Etiket: sayı:03

  • Sayfiyenin ağustos böcekleri

    Sayfiyenin ağustos böcekleri

    Arapça yaz mevsimi anlamına gelen “sayf” kelimesini almışız ve bize özgü “sayfiye” kültürünü yaratmışız. İzmirli ailelerin sıcak aylarda koştukları İnciraltı Plajı’nda bir öğle vakti; denize girme imkanının hızla yitirileceği 70’lere az kalmış. Pansiyon ve çadırların kiralandığı İnciraltı, memur ailelerinin ev hâlini plaja taşıyor, diğer kampçılarla, bugünün tatil köylerinde özenle sakınılan türden yakınlaşmalar vaat ediyordu. Devrin insanları henüz bir kaçış yeri arayışında değildi. Gençler gündüz yüzme yarışlarında, akşam incir ağaçları altında bir araya gelirken, büyükler mangal başında ya da askerî gazinoda toplanıyordu. Fotoğrafta, dönemin “Asfalt Osman” lakaplı İzmir Belediye Başkanı, müzisyen Melih Kibar’ın babası Osman Kibar’ın özel kalem müdiresi Ayten Atalay, babası Nuri Bey, kızları Serpil ve Figen, ablası Gülyüz, kendi imkanlarıyla orkestra tertip etmişler! Vokalde, 90’larda çamaşır suyu reklamlarında “Ayşe Teyze” olarak ünlenen Alev Gündoğdu daha çocuk!

    CEYLA ALTINDİŞ KOLEKSİYONU

    Sayfiyenin ağustos böcekleri
    Sayfiyenin ağustos böcekleri
  • -miş’li geçmemiş zaman

    -miş’li geçmemiş zaman

    Ressam, heykeltıraş, şair, video sanatçısı Komet’le, MSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeyiz. Elimizde 1960’ta çekilmiş bir fotoğraf, aynı yeri bulmaya çalışıyoruz. Fakülteye girdiğimiz andan itibaren anlıyoruz ki Komet hiç değişmemiş. Sanki 54 sene öncesine dönmüşüz gibi, heyecanla her yeri gösteriyor, her köşenin hikayesini anlatıyor. Neredeyse bir sınıf arkadaşı karşımıza çıkacak, laflayarak atölyenin yolunu tutacaklarmış gibi. Komet 1972’de yazdığı şiirde bilip de söylemiş: “Tarih de yalan, gelecek de…”

    Komet, gerçek adıyla Gürkan Coşkun, 1941’de Çorum’da doğmuş ve 1960’ta o zamanki adıyla İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmiş. “Başka okulları da kazanmıştım o zaman. Tophane’den kağıt almış geliyordum imtihana girmek için. Dedim ki icabında bir sınır köyünde öğretmenlik yaparım, yine de gireceğim bu okula. O zaman tek sanat okulu burasıydı. Her şeye rağmen girip sanat okumaya karar verdim.”

    Sanatçı olma arzusu ise meraklı bir romantik oluşundan kaynaklanıyor. “Çocukluğumda ansiklopediyi açıp okuduğumda etkilenirdim. Beethoven ormanda uzanmış, kuşları dinliyor, henüz sağır olmamış. Van Gogh bir tarafta kulağını kesiyor. Romantiklik başa bela. Bir de merak,” diyor ve gülüyor. Geç(me)miş zamanı arkamızda bırakarak fakülteden ayrılıyoruz. “54 sene olmuş,” diyor. “Hayat çok uzun. Aynı şeyler tekrar ediyor.”

    1960

    -miş'li geçmemiş zaman

    2014

    -miş'li geçmemiş zaman
  • Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca…

    Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca…

    Ak Parti ve karşıtları arasındaki gerilim, Cumhuriyet tarihindeki diğer kutuplaşmalardan farklı olarak hayat tarzlarıyla ilgili bir kutuplaşma haline geliyor ve gittikçe derinleşiyor.

    BEKİR AĞIRDIR

    Kutuplaşma, farklılaşma veya farklılaşanların birbirinden ayrı düşünmesi demek değildir. Farklı kimlikli, farklı siyasi aidiyetleri olan insanların birbirinden ayrı düşünmesi son derece doğaldır. Kutuplaşma, herhangi bir problemi kendi dinamikleri, aktörleri ve unsurları içinde düşünmeden, kategorik olarak alınan pozisyondan her konuya bakış geliştirmektir.

    Cumhuriyet kurulduğundan beri hiçbir siyasal ve toplumsal sorunu siyaset eliyle ya da uzlaşarak çözemediğimiz için geçen yüzyıldan kalan birçok sorun katlanarak büyüdü ve yeni kutuplaşma alanları yarattı. Bunlardan birisi kimlikler arası kutuplaşma alanıydı.

    Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca...
    Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca...

    Cumhuriyet başlangıçtan itibaren tek tip bir toplum yaratma amacı güdüyordu ve çok sayıda farklı kimlik olmasına rağmen, Sünni, laik ve elit bir Türk azınlığın hâkimiyetinde oldu. Hâl böyle olunca sözgelimi Aleviler, İslamcılar, Kürtler, azınlıklar, köylüler dışarıda kaldı. Doğal olarak bu kimlikler siyasileşti ve çeşitli kutuplaşma alanları oluştu.

    Aslında bu kadar farklı kimliğin olduğu yerde kutuplaşmaların olması son derece normaldi. Normal olmayan, bu kutuplaşmaların şiddete dönüşmesinde her zaman devletin parmağı olmasıydı. Yakın tarihimizde, sözgelimi, pazarda Kürtle Türk ya da Alevi ile Sünni kavga etti de köyü kuşatıp yaktılar gibi bir olay yoktur. Bildiklerimizin hepsi devletin, iktidarın ya da güç sahiplerinin manipülasyonuyla yapılmış işlerdir. 1915, 6-7 Eylül olayları, Çorum ve Maraş katliamları hep aynıdır. Hepsinde bir biçimde egemenlerin ve devletin parmağı vardır.

    Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca...

    Osmanlı Devleti’nin son dönemine ve Cumhuriyet tarihine baktığımız zaman devletin zaman zaman şiddeti körüklemek dışında, her farklı kimliğin içinden belli kesimleri devşirip o kimlik içinde yeni kutuplaşma alanları yarattığını, her zaman bir “böl ve yönet” politikası güttüğünü görüyoruz. Örneğin Osmanlı Devleti döneminde Kürtlerden bir kesimi kendine bağlamış, kendine bağladıklarına vergi kolaylığı gibi bir takım olanaklar sağlayıp onların dışındaki Kürtlere onlar üzerinden baskı yapmış.

    İlk büyük siyasi kamplaşma 1958’de iktidardaki Demokrat Parti’nin Vatan Cephesi’ni kurmasıyla başlayan DP-CHP çekişmesi, Türkiye yakın tarihinin ilk siyasi kutuplaşmasıydı.

    Siyasi kutuplaşma

    Kimlik kutuplaşmasıyla zaman zaman içiçe ilerleyen bir de siyasi kutuplaşma alanı vardır. Yakın tarihimizde siyasi kutuplaşmanın en yoğun olduğu üç dönem, 1958’de Demokrat Parti’nin Vatan Cephesi’ni kurmasıyla başlayan DP-CHP kutuplaşması dönemi, 70’li yıllarda yoğunlaşan sağ-sol kutuplaşması dönemi ve bugünkü Ak Parti yandaşları-karşıtları kutuplaşmasıdır. Ve en tehlikelisi bugünkü kutuplaşmadır.

    Günümüzdeki kutuplaşmanın tarafları, kendilerini hükümet yandaşı ya da karşıtı olarak değerlendiriyorlar ve bütün meselelere bulundukları taraftan bakıyorlar. Düşünün, eğitim sisteminde 4+4+4 gibi köklü bir değişiklik ya da Ergenekon-Balyoz davaları gibi geleceğimizi çok yakından etkileyecek şeyler oldu, ama siyasi kutuplaşma nedeniyle bunlar hiç kendi dinamikleriyle konuşulmadı. Büyük çoğunluk, bu ve benzer olaylara bulunduğu taraftan baktı, siyasi aidiyetleri neyi gerektiriyorsa onu yaptı.

    Bugünkü siyasi kutuplaşmanın geçmişten en önemli farkı, giderek hayat tarzlarıyla ilgili bir kutuplaşma haline gelmeye başlaması ve derinleşmesi. Hepimiz, Etiler Mahallesi deyince başka bir şey, Başakşehir deyince başka bir şey anlıyoruz. Bu semtlerin farklı hayat tarzlarını ifade ettiğini biliyoruz. Ayrı bankalarımız, ayrı kargo şirketlerimiz, ayrı marketlerimiz, ayrı tüketim tercihlerimiz var. Bu belli bir yere kadar normaldir ama şu anda markete giren dört kişiden birinin kafasında kendi kimliğine muhalif diye tanımladığı markalar var ve “bunları asla almam” diyor. Fiyatı, kaliteyi önemsemiyor. Bu sağlıklı bir durum değil.

    Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca...

    Bugünkü kutuplaşmanın önemli bir farkı da şu: bugüne kadar Kürt-Türk, Alevi-Sünni, dindar-laik kutuplaşmalarında kimliklerin meselesi hep devletleydi. Hak devletten talep edilirdi ve gerilim de devletle o kimlik arasındaydı. Sözgelimi dindarlar, Kürtler veya Aleviler yaşadıkları zorluklardan dolayı devlete kızıyorlardı. Hak talebinin muhatabı devlet olduğu için gerilim devletle o kimlik arasında oluyordu ağırlıklı olarak. Bugünün farkı devlete ek olarak kimlikler arasında da bir gerilimin olması. Bugün Kürt hakkını devletten istiyor bir yandan, ama İzmirlinin de o haklarının önünde engel olduğunu düşünüyor. Ya da Gezi’deki bazı insanlar Diyarbakırlı yüzünden istediği haklara kavuşamadığını düşünüyor.

    Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca...

    Bir üçüncü fark da şu, ki bence en önemlisidir, siyasetteki kutuplaşmadan dolayı şiddet giderek toplumsallaşıyor. Kutuplar “betonlaşmış” durumda, yani hiçbir şekilde siyasi tercihinden vazgeçmiyor. Yüzde 35‘lik Ak Parti yandaşı ve yüzde 25‘lik Ak Parti karşıtının betonlaşması da şöyle bir resim çiziyor bize: 52 hafta boyunca seçim yapsak 30 Mart yerel seçimlerindeki sonuçları alırız. Hiç kampanya yapmadan da seçim yapsak aşağı yukarı aynı sonuç çıkar.

    Bu donmuşluk hali, partilerin yeni siyaset üretmelerine de engel oluyor, yeni siyaset üretemedikçe laf bitiyor, küfür kıyamet başlıyor. Siyasi hayatımızda bu hep oluyordu ama artık şiddetin toplumsallaşması ve siyasiler tarafından kışkırtılması sorunuyla karşı karşıyayız. Bu topraklarda bugüne kadar egemenlerin ya da devletin bir müdahalesi yoksa iki kimlik arasında şiddete dönüşmüş olay çok azdır. Halbuki özellikle Gezi’den beri yaşanan palalı saldırgan olayı, “Yüzde 50’yi evde zor tutuyorum” açıklaması, başbakanı kefenle karşılayan gençler veya Tokat’taki bayrak olayı sırasında başbakanın, “Halkımız Tokat’takiler gibi davransın” demesi bu durumun böyle sürmeyebileceğinin tehlikeli işaretleridir. Şiddet fikri giderek meşru bir hale geliyor.

    80 öncesi sağ-sol kutuplaşması silahlı çatışmaya dönüşmüştü ama o zaman bile hayatın her alanına, her hücresine sirayet etmiş bir çatışmadan söz etmiyorduk. Öyle olsaydı iç savaşı konuşuyor olmamız gerekirdi.

    Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca...
    Sağ-sol kutuplaşması 1970’lerin özellikle ikinci yarısında yükselişe geçen sağ-sol kutuplaşması sokaklara taşmış ve zaman zaman silahlı çatışmaya dönüşmüştü ama o zaman bile hayatın her hücresine sirayet etmiş bir kutuplaşma yoktu.

    Bugün kutuplar arası gerilim çok yüksek düzeyde. Ama birçok insanın toplumsal yaşamla özel yaşam arasında çeşitli ayrımlar yaratması şiddet sarmalı içine düşmemize engel oluyor. İnsanlar kendi özel yaşamlarında, evde, ofiste, köyde, kasabada, kimlik farklılıklarını çok da kaale almadan davranıyorlar. Tanıdığı, bildiği, beraber olduğu insanlardan söz ederken mesela “O iyi niyetli Kürt” diyor. Ya da “Başı örtülü ama o samimiyetle inandığı için örtülü” diyor. Ama camdan sokağa bakıp gördüğü Kürt’e, başı kapalıya ya da açığa, kendisinin karşısına koyduğu kimlik neyse ona öcü gözüyle bakıyor.

    Bugünkü siyasi kutuplaşmanın işaretleri 2007 yılından itibaren görülmeye başlamıştı. 2002-2007 arası AK Parti bir tercihte bulundu. AB için çalışmaya başladı, sosyal devlet yönünde çabalar gösterdi. Ama bunlardan çok Cumhuriyet mitingleri, darbe girişimleri konuşuldu.

    Endişeli modernlerin Ak Parti’ye sürekli negatif yaklaşımı Ak Parti yöneticilerinin farklı bir pozisyon almasına yol açtı. Ak Partililer kendileriyle Menderes’in Demokrat Partisi’ni daha çok benzeştirmeye başladılar. Aslında bu benzetme kısmen doğrudur. Yakın tarihimizde devletin tek tipleştirme sırasında dışarıda bıraktığı kesimler politize olup patlama noktasına geldiğinde devlet “bu işe bir el koymak lazım” deyip müdahale etmiş, askeri darbeler olmuş. Bu süreçte birçok kesim siyaset dışında kalmış, siyaset yapmaları engellenmiş. Ak Partililer de bir dönem mağdur edilen, siyaset yapması engellenmiş insanlardır. Kimliklerine sahip çıkmalarını anlayışla karşılamak gerekiyor. Ancak bir dönemin mağduru olan insanların kendileri siyasette avantajlı bir pozisyona geçtiğinde toplumu kendilerine göre şekillendirmek istemeleri kutuplaşmanın şiddetini arttırıyor. En büyük sorun bu.

    Bekir Ağırdır ile yaptığımız söyleşiden derlenmiştir.

  • Önce Çanakkale’ye geldi Karabiga’da Persleri yendi

    Önce Çanakkale’ye geldi Karabiga’da Persleri yendi

    ÇANAKKALE TROYA – GRANİKOS (KARABİGA)

    Makedonya’daki Pella’dan MÖ 334 yılı baharında yola çıkan 30.000 piyade ve 5.000 süvariden oluşan ordu, 20 gün içerisinde Çanakkale Boğazı’nın batı kıyısına ulaşmıştı. Ordusunu 160 parça savaş gemisinden oluşan bir donanma ile Sestos’dan (Akbaş Limanı) Abydos’a (Nara Burnu) geçiren İskender, birkaç yakın subayı ile birlikte Gelibolu yarımadasının ucundaki Eleusis kentinden (Şehitler Abidesi’nin bulunduğu bölge) bindiği gemi ile Troya yakınlarında Asya toprağına ayağını bastı. Ordusu ile Lampsakos’ta (Lapseki) buluştuktan sonra Priapos (Karabiga) yakınlarına geldi. Burada Pers İmparatorluğu’na bağlı Anadolu satraplarının topladığı bir ordu, Granikos ırmağının (Kocabaş Çayı/Biga Çayı) doğu yakasında İskender’in askerlerini bekliyordu. 40 bin kişilik Pers ordusunun 35 bin kişilik Makedon ordusu ile karşılaştığı kısa ve kanlı bu ilk muharebe, İskender’in uzun sürecek Asya seferindeki ilk zaferi ile sonuçlanacaktı.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    ORDUSU NARA’YA KENDİSİ TRUVA’YA

    Bugünkü Şehitler Abidesi’nden Anadolu’ya geçen İskender, önce Truva’yı ziyaret etti; sonra ordusuyla Lapseki’de buluştu; ardından Karabiga’da Pers kuvvetlerini hezimete uğrattı. Granikos Savaşı, Biga kuzeyinde Çınarköprü-Çeşmealtı-Gümüşçay-Adliye köyleri arasındaki alanda meydana geldi. Yakın zamana kadar Granikos Savaşı için yanlış bir mevkide tabela duruyordu.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    SARDİS (SALİHLİ) SMYRNA (İZMİR)

    TANRIÇALAR “İŞTE BURASI” DEDİ

    İskender Kadifekale’de bir ağacın altında uyurken, rüyasına giren Nemesis İzmirlilerin yeni şehrinin burada olması gerektiğini söyler. Ve bugünkü İzmir, Kadifekale eteklerinde kurulur.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    Kadifekale’den baktı İzmir’i yarattı

    İskender ve askerleri Granikos zaferinin ardından, Lidya bölgesinin zengin satraplık şehri Sardis’e (Salihli) yöneldiler. Bugün hala görülebilen antik şehirin bulunduğu kale direnmeden teslim oldu. Büyük İskender’in ordusuyla beraber yürüyen şanı, ona -görece iyi tahkim edilmiş- birçok şehrin kapılarını açacaktı. Daha Sardis’e varmadan, Büyük İskender’in huzuruna çıkan vali Mythrenes ve şehrin ileri gelenleri ona şehrin anahtarını sundular.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    Büyük İskender’in Anadolu seferini ayrıntılı şekilde anlatan tarihçi Lucius Flavius Arrianus (öl.160), İskender ve ordusunun Smyrna’dan (İzmir) geçtiği hakkında bilgi vermez. Zaten çağdaşı ünlü seyyah ve coğrafyacı Pausanias (öl. 176) da bugünkü kentin Büyük İskender tarafından kurulduğunu söyler. Anlatıldığına göre İskender, Pagos Dağında (Kadifekale) avlanırken gördüğü Nemesis tapınağı önünde bir pınarın yanıbaşındaki çınar ağacının gölgesinde yatıp uyur. Rüyasında tanrıça Nemesis Büyük İskender’e hemen oracıkta yeni bir şehir kurup, İzmirlileri “eski şehir”den (bugünkü Bayraklı höyüğü) buraya getirmesini söyler. İzmirliler önce Apollon kahinine elçiler yollayıp, rüyayı yorumlamasını ister. Tanrılardan cevap gelir: “Kutsal Meles nehri ötesinde Pagos’ta yaşayacak insanlar üç kere, dört kere kutlu olacak!” Pausanias, bunun üzerine eski İzmirlilerin “özgür iradeleriyle” Pagos Dağına taşındıklarını ve artık bir değil, iki Nemesis tanrıçasına tapındıklarını söyler.

    Bu hikaye, Roma döneminde imparatorlar Marcus Aurelius, Gordianus ve Arap Phillippus tarafından basılan sikkeler üzerinde resmedilir. Büyük İskender’in Anadolu’yu fethiyle başlayan Helenistik dönemde refaha kavuşarak büyüyen Kadifekale eteklerinde kurulan yeni İzmir ve 4500 yıllık geçmişi olan eski İzmir’de kazı çalışmaları bugün de devam ediyor.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi
    Büyük İskender’in rüyasını tasvir Roma dönemi sikkesi.

    EPHESOS (EFES)

    7 HARİKA’DAN BİRİYDİ

    Efes’teki Artemis Tapınağından bugüne kalan sedece kalıntılardan toplanarak ayağa kaldırılmış tek bir sütun. Turist ve gezginler, dünyanın yedi harikasından biriyle fotoğraf çektirmekten memnun.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    Yaşayan tanrı, Artemis tapınağında

    İyonya bölgesinin liman şehri Ephesos (Efes, Selçuk) İskender’i memnuniyetle karşılar. Tarihçi Arrianus’a göre, şehirdeki Pers ordusunda görev yapan paralı askerlerden bazıları firar etmişti.

    İskender şehre girdiğinde, 22 yıl evvel sırf şöhret için Artemis Tapınağını yakan Herostratos isimli kaçığın sebep olduğu tahribatın tamiri devam ediyordu. İskender Ephesos’ta dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Artemis Tapınağında tanrıça- ya kurban ve hediyeler sundu. Ordusunun üniformalı geçit törenini izledi. Doğduğu gün (20 Temmuz M.Ö. 356) yakılan Artemis tapınağında adak yazıtının kendi adını taşıması koşuluyla inşaat maliyetini yüklenmeyi teklif etti. Strabon’un aktardığına göre mağrur Ephesoslular İskender’e hitaben, “Bir tanrının diğer tanrılara bağışta bulunması” uygun değildir diyerek teklifi geri çevirdi.

    Büyük İskender’in Ephesos ve Artemis Tapınağında bıraktığı izler yalnızca tarihçilerin anlattığından ibaret. Bugün Türkiye’nin en çok ziyaret edilen örenyeri Efes’teki (2012’de 1.888.173 ziyaretçi) Artemis Tapınağından geriye kalan, sadece ayağa kaldırılmış tek bir sütun.

    PRİENE (GÜLLÜBAHÇE) MİLETOS (MİLET) DİDYMA (DİDİM)

    Denizde kaybetmedi karada kazandı

    İskender Efes’ten sonra güneye doğru yoluna devam etti. Priene (Güllübahçe) kenti savaşmadan teslim oldu. Kentteki Athena Tapınağından -vaktiyle- çıkarılan ve bugün British Museum’da bulunan bir kitabede şöyle yazar: “Kral İskender bu tapınağı Athena Polias’a ithaf eder”.

    Buraya 15 km. mesafedeki Miletos’ta ise durum farklıydı. İyonya’nın önemli liman kenti Milet, Pers İmparatorluğunun stratejik merkezlerinden biriydi. Şehirdeki Pers kuvvetleri, donanmanın yardımlarına geleceği umuduyla İskender’e direndi. Ama İskender’in küçük donanmasının liman girişini Perslerden önce tutması, kara ordusunun taarruzları ve etkili kuşatma makineleri sayesinde Miletos düştü.

    İskender Kıbrıslı ve Fenikelilerden oluşan Pers donanmasına karşı denizde etkili olamayacağını biliyordu. Ayrıca denizde kaybedeceği bir savaş şanına leke sürebilirdi. Dolayısıyla limanları karadan ele geçirerek Pers donanmasını etkisiz ve işlevsiz hale getirmeyi planladı ve başardı. Bu doğrultuda da artık ihtiyaç duymadığı kendi donanmasını lağvetti.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    2500 YILLIK KUTSAL YOL

    İskender ve askerlerinin, Miletos-Didyma arasında yürüdükleri kutsal yolun bir bölümü bugün hala duruyor. Onlar geçerken yolun üzerinde gördükleri Brankhid heykelleri (üstte), bugün İstanbul Arkeoloji Müzesinde ve British Museum’da sergileniyor.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    HALİKARNASSOS (BODRUM)

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    Bodrum cenneti cehennem gibiydi

    Perslerin kontrolündeki Ege limanlarının en önemlisi, Karya bölgesinin başkenti Halikarnassos’du (Bodrum). Antik çağdaki görkemli surlarının kalıntıları bugün de görülebilen şehrin savunmasını, Pers İmparatorluğu’na bağlı Yunanlı komutan Memnon üstlenmişti. İranlı, Yunan ve Karyalı askerlerden oluşan savunma birlikleri de satrap Orontobates komutasındaydı.

    Halikarnassos kuşatması karşılıklı taarruzlarla çok çetin geçti. Büyük İskender ve ordusu, hemen şehrin girişinde mukavemet eden bir grupla karşılaştı. Güçlü Makedon ordusu direnişçileri ezdi geçti, durdu. Kuş uçuşu 500 metre mesafede bir hendeğin ardında tahkim edilmiş ana savunma surları ve ardındaki şehre bakan Büyük İskender, Halikarnassos’u kuşatıp nasıl ele geçirebileceğinin hesabını yaptı.

    İskender’in taarruzları üzerine şehri ateşe veren savunmacılar, bugün yerinde Bodrum Kalesinin bulunduğu ve o çağdaki öncülü bir ada üzerinde kurulmuş kale ile Salmakis Burnunda (Bardakçı) bulunan kaleye sığındılar. Şehri ele geçirip kendine bağlayan İskender, şehre satrap olarak kral Mausoleos’un (Halikarnassos’a dünyanın yedi harikasından biri olan Mausoleum’u yaptıran) kızkardeşi Ada’yı atadı. Kuşatma sırasında Myndos (Gümüşlük) şehrine gidip burayı da ele geçirmeye çalışan İskender başarılı olamadı.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi
    İskender şehri ele geçirdikten sonra, yönetici olarak kral Mausoleos’un kızkardeşi Ada’yı atadı. Kraliçe Ada’nın gerçek iskeleti ve bu istekelet üzerinden yapılan modelleme bugün Bodrum Sualtı Müzesinde.

    THE MARMARA’DAN İDARE ETTİ

    Bodrum’u kuşatan İskender, bugün The Marmara Otelinin bulunduğu yerden şehre bakmış ve askerlerini yönetmişti. Şehri savunanlar kıyıya doğru çekilmiş, kenti tamamen ateşe vererek, şimdiki kalenin bulunduğu yerde tekrar mevzilenmişti.

    TELMESSOS (FETHİYE) KSANTOS (KINIK)

    LETOON PATARA PHASELİS

    PERGE (AKSU) ASPENDOS (BELKIS)

    SİLLYON – SİDE TERMESSOS

    SAGALASSOS (AĞLASUN)

    ASKANİA (BURDUR GÖLE) KELAİNAİ (DİNAR)

    Side hemen teslim oldu Termessos kafa tuttu

    İskender’in bundan sonraki amacı kıyı kentlerini ele geçirerek Likya ve Pampilya’ya yönelmekti. Telmessos (Fethiye), Pinara (Minare köyü), Ksantos (Kınık), Patara ve pek çok küçük kent savaşmadan İskender’e teslim oldu. MÖ 334 yılı bitip 333 yılı başlarken, İskender ve ordusu Phaselis’te idiler. Genç fatihin bugünkü Kemer yakınındaki antik kentte uzun süre kaldığı bilinir. Bu cennet köşede büyük ihtimalle hem planlarını gözden geçirmiş hem de tatil yapmıştı!

    Daha sonra ordusunu iç bölgelere doğru yürüyüşe geçirdi. Askerleri dağ yollarından yürürken, kendisi yol olmayan kıyılardan Antalya yakınlarındaki Perge (Aksu) şehrine geldi ve ordusuyla tekrar buluştu. Pamfilya bölgesindeki Aspendos (Belkıs) ve Side karşılarındaki orduyu görünce boyun eğdiler. Burada bir tek Sillyon (Serik kuzeybatısında) şehri İskender’e teslim olmadı. İskender de burada bir kuşatma savaşı ile zaman kaybetmek istemedi.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    Side’den geriye dönerek, bugünkü Korkuteli üzerinden kuzeye, Pisidya’ya doğru yürüşe geçen İskender ve muzaffer ordusu, bu bölgenin savaşçı halkının yaşadığı dağ şehirlerinden birinde belki de en önemli başarısızlığını yaşadı.

    Gerçi daha önce de Myndos ve Sillyon’u alamamıştı ama, bunun pek üzerinde durmamıştı; zira onlar hem küçük hem de maliyetli bir kuşatmaya değmeyecek kadar önemsiz yerleşimlerdi. Ama bugün Türkiye’deki en etkileyici antik yerleşimlerden birisi olan Termessos, dağın tepesindeki stratejik konumunu iyi kullandı ve İskender’in kuşatmasına direndi.

    Morali bozulan İskender bunun üzerine daha kuzeyde bulunan Sagalassos’a (Burdur, Ağlasun) yöneldi. Bu kent de coğrafi konumuna ve savaşçı halkına güveniyordu ama, Makedon savaşçıların zaferine engel olamadı.

    SUR HÂLÂ AYAKTA

    MÖ 333’te Gordion’a gelen Büyük İskender, “Asya’nın düğümü”nü keserek çözdü. Makedon Fatih 2347 sene önce buraya ulaştığında, bugün hala ayakta olan şehir surları onu karşılamıştı.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    Çözemediği düğümü kesti efsaneye efsane ekledi

    Askania (Burdur) gölü ve Kelainai (Dinar)’dan geçen İskender ve ordusu eski Frigya krallığının başkenti Gordion’a (Yassıhöyük) ulaştı ve bahar ayları gelene kadar burada konakladı. Büyük İskender Gordion’da Makedonya’dan yola çıkmış 5 bin civarında taze kuvvetleri ile buluştu, Atina’dan gelen elçileri kabul etti. Efsaneleşmiş “Gordion düğümü” olayını Arrianus şöyle anlatır:

    “Kral Midas’ın çağlar önce Gordion akropolüne bıraktığı arabanın boyunduruğunu arabaya bağlayan düğümü çözecek kişi Asya’nın efendisi olmaya yazgılanmıştı. İp kızılcık ağacı kabuğundan yapılmış ve düğüm öylesine kurnazca bağlanmıştı ki, kimse nerede başladığını ve nerede sonlandığını göremiyordu. İskender düğümü nasıl çözeceğini bulamadı, ama gene de onu olduğu gibi bırakmayı istemiyordu. Çünkü başarısızlığı halk arasında rahatsızlıklara yol açabilirdi. Bundan sonra ne olduğu konusunda anlatılanlar değişiktir. Kimileri düğümü kılıcının bir vuruşuyla kestiğini ve ‘şimdi çözüldü!’ dediğini söyler…”

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi
    İtalyan ressam Giovanni Paolo Panini’nin 1718 tarihli eserinde, İskender, bir türlü çözülemeyen meşhur Goridon düğümünü kılıcıyla kesiyor.

    Barry Strauss’un dediği gibi “Gordion düğümünü çözen kişinin hamlelerinde yavaş ve temkinli olmaya tahammülü yoktu. İskender sürekli ileriye doğru giden bir genç kahramandı. Ama bu yalnızca bir mitti.”

    Kahinlerin de öngördüğü şekilde, İskender gerçekten Asya’nın efendisi oldu; ancak imparatorluğunun ömrü de, bulduğu kestirme çözüm gibi kısa sürdü.

    Düşmanlarını kaçırttı, Tarsus Çayında üşüttü

    Gordion’dan Ankyra’ya (Ankara) hareket eden İskender, Kapadokya’dan geçerek Kilikya Kapıları’na ulaştı (Gülek Boğazı). Orta Anadolu’dan Doğu Akdeniz’e en uygun geçit yeri olan bu dar kayalıkları korumakla görevli Pers askerleri İskender ve ordusunu görünce kaçtılar. Toroslar’dan aşağı Tarsus’a indi. Komutanlarından Parmenion’u ordunun bir bölümü ile güneydoğuya, bugünkü Amik ovasına açılan geçit olan “Suriye Kapıları”na gönderdi (Belen Boğazı).

    Bugün Pozantı – Tarsus – Mersin otoyolunda seyreden ağır vasıtalar, Büyük İskender ve ordusunun da geçtiği Gülek Boğazı’nda virajı dönerken yavaşlıyor. Serin bir yaz gecesi, Boğazı tutan Pers muhafızları Büyük İskender’in kudretinden korkup kaçmışlardı. Ertesi gün virajlı yollardan geçip Çukurova’ya (Ovalık Kilikia) inen genç Makedon kralı, sıcaktan bunalıp ferahlamak isteyince Kydnos nehrinde (Tarsus Çayı) yüzme molası verdi. Hemen ardından nehrin aşırı soğuk sularından şifayı kaptı ve hayatından ümit kesilecek kadar hastalandı. Daha sonra ise Philipos isimli genç bir hekimin hazırladığı iksirle iyileşti.

    KİLİKYA KAPILARI (GÜLEK BOĞAZI)

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    TARSOS (TARSUS)

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    GEÇİŞ RAHAT, GİRİŞ TEHLİKELİ

    İskender’in Gülek Boğazını rahatlıkla geçtiği yerden bugün otoyol geçiyor (üstte). Girip üşüttüğü için ağır hastalanmasına yol açan Tarsus Çayı önüne ise uyarı levhası konmuş!

    SOLOİ (VİRANŞEHİR)

    Savaştan önce dinlendi eğlenceler düzenledi

    Sağlığına kavuşan Büyük İskender Soloi’de (Viranşehir, Mersin) konakladı ve sağlık tanrısı Asklepios’a kurbanlar sundu; tören alayı düzenleyip eğlenceler tertip etti. Buradan dağlardaki Kilikya yerleşimlerine akınlar düzenledi. Ceyhan nehri ağzındayken, Pers kralı Darius ve 100 bin kişilik ordusunun kapılarından geçtiği Kilikia’ya iki günlük mesafede olduğu, Amik ovasında tertiplendiği haberini aldı, hemen savaş konseyini topladı. Tarsus ve Soloi’de sağlık sebebiyle (veya keyfinden) uzun süre kalan Büyük İskender’i muharebe için en uygun yer olan Amik ovasında bekleyen Darius, danışmanlarının bütün ısrarına rağmen genç Makedon kralın peşine düşmeye kalkınca savaşın kaderi değişti.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    TARİHSEL MUTLULUK

    Soloi’de bugün de neşe var. Roma dönemi kalıntıları üzerinde akşam güneşinin tadını çıkaran kadınlar.

    İSSOS (DÖRTYOL) PAYAS

    Dar alanda avlanan Persler

    İskender’in 40 bin kişilik ordusu önce İssos (Dörtyol yakınları) şehrinde konakladı. Güneye yönelip, o zaman henüz kurulmamış olan, daha sonra adını taşıyacak Alexandria ad Issum (İskenderun) şehrinin kuzeyinden, Myriandros şehrine geldiler. Amacı, Belen geçidinden geçip Darius’un ordusu ile Amik ovasında karşılaşmaktı. Eğer bu ger- çekleşseydi savaş arabaları ve süvarileri bulunan 100 bin kişilik Pers ordusu, Amik ovasının düz ve geniş alanlarında çok daha iyi manevra yapıp İskender’in sayıca az kuvvetlerini kuşatıp yok edebilecekti. Ama Darius danışmanlarının kurbanı olacak; İskender’i aramak için kuzeye hareket edecek ve meydan savaşında avantajlı olacağı alanı terk edecekti.

    1-2-826x1Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi024

    Pers ordusunun konumunu öğrenen İskender, ordusunun cephesini kuzeye yöneltti ve Pinaros (Payas) çayının Amanosların dik yamaçlarından ovaya inip Ak- deniz’e karıştığı çok dar bir mevkide, çayın güney kıyısında savaş tertibi aldı. Bu dar alandaki muharebede Persler süvari ve savaş arabalarını etkin bir manevra ile kullanamadılar. İskender çatışmaların en kritik anında, seçkin süvariler ile Payas çayının doğusundaki yamaçlardan nehrin karşı tarafına geçerek direkt düşman karargahına taarruz edince Darius kaçtı; lidersiz kalan ordusu da Makedon askerleri tarafından biçildiler.

    İssos zaferi sonrası , İskender’in hem Batı’nın hem Doğu’nun hakimi olmasının yolu açıldı. Muzaffer komutan Hindistan’a dek uzanan fetihlerine devam edecekti.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi

    PERSLERİM AĞA DÜŞTÜĞÜ YERDE

    İssos Savaşında dökülen kanın aktığı kıyılarda, bugün ağır sanayinin faaliyet gösterdiği Payas Çayında, gençler -belki de Antiokhus kumandasında bir askerin okunu attığı yerde- serpme atıp balık avlıyor. Arka planda savaş coğrafyası.

    Zülkarneyn efsanesi ve ‘Müslüman İskender’

    NECDET SAKAOĞLU

    İlk Batı-Doğu imparatoru İskender’le (öl. MÖ 323), Hicaz-Arap dünyasında yeni bir dinin müjdecisi olan Hz. Muhammed (öl. 632) arasındaki zaman 955 yıl. İskender pagan, hatta tanrıyım demiş. Ortamı ve yaşantısıyla İslamiyet-Arabistan arasında ilgi kurulamaz. Öyleyken, İslâm dünyasındaki yeri peygamberlik düzeyinde. İskender ve Zülkarneyn’i, Doğu-Batı kaynaklı bilgi ve söylenceler, çözümü zor bir karmaşıklıkla sarmalamış. Kur’an’daki Kehf suresindeki Zülkarneyn’in İskenderliği, müfessir tarihçilerin yorumu. Tanrının İskender’e peygamberlik verdiğine inanan yorumcular da olmuş; Kehf Suresindeki “Dekiyâ Zülkarneyn…”, “ Dediler ki ey Zülkarneyn…” diye başlayan âyetler, peygamberliğinin kanıtları sayılmış. “Eğer peygamber olmasaydı Tanrı ona hitap etmezdi” diyenlere karşılık “bu açık hitap değildir” diyen yorumcular da var. Kaynakları, sözlü-nakilci aktarımlar olan Tâberî (öl. 923), Tarihü’l-Ümem ve’l-mülûk (Milletler ve Hükümdarlar Tarihi) adlı eserinde İskender-Zülkarneyn bahsinde şu bilgileri verir: “Bu İskender’in lakabına Zülkarneyn derler. Mağribi (batıyı) ve Maşrıkı (doğuyu) temaşa eyledi. Karn diye Arapça boynuza derler. O sebepten, cihanın bir köşesi şark bir köşesi garptır. İkisini de gördüğü için Zülkarneyn dediler. Maşrık tarafında iki dağın arasında bir set yaptı. Yecüc ve Mecüc’ü geçmekten men eyledi…”

    Zülkarneyn’i İskender diye tanımlayan Kur’an yorumcusu Kadı Beyzavî de (öl.1291) , “İskender, peygamberliği kesin olmasa da iyi bir mümin, Zülkarneyn de sıfatıydı” diyerek açık kapı bırakmış. İki cihanın hâkimiyetine ulaştığından, cihangirliğinin simgesi olmak üzere tâcında iki “karn” (boynuz) varmış, bundan dolayı “iki boynuzlu” anlamında “Zülkarneyn” denilmiş.

    Önce Çanakkale'ye geldi Karabiga'da Persleri yendi
    Boynuzlu taçla betimlenmiş İskender kabartmalı gümüş sikke, MÖ 3. yüzyıl. British Museum

    Hafid Efendi, açımlı Galatat sözlüğünde (H.1221) “Büyük bir melikin ismidir. İmanında ve doğruluğunda ittifak, nebiliğinde ihtilaf vardır. Zülkarneyn adı verilmesi bir kavmi iki defa İslâma davetinden veya başının iki yanında boynuz gibi örülmüş saçındanmış. Bir rivayette de ‘koç gibi yiğitliği’ miğferinde iki boynuzu olduğundanmış” demiş.

    Aristo’nun İskender için yazdığı öğüt kitabının Arapçası Kitâbü’r-Riyase ve fi’s-Siyase’yi, Nevâlî (16.yy) Ferruhnâme adıyla Türkçeye çevirmiş. Bu eski yazma kaynak,İskender’egiydirilenİslâmi kimlikten doğrudan söz etmemiş. Daha önemli Türkçe bir kaynak, Osmanoğullarının da ilk tarihlerinden sayılan Ahmedî’nin (öl. 1412?) İskendernâme mesnevisidir. Bu ve başka Türkçe ve Farsça İskendernâmeler, İskender’in yaşamı, savaşları üzerine kurulmuş manzum destansı eserlerdir.

  • Muhafaza etmeyen muhafazakâr liderler

    Muhafaza etmeyen muhafazakâr liderler

    Anti-demokratik uygulamalar konu edildiğinde, siyasi iktidar temsilcilerinin yıllardır söylemekten sıkılmadığı, hatta zevk aldığı bir cümle var: “Demokrasi olmasaydı böyle konuşup, yazabilir miydin?” Buradaki “haddini bil, demokrasi dediysek de tepemize çık demedik” vurgusuyla, daha az gelişmiş demokrasilerden veya otoriter rejimlerden örnekler verilerek, “yat-kalk dua et, durumuna şükret”e getirilir. Bizler de “evet, adam haklı” dönüşü yapar, son düzlüğe geliriz: “Allah seni başımızdan eksik etmesin!”

    Muhafaza etmeyen muhafazakâr liderler

    Bu Ağustosta yeni bir cumhurbaşkanı seçeceğiz. Ülkemizi “iç ve dış düşmanlara karşı” koruyacak güçlü bir “baş”a olan ihtiyacımız kimilerine göre pek artmış durumda. Dünyanın ve özellikle Ortadoğu’nun halini ve Türkiye’deki kutuplaşmayı gözönüne alınca, bize şöyle vurunca inletecek, sözünü dinletecek, anlamayanı sindirecek, çatışma kültürü ustası bir başkan lazım gibi.

    Her konuyla ilgili mutlaka bir fikri olan, her konuya mutlaka müdahil olan, gündem yaratan, her gün gazete ve televizyonlarda boy gösteren, eleştiriye tahammülü olmayan ve iş bilen, iş bitiren bir lider…

    Maalesef ülkemizde yaşayan insanların neredeyse yarısı, böyle bir lidere olan ihtiyacı henüz yeterince kavrayamamış görünüyor. Hâlâ tüm kesimleriyle toplumu kucaklayan, tüm eğilimleriyle toplumu taşıyan, gündelik siyasetin üstünde duran, gerek aldığı eğitim gerekse kişisel tarihi bakımından kaliteli bir kariyeri bulunan, uluslararası saygınlığı-ağırlığı olan bir başkan özlemi var. Bu özlem örneğin Avustralya, Yeni Zelanda veya Uruguay için geçerli ve karşılığını bulmuş olabilir; ama bizim memleketimiz “bir başka”dır ve herhangi bir yabancının bu ilişkileri tam manasıyla anlaması pek mümkün değildir.

    Bizim tarihimizdeki ‘baş’lar, yaşadıkları döneme damga vurmayı sever. Hem isimleri hem eserleriyle yaşarken efsane olmak isterler. Özellikle tarihî-doğal doku üzerinde geri dönüşü olmayan projelere imza atmak, önceki liderlere bu alanda fark atmak ve bunları ekonomik-kültürel gelişmenin bir ifadesi gibi pazarlamak, temel stratejidir. Böylelikle kendi dönemleri içinde irili-ufaklı milatlar yaratmış, kendilerini bu şekilde tarihe kazımış olurlar.

    Yaygın kanaatin aksine ‘baş’ların siyasi çizgisi, dünya görüşü, inancı, vizyonu pek önemli değildir. Bu tür şeyler “sıradan vatandaş”ların dönemsel eğilimlerine göre şekillendirilen konuşma balonlarıdır. Yoksa başkanlık ve iktidar nimetleri, böyle bir toplumsal değerler silsilesine bağlanamayacak kadar ciddi bir yaklaşım gerektirir. Yakın geçmişteki çoğu liderimizin en önemli ortak özelliği ise, tarihî ve kültürel mirası muhafaza etmekten özenle kaçınmaktır. Bunu yapabilmek için de “muhafazakar olmak” esastır; böylelikle ecdada yaslanarak “yanlış anlaşılmalar”ın önüne geçersiniz.

    Sonuçta Türkiye her yeni liderle, yepyeni bir “restorasyon dönemi” yaşar. Herkese iyi tatiller. Eylül’de, yeni bir dönemde görüşmek üzere.

  • Modernleşmenin yan etkileri

    Modernleşmenin yan etkileri

    Osmanlı modernleşmesini başlatan olmasa da, kalıcılığını sağlayan Sultan II. Mahmut’un saltanat dönemi (1808-1838), birçok toplumsal/siyasal gerginliğe sahne olduğu gibi, devlet-toplum gerginliğinin de ortaya çıktığı dönemdir. Yeniçeri ordusunun varlığına son verilen bu dönemde devlet büyük çaplı bir dönüşüm geçirmiştir. Dolayısıyla, her ne kadar Tanzimat dönemini 1839’da başlatmaya alışmışsak da, II. Mahmut’un saltanat yıllarını bu döneme katmak hiç de yersiz olmaz.

    Vatan aynı vatan kafa ayrı kafa

    Yeniçerilerden alaylı-okullu çekişmesine

    Yeniçeri ordusunun 1826’da kaldırılması bir dizi toplumsal gerginlik yaratmıştı. Gerçi dinî çevrelerin yüksek kademelerdeki memurları II. Mahmut’un reformlarını destekliyorlardı. Ama Sultan’a “gâvur padişah” adını yakıştıran toplumda böyle bir destek olmaması, yeniçerilerin de özellikle İstanbul’un esnaf ve sanatkâr zümresinden ayırdedilemeyecek bir konumda bulunması, resmî çevrelerin daha sonra “vak’a-i hayriyye” diye adlandıracağı olayı dinî bir kisveye soktu. Toplumsal desteğin en alt II. Mahmud kademelere kadar yayılması amacıyla, ülke çapındaki yeniçeri avı, Bektaşi avına dönüştü. Ancak yeniçeriliğin kaldırılması, bazı yabancı gözlemcilerin ve daha sonra Namık Kemal’in de vurguladıkları gibi, devlet karşısında toplumsal direnişin de sonu oldu.

    Modernleşmenin yan etkileri
    II. Mahmud

    Sultan II. Mahmut ve Tanzimat dönemlerindeki eğitim hamlesi de kutuplaşmalara neden oldu. Yeni hukuk dizgesinin gerektirdiği kadrolar, giderek hakimler ve savcılar olarak kadıların pabucunu dama atarken, medreseler yalnızca müderris yetiştirebilen okullara dönüştüler. Kadılıkların uzun zamandan beri yüksek bürokrat ve ulemâ çocuklarının tekeline geçmiş olması nedeniyle zaten rahatsız olan medrese öğrencileri, II. Meşrutiyet’e, hattâ Millî Mücadele dönemine kadar iktidar karşısında isyancılık potansiyeli taşıdılar. 31 Mart Vak’asında görüldüğü gibi bu sefer de müttefikleri Harbiye Mektebi mezunları karşısında maaşlarını ve emekliliklerini yitirme tehlikesiyle karşılaşan alaylı subaylardı.

    Okululular da kendi aralarında bölündüler. Yüksek rütbeli memurların hizmetinde çalışanların az sayıdaki oğullarını saymazsak, 19. yüzyılda kurulan modern okullara giren öğrencilerin neredeyse tamamı, memuriyet soyluluğu diye adlandırabileceğimiz, Osmanlıların “askerî” dedikleri sınıfa mensuptu. Bu tekel, özellikle Harbiye Mektebi’nde 93 Harbi’nden sonra kırıldı. Ancak, II. Abdülhamid’in “zâdegân” sınıfı yaratma çabalarının da katkısıyla, sınıfsal-siyasal bir gerilim havası sürdü. Asım Gündüz anılarında Harbiye’de kendisinin sınıf birincisi olduğunu, ama “İstanbullu” olduğu için Ali İhsan Sabis’in sınıf birincisi yapıldığını söyler.

    Modernleşmenin yan etkileri
    Yeni düzenin kaybedenleri 31 Mart isyanının bastırılması sırasında Beyoğlu’nda bir çatışma. 1. Ordu askerlerini isyana teşvik edenler arasında çok sayıda alaylı subay ve medrese öğrencisi bulunuyordu.

    Devletlülerden yeni yetmelere

    Cumhuriyet Halk Fırkası’nın başındaki, alçakgönüllü kökenlerden gelen Atatürk – İnönü – Peker üçlüsünün karşısında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kuranların hepsinin ya paşazâde ya da büyük ulemâ çocukları olması da tesadüf değildir. Modern eğitimin yaygınlaşması ve parlamentarizme geçiş, farklı kesimlerin şikâyetlerini kanun çerçevesinde dile getirmelerini sağlamıştı. Böylece, ülkenin dört bir yanından gelen, okumuş ve vilâyet meclislerinde siyasal deneyim kazanmış üyelerin oluşturduğu ilk Meclis-i Mebusan’ın Sultan II. Ab- dülhamit’ce susturulması, birçok konuda eleştirilen Bâb-ı Âlî paşalarının da rahat bir nefes almasına yaradı. Ama aynı senaryonun II. Meşrutiyet’te de sahnelenmesine bu kez mebuslar izin vermedi ve kendilerini ayak takımı olarak gören Sadrazam Kâmil Paşa güvensizlik oyuyla 1909 Şubatında düşürüldü.

    Jön Türklerin İttihat ve Terakki Cemiyeti’yle Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na bölünmeleriyle, daha sonra İttihat ve Terakki üyelerinin meşrutiyetçiler ve cumhuriyetçiler biçiminde kutuplaşmalarında da aynı sınıfsal-kültürel gerilim vardır. Çok çeşitli kültürel ve siyasal itirazları da olmakla birlikte, Hürriyet ve İtilâf yanlıları arasında Osmanlı soyluluğu, İttihat ve Terakki’ye oranla daha ağırlıktaydı. Bu kesim de meşrutiyet istiyordu, ama meşrutî monarşide sultana, Alman modelinde olduğu gibi, ciddî bir anayasal güç tanıma yanlısıydı. Ulusal egemenlik ilkesini kesin olarak yerleştiren İttihatçılar ise, daha sonra simgesel bir monarşiyi sürdürme ve cumhuriyete geçme seçenekleri karşısında, yine büyük çapta toplumsal köken çizgisiyle ayrıldılar. Padişaha ve Osmanlı Devleti’ne asırlardan beri hizmet etmiş bir aileye mensup olmamak, siyasal rejim konusunda köktenciliği kolaylaştırıyordu. Öte yandan, cumhuriyet istemeyen Rauf Orbay ise, Süleyman Necati Güneri’nin anılarında söylediklerine bakacak olursak “Âl-i Osman’dan başka rehber kabul etmiyorum. Babamın vasiyeti vardır. ‘Âl-i Osman zevâl bulursa git, başka İslâm hükümetlerinin birine hizmet et’” diyebiliyordu.

    Ne var ki, Cumhuriyet’i kuranlar, partilerinin programında söylendiği gibi, “hiçbir cemaate imtiyaz tanımıyan” bir düzen kuramadılar. Yine parti programında sözü edilen, “serbest meslek erbabının … [k]abiliyetleri ve hizmetleri karşılığını görmeleri için faaliyetleri sahasını açık ve emin bulundurmak vazife”si yerine getirilmedi. Eğitimin yaygınlaşmayı sürdürmesi, yeni yetişenleri yeni düzene kazandıramadı. Sözgelimi, hukuk eğitimi aldıktan sonra memleketlerinde avukatlık bürosu açan gençler, iktidar partisinin yerel örgütüne kabul edilmediler. Parti mensubu avukatların tercih edilmesi nedeniyle, büroları örümcek ağlarıyla kaplandı. Bu da, Demokrat Parti kurulduktan sonra yeni partinin il ve ilçe örgütlerini intikama susamış yeni bir orta sınıfın doldurmasına ve giderek CHP ile DP/AP arasında 12 Eylül 1980 darbesine kadar süren bir kan davasına yol açtı.

    Modernleşmenin yan etkileri
    Cumhuriyet anlaşmazlığı Milli Mücadele’nin, daha sonra cumhuriyet konusunda anlaşmazlığa düşen iki önderi: Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey Sivas’ta (1919).

    Dinî cemaatlerden etnik kimliklere

    Merkezde alınan kararların veya reformların doğurduğu kutuplaşmaların yanı sıra, geç dönem Osmanlı toplumunda görülen bazı gelişmeler de zaman zaman kanlı kavgalara dönüşebilen kutuplaşmalar yaratmıştır. Gerek devşirme sisteminin 17. yüzyıl ortalarından itibaren büyük çapta terk edilmesi, yani Osmanlı kimliğinin ciddî bir biçimde değişmesi, gerekse Avusturya ve Rusya ile 18. yüzyılda yapılan savaşların neredeyse tümünde Balkanlar’da isyanların çıkması, “yönetilenler” anlamına gelen “reâyâ” sözcüğünün 18. yüzyıl sonlarıyla 19. yüzyıl başlarında “gayrımüslim” anlamına gelmesine neden olmuştu. Buna koşut olarak da, Müslümanlar için “millet-i hâkime”, yani “egemen cemaat” denme- ye başlandı. Bu gelişme, Batı Avrupa’da dinlerüstü bir yurttaşlık kültürünün oluşmaya başladığı bir dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nda dinî bir kutuplaşma döneminin başladığına işaret eder. 19. yüzyılın ilk çeyreğinde patlak veren Sırp ve Yunan isyanları da bu kutuplaşmayı iyice keskinleştirdi. İşte Tanzimat’la birlikte yerel yönetimlerde Hristiyanların da söz sahibi olması, tam bu kutuplaşma ortamında ve Yunanistan’ın bağımsızlık, Sırbistan’ın da özerklik kazanmış oldukları bir zaman diliminde gerçekleşti. Ama en alt kademedeki Müslüman tebaadan en tepedeki devlet yöneticilerine kadar büyük çoğunluk, bunu istemeksizin, mecburiyetten kabul ediyorlardı. 1856’da bütün Osmanlıların eşit olduğunu ilân eden Islahat Fermanı’nın okunduğu töreni onuncu “tezkire”sinde betimleyen Cevdet Paşa, tören sırasında herkesin suratının asık olduğunu, ortalığı adetâ bir yas havasının kapladığını anlatır.

    Öte yandan, Girit’te ve başta Bosna-Hersek olmak üzere Balkanlar’ın bazı bölgelerinde Osmanlı toplumu, büyük toprak sahibi Müslümanlar, kiracı Hristiyanlar biçiminde ayrışmıştı. Bu ortam, milliyetçilik tohumlarının hızla yeşerebilmesine müsait bir zemin hazırladı. Sınıfsal kutuplaşma, hızla dinî/etnik kutuplaşmaya dönüştü. Böylece Balkanlar’da bir dizi ulus-devletin ve bugünkü sınırların oluşması sürecinde Müslümanlar büyük ölçüde dışlandılar ve daralan Osmanlı topraklarına göç ettiler. Bu göç süreci ise, birçok önemli sonuç doğurdu. Bu sonuçların biri, Osmanlılığın daha çok İslâm unsuru üzerinden tanımlanması ve Hristiyanların Trakya ve Anadolu’dan çıkartılması isteğinin dile getirilmesiydi. Nitekim Balkan Savaşı’ndan sonra Bulgaristan’la, Millî Mücadele’den sonra da Yunanistan’la nüfus mübadelesi yapıldı.

    Kısmen bu birinci sonuca bağlı olan ikinci bir sonuç ise, Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkma aşamasında Sünnî İslâm’ın Türk kimliğinin belirleyici bir öğesi konumuna gelmesiydi. Yani Türk milliyetçiliği, Alevî unsurunu da dışlayan bir biçimde tanımlandı. Gerçi Osmanlılık, çok uzun bir süredir Sünnîlik’le içiçe gelişmişti. Merkezî Osmanlı kül- türünün etkilediği Türkçede “Kızılbaş” ve “Dürzü” sözcükleri, birer küfür olmuştu. Nitekim Sivas’tan 1919 Temmuzunda Erzurum’daki Mustafa Kemal Paşa’ya yazan Albay Refet (Bele) Bey de, Sivas yöresi Alevilerini “kansız” biçiminde adlandırmıştır. Ayrıca Türk milliyetçiliği, tutunabilmek için İslâmcılık ideolojisine bir dizi ödün vermek zorunda kalmıştı. İşte bu yüzden Ziya Gökalp’in programı yalnızca “Türkleşmek ve muasırlaşmak”tan ibaret kalmamış, bir de “İslâmlaşmak” içermek zorunda kalmıştı. Gökalp’ten sonra Şemsettin Günaltay, Alevîleri tamamen dışlayacak, 1923’te yayımladığı Maziden Atiye kitabında ise Orta Asya iklim ve coğrafyasının Sünnîlik’i Araplardan bile daha iyi taşıyacak bir Türk karakteri yarattığını ileri sürecektir.

    Kürtler yeni rejimle bağları koparıyor

    Cumhuriyet tarihinin ilk kutuplaşması, Cumhuriyet’in kurulmasının ardından Şeyh Sait isyanı diye bilinen Kürt isyanı ile gerçekleşti.

    MASİS KÜRKÇÜGİL

    Kürtler 1919’dan itibaren Ankara’da işgale karşı Türk ve Kürt birliğini işaret eden İslami söylem ve Mustafa Kemal’in Kürt ileri gelenlerini harekete katma konusunda hassasiyetiyle İstiklal Harbini desteklediler. Lozan Konferansında İsmet Paşa Kürtlerin gerçek temsilcilerini içinde bulunduran Ankara hükümetinin Türklerin ve Kürtlerin hükümeti olduğunu belirtmişken kısa süre sonra durum değişti.

    Modernleşmenin yan etkileri
    1925’teki ayaklanma ve bastırma hareketleri sırasında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan karikatürler. “Demir mengene” ve “Türk’ün yalın kılıcı”.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde bile Kürtler arasında milliyetçi hareket gelişmemişken, Saltanat ve Hilafetin birleştiriciliği altında Anadolu’nun birlik ve beraberliğini destekleyen Kürtler 1923’te yapılan Büyük Millet Meclisi seçimlerinde merkezden adayların gösterilmesiyle, yani Ankara’da Birinci Meclis’te yer almış bölge milletvekillerinin yeniden seçilme imkanını yitirmeleriyle kendilerinin yönetime dahil olamayacaklarını anladılar. 1924’te Kürtçenin yasaklanması ve İstiklal Savaşına Kürtlerin katılmalarında önemli bir rol oynayan, Türklerin ve Kürtlerin “ideolojik birliğini” sağlayan Hilafetin kaldırılmasıyla Kürtlerin yeni rejimle bağları koptu.

    Modernleşmenin yan etkileri

    Bu tarihten itibaren Kürt ileri gelenleri 1921’de daha ziyade aydınlar arasında etkisi olan Azadi örgütünü bölgede etkin kılarak Şeyh Sait isyanının hazırladılar. Azadi bağımsız bir Kürdistan kurulması için Mayıs 1925’te bir isyan çıkartılması kararını alarak hazırlıklara başladı. Eylül 1924’te daha sonra Ağrı isyanının başında görülecek olan İhsan Nuri de olmak üzere, Beytüşşebap’ta bir isyan çıkartmaya kalkıştılar, ancak yerel aşiretler katılmadığı için isyancılar Irak’a kaçtılar.

    Musul için görüşmeler sürerken Ankara Kürt ileri gelenlerinin desteğini almak istese de hoşnutsuzluğu gideremedi. Şubatta Piran’da çıkan bir çatışmadan sonra birkaç bin kişilik isyancı kalabalığı Diyarbakır’a yöneldi ve sayıları beş bine ulaştı. Ancak ayaklanma belli çevrelerle sınırlı kaldı.

    Mart 1925’te ilan edilen Takrir-i Sükûn kanunuyla Kürt isyanı vesilesi ile bütün muhalefet susturuldu. İsyanın bastırılmasından sonra birçok insan sürgüne gönderildi. Şeyh Sait isyanının bastırılmasından kurtulanlar derlenerek Ağrı isyanını örgütlediler.

    Cumhuriyet rejimi isyanı “irticai” diye niteleyerek onun “milli” karakterini gölgelemiştir. Oysa İstiklal Mahkemesi reisi Mazhar Müfit Bey, “…hepiniz bir noktaya, yani Müstakil Kürdistan teşkiline doğru yürüdünüz” demiştir.

    Modernleşmenin yan etkileri
    İsyandan sürgüne Şeyh Sait isyanına katılım belli çevrelerle sınırlı kalmıştı. Ayaklanmayı bastıran askerler yakalanan isyancılarla görülüyor. İsyanın ardından birçok kişi sürgüne gönderildi.
  • Anadolu’nun mozaiği 16. yüzyılda değişti

    Anadolu’nun mozaiği 16. yüzyılda değişti

    13-15. yüzyıllar arası türbe ve külliyeler, bozkırın farklı taraflarından gelenlere ev sahipliği eden, kavgalıları biraraya getiren, uzlaşmanın sağlandığı mekânlardı. 16. yüzyıldan sonra kent içine taşındılar, uzlaştırıcı özelliklerini kaybettiler ve taraf oldular. 

    Mamak’a bağlı Köstence tren istasyonundan Çubuk’a doğru 1983’te yaptığımız uzun bir yürüyüş sırasında Hüseyin Gazi dağına tırmanmıştık. O zamanlar araba yolu olmayan bu dağın tepesinde birdenbire bulutlar içinden çıkmışçasına beliren türbe ile karşılaşmıştık. Üstelik türbenin etrafında rengarenk giysileri ile Alevi aileler pilav pişiriyorlardı. Benim asıl araştırma alanım olan Orta Asya tarihinde Alevileri görmüyoruz. Orta Asya İslâmiyetinde herkes Sünnidir; ancak kültürel açıdan baktığımızda yerleşik halklar daha çok bizim Anadolu Sünnilerine, göçebe kökenli olanlar da Alevilere yakın görülebilir. Konu ile ilgilenmeye başlayınca, türbedeki şecereye göre Hüseyin Gazi’nin Hz. Ali soyundan gelen bir savaşçı olduğu ve Anadolu’da İslâmiyet’in ilk varlık gösterdiği dönemlerde yaşamış olduğu anlaşılıyordu. Kısacası aslen Arap olan ve aziz kabul edilen bu kişinin türbesi Orta Asya’nın İslâmiyet öncesi gelenekleri çerçevesinde bir dağın tepesine kurulmuştu.

    Ankara ve çevresinde, özellikle Kızılırmak büklümü etrafındaki yerleşmelerin 13-15. yüzyıllardaki havasını tam bir kültür ve inanç mozaiği oluşturur. Örneğin Ankara şehrinden Ayaş’a giderken görülen Abdüsselam Dağı’nın Hüseyin Gazi’nin amcaoğlu olduğu düşünülür. Özbekistanlı bir edebiyatçı dostuma, bu dağı göstererek “sizde de amcaoğlu dağlar var mı” diye sormuştum. O da “bir memleket fethedilirse kendi damganı vurmak istersin, tabii ki olur. Bizde ise Tanrı dağları var” diye gülmüştü; yani biz ezelden beri oradaydık demek istemişti. Şimdi rahmetli olan o dostum belki de haklıydı; belki de bu mozaik kültürü tarih boyunca değişik halkların bu ülkede katman katman iz bırakmış olmaları ile ilgili idi. Bazen bu katmanları üstüste değil de yanyana görürüz. Eskişehir yakınlarındaki Seyyid Gazi Türbesinde, “büyük adamlar kocaman olur” düşüncesi ile dev bir sanduka yapılmıştır. Bunun yanında “Rum kızı Elenora” adıyla eşinin yattığını görmekteyiz. Emevi orduları ile 8. yüzyılda Anadolu’ya gelerek savaşta şehit düşen Seyyid Battal Gazi, Anadolu’yu İslâmiyet’le tanıştıranlar arasında önemli bir mevki sahibidir. Tarihsel kaynaklar eşinin Hıristiyan, hatta prenses olduğuna bile değinirler. Bu kadını tarih boyunca Müslümanlaştırma eğilimi olmamış olması da bu söylenceleri yaşatan kültür açısından dikkati çekicidir. İslâm tarihinde ve menkıbe edebiyatında yer alan Battal Gazi, Orta Asya’da da bilinir; hatta örneğin Başkurdistan’da babası Hüseyin Gazi’yi çağrıştıran Hüseyin Bey türbesi bulunmaktadır. Battalname olarak bilinen destanın ise Digenes Akritas adlı Bizans destanı ile ortak motifleri vardır.

    Bugünkü külliyenin bir kısmının halk arasında “Kızlar Manastırı” diye bilinmesi, Filiz Yenişehirlioğlu’nun ayrıntılı çalışmasında (2008) belirttiği gibi arkeolojik kalıntı parçaları ile örtüşmektedir. Külliyenin Bizans dönemi kalıntıları üzerine kurulmuş bir Selçuklu yapısı olduğu görüşü hâkimdir.

    Aynı yörede bulunan Şücaeddin Külliyesi de bozkırın ortasında kendi başına duruşu ile dikkati çeker. 13-15. yüzyıllarda bu türlü mekanlar bozkırın farklı taraflarından gelenlere ev sahipliği eder, aralarında tartışma, kavga olanları biraraya getirir ve uzlaşma sağlardı. 16. yüzyıldan sonra ise uzlaşma devletin ve dolayısıyla Osmanlı medreselerinde yetişen kadıların hareket alanı oldu. Nitekim Seyit Gazi külliyesi önceleri abdalların elinde iken, Suraiya Faroqhi’nin gösterdiği gibi (1981) mekânın kullanımı daha sonra bir medrese ile abdallar sonra da medrese ve Bektaşiler arasında paylaştırılmıştır. Bu yeni dönemde çoğunlukla bu türlü türbeler, kutsal mekanlar kent içine taşındı. Kentte ise artık bu uzlaştırıcı özelliklerini kaybettiler, taraf oldular. Anadolu’daki İslâmiyet de mozaik yapısı içinde yer almaktan çıkarak homojenleşmeye doğru yol aldı.

  • Merkezî otorite zayıflıyor devlet taraf oluyor

    Merkezî otorite zayıflıyor devlet taraf oluyor

    16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar süren kutuplaşmaların öncekilerden farkı, devletle farklı kesimlerin karşı karşıya gelmesiydi. Bunların dışında ordu içi güç mücadelesi ve dini görüş ayrılıkları da kutuplaşmalara sebep olmuştu.

    16. yüzyılın ikinci yarısında eyaletlerde merkezi otoritenin zayıflaması, uzayan savaşlar sebebiyle asayişi sağlayacak yeterli kuvvetin kalmaması üzerine, Celalîlik adı verilen isyan hareketleri ve sayıları on binlerle ifade edilen eşkıya çeteleri ortaya çıkmıştı.

    1596-1610 arası Celalîler yüzünden halkın can ve mal emniyeti kalmamıştı. 1608’de Kuyucu Murad Paşa büyük bir orduyla Celalîler üzerine gönderildi. Murad Paşa üç yılda 65 bin eşkıyayı ve işbirlikçilerini öldürttü. Murad Paşa’dan sonra 17. yüzyılda Varvar Ali Paşa, Kara Haydar, Katırcıoğlu, Abaza Hasan Paşa, Abdünnebi isyanları çıktı. İstanbul üzerine yürüyen Abdünnebi Üsküdar’a kadar gelip “Anadolu bizim, Rumeli sizin olsun!” diyecek kadar işi ileri götürmüştü. Bu isyanlar Köprülü Mehmed Paşa tarafından zorlukla bastırılabilmiştir.

    Bu eşkıyalık hareketi, toprak düzeninin bozulmasına, nüfusun yer değiştirmesine, şehir ve kasabaların harap olmasına, can ve mal emniyetinin kalmamasına sebep olmuş, mevcut düzeni temelinden sarsarak Anadolu’da “Celalî Fetreti” adı verilen bir dönemin yaşanmasına yol açmıştı.

    Vatan aynı vatan kafa ayrı kafa

    Yeniçeri – Sipahi kavgası

    Kapıkulu askerlerinin piyade sınıfı yeniçeriler, süvari sınıfı sipahilerden oluşmaktaydı. İki kapıkulu sınıfı arasında rekabet ve mücadele eksik olmazdı. Bu mücadelenin büyük ve kanlı bir kavgaya dönüştüğü ilk tarih olan 1582’de III. Murad’ın oğlu Şehzade Mehmed’in sünnet töreninin kırkıncı günü, İstanbul Subaşısı yanındaki yeniçerilerle, yakışıksız hareketlerini gördüğü sipahileri cezalandırmaya kalkışınca ortalık karışmıştı. Padişahın huzurunda, sünnet düğünü devam ederken Atmeydanı bir anda savaş meydanına döndü. İki sipahi öldürüldü.

    Merkezî otorite zayıflıyor devlet taraf oluyor
    Sipahi neferi

    1595’teki sipahi isyanını yeniçeriler bastırdı ve 300 kadar sipahi öldürüldü. 1603’te ise Sadrazam Yemişçi Hasan Paşa ile iktidar mücadelesine giren Sadaret Kaymakamı Mahmud Paşa, kendi safına çektiği sipahileri Hasan Paşa’ya karşı tahrik etmiş, Hasan Paşa da yeniçerilere sığınmıştı. Padişahtan emir çıkınca, yeniçeriler sipahi karargâhlarını basıp ileri gelenlerini idam ettiler.

    1648’teki isyanda sipahilerin karşısında yine yeniçeriler vardı. Sultanahmet bir kez daha savaş alanına döndü. Ateşli silahların kullanıldığı çarpışmadan Sultanahmet Camii de etkilenmiş, tüfek atışları kapı ve pencerelerine büyük hasar vermişti. Bu kavga sipahilere pahalıya mal olmuş, öldürülen iki yüzden fazlası cenaze namazları bile kılınmadan denize atılmıştı.

    Sipahiler 1657’de yine başkaldırınca Köprülü Mehmed Paşa kendi ıslahatlarına karşı ayaklanan sipahilerin barındıkları Yenicami Hanı ve Elçi Hanı’nı basıp ele geçirilen sipahi ağalarını Sultanahmet Meydanı’nda idam ettirdi. Sipahiler, bu olaydan sonra etkilerini kaybedip baş kaldıramaz hale geldi.

    Merkezî otorite zayıflıyor devlet taraf oluyor
    Celali isyanlarına katılanlar Anadolu’yu kasıp kavuran Celali ayaklanmalarına katılan isyancıları yakalandıktan sonra çengele geçirilmiş şekilde gösteren dönem minyatürü.

    Kadızadeliler ve Sivasîler

    İstanbul halkı 1630-1656 yılları arasında Kadızadeli-Sivasî mücadelesi diye anılan dini temelli bir kavgaya sürüklenmişti. Taraflardan biri olan medreseli ulema cephesine Kadızade Mehmed Efendi adlı vaizin önayak olmasından dolayı yandaşlarına “Kadızadeliler” denmiştir. Kadızade, devletin kötü durumunu, dinden uzaklaşıp bidatlerin (Peygamberden sonra dine sokulan şeyler) çoğalmasına bağlamış, bidatlerin yayılmasından sorumlu tuttuğu tarikatlara düşmanca tavır almıştır.

    Kadızade’nin tarikatlara saldırması, bu çevrelerde ona karşı muhalefeti doğurmuştu. Kendisine karşı muhalefetin lideri, İstanbul’daki Halveti şeyhlerinden Abdülmecid Sivasî idi. Bu yüzden karşı cephe, “Sivasîler” olarak anılmıştır.

    Merkezî otorite zayıflıyor devlet taraf oluyor
    Yeniçeri neferi

    Kadızade 1635, Sivasî 1639’da ölse de taraftarları arasında düşmanlık sürmüştür. İstanbul halkı, Kadızadeliler ve Sivasîler diye ikiye bölünmüş, birbirlerinin camisine gitmez selamını almaz olmuşlardı.

    Kadızadelilerin sonunu, çıkardıkları bir olay getirdi. 22 Eylül 1656’da Fatih Camii’nde kılınan Cuma namazında, müezzinler bir ağızdan nağme ile peygambere salavat getirince Kadızadeliler bunun bidat olduğunu söyleyerek müezzinlerin üzerine yürüdü ve dışarıda da süren büyük bir kavga çıktı. Kadızadeliler taraftarlarına silahlanıp toplanma çağrısı yaptı. Niyetleri bütün tekkeleri yık- mak, dervişleri iman tazelemeye davet edip kabul etmeyenleri öldürmek, selatin camilerinde tek minare bırakıp diğerlerini yıkmak, bütün bidatleri kaldırıp dini arındırmaktı. Köprülü, durumu padişaha arz etti. Halk arasında nifak çıkarmaktan dolayı Kadızadelilerin önde gelenlerinin katledilmesine irade çıktıysa da Köprülü bu emri yumuşatıp sürgün edilmeleriyle yetinilmesini sağladı.

    Ayan-Devlet çatışması

    Ayan, 18. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nin vilayet ve kazalarında ahali ile merkezi hükümet arasındaki işlerde aracılık yapan ve halk tarafından seçilen kişilere denirdi. 18. yüzyılın sonlarında ayanlar, idari işleri takip etmenin yanı sıra padişah ve vezirlere ait toprakların gelirlerini toplamak, vergi toplamak gibi yollarla halk üzerindeki nüfuzlarını ve kudretlerini de artırmıştı. Avusturya ve Rusya ile girilen savaşlarda ayanların yaptıkları asker ve para yardımı sebebiyle devlet de onların bulundukları bölgedeki keyfi hareketlerini görmezden gelmişti. Merkezi otoritenin zaafları yüzünden devlet içinde devlet gibi hareket etmeye başlayan ayanlar menfaatlerine dokunulduğunda devlete isyana da başladılar. II. Mahmud tahta geçip yerini sağlamlaştırdıktan sonra ayanlarla zorlu bir mücadeleye girişti ve isyan halinde olanların üzerine ordu göndererek veya birbirlerine düşürerek merkezi otoriteyi hakim kılmayı başardı. Asi ayanlar idam edilerek malları müsadere edildi. Devlete karşı itaatkar olanlara dokunulmamış, ölmeleri beklenmiş, öldükten sonra yerlerine oğulları veya başka ayan tayin edilmeyerek ayanlık müessesesine son verilmiştir.

  • Büyük İskender’in izinde bugünün Türkiyesi’nde…

    Büyük İskender’in izinde bugünün Türkiyesi’nde…

    MÖ 334’te Makedonya’dan 35 bin askerle yola çıktığında henüz 22 yaşındaydı. 33 yaşında öldüğünde ise, Hindistan’a dek uzanan dünyanın en büyük imparatorluğunu kurmuştu. Büyük İskender’in onsekiz ay süren Türkiye serüvenini #tarih uzmanları araştırdı; bugünkü coğrafyada onun izinden yürüdü.

    Büyük İskender'in izinde bugünün Türkiyesi'nde...

    Anadolu: Dünya fatihinin staj coğrafyası

    BARRY STRAUSS

    Büyük İskender’in, antik dünyanın o güne kadarki en geniş imparatorluğu olan Pers İmparatorluğu’nu fethetmesi MÖ 334’ten 326’ya kadar sekiz yıl sürdü. Yaklaşık Mayıs 334’ten Kasım 333’e kadar seferinin ilk 18 ayını, Anadolu’da geçirdi. Bu aylar, karada kesin sonuç verirken denizde soru işaretlerine yol açtı.

    İskender’in ordusu karadaki savaşlarda Persleri iki kez büyük bozguna uğrattı: İlki Haziran 334’te Anadolu’nun kuzeybatısındaki Granikos Nehri savaşı, ikincisi ise Kasım 333’te Suriye Kapıları denilen dağlardaki geçitte, İssos’ta oldu. Granikos (Biga) çayında, İskender Pers İmparatorluğu’nun batı Anadolu’daki satraplarından ve onlara bağlı Yunanlı paralı askerlerden oluşan bir orduyu yendi. Bu zafer sayesinde Anadolu’nun büyük bölümü önünde açılmış oldu. İssos’ta (Dörtyol) ise Pers Kralı III. Darius’un bizzat komuta ettiği çok daha geniş bir düşman ordusunu yendi; bu zafer de Suriye’nin, ardından Pers İmparatorluğu’nun Mezopotamya’nın batısında kalan diğer topraklarını açtı.

    Deniz seferi daha zor oldu. İskender’in donanması, çok daha fazla gemiye ve Rodoslu Memnon gibi eşsiz bir Yunanlı amirale sahip olan Pers deniz kuvvetleriyle yenişemedi. Bunu bilen İskender tam olarak güvenemediği müttefiklerinden, Yunan site-devletlerinden oluşmuş donanmasını dağıttı. İskender’in stratejisi, düşman donanmasını donanma üslerini kullanmalarına izin vermeyerek karada yenmek oldu. Bunu başarabilmek için gerekli kuşatma makineleri vardı. 334’te Miletos’u aldı ancak Halikarnassos’ta kısmi bir başarı sağlayabildi; kentin kalelerinden biri ve liman Perslerin elinde kaldı. Böylece Memnon kaçabildi. İskender’in şansına bu tehlikeli düşman ertesi yıl, büyük ihtimalle hastalık sonucu öldü ve böylece Yunanistan’a yönelik Pers deniz saldırısı durdu. Aksi takdirde İskender için yeni bir cephe açılacak ve onu geri dönmeye zorlayabilecekti. Ancak İskender doğuya doğru ilerlerken Pers donanması konusunda endişelenmeye devam etti. Anadolu’dan ayrıldıktan sonra 332’de Tyre (Sur, bugün Lübnan’da) önünde zor bir kuşatmaya girişmek zorunda kaldı.

    Büyük İskender'in izinde bugünün Türkiyesi'nde...

    İskender’in Anadolu’da geçirdiği aylar, Makedonya’yı terkettiğinde boşalmış olan hazinesini de doldurdu. Gittiği her yerde Pers yanlısı yönetimleri devirerek Makedonya yanlısı yönetimleri yerleştirdi ama vergi de koydu. Parasız hiçbir savaş mümkün olmadığından İskender’in Anadolu seferinin bu yönü asla küçümsenmemelidir.

    İskender’in Anadolu macerası sırf başarıdan ibaret değildi. Üç kente yaptığı saldırıları durdurarak geri çekilmek zorunda kaldı: Myndus, Termessos ve Sillyon’u alamadı. Tarsus’ta hastalandı; bir süre öleceğinden şüphelenildi, sonra iyileşti. İskender Anadolu’da ayrıca propaganda silahını kullanarak bu tür başarısızlıklardan kurtulma becerisini de gösterdi.

    Büyük İskender'in izinde bugünün Türkiyesi'nde...

    Bunun en iyi görüldüğü olay, 333 ilkbaharında Gordion’da oldu. İskender orada çözülmesi olanaksız bir düğümü çözerek Pers İmparatorluğunu yeneceği konusundaki kehaneti “doğruladı”: Düğümü kılıcıyla keserek “çözdü.” Bu olay, güçlükleri aşacak, göz kamaştıran, genç bir kahraman olarak İskender efsanesini doğurdu.

    Anadolu’dan sonra çok çetin savaşlar onu bekliyordu ama İskender’in önceki başarıları zaferinin temeli oldu.

    Çeviren: Ayşen Gür

  • Bir dünya markası: Hasan

    Bir dünya markası: Hasan

    Gazete ve dergilerde 1930’lardan itibaren verdiği ilanlarla dikkat çeken bir marka vardır: Hasan. Bahçekapı’da kurulu bir ecza deposu olan Hasan, önceleri Hassan ve Hasan Ahmed adıyla bilinirken daha sonra Hasan adını benimsemiş ve işleri büyümeye başlamış.

    1931’de ürünleri zeytinyağı, kolonya, balıkyağı, haşere ilacı, sa- bun ve diş suyu olan firma, 1932’de verdiği ilanlarda kendisini, “Avrupa birinciliği diplomalarla musaddak (onaylı) şayanı itimat (güvenilir) marka” olarak tanımlıyor. Hasan, 1935’te prezervatiften (ipeklisi de varmış) diyabetik çikolataya, undan “saç çıkarma suyu”na kadar onlarca ürün üreten büyük bir marka haline geliyor.

    Markanın en iddialı ürünü, yukarıda 1940’lardaki etiketi görülen zeytinyağı. Bazı firmaları sabunluk yağ ile çiçek yağını karıştırıp zeytinyağı diye satmakla suçladıkları ilanlarda Hasan’ın dünyanın en iyi yağı olduğu ve şerbet gibi bol bol içilebileceği yazıyor.

    40’larda Ankara ve Beyoğlu’na şubeleri açılan Hasan, bu tarihten itibaren kozmetiğe ağırlık vermiş. Kolonya konusunda da epey iddialılar. 1951’deki kolonya ilanında bir erkekle yanak yanağa duran kadının ağzından şu yazılmış: “Onun yüzümü dudaklarile okşarken, serin ve latif kokulu bir ten istediğini hissediyorum. Yalnız o değil bütün erkekler öyle”.

    SORUŞTURMA

    Yobazlıkla mı suçlanıyorum alemcilikle mi?

    Elimizdeki soruşturma evrakı 19 Aralık 1939 tarihli. Soruşturmanın konusu Konya’nın Bozkır ilçesi kaymakamı Lütfi Karayün hakkındaki iddialar. Kaymakama sorular yönelten kişi ise mülkiye müfettişi Kemal Aral.

    Kaymakam Karayün, hakkındaki bütün iddiaları reddetmiş. İlk soruya yanıtında “inkilap kültürünü ve anayasanın layıklık ilkelerini benimsemiş” biri olduğunu, evde Kuran okutmadığını söylemiş. Ancak yaptığı incelemede validesinin kendisinden gizli evde hatim okuttuğunu öğrenmiş. İkinci soruyu, “Dereköy’de Halkevi’nin musiki kolundan gençlerin mahalli musikilerini dinledik. Ama oyun bilmem ve oynamadım” diye yanıtlarken ilk iki sorunun çelişkili olduğunu savunup sormuş; “Yobazlıkla mı suçlanıyorum, alemcilikle mi?”

    İki kuzu aldığı iddialarına sert tepki göstermiş kaymakam: “İki kuzuya tenezzül edecek kadar düşkün seciye sahibi bir insan olmadığım gibi milyon dahi olsa ziftlenmek tıynetinde bir fert değilim!” Kaymakamlığa gelen odunlardan bir kamyonunu eve götürdüğü iddialarına ise yollanan yakıtın kış ortasında bittiğini, kaymakamlık deposunda hiçbir vakit bir kamyon odun olmadığını yazmış.

    Soruşturmanın sonucunu ne yazık ki bilmiyoruz. Kaymakam Karayün, Bozkır’dan sonra Of, Zile, Gevaş, Üsküdar ve Bakırköy kaymakamlığı yapmış. Müfettiş Kemal Aral ise 1950’lerde İçişleri Bakanlığı’nda hukuk müşavirliğine kadar yükselmiş.

    ŞİMDİ NE YAPIYORLAR?

    ‘Yazın ki insanlara ibret olsun yaşadıklarım’

    Hürriyet gazetesinin 15 Haziran 1964 tarihli haberinin başlığı, “Yıldırım ağlayınca ağzına meme yerine sigara veriyorlar”. Habere göre İzmirli Öztürker ailesinin 2 buçuk yaşındaki oğlu Yıldırım, babası ve amcası yüzünden sigaraya başlamış. Saatçi olan baba Hasan Öztürker, en büyük zevkinin akşamları eve gelince oğluyla karşılıklı sigara tellendirmek olduğunu söylüyormuş. Haberde küçük Yıldırım’ın özellikle yemeklerden sonra sigara ihtiyacı hissettiği, Kulüp sigarasını sevdiği ve gümüş ağızlık kullanmaktan hoşlandığı bilgisi de var.

    50 yıl önceki haberin kahramanı küçük Yıldırım bugün ne yapıyordur, sağlığı yerinde midir, sigarayı bırakmış mıdır sorularının yanıtını öğrenmek üzere Yıldırım Öztürker’e ulaşıp niyetimi anlatıyorum. Hâlâ İzmir’de yaşayan, emekli itfaiyeci 52 yaşındaki Yıldırım Bey’in ilk sözleri, “İki yıl önce akciğer kanserine yakalandım. Bana o yaşta sigara içiren babamı hiç affedemiyorum” oluyor. Sesi çok üzgün geliyor. Hastalığını duyunca, “O zaman ben yazıyı yazmaktan vazgeçeyim, sizi daha fazla üzmek istemem” diyorum ama Yıldırım Bey, “Yazın ki insanlara ibret olsun” diye ısrar ediyor ve uzun uzun anlatmaya başlıyor.

    Yıldırım Bey’in tütün bağımlılığı, 1.5 yaşındayken babasının sigaralarını çiğnemesiyle başlamış. Aile bunu fark edip diş minelerinin tütün yüzünden zedelendiğini görünce oğullarını doktora götürmüş. Doktor “Bir anda kesmeyin daha kötü olur” dediği için aile çocuklarının tütün çiğnemesine engel olmamış. Zaten birkaç ay sonra da babasının gözetiminde sigara içmeye başlamış.

    Kanser olduğunu öğrendiği 50’nci doğumgününe kadar, tam 48 yıl sigara içmiş. Ergenlik çağından itibaren sigara miktarı günde üç pakete çıkmış. Hastalık haberini alır almaz bırakmış sigarayı. “Hiç zor olmadı” diyor, “belki de ölüm korkusundandır bilmiyorum ama hiç de zor değilmiş bırakmak”.

    Tedaviye başladıktan bir süre sonra kanser ne yazık ki lenflerine de sıçramış. Neyse ki, şimdi durumu iyi. Hâlâ doktor gözetiminde ama asıl zor tedavi süreci bitmiş.

    Çok sevdiği itfaiyecilik mesleğine de rahatsızlığı sebebiyle veda edip malulen emekli olan Yıldırım Bey beş çocuk babası ve en büyük mutluluğunun çocuklarının hiçbirinin sigara içmemesi olduğunu söylüyor.

    Aslan burcu ya kasap olur ya avcı

    İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti. 

    ALP EJDER KANTOĞLU

    Kim bir Aslan’ın vahşi doğasından şüphe edebilir ki? Onlar her gün yeni bir kavgaya atılarak ganimetlerini elde ederler. Taşrada yaşayan Aslan burcu mensupları evlerini dekore ederken avladıkları hayvanların postlarını kullanmayı severler. Böylece bulundukları ortama, yolu vahşetten geçen bir barış getirdiklerini düşünürler. Yalnız doğanın kucağında değil şehirlerin göbeğinde de lüks içinde yaşamayı hak ettiklerini düşünür ve bu yolda acımasız bir mücadele vermekten çekinmezler. Öldürmek, onlar için, emellerine ulaşma noktasında sıradan bir eylemdir. Çabuk öfkelenir çabuk sakinleşirler. Dolambaçlı yollara girmekten uzak, dosdoğru çalışan bir zekaya sahiptirler. Bu burçta doğanlar genellikle kasap ya da avcı olurlar.