Tam 2000 sene önce ölen Roma hükümdarı Augustus, Batı tarihinin ilk imparatoruydu. Paris’teki sergi, bir savaşçıdan, muktedir bir devlet adamına dönüşen Augustus’tan yola çıkarak doyurucu bir tarih dersi veriyor.
Yeryüzü tarihine derin izler bırakarak sahneden çekilmek zorunda kalmış uygarlıklar arasında, Roma İmparatorluğu’nun apayrı bir yeri olduğunu görüyoruz. Hem Eski Yunan’ın kültürel mirasını devralıp geliştirdiği, hem bütün Akdeniz havzasına yayıldığı için oluşmuştur kalıcı etkisi. Devlet yönetimi ve toplum düzeni esaslarından mimari ve şehircilik alanlarında eriştiği düzeye, bugün bile yaşlı kıtanın en belirgin taşıyıcı unsurudur Roma. Bunlara, renk çeşitliliğinin gücü tartışılamayacak insan portrelerini eklemek gerekir: Önder (Sezar) ya da köle (Spartakus), bilge (Marcus Aurelius) ya da çılgın (Caligula), erkek ya da kadın, tiyatrodan romana, sinemadan çizgiromana, klasik ve modern dönemlerde çekiciliğini korumayı bilmiş bir ‘aile albümü’ ortaya koymuştur imparatorluk. Bir dönem doğu eyaletleri arasında yer alan Anadolu yarımadasının dört bir yanından yolları, anıtları, mozaikleri fışkıran bu uygarlığın topraklarımızın belleğinde tuttuğu yeri, Bizans’ı ayıracak olsak bile, hafife alamayacağımız ortadadır.
İlk Roma İmparatoru (bu unvan, imperator, sonrasında yerleşiklik kazanacaktır) Augustus, ölümünün 2000’inci yılında (19 Ağustos 14), Paris Grand Palais salonlarında açılan dev bir uluslararası sergiyle selamlanıyor. Vatikan, Roma Capitolini, Napoli müzelerinden getirtilen ürünlere Amerikan, Alman, Yunan, Fransız, İspanyol, Felemenk, İskandinav, Macar müzeleri kaynaklı can alıcı önemde parçalar eşlik ediyor (tabloda yeralmalıydık). Bu dağılım, Roma İmparatorluğu’nun yayılma haritasının bir kesitini temsil ediyor. “Ben, Augustus, Roma İmparatoru,” bugüne dek konuyla ilgili hazırlanmış en kapsamlı etkinlik; serginin yanı sıra konferans, kolokyum, film gösterileri ve bir yayın patlaması (katalog, dergi, kitap, DVD) sözkonusu: Doyurucu bir tarih dersi.
Ama, bu kadar mı? Yalnızca, tarih sahnesinden silinmiş Roma’nın 2000 yıl önce ölmüş ilk imparatorunu anma amacını mı taşıyor bu görkemli sergi? Hayır. Bir yandan da, günümüzün ‘tablo’suyla bir karşılaştırmalı okuma dersinden geçiliyor, salondan salona ilerlerken. Düzenleyicilerin, başlığı seçerken, Fransa’daki son başkanlık seçimlerinden muzaffer çıkan kişinin, seçim öncesi üne kavuşan “ben, başkan olursam” nakaratını defalarca üst üste tekrarladığı konuşmasına gönderme yapmadıkları düşünülemez. Sergi izleyicilerinin, uzak dünün ‘imparatoru’ndan bugün’ün ‘başkan’ına, Makyavelli’nin Hükümdar’ına mesafesini kafalarında tartmamaları beklenemez. Tarih, herkesi bugün ve yarın adına da girdaplarına davet eden derin su.
Parfüm şişesi İmparator Augustus döneminde kullanılan gündelik eşyalar arasından güvercin formunda cam parfüm şişesi Paris’te sergileniyor, Adria Ulusal Arkeoloji Müzesi.
Augustus adıyla vaftiz edilmeden (ve bizim dilimizde bile 8. aya mührünü vurmazdan) çok önce, MÖ 63’te, Julius Sezar’ın yeğeninin oğlu olarak doğmuş Gaius Octavius. 44 yılında Sezar öldürülüp vasiyetnamesi açıldığında, mirasçısı olarak onu işaret ettiği görülmüş. Diktatör Sezar’dan İmparator Augustus’a geçiş süreci engebeli, karmaşıktır. ‘Cumhuriyet’ kavramı da, Senato da, güçlerin ayrıştırılması ve bir elde toplanması sorunu kadar siyaset tarihçilerinin didiklediği alanlardır.
Augustus’un siyasal dengeleri ustalıkla gözeterek, Sezar’ın intikamını aldıktan sonra Antonius’u devre dışı bırakmasına dek geçen sürede ortaya çıkan savaşçı kimliği, çok gecikmeden yerini ‘devlet’in de üstüne koyulan bir devlet adamına bırakmış, sonrasında yaşanan barış yıllarında imar çalışmaları, kültürel zenginleşme, refah toplumuna yönelik girişimler öne çıkmıştır. Gelgelelim Augustus’un bir özgürlük ortamı yarattığını düşünmek yanılgı olur. ‘Otorite’sinden ödün vermeyen bir kişiliktir karşımızdaki. Uzmanlar, dönem boyunca göze çarpan sanatsal zenginliğin tersine, düşünce alanında ciddi bir gerilemenin söz konusu olduğunu vurguluyorlar.
Augustus, gençliğinde besbelli uçarı bir adammış, üçüncü eşi Livia’yı ikisi de evliyken (ve kadın eşinden hamileyken!) ayartmış, buna karşılık, ölene dek ona sadık kalmış. Bugünden bakıldığında, imparatoriçenin Eva Peron’u çağrıştıran özellikleri olduğu görülüyor.
Akik kabartma MS 14-20 yıllarına tarihlenen Blacas Kabartmasında İmparator Augustus, askerî gücünü simgeleyen kılıç-kemeri ve baştanrıça Minerva işlemeli kalkanıyla betimlenmiş, başındaki bantsa ortaçağda eklenmiş, British Museum koleksiyonu.
İmparator’un Roma’dan benzeri görülmemiş bir şehir yaratma çabasının etkisi Napolyon’a, Hitler’e ve ‘öte’sine uzanmış. Gelgelelim, Augustus’un şehircilik, imar ve mimari anlayışı gözü dönmüş bir büyüklenmenin izini taşımıyor. Kendisi için saray yaptırmayı bile aklından geçirmemiş, görkemi yalınlığından gelen bir konutu yeğlemiş.
Augustus dönemi, birkaç büyük edebiyat ustasına denk gelmiştir. İmparator, Latin şiirinin doruk isimlerinden Vergilius’a öylesine tutkuyla bağlıymış ki, ölüm döşeğinde “kusurlu” bulduğu için elyazması tek nüshasını Aeneis’i yakmaya kesin kararlıyken, şairi bu kararından güç bela caydırdığı, ama rivayet ama gerçek, günümüze dek ulaşmış bir öyküdür. Buna karşılık, doruktaki bir başka şairi, Ovidius’u, imparatorluğun en uç noktalarından birine, Karadeniz kıyısına sürgüne gönderdiği de unutulmamalı.
Augustus çağının sanat alanındaki en belirgin sonucunun, Eski Yunan ‘kompleks’ini yenme yönünde yapılan atılımların meyve vermesi olduğu kanısı yaygındır. Öykünmeden yorumlamaya geçişle birlikte, özgün bir çizgiye yaklaşıldığı bilmem ne kadar doğrudur?!
Augustus, ne Julius Cesar kadar trajik bir önem taşımış, ne Marcus Aurelius ya da Hadrianus kadar bilgeleşmiş bir hükümdar belki ama, Avrupa tarihinin sonsuz kudret simgesi haline dönüşecek muktedirlerinin ilk örneği.
Zorunlu çalıştırma dönemi bitince sendikal örgütlenmeye hız veren işçilerin koşulları, “kömürün altın çağı” denilen 1960-1980 arasında nispeten iyileşmişti. Ancak 1980 sonrası taşeronlaşma, facia boyutunda iş cinayetlerini de beraberinde getirdi.
Kömür madeni havzalarının 1947 sonrası tarihi üç döneme ayrılabilir. İlki 1947’den 1960’a kadar olan, madenlerde zorunlu çalıştırılma ve yasal olarak kaldırılan iş mükellefiyeti uygulamasının kısmen devam ettiği dönem; ikincisi 1960-1980 arası, kömür üretiminin “altın çağı” diyebileceğimiz dönem; üçüncüsü 1980’den bugüne kadar olan ve taşeron ocakların yaygınlaşarak, iş cinayetlerini artırdığı ve kömür ocaklarını deyim yerindeyse birer “cinayet mahalli”ne çevirdiği dönem.
Birinci dönemin tarih açısından ilk önemli olayı 1948 yılında Çatalağzı Termik Santralinin kurulmasıdır. 1937’de kurulan Karabük Demir Çelik Fabrikasının kömür ihtiyacını karşılayan Zonguldak Taşkömürü Havzası, 1948’den itibaren Çatalağzı Termik Santrali gibi bir büyük kuruluşun kömür ihtiyacını da karşılamaya başladı.
Bu dönemin diğer özelliği de kömür ocaklarının- bir dizi işçi örgütlemesine sahne olmasıdır. 3512 sayılı Cemiyetler Kanunu’nun 1946’da değiştirilmesiyle, önce Ereğli Kömür Havzası Maden İşçileri Derneği, ardından 1947 yılında Ereğli Kömür Havzası Maden İşçileri Sendikası kuruldu. Sendika 15 bin maden işçisini örgütledi ve ertesi yıl Zonguldak Maden İşçileri Sendikası adını aldı. Bu sendikanın da katılımı ile irili ufaklı 7 sendika 1958 yılında birleşti ve merkezi Zonguldak’ta bulunan 40 bin üyeli Türkiye Kömür Madenleri İşçileri Federasyonu kuruldu.
Hem sendikal faaliyetler hem de iç tüketimi artırmaya yönelik ekonomi politikaları 1960 sonrasında işçi ücretlerinin yükselmesine ve yaşam koşullarının kısmen iyileşmesine yol açtı.
1965’te üretimi kömüre bağımlı bir başka büyük kuruluş, Ereğli Demir Çelik Fabrikası açıldı. Yeni fabrikalar açılıp talep arttıkça kömür üretimini de artırmak gerekiyordu. Zonguldak Havzası’ndaki kömürün kırık faylı ve saçaklı yapısı, makineli üretimin önünde ciddi bir engel olduğu için üretim her dönem emek ağırlıklıydı. Yani üretimi yükseltmenin yolu makine yatırımlarını değil işçi sayısını artırmaktı. İşçi sayısının artması sendikaların elini güçlendirdi, zira gerçekleşecek bir grev, demir-çelik fabrikası, termik santral gibi stratejik ve hayati sektörlerin faaliyetlerini aksatabilirdi.
Bu durum kömürün altın çağının sonu kabul edilen 1980’e kadar devam etti. Gelişmiş Avrupa ülkeleri artık kömürden uzaklaşıyor, alternatif enerji kaynakları arıyordu. Evet, kömür al- tın çağını geride bırakmıştı ama sanıldığının aksine dünya kömür üretimi artıyordu. Bunun sebebi üretimin coğrafya değiştirmesiydi. Ortaya çıkan “yeni kömür haritası”nda kömür üretimi Avrupa gibi emek gücünün pahalı, işçi sınıfının diğer bölgelere göre örgütlü olduğu bölgelerden Asya-Okyanusya hattına kaydı.
Ocağa inen Zonguldak maden işçileri. 1980’li yıllar Fotoğraf: Ümit Kıvanç
Bu durum üretim maliyetlerinin ve dünya kömür fiyatlarının düşmesine sebep oldu. Yeni kömür haritası, taşkömürü tarihi için de çok önemli bir dönüm noktasıydı. Artık kömür ithal etmek, üretmekten daha ucuzdu. Hâl böyle olunca emekli olan işçinin yerine yenisini almayan Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun (TTK) üretimi giderek azaldı, zamanla sermaye döngüsü açısından daha “önemsiz” hale geldi. Bundan sonra sendikalar da yavaş yavaş eski güçlerini yitirdiler.
İthal etmek üretmekten daha ucuza mal oluyorken üretime devam etmenin tek şartı, en önemli maliyet kalemini yani işçi ücretlerini düşürmekti. Devlet bunu sağlamak için 1980’lerin sonundan itibaren madenleri özelleştirmek istedi. Ancak sendikaların gücü özelleştirmenin önündeki en büyük engeldi. Bunun üzerine, bir çeşit arka kapıdan özelleştirme olan rödovans sistemi gündeme geldi. Fransızca kökenli rödovans kelimesi “bir şeyi kullanmanın karşılığında ödenen vergi” demektir. Bugün daha çok madencilik sektöründe, bir maden sahasının belirli bir süreliğine, alt sözleşme yoluyla bir şirkete belirli bir para karşılığında verilmesi anlamına gelir. Yani maden jargonunda rödovans taşeron sistemidir.
Zonguldak’ta ilk rödovans sözleşmesi 1988’de yapıldı. Fakat rödovanslı sahalarda üretim 1992’de başladı. Taşeron sistemi, kaçak ocakların yaygınlaşmasına da sebep oldu. Genelde maden işçilerinin kendi bahçesinde ya da emekli işçilerin şehrin dışına doğru uzanan dağ yamaçlarında yeryüzüne yakın kömür damarları bulup orada üç beş kişiyle üretim yapmak için açtıkları ocaklara “kaçak ocaklar” denir. Ama taşeronların üretim hedefini daha ucuz maliyetle sağlamak için kendi sahalarında kaçak ocaklara izin vermesi, neoliberal döneme özgü yeni bir durumdu ve kaçak ocakların sayısını muazzam miktarda artırmıştı.
1980 sonrası başlayan taşeronlaşma madencilerin koşullarını daha da ağırlaştırdı.
Kaçak ocaklar Havza’da kömürün bulunduğu 1840’lı yıllardan beri varlığını sürdürüyor. Bu ocaklarda üretim 19. yüzyıl koşullarında yapılır, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin esamesi okunmaz. Aydınlatma için uzatma kabloları ve akü, kimi zaman ısınmak için soba dahi kullanılmaz. Kaçak ocaklar, madencilerin işsiz kaldıkları dönemde hayatlarını idame ettirebilmek için mecburen başvurdukları bir yoldur.
Taşeronlaşmanın getirdiği sorunlar yalnız Zonguldak bölgesindeki madenler için değil, sözgelimi Türkiye tarihinin en büyük iş cinayetinde gördüğümüz gibi Soma için de geçerli. Aslında Soma’da kağıt üzerinde taşeron yok. Taşeron sistemini sürdürenler “dayıbaşı” denilen kişiler. Bu tabir eskiden büyük toprak sahiplerine mevsimlik tarım işçileri bulan simsarlar için kullanılıyordu. Maden için yapılan da aynı şey. Bulduğu işçilerin üretim sürecindeki bütün sorumluluğu ve kontrolü dayıbaşılara ait. Dayıbaşılar bunun karşılığında -sözleşmede gözüken ustabaşı maaşına ek olarak- şirketten para alıyor.
Geçmişte olduğu gibi bugün de kömür madeni denilince akla ölümlerin gelmesi düşündürücüdür. Ama bütün bu süreç bilinçli politik tercihlerin sonucunda ortaya çıktı. 1980 sonrasında öncelikli olarak üretimi ve kârı artırma mantığı ve taşeronlaşma, çalışma ortamını bir cinayet mahalline çevirdi. Faili sermaye olan bu cinayetlere, konumunu sermaye için gerekli şartları ve yasal düzenlemeleri sağlamaya indirgenmiş devlet “yardım ve yataklık” yaptı. Dolayısıyla madenci ölümleri kaza değil, örgütlü bir cinayettir.
100 yıllık linyit yatağı: Soma
Türkiye’nin en büyük maden faciasının yaşandığı Soma’da, Zonguldak’taki gibi taşkömürü değil linyit kömürü üretiliyor. Linyit, ısıtma değeri düşük, barındırdığı kül ve nem miktarı fazla olduğu için genellikle termik santrallerde kullanılıyor. 1981’de ilk kez enerji üreten Soma Termik Santrali’nin kurulması, Soma’daki linyit kömürünü daha da kıymetli hale getirdi.
Soma Havzası’nda kömür 1913 yılında Darkaleli Osman Ağa tarafından bulundu. Aynı yıl Akhisarlı Ragıp ve Çimeris Beyler tarafından işletmeye açılan kömür ocakları, 1914- 1918 yılları arasında ordunun ihtiyaçlarını karşıladı. Mondros Mütarekesi’nden sonra Fransızlar tarafından 1918-1922 yılları arasında işletilen ocaklar, 1922 yılından 1939 yılına kadar Faik Sabri, Nuri Aziz ve Yunus Nadi tarafından işletildi. Ocaklar, 1939’da Etibank’a ve 1957’de Türkiye Kömür İşletmeleri’ne (TKİ) devredildi
Türkiye tarihinin en büyük maden kazası 13 Mayıs 2014’te Soma’da yaşandı.
1973 petrol krizinden sonra Türkiye’deki linyit rezervleri, enerji darboğazını aşmak için bir alternatif olarak gündeme geldi. 1978’de Soma madenlerinin de içinde olduğu linyit sahalarının hemen tamