Etiket: sayı:03

  • Malta’daki Türk şehitliği

    Malta’daki Türk şehitliği

    Viyana nasıl Osmanlı fetihlerinin kuzeybatı sınırını teşkil etmişse, Malta da aynı şekilde genişlemenin Akdeniz’deki batı sınırı idi. 1565’teki Malta kuşatması iki taraf için de çok kanlı oldu. Savaşta şehit düşen Osmanlı askerleri, bugün başkent olan Valletta’nın güneyindeki Marsa bölgesine gömüldüler. 300 yıl sonra Osmanlı sultanı Abdülaziz, zamanının ilerisinde bir adım attı ve o dönem Malta’ya hakim olan İngilizlerle bir şehitlik yapımı konusunda anlaştı. 1874’te inşa edilen bu anıt şehitliğin mimarı Galizia, o zamanki oryantalizm modasına uyarak eseri için Hint mimarisini örnek aldı. 1. Dünya Savaşı ve İngilizlerin Anadolu işgali sırasında esir alınanlardan Malta’da hayatını kaybedenler de buraya gömüldüler.

    Malta Türk Şehitliği, bugün Malta sefaretimize bağlı. Çoğunlukla kapısı kapalı. Ziyaret etmek için büyükelçiliği aramak gerekiyor. Gelip kapısını açmakta biraz nazlanıyorlar.

    Malta'daki Türk şehitliği
  • Türk kararsızlığı Alman oldubittisi

    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi

    Almanya ile imzalanan gizli ittifak antlaşması, savunma içerikliydi. Almanya savaş ilan ettiği için, Osmanlıların savaşa girmesi gerekmedi. Ancak Goeben ve Breslau’nun Çanakkale’den girişi sonrası olaylar değişecekti.

    Dünya Savaşı çıktığında, Osmanlı-Türk aydınlarının ezici bir çoğunluğu savaşa girmekten yanaydı. 1908’de, Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i ilhak etmesi, Girit’in Yunanistan’a katılma kararı alması ve Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilân etmesiyle başlayan süreç, Trablusgarp ve Balkan Savaşları’ndaki toprak kayıplarıyla sürmüş, aydın kamuoyunda uluslararası hukukun bir işe yaramadığına ve Osmanlılara karşı açıkça haksızlık yapıldığına ilişkin güçlü bir algı oluşmuştu. Balkan Savaşları’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun en eski ve merkezî topraklarının yitirilmesi ise, bu adaletsizlik duygusuna bir de intikam arzusu ekledi.

    Öte yandan, Osmanlı Devleti’nin ciddi bir Rusya korkusu vardı. Rusya’nın Boğazlar ve Doğu Anadolu’ya yönelik geleneksel politikasında değişen bir şey olmadığı gibi, bu ülke Büyük Britanya ile artık aynı ittifakta, yani – Fransa’yla birlikte – Üçlü İtilâf ’ta yer alıyordu.

    Bu kızgınlık ve yalnızlık ortamında Osmanlılar kendilerine müttefik aramaya koyuldular. Herhangi bir ittifaka girmek, hem Rusya’ya karşı bir güvence, hem de savaş halinde, Balkan topraklarının hiç olmazsa bir bölümünü veya Ege adalarını geri alma olasılığı sağlayacaktı. Fakat önce Büyük Britanya’ya, sonra Fransa’ya ve arkasından Rusya’ya yapılan ittifak tekliflerinden olumlu bir sonuç çıkmadı.

    En son başvurulan Almanya da Osmanlı Devleti’yle ittifak yapmaya yanaşmıyordu. Alman dışişleri ve genelkurmayı, Osmanlıların kendileri için ayak bağı olacağı kanısındaydılar. Ancak son sözü, Osmanlıların Hilâfet’i kullanarak İslâm dünyasını ayaklandırabileceği, böylece sömürgelerinde isyanlar çıkacak olan Büyük Britanya ve Fransa’nın daha kolay yenileceği inancında olan Alman imparatoru söyledi ve 1-2 Ağustos 1914 gecesi Osmanlı ve Alman İmparatorlukları arasında gizli bir ittifak antlaşması imzalandı.

    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi
    Asker olanlar silah başına Osmanlı Devleti 2 Ağustos 1914’te seferberlik ilan etti. Kararı halka duyurmak için asılan sokak afişlerinde: “Asker Olanlar Silah Başına” deniyordu.

    Osmanlı-Alman Antlaşması, bir “savunma antlaşması” idi ve iki ülkeden birinin savaşa zorlanması halinde diğerinin yardıma koşacağını öngörüyordu. Dolayısıyla, Almanya’nın Rusya’ya 1 Ağustos’ta savaş ilan etmesi üzerine Osmanlıların savaşa girmesi gerekmemişti. Ayrıca, iktidardaki İttihat ve Terakki Cemiyeti önderleri arasında o günlerde ne savaşa girme konusunda ne de seçilecek taraf konusunda bir fikir birliği vardı. Savaşa olumlu bakanların bir bölümü, Maliye Nazırı Cavit Bey gibi, Üçlü İtilâf ’tan yanaydılar ve bu olasılığın kalkması üzerine savaş aleyhtarı olmuşlardı. Bunların tek tercihleri, Balkan Savaşı’nda yitirilenlerin geri alınmasıydı. Öte yandan, savaşa girildiğinde Balkan Yarımadası’nda kiminle dost, kiminle düşman olunacağı bilinmiyordu. O günlerde aleyhine toprak kazanılabilecek Yunanistan ve Bulgaristan’ın ikisi de tarafsızdı ve iki ülkenin de tarafsızlıklarını sürdürme veya Almanya’dan yana savaşa girme olasılığı vardı. Daha ciddi bir sorun ise, Bulgaristan ve Romanya’nın tarafsızlıkları nedeniyle, Almanya ve Avusturya-Macaristan’la kara yolu bağlantısının olmayışı, yani müttefiklerinin Osmanlılara silah ve cephane taşımasının olanaksızlığıydı.

    Birkaç gün süren bu belirsizlik ve zaaf ortamında savaş yanlıları pek bir şey yapamadılar. Almanya ise Osmanlıları savaşa girme konusunda sıkıştırmaya başlamıştı bile. Osmanlı Hükümetinin yukarıda açıklanan nedenlerle isteksiz davranması karşısında Almanya, hiç yoktan bir kriz çıkararak Osmanlı Devleti’ni savaşa sokmaya çalıştı.

    Messina’da kömür ikmâli yapan Alman savaş gemileri SMS Goeben ve SMS Breslau’ya 3 Ağustos 1914 sabahı Cezayir kıyılarına gidip Philippeville (bugünkü Skikda) ve Bône (bugünkü Annaba) kentlerini bombalama emri verilmişti. Aynı günün akşamı, gemiler hedeflerine doğru ilerlerken gelen ikinci bir emirle İstanbul’a gitmeleri istendi. Bu yeni emre bir anlam veremeyen Tümamiral Wilhelm Souchon, önce kendisine verilen ilk görevi yapmayı tercih etti. İki kentin 4 Ağustos sabahı erken saatlerde bombalanmasından sonra gemiler Doğu Akdeniz’e doğru yola çıktılar. O sabah Büyük Britanya, Almanya’nın Belçika’ya saldırmasını protesto etmişti. Bu duruma uygun olarak Souchon’a, “İngiliz gemilerinden sakınması” gerektiği bildirildi. Nitekim yolda İngiliz savaş gemilerine rastlandı; ama Büyük Britanya henüz Almanya’ya savaş ilan etmediği için herhangi bir çatışma olmadı. Alman gemilerinin Messina’ya döndükleri aynı gece, Büyük Britanya Almanya’ya savaş ilan edecek ve iki Alman gemisi, peşlerindeki İngiliz gemilerini altı gün süren bir maceradan sonra atlatarak Çanakkale Boğazı’na gireceklerdi.

    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi
    Goeben’in fesli Almanları Goeben zırhlısı İstinye limanında. Geminin adı Yavuz Sultan Selim olarak değiştirilip Osmanlı bayrağı çekildikten sonra, Alman mürettebat da fes giyerek poz vermişti (altta).
    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi

    SMS Goeben ve SMS Breslau’nun Çanakkale’ye geldikleri 10 Ağustos 1914 Pazartesi akşamı birçok İttihatçı bakan, meseleyi tartışmak için Sadrazam Sait Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında toplandı. Savaştaki bir ülkenin savaş gemileri tarafsız bir ülkenin limanlarında yirmi dört saatten fazla kalamazdı. Aksi takdirde, silahlarından arındırılmış bir biçimde alıkonmaları gerekirdi. Osmanlı Hükümeti, Alman gemilerini İngiliz gemilerinin pençesine atmayı tasarlamıyordu gerçi; ama Alman büyükelçisi de gemilerin ve mürettebatlarının Osmanlı ülkesinde alıkonmasını şiddetle reddediyordu. Toplantıda hazır bulunanlardan Meclis-i Mebusan Başkanı Halil (Menteşe) Bey, kendi iddiasına göre, orta bir yol buldu: Osmanlı Devleti gemileri satın almış olacaktı. Böylece Almanya’ya tarafsızlıkla uyuşmayan bir ayrıcalık tanınmamış olacağı gibi, Büyük Britanya da, Osmanlı Devleti adına inşa edilen, paraları da ödenmiş olan Sultan Osman-ı Evvel ve Reşadiye zırhlılarına daha birkaç gün önce el koymuş olduğu için, ses çıkaramayacaktı.

    Baron von Wangenheim, bir müddet direndikten sonra Halil Bey’in önerisini hükümetine iletmeyi kabul etti. Bu sonuç alındığında sabah saatin üçü olmuştu ve herkes bitkin bir haldeydi. Ama Osmanlı devlet adamları, evlerine dönmeden önce hem dünya kamuoyu önünde durumlarını kurtarmak hem de Almanya’nın oldubittisine aynı biçimde bir karşılık vermiş olmak için, iki savaş gemisinin seksen milyon mark karşılığında Osmanlı Devleti’nce satın alındığını basına duyurma kararı aldı. 12 Ağustos tarihli Tanin, “Büyük bir muvaffakiyet” üstbaşlığı altında şöyle bir başlık atmıştı: “Yeni gemilerimiz: Yavuz Sultan Selim, Midilli”.

    Osmanlı kamuoyunda büyük bir sevinçle karşılanan bu gelişme, sonuç olarak Almanya’nın da işine yaramış oldu. Akdeniz’deki İngiliz donanması karşısında tek başlarına hiçbir iş yapamayacak iki gemi kurtarılmış oldu. Ama asıl önemlisi, Osmanlı kamuoyunda Almanya’nın prestiji arttı. İngilizler savaş nedeniyle iki Osmanlı gemisine el koyarken Almanlar, savaşta olmalarına rağmen Osmanlılara iki gemi satmıştı! Osmanlılar da Alman gemilerine koydukları adlarla önemli mesajlar vermiş oldular. Mısır’ı tekrar topraklarına katmak istediklerini, ama Yunanistan’la da savaşmak arzusunda olduklarını duyurdular.

    TAŞNAKSÜTYUN KONGRESİ

    Rusya’da isyan çıkarma karşılığı Ermenilere özerklik vaadi

    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi
    Dr. Bahattin Şakir

    Avrupa’da savaşın başladığı, Osmanlı Devleti’nde “reformların” askıya alındığı ve umumi seferberliğin ilan edildiği koşullarda, Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın onayı ile Erzurum’da Taşnaktsutyun Partisi’nin (Ermeni Devrimci Federasyonu) 8. Kongresi toplanıyordu. 2 Ağustos’ta başlayan kongre, Osmanlı ve Rus imparatorluğunda bulunan üyelerinin her iki ülkedeki yurttaşlık görevlerini yerine getirmelerine karar verdi.

    Rusya’daki Ermeniler Rus ordusunda, Osmanlı Devleti’ndeki Ermeniler de Osmanlı ordusunda askerlik yapacaklardı!

