Etiket: Sayı:01

  • İnsanlığın bittiği yer

    İnsanlığın bittiği yer

    Madenlerdeki insanlık dışı koşullar onları birleştirdi. Ölümün gölgesinde yaşayan madenciler, işçi eylemlerinde çoğu kez başı çekti.

    Maden işçileri 19. yüzyılın az ücretli, çok saatli çalışma koşullarının dışında, bir de sürekli ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olan bir işçi grubuydu. Bu ölüm tehlikesi, onların hem radikalleşmesini sağladı, hem de aralarındaki dayanışmayı artırdı. Böylece, sayıları diğer işçilere göre daha az olmasına rağmen, zaman zaman işçi hareketinin önderliğini üstlendiler. Örneğin İngiltere’de sendika kurmanın henüz yasak olduğu 1840’larda düzenlenen büyük grevlerde en ön saflarda yer aldılar. Sendikalaşma partileşmeyi sağladı: 1875’te Almanya’da kurulan Sosyal demokrat Parti’nin temelini Ruhr başta olmak üzere maden ve endüstri merkezlerindeki işçiler oluşturdu. İngiltere’de İşçi Partisi, doğrudan sendikaların sponsorluğunu üstlendiği adayların parlamentoya girmesiyle kuruldu. Bütün Avrupa’da sosyal demokrat ve sosyalist partiler iktidardan pay almaya başladıklarında, ülkedeki sendikaların tek çatı altında federasyonlaşmasına önderlik ettiler. Maden işçilerinin politikaya nasıl damga vurduklarını anlatmak için, 1974’te Edward Heath hükümetini bir grevle devirdiklerini hatırlatmak yeterli. 20. yüzyıl sonunda kömür stratejik önemini, madenciler de siyasi ağırlıklarını yavaş yavaş kaybetti. Ancak hâlâ birçok ülkede facialar ve kötü çalışma koşullarıyla kömür çıkarmaya devam ediyorlar.

    İnsanlığın bittiği yer
    19. yüzyılda Kanada Halifax’ta madenden kömür dolu arabaları yüzeye çıkaranlar kadın ve çocuklardan seçilir, kendilerine çekici denirdi.

    1769: Buhar makinesi çağ açıyor

    James Watt, buharla çalışan ilk makinenin patentini aldı. Kömürün tarihi bu andan sonra “Endüstri Devrimi” tarihinin, yani demir ve çelik üretiminin, demiryolları ve buharlı gemilerin parçası haline geldi.

    İnsanlığın bittiği yer

    18. Yüzyıl: İngiliz öncülüğü

    Kömür madenciliğinde atılım yapan İngilizler, Amerika Virginia’da da kömür buldu, Hindistan’da maden ocağı açtı. Avustralya Newcastle’da kömürü ilk bulanlarsa, İngiltere’den buraya gönderildikten sonra kaçan mahkumlardı.

    1757: Germinal’e ilham verdi

    İnsanlığın bittiği yer

    Fransa, endüstri devrimi ve madencilik konusunda İngiltere’den geri kalmadı. Ülkenin kuzeyinde 19 Kasım 1757’de Anzin Madenleri şirketi kuruldu. Bir aristokratın kurduğu şirket, Fransız Devrimi’nden (1789) az önce 4 bin işçi çalıştırıyordu. Yaklaşık 100 yıl sonra, yazar Emile Zola’ya Germinal romanı için ilham verecekti.

    1807 – 1815: Madencinin yeni dostları

    İnsanlığın bittiği yer

    Kömür madenlerindeki kazaları önlemek için bilimsel çalışmaların yapılmaya başlandığı İngiltere’de, John Buddle, madenler için bir hava pompası geliştirerek yangın ve patlama riskini kontrol altına alabilecek ilk adımı atmış oldu. 1807’deki bu başarıdan sekiz yıl sonra 1815’te Sir Humphry Davy, kıvılcımların çevreye yayılmasını önleyen ilk güvenlik lambasını geliştirdi. Bu alete “madencinin dostu” adı verildi. Çünkü o güne kadar madenciler çevreyi kandillerle aydınlatıyor, bu da yangın çıkmasına yol açıyordu.

    1842: İngiltere reform yapıyor

    1838’de Huskar madeninde 26 çocuğun ölmesi şok yaratmıştı. Kraliçe Victoria’nın emriyle kurulan komisyonun raporuna göre madenlerde 5 yaşından küçük erkek çocuklar havalandırma kapaklarını açıp kapatma işinde çalışıyordu. 11 yaşında bir kız, ağır bir vagonu çekerek çalıştığını, yavaşlarsa kamçılandığını söylemişti. Bir kadın işçi, doğum yaptığı günün akşamı işe çağırıldığını anlatmıştı. Komisyon başkanı Lord Ashley, kadınların pantolon giyerek çalıştırılması üzerinde durarak, dönemin ahlaki tutuculuğuna seslendi ve reform istedi. Sonunda kadınların ve 10 yaşından küçük erkek çocukların madenlerde çalışması yasaklandı.

    1850’ler: Ruhr havzasında göçmen işçiler

    Almanya’nın Ruhr Havzası’ndaki maden sayısı 1850’de 300’e ulaşmıştı. 3-5 bin olan bölge kentlerinin nüfusu, yüzyıl sonunda 100 bini aştı.

    1863: İlk sandık

    Madene 11 yaşında inen Fransız işçi önderi Eric Rondet, “La Fraternelle” adını verdiği ilk madenci sandığını kurdu. Ölen işçilerin aileleri için bir teminat olarak tasarladığı sandık, sendikalaşma yolunda önemli bir adımdı.

    1874: İlk madenci vekiller

    İngiltere’de Morpeth kentini temsilen iki maden işçisi Avam Kamarası’na seçildi. Thomas Burt, 10 yaşında madenci olmuştu; Alexander McDonald ise madene indiğinde 8 yaşındaydı.

    1876- 1878 Molly Maguires katliamları

    İnsanlığın bittiği yer

    ABD’de İrlanda asıllı maden işçileri “Molly Maguires” adlı gizli bir örgüt kurmuştu. 1876’da Philadelphia demiryolları şirketinin başkanı Franklin B. Gowen, hakkında çok az şey bilinen bu örgüte savaş ilan etti. “Kömür ve Demir Polisi” denilen özel ajansı kullanan vali, “Molly” olduğundan kuşkulanılan sayısız madenciyi cinayet, kundakçılık gibi suçlardan hapse attırdı, madencilere karşı linç eylemleri düzenledi.

    17 Eylül 1890: Sendikanın zaferi

    Bill Mitchell öncülüğünde kurulan Amerika Birleşik Maden İşçileri Derneği (United Mine Workers of America: UMWA), 9000 üyesini greve çağırdı. Bir hafta içinde 125 bin madenci iş bıraktı ve kömür üretimi durdu.

    1898: Galler kömür grevi

    Büyük Britanya’da Galler’deki madenciler, ücret hesaplanma yöntemini protesto için greve başladılar. 6 ay sonra pes ettiler ama ülkenin en güçlü sendikalarından Güney Galler Madencileri Federasyonu bu grevden sonra kuruldu.

    1906: Courrières felaketi

    İnsanlığın bittiği yer

    Avrupa tarihinin en büyük maden kazası 10 Mart 1906 cumartesi sabahı, Fransa’da Pas-de-Calais yakınlarında Courrières maden şirketinin Cécile adlı damarında yaşandı. Dört kuyu grizu patlamasıyla mahvoldu ve 1099 kişi öldü. Yirmi gün sonra 13 kişi yeraltından sağ çıktı; kömür taşıyan atı yiyerek hayatta kalmışlardı. Açılan dava, şirketin aklanmasıyla sonuçlandı.

    1912: Nihayet asgari ücret

    Britanya’da kömür işçilerinin ülke çapında düzenledikleri ilk ulusal grev 37 gün sürdü ve Nisan’da sona erdi. Sonuçta işçilerin istediği oldu: Madenciler aynı yıl çıkarılan bir yasayla asgari ücretten yararlanma hakkına kavuştu.

    14 Ekim 1913: 439 ölüye 24 sterlin ceza

    Kömür tozu tutuşması sonucu 439 kişi öldüğü zorunlu havalandırma sistemi olmayan madenin sahibine 24 sterlin ceza verildi.

    1921: Blair Dağı Savaşı ve Mother Jones efsanesi

    İnsanlığın bittiği yer

    Bu olayın, ABD’de İç Savaş’tan sonraki en kanlı iç çatışma olduğu söylenir. 25 Ağustos –2 Eylül arasında Virginia’da sendikalaşmak isteyen 10 bin maden işçisi, 3 bin grev kırıcıyla çatıştı. Olaylar, bir öğretmen ve terzi olan, kocası ve dört çocuğunu kaybettikten sonra işçi hareketine katılan kadın önder “Jones Ana”nın (Mary Harris Jones, 1837-1930) işçileri yürüyüşe çağırmasıyla başladı. Grev kırıcılar maden taşeronlarının kiraladığı bir dedektiflik ajansının üyeleriydi. Çatışmalarda en az 100 kişi öldü, 1000’e yakın işçi tutuklandı. 10 yıl sonra bölgedeki madenciler tamamen sendikalaşmıştı.

    1926: İngiltere’de hayatın durduğu 10 gün

    Büyük Britanya’da maden sahipleri, işçi ücretlerini azaltacaklarını açıklayınca, Maden İşçileri Ulusal Birliği “gündelikten bir peni bile inerse, günde bir dakika bile çalışmayız” sloganıyla harekete geçti. Sendikalar Kongresi de (TUC) onları desteklemek için genel grev ilan etti. 3-13 Mayıs arasında hayat durdu. Büyük grev, Rus Devrimi benzeri bir ayaklanmadan korkan ülke yönetimini telaşa düşürdü; orta ve üst sınıftan gönüllüler işçilerin işini üstlenmeye çalıştı. Grev, hükümetin zaferiyle bitti.

    1934: Asturias madenlerinde ayaklanma

    İnsanlığın bittiği yer

    İspanya’nın kuzeyindeki Asturias madenlerinde çalışan işçiler, sağcı CEDA adlı örgütün hükümete katılmasını protesto etmek için 6 Ekim’de ayaklandı. General Franco komutasındaki askerlerin bastırdığı ayaklanmada 1700 madenci öldürüldü, bölge savaş alanına döndü. Franco, madencileri “Bolşevik-Yahudi” komplosunun aleti olmakla suçladı.

    26 Nisan 1942 Çin’de büyük facia

    İnsanlığın bittiği yer

    Tarihin en büyük kömür madeni kazası Çin’in kuzeydoğusunda Honkeiko (Benxihu) madenlerinde meydana geldi. Maden, o sırada bölgeyi işgal etmiş olan Japonların yönetimindeydi. Kaza, kömür tozunun yanmasıyla başladı. Japonlar ocağın ağzını kapattı; içeride kalanlar karbon monoksit zehirlenmesinden öldü. 1549 kişi hayatını kaybetti. Japonların 2. Dünya Savaşı’nda yenilmesinden sonra bölgeye gelen Sovyet uzmanlar yaptıkları araştırmada, Japon işletmecilerin hatalı davrandığını belirtti. Olay Çin-Japon çatışma tarihinin bir parçası haline geldi. Çin, bugün dünyada en çok maden kazası yaşanan ülke.

    1946: Madenler devletleştiriliyor

    İnsanlığın bittiği yer

    1951: Kömür AB’nin temelini atıyor

    İnsanlığın bittiği yer

    Avrupa Kömür ve Demir Topluluğu kuruldu. Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Luxembourg ve Hollanda, kömür ve demir kaynaklarını birleştirdiler. İşte bu kurum, önce Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun, bugün de Avrupa Birliği’nin temeli oldu.

    21 Ocak 1960: Faciada ırk ayrımı

    İnsanlığın bittiği yer

    Güney Afrika’da Coalbrook madeninde 429’u siyah, 8’i beyaz olan 437 işçi zehirlenerek öldü. Irkçı apartheid rejimi tarafından beyazların eşlerine yılda 396 sterlin dul maaşı bağlanırken, siyahların eşlerine bir defalık 252 dolar tazminat ödendi.

    1984-85: İngiliz işçi sınıfının düşüşü

    İnsanlığın bittiği yer

    Mart 1984’te Margaret Thatcher hükümeti, yüksek maliyet ve düşük verimlilik nedeniyle 20 kömür madenini hemen, 70’ini de uzun vadede kapatacağını açıkladı. Bu açıklama, kitlesel protesto ve dayanışma grevleriyle ülkeyi ayağa kaldırdı. Orgreave Savaşı denilen olayda 5 bin polis, 5 bin madenciyle çatıştı. Ancak mücadele 3 Mart 1985’te işçilerin pes etmesiyle sonuçlandı. On yıl önce hükümeti devirecek güce sahip olan Maden İşçileri Ulusal Birliği (NUM) büyük bir yenilgiye uğramıştı. Bu olay, İngiliz işçi sınıfı tarihinin en önemli dönemeçlerinden biri oldu. Aralık 1994’te kömür madenleri yeniden özelleştirildi ve bugün UK Coal adıyla bilinen şirkete satıldı.

    İnsanlığın bittiği yer

    1994: Sendikalarla anlaşma

    Nükleer enerji üreten ve kömür üretimini kademe kademe durdurmaya karar veren Fransız hükümeti, uzun pazarlıklardan sonra 1994’te sendikalarla “Kömürcü Paktı” adını taşıyan bir anlaşma imzaladı.

    2000’ler: Üretimin sonu

    Fransa ve Almanya, kömür üretimini bitirmeye karar verdiler. 2004’te son madenin de üretimi kesmesiyle Fransa’nın kömür tarihi bitti. 1958’den beri madenleri destekleyen Almanya ise kömür madenlerini 2018’de kapatacak.

  • ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası

    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası

    Bundan 50 yıl önce İstanbul’un ünlü bir misafiri vardı: İngiltere’yi sarsan seks skandalının kahramanlarından Mandy Rice-Davies. Sahneye çıkmak için gelip dört günde sınırdışı edilen Mandy bu kısa ziyaretiyle bile ortalığı yıkıp geçmişti.

    İngiltere 1963 yılında Savunma Bakanı John Profumo’nun adının karıştığı seks skandalıyla çalkalanıyor, olay Türkiye’de de yakından izleniyordu. Basın olaya geniş yer ayırırken Akşam ve Hürriyet gazeteleri arasında büyük bir rekabet vardı. Bu gazeteler olayın siyasi yönüyle olduğu kadar magazin yönüyle de ilgiliydi.

    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası
    Türk basınında Profumo savaşları Akşam gazetesinin Christine Keeler yazı dizisine, Hürriyet Mandy yazı dizisiyle yanıt verdi. İçlerinde çok sayıda müstehcen hikaye olan yazı dizileri her iki gazeteye de epey tiraj kazandırmıştı.
    Murat Toklucu arşivi
    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası
    Murat Toklucu arşivi

    Haziranda İngiliz News Of The World gazetesi, savunma bakanıyla ilişkisi olan telekız Christine Keeler’i konuşturmayı başarmış ve bir yazı dizisine başlamıştı. Keeler’in ifşaatlarının yayın haklarını satın alan Akşam gazetesi, 28 Haziran 1963’te başladığı yazı dizisini şu sözlerle duyuruyordu:

    “Christine Keeler adlı güzel manken yasak maceralarını, İngiliz sosyetesindeki rezaletleri, havuzlu alemleri, kamçılama ve diğer sadizm meclislerini bizzat yazmıştır”.

    Akşam’ın bu hamlesinden sonra Hürriyet’teki haberlerde skandalın ikinci kadın kahramanı, 19 yaşındaki Mandy Rice-Davies’in ön plana çıktığını görüyoruz. Bu haberler ilgi çekmiş olmalı ki, Hürriyet 10 Ocak 1964’te “Profumo Skandalı’nın iki numaralı kiralık kızı” diye söz ettiği Mandy’nin ifşaatlarını aktaran bir yazı dizisine başlar. “Ben Bir Kiralık Kızım” adlı dizinin duyurusunda “Mandy, İngiliz aktörler, ataşeler, yüksek sosyete mensuplarıyla münasebetlerini açıklayacak. Bunları utanarak anlatacak ama kendini temize çıkarmaya çalışmayacak” denilir. 15 gün süren ve bol bol müstehcen hikaye içeren yazı dizisinin bazı başlıkları şöyledir: “Partideki herkes çırılçıplaktı, bazısının vücudu çürük içindeydi”, “Şanlı vekilimiz dayak yiyince büyük bir cinsi haz duyuyordu”, “Zalim emlak kralı Peter bana hayatın tadını adamakıllı tattırdı”, “Savunma bakanının gözdesi kırbaçlı partilerdi…”

    Yazı dizisinin bitmesinin ardından, genç kadının Türkiye’de ünlendiğini fark eden bir gece kulübü sahibi Mandy ile anlaşma imzalar. Mandy, İstanbul’a gelecek ve gazetelerin deyimiyle, şehvet uyandırıcı şarkılar söyleyecektir.

    2 Mart’ta Türkiye’ye gelen Mandy’yi havaalanında o kadar büyük bir kalabalık karşılar ki, genç kadının basın toplantısındaki ilk sözleri “Hiçbir yerde böyle karşılanmadım” olur. Gazetelere bakılırsa Mandy ayağının tozuyla “Türk erkekleri son derece yakışıklı ve çapkın şeyler” de demiştir.

    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası
    Türk gazetelerinin “kiralık kız”, “sülün endamlı kız” ve “süt kuzusu” gibi isimler taktığı Mandy-Rice Davies 1964 yılı mart ayında İstanbul’a geldi.

    “Şarkıları buram buram seks kokuyor”

    Geldiğinin ertesi günü Hilton Oteli’nden çıkıp Beyoğlu’nda dolaşmak ister ancak peşine büyük bir erkek kalabalığı takıldığı ve trafik aksadığı için geri dönmek zorunda kalır. Otele döndüğünde gazetecilere “Bu kadar çok erkeğin gündüz vakti sokaklarda olduğu başka bir yer görmedim” diyecektir.

    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası

    İlk gösterinin olduğu 4 Mart 1964‘te Milliyet’e ve Tercüman’a konuşur. Milliyet’teki “Şarkıları buram buram seks kokuyor” başlıklı söyleşide Mandy “Bana bir erkek gösterebilir misiniz ki kulağına fısıldanır gibi aşk ve seks kokan şarkılar söylendiği halde buz gibi otursun” der. Söyleşiyi yapan Orhan Türel, Mandy’nin hayatını “hoş ve boş” olarak tanımlar ve “Tanıştığı ve zevk dünyasına beraberce yuvarlandığı erkekler onun hayatında mühim rol oynamıyor” yorumunu yapar.

    Tercüman’ın başlığı ise “İngiliz süt kuzusu Mandy’ye baron sevgilisi limonata içirdi”dir. Söyleşiyi, ileride bir müzik adamı olarak ün yapacak genç muhabir Sezen Cumhur Önal yapmıştır. Yazının başında “Mandy’nin elbisesinin açık yakasından görünen yuvarlak göğüsleri”nden söz eden Önal, “Erkeğin zengininden, lordundan, baronundan çok iyi anlar bu Mandy. Başka bir kabiliyeti yoktur. Yemek pişiremez, bir evi çekip çeviremez” diyerek olaya bambaşka bir açıdan yaklaşır. Muhtemelen Mandy’nin sevgilisini de çok kıskanmıştır: “Baronmuş diyorlar. Ne baronu? Hem baron dediğin neyle meşgul olur? Söyleyelim, hiçbir şeyle. Sadece zengin, mirasyedi, işsiz güçsüz, tipsiz bir adam… Ama kolunda yarı yaşında bir afet var”.

    Cumhuriyet yazarı Doğan Nadi, Baron Pierre Cervello’ya hakareti bir adım ileri götürür: “(Türkiye’den başka) her yerde Mandy gibilerin ne olduğunu bilirler. Onun gibi güzel, onun gibi kiralık binlerce kız olduğunu da bilirler. Yine her yerde Mandy ve benzerlerinin alt tarafı bir çek defteri meselesi olduğunu da bilirler. Böyle birisi için kimse hava meydanına koşup tayyarenin etrafını sarmaz. Olsa olsa yanındaki Fransız baronuna telefon açıp fiyat sorarlar”.

    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası
    Mandy’nin gelişinden memnun olmayan Sezen Cumhur Önal, “Erkeğin zengininden iyi anlar Mandy. Başka kabiliyeti yoktur. Yemek pişiremez, bir evi çekip çeviremez” diye yazmıştı.

    Aile kavgaları arttı

    Peki bu yazarlar baronu çok güzel bir kadınla birlikte olduğu için mi kıskanmaktadır? Bu da bir sebep olabilir tabii ama Mandy’nin sahneye çıktığının ertesi günü Milliyet’in haberinde kullanılan ve en azından baronun tipsiz olmadığını gösteren şu ifadeler de kıskançlık yaratmış olabilir: “1.90 boyunda pek alımlı ve yakışıklı baron, Mandy’nin programı sırasında izleyici kadınlar tarafından göz hapsine alındı.”

    Mandy’nin programı bekleneceği üzere çok büyük ilgi görmektedir. Hürriyet, “Sülün endamlı genç kız” diye söz ettiği Mandy’nin durumdan memnun olduğunu yazarken, Tercüman’ın haberinde “Dişiliğini teşhir eden Mandy’yi seyretmek isteyen erkekler yüzünden aile kavgaları arttı” denilmektedir.

    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası
    Reklâmın iyisi kötüsü olmaz! Profumo Skandalı’ndan önce sıradan bir model ve telekız olan Mandy-Rice Davies, skandalın ardından büyük şöhrete kavuştu. Gittiği her yerde bir gazeteci ordusunun karşıladığı Mandy, olayda “ikinci kadın” olmasına karşın skandaldan en kârlı çıkan isim olmayı başardı.
    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası

    Durumdan memnun olmayanlar yalnızca Mandy hayranı kocalarını kıskanan kadınlar değildir. Cumhuriyet yazarı İlhan Selçuk’un 5 Mart’taki yazısı şöyle başlar:

    “Gel Mandy, gel… Bize gel.

    O süzüm süzüm yürüyüşünle gel. Sapsarı saçların, kedi gözlerin, tavşan dudakların, balık vücudun, kalkık burnun, burnuna yetişmek için çabalayan göğüslerinle gel..

    Ne Kıbrıs davası, ne Londra Konferansı, Ne BM toplantısı… Sir’lerden öğrendiklerinle, Lord’lardan, politikacılardan çarptıklarınla gel…

    Gel, kızlarımız sana hayran; gel, erkeklerimiz cama tırman, gel…”

    7 Mart’ta halk ozanı Aşık İhsani, Hilton Oteli’nin önünde bir protesto gösterisi yapar. Eylemin amacını “100 liralık ilaç tahsisi için akla gelmedik güçlüklerin çıkarıldığı bir ülkeye gecesine 10 bin lira verip bir kiralık kız getirmeyi protesto etmek” diye açıklayan Aşık İhsani, yeni bestelediği şu türküyü de söyler: “Mandy ne yapıyorsun düşün bir / Yüzünü sıvadı alnındaki kir / Fahişelik, riya güzellik midir / Haydi oradan Profumo saçması”.

    Türk Kadınlar Birliği de, “aile bağları üzerinde tahrifat yapıyor” gerekçesiyle Mandy’yi “istenmeyen kadın” ilan edip sınırdışı edilmesi çağrısında bulunur. Bir açıklama da meseleyi her nedense üzerine vazife edinen İktisadi Araştırmalar Enstitüsü’nden gelir: “Skandal tarihine kiralık kız olarak geçen kötü şöhretlerin Türkiye’de çalıştırılması turizme zarar verecektir”.

    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası
    Aile bağlarında tahribat yapan misafir İstanbul’da peşine takılan erkek kalabalığı yüzünden otelinden çıkamayan Mandy’nin seveni kadar sevmeyeni de çoktu. Türk Kadınlar Birliği, aile bağlarında tahribat yaptığı gerekçesiyle Mandy’yi “istenmeyen kadın” ilan ederken, Aşık Mahsuni Şerif “Evine dön Mandy” diye türkü söylüyordu.
    Murat Toklucu arşivi

    Mandy, Ankara’da bir gazinoyla anlaşınca işler iyice karışır. Akşam gazetesi kulislerde “Kiralık kız buraya gelse bizim hükümette de skandal çıkar mı?” diye konuşulduğunu yazar.

    Ama muhtemelen çok şenlikli geçecek böyle bir dönem yaşanmaz çünkü Mandy’nin Ankara’ya girişi yasaklanır. Hürriyet’in haberinde “Şarkı söylerken erkekleri heyecana getirdiği söylenen Mandy, Ankara’ya sokulmayacak. Bunun için yasal mazeret aranmaya başlandı” denilmektedir. İki gün sonra Emniyet Genel Müdürü buldukları mazereti şöyle açıklar: “İsmi geçen kadının, halkın ahlakını bozucu hareketleri yüzünden Ankara’ya sokulması mahzurlu görülmüştür.”

    Bunun üzerine Mandy ile anlaşan Ankaralı gazinocu “İstanbulluların ahlakı bozulmuyor da Ankaralılarınki niye bozulsun?” diye sorar. Bu soru gazetelerde de dillendirilmeye başlayınca işin kökten çözülmesine ve Mandy’nin sınırdışı edilmesine karar verilir. Bu kez “Müstehcen şarkılarıyla halkın ahlakını bozarak Pasaport Kanunu’na muhalefet ettiği” gerekçe gösterilir.

    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası
    Mandy, “Müstehcen şarkılarla halkın ahlakını bozduğu” gerekçesiyle dört gün kaldığı Türkiye’den sınırdışı edildi.

    Bu kararın ardından bir basın toplantısı yapan Mandy “Halbuki namusumla para kazanıyordum. Çok üzgünüm” der. Tercüman, bunu anlattığı haberinde bile “Mandy’nin yüzünde biriken boncuk boncuk ter onu daha da şehvet uyandırıcı yapıyordu” gibi ifadeler kullanır.

    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası
    Tostumu yedim gidiyorum Mandy’nin gelişi gibi gidişi de büyük olay oldu. Başına gelenleri anlamakta zorlanan genç kadının uçağına gözyaşları içinde binmeden önce yediği çift kaşarlı tost da kendisine hediye edilen Türk bayrağı da dönemin gazeteleri için haber değeri taşıyordu.

    Tercümancılar belli ki epey tahrik olmuştur ama sınırdışı haberini verirken en acımasız dili de onlar kullanır: “Kiralık kız olarak geldi, sabıkalı kız olarak gidiyor. Avrupa’da ayıp resimler çektirip göğsünün kalçasının ölçüsünü aldıran Mandy Türkiye’de boyunun ölçüsünü almıştır”. Haberi yazan Sezen Cumhur Önal, kafayı yine Mandy’nin sevgilisine takmıştır: “Adam baronum diyor ama Mandy’nin menajerliğini yaparak sırtından para kazanıyor. Bu sözde milyarder nişanlı dün de Mandy’nin kazandığı paraları dövize çevirmek için Merkez Bankası’na gitmiştir. Milyarder olduğu söylenen birinin Mandy’nin üç kuruş parasını almak için karınca gibi koşturması hayret uyandırmıştır”.

    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası
    Skandal beyazperdede Profumo Skandalı, olaydan çeyrek asır sonra, 1989’da sinemaya uyarlandı. Michael Caton-Jones’un yönettiği Scandal adlı filmde Christine Keeler’i Joanna Whalley (üstte), John Profumo’yu Ian McKellen, Dr. Stephen Ward’ı John Hurt ve Mandy Rice-Davies’i Bridget Fonda canlandırdı.

    Mandy’nin gidişine en çok Hürriyet’in üzüldüğü anlaşılıyor. Gazetenin birinci sayfasında kullanılan ve genç kadının havaalanında üzgün göründüğü fotoğrafın yanında şunlar yazmaktadır: “Kiralık kızın gidişi herkesi derinden üzdü. Havaalanında izdiham yaratan vatandaşlar da, kendisine refakat eden polisler de ‘Çok yazık, hiç de ahlaksız birine benzemiyor. Madem kovacaklardı neden çalışma izni verdiler’ diyorlardı. Mandy uçağına binmeden önce iki kaşar peynirli tost yedi. Kendisini İstanbul’a angaje eden gazino sahibi de Mandy’ye bir Türk bayrağı hediye etti.”

    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası
    Bugün 70 yaşında olan bir çocuk annesi Mandy Rice-Davies, uzun zamandır Londra’da mazbut bir hayat sürüyor.

    Ada’yı sallayan Profumo Skandalı Başbakanı devirdi, seçimi kaybettirdi

    Savunma Bakanının adının karıştığı fuhuş skandalı, işin içinde Sovyet askeri ataşesinin de olduğunun anlaşılmasıyla büyüdü ve Muhafazakârları iktidardan düşürecek süreç başladı.

    İngiltere 1963 yılında 20. yüzyıldaki en büyük skandallarından biriyle, Profumo Skandalı’yla sarsıldı. İddialara göre 48 yaşındaki Muhafazakar Partili Savunma Bakanı John Profumo, iki yıldır 21 yaşındaki model ve telekız Christine Keeler’le ilişki yaşıyordu. Bakan Profumo, mart ayında Avam Kamarası’nda bir konuşma yaparak iddiaları yalanladı.

    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası
    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası
    John Profumo

    Olay başlangıçta bakanın özel hayatıyla ilgili gibiydi. Ancak Keeler’in aynı zamanda Londra’da görevli Sovyet askeri ataşesi Yevgeny Ivanov’la birlikte olduğunun anlaşılması işin seyrini değiştirdi. Soğuk Savaşın tüm şiddetiyle sürdüğü dönemde ordunun başındaki bakanın “düşman” askeri ataşe ile bir bağlantısı olup olmadığı ve Christine Keeler’in bakandan ele geçirdiği bilgileri Sovyet tarafına iletip iletmediği soruları gündeme geldi. Mart ayında Keeler’le ilişkisini yalanlayan Profumo, haziran ayında başbakan Harold Macmillan’a yazdığı mektupta suçlamaları kabul etti ve istifasını verdi. Profumo mektubunda “Söylediklerimin doğru olmadığını, sizi ve Avam Kamarası’nı yanlış yönlendirdiğimi kabul etmekten büyük bir pişmanlık duyuyorum” yazmıştı. Siyasi hayatı bu olayla biten ama casusluk suçlamasından aklanan John Profumo, ömrünün geri kalanını yardım faaliyetlerinde çalışarak geçirdi ve 2006’da 91 yaşında ölene kadar konuyla ilgili hiç konuşmadı.

    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası
    Yevgeny Ivanov

    Olayda adı geçen dördüncü kişiyse, Keeler’i zengin ve nüfuz sahibi erkeklerle tanıştırdığı söylenen Dr. Stephen Ward’dı. İddialara gore Ward, hem Keeler ve arkadaşlarını erkeklerle tanıştırıyor hem de çılgın partileri organize ediyordu. Fuhuş organizasyonunun başında olduğu iddiasıyla 1963’ün haziranda tutuklanan Dr. Stephen Ward mahkemenin kendisini suçlu bulacağını anlayınca ağustos ayında intihar etti.,

    ‘Kiralık Kız’ın İstanbul macerası
    Dr. Stephen Ward

    Skandal, ekim ayında başbakan Harold Macmillan’ın da istifasına ve iktidardaki muhafazakarların bir yıl sonraki seçimlerde hezimete uğramasına yol açtı.

    Sovyet ataşe Ivanov ülkesine döndükten sonra “Sovyetler Birliği’ni küçük düşürme” iddiasıyla askeri mahkemede yargılandı. Mahkeme, Ivanov’un Keeler’le yakınlaşmasının sebebinin İngiliz hükümetiyle ilişki kurmak olduğuna hükmederek beraat kararı verdi.

    Olaydan sonra dünya çapında ün kazanan Christine Keeler ise bugün 72 yaşında ve İngiltere’de yaşıyor.

  • Böyle bulundu Zerdüşt

    Böyle bulundu Zerdüşt

    Oluz Höyük’teki kazılarda Zerdüştlüğün Anadolu’daki ilk izlerine ulaşıldı. Buluntulara göre kadim inanç 2500 yıldır bu topraklarda.

    Amasya, Oluz Höyük’te yapılan kazılarda Zerdüştlüğün Anadolu’daki en erken izleri bulundu. MÖ 5. yüzyıla ait buluntularla, dinin pratiklerinin 2500 yıldır süreklilik arz ettiği anlaşıldı.

    Tek tanrı-vahiy-peygamber sisteminin Önasya’daki ilk örneği Zerdüştlük, günümüz İran-Irak coğrafyasında egemen olan Sasani (224- 651) döneminin resmî diniydi. Tarihiyse bilindiği kadarıyla MÖ 650 yıllarına kadar uzanıyor. Bugüne kadar bulunan ilk yazılı kaynaklarsa 7. yüzyıl tarihli. Bu dönemden önceki sürecinin ya sözlü tarihe dayandığına ya da kayıtların henüz bulunamadığına inanılıyor. İşte bu dönem Zerdüştlüğün “arkaik dönemi” olarak nitelendiriliyor. Ve bu dönemi incelemek için arkeologların ve din tarihçilerinin elinde iki temel kaynak var: Antik Dönem yazarları ve arkeolojik çalışmalar.

    Böyle bulundu Zerdüşt
    Daskyleion’da (Hisartepe) 1910’da bulunan kabartma (solda) kurban ayinlerini anlatıyordu. Oluz Höyük’te ortaya çıkan eşek kafatasları kabartmaların gerçekliğini kanıtlıyor.

    Eldeki bütün kaynaklar birarada değerlendirildiğinde temelinde ateşe saygı törenleri olmak üzere pek çok dinî ritüelin dahil olduğu bir Zerdüştlük portresi ortaya çıkıyor. Oluz Höyük’te TÜBİTAK tarafından desteklenen kazılarda bu portreyi aydınlatan pek çok yeni bilgi elde edildi.

    Yeni bilgilerden biri doğrudan 1910’da Manyas Gölü kıyısında bulunan Anadolu kabartmalarıyla ilgili. MÖ 5. yüzyılın güçlü devleti Akhaimenid İmparatorluğu döneminden kalma ünlü Daskyleion (Hisartepe) kabartmalarının birinde iki kişinin sunak üzerinde boğa ve koyun kurban ettikleri an tasvir edilmiş. Oluz Höyük’te açığa çıkarılan kutsal çukurlarda da, öldürülmüş eşek ve yavru domuzlara ait kafatasları bulundu. Dolayısıyla buluntularla, Daskyleion kabartmasındaki sahneyi eşleştirmek mümkün. Böylece Anadolu’da arkaik Zerdüşt dinî kurban ayinleri arkeolojik olarak ilk kez kanıtlandı.

    Oluz Höyük’teki kutsal çukur Zerdüştlüğün tarihine ışık tutuyor. Bulunan aletler günümüz ayinlerinde kullanılanların neredeyse aynısı. Anlaşılan o ki, 2500 yıldır dinin pratikleri neredeyse hiç değişmemiş.

    Yeni kazılarla kurban ayinlerinin ötesinde Zerdüştlüğün temelindeki ateş ayinleri konusundaysa eldeki bilgilerin kapsamı genişledi. Bugüne kadar ateş ayinleri Erciyes Dağı eteklerinde tesadüf eseri bulunmuş olan dört tarafında Magi adı verilen rahiplerin betimlendiği bir ateş sunağı dışında bir arkeolojik kimliğe sahip değildi.

    Böyle bulundu Zerdüşt
    Oluz Höyük, doğusundaki Geldingen Ovası’nın yer seviyesinden 15 metre yükselikte. Kazı çalışmalarında 3 bin metrekarelik bir alana ulaşıldı.

    Ta ki Oluz Höyük kazılarına kadar. Çünkü bölgedeki Pers Yolu denen taş döşemeli yol kalıntısının güneyinde keşfedilen bir ateş yakma çukuru, burada ayin gerçekleştiğine dair de izler taşıyor. Bu ayinlere dair eski izlerin Anadolu ve Mezopotamya’da ne denli nadir olduğu düşünüldüğünde, Oluz Höyük buluntularının önemi daha da artıyor. Zira, MÖ 5. yüzyıla tarihlenen bu çukur, zaten ateşe özel bir saygı duyan Kızılırmak havzası toplumlarının dinî tercihleri ile arkaik Zerdüştlük arasında doğrudan bağlantı kurulmasına olanak veriyor.

    Böyle bulundu Zerdüşt

    Ayrıca kazıları değerlendirirken günümüz Zerdüştlüğündeki ibadet şekillerini de göz önüne almak, geriye dönük açıklamalar için kısmen de olsa fırsat tanıyor. Örneğin bugünkü ayinlerde sandalağacı kutsal ateşi toz haline getirilir ve kokusu odaya dağıtılır. Ayrıca arınma amacıyla da kutsal su, vücuda dökülür. Bu her iki pratik için de özel bir kepçe kullanılır. Oluz Höyük’teki kazılarda da sapı ördek başı biçiminde tunç bir kepçe bulundu. Üstelik bu kepçe, kullanılamayacak duruma gelmiş kutsal eşyaların gömüldüğü çukurlardan birinde ortaya çıktı. Geçmişten günümüze gelen bu eşleşme Zerdüşlük tarihi açısından önemli bir tespite imkan veriyor: Anlaşılan, bu kadim inancın ayinleri 2500 yıldır fazla değişime uğramadan bugüne kadar ulaşmış.

    Zerdüştlük

    Ateşle yayıldı

    Zerdüştlük Kuzeybatı İran’daki Media’da doğdu ve Anadolu’ya MÖ 590’dan itibaren Med Krallığı’nın yayılımı ile girdi. Dinin kurucusu Zerdüşt’ün ne zaman yaşadığı bilinmemekle birlikte MÖ 800–550 yılları arasında bir dönemin üzerinde duruluyor. Tek tanrı (Ahura Mazda), vahiy, peygamber (Zerdüşt) sisteminin Önasya’daki en erken örneğinin izlendiği Zerdüştlüğün, arkaik dönemini yaşamış olduğu Med Krallığı (MÖ 678-550) ve Akhaimenid İmparatorluğu (MÖ 550-331) sürecindeki kurumsal yapısı hakkında yeterli bilgi bulunmuyor. Med kökenli oldukları bilinen ve magi denen rahiplerin varlığı kabartmalardan da izlenebiliyor. Magilerin yönettiği, genellikle açık havada gerçekleştirilen Ateş Kültü ayinleri zamanla tapınaklardaki sunaklarda yapılmaya başlanmıştı. Başlangıçta elit bir kesime hitap eden din, Ateş Kültü ayinleri ile birlikte halka açık bir hale gelmiştir.

  • Abim intihar etmese, şimdi Kars’ta koyun otlatıyordum

    Abim intihar etmese, şimdi Kars’ta koyun otlatıyordum

    Günümüzden geleceğe insan manzaraları

    budevrininsanları
    Fotoğraf: Yiğit Köseoğlu

    Ağabeyi canına kıydığında henüz 5 yaşındaymış Engin. O günlere dair sadece eve sinen ağır hüznü, yoğun kasveti hatırlıyor, o da hayal meyal. Bu talihsiz olayı izleyen günlerde, acılarını kalplerine gömüp hayatlarında yepyeni bir sayfa açmak istercesine İstanbul’a göçmüşler ailece. Gecekondu mahallesinde büyümüş Engin, ilkokulu zar zor bitirmiş, 12 yaşında berber çırağı olarak hayata atılmış. “Bilsem bu kadar çabuk büyümek zorunda kalacağımı, 23 Nisanlar’ın tadını daha çok çıkartırdım” diyor törenden dönen bayram çocuklarının arkasından gülümseyerek bakarken. Hayatının dönüm noktası, kendi berber dükkanını açmak olmuş. Anne babasını kondudan çıkartıp, apartman dairesine yerleştirmiş hemen. Bir süre sonra, yan dükkanı kiralayıp emlakçılığa da el atmış. Ardından kursa gitmiş, 8 sene mücadele etmiş, Latin dansları hocası olmuş. “Sınıfın en yeteneksiziydim. Salsa’nın temel hareketlerini herkes 3 günde öğrendi, ben 2 ay debelendim” diyor. Ama inat etmiş. İnadının ödülü ise bir Türkiye dördüncülüğü olmuş. Bu arada deniz korkusunu yenmek için dalgıç brövesi almış. Son merakı ise masaj. Yakında masaj terapisti lisansını cebine koyacak. Tarihte kapladığı yeri genişletmek mi istiyor acaba? “İlgisi yok abi, boş oturunca sıkılıyorum” diyor. 100 yıl sonra tarihin senden nasıl bahsetmesini isterdin” diye soruyorum, “olduğum gibi” diye cevaplıyor. Tarih senden olduğun gibi bahsedecek Engin, orasını sen hiç merak etme.

  • Çevreye toz kondurulmazken

    Çevreye toz kondurulmazken

    Bugün hayal etmesi zor ama 1920’lerin İstanbul sokakları, otuz yıl öncesinin mütevazı Anadolu kasabalarından halliceydi. Caddeleri kaplayan toz toprak, yoğun şikayete neden olurdu. Şehremaneti de (İstanbul Valiliği ve Belediye Reisliği) yaz başlayınca özellikle büyük caddeleri arazözlerle sulatırdı. Bu fotoğraftan Şehremaneti’nin (eski Bâbıali; bugün Valilik) arkasındaki Ebussuud Caddesine henüz bu hizmetin götürülemediği anlaşılıyor. Mahalleli, çareyi yolu parayla tuttukları işçilere kovalarla sulatmakta bulmuş.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

    Çevreye toz kondurulmazken
  • Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?

    Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?

    Tarihin bir kıyısında, çok bulutlu bir coğrafyada, aynı ülkede ama birbirinden çok farklı dünyalarda, kendi inanç ve doğrularımızı esas, başkalarınınkini hiçe sayarak yaşıyoruz. Kendi dünyalarımızın duvarları içinde tutsak etmişiz kendimizi. Gözlerimiz, kulaklarımız, duyu ve duygularımız ‘ötekiler’e kapalı.

    Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?

    Yüksek gerilim hatlarıyla örmüşüz ana yurdu dört baştan. Aslında en baştan! Devlet, hükümet denilen yapılar, siyasetçi denilen insanlar bu durumun baş sorumluları. Bu milletin, vatandaşların hizmetindeki temsilciler, hesap verici, emanetçi, seçilmişler, belli ki “seçilmiş kişi” tabirini yanlış anlamış; bunu şeytan ve müridlerine karşı ilahi bir görev olarak benimsemişler. Halbuki herkes bilir ki, “şeytan” dışarıda, karşı tarafta değil, içimizde büyür; cennet de cehennem de bu dünyada örülür.

    Tarih, ahirete göçüşteki Münker ve Nekir’dir; sorgucu meleklerin rolünü üstlenir. Araştıran, hesap soran, sorgulayan, açığa çıkaran, belgeleyen, karar veren O’dur. Yaşadığımız topraklarda, yaşarken bedeli ödenmemiş nice günah, yüzleşmediğimiz nice acı hadise var. Siyasetin, hırsların, iktidar ve paranın kanıyla lekelenmiş; ideoloji ve inançlara kurban edilmiş kara sayfalar, çoğu ülkedeki gibi bizim de tarihimizde kalın dosyalar oluşturuyor. Bunlar açılmadıkça, konuşulmadıkça, yazılmadıkça yokolmaz. Tersine, sonraki nesillerin sırtına binerek daha da ağırlaşır. Eski günah ve acılar yeni nesillere transfer edilir.

    Soma’da 301 madencinin ölümüyle, hayatta kalan binlerce yakının ise yıkımıyla sonuçlanan facia, bu katliam da sadece bugünün işi değil. Bu ilk sayımızdaki özel dosya konumuzla, kömür madenciliğinin dünyada ve ülkemizdeki kara tarihini yansıtmaya çalıştık.

    1 sene önce Gezi olayları safahatını ve tarihsel boyutlarını ‘Yaşarken Yazılan Tarih’ başlığıyla hazırladığımız dergimiz yayınlanmamış, kapatılmış ve siz sevgili okurlarımıza veda bile edemeden ayrılmıştık. Şimdi ‘Ölürken Yazılan Tarih’le çıkıyoruz karşınıza.

    Ama umudumuz bu hayatta. Bu vatanda, bu insanda. Düşüncesi, inancı, dünya görüşü, kökeni, geliri, geçmişi, cinsiyeti, yaşı başı ne olursa olsun, bu ülkenin aydınlık yurttaşları var. Kara sayfalarla hep birlikte, kendimizi de dışarda tutmadan hesaplaşacağız. Çünkü tarihsel sorumluluklar geçmişe havale edilirse bugünü ezer ve çocukların geleceğini elinden alır.

    Soma’da karanlıkta ölenler tarihe değil güneşe gömüldüler. Verdikleri ışık hepimizin yolunu aydınlatacak. Anıları önünde eğiliyoruz.

  • Gerçek mezara uydurma hikaye

    Gerçek mezara uydurma hikaye

    Türkiye’nin yurt dışındaki tek toprak parçası “Türk Mezarı”nda, Osmanlı ailesinin atası Süleyman Şah’ın yattığı iddiası doğru değil. Kabrin bir Türke ait olduğu neredeyse kesin, ancak Selçuklu ailesinin iki önemli figüründen harmanlanan hikaye tam bir efsane.

    Gerçek mezara uydurma hikaye

    Geçmişteki bütün iktidarlar kendilerine gelenek icat etmiştir. Küçük bir sınır beyliğinden imparatorluğa geçiş sürecinde Osmanlı Devleti de aynı yöntemi uyguladı. “Eskilere dayanan bir varoluş ve soyluluk arayışı” olarak tanımlayabileceğimiz bu gelenek icadının Osmanlı Devleti için önemli iki nedeni vardı. Bunların ilki, Karesi, Germiyan veya Karaman gibi Türk askerî aristokrasisine mensup beylikleri yönetimi altında toplayan Osmanlı ailesinin de saygı uyandıran bir soyağacına ihtiyaç duymasıydı. İkinci neden ise, önce Akkoyunlular, sonra da Safevîler karşısında Anadolu Türklerinin bağlılığını sağlama yolunda, saygınlığı su götürmez bir meşruluk kaynağı arayışıdır. Osmanlı ailesinin Oğuzların Kayı Boyu’na mensup oldukları iddiası bu nedenlerle ortaya çıkmıştır.

    Gerçek mezara uydurma hikaye
    Sular altında kalacaktı – 2014
    Gerçek mezara uydurma hikaye
    1770’ler Caber Kalesi’nin eteklerindeki türbe. İslam Ansiklopedisi

    Bir başka iddia Süleyman Şah Türbesi ile alakalı. Gerçekte, türbede yatanın kim olduğu bilinmiyor. Ama mezarın bir Türke ait olduğu kesin gibi. İlk Osmanlı tarihçilerinden Aşıkpaşazade, Osman Gazi’nin büyükbabası “Süleyman Şah Gazi”nin Fırat Nehrinde boğulduktan sonra burada, yani Câber Kalesinin eteklerinde gömüldüğünü söyler. Bu uydurma öyküde ölüm hikayesi, Anadolu Selçuklu Devletinin kurucusu I. Kılıç Arslan’dan; isimse onun babası Kutalmışoğlu Süleyman Bey’den alınmıştır.

    Gerçek mezara uydurma hikaye
    ‘Sultanlara layık’ türbe için hiçbir masraftan kaçınılmadı
    II. Abdülhamid’in türbeye ilgisi, belgelerden okunuyor. 1882’de Halep vilayeti meclis idaresinden gönderilen yazıda türbe inşası için padişahın iradesi talep ediliyor.
    Gerçek mezara uydurma hikaye
    İki yıl sonra Kolağası Sabit, yeni türbe için bir plan hazırlamış.
    Gerçek mezara uydurma hikaye
    49 bin 145 kuruşluk masraf çıkartmış.
    Gerçek mezara uydurma hikaye
    27 Temmuz 1884’te de Sadrazam Said “kabrin padişaha layık bir türbe içine alınması”nın emredildiği ve bir onbaşı takımı ile türbedar görevlendirilmesi gerektiğini belirtmiş

    Süleyman Bey, Anadolu’da güçlenince Selçuklu sultanı Melikşah’ı rahatsız etmişti. Suriye Selçuklularıyla savaşta öldükten sonra (1086) Halep kalesinin önüne defnedildi. Oğlu I. Kılıç Arslan ise, 1107’de yine Suriye Selçuklularıyla olan bir savaşta yenildikten sonra Anadolu’ya dönerken, Fırat’ın kollarından Habur çayında boğulmuştur.

    Gerçek mezara uydurma hikaye
    Fırat’ta 85 km yolculuk etti Baraj gölü altında kalacakken, 1973’te Türkiye sınırına 27 km mesafede yeni bir yere taşındı. Hürriyet
    Gerçek mezara uydurma hikaye
    Caber Kalesi’yse günümüzde bir adadan ibaret kaldı.

    Osmanlı kökenlerine ilişkin bu efsane, 19. yüzyılın son çeyreğinde Türk milliyetçiliği ışığında yeniden okunurken Câber Kalesi büyük önem kazandı. Anıt-yapılar ve şenliklerle bir devlet geleneği yaratmaya çalışan Sultan II. Abdülhamit (saltanatı 1876-1908), 15. yüzyıldan zamanımıza kadar “Türk Mezarı” diye adlandırılan Câber Kalesi’nin yanındaki mezarın Ahır da üzerinde bir türbe yapılmasını emretti. Yeni milliyetçi nesil, 1921’de Büyük Millet Meclisi Hükümeti Fransızlarla Ankara Anlaşmasını burasının Türk toprağı kalmasını sağladı. Bu konu daha sonra Lausanne Konferansı’nda da onaylandı.

    Türbenin yaşam savaşı

    Barajlar ayırsa bile…

    Suriye’de 2011’de başlayan isyanla Süleyman Şah Türbesi, Türkiye’de sık sık gündeme geldi. Türbe civarının isyancıların eline geçmesi üzerine Türkiye’nin operasyon yapacağı konuşuldu, devletin zirvesinin türbenin korunmasına dair gizli görüşmesi internete sızdı.

    Esasında türbe, Cumhuriyet tarihi boyunca gündemdeydi. Temel konular güvenlik ve Fırat üzerinde Suriye’nin inşa ettiği barajlardı. İlk olarak 1936’da Maarif Vekaleti tarafından tamir edildi, iki yıl sonra bölgeki jandarmalar için karakol inşa edildi.

    Türbenin esas ayakta kalma savaşı, 1966’da Suriye’nin, Fırat üzerinde inşa etmeye başladığı Tabka Barajı’ndan ötürü türbenin 1973’te sular altında kalacağını Türkiye’ye bildirmesiyle başladı. Şam, türbenin yerinin değiştirilmesi ya da Türkiye’ye taşınmasını önerdi. Sonuçta türbenin taşınması için Türkiye sınırına 30 km uzaklıkta, 10 bin 96 metrekarelik bir alan belirlendi. Buradaki yeni Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu 1975’te tamanlandı.

    20 yıl sonra yine baraj gölü sorunu ortaya çıktı. Bu kez tehdit, yeni inşa edilen Teşrin Barajı’ydı. Türkiye, türbeyi tahkim etmeye karar verdi. 1999’da başlayan Ankara-Şam görüşmeleri 2006’da tamamlandı. Duvarların altına 11,5 metrelik 880 fore kazık ve geçirimsiz tabaka yerleştirildi, türbenin içi ve çevresi düzenlendi. 2010’da tadilatın tamamlanmasıyla türbe bir turizm merkezine dönüştü. Ta ki çatışmalar nedeniyle ziyarete kapanana kadar.

  • ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle…

    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle…

    19. yüzyılın ortasında Osmanlı Devleti artık ‘hasta adam’dı. Ama İngiltere ve Fransa’nın esas problemi, giderek güçlenen Ruslardı. Kırım Savaşı başlangıcında Rusya’ya karşı birleşen Müttefikler için, Bulgaristan’daki Silistre şehri ve kalesi hayati önemdeydi. Osmanlılar, 1854’de kaleyi kuşatan Ruslara karşı yapılan efsane savunmayla, “henüz ölmedik” dediler.

    Kırım Savaşı (1853-1856) tarihte Osmanlılar ile Ruslar arasında yapılan onbir büyük savaşın dokuzuncusu olup, aynı zamanda Napoléon savaşlarıyla 1. Dünya Savaşı arasındaki en büyük mücadeledir. Rusya, yıkılmasını beklediği Osmanlıların gösterdiği askerî ve diplomatik başarılar karşısında geri adımlar atmış ve Batılı devletlerin Osmanlıları desteklemesi üzerine barış imzalamak zorunda kalmıştır. Silistre Savunması bu savaşın en önemli adımlarından biriydi. Böylece Ruslar bir önceki 1828-29 ve bir sonraki 1877-78 savaşlarında yaptıkları gibi Balkanlar’dan Trakya’ya ulaşıp İstanbul yakınlarına kadar ilerleme fırsatı bulamadan çekildiler.

    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle...

    Osmanlı Devleti 19. yüzyıla büyük bir dağınıklık içerisinde girmişti. Ardı ardına patlak veren ayaklanmalar, III. Selim’in öldürülmesi, âyanın zorladığı ve Mahmut’un iptal etmeye çalıştığı Sened-i İttifak, Yeniçeri ocağının kaldırılması, yeni ordu henüz kurulmadan yapılan felaketli savaşlar ve Kavalalı İsyanı ülkeyi çöküntünün eşiğine getirmiş, “hasta adam” terimi yerleşmişti. Tanzimat reformlarının yüzeysel etkisi dahi henüz kendisini pek göstermemişti. Devleti yeniden örgütlemeye çalışan II. Mahmut’un vefatını takiben Abdülmecit bu zorlu görevi çok genç yaşında devraldı. Karşısına derhal dev gibi sorunlar yığıldı. Rusya isyan halindeki Balkan Slavlarının koruyucusu olarak müdahaleci tutumunu ısrarla sürdürüyor, gemileri için Boğazlar’dan serbest geçiş hakkı istiyordu. Bu talep doğal olarak reddedildiği gibi Ortodoksların Kudüs’te daha önce sahip oldukları bazı ayrıcalıkların iptal edilerek Katoliklere verilmesi de gerginliği artırdı. Keza, Rusya’nın o dönemde bizde Eflak veya “Memleketeyn”, Batı’da (Boğdan ile birlikte) ise “Prenslikler” olarak adlandırılan Romanya’yı işgal için yıllardır gösterdikleri yoğun çaba Avrupa’da büyük bir endişe uyandırmış ve bu durum krizin gelişimde çok etkili olmuştu.

    1853 başında İstanbul’a gelen bir Rus heyeti, taleplerini kışkırtıcı bir üslup içerisinde Osmanlı hükümetine sunarken, savaş hazırlıkları örtülü olarak başlamıştı. Osmanlıların ılımlı tekliflerini reddeden Ruslar 21 Mayıs’ta İstanbul’dan ayrıldılar. Sefaret görevlilerini de yanlarında götürmeleri, savaş niyetlerini açıkça ortaya koyuyordu. Temmuz ayında büyük bir Rus ordusu Eflak-Boğdan’a girerek Bükreş’i işgal etti. Bunu izleyen on hafta, büyük güçlerin karıştığı yoğun müzakerelerle geçti. İstanbul’da 26 Eylül’de toplanan devlet şurası, Avrupalı devletlerin garantisini beklemeden savaş ilanına karar verdi ve 29 Eylül günü seferberlik emri gönderildi. 22 Ekim günü Osmanlı ordusu Tuna’yı geçerken Kafkasya’da çatışmalar başlamıştı. İlk muharebelerde Osmanlı kuvvetleri başarılı olurken İngiliz savaş gemileri bir Fransız filosu ile birlikte Çanakkale’den İstanbul’a geldi. İngiltere Rusya’ya bir ültimatom vererek Karadeniz’deki gemilerini Sivastapol’dan çıkarmamasını talep etti. Ne var ki Rusların çekilme niyetleri yoktu ve hatta bir savaş filosunu Sinop’a göndermişlerdi.

    30 Kasım günü altı savaş gemisi ve iki firkateynden oluşan Rus filosu Sinop’a baskın yaparak limanda yatan Osmanlı filosunu imha etti. Hemen akabinde Kafkasya’da Rusların Osmanlı kuvvetlerini yendikleri haberi gelince, İngiltere ve Fransa, Rusların güneye ilerlemesinden korkarak Karadeniz’e donanma yolladı. 1854 Mart’ının son günlerinde İngiltere ve Fransa, Rusya’ya savaş ilan etti. Bir süre sonra bunlara Piyemonte de katıldı. Donanmanın yanı sıra, önce Varna’da toplanan birlikler gönderdiler.

    Savaşın başında Osmanlı ve Rus kuvvetleri Tuna’nın iki yakasında muharebe ettiler. Osmanlı birliklerinin 1953 sonbaharında Tuna’yı geçip Kalafat’ı işgal etmeleri üzerine Ruslar büyük takviye kuvvetleri getirdi. Ciddi kayıplar verip Tutrakan’dan püskürtülmelerine rağmen diğer yerlerde ilerleyerek Nisan ortasında Silistre önlerine geldiler. İlk çatışmalardan sonra Ruslar, Mayıs ortasında ana kalenin önüne yaklaştılar ki, esas kuşatmanın bu ayın 15’inde başladığı kabul edilir.

    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle...
    Osmanlının Askerî Fotoğrafı ve Muzaffer Türkler Solda Karol Szathmari’nin Silistre’de çektiği bu fotoğraf, büyük ihtimalle Osmanlı askerinin tarihte bilinen ilk fotoğrafı (The Crimean War, Orlando Figes). Sağda 18 Haziran 1854 tarihinde, kuşatma altındaki kaleden çıkıp karşı saldırıya geçen Osmanlı askerleri… Dönem illüstrasyonu, zamanın The London Illustrated News dergisinde yayınlanmış.

    Tuna’nın güneyinde Dobruca bölgesinde bulunan Silistre 1811-12 ve 1828-29 savaşlarında da Rus işgali altında kalmıştı. Rusların güneye ilerleme yolu üzerinde olduğu için 1811 Savaşı’nın başında kentin surları inşa edilmiş, Kırım Savaşı’ndan önceki yıllarda da ana kalenin etrafı bir dizi tabya ile takviye edilmişti. Bunlar sırasıyla Küçük Tabya, Mecidiye Tabyası, Ornu Tabya, Değirmen Tabya ve Arap Tabyası olarak anılıyordu. Tabyalar sadece bir yönde değil, çepeçevre savunma yapacak birer küçük kale olarak inşa edilmiş olup, her türlü ateşe karşı korumalı duvar ve mahzenleri bulunmaktaydı.

    Silistre’yi savunan Osmanlı kuvvetlerinin komutanı Musa Hulusi Paşa’ydı. Komutasındaki askerlerin sayısı hakkında 10 ila 18 bin arasında değişen bilgiler verilmekle birlikte, sayının alt sınıra daha yakın olduğu ifade edilebilir. Ruslar ise ilk başta 30 bin askere sahiplerdi ama kısa süre içerisinde bunu 50 bine çıkardılar ve sonra tekrar arttırdılar. Rus kuvvetlerinin başındaki General Paskeviç, yirmi beş yıl önceki 1828-29 seferine katılmış tecrübeli bir askerdi ve aynı zamanda bu cephedeki tüm birliklere komuta ediyordu. Serdarıekrem (başkomutan) Müşir (Mareşal) Ömer Paşa ise Tuna boyundaki birlikleri, Rusların Silistre’yi aşmaları halinde ilk hedefleri haline gelecek olan Şumnu’dan yönetiyordu. Mayıs’ın ikinci yarısında bölgeye gelen Fransız komutan St. Arnaud ve İngiliz komutan Lord Reglan ile görüşmek üzere Varna’ya gitti. Müttefik birliklerin gelmesi Ömer Paşa’ya Vidin ötesine kadar yayılmış birliklerini derlemek ve başka bölgelerden kuvvet çekerek Silistre’ye takviye göndermek üzere fırsat yarattı.

    Çatışmalar Rusların bombardıman şemsiyesi altında kazdıkları zigzag şeklindeki siperleri surlara yaklaştırmaları şeklinde, yani kuşatma istihkamcılığın en klasik taktiği ile sürdü. Daha önceki kuşatmalardan farklı olarak, yeni kullanılmaya başlanan patlayıcı gülleleri fırlatan 130 büyük top, savunmacıları daha zor durumda bırakmaktaydı. Buna rağmen, savunma istihkamları eğimli ve güçlü bir şekilde inşa edildiği için top ateşinin etkisi azaltılmıştı.

    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle...
    Başıbozuk ve kadın arkadaşı Kırım Savaşı’nda Osmanlı ordusuna bağlı görev yapan ve Başıbozuk olarak nitelenen gönüllü askerler de yer aldı. Yine bu savaşta görev yapan İngiliz Roger Fenton’la birlikte dünyanın ilk foto muhabiri kabul edilen Polonyalı Karol Szathmari’nin çektiği tarihi kare.

    Savunmacıları yeterince yıprattıklarını düşünen Ruslar, Mayısın son günlerinde büyük bir hücuma giriştiler ama püskürtüldüler. Kilometrelerce uzanan siperler ve irtibat yolları kazarak kaleye yaklaşmalarına ve elli bin top mermisi atmalarına rağmen ilerleyemediler. Ayrıca kazdıkları altı lağım da (tünel) sonuç vermedi. Yoğun top ateşi savunma istihkamlarını yer yer tahrip etmişti ama, yıkılmış duvarlar da piyadeler için iyi bir siper oluyordu. 15 Haziran günü savunmacıların yaptığı bir huruç harekatı Rusları beklemedikleri kayıplara uğratarak iradelerini kırdı. Rusların dokuz generallerinin öldüğü, dördünün de yaralandığı düşünülürse, savaşların ne kadar çetin geçtiği anlaşılır. Musa Paşa da kuşatmanın kaldırılmasından üç gün önce bir Rus güllesiyle hayatını kaybetti. Bir gün önce mareşal rütbesini almıştı.

    Ruslar, ana kaleye yaklaşım yolları üzerinde bulunan ve ilerleyen birlikleri yanlardan ateş altına alan tabyaları almadıkça başarılı olamayacaklarını görüp, öncelikle bunlara yüklenmeye karar verdiler. Haziranın ortalarında en dışarıdaki Arap Tabya’yı ele geçirdiler. Ne var ki bu tarihe gelindiğinde Ömer Paşa hem bir yardım kuvvetini göndermiş hem de Rusların dikkatini dağıtacak şekilde başka bölgelerde hücumlara girişilmişti. Ayrıca Avusturya da Prusya’nın desteğini alarak Rusya’nın Eflak-Boğdan’dan çekilmesi için bir ultimatom göndermiş ve Galiçya ile Macaristan’da seferberlik emri vermişti. Bütün Avrupa’nın karşılarına dikildiğini gören Ruslar, Silistre’de ısrardan vazgeçtiler ve çekilmeye başladılar. Tuna’nın kuzey kıyısına döndüler. Kuşatma, ön çatışmalar hariç 15 Mayıs ile 25 Haziran arasında 41 gün sürmüştü. Ruslar çekilirken Osmanlı ordusu takibe başladı. 7 Temmuzda yapılan Yergöğü muharebesine büyük kayıp vermelerine rağmen Rusların çekilme düzeni bozulmadı. Ağustosta Osmanlı Ordusu Bükreş ve İbriş’i, Avusturyalılar da Yaş kentini aldı. İki ordunun birden bölgede varlığı gerilim yaratırken, İngiliz ve Fransızlar da Baltık denizini denetime aldılar.

    1954 Eylül ayında müttefikler Rusya’yı barışa zorlamak üzere Kırım’a çıktılar. Sivastopol kuşatıldı ve Ruslarla yapılan bir dizi muharebeden sonra bu büyük kale alındı. Ne var ki bu arada Kars kalesi öncelikle açlık nedeniyle 4.5 aylık bir kuşatmadan sonra teslim olmuştu. Bundan sonra muharebeler tüm cephelerde sona erdi. 30 Mart 1856 tarihinde yapılan Paris Antlaşması ile Osmanlı Devleti Kars’ı, Rusya’da Kırım’ı geri aldı. Karadeniz tarafsız hale gelip ticaret serbest olacak ama bütün ülkelerin savaş gemilerine kapatılacaktı. Bu, Türkiye için çok avantajlı bir husustu. Osmanlılar için en önemli kazanç ise bir Avrupa ülkesi olarak kabul edilip toprak bütünlüğünün imzacı devletler tarafından garanti edilmesiydi. Tüm bu maddeler ileride yok sayılacaktı ama Osmanlı Devletine zaman kazandırdığı kaydedilmelidir.

    Vatan yahut Silistre: İlk Türk piyesi

    Namık Kemal’in yazdığı ve savaştan 19 yıl sonra ilk kez sahnelenen meşhur tiyatro oyunu, uzun yıllar kahramanlığın sembolü oldu.

    Kırım Savaşı’na gönüllü asker olarak katılan İslam Bey ile onun peşinden Silistre’ye giden Zekiye adlı genç kızın aşkını anlatan Namık Kemal’in ünlü eseri Vatan Yahut Silistre, Türk Edebiyatı’nın Batılı anlamda yazılıp oynanan ilk tiyatro oyunuydu. Gerçek adı Vatan olan eser, yayımlandıktan sonra sansür ve yasaklar nedeniyle Silistre diye sahnelendi ve daha sonra da Vatan Yahut Silistre olarak yaygınlaştı. Namık Kemal’in 1872’de Gelibolu Mutasarıflığına gitmeden evvel yazdığı oyun, azledilip İstanbul’a dönüşünde ve sağlığında sahnelenen tek oyundur. İlk temsili 1 Nisan 1873 tarihinde Gedikpaşa Tiyatrosu’nda Güllü Agop Kumpanyası tarafından sahnelenmesinde izleyeciler oyunun etkisinde kalmış ve heyecanlarını gizleyemeyip “Yaşa Kemal” tezahüratlarıyla gösteriler yapmıştı. Hadiseler padişaha karşı bir komplo olarak yorumlandı ve Namık Kemal Magosa’ya sürüldü. Yazar burada tam 38 ay geçirdi ve bu yazarın sürgün hayatının başlangıcı oldu.

    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle...
    Oyunun gerçek kahramanı mı?

    Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre’sindeki karakterlerden Abdullah Çavuş’un, gerçekten de Silistre’de savaşmış bir kahraman olduğu; yazarın da buradan hareketle eserini kaleme aldığı döneminde iddia edilmişti. Silistre’den 56 sene sonra 1910’da yayımlanan Servet-i Fünûn dergisinde, o sırada 95 yaşını aşmış olan Abdullah Çavuş’un Askerî Müze’ye konulmak üzere çekilen fotoğrafı yer almış; hükümet tarafından Aydın Vilayeti’ndeki köyünde aranıp bulunduğu ve kendisine 300 kuruş maaş bağlandığı belirtilmişti.
    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle...
    Osmanlı askerleri Silistre Kalesi’nden Rus ordusunu püskürtüyor.

    Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa: Hırvat doğdu, Osmanlı oldu

    Kırım Savaşı’nın başkomutanı parlak bir stratejist, öncü bir subay ve diplomat bir idareciydi.

    Osmanlılar birçok farklı ulusun bir arada yaşadığı büyük bir imparatorluk kurmuşlardı. Birçok Avrupalı asker ve denizci, her dönemde Osmanlı ordusunda ve donanmasında hizmet etmiş ve bunların birçoğu da Osmanlı uyruğuna geçerek bizim bir parçamız olmuş; ülkeye aramızda doğanların bir çoğundan daha büyük sadakat göstermiştir. Hırvatistan’da Matthias Lattas olarak doğan ve Avusturya ordusunda görev alan Ömer Paşa da bunlardan biridir.

    1820’lerde Osmanlı ülkesine kaçmış ve Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra kurulmasına başlanan yeni orduda eğitmen ve subay olarak görev almıştı. II. Mahmut tarafından Abdülmecit’in eğitimi için görevlendirildi ve onun tahta çıkmasından sonra günümüzde tuğgeneral karşılığı olan mirlivalığa terfi ettirildi. 1842 ile 1947 arasında Lübnan, Suriye ve Doğu Anadolu’daki isyanları bastırmasından sonra müşir yapıldı. 1848’de Rumeli’de bulunan 3. Ordu’nun komutanı olarak Vidin’e geldi, Bosna ve Karadağ’dan Eflak’a kadar olan geniş bölgelerdeki huzursuzluklarla uğraştı. Bunlar askerlik kadar yöneticilik ve diplomatik beceri isteyen görevlerdi. Kararlı ama adil ve tutarlı olması isyanların sona ermesinde etkili oldu ve yönetici olarak önemli reformlar yaptı. 1848 ihtillalleri sonrasında Osmanlılara sığınan Macar ve Polonyalıları himaye etti. Avusturyalılar Ömer Paşa’yı şikayet ederek, onun bu kişileri zorla Müslümanlaştırıp iade etmeyi reddettiğini söylediler. Halbuki bunların bir kısmı gönüllü olarak Osmanlı tabiyetine geçerek çok ihtiyaç duyulan subay kadrolarını temin etmişlerdi.

    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle...
    Ömer Paşa, Kırım Şavaşı devam ederken Sivastopol’daki İngiliz Genel Karargahı’nın önünde, 1855.

    1850-52 yıllarında Karadağ isyanını bastırınca Avusturya ve Rusya’nın şikayeti üzerine azledildi ama bu kriz iki ülke arasındaki uzlaşmanın da sonunu getirdi ve 1853’te başlayan savaşta Rusya yalnız kaldı. Ömer Paşa, Rumeli orduları başkomutanlığına getirildi ve aynı yılın sonlarında Rusların Tuna’yı geçmek üzere yaptıkları üç büyük hücumu geri püskürttü. 1854’te Kırım’a çıkan Türk kuvvetine komuta etti ve Gözleve (Eupatoria) limanını başarıyla savundu. Savaş sona ererken Ömer Paşa İstanbul’a döndü ve Bağdat valiliğine atandı. 1871’de vefat etti.

    19. yüzyılda gelen Batılı subaylar, modern eğitim ve disiplin anlayışını Osmanlı ordusuna
    ve donanmasına yerleştirmekte büyük güçlük çekmişlerdi. Ömer Paşa’nın birçoklarından daha başarılı olmuştur. Bunda askerlik ve yöneticilik becerilerinin yanı sıra Osmanlı kültürünü anlamasının da büyük rolü vardır.

    Tolstoy: Türkler katliam yaptı

    ‘Hasta Adam’dan Rusya’ya sevgilerle...
    Kırım Savaşı’nda genç Tolstoy.

    Kırım Savaşı’nda subay olarak görev yapan ve 26 yaşında Silistre kuşatmasına katılan
    büyük Rus yazar Lev Tolstoy, Silistre Kuşatması’ndan Hatıralar adlı kitabında Osmanlı askerlerini ağır şekilde suçlamış, Rusların üstünlüğünün sona ermesinden dolayı büyük hayal kırıklığı yaşamıştı:

    “… Çelişkiye düşme korkusu yaşamadan şunu söyleyebilirim ki, hepimiz – askerler, subaylar ve generaller – için çok talihsiz bir haberdi. Silistre’den gelen casusların sürekli ve çok sık olarak belirttikleri gibi, eğer kale düşseydi, şüphe yok ki şehir de iki veya üç gün içinde teslim olacaktı… Türklerin canavarlığından kurtarmak için neredeyse 7 bin Bulgar aileyi yanımızda götürdük. Şüphelerime rağmen varlığına inanmak mecburiyetinde olduğum bir canavarlıktı. İşgal ettiğimiz Bulgar köylerinden çekildikten hemen sonra Türkler geldi ve haremlerine katacakları genç kadınlar dışında herkesi katlettiler.”

  • Çocukluğunun peşinde

    Çocukluğunun peşinde

    40 senelik tiyatro ve sinema oyuncusu Altan Erkekli, Koşuyolu’nda geçen çocukluğuna geri döndü. Bugün epey işlek bir araç trafiğinin olduğu mahallede 55 sene önce mandıra ve bostanlar bulunuyordu.

    SEÇİL SERPİL

    Yalan Dünya’nın Şehmuz babası, Vizontele’nin Nazmi başkanı ve Susam Sokağı seyrederek büyümüş bir kuşak için de “Edi ve Büdü”deki Edi’nin kulaklarımıza hâlâ gelen sesi… Ankara’da kök salmış çeyrek asırlık bir tiyatro geçmişinin ardından Yılmaz Erdoğan’ın teklifiyle yeniden İstanbul’a dönen Altan Erkekli’yle doğup büyüdüğü Koşuyolu Ali Nazîmâ Sokaktaydık.

    1959

    Çocukluğunun peşinde
    1959 Altan Erkekli

    Elimizde Altan Bey’in henüz 4 yaşında evlerinin önünde bisiklete binerken çekilen fotoğrafı var. Bir coşkuyla aynı ânı yakalamaya çalışıyoruz. Altan Bey, aynı enerjiyle tekerleri çeviriyor fakat sokağın 55 sene önceki hâlinden eser yok! Bahçeli mütevazı evler yerlerini daha lükslerine bırakmış, 1959’da arkadan gözüken Çamlıca tepesini bugün görmek mümkün değil. İsmini 1928 Harf Devriminden sonra Latin harfleriyle ilk Türkçe-Osmanlıca sözlüğü hazırlayan Osmanlı dilbilimcisi Ali Nazîmâ’dan alan sokak (ne hikmetse bugün Ali Nazım Sokak!), neredeyse bir ana cadde kadar işlek. Ne mutlu ki, tiyatro ve sinema oyuncusu Erkekli’nin 18 Ocak 1955’te dünyaya geldiği çift katlı müstakil ev hâlâ sapasağlam duruyor.

    Çocukluğu, o zamanlar yeşillikler ve meyve ağaçları içindeki bu mahallede geçen Erkekli, oyunculuğunun ilk adımlarını bu evdeki yıllarda atmış. Annesi Kamuran Hanım, onu sık sık Üsküdar Şehir Tiyatrosuna götürür, oyunun sonunda da gazoz ısmarlarmış. O da, evlerinin kömürlüğünde çarşaflarla tiyatro perdesi kurup, arada kalan boşluk yerde de kıyafetlerini değiştirerek komşu ve akrabalara tiyatro oyunları sergilermiş arkadaşlarıyla. Hatta bir keresinde mahalleye gelen gezici sirkte gördükleri karnında tuğla kıran adamı da kendi sahnelerinde taklit etmişler.

    2014

    Çocukluğunun peşinde

    Erkekli, çocukken süt almaya gittiği günleri tebessümle hatırlıyor. O dönemde Koşuyolu’nda bugün büyük bir mağaza zincirine ait marketin olduğu yerde bostan, Sabancı Sitesi’nin olduğu yerde de mandıra bulunuyormuş. Bugünün Koşuyolu Parkıysa Altan Bey’in mahalle arkadaşlarıyla define avı oynayıp bisiklete bindiği birkaç ağaçlı düz bir araziymiş. Erkekli ailesi, 15 numaralı evlerinde uzun yıllar oturmuşlar, neden sonra şehir hayatına giren apartman modasına ayak uydurarak aynı mahallede bir apartman dairesine geçmişler. Zaten Erkekli, 1974’te Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümüne girmiş ve Ankara Sanat Tiyatrosuna verdiği 25 yıldan sonra BKM (Beşiktaş Kültür Merkezi) ekibine dahil olarak İstanbul’a dönmüş.

    Çocukluğunun peşinde
    Altan Erkekli, Kadıköy Koşuyolu’nda doğduğu evin ve babasının o sene diktiği ağacın önünde, 2014.

    Babası Albay Burhanettin Bey’in oğlunun doğduğu yıl olan 1959’un Mart ayında evlerinin ön bahçelerine diktiği ağacı kendisine benzetiyor ve ekliyor: “Bu ağaç, benimle birlikte büyüdü, olgunlaştı. Zamanla eğildi, kamburu çıktı. Ankara’nın ezası, İstanbul’un cefası, tiyatro ve sinema koşuşturması derken ben de bu ağaç gibi biraz eğildim, büküldüm ama dimdik ayakta durmaya çalışıyorum. Bu ulu çınar, ben ölsem de kalacak. İnşallah daha on yıllarca güzel şehrimiz İstanbul’un havasına katkı sağlayacak.

  • Kurbağa derili pörsük kadınlar müjde!

    Kurbağa derili pörsük kadınlar müjde!

    6 mart 1937 tarihli Yedigün’deki Tokalon kremlerinin ilanı cilt sorunu olan kadınlara sesleniyor. Üstteki güzel kadın çiziminin yanında “Bir ay evvel beni kurbağa derili kadın diye çağırıyorlardı” yazısını okuyoruz. Aşağıda “Şimdi cildim şayanı hayret bir derecede taze” diyen hanımefendi, bu tazeliği kremdeki “cildi yumuşak ve nermin kılan unsurlar” sayesinde yakalamış. 29 Haziran 1944’te Cumhuriyet’te ise “Hasan Kar Kremi” ilanı var. İlana bakılırsa “Hasan” da sivilce ve lekelerin yanı sıra pörsüklük ve çirkinliğe de çare oluyormuş. Kadınlara “gergin bir vücut ve billûr gerdan” vaat eden ilanda “Hasan markasına dikkat” deniliyor.

    Kurbağa derili pörsük kadınlar müjde!
    Kurbağa derili pörsük kadınlar müjde!

    CEMİYET HAYATI

    Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç

    Müdavimleri İstanbullu seçkinler olan eski bir içkili lokanta. Masalarda beyaz örtüler, arkada, adını çıkartamadığımız ama siması aşina bir aydın tek başına. Önde Yahya Kemal Beyatlı (sağda) ile İzzet Melih Devrim demlenmişler. Binlik kulüp şişesi fark ediliyor. Küllük, servis tabakları, bir tabakta meze de var. Yahya Kemal’in parmakları arasındaki sigara artık izmarit. Sanki bir “Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!” sahnesi.

    Yıl, en erken 1956 olabilir. Vakit akşamın kalkma saati. Mekân olasılıkla Park Otel’in lokantası.

    Kurbağa derili pörsük kadınlar müjde!
    Necdet Sakaoğlu arşivi

    TUHAF İCATLAR

    Konsantrasyon sorununa ‘izolatör’

    Geçen yüzyılın ilk çeyreğinde ne twitter ne facebook ne de youtube’un komik videoları vardı. Ama muhtemelen o dönemin beyaz yakalıları da bir şeylerin dikkatlerini dağıtmasından sürekli şikayet ediyordu. Potansiyeli gören ABD’li Hugo Gernsback de “The Isolator” adını verdiği acayip aleti, ofis çalışanlarının konsantrasyon sorununu çözmek için üretti. 1925 yılı temmuz ayında Science and Invention dergisinde çıkan tanıtım yazısında, bu müthiş buluş sayesinde masa başında çalışanların konsantrasyon sorunu yaşamayacağı belirtiliyor. Ses de geçirmeyen bir tür kask olan “The Isolator”ın tek kusuru hava da geçirmiyor oluşuydu. Mucit bu sorunu da çözmüş ve cihaza bir oksijen tüpü bağlamıştı. Bunun gibi birçok harika fikrin sahibi olan Hugo Gernsback, 1926’da tamamen bilimkurgu yazılarından oluşan ilk dergi “Amazing Stories”in yayıncısı ve editörü oldu. Daha sonra da çok sayıda dergi çıkaran Gernsback “bilim kurgunun babası” olarak kabul ediliyor.

    Kurbağa derili pörsük kadınlar müjde!
    Ses de geçirmeyen bir tür kask olan “The Isolator”ın tek kusuru hava da geçirmiyor oluşu. Bu yüzden cihazı bir oksijen tüpüyle birlikte kullanmak gerekiyor.
    Kurbağa derili pörsük kadınlar müjde!
    Her devre uygun bir karikatür Cumhuriyet gazetesi çizerlerinden Tan Oral’ın 26 Mart 1985’te çizdiği karikatür, Türkiye’nin hangi döneminde yayımlansa güncelliğini koruyacak türden.

    HAYVANLAR VE İNSANLAR

    Topsy’nin elektrikli hikayesi

    GÖKÇE GÖKÇEER

    Siz hiç doğa belgesellerinde amuda kalkan fil, ateş çemberinden atlayan aslan ya da selam veren at gördünüz mü? Göremezsiniz, çünkü doğada böyle saçma hayvan davranışları yoktur. Ama kendini hayvanların efendisi zanneden insan, 18. yüzyıldan bugüne kadar süren bir utancın; sirk denen korku ve işkence çadırlarının mimarı oldu.

    Fil Topsy, 19. yüzyılın sonlarına doğru popülerliği artan bu sirklerden birinde, Forepaugh Sirki’nde “görevli”ydi. Topsy, emirleri yerine getiriyor, işini yapıyordu. Kancalı sopalar ve zincirlerle dövülmüş, yapması gerekenler “güzellikle” öğretilmişti. Ailesinden koparılıp kapatılan, gösteri saatini karanlık ve soğuk kafesinde bekleyen, bakıcısının keyfine göre beslenen Topsy zamanla gerginleşti. Artan stresi üç kişinin ölümüyle sonuçlandığında, suçlu tabii ki ona eziyet edenler değildi. Coney Island Lunaparkı’na götürülen Topsy’den “cinayet”lerinin hesabını sormak Thomas Edison’a düştü. Ampulü icat etmediği halde kendisinden bir yıl önce bu buluşu gerçekleştiren Joseph W. Swan’a hayatı dar eden Edison, sonunda rakibiyle ortak olarak doğru akım ve ampul sorununu çözmüştü. Ancak bu kez alternatif akımı bulan Nikola Tesla’yla kapışmış, ülkeye elektrik dağıtma konusunda bir yarış başlamıştı. Edison’un şeytani planı şuydu: Topsy’ye alternatif akım verirken halka izlettirecek, böylece Tesla’nın icadının ne kadar tehlikeli olduğunu ispatlayacaktı. Sirk yandaşlarından Topsy’nin intikamını alarak onların sempatisini kazanmak da pastanın kreması olacaktı. 4 Ocak 1903’te Edison 6600 voltluk alternatif akımı dev Topsy’nin vücuduna verirken, hayvandan dumanlar yükseldi. Koca fil yere yıkıldı. İzleyenler çılgınca alkışladı. Çünkü onlar kendilerince canlı bir hayvanın acı çekerek ölmesini değil, bir sirk efsanesinin son gösterisini izliyorlardıdu.

    Kurbağa derili pörsük kadınlar müjde!
    Ölüm ânı filme kaydedilen Topsy’nin ölmeden önceki son görüntüsü.
    Kurbağa derili pörsük kadınlar müjde!
    Topsy’nin yıllarca “çalıştığı” sirkin afişi.

    KRİMİNOLOJİ

    Mevzubahis asayişse oğlumu bile tanımam!

    Fransız polis memuru Alphonse Bertillon, kulakların herkeste farklı olduğunu öne sürerek suçluların eşgal fotoğraflarını profilden de çekmeye başlayarak kriminolojide yeni bir dönem başlattı. Fotoğrafta gördüğümüz sevimli çocuk ise Alphonse Bertillon’un 2 yaşındaki oğlu François. François 17 Ekim 1893’te mutfaktaki sepetten bütün armutları kemirince kendisini şakacı babasının fotoğraf makinesinin karşısında buldu ve eşgal fotoğrafı çekilen en genç kişi oldu! Fotoğraf New York Modern Sanatlar Müzesi’nde sergileniyor.

    Kurbağa derili pörsük kadınlar müjde!

    ARŞİVDEN MANŞETLER

    Berberler atışınca

    Konu meslekleri olunca erkek berberleri müthiş özgüven sahibi ve iddialı bir meslek grubudur. Başkasının kestiği saçı-sakalı beğenen berbere rastlamak olası değildir. Çünkü çoğu, mesleğinde en iyinin kendisi olduğunu düşünür. Bu tavrın yaygın olması çekişmeyi de beraberinde getirir. Bundan 44 yıl önce küçük bir kıvılcımla patlayıp yurt sathına yayılan ve iki ay süren berber atışması bunun bir örneğidir.

    Her şey 14 Mayıs 1970’te Eskişehir’de kalfasına kızan berber Mehmet’in, “Gözüm kapalıyken bile senden iyi tıraş yaparım” deyip gözlerini bir bezle bağlayarak sakal tıraşı yapmasıyla ve bunun Günaydın gazetesine haber olmasıyla başlar.

    Kurbağa derili pörsük kadınlar müjde!

    Bu maharet gösterisi diğer berberler arasında kısa sürede yayılır. 26 Mayıs’ta Balıkesirli berber Buşir, müşterisini beş dakika içinde ve gözleri kapalı halde tıraş edeceği konusunda bahse tutuşur ve bir tepsi baklava kazanır. Buşir’e ilk tepki Bolu’dan yükselir. 29 Mayıs’ta berber Fadıl, tıraşı gözlerini bağlayarak, üstelik 3 buçuk dakikada yapar. Fadıl, “Buşir’le binlerce seyircinin olduğu stadyumda yarışalım” diye meydan okur. 13 Haziran’da bu kez Ümraniye’den Aslan adlı berber, gözleri bağlı halde başladığı tıraşı her nasılsa 30 saniyede bitirir.

    26 Haziran’da arkadaşlarının “Adamlar gözü kapalı tıraş yapıyor siz de berberiz diye geziyorsunuz” sözüne sinirlenen Maltepeli kardeşler Ahmet ve Arif, gözlerini bağlayarak birbirlerini dört dakikada tıraş ederler.

    Kapışmanın mihenk taşlarından biri de Gebzeli berber İshak’ın 11 Temmuz’da kendini ayaklarından tavana astırması ve müşterisini bu şekilde tıraş etmesidir. Ama İshak’ın hesaba katmadığı, bir berberin olduğu yerde ondan daha iddialı başka bir berberin mutlaka olduğu gerçeğidir.

    13 Temmuz’da Derinceli berber Abdullah, hem kendisini hem müşterisini ayaklarından astırıp tıraş yaparak bir adım öne geçer. Sol eliyle müşterisini tutan, sağ eliyle tıraş yapan Abdullah’ın bu hareketinin sebebi muhtemelen ayaklarından asılı müşterinin sallanmasını önlemektir ama bu durum habere “tıraşı tek eliyle yaptı” diye yansır.

    Bazı okurlar bir sonraki hamleyi, sözgelimi amuda kalkarak tıraş yapan ilk berberi ne zaman göreceklerini merak etmektedir. Ama ne yazık ki Berberler Odası 17 Temmuz’da duruma el koyar ve yaşananları “meslek ciddiyetinden uzak ve tehlikeli hareketler” diye değerlendirir. Bu açıklamanın ardından kapışma bıçak gibi kesilecektir.

    Kurbağa derili pörsük kadınlar müjde!

    Gençlik timsali İkizler Burcu

    İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine de yer vermişti.

    ALP EJDER KANTOĞLU

    İkizler burcuna mensup olanlar hiçbir zaman karşılarındaki insanlardan fazla zahmet gerektiren, ağır isteklerde bulunmazlar. Birlikteliğe önem verir huzurlu bir hayat isterler. En önemli meziyetleri çalışmayı bir zevke dönüştürebilme- leridir. Davulların gürültüsü içinde devam eden savaşların acısı ve ihtiyârlığın kasvetinden uzak dururlar. Serbest, rahat ve aşkın kollarında geçirdikleri hayatları, hiç solmayan bir gençliğin timsali gibidir. Onlar aynı zamanda yıldızlara giden yolların kâşifleridir. Sayılara dayalı ölçümlemelerle göklerin haritasını bize sunarlar. Ve yıldızların döngüsünü en iyi onlar bilirler. Doğa bile, onların her alanda kendisine hizmete hazır olduğunu bildiğinden dehalarına hayrandır.

    Kurbağa derili pörsük kadınlar müjde!