenik düşen Emir Süleyman, Edirne’den Bizans İmparatoruna sığınmak için İstanbul’a kaçarken öldürüldü. Son koz paylaşımı Çelebi Mehmed’le Musa Çelebi arasındaki 1413 Sürmeli Çukur muharebesidir. Musa yenilip öldürülmüş, Çelebi Mehmed’in Edirne’de tahta çıkmasıyla “Fetret-i azim” noktalanmıştır.
İki payitaht iki taht
Osmanlı Devleti, 15. yüzyılın sonunda bir iktidar savaşı daha yaşanır. Fatih Sultan Mehmet’in ölümünün (1481) ardından iki oğlu II. Bayezid ile Cem Sultan arasındaki bu taht mücadelesi, 80 yıl önceki Fetret’i anımsatsa da arka planda Türk-devşirme iktidar çekişmesi ile Bursa-İstanbul payitaht kutuplaşması vardı. Fatih, tahta geçtiğinde (1451) tek erkek (üvey) kardeşi bebekti. Onu, -haberi yokmuş gibi- Zağanos Paşa’ya boğdurtarak geleceğin olası sorununu bir masumu öte dünyaya yollayarak çözmüştü! Kendi oğullarını yeni bir fetrete bulaştırmamak için de “tahta geçen evlâdımın nizam-ı âlem için kardeşlerini öldürmesi kanunumdur” dedi. Büyük şehzadesi Mustafa 1474’te eceliyle ölünce diğer ikisi Bayezid’le Cem’in, nizam-ı âlem için öldüren ve ölen olmaları kaçınılmazdı.
İki şehzadenin iktidar kavgası Batılı bir ressamın çizgileriyle, Fatih Sultan Mehmed’in ölümünün ardından taht mücadelesine giren iki oğlu Bayezid’le Cem’in kuvvetlerinin Bursa Yenişehir’deki muharebesi.
1481 baharında Fatih’in ölüm haberini Amasya ve Konya’ya götüren iki ulaktan biri Konya yolunda istihbarat tuzağına düştü. Tuzağın gerisinde Bayezid yanlısı devşirme kökenli İshak Paşa ve diğer devşirme vezirler; karşı safta Cem yanlısı Türk kökenli veziriazam Karamanî Mehmed Paşa grubu vardı. Yani asıl mücadele, devşirme kapıkullarının desteklediği devşirme-dönme paşalarla Türk paşalar arasındaydı. Yeniçeriler İstanbul’u teröre boğdular. Karamanî’nin başı kesilip mızrak ucunda dolaştırıldı, Türk paşalar katledildi. Devşirmeler kazandı, Bayezid tahta oturdu.
Bunun üzerine Cem, Anadolu dirlik askerlerinden bir orduyla harekete geçti. İnegöl’de Bayezid’in gönderdiği kapıkulu birliklerini yenip atalarının payitahtı Bursa’da sultanlığını ilân etti. Adına para bastırdı, hutbe okuttu. Cem, Rumeli ağabeyim Bayezid’in, Anadolu benim olsun barışçıl yaklaşımını önermek üzere hanedanın en yaşlı saygın bireyi, Çelebi Mehmed’in kızı Ulu Hala Selçuk Hatun’la ulemadan bir elçilik heyetini İstanbul’a gönderdi. II. Bayezid “saltanat paylaşılmaz!” diyerek öneriyi reddetti.
Bursa Sultanlığı 22 gün süren Cem, 1481-1482 İstanbul-Bursa cenkleşmelerini de yitirince Saint Jean Şövalyelerine sığındı. Cem, tutsaklık pahasına nizam-ı âlem kemendinden kurtulurken tahtın sahibi II. Bayezid de parçalanmayı önledi.
Sünnî – Kızılbaş kutuplaşması
Yavuz Selim – Şah İsmail zıtlaşmasının bir sonucu olan 1514 Çaldıran Savaşı, bir din ve mezhep savaşıdır. Bundan günümüzün Türkiye’sine Sünnî-Alevi, Türk-Kürt kutuplaşmaları miras kalmıştır. Çaldıran Savaşı’nın din-mezhep çatışması dışındaki nedenleri, tarihçilerin zorlama gerekçeleridir. Yavuz, Edirne’de planladığı bu ilk seferini, Orta ve Doğu Anadolu Kızılbaşlarının taparcasına bağlandıkları İran Şahı İsmail’e karşı düzenledi. Amacı, İran’a girip payitaht Tebriz’i, Kızılbaşlığın merkezi Erdebil’i zapt etmek, İsmail’i ve Kızılbaşlığı ortadan kaldırmaktı. Oysa ordusundaki dirlik askerlerinin çoğu gizli Kızılbaş, kapıkulu askerleri de Bektaşi Ocağı’na bağlıydı. Osmanlı sınırını aşıp Kızılbaş ülkesine girdiğinde bu ordunun ihanetine uğrayabilirdi. Sefere çıkarken ulemadan, Şah İsmail’le savaşmanın kâfirlerle savaşmaktan öncelikli olduğuna dair fetva almıştı.
İran topraklarında ilerleyen Osmanlı ordusu, Tebriz’e 100 km mesafedeki Çaldıran Vadisi’nde 23 Ağustos 1514’te Şah İsmail’in ordusuyla savaştı. Tarihçiler, Çaldıran’da büyük bir zafer kazanıldığını, Şah İsmail’in Taclu Hatun’u bırakıp kaçtığını yazarlar. Acaba doğru mudur? Söz gelişi, İranlı Kızılbaş tarihçi Hasan Beg Rumlu (öl. 1578?) Ahsenü’t-Tevârih’de Çaldıran’ı, neticesiz bir savaş olarak anlatmıştır.
Çaldıran, Sünnî-Hanefi Osmanlı padişahının, çoğunluğu Şah İsmail’e bağlı, Şi –Kızılbaş Doğu Anadolu-İran dünyasına karşı giriştiği bir kırım savaşıdır. Bu savaş sonrasında Anadolu Kızılbaş Türkmenleri, Şah İsmail’e ve Erdebil Tekkesi’ne daha inançlı bağlanmışlar, bunun kalıcı sonucu da 18. yüzyıl ortalarına değin, “Yukarı Canip” (İran) sorunları adı altında Şiîliğe ve Sünnîlik dışı/karşıtı kitlelere yönelik sürüp gidecek kıyımlar olmuştur.
Eskiden hemen her semtte kurulan bayram yerleri, özellikle çocuklar için dört gözle beklenen bir eğlenceydi.
Dostluk ilişkilerinin güçlendiği, hoşgörünün arttığı bayramlar beraberinde bir dolu gelenek yaratmış, çocuklara para ve armağanlar vermek, komşu ve akrabaları ziyaret etmek ve uygun alanlara kurulmuş bayram yerlerine gitmek…
Bayram yerleri, Şeker ve Kurban Bayramı geldiğinde dolup taşan, kocaman boş arsalara kurulan, biraz panayır, biraz da sirk misali delidolu mekânlardı.
Şimdilerde bazı şehirlerin köşesinde bucağında bir iki numunelik bayram yeri kaldı ama eskiden hemen her mahallede bayram yeri vardı. Şeker ve Kurban Bayramı geldiğinde bu yerler dolup taşar, çayırlarla kaplı kocaman boş arsalara kurulan; biraz panayır, biraz da sirk misali bu delidolu mekânlar çocuklar için adeta birer cennetti. El öpmüş, bayram tebriklerini bitirmiş, üstelik çil çil harçlıklarını ceplerine koymuş çocuklar, gıcır gıcır ayakkabılarından sesler çıkarta çıkarta bu meydanlara koşardı.
Bayram yerlerinde yer alan rengârenk dönme dolaplar, salıncaklar, atlıkarıncalar, tahterevalliler, çarpışan otolar, korku tünelleri, dönen uçaklar, güldüren aynalar ve elbette salıncaklar bayram yerlerinin en sevilen eğlenceleri arasındaydı. Salıncaklarda iki yanda yer alan üçer kişi iplerin yardımıyla sallanmaya yardımcı olur ve kendilerine bahşiş verilirdi. Salıncaklarla yarışmalar da yapılırdı. Çok yüksek olan bu tür salıncakların en üstüne nar, armut, elma, portakal gibi yemişler asılır, kim salıncakta en yükseğe erişirse bu yemişleri eliyle ya da ağzıyla koparır, en çok meyve kopartan da o yarışın birincisi olurdu. Dönme dolapların ise bir büyüğü, bir de çocuklar için küçüğü olur, çocuklar için küçük olanı elle döndürülürdü.
Osmanlılar döneminde bütün imparatorluk coğrafyasında kurulan irili ufaklı bayram yerlerinin çizimleri çok sayıda kartpostalda kullanıldı.
Bayraklarla donatılmış büyücek çadırların önünde, oyun ve gösteri çığırtkanları yer alırdı. Yüksek yerlerden halk topluluklarına seslenen çığırtkanlardan bazıları ellerindeki çıngırakları çalıp, meraklandırıcı veya komik sözlerle gelenleri etraflarına toplar, bazıları da hokkabazlık yaparak kalabalığı çekmeye çalışırdı. Bayram yeri içinde yer alan bu çadırların kiminde kantolar, düetolar, kuklalar, palyaçolar, akrobatlar, maymun oynatanlar ile çeşitli cambaz gösterileri yapılırken, kimi çadırlarda su dolu küvet içinde deniz kızı, masa üzerinde kesik baş gösterileri sergilenir, Şahmeran denen kocamış yılanlar ve terbiye edilmiş vahşi hayvanlar teşhir edilirken, kimi çadırlarda da çıngıraklı süslü, eşeklere ve midilli atlarına binilirdi.
Bayram yerlerinin en gözde eğlencelerinden biri de salıncaktı.
1924’te Trabzon’da kurulan bayram yeri
Eski İstanbul’da değişmez bayram yerleri arasında; Tophane Alanı, Atmeydanı, Cinci Meydanı, Kadırga, Aksaray, Yenikapı, Edirnekapı, Vefa Meydanı, Şehremini, Yenibahçe, Kasımpaşa, Kulaksız, Beşiktaş, Ihlamur, Çemberlitaş, Anadoluhisarı, Üsküdar Doğancılar, Bağlarbaşı, Kadıköy Çukurbostanı, Haydarpaşa, Kuşdili, Bülbül Deresi, Yoğurtçu Çayırı en gözde olanlarından idi. Şehrin en büyük bayram yeri ise Beşiktaş’ta Ihlamur semtinde kurulup Topağacı’na kadar uzayanı ile Tophane’deki bayram yeri idi.
Bayram yerleri, yeni elbiselerini giymiş, ceplerini harçlıkla doldurmuş çocuklar için adeta cennetti. 1958 yılında çekilen bu fotoğrafta da İstanbul’da kurulan bir bayram yerinde çocuklar görünüyor. Fotoğraf: Cengiz Kahraman arşivi
Manisa’nın Turgutlu ilçesinde kurulan bayram yerinde dönme dolaba binenler ve sıra bekleyenler. Fotoğraf:R.Sertaç Kayserilioğlu arşivi
İstanbul Hatırası isimli kitabında Afif Yesari 1930’lu yıllardaki çocukluğunun Kadıköy Kuşdili Çayırı’ndaki bayram yerini şöyle anlatıyor: “Kuşdili Çayırı’na uzanan cadde üzerinde, solda, şimdi Elektrik Santrali olan yerdeki boş arsa, çocukluğumun Kadıköyü’nde Bayramyeri idi. Kayık salıncaklar, dönme dolaplar, bir çeşit teleferik benzeri meyilli tellerden kaydıraklar, çadırlarda çeşit çeşit meraklı gösteriler, hokkabazlar, ateş yiyenler, kılıç yutanlar, yılan oynatanlar, daha neler, neler”.
İstanbul’da bayram yerinde kurulmuş atlıkarınca. 50’li yıllar. Fotoğraf: Foto Üstün, Cengiz Kahraman arşivi
Bayram yeri gezgin satıcılarının sattığı yiyecekler arasında çeşitli macunlar, düdüklü horoz şekeri, elma şekeri, renk renk çubuk şeker, şerbet, dondurma, kurabiye, gevrek, keten helvası, koz helvası, kâğıt helvası, pekmezli su muhallebisi, kuş lokumu, Şam tatlısı vardı. Çocukların en çok ilgisini çeken satıcılar ise genellikle tahtadan, tenekeden, deriden ve pişmiş topraktan yapılmış, ilginç bir biçimde boyanıp aynalarla bezenmiş Eyüp oyuncakları satan oyuncakçılardı.
Sonra şehirler büyüdü, kalabalıklaştı. İstanbul’da Tophane, Beşiktaş, Topağacı, Kadırga, Şehzadebaşı, Üsküdar, Bağlarbaşı, Anadoluhisarı çayırlarında kurulan bayram yerleri tarih oldu. Sayısız bayram hatırasıyla dolu bu meydanlar bugün beton yapıların işgâli altında ve eski güzelliklerinden eser kalmadı.
Fotoğraf: Ozan Sağdıç R. Sertaç Kayserilioğlu arşivi
1940’ta Ankara’da kurulan bayram yeri. Fotoğraf: Ozan Sağdıç R. Sertaç Kayserilioğlu arşivi
Bayram yerlerinde yalnızca lunapark eğlenceleri olmaz, bazen açık havaya bazen çadırların içine kurulan sahnelerde dansçılar ve müzisyenler de hünerlerini sergilerdi. Edirne Sarayiçi’ndeki bayram yerinde genç bir dansöz üç genç müzisyenle sahne almış. Yıl 1972. Fotoğraf: Ozan Sağdıç, R. Sertaç Kayserilioğlu arşivi
İstanbul’un en ünlü bayram yeri Kadırga’daki Cinci Meydanı’nda kurulurdu. Fotoğrafta, soyadıyla müsemma cambaz Rıfat Telgezer’in gösterisini izleyen kalabalık görülüyor. 1940’lı yıllar. Fotoğraf: Ozan Sağdıç R. Sertaç Kayserilioğlu arşivi
Bir bayram yerinde çocuklar gibi büyükler de eğleniyor. Fotoğraf: Cengiz Kahraman arşivi
19. yüzyılda geçinmek için fotoğrafçılığa soyunan kadınlarla, cephedeki kocasına göndermek üzere poz veren kadınlar fotoğraf makinesinin başında buluşurdu. Fotoğrafın Serüveni kitabının yazarı Gülderen Bölük, kadın fotoğrafçıları anlattı.
Ülkemizde fotoğrafın kabulü, matbaa gibi geç olmadı. Keşfi, 1839’da Fransız Bilimler Akademisi tarafından ilan edildikten kısa bir süre sonra Osmanlı topraklarında da yankı buldu. Devletin resmî yayın organı Takvim-i Vekayi’de haber olarak yer aldı. Gezgin fotoğrafçılar buraya gelerek sayısız fotoğraflar çektiler. İstanbul’a yerleşip stüdyo açan fotoğrafçıların varlığı da yine gazete ilanlarına yansıdı.
Bizim yerli stüdyolarımızsa fotoğrafın keşfinden on bir yıl sonra arka arkaya açılmaya başladı. İlki, Rum asıllı Vasilaki Kargopulo’nun kendi adıyla Beyoğlu’nda açtığı fotoğrafhaneydi. Kargopulo gibi Rum ve Ermeni vatandaşlarımıza ait ilk stüdyoların bugün önemli müzelerde yer alan eserleri, fotoğraf tarihimizi onurlandıracak cinsten işlerdi. İlk Müslüman fotoğrafçımız, stüdyosunu 1910’da Vilayet binasının karşısında açan Bahaettin Bediz oldu. Kadın fotoğrafçıların görülmesi içinse dokuz yıl daha beklememiz gerekir. Profesyonel ilk kadın fotoğrafçımız Naciye Hanım (Suman) eşinin cephede olduğu ve maaşların düzenli ödenemediği savaş yıllarında, şartların da dayatmasıyla bir stüdyo açtı. Başarılı da oldu. Çünkü erkeğin karşısında peçe açmayı hoş karşılamayan Müslüman gelenek, Naciye Hanım karşısında anlamını yitiriyordu.
Vurgulamak gerekir ki fotoğrafa karşı, Müslümanlıkta Allah’ın yaratıcılığını taklit ve puta teşvik temeline dayandırılarak yasaklanan, canlı suretlerin resmedilmesine karşı bir tepki duyulmadı. Bu, kadının erkek karşısındaki durumuyla ilgili bir taassuptu. Nitekim Bahaeddin Bediz, bina içindeki vitrine koyduğu çarşaflı kadın portreleri yüzünden tehdit almış ve bazı tutucular “iffetli Müslüman kadınlar sergileniyor” diye vitrine saldırmışlardı. Yani erkek fotoğrafları değildi böyle bir tepkiye neden olan.
Oryantal kostümden ‘köylü güzeli’ imgesine Fotoğrafın Osmanlı topraklarında yayıldığı ilk dönemlerde Müslüman kadınların çoğu poz vermek istemediği için, gayrimüslim kadınların oryantalist fotoğraflara modellik yaptığı olurdu. 1800’lerin sonuna doğru revaçta olan bu fotoğrafların devamı niteliğindeki “köylü güzeli” betimleriyse Cumhuriyet sonrasında da uzunca bir müddet devam etti. Fotoğraf, 1920’lerden.
Yeraltı Fotoğrafhanesi’nin sahibi Arif Hikmet Koyunoğlu da, kaleme aldığı anılarında bu konuyla ilgili bir örnek verir. Bir gün eşiyle birlikte stüdyoya gelen bir dostunun fotoğrafını çeken Koyunoğlu, peçesini açması hususunda kadını zor ikna ettiklerini yazar. Kısaca, ilk andan itibaren Müslüman erkeklerin poz vermeleri normal karşılanıyor, hatta hanedana mensup erkeklerin ve devlet adamlarının fotoğrafları çekiliyor ve satışa sunuluyordu.
Şık giyimli bu hanım, 1879’da Beyoğlu’nda açılan Nicholas Andriomenos fotoğrafhanesinden.
Dönem gazetelerine yansıyan bir ilan Beyoğlu’nda stüdyo açıp çalıştıran Loran Astras’ın eşinin de fotoğrafçı olduğunu ve İslâm dinine mensup hanımların fotoğraflarını onun çektiğini yazar. Başka bir ilginç isim de ünlü ressam Zonaro’nun eşi Elisa Zonaro’dur. Saray ressamı Fausto Zonaro, resimlerindeki harem kadınlarının çoğunu eşinin çektiği fotoğraflardan yararlanarak yaptı. Elisa’nın, Sultan Abdülhamid’den “sarayın resmî portrecisi” unvanını alması, hareme giriş çıkışlarında ona büyük kolaylık sağladı. Diğer yandan haremde yaşayan, dış dünyaya meraklı, aynı zamanda da fotoğraf çektirmeye hevesli kızlar ise, hiç çekinmeden kendisine sayısız poz verdiler. Kadının objektif karşsında gösterdiği hassasiyet, fotoğrafçıları birtakım tedbirler almaya itti. Bunlardan biri, çekimden sonra cam negatiflerin göz önünde kırılarak, tekrar çoğaltılamayacağı konusunda sahiplerine verilen güvenceydi.
Osmanlı döneminde fotoğraf makinesi karşısına geçmeye çekinen Müslüman kadınların, çekimden sonra cam negatiflerin kırılması güvencesi aradığı bile oluyordu.
Osmanlı döneminde ailece poz verilir, kimi Müslüman hanımlar peçelerini eşlerinin ısrarıyla açardı. Kare, Bahaeddin Bediz arşivinden.
Tamamen ortadan kalkmasa da, 1900’lerin başında kadının fotoğraf karşısında takındığı bu tutumun yumuşadığını söyleyebiliriz. Tabii bu yumuşama, tıpkı fotoğraf gibi yukarıdan aşağıya doğru dikey bir hareketlilik gösterdi. Yani, zengin, Avrupa görmüş, kültürlü kesimden halk tabakasına doğru zamana bağlı olarak yayıldı. Bu tarihlerden evvel fotoğrafa yansıyan Türk kadını imgelerinin hiçbirinde Müslüman kadınlar poz vermemişti. Özellikle haremi tasvir eden oryantalist kurgularda, döneme göre dekolte sayılacak kıyafetler içinde poz verenlerse Pera “batakhaneleri”nden seçilmiş modellerdi.
Pera’nın önemli stüdyolarından Londres’da dekor olarak gerçek bir piyano kullanılıyordu.
Bunlara bağlı olarak Naciye Hanım, peçe konusunda duyarlılık gösteren kadın müşterilerce tercih edildi. Üstelik kadınlar onun karşısında sadece peçelerini açmıyor; örtülerini de çıkarıp, saçlarını salıyor ve bu fotoğrafları cephede savaşan eşlerine gönderiyorlardı.
Çocuğuyla birlikte poz veren bu kadın, Bahaeddin Bediz’in 1910’da açtığı ilk Müslüman fotoğrafhanemiz Resne Fotoğrafhanesi’nde çekildi.
Naciye Hanım’dan başka profesyonel anlamda fotoğraf tarihimize giren bir diğer ilginç isim de Muzaffer Hanım’dır. Ne yazık ki kendisiyle ilgili fazla bir bilgiye sahip değiliz. Henüz ondan bize ulaşan bir fotoğraf veya stüdyo açtığına dair bir iz de yok. Yine de Muzaffer Hanım’ın davet edildiği evlere, konaklara gidip fotoğraf çekimleri yaptığını biliyoruz. Onun ismi ilk olarak Süs dergisinin 1923 tarihli ikinci sayısında şöyle karşımıza çıkar: “Adi bir kartpostala gün ve saat tayin ederek adresinizi yazınız, idare hanemize gönderiniz. Muzaffer Hanım hemen şitab edecek (acele edecek) ve hem resimlerinin muvaffakiyetiyle hem fiyatının ehveniyeti ile sizi son derece memnun edecektir. Bir tecrübe ediniz!” Dergi, onu sadece tanıtmakla kalmıyor, hararetle tavsiye ediyordu.
Kadıköy’de açılan Foto Luxe stüdyosu arşivinden çıkan karede olduğu gibi, fotoğraf stüdyolarına giden kadınların kimileri dış mekanı betimleyen fonlar önünde poz verirdi.
Bu ilginç ilandan iki ay sonra aynı yayında, bu kez Muzaffer Hanım’ın gördüğü rağbetten dolayı müteşekkir olduğu yazıldı ve davet mektuplarını özel günlerinden en az bir hafta evvel gönderdikleri takdirde çıkabilecek müşkülatın engellenebileceği hanımlara duyuruldu. Görünen o ki, Muzaffer Hanım’ın da bir kadın olması ona kariyerinde bir avantaj sağlamıştı.
Cumhuriyetin ilanından sonra profesyonel hayatın içinde Maryam Şahinyan görülür. Çalışmaya başladığı 1933’ten 1985’e kadar, yarım asır gibi uzun bir iş hayatıyla karşımıza çıkan önemli bir kadın fotoğrafçımızdır.
1935’ten 1985’e Beyoğlu’nda fotoğrafçılık yapan Maryam Şahinyan, Türkiye’ye ayna tutar. Şahinyan’ın işleri, Tayfun Serttaş tarafından Foto Galatasaray kitabında derlenmişti.
İLK MÜSLÜMAN KADIN FOTOĞRAFÇI
Ülke savaşa, Naciye Hanım stüdyoya girdi
Naciye Hanım, 1881’de Üsküp’te bir paşa kızı olarak dünyaya gelir ve 22 yaşında yüzbaşı İsmail Hakkı Bey’le evlenir. Ancak aile Balkan Savaşı’nda İstanbul’a göç etmek zorunda kalır. 1. Dünya Savaşı’nda, kocasının da cephede olması nedeniyle çekilen sıkıntılar ve bakılması gereken kalabalık bir aile, Naciye Hanım’ın, İsmail Hakkı’nın hobi amaçlı kurduğu stüdyoyu kullanarak çalışmasına yol açar. Böylece Beşiktaş’taki ilk fotoğrafhane açılır. Kiralamış oldukları konağın önüne “Türk Hanımlar Fotoğrafhanesi- Naciye” diye bir tabela asılır. O günlerde paşa kızı bir kadının çalışması kolay kabul edilecek şey değildir. Sultan Reşat’ın torunlarına da fotoğraf dersleri vererek ayakta kalır. Beşiktaş’taki işyerini Divanyolu’na taşıyarak çalışmalarını sürdürür. Çanakkale ve Kafkasya cephelerinde aldığı yaralardan ötürü Kurtuluş Savaşı’na katılamayan İsmail Hakkı Bey de karanlık odada hem banyo işlerine hem de rötuş yapmasına yardımcı olur. Tabii orada olduğu saatlerde hanım müşterilerden özellikle gizlenir. Naciye Hanım düğünlere de gidip fotoğraf çeker. Böylece ilk açtığı 1919’dan, torununun dünyaya geldiği 1930’a değin çalışmalarını sürdürür.
Sırp milliyetçisi Gavrilo Princip, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tahtının varisi Arşidük Franz Ferdinand ve hamile karısını, güneşli bir 28 Haziran sabahında öldürür. Princip, ardından diğer suikastçı arkadaşlarıyla anlaştıkları gibi intihar etmeye çalışır. O sırada arkasında duran birisi engel olur ve 20 yaşından küçük olduğu için idam edilemez, hapse atılır. Savaşın bitmesine aylar kala hücresinde tüberkülozdan ölür. Tarih bize olguları veriyor ama insan yine de merak ediyor, Princip ölmeden önce ne düşünüyordu? Milyonlarca insanın öldüğü savaştan kendini ne kadar sorumlu tutuyordu?
Biliyoruz ki Büyük Savaşı başlatan tek bir kurşun değil. Tarih büyük generallerden, suikastlardan, taktiklerden, ölümcül teknolojilerden bahseder, ama savaşın gerçeği yine de bizden uzakta kalır. Yalnızca ölüm, pişmanlık ve acı değil, sevgi, cesaret, güzellik de yaşanır cephelerde. Siperinde bütün gece sabahı bekleyerek uykusuz kalan, sabah büyük olasılıkla öleceğini bilen bir askerin, güneşin doğuşuyla yeniden uyanan doğayı seyredip hayatında ilk defa yaşamın görkeminin tadını çıkardığını hayal edebiliriz ve bunun yaşandığını da biliriz içten içe. Büyük Savaş sırasında gönderilen milyonlarca mektubun taşıdığı hüznü, özlemi, komik ayrıntıları, dedikoduları ve kaybolup giden sayısız ayrıntıyı da hesaba katmalı. Valiant Hearts: The Great War (Cesur Yürekler: Büyük Savaş), savaş sırasında oradan buraya savrulan, yaralanıp hastaneye düşen, sevdikle- rinden ayrı kalan insanların hikayeleriyle dolu bir tarih dersi. Yıkık dökük apartmanlarda, siperlerde, savaş meydanlarında gezinip bulmacalar çözerken bir yandan da savaşa dair bir dolu şey öğreniyorsunuz. CC&C firmasının hazırladığı Apocalypse, World War I (Kıyamet, 1. Dünya Savaşı) adlı belgeselin renklendirilmiş fotoğraflarını ve verilerini kullanan Valiant Hearts: The Great War, yalnızca bir oyun değil, aslında bir tarih dersi de. Siperlerde bir köşede bulduğunuz, üzerine işenmiş bir bez parçasının derme çatma bir gaz maskesi olduğunu okuduğunuzda, kimyasal silahların ilk defa bu yoğunlukta kullanıldığı Büyük Savaş’a dair kolay kolay unutmayacağınız bir ayrıntıyı öğreniyorsunuz. Oyunun gizli kahramanı olan köpeği takıldığı dikenli tellerden kurtarmaya çalışırken, hem savaş meydanlarında kullanılan on binlerce köpeğin kaderine üzülüp, hem de savaşta ne kadar önemli roller oynadıklarını anlıyorsunuz. Üstelik bu kahramanların hepsinin hikayeleri yüreğinizin ayrı köşesine dokunacak güzellikte kurgulanmış.
Bir oyun olarak pek bir özelliği yok Valiant Hearts: The Great War’un, ama kocaman bir kalbi var. Bu kocaman kalbin arkasında da akıllıca kurgulanmış ve aklınızda yer edecek bir tarih dersi saklı.
Sovyetler’in iliklerine işleyen müzik
Demir Perde’nin ardında günün birinde, Moskova metrosunun karanlık bir köşesinde gizli bir alışveriş yapıldı. Birkaç rubleye karşılık Elvis Presley’nin Heartbreak Hotel parçasının basılı olduğu bir plağı satın alan Sovyet müziksever, bu kanundışı nesneyi parkasının kıvrımlarına gizledi. Evine gidip plağı yerleştirdi. Elvis’in hüzünlü sesi, isimsiz bir yoldaşın köprücük kemiklerinden yayılmaya başladı. Müzik, hastanelerin bir kenara attığı röntgen filmlerinden birine kayıtlıydı. O zamanlar Sovyetler Birliği’nde pop müziği dinlemek neredeyse imkansızdı. Batı kültürünün etkisini durdurmak için, “zararlı” olduğuna karar verilen her türlü eser yasaklanıyordu. Dünyayı yeni yeni kasıp kavurmaya başlayan Rock müziği de sansürlerden nasibini aldı elbette.
O tarihlerde Ruslan Bogoslowskij, Stanislaw Filon’un 1946’da Leningrad’da açtığı stüdyoya uğradı. Gündüzleri Sovyet hükümetini rahatsız etmeyecek tebrik mesajları ve küçük müzik kayıtları yapan stüdyo, akşamları Filon’un kendi keşfettiği bir cihazla yasaklı müzikleri gizlice kaydedip, el altından satıyordu. Ruslan, Filon’un bir türlü çözemediği sorununa ürpertici ve yaratıcı bir çözüm üretti. Plak yapmak için kullanılan malzeme zor bulunduğu için Filon talebi karşılayacak kadar müzik basamıyordu. Ruslan ise müziği hastanelerin bir kenara attığı röntgen filmlerine basmayı akıl etti.
Göğüs kafeslerine, kafatasları, akciğerler ve bacaklara basılan plakların çoğunda Batı müzikleri vardı. Duke Elligton, Elvis ve Beatles’ın notaları, Sovyet vatandaşların kemiklerinde hayat buluyordu. Sesler, özel bir cihaz aracılığıyla röntgen filmlerine aktarılıyor ve bu filmler tırnak makasıyla 23-25 cm çapında daireler halinde kesilip, ortaları sigarayla deliniyordu. Bu kayıtlara “roentgenizdat” (röntgen ve yayıncı kelimelerinden türetilmiş), “kaburgalar” ya da “kemikli Jazz” diyorlardı. Talep büyüktü ve Ruslan bu uğurda 15 yılda üç defa hapse girdi. Ama yılmadı. Bu yeraltı müzik akımının sonunu ise Sovyet hükümeti değil, o zamanların yeni teknolojisi kaset getirdi.
30’larda buldu Flaş baba oldu
MIT elektrik mühendisliği profesörü Harold Eugene Edgerton, hareket hâlindeki nesneleri ve olayları daha iyi gözlemlemek için1930’ların başında bir teknik geliştirdi. Stroboskopları, yani düzenli aralıklarla ışık veren lambaları kullanmaya başlayan Edgerton, birçok çarpıcı fotoğraf çekti. Saniyede 120 defa çakan bu cihazla çektiği fotoğraflar çok sayıda sanatçıya ilham kaynağı oldu. Edgerton, belgesellerinde kullanması için Jacques Cousteau’ya, icat ettiği bu elektronik flaş teknolojisinden faydalanan kamera ve radarlar üretti. Tarihe “Flaş baba” olarak geçti.