    Kongrede seçilen ve gelişmelere göre partinin tutumunu belirleme yetkisi olan dokuz kişilik heyetten Vramian, Rostom ve Agnuni’yi ziyaret eden Dr. Bahattin Şakir, Ömer Naci ve Filibeli Ahmet Hilmi, Kafkasya’da Rusya Ermenileriyle çıkarılacak isyan karşılığında Rusya Ermenistanı, Erzurum, Van ve Bitlis’i içine alacak bir özerklik vaadinde bulundu. Osmanlı ve Rus delegeleri ortak karar alamadı ve Bahattin Şakir telgrafla durumu İttihat Terakki merkez komitesine bildirdi.

    İSTANBUL’DA PARLAK BİR JEO-STRATEJİST

    Parvus Efendi

    MASİS KÜRKÇÜGİL

    İttihat ve Terakki bir oldu-bittiyle 1. Dünya Savaşı’na girerken Osmanlıların Almanya ile ittifak yapmasına “devrimci roller” yükleyen Parvus Efendi, günümüzde jeo-stratejist diye adlandırılan bir mesleğin belki de Türkiye’deki ilk temsilcisi olmuştur. Strateji meselesinin zaman zaman bol miktarda hayal ve komplo ile birlikte devlet politikalarını biçimlendirmeye yönelik olmasının iyi bir örneği olan Parvus Efendi, yazdığı yazıların yanı sıra değme maceraperestleri kıskandıracak hayatıyla da dikkate değer bir insandı. İşbitiricilikle siyasal devrimciliği bağdaştırmaya meraklı ve el hak bu konuda türünün timsali olan Parvus, sahne ışıklarını ne kadar severse sevsin hayatını Weimar Cumhuriyeti’nin başkan danışmanı olarak tamamlamasına rağmen, tarihin tozlu sayfalarına mahkum edilmiştir.

    Kasım 1910’da sadece üç ay için İstanbul’a geldiğinde, delik ayakkabılı bir sosyalist gazeteciydi. Beş yıl sonra kentten ayrılırken ise, geldiğinde kendisine vize vermeyen Alman büyükelçiliğinin saygın bir muhatabı, ticaretten kazandıklarıyla artık ömrünün sonuna kadar istediği gibi yaşayacak bir zengin ve yazdığı yazılar, kurduğu ilişkilerle tek başına devletler arasında siyasal bir fenomendi.

    1867’de Ukrayna’da doğan İzrail Lazareviç Gel’fand, eğitim için gittiği İsviçre’de adını Avrupalılaştırarak Alexandre Israel Helphand yapmıştı. Ekonomi-politik üzerine tezini bitirdikten sonra geçtiği Almanya’da sosyal demokrat partinin gazetelerinde çalışmış, çok önemli broşürlere imza atmış, ancak partinin herhangi bir kademesinde bulunmamıştı. Kautsky, Rosa Luxemburg gibi dönemin önde gelen simalarıyla çok yakın ilişkileri oldu. 1905 Rus Devrimi arifesinde genç Troçki’nin fikriyatını etkiledi. 1905 Rus Devrimi’ne katıldı, hatta önemli görevler aldı; yakalanıp sürgüne gönderilirken kaçtı.

    İşini bilen bir devrim taciri

    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi

    İstanbul’a geldikten sonra kimlerle nasıl ilişkiye geçtiğine dair bir bilgi olmamakla birlikte, Balkan dillerine (Türkçe dahil) vakıf, ünlü sosyalist Kristian Rakovski aracılığıyla sosyalist çevrelerle ilişki kurduğu anlaşılıyor. Ancak onun Osmanlı siyasal ve düşünsel hayatı ile yakın ilişkisi Yusuf Akçura ile başlar. Parvus, 1911’de İtalya’nın Trablusgarp’ı işgal ettiği günlerde Tanin, Tasvir-i Efkâr ve Jeune Turc gazetelerinde yazılar yazmaya başladı. Ancak Balkan Savaşı’nın başlamasından sonra Türk Yurdu’ndaki yazıları, onun Osmanlılar üzerine görüşlerinin derli toplu dile getirmesine vesile oldu. 1914’te yayımlanan Türkiye’nin Can Damarı: Devlet-i Âliye’nin Borçları ve Islahı kitabı ile haklı bir üne kavuştu.

    Osmanlı Devleti için bir sosyalist olarak uygun gördüğü çözüm ise, sömürgeciliğin sultasından kurtulması, bunun için de öncelikle borçlar ve kapitülasyonlar meselesinin halledilmesiydi. Bir Türk-Müslüman burjuvazisinin oluşmasının şart olduğuna dair yazıları ise benzerleri arasında en sistematik ve iktisadi bir temele dayanan tek örneği oluşturur.

    Parvus, gazetecilik mesleğinin yanısıra Balkan Savaşı sırasında edindiği ilişkilerle ticaret hayatına atıldı ve 1914’te zengin oldu. Türk Yurdu Kütüphanesi’nden yayımlanan iki önemli broşüründe (Umumi Harp Neticelerinden: Almanya Galip Gelirse ve Umumi Harp Neticelerinden: İngiltere Galip Gelirse) savaşın genel olarak dünyada yaratacağı değişikliklere değinirken esas olarak Türkiye’nin her iki durumda akibetini tartıştı.

    “Avrupa harbi yalnız Avrupa’da değil, belki bütün dünyada gayet mühim ve esaslı değişiklikler getirecektir” diye broşürüne başlayan Parvus, “İtilaf-ı Müsseles’in galibiyeti takdirinde Türkiye için ne Avrupa’da ne Asya’da bir karış yer bile kalmayacağı fikir ve eğiliminde bulunuyorum… Harpten sonra Almanya ve Avusturya’nın Türkiye hakkındaki duruş ve tavrı pek dostane olacaktır” diye yazar.

    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi
    Analiz kitapları Parvus Efendi’nin savaşın başında Osmanlıca yazdığı iki önemli broşür Umumi Harp Neticelerinden başlığını taşıyordu ve Almanya Galip Gelirse ve İngiltere Galip Gelirse altbaşlıklarıyla yayımlanmıştı.

    İttihat ve Terakki önderlerinin de yakından izlediği dergi ve gazetelerde artık tanınmış bir yazar olan Parvus, durumdan vazife çıkararak Alman elçiliği ile doğrudan ilişkiye geçer. Elçi Wangenheim’ın Alman Dışişlerine Parvus’la görüşmesi üzerine yazdığı rapor, bir tacir veya gazetecinin ötesinde alışılmadık, herhangi bir siyasal örgütü temsil etmemekle birlikte hayallerin ötesinde büyük bir strateji uygulamaya kararlı birini tasvir etmektedir: “Ünlü Rus sosyalist yazar ve son Rus Devrimi’nin başlıca liderlerinden biri olan Dr. Helphand, bir süredir burada özellikle Türk ekonomisinin sorunlarıyla ilgilenen bir yazar olarak aktiftir…. Parvus, Rus demokratların amaçlarına ancak Çarlığın tamemen yok edilmesi ve Rusya’nın küçük devletlere bölünmesiyle ulaşabileceğini söyledi. Diğer yandan, Rusya’da büyük bir devrimi alevlendirmezse, Almanya tamamen başarılı olamayacaktır… Bu nedenle Alman hükümetinin çıkarları zaten yola koyulmuş olan Rus devrimcilerinkiyle aynıdır.”

    Parvus, Çarlığın yıkılmasını siyasal hayatının merkezine almıştır. Bunun için Rusya’daki çeşitli halkların ulusal hareketleriyle ilişkiler kurar. Çarlığı askerî olarak yenebilecek tek güç olarak Almanya’yı desteklemeye girişir. Buna bağlı olarak Osmanlı Devleti’nin de Rusya karşısında Almanya’nın yanında savaşa girmesinden yana politikaları hayata geçirmeye çalışır.

    1917 baharında Lenin’in ve birçok Rus muhalifin mühürlü vagonla İsviçre’den Petrograd’a gidebilmelerinde, Parvus’un Alman hariciyesi ile ilişkilerinin etkisi vardır. Parvus, savaşın bitiminde eski tanışı Radek Berlin’de hapisteyken, Talat Paşa’nın kendisiyle görüşmesini sağlayarak Moskova ile Anadolu arasında bir ilişki kurulmasına da vesile olacaktır. Kendisi Rus Devrimi’nin patlak vermesinden sonra herşeyini bırakarak devrimin hizmetine girmek istemişse de Lenin, “yalnız zekaya değil, temiz ellere de ihtiyaç var” diyerek bunu uygun görmemiştir.

    Hayatının son döneminde Almanya cumhurbaşkanına danışmanlık yapan Parvus, Berlin’de 1924’te zenginlik içinde vefat etmiştir.

  • Bitmez tükenmez bir mimari şaheser

    Bitmez tükenmez bir mimari şaheser

    Katalan dünyasının sanatçı-mimarı Gaudi, Barcelona’nın ana katedrali La Sagrada Familia’nın inşaatının başına getirildiğinde 31 yaşındaydı. 40 yıl uğraştı ama eseri bitiremeden öldü. Vasiyetinde yapının bitirilmesini istese de 88 yıldır aynı soru soruluyor: Yarım kalan bir yapıyı tamamlamak doğru mudur?

    La Sagrada Familia, Katalan mimar Antoni Gaudi’nin Barcelona’daki şah-eseri, modern çağın açık ara en popüler yapısı; her yıl üç milyonu aşkın ziyaretçinin büyüsüne kapıldığı, sayısız makaleyi ve görsel çalışmayı arşivine katan bir katedral.

    Hakkındaki görüşler yanyana getirildiğinde dörtdörtlük bir paradoks yumağı oluşturuyor: Garabet kapsamına sokanlar, kitsch geleneğinin köşetaşı sayanlar bir uçtaysa, öteki uçta mimarlık bağlamında düşgücünün en yüksek ölçülerine ulaştığı örnek olarak niteleyenler yeralıyor. Kesin olan, kimseyi kayıtsız bırakmadığı.

    Gaudi, Art Nouveau akımının altın döneminde, oradan çekip çıkardığı estetik zihniyete bütünüyle kişisel ve özgün bir süsleme üslûbu eklemiş, katedrali ve parkı, konutları ve mobilyaları ile Katalan dünyasına mührünü vurmuş bir ‘sanatçı-mimar’. Geliştirdiği üslûpta bütün bütüne zıt kutupta bir yaşama biçimi okunuyor öyküsünde: Yapayalnız, yalınlığın doruğuna erkenden erişmiş, içine kapanık bir adam. Gün gelmiş evini kapatmış, La Sagrada Familia’nın karanlık çekirdeğinde iki odaya yerleşmiş: Büyük olanına işliğini kurmuş, yüksek tavanlarından alçı heykel modelleri sarkar, dev maketleri yerden tavana uzanırmış; küçüğünde tek kişilik bir yatak, pek az eşya, günlerini geçirmiş. 7 Haziran 1926 sabahı, Barselona sokaklarında çıktığı yürüyüş sırasında bir tramvay çarparak onu kaldırıma savurmuş; giyimine kuşamına bakarak yarı meczûp bir berduş sarhoş yatıyor sanmış yoldan geçenler, bir polis götürmüş neden sonra, yarı cansız gövdeyi hastaneye, kim olduğu anlaşıldığında çok geçmiş.

    Bitmez tükenmez bir mimari şaheser
    La Sagrada Familia, Gaudi’nin 1926’daki ölümünden üç yıl sonra böyle gözüküyordu.

    Gaudi’nin üstlendiği miras, farklı köklerden beslenmesini sağlamıştı: Onu, yetiştiği döne- min moda akımı Art Nouve- au’ya hapsetmek olanaksızdır. Herşeyden önce, Katalanya’nın doğal dokusunun birinci elden etkisinden sözetmek gerekir: Montserrat, yeryüzü şekli olarak, milyar yıl öncesinden bir Gaudi kütlesi, ovanın içinden yükselir. Dağın ortayerine neredeyse gizlenen manastırı çocukluğunda tanımıştır mimar. Rüzgârın oyduğu taşlar, Kapadokya peri bacalarının uzak akrabası, kuracağı yapılar birer heykelmişcesine algılamasına ve düzenlemesine erken yaşta karar vermesi sonucunu getirmişti. Bir adım sonrasında, bütün İber yarımadasını damgalayan Endülüs-Arap estetiğinin, süsleme sanatlarının ağırlığı hissedilir. Dahasını, gerçeküstücü sanatın dâhi kaçık temsilcisi Salvador Dali ileri sürmüştür: Gaudi’yi, akımın ortaya çıkışını hazırlayan atalar arasında ön sıraya yerleştirerek; yarıyarıya zorlama bulunsa bile, yarıyarıya pekâlâ onaylanabilecek görüş.

    Gaudi, La Sagrada Familia’nın, Barselona şehrinin ana dinsel yapısının başına getirildiğinde 31 yaşındaydı. Ne yerini kendisi seçebilmişti, ne temelini atabilmişti katedralin. Nasıl olmuştu da, neogotik bir projeyi bütünüyle kişisel tercihleriyle kökünden dönüştürmeye ikna etmişti muhafazakâr bir çevreyi? Kırk iki yıl boyunca, son yirmi yılında kesintisiz biçimde hülyasını gerçekleştirmeye adadı yaşamını. İnşaat sürerken, alışılmadık büyüklükte yetkin maketler üreterek sonraki aşamalara hazırlanıyordu. Ekonomik açıdan, her dönemde sıkıntılı süreçlerden geçiliyor, çalışma ritmi aksıyordu: La Sagrada Familia’nın tek gelir kaynağı bağışlar, cemaatın katkılarıydı aslında.

    Bitmez tükenmez bir mimari şaheser
    Gaudi (altta), ölümünden sonra tamamlanan Çile Cephesi’nde (üstte) Yahuda’nın ihanetinden Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesine kadarki süreci tasvir etmişti.
    Bitmez tükenmez bir mimari şaheser

    Gaudi’nin ölümünde katedralin silûeti enikonu belirlenmişti belki, ama tasarının bütünlüğüne kavuşturulmasının vakit ve nakit gerektireceği ortadaydı. Mimarın arkasında bıraktığı plan, çizim ve maketler güzergâh açısından temel başvuru kaynağı olarak ardıllarını rahatlatacaktı. Gelgelelim, İspanya iç savaşı öngörülemeyen bir sonuç getirdi: Hem katedral büyük zarar görmüş, hem de, asıl canalıcı olanı, atölye içindekilerle birlikte kül olmuştu. La Sagrada Familia, ağır yaralı, bekleyişe koyuldu. II. Dünya Savaşı sonrasında, yeniden işe koyulunduğunda ciddî, altedilmesi güç sorunlar yığılmıştı.

    1996 yazında La Sagrada Familia’nın içinde ve çevresinde dolaşadurayım, defterime kişisel görüşümü dökmüştüm:

    Mimarî tarihinin kavurucu etik sorunlarından biri: Yarım kalmış, eksik bir yapıyı, mimarının çizimlerine dayanarak tamamlamak doğru mudur?

    Ben ölçü saymıyorum kendimi: Ezelden beri bitmemiş, tamamlanamamış ‘iş’ler mıknatıs, beni çekerler: Ev ya da şiir, film ya da fresko, ayrım gözetmem.
    La Sagrada Familia’yı tamamlama kararı alınmış, on yıllardır sürüyor çalışmalar. Yineliyorum: Ben, 1926’da ne noktada durmuşsa o noktada kalmalıydı, derim. Düşünün ki restorasyona bile karşıyım — hepten. Oysa anlıyorum: Gaudi, Proje’yi hem makroda sonul biçimine getirmiş, hem de mikro çılgınlıklar için sayısız desen, çizim, maket bırakmış ardında. Neden bütünlenmesin ki tasarlanan iş,
    Gaudi mühendis miydi?

    Ne olursa olsun: Öylece bırakırdım.
    Hem kendini oraya gömmemiş mi?

    O dönemde, açıkçası, benzeri bir tepkinin, kolektif bir kalkışım halinde, başta Le Corbusier ve kimi çağdaş mimarlar, sanatçılar, entelektüeller tarafından dillendirildiğini bilmiyordum: Gaudi’nin projesinin, yeni “katkı”larla, çizgisinden uzaklaşmaya yüz tuttuğuna ilişkin bu toplu kaygı dilekçesinde haklılık payı azımsanamazdı.

    Buna karşılık, öteki cephenin de meşrû ve haklılığı gözardı edilemeyecek bir temel dayanağı olduğu ayan beyân ortadaydı: Gaudi, son yıllarında, ölümünün ardından, hazır ettiği plan, çizim ve maketler üzerinden katedralin inşasının sürdürülerek, ne pahasına olursa olsun “tamam”lanmasını vasiyet etmiş, çalışma ekibindekilere ve yakın çevresindekilere defalarca bu dileğini iletmişti.

    Karşı çıkanların ana savı yabana atılamazdı: İsyanlarının kaynağında, farklı estetik anlayışların, ‘çağa ayak uydurma’ endişesiyle işine başvurulan kimi sanatçıların, giderek abartılı boyutlara varan bir eklektik maya oluşturmaları yatıyordu. Ünlü mimarlardan birinin, gelinen noktanın ortaya bir tür Disneyland çıkması sonucunu yarattığını ifade etmesi, belki zalim bir yargıydı ama, büsbütün hafife de alınamazdı.

    Bitmez tükenmez bir mimari şaheser
    Çile Cephesi’ni oluşturan heykeller 1987’den itibaren heykeltıraş Josep Maria Subirachs tarafından yapılmıştır. Bunlardan biri de Petrus’un İnkârı’nı tasvir ediyor (üstte). Katedralin iç kısmının tavanından bir detay (altta).
    Bitmez tükenmez bir mimari şaheser

    Avrupa’nın şanlı katedrallerinin herbirinin yapımı onyıllar, bazen da biriki yüzyıl gerektirmiştir; bu durumu hesaba katmak gerekir. Notre Dame de Paris’nin inşaatı, kayıtlara göre 1163 yılında başlamış, 1345’de bitmiştir örneğin. Payandalar, çan kulesi sonradan eklenmiştir. Bugün katedralin cephesini süsleyen bütün heykeller Fransız Devrimi sırasında parçalanmış, yenileri Viollet-le-Duc’ün öncülüğünde 19. yüzyıl başında yapıya eklenmiştir. (Heykellerin orijinallerinden bazılarının başları 1977’de bir kazı sırasında bulundu, şimdi Cluny Ortaçağ Müzesinde sergileniyorlar).

    Neden, öyleyse, La Sagrada Familia’nın inşaatının sürmesine, sürdürülmesine dikleniyor, diklenenler? Sanıyorum, onun işlevini, bir âyin ve yakarı merkezi olduğu gerçeğini, içerdiği ya da yüklendiği simgesel değerleri (ki bu özellik Gaudi’de doruğa çıkar), ikinci plana iten, katedrali bir mimarlık başyapıtı, giderek düpedüz bir sanat yapıtı kimliğiyle okuyan anlayışın ağır basmasından doğuyor tepkiler: “Usta”ya uymayan eklentiler, yapıyı (yapıtı) stilistik tutarlığından uzaklaştıran hamleler hoş görülmüyor.

    Görmekten söz açmışken, La Sagrada Familia’yı üç çeyrek yüzyıldır, aslına bakılırsa baştan beri, kendi halinde hiç kimse görememiştir! Tükenmez katedral mi bilinmez, bu tükenmek bilmeyen inşa etkinliği nedeniyle her tarafını dev vinçlerin kuşattığı, içinin kimi bölmeleriyle dışının kimi cephelerine sürekli iskeleler kurulan, sessizliği özlemiş, çıplak ve kendi halinde varolmayı bekleyen bezgin bir anıt-eser La Sagrada Familia.

  • ‘Mor Menekşeler’in kaderini tek başına değiştiren adam

    ‘Mor Menekşeler’in kaderini tek başına değiştiren adam

    Geçen ayın en kötü haberlerinden biri İspanya’dan geldi. Real Madrid’in kaderini değiştiren, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından biri olan Alfredo Di Stéfano, 88 yaşında hayatını kaybetti. 

    BÜLENT TİMURLENK

    Sıcak bir Temmuz akşamıydı Madrid’de. Akşam yemeğine çok vardı; yüz bin taraftarın yıllarca adını haykırdığı Santiago Bernabeu Stadı’na çıkan caddelerden birinde yürüyüşe çıkmıştı. Elinde bastonu ağır ağır yürürken, artık sayısı milyonları geçmiş selamlardan birkaçını aldı: “İyi akşamlar Don Stéfano, iyi akşamlar Sinyor.” Göğsüne bir sancı saplandı, bastonu elinden kaydı ve yere yığıldı. Ambülans gelip onu hastaneye götürürken, 18 dakika duran kalbi sahneyi beynine bırakmıştı… Bir film şeridi gibi o günden geriye, Buenos Aires’e doğduğu topraklara kadar uzun bir yolculuğa çıktı. Goller, goller, soyunma odaları, kupalar, deplasmanlarda kaldıkları oteller, çocuklarını götürdüğü parklar, Madrid, Valencia, Barselona yılları ve evlendiği kilise…

    Bir ülkenin futbol tarihini kestirmeden okumanın yolları vardır. Bir adam çıkar, bir ülkenin futbolunda büyük bir devrime imza atar ve sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Rinus Michels’in Total Futbol ile Hollanda’nın kaderini değiştirdiği gibi… Taktiklerin efendisi Michels’in total futbol fikri üzerine kafa yorarken ilham kaynağının Alfredo Di Stéfano olduğu söylenir. Pele, Maradona, Best, Cruyff, Messi ve onlarcası büyük futbolcudur ama izleyenlere göre Di Stéfano bir başkadır. Onun oynadığı takım sahada 11 değil 22 kişi gibi görünür rakibe. Santrfordur ama forvetin arkasında da oynar, orta sahada da, kanatlarda da. Pele’ye göre tarihin en çok yönlü oyuncusu Arjantin asıllı İspanyol efsane Alfredo di Stéfano’dur. Haksız da sayılmaz. Hiçbir futbolcu bir kulübün kaderini onun kadar keskin darbelerle değiştirmemiştir. Bugün Avrupa’da bir numaralı kupayı en çok kazanan, İspanya’da en çok şampiyonluk sevinci yaşayan Real Madrid, “REAL MADRİD” görünüyorsa, onun sayesindedir.

    Boca nehrinin kenarında Maradona gibi sokaklarda futbol oynayarak büyüyen Di Stéfano’yu keşfeden River Plate oldu ama Arjantin’de İkinci Dünya Savaşı yüzünden çöken ekonomi onun valizini toplayıp Kolombiya’ya Millonarios’a gitmesine sebep oldu. Dört yıl Kolombiya’da forma giyen ve 102 maçta 90 gol atan Di Stéfano’yu İspanya’ya getirmek için ilk hamleyi yapan kulüp Barcelona idi. Barcelona, bonservisi elinde tutan River Plate ile anlaşırken, Real Madrid, Kolombiya kulübüyle anlaşma sağladı ve İspanyol futbol tarihinde Katalanlar için Franco rejiminin Barcelona’ya en acımasız tokadı geldi. Federasyon, iki yıl Real iki yıl Barça’da oynasın kararını verdi ama General Franco’nun adamları, Barcelona Başkanı Marti’ye yaptıkları baskı sonucu Katalan kulübü transferden çekildi ve Alfredo Di Stéfano Real Madrid’in malı oldu. 1953 yılında geldiği Madrid’de Mor Menekşeler’e 21 yıl sonra şampiyonluk sevinci yaşatan Di Stéfano, 1956-1960 yılları arasında bugün Şampiyonlar Ligi olan Şampiyon Kulüpler Kupası’nı beş yıl arka arkaya Real Madrid’in müzesine getirdi. Forvetteki partneri Ferenc Puskas ile Glasgow’da 1960 Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Eintracht Frankfurt’u 7-3 mağlup ettikleri maç, bugün futbol tarihçileri tarafından yüzyılın maçı kabul edilir.

    11yıl Real Madrid forması giyen ve sekiz şampiyonluğun bir numaralı mimarı olan Di Stéfano, 38 yaşına geldiğinde takımın idari menajeri ol teklifine “Hayır” dedi ve onu elinden kaçıran Barselona şehrinin diğer takımı Espanyol’da iki sezon daha forma giydi. River Plate’ten yetişen ama doğduğu Buenos Aires’de ilk olarak River’ın ezeli rakibi Boca Juniors’u çalıştıran Di Stéfano, Real Madrid teknik direktörü olabilmek için 15 yıl beklemek zorunda kaldı. Valencia’yı, 1970-71’de şampiyon, ertesi sezon ikinci yapan Di Stéfano, Real Madrid ile 80’lerin ilk yarısında iki sezon arka arkaya ikinci oldu, Avrupa Kupaları’nda onun takımına şok yaşatan ve eleyen Aberdeen’in başında ise kendi teknik adamlık kariyerinin daha ilk basamaklarında olan Alex Ferguson vardı. Di Stéfano hoca olarak Real Madrid’de, 4 kulvarda da hep ikinci oldu ama o dönemde kulübün alt yapısından büyük ısrarla A takıma çıkardığı isimler, onun futbolculuk döneminden sonra Real Madrid’e bir kez daha Avrupa’da altın yılları yaşatan “Akbaba Beşlisi” unvanını aldılar. FIFA, İberya doğumlu olmayanlara İspanyol Milli Takımı forması giyme hakkı vermediğinden 1958 Dünya Kupası’na kadar değişen kararı beklemek zorunda kaldı ama İspanya o yıl finallere gidemedi, 1962 Şili’de ise Di Stéfano sakattı. Üç ülkenin vatandaşı olan; bir kez olsun Dünya Kupası finallerinde forma giyemeyen Don Stéfano, 2014 Dünya Kupası sürdüğü sırada “Erken elenmesine çok üzüldüm” dediği İspanya’nın başkentinde son nefesini verirken; 4 yılını geçirdiği Kolombiya, hakemi arkasına alan Brezilya tarafından evine yollandı. Doğduğu toprakların çocukları ise Rio’da finale yürüdüler.

    4 Temmuz 1926’da doğmuştu. Gitmek için yine bir Temmuz gününü, 7 Temmuz’u seçti. 521 maçta 485 gol attı. Real Madrid, tarihinin en güzel sayfalarını yazan bu efsaneyi, 2000 yılında Onursal Başkan ilan etti, 2006 yılında tesislerin adı Alfredo Di Stéfano olarak değiştirildi. 1950 yılında evlendiği Sara Freire Varela’yı 2005’te 6 çocuğuyla birlikte uğurlamıştı. O gün onun elinden tutan Real Madrid Başkanı Florentino Perez’in, dokuz yıl sonra telefonu çaldı ambülans hastanenin kapısından girerken. “Don Stéfano…” dedi kulüp yetkilisi. “Geliyorum hemen” dedi Perez: “O Real Madrid’di.” 

    İKİ GÜNLÜK CARACAS MACERASI

    Kaçırılması tün dünyada büyük yankı uyandırdı

    İspanya Komünist Partisi’nin önemli isimlerinden olan Julian Grimau, General Franco’nun nefret ettiği muhalif liderlerden biriydi. Diktatör Franco’nun rejimi onu yok etmeye kararlıydı. Gizli servis tarafından Madrid’de Del Sol Meydanı’nda yakalandı ve 1963’ün nisan ayında öldürüldü. Alfredo Di Stéfano, Grimau’yu hiç tanımamıştı ama onun ismini Venezuella’da Caracas’ta öğrenecekti…

    'Mor Menekşeler'in kaderini tek başına değiştiren adam
    Di Stéfano Caracas dönüşü Madrid Havaalanı’nda

    Paul del Rio’nun babası, Grimau’nun kuşağındandı ve Franco rejiminden kaçan ailesi önce Fransa’ya yerleşmiş ardından Paul’un doğduğu Küba’ya taşınmştı. Paul del Rio, iki yaşında geldiği Caracas’ta gün gelecek Maximo Canales adıyla bilinecek ve gazetelere rejim muhalifi FALN (Fuerzas Armadas de Liberacion Nacional)’ın lideri olarak manşet olacaktı. Örgüt, Real Madrid’in sezon öncesi hazırlıkları için Caracas’a maç yapmaya geleceğini öğrendiğinde planı yaptı, Nisan ayında ölen Julian Grimau’nun intikamını alacaklar ve bir oyuncuyu kaçıracaklardı. Operasyonun adını elbette ki “Julian Grimau” koydular. 24 Ağustos 1963’te Caracas’ta Potomac Otel’den Alfredo Di Stéfano’yu kaçıran Paul del Rio ve arkadaşları, iki gün sonra efsane futbolcuyu İspanyol Konsolosluğu’nun kapısında bıraktılar ve bu süre içinde fidye talep etmediler. Amaçlarına ulaşmışlar ve İspanya hükümetinin hukuk dışı icraatlarını dünyaya duyurmayı başarmışlardı. Paul del Rio, eylem yılları sonrasında ressam- heykeltraş oldu ve 2005 yılında, 42 yıl önce kaçırdığı Alfredo di Stéfano ile Madrid’de bir araya geldi. Di Stéfano, “Ben futbolcuydum, siyaset bilmezdim. Bana iki gün boyunca çok iyi davrandılar” diye anlattı Caracas’ta kaçırıldığı 1963 yazını…

  • Layık olan mı seçilir ‘baş’a gelen mi çekilir?

    Layık olan mı seçilir ‘baş’a gelen mi çekilir?

    Tarihte lider olmak-seçilmek için çeşitli yöntemler kullanıldı. Unvanı ister kral, ister padişah veya imparator olsun, tarih onlar üzerinden yazıldı; kendilerine tanrısal özellikler bile yakıştırıldı. Modern zamanlarda ise “milli şef”lerden “büyük usta”lara geldik. Peki “başsız” bir toplum mümkün mü?

    İnsanlık tarihinin en kadim sorunlarından biri tanrısal yetkilerle donatılmış yöneticilerle sayıları kum taneciklerinden az olmayan sıradan insanların gündelik hayatlarını idame ettirmeleri sırasında meydana gelen gerilimdir. Henüz ilk kez ne zaman kimin çıkıp da “benim aklım bana yetmiyor ille de birileri beni rahatlatsın da şu kaderime sahip çıkmaktan beni kurtarsın” dediği bilinmiyor. Büyük bir ihtimalle tersi daha doğru: Birileri çıkıp başkalarının kaderine ambargo koymuştur, cebren ve hile ile!

    Dünyanın dört bucağında özellikle tek dereceli yapılan “başkan” veya “başkanlık” seçimleri bu kadim tartışmayı alevlendirir. Sarkaç biat ve liyakat arasında salınırken “krallık veya başkanlık gibi bir kurum şart mıdır” diye sorulduğunda baldırı çıplakların haddini aştıkları söylenir. Biat edilen de liyakat sahibi olan da, aslında sıradan insandan farklı bir türmüş gibi sunulur.

    Seçilmiş yöneticiler (ar- tık usulen de olsa seçilmemiş başkanlar pek kalmadı) “temsil” denen kutsallaştırılmış bir yetkiyi nereden almışlardır? Genel oyun içinde ne bulunmaktadır? İnsanlar seçerken seçtiklerini, şunu, şunu ve şu- nu yapmaları için mi yoksa akıllarına eseni yapmaları için mi seçerler? Tepedeki yönetici gerçekten sıradan insanın gündelik sorunlarını anlayabilir mi? “Dava”, sıradan insanların anlamaktan aciz oldukları kapalı kapılar ardında itiş kakış, olmazsa savaşla çözülebilecek bir kutsiyet kazanırken, böylesine bir hayat memat meselesinde bile bir referandum yapılarak hayatlarını vermek durumunda olanların fikri neden alınmaz? Ama yöneticiler de -öyle iddia ettiklerinde bile- gökten zembille gelmiyor, onlar da yaşadıkları toplumun haleti ruhiyesine uygun bir güzergahta dükkan açmışlar.

    Almanya savaşı yitirmese, Versailles Antlaşması’yla sıkboğaz edilmese, savaş öncesi siyasi partiler onca itibar yitirmese, onbaşı Hitler milyonların tapınacağı bir lider olacağına kötü bir suluboya ressamı olarak kalabilirdi (insanlık için de en hayırlısı ancak bu olabilirdi).

    Kenan Evren’i emekli olmaktan kurtarıp genelkurmay başkanlığına gelmesine neden, kendisinin bulunmaz bir hint kumaşı olması değil, zararsız görülmesiydi. Nice yöneticinin hayat hikayesi bir dizi tesadüfün çarpışmasını anlatır. Tarihi, yüceltilmiş insanların izinden okuma merakı, kötü polisiye romanlardaki katilin daha ilk satırlarda sırıtışı gibi cansıkıcıdır.

    Ulu Hakan’la başlayıp “Hürriyet Kahramanı” cengaver Enver’le 20. yüzyıla başlayınca, “kurucu irade”li Ebedi Şef ’in ardından sanki o gayri mili imişçesine “Milli Şef ” dönemine geçilmiş; Menderes Londra uçak yolculuğunu “kazasız belasız” olmayan bir tarzda yaşayınca, kendisine olmadık şeyler vehmedilmiş ve bugüne dek tarih durağında hep kurtarıcılar beklenmiştir. “Kitaplar hep kralların adını yazar/Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?” demiş şair (Bertolt Brecht).

    Çatalhöyük ise kralsız kaya taşıyıcıların dünyasını anlatır bize. O koşullarda mümkün olanın bugünkü teknik ve bilgi düzeyinde hayal olması mümkün mü? Türkiye gündeminin cumhurbaşkanlığı seçimine kitlendiği şu günlerde, tarih boyunca toplumların “baş”ına gelenlerin kullandıkları yöntemleri sergiliyoruz. Ve kronolojinin başında, neolitik dönemdeki Çatalhöyük örneğini de, mümkün bir ütopya olarak en sona yerleştiriyoruz.

    DÜNDEN BUGÜNE EN TUHAF SEÇİM KRİTERLERİ

    HAYRİ FEHMİ YILMAZ

    Eskiden sandık yoktu. Cumhur yoktu, tabii cumhurun başkanı da yoktu. Kamuoyu araştırması, milli irade, Yüksek Seçim Kurulu, seçmen, seçim pusulası, mühür, sandık görevlisi yoktu. Hatta seçim bile yoktu. Ama kabileleri, soyları, boyları, kentleri, devletleri, imparatorlukları yine de birileri yönetirdi. Bugünkü aklımızın alacağı yöntemlerle seçilmeseler de, eski zaman yöneticilerinin meşruiyeti topluluğun muteber üyeleri tarafından kabul edilen kaynaklara dayanır, ardından “başa gelen çekilir”di. İşte size tarih boyunca zamana ve mekana göre değişen en tuhaf liyakat kriterleri.

    Layık olan mı seçilir 'baş'a gelen mi çekilir?

    Kendini Tanrı Saymak

    En iddialı yüksek mevkii

    Eskiçağdan itibaren iktidar sahipleri giderek Tanrı’nın oğlu olmayı yeterli görmemeye başladılar. Aslına bakılırsa, bizzat Tanrı olmak dururken, daha mütevazı bir makamla yetinmeleri için mantıklı bir neden de yoktu. Mısır firavunları Güneş Tanrısı Ra’nın oğlu ve Tanrı Horus’un beden bulmuş hali olarak görülüyordu. Ancak eski Mısır’da sadece hükümdarlar Tanrı olabiliyordu, olağanüstü genişlikteki hanedanın diğer fertleri sıradan ölümlülerdi. Roma’da da güçlü bir imparator kültü vardı. Hem iktidarda olan hem ebediyete göçen imparatorlar için devasa imparatorluğun her köşesinde yüzlerce tapınak ve çok daha fazla sayıda sunak inşa edilmişti. Tanrı-kralların bazıları bu kurguya kendileri de inanmış görünür. Ancak çoğu yemek yemek, tuvalete gitmek, sevişmek gibi sıradan ihtiyaçlarını giderirken muhtemelen insan olduklarını hatırlıyorlardı. Her insan gibi öldüklerinde ise tanrıların yanına gittiklerine inanılıyordu. Ankara’da Hacı Bayram Külliyesinin bitişiğinde hâlâ kısmen ayakta olan tapınak tanrılaştırılmış Augustus için inşa edilmişti.

    Yetişkin erkek olmak

    Bazıları daha eşittir

    Yunan şehir devletleri Ege denizinin iki yakasında birbirinden çok farklı gelenekler yaratmıştır. Çoğu yerde zengin ve güçlü aileler ve tiranlar yönetime el koysa da MÖ 5. yüzyılda en parlak dönemini yaşayan bir yönetim anlayışı siyasetin geleceğini şekillendirmiştir. Adına Atina Demokrasisi de denilen ve bir tür seçkinler demokrasisi olan sisteme göre şehrin vatandaşları yönetimin her aşamasına katılıyordu. Ama vatandaş denilen elit zümre sadece yetişkin erkeklerden oluşuyordu. Kadınların, kölelerin ve şehirde yaşasalar bile yabancıların yönetime katılması söz konusu değildi. Kadın, vatandaşlık hakkını çocuklarına taşır ama kendisi kullanamazdı. Yetişkin erkekler şehir meclis binasında bir araya gelir, her konuyu tartışırlardı. Atina agora- larında boş oturup yönetime katılmayanlar için muhafız İskit köleler boyalı bir iple dolaşır ve elle dokunmalarının yasak olduğu elit vatandaşları o ip marifetiyle toplantılara getirirdi. Giysileri ipin boyasıyla lekelenen “kaçak” vatandaşlar ise utançlarından bir sonraki toplantıda hazır bulunmaya dikkat ederdi.

    Layık olan mı seçilir 'baş'a gelen mi çekilir?

    Zengin ve cömert olmak

    ‘Büyük adam’ çok eliaçık

    Aslına bakılırsa tarih boyunca birçok yönetici iktidarı serveti ve eliaçıklığı sayesinde kazanmıştır. Yakın zamanlara kadar birçok kültürde kullanılan söz konusu başa geçme kriterinin, günümüzde dünyanın birçok yerindeki ileri demokrasilerde bile alttan altta devam ettiği konusunda ciddi iddialar bulunmaktadır. Büyük Okyanus’un birçok yerinde, özellikle Malinezya Adalarında ikamet eden halklar için ise sözkonusu ölçüt, “büyük adam” dedikleri bir çeşit siyasi önder aracılığıyla hâlâ yaşatılmaktadır. Mesela Yeni Gine’nin Kapauku halkının Tonowi adını verdikleri bir “büyük adam”ları vardır. Tonowi bu statüye çok çalışıp domuz ve diğer yerel zenginlikler biçiminde servet biriktirerek ulaşır. Lidere destek verenler, geçmişte onun lütuflarını hatırlayanlar ya da gelecekte ondan beklentileri olanlardır. Lider servetini paylaştıkça veya cömertçe dağıttıkça saygınlığı artar. Eliaçıklık burada liderlik için hayati bir önşarttır. Çünkü Kapauku halkı bencilce ve hırsla zenginleşen cimrilerden nefret eder. Böyle kişilerin servetlerinin yağmalanması amacıyla en yakınları tarafından öldürülmesi bu toplulukta az rastlanan vakalardan değildir.

    Layık olan mı seçilir 'baş'a gelen mi çekilir?

    Çokeşliliği orantısız abartmak

    En kudretli (!) lider

    İktidar için çok sayıda kadınla evlenmek her zaman iş yapan bir yöntem olmuştur. Farklı farklı kabilelerden, dini ya da siyasi gruplardan eş almak liderleri güçlendirmiştir. Afrika, Hindistan ve Amazonlardaki küçük topluluklarda gücüne eş yoluyla güç katma yöntemi epey abartılmıştır. Mesela bugünkü Orta Afrika’ya hâkim olan eski Buganda kralları her kabileden yüzlerce kadınla evlenir, o kabilelerin kendisine sadık kalmasını sağlardı. Bu yöntemin küçük bir yan etkisi vardı, kral ülkenin büyük bir bölümüyle akraba oluyordu.

    Kente araba ile giren ilk kişi olmak

    Sürprizden habersiz müstakbel kral

    Bu, halkın iktidara getireceği kişiyi “takdir-i ilahi yöntemi”yle belirlediği durumların başka bir sürümüdür. En güzel örneği Gordias’ın hikâyesidir. Frig kabileleri iktidar için birbirleri ile uzun süre savaşır, ama bir sonuç elde edilemez. “Devleti yönetmeye en layık kişi kimdir” sorusunu kâhinlere danışmaya karar verirler. Kâhinler kentin kapısından arabası ile girecek ilk kişinin hükümdar olması gerektiğini açıklarlar. Arabası ile kente ilk giren Gordias olur ve kral ilan edilir. Asırlar sonra İbnü’l-Fakih aynı hikâyenin başka bir versiyonunu Bizans’a uyarlar. Bizans İmparatoru ardında kraliçe dışında hükümdarlığa uygun hiç kimse bırakmadan ölmüş. Bizanslılar komşu dağ geçidinden ilk geçecek kişiyi hükümdar yapmaya karar vermiş. Geçitten Etiyopyalı kaçak bir köle geçince onu kraliçeleriyle evlendirip tacı giymeye zorlamışlar. Eski bir Anadolu efsanesi burada hiç şüphesiz Müslüman Araplar tarafından Hristiyan Bizans’ı küçümsemek için, koskoca ülkede rastgele seçilen bir köle dışında hükmetmeye layık kimse olmadığını vurgulamak amacıyla yeniden kullanılmıştır.

    Alt üzerinde boğazı sıkılmak

    Hırıltıları yorumlayan şamanlar

    Eski çağlarda yönetenlerin emeklilik hayalleri yoktur. Hükümdarlık ömür boyu süren bir iştir. Ama bu süreç fazla uzarsa yönetilenlerin içini sıkıntı basabilir. Bu nedenle eski Türk hükümdarları “Tanrı buyurduğu için kendi ku- tum (kutsallığım) olduğu için kağan oturdum” gibi ifadelerle iktidarlarının kaynağının tanrısal irade olduğunu vurgulamayı en garantili yol olarak görmüştür. Halk buna bir dereceye kadar saygı göstermiş ama müstakbel kağanın hayırlı bir tercih olup olmadığını teste tabi tutmayı da ihmal etmemiştir. 7. ve 9. yüzyıl kaynaklarına göre Göktürkler ve Hazarlarda kağan adayı bir keçe üzerinde havaya kal- dırılır, kendi etrafında dokuz kez döndürüldükten sonra atına bindirilirdi. Boynuna ipek şal sarılıp şuurunu kaybedinceye kadar boğazı sıkılırken ona kaç yıl hüküm süreceği sorulurdu. Çıkardığı hırıltılardan şamanlar bir anlam yakalamaya çalışır, kağanın verdiği süre biter bitmez de yeni bir kağan seçerlerdi. Birçok hizip ve rakibin bu hırıltıları olası en kısa süre şeklinde yorumlama eğiliminde olduğu kesin gibidir.

    Layık olan mı seçilir 'baş'a gelen mi çekilir?

    Ülkeye köle olarak gelmek

    Paralı askerlikten yüksek makama

    Paralı akserlerin Abbasi- lerden (750-1258)) itibaren İslam devletinin ordularında istihdam edildiği bilinir. Özellikle Orta Asya ve Karadeniz’in kuzeyinden İslam coğrafyasına getirilen gençler burada özel bir eğitime tâbî tutulmuşlar ve devletin ordusunu oluşturarak bölge halkından ve kendi soylarından uzak ama hükümdara sadık bir grup olmuşlardır. Sayıları artıp güçlenince İslam dünyasının iki ayrı bölgesinde yönetimi ele geçirmişler ve Hindistan (1206-1398)ile Mısır’da (1250- 1517) Memlükler denilen devletler kurmuşlardır. Bunlar yöneticileri oldukları ülkeye köle olarak adım atmışlar ama hiç şüphesiz yüksek mevkilere gelmeden önce azat edilmişlerdir. Memliklerin bazıları iktidar haklarını oğullarına geçirmeye çalışsa da ekseriyetle başarılı olamamışlar, ülkeye getirilen ve seçkin emirler tarafından yetiştirilen genç asker köleler arasından sivrilenler zamanı gelince iktidarı ele geçirmişlerdir. Asırlar boyunca Mısır ve Suriye’nin yerli halkı iktidara talip olamamış, yönetimi eski kölelere bırakmıştır.

    Tahtı gasp etmek

    Eski zaman darbecileri

    Gasp, tarih boyunca her yerde iktidara giden en kestirme yol olmuştur. Önce krallık, sonra cumhuriyet en sonra da Sezar ile Augustus dönemlerinde imparatorluk olan Roma Devleti, gaspı favori iktidara gelme yöntemi olarak benimsemiştir. İmparatorlar zaman zaman hanedanlar oluşturmuşlar ama genellikle askerler iktidara el koymuşlardır. Örneğin 235-285 yılları arasında yaklaşık 18 imparator tahta çıkmıştır. Bu dönemin gaspçı imparatorlarının gerçek sayısı belki de hiçbir zaman tam olarak bilinemeyecek.

    Efsanevi bir atası olmak

    Sahte soyağacı ile meşruiyet

    Saygın ve eski bir aileye ya da mitolojik kahramanlara dayanan bir soya mensup olmak yönetime gelebilmek için her zaman çok önemli olmuştur. Bu yüzden eski çağlarda birçok yönetici iktidarını, sahte soyağaçlarıyla çok eski ve köklü ailelere dayandırarak meşru kılardı. En meşhur mitolojik ataların başında, Homeros destanında yağmalanan Troia kentinden kaçan Aenes gelir. Bu firari zat, İlkçağda Romalılar, Ortaçağlarda İtalyan, Fransız hanedanları için efsanevi bir ortak ata haline geldi. Daha yakın zamanlarda Kutsal Roma Cermen devletinin hanedan üyeleri birçok ülkeye kral oldular. Bourbon (Fransa, İspanya, Lüksemburg), Savoia (İtalya, Fransa, İspanya), Habsburg (Almanya, Avusturya, Macaristan) hanedanları en meşhurlarıdır. 1821’de Yunanistan bağımsız bir devlet olduğunda Bavyeralı bir soylu olan Otto kral ilan edilmişti. Bu hanedanın bayrağı da hâlâ Yunanistan bayrağıdır. Benzer şekilde devletler kurulunca Romanya, Yugoslav- ya, Bulgaristan’a da Avrupa hanedanlarından krallar bulunmuş, ama bunların hükümranlığı pek uzun ömürlü olmamıştır. Fransız devrimi ile sarsılan monarşiler, I. Dünya Savaşı sonrasında gerilemiş ve II. Dünya Savaşı’nın ardından büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.

    Layık olan mı seçilir 'baş'a gelen mi çekilir?

    İktidar emanetçisi bir kadınla evlenmek

    Dört kocasını tahta çıkardı

    Eski ve Ortaçağlarda -hatta maalesef oldukça yakın çağlarda da- birçok kültürde kadınlar yönetici olarak yetersiz ve uygunsuz görülmüş- tür. Ancak hükümdar ailelerinin kızları sahip oldukları ama kullanamadıkları iktidar hakkını evlendikleri erkeklere aktarabilmiştir. Bizans tarihinde bu konuda birçok örnek vardır. Ama en etkileyici örnek 11. yüzyılda Makedonyalılar sülalesinin son temsilcileri olan üç prensesin durumudur. Babaları 1028 yılında ölünce kızlardan bir aristokrat ya da bir asker ile evlenmeleri istenmiş ancak sadece o sırada 40 yaşlarında olan en küçük kız Zoe bu işe gönüllü olmuştur. Zoe, III. Romanos Argiros (1028- 1034) ile evlenerek onu tahta çıkartmıştır. Ardından hızını alamamış, sırasıyla IV. Mikhael (Paflagonyalı 1034 – 1041), V. Mikhael Kalafates (1041- 1042) ve son olarak da IX. Konstantinos Monomakhos (1042-1055) ile evlenerek onları hükümdar yapmıştır.

    Layık olan mı seçilir 'baş'a gelen mi çekilir?

    Tanrı’nın oğlu olmak

    Zeus sağolsun

    Devletler büyüyüp güçlendikçe, iktidarda gözü olanlar kendilerini topluma kabul ettirmek için daha kapsamlı projelerle ortaya çıkmışlardır. Tanrıların tercihi olmanın yanı sıra artık onların oğlu ol- mayı iddia etmek popüler hale gelmiştir. Bizzat Tanrı olan babanın dünya işlerini düzene koyan oğlu olma fikri daha ilk günden çok tutmuştur. Eski Yunan şehirlerinin yöneticilerinin hemen hepsi kendilerini Zeus, Apollon, Hermes gibi mühim tanrıların çocukları sayıyordu. Girit adasının efsanevi kralı Minos, Zeus ile Europe’nin oğluydu. Benzer şekilde eski Anadolu’da Hitit, Mezopotamya’da Sümer ve Uzak Doğu’da göğün oğlu kabul edilen Çin hükümdarlarının da tanrıların soyundan geldiği kabul ediliyordu. En meşhur Tanrı oğlu, Hıristiyan inancındaki İsa-Mesih’dir. Tanrı’nın oğlu olarak nitelense de, Hıristiyan inanışına göre İsa bir yandan da tanrıdır.

    Nehirde sepet içinde bulunmak

    Fırat sularında kutsal yolculuk

    Eski çağlarda iktidarın en belirleyici kaynağının tanrısal irade olduğu inancı oldukça revaçtaydı. Doğrudan dile getirilmeyen bu inanış genellikle renkli hikayelerle ima edilirdi. MÖ 2334-MÖ 2279 yılları arasında hüküm süren ve Mezopotamya’da dünyanın en eski krallıklarından birini kurmayı başaran Agade (Akkad) kentinin kralı Büyük Sargon’un hikayesi bunların en ünlülerindendir. MÖ 8. yüzyılda çivi yazılı bir tablet üzerinde bulunan bir şiir Sargon’un bir rahibeden doğma olduğunu belirtir. Zamanın ilginç fakat acımasız bir adetine göre dünyaya tanrılarla rekabete girecek soylar getirecekleri endişesiyle rahibelerin çocukları öldürüldüğünden, Sargon’un annesi onu gizlice doğurur ve bebeği ziftlenmiş bir sepetin içine koyarak Fırat nehrinin sularına bırakır. Efsane bu ya, sarayın sarnıçlarına su çeken hizmetkar onu bulur ve büyütür. Agade kralı bir savaşta yenilip güçsüz düşünce, Sargon onu devirir ve iktidarı ele geçirir. Tarihte sepet içinde iktidara yüzen bir başka meşhur şahsiyet de Musa peygamberdir. O da maceralı bir nehir yolculuğuyla tüm İbrani çocukların öldürülmesini emreden firavunun sarayına ulaşır ve orada büyür. Zamanı gelince de halkının başına geçer.

    Layık olan mı seçilir 'baş'a gelen mi çekilir?

    Eline akraba kanı bulaştırmak

    Kanlı entrikalar

    Özellikle büyük imparatorluklarda iktidarı ele geçirmek için baba, oğul, kardeş gibi yakın akrabalara kıyılması tarihin kanıksanmış vakalarındadır. Roma-Bizans, Arap, Hint, Çin saraylarından sayısız örnek sıralamak mümkündür. Osmanlı hanedanı da kanlı entrikalar konusunda onlardan hiç geri kalmaz. Yakın akraba kanı dökme mevzuunda siftahı amcası Dündar Bey’i öldüren Osman Gazi yapmıştır. Oğlu I. Murad 1362’de tahta çıktığında kendi oğlu Savcı Bey ile isyana kal- kıştıkları rivayet edilen kar- deşleri Halil ve İbrahim’i ortadan kaldırarak ilk oğul ve kardeş katline imza atmıştır. 15. yüzyıldan itibaren saltanatın varlığını sürdürmesini sağlama alma gerekçesiyle kardeş katli Fatih Kanunnamesi’yle kurumsallaştırılmıştır. Böylece nice kardeşler, oğullar, amcalar, yeğenler, babaanneler hatta torunlar hünkarın iktidar hırsına kurban gitmiştir. Kardeş öldürme rekoru 1595-1603 yılları arasında hüküm süren III. Mehmed’e aittir. Tahta çıkar çıkmaz ilk işi 47 kardeşinden erkek olan 19’unu boğdurmak olmuş, ölümünden bir yıl kadar önce ise 16 yaşındaki oğlu Şehzade Mahmud’u da öldürterek listesini zenginleştirmiştir.

    Önceki liderin reenkarnasyonu olmak

    66 gün sonra gelen işaret

    İç Asya’da Tibet kültür coğrafyasında Budist inancın dini lideri olan Dalai Lama 14 kuşaktır özel bir yöntemle seçilmektedir. Dalai engin, sonsuz, sınırsız; Lama ise bilge anlamına gelir. İnanışa göre “Sınırsız Bilge” Dalai Lama genellikle ölmeden nerede tekrar dünyaya geleceğini bildirir ve ölümden 66 gün sonra dünyaya bir bebek olarak geri döner. Din adamları Lama’larının belirttiği bölgeye gider, yeni doğmuş bebeklerin hepsini kontrol eder ve Dalai Lama’nın göndereceği bir işareti tespit etmeye çalışır. Seçim genellikle çocukların önlerine konan nesnelere, oyuncaklara gösterdikleri ilginin yorumlanması yoluyla yapılır. Günümüzde Çin işgali nedeniyle Tibet dışında, Hindistan’da yaşayan Dalai Lama Tenzin Gyatso iki yaşında bulunmuş, 13. Dalai Lama’nın reenkarnasyonu olarak kabul edilmiş ve rahipler tarafından yetiştirilmiştir. Dini ve siyasi liderlik görevine 1950 yılında 15 yaşında başlamıştır.

    Layık olan mı seçilir 'baş'a gelen mi çekilir?

    Kız kardeş ile evlenmek

    Babasının çiçeği (!)

    İktidara gelmek ve onu elde tutmak hiçbir zaman kolay bir iş olmamıştı. Bazı dönemlerde, kimi hanedanlar sahip oldukları gücü başka ailelerle paylaşmamak için çocuklarını birbirleriyle evlendirmeyi tercih ediyorlardı. Böylece dünyaya getirilen çocuğun hem annesi, hem babası kral soyundan oluyordu. Halikarnasos’ta kendileri için muhteşem bir mezar anıtı yaptıran Karya uygarlığının yöneticileri Mousolos (MÖ 377-353) ve kız kardeşi olan eşi Artemisia da iktidarın aile içinde kalması için bu şekilde evlenmişti. Mısır firavunlarının çoğu kız kardeşleri ile evliydi. Mısır’ın en meşhur kraliçelerinden “babasının çiçeği” anlamındaki Yunanca ismiyle meşhur Kleopatra (MÖ 69-30) iktidara gelebilmek için babasının vasiyeti gereğince erkek kardeşi ile izdivaç yapmıştı.

    Yandaş hakemden yüzük

    Hile ve pişkinlikle hilafet iddiası

    İslam dünyasında peygamberin vefatından sonra yöneticiyi belirlemek için başlangıçta ümmetin önde gelenlerinin seçimi esas olmuş, ilk dört halife böyle seçilmiştir. Ancak baştan beri tartışmalara neden olan bu yöntem günümüze kadar devam eden bir mücadeleye kaynaklık etmiştir. Hazreti Ebu Bekir (632- 634), Hazreti Ömer (634-644) dönemleri nispeten sakin geçmiş fakat Hazreti Osman (644-656) döneminde tartışma yerini kargaşaya bırakmıştır. Onun öldürülmesinden sonra Medine’de Hazreti Ali (656-661) halife seçilmiş ancak Şam valisi Muaviye buna itiraz etmiştir. Ordular karşı karşıya gelmiş ama bir sonuç elde edilemeyince birer hakem belirlenmesi ve bu hakemlerin kararına uyulması kararlaştırılmıştır. Rivayete göre hakemler başka birini halife seçmeye karar verince, Hazreti Ali’nin hakemi halifelikten feragat ettiklerini belirterek yüzüğü onun parmağından çıkartmıştır. Oysa Muaviye’nin hakemi anlaşmaya uymamış, yüzüğü parmağına takarak Muaviye’yi halife ilan etmiştir. Hazreti Ali’nin hakemi aldatıldığını söylese de iş işten geçmiş, Şam valisi halifelik iddiasında ısrarcı olmuş, Hazreti Ali’nin öldürülmesinden sonra da bu makama oturmuştur.

    Layık olan mı seçilir 'baş'a gelen mi çekilir?

    Ve lidersiz toplum: Çatalhöyük

    ‘İleri demokrasi’ 9.000 yıl önceydi…

    Orta Anadolu’da Neolitik yerleşimlerde aşağı yukarı birbiriyle aynı boyutlarda, dar ve bitişik nizam konutlarda yaşayan insanlar eşitlikçi temelde bir toplumsal yapı geliştirmişlerdir. Çatalhöyük (MÖ 7400 – MÖ 6200) bunların en çok araştırılanlarındandır. Çatalhöyük’te günümüzden yaklaşık 9.000 yıl önce yerleşim başlamış ve yaklaşık 1.000 yıl boyunca benzer şartlarda ve dışarıdan tehdit edilmeden devam etmiştir. Yerleşim bazı dönemlerde ve bazı tabakalarda 3.500 ila 8.000 kadar insan aynı anda bir arada yaşamıştır. Ancak höyükte muhtemel yöneticilerin yaşayacağı diğerlerinden farklılaşan seçkin konutlar, biraraya gelip toplanılacak geniş alanlar yoktur. Günlük yaşam, ibadet, üretim evlerde gerçekleşir. Ölüler bile evlerin zeminine gömülür. Hiç şüphesiz topluluğun bütününü ilgilendiren kararlar için ihtiyarlar heyeti gibi bir danışma ve yönetim heyeti olmalıdır. Ancak bunun bile açık bir kanıtı bu- lunamamıştır. Çatalhöyüklüler bir arada yaşamanın bugün unutulan daha eşitlikçi bir yöntemini uyguluyor gibidir.

    Layık olan mı seçilir 'baş'a gelen mi çekilir?
  • Tarihî hazineler depolarda bekliyor

    Tarihî hazineler depolarda bekliyor

    Marmaray kazılarında bulunan arkeolojik hazineler için hazırlanan “müze-durak” projeleri rafa kalkmış görünüyor. Eserler hâlâ depolarda üst üste yığılı.

    Kent tarihini yeniden yazan İstanbul’daki Marmaray ve metro kazılarında elde edilen buluntular, sergilenmek için hazırlanan projelerin uygulamaya geçmesini bekliyor. 2004’ten itibaren Yenikapı, Vezneciler, Sirkeci, Cağaloğlu, Üsküdar, Ayrılıkçeşme ve Yedikule’de gerçekleştirilen kazılar Marmaray’ın 29 Ekim 2013’te açılmasından kısa süre önce tamamlanmıştı. Bu süre içerisinde 8500 yıl öncesine kadar giden Neolitik Dönem mezarları, kulübe kalıntıları ve ayak izleri ile çeşitli ahşap nesneleri, Bizans gemileri ve Osmanlı çinileri bulundu. Bazı kalıntılar incelenip belgelendikten sonra kaldırıldı, bazıları inşa edildikleri dönem, malzeme ve teknikleri ya da plan özellikleri açısından önemli bulunup büyük gayretlerle taşınarak koruma altına alındı. 

    Buluntuların önemli bir kısmı, Marmaray ve metro duraklarında sergilenmek üzere büyük masraflar ile yerinden kaldırıldı. Planlanan projeler arasında, Yenikapı’dan İstanbul’un fiziki hafızasını gösteren bir kesitin sergilenmesi vardı. Yaklaşık 10 metre boyundaki bu kesitte, Neolitik Dönem’den Cumhuriyet’e kadar biriken tabakalar kolayca fark edilebiliyor. Bölüm şu an İstanbul Arkeoloji Müzeleri deposunda sergilenmeyi bekliyor. Benzer bir kesit Atina metrosundaki Dafni durağında yer alıyor. Ancak bu kesit gerçek değil, durak için özel olarak tasarlandı. 

    Tarihî hazineler depolarda bekliyor
    İSTANBUL/Belgradkapı

    Ayrıca, Yenikapı’da bir Bizans kilisesinin temel kalıntıları, Kadıköy’de bir Bizans sarnıcı sergilenecek. Cağaloğlu çıkışında 7.-8. yüzyıldan görkemli bir binaya ait olduğu tahmin edilen altyapı kalıntıları, câmekan arkasında gösterilecekti. Tam o noktada bugün, “Bu duvarın arkasında arkeolojik kalıntılar yer almaktadır” yazılı bir afiş yer alıyor. Ayrıca duraklarda çok sayıda gemi, büyük boyutlu taş eser, sütun, sütun kaidesi ve başlıkların sergilenmesi planlanıyordu. Ancak metro duraklarının faaliyete geçmesiyle söz konusu projeler de rafa kalkmış gözüküyor. 

    Tarihî hazineler depolarda bekliyor

    Dünyanın birçok kentinde de metro kazıları, Türkiye’dekine benzer tahribat, gecikme ve masraf tartışmalarıyla gerçekleştiriliyor. Ancak en azından kazı sonrası sergilenme konusunda örnek alabilecek örnekler var. Viyana’daki Stephans-platz durağında bir şapel buluntusu aynen korunurken Meksiko kentinin Pino Suárez durağında bir Aztek piramidi sergileniyor. Benzer projeler İzmir-Çankaya, Porto-Campo 24 de Agosto, Prag-Mustek duraklarında da yer alıyor. 

    İstanbul’da projeleri geciktirmek yerine küçük adımlarla dahi harekete geçilebilir. Sergilenecek buluntular, duvarlara yerleştirilecek kazı fotoğrafları bile her gün yolu yeraltına düşen milyonlarca kişinin gözünde bir İstanbul tarihi oluşması için fikir verebilir. 

    Tarihî hazineler depolarda bekliyor
    İSTANBUL/Sirkeci
    Bu duvarın arkasında 1300 yıl saklı Marmaray, Sirkeci durağının Cağaloğlu çıkışında “Bu duvarın arkasında arkeolojik kalıntılar yer almaktadır” yazıyor. O duvarın arkasında çıktığı yerde sergilenmesi planlanan ancak sonra vazgeçilen 7.-8. yüzyıla ait Bizans kalıntıları bulunmuştu. Zeytinburnu, Belgradkapı’daki bir açık hava deposunda da (üstte sağda) kazılarda ortaya çıkan binlerce buluntu, Atina’daki gibi sergileneceği günü bekliyor.

    MUHTELİF

    1- WilliamShakespeare’in aynı isimli tragedyasına mekan olan KKTC’nin Gazimağusa kentindeki 14. yüzyıl tarihli Othello kalesinde restorasyon başladı. Projeyi Türk ve Rum tarafları ortak yürütüyor. 

    2- Kadıköytarihinehayatını adayan Müfid Ekdal (96) 11 Temmuz’da hayatını kaybetti. ‘Kadıköy’ün Herodotu’ olarak bilinen Ekdal, bu konuda pek çok kitaba imza atmıştı. 

    3- KGB’ninRusya’dan kaçırılan gizli arşivi Churchill Koleji’nde halka açıldı. Arşivin sahibi, 1972 ve 1984 yılları arasında KGB’nin arşiv bölümünde üst düzey görevde bulunan Vasili Mitrokin, gizlice kopyaladığı binlerce belgeyi 1992’de İngiltere’ye vermişti. 

    4- İnsanlıktarihininen önemli arkeolojik alanlarından Göbeklitepe’de ilk arkeolojik araştırmaları yapan Prof. Dr. Klaus Schmidt (61), 20 Temmuz’da kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Schmidt, 1995’ten bu yana Göbeklitepe kazı başkanlığını yürütüyordu. 

    5- 4.000 yıllık Mısır heykeli, müzayede şirketi Christie’s tarafından 57 milyon TL’ye satıldı. Heykel, antik Mısır’da önemli bir devlet adamı olan Sekhemka’yı tasvir ediyor. Eserin iadesini isteyen Mısır hükümeti satışa itiraz etti. 

    6- Üsküdar’daki Hüseyin Avni Paşa Köşkü, 28 Haziran’da çıkan yangında kül oldu. Yapı 2009’da TMSF tarafından iş adamı Mehmet Cengiz’e “yıkılmadan korunması” şartıyla satılmıştı. 

    TARİHE KALANLAR

    Gazze’de katliam 

    Önce İsrailli üç, ardından Filistinli bir gencin kaçırılıp öldürülmesiyle patlak veren krizde İsrail, 8 Temmuz’da Gazze’ye yönelik hava ve karadan Koruyucu Hat Operasyonu’nu başlattı. Saldırılarda 21 Temmuz günü itibarıyla 532 Filistinli; 20 İsrailli hayatını kaybetti. 

    Ukrayna’da uçak düştü 

    Amsterdam-Kuala Lumpur seferini yapan Malezya Ha- vayolları’nın yolcu uçağı 17 Temmuz akşamı Ukrayna’nın doğusunda düştü. Mürettebat dahil toplam 295 kişi hayatını kaybetti. Uçağın bir füze saldırısı sonucunda düştüğü tahmin ediliyor. 

    Brezilya’da tarihî fark 

    12 Haziran-13 Temmuz arasında Brezilya’da gerçekleştirilen 2014 FIFA Dünya Kupası’nı, finalde Arjantin’i yenen Almanya kazandı. Turnuvanın en çok konuşulan olayı, yarı finalde ev sahibi Brezilya’nın Almanya’ya 7-1 yenilmesi oldu. 

    Kaçırılan şoförler serbest 

    IŞİD militanlarının Irak’ta 9 Haziran’da kaçırdığı 32 Türk TIR şoförü 3 Temmuz’da serbest bırakıldı. Şoförler Erbil üzerinden uçakla Türkiye’ye getirildi. 

    ABD-Almanya casus krizi 

    Almanya’da ABD lehine casusluk yaptıkları şüphesiyle istihbarat servisi BND’den bir kişi tutuklandı ve bir Savunma Bakanlığı çalışanına soruşturma başlatıldı. Alman hükümeti, Berlin’deki CIA temsilcisini sınır dışı etti. 

  • Garibaldi’nin arkasında İtalya kralı

    Garibaldi’nin arkasında İtalya kralı

    Beyoğlu’ndaki İtalyan derneğinde asılı çerçevede Garibaldi ve Mazzini’nin resimleri yer alıyordu. Yenileme için çerçeveler açıldı, arkalarından İtalya kral ve kraliçesinin fotoğrafları çıktı. 

    SEDAT BORNOVALI

    Beyoğlu’ndaki Garibaldi Binası’nda yapılan restorasyon çalışmalarında, İtalya’daki siyasi olayların İstanbul’da nasıl bir kelebek etkisi oluşturduğuna dair ilginç bir hikaye ile karşılaşıldı. Başrolde İtalya’nın 46 yıllık kral ve kraliçesi ile ülkenin birliğini kuran iki milli kahramanın fotoğrafları yer alıyor. 

    Hikaye 19. yüzyılın sonlarında başlıyor. O dönem İstanbul’da kalabalık bir İtalyan topluluğu yaşıyordu. Bu topluluk bazı kurumlar oluşturdu. İtalyan İşçi Yardımlaşma Cemiyeti bunlardan biri. 

    Türkiye’deki İtalyan işçilerin sayılarının azalmasıyla yavaş yavaş işlevini kaybeden dernekte günümüzde TÜRSAB desteğiyle restorasyon çalışmaları sürdürülüyor. 

    Garibaldi'nin arkasında İtalya kralı
    Sırt sırta onlarca yıl saklanan İtalya’nın dört önemli ismi: (soldan sağa saat yönünde)
    Kral III. Vittorio Emanuele, Kraliçe Elena, Giuseppe Garibaldi ve Giuseppe Mazzini.

    Mekanın duvarlarında Art Deco tarzı çerçeveler arasında İtalya’nın birleşmesinin arkasındaki milli kahramanlardan Giuseppe Garibaldi ve İtalya’nın diğer bir milli kahramanı Giuseppe Mazzini’nin resimleri yer alıyordu. Bakım için resimler çerçevelerinden çıkarılınca arkalarından beklenmedik bir sürpriz çıktı. Zira resimlerin arkasında İtalya’nın 1900-1946 yılları arasındaki kralı Vittorio Emanuele III ve eşi Kralice Elena’nın resimleri bulundu. 

    Fotoğrafların sağ alt köşesinde İstanbul’un özellikle portreleriyle ün yapmış fotoğraf stüdyosu Phébus’ün adı ve 1919 tarihi var. Kral ve kraliçenin İstanbul’u ziyaret etmediği bilindiğinden ilk bakışta fotoğraflara anlam verilememişti. Ancak kurum arşivindeki bir belge, belirsizliğe son verdi. Bu belge, 1. Dünya Savaşı’nın ardından İstanbul’un işgal yıllarında kente gelen bir İtalyan savaş gemisindeki astsubayların, fotoğrafları İşçi Cemiyeti’ne hediye ettiğini kaydediyor. Geminin adıysa hayli tanıdık: Andrea Doria. Yani 1538 Preveze Savaşı’nda Haçlı donanmasının Cenovalı amirali. 

    Garibaldi'nin arkasında İtalya kralı
    Adlarını ahşaba kazıdılar Çerçevenin destek için kullanılan ahşap kısımları üzerinde, resimleri hediye eden askerlerin adları ve tertipleri yazılmış. Kral ve kraliçe resimlerinin derneğe hediye edilmesi adına da bir belge hazırlanmıştı.

    Anlaşılan Phébus stüdyosunda, gemideki orijinal fotoğrafların fotoğrafı çekilmiş ve cemiyete öyle hediye edilmiş. Hediyenin gerekçesiyse çerçevenin üzerine düşülen “20 Eylül 1919” notundan anlaşılıyor. 1870’te bu tarihte Roma şehri, İtalya birliğine dahil olmuştu. 

    Kral Vittorio Emanuele III, 9 Mayıs 1946’da oğlu lehine tahttan çekilmiş, hemen ertesi ay da krallık lağvedilmişti. Resimlerin de işte o dönemde kaldırıldığı tahmin ediliyor. Belki de dernek yetkilileri, durumun geçici olduğunu düşünüp üzerlerine eski kahramanların resimlerini yerleştirmiş. Resimler bugün İtalyan Başkonsolosluğu’nda sergileniyor. Ama iki çerçeve ve dört resim var. Gelecekte çerçeveler hangi resimleri sergileyecek bilinmez. 

    Garibaldi'nin arkasında İtalya kralı
  • Modern Türkiye’nin tarihçisi

    Modern Türkiye’nin tarihçisi

    Atatürk biyografisi yazarı ve modern Türkiye tarihi uzmanı Andrew Mango 6 Temmuz gecesi 88 yaşında hayatını kaybetti. Gazeteci ve yazar Nilüfer Kuyaş, bir dönem BBC’de birlikte çalıştığı Mango’yu anlatıyor.

    NİLÜFER KUYAŞ

    Gazetecilik ve tarih araştırması, güncel olaylar ve geçmiş, yöneticilik ve yazarlık, Andrew Mango’nun aynı rahatlıkla girip çıkabildiği dünyalardı. Çalışma hayatını geçirdiği BBC Dünya Servisi bu açıdan ona en uygun yerdi. 1982’de Türkçe radyo yayınlarına katıldığım zaman, Mango bu bölümün de parçası olduğu Güney Avrupa masasının başıydı. Yunanca bölümü komşumuzdu, Andrew’nun bürosu da aynı kattaydı. Ne çok yakın, ne çok uzak, yönetici olarak mesafeleri çok iyi ayarlayabilen birisiydi. 

    İstanbul doğumluydu, kardeşi Cyril Mango’nun önemli bir Bizans tarihçisi olması ve Andrew’nun da Londra Üniversitesi’nde Şark Araştırmaları fakültesi mezunu olması, Farsça ve Arapça bilmesi, onu gözümüzde ilginç kılan özelliklerdi. Büyük problemler karşısında gayet sakin kalabildiği için, yanında çalışan bizleri rahatlatan bir kişiliği vardı. Bir sorunu Andrew’ya götürmek, onu yarı yarıya çözmüş olmak gibiydi. 

    Siyasi açıdan en hassas dönemlerde, örneğin 12 Eylül rejiminde, Türkiye gibi bir ülkeye tarafsız ve doğru haber yayıncılığı yaparken, hem de yayın ilkelerinden en ufak bir ödün vermediği halde, ülkenin yöneticileriyle de saygılı ve uygar, hatta dostane bir ilişki kurabilmesi büyük maharet işiydi. Onun yönetiminde ve Gamon McLellan’ın liderliğinde BBC Türkçe Bölümü, haber yayıncılığında devrim sayılabilecek atılımlarla bir altın çağ yaşadı diyebilirim. 

    Modern Türkiye'nin tarihçisi

    Andrew’yu siyasi görüş olarak belki biraz muhafazakar, ama entelektüel açıdan son derece liberal ve özgürlükçü bir şahsiyet olarak hatırlıyorum. Tarihçi derinliğiyle bakabildiği Türkiye hakkında bir uzman olarak yaşamı boyunca pek çok kitap yayımladı, konferans verdi, danışmanlık yaptı. 

    2000 yılında yayımladığı çok geniş kapsamlı Atatürk biyografisinde, Lord Kinross kadar romantik bakışla değil, daha soğukkanlı bir yaklaşımla, Atatürk’ü efsane olmaktan çıkartıp, onun gerçek seçenekler ve olasılıklar arasında bocalayan, karar veren, bazen hata da yapabilen sahici bir kişilik olarak portresini çizebilmesinin, özellikle Türkiye’de biyografi yazarlığı için önemli bir örnek oluşturduğu kanısındayım. Amacı da buydu sanıyorum. Kitabını İstanbul’da üniversite öğrencileriyle tartıştığı bir sohbette, bundan sonra sizler daha iyilerini yazacaksınız dediği zaman, bir yol açıcı olmaktan duyduğu mutluluğu görebiliyordum. 

    Andrew Mango’nun ölüm haberini duyduğum zaman, bir dönemin gerçekten kapandığını hissettim. Soğuk Savaş ve sonrasındaki küreselleşme çalkantısında sağlam ilkelerin insanıydı. Onu özleyeceğiz. Eserleri yaşayacak. 

  • Osmanlı hükümetinin gizli toplantısı

    Osmanlı hükümetinin gizli toplantısı

    5 Ağustos 1914’te Almanya Osmanlı Devleti’nden savaşa katılmasını talep etti. 9 Ağustos 1914’te Sadrazam Said Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında toplanan sadece altı bakan, Almanları oyalayacak bir karar metni oluşturdu. Ama bu kararların arkasında durul(a)mayacaktı. 

    Avusturya ile Sırbistan arasındaki gerginliğin 28 Temmuz 1914’te işi silaha bırakması üzerine Avrupa’da iki kutba ayrılmış devletler arasında genel bir savaşın ayak sesleri de işitilmeye başlamıştı. 1 Ağustos’ta Almanya ve Rusya, 3 Ağustos’ta Fransa, 5 Ağustos’ta İngiltere savaşa girdiler.

    Bu hengamede Osmanlı Devleti aradığı müttefiki bulmuş, Almanya ile Temmuz’un son günlerinden itibaren üzerinde çalışılan bir ittifak metnini 2 Ağustos’ta imzalamıştı. Antlaşma gizli idi ve Sadrazam Said Halim Paşa’dan başka kabinedeki bakanlardan yalnızca Enver ve Talat’ın haberi vardı. 2 Ağustos 1914’te seferberlik ilân edilip Meclis tatil edildiğinden, devlete ait bütün kararlar “Meclis-i Vükelâ” yani Bakanlar Kurulunca alınmaktaydı. Ancak bu kararlar da zaman zaman kendilerine güvenilen “muteber” ve “mutemet” bakanlarla alınmış, diğerleri haberdar edilmemişti.

    5 Ağustos’tan itibaren Avrupa’da savaş iyice sertleşince, Almanya Osmanlı Devleti’nden aralarındaki antlaşma hükümlerine uymasını ve savaşa katılmasını talep etmeye başladı. Ancak daha seferberlik tamamlanmamıştı, devlet harbe hazır değildi ve daha önemlisi savaşa girip girmemek konusunda kabinenin mutemet üyeleri arasında bile uyuşma yoktu. Talat ve Enver dışındakiler savaşa atılmakta acele edilmemesi taraftarı idiler.

    İşte bu konuları görüşmek ve bir yol haritası çıkarmak üzere Sadrazam Said Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında, 9 Ağustos 1914 günü bir Bakanlar Kurulu toplantısı yapıldı. Tabii bu toplantıda bakanların hepsi yoktu.

    Osmanlı hükümetinin gizli toplantısı

    Toplantı sonucu alınan kararlar Said Halim Paşa’nın kendi isim ve armasını taşıyan antetli bir kağıda not edildi. Yusuf Hikmet Bayur bu kararların Talat Paşa’nın el yazısı ile yazılmış olduğunu belirtir.

    Bakanlar Kurulu (11 üyeden sadece 6’sıyla) o kritik günlerde durumu görüşmüş ve bir yol haritası çizmişti. Toplantıda alınan kararlar, içinde bulunulan duruma ve şartlara uygun, gayet isabetliydi. Öncelikle savaşın gidişatı netlik kazanıncaya kadar beklenerek aceleci davranılmaması ve bunun Almanlara hissettirilmemesi öngörülmüştü.

    Alınan kararların en önemlisi üçüncü maddedeydi. Osmanlı hükümeti Balkanlar’da tarafsız durumdaki Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan’la imzalanacak üçlü ya da dörtlü bir antlaşma ile batı sınırlarını güven altına almak istiyordu. Ayrıca, bu güvenlik çemberi oluşturulmadan savaşa girmeye yönelik adım atmaktan kaçınılmasının vurgulanması da akıllıca bir siyasetti.

    Maalesef bu yol haritasının hükümlerine riayet edilmedi. 1914 Ekim ayında, bu kararların aksine hareket edilmeye başlandı. Savaşa girmeye hevesli Enver ve Talat, Cemal Paşa’yı da saflarına katarak sadrazam ve diğer kabine üyelerinin haberi olmadan kararlar almaya başladılar.

    Ekim ayında savaş taraftarı bakanlar, 9 Ağustos’ta alınan kararların altına attıkları imzanın arkasında durmamış, yukarıdaki kararların birinci maddesindeki “bekle-gör” politikasını terketmiş, üçüncü maddede belirtilen, “şartlar oluşmadan savaşa yönelik harekette bulunulmayacak” kararına da uymamıştır. Balkan ülkeleri ile bir antlaşma yapılmadan ve özellikle de Almanya’nın Marne’da mağlup oluşu ve savaşın uzayacağının kesinleştiği bir dönemde Osmanlı Devleti hesapsızca son savaşına girdi.

    Bekleyelim, görelim Almanlara hissettirmeyelim

    9 Ağustos 1914 ‘te Bakanlar Kurulunca alınan kararlardır.

    Osmanlı hükümetinin gizli toplantısı
    Talat Paşa’nın elyazısıyla
    Bakanlar Kurulu’nun altı üyesinin imzasını taşıyan karar metni, Said Halim Paşa’nın kendi isim (Mehmed Said) ve armasını taşıyan antetli bir kağıda not edildi. Talat Paşa metni kendi elyazısıyla kağıda geçirdi.

    1- Şimdilik takip edilecek hareket tarzı, savaş durumu açıklık kazanıncaya değin vakit kazanmaktan ibaret olacaktır. Olayları aceleye getirmekten kaçınılacaktır ve bu durum Almanlara hissettirilmeyecektir.

    2- (Alman Büyükelçisi) Baron Wangenheim’ın askerlikle ilgili işlere, General Liman’ın (von Sanders) siyasi muamele ve işlere müdahale etmeyecekleri kendilerine bildirilecektir.

    3- Bir taraftan Romanya ve Bulgaristan’la diğer taraftan da Yunanistan’la müzakere kapıları aralanacaktır ve bu müzakerelerden kesin bir sonuç alınmadan (savaşa girmeye yönelik) fiili harekete geçilmeyecektir.

    4- Rusya ve Fransa sefirleriyle görüşülecektir.

    5- Askerin ve ahalinin ihtiyaçlarının sağlanması için Harbiye, Dahiliye ve Maliye bakanlarından oluşan bir komisyon kurulacaktır.

    (Toplantıya katılan Bakanlar Kurulu üyelerinin imzaları)

    Günümüz Türkçesine göre sadeleştirilmiştir.

    1.Dünya Savaşı’na Doğru dosyasının diğer yazıları için:
    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi
    Büyük yıkımın 6 öncü sarsıntısı

  • Kayıp Urartu tapınağı köy meydanında çıktı

    Kayıp Urartu tapınağı köy meydanında çıktı

    Urartu tarihi, arkeolog Dlshad Marf’ın Irak Kürdistanı’nda yaptığı araştırmayla yeniden şekilleniyor. Leiden Ünivesitesi’nden doktora öğrencisi Marf, Türkiye ve İran sınırları yakınındaki Sidekan/Mdjeser (Mudjesir) köyüne yaptığı ziyarette, köylülerin keşfettiği ve gündelik hayatta kullandığı taşların, esasında 2800 yıllık Haldi Tapınağı’nın sütun parçaları olabileceğini ortaya çıkardı. 

    Urartuların baş tanrısı Haldi için inşa edilmiş tapınak, Assurluların Muşaşir, Urartuların Ardini dediği kentte yer alıyor. MÖ 714’te Assur Kralı II. Sargon’un (Şarrukin) ordusu, kenti yağmalamış, tapınağı da yerle bir etmişti. II. Sargon’un sonraki yıllarda yaptırdığı Khorsabad (Dur Şarrukin) Sarayı’nda yağma anını tasvir eden bir kabartma da 1840’larda bulunmuştu. 

    Kayıp Urartu tapınağı köy meydanında çıktı
    Haldi Tapınağı’nın sütun kaideleri olduğu tahmin edilen kalıntılar, Mdjeser köyü halkı tarafından on yıllardır gündelik amaçlarla kullanılıyor.

    Tapınağın tam yeri bugüne kadar belirlenememişti, ancak Marf ’ın analizi yeni bir bakış açısı sağlıyor. Muşaşir’i ve Demir Çağı dönemini çalışan Marf, #tarih’e, ‘sütun parçalarını gördüğü an, onların Urartu eseri olduğunu anladığını çünkü Türkiye’deki müzelerde bunlara çok benzeyen Urartu eserleri gördüğünü’ söyledi. 

    #tarih yayın kurulu üyesi Doç. Dr. Şevket Dönmez, şu yorumu yaptı: “Anıtsal bir Urartu yapısına aidiyeti konusunda şüphe bulunmayan mimari kalıntılar ile bunların yer aldığı köyün modern adı olan Mdjeser kelimesinin Muşaşir ile olan benzerliği, Marf ’ın çalışmasında çok önemli bulgular olarak beliriyor. Köydeki yeni araştırmalar, tapınağın açığa çıkarılmasını sağlayacak gibi”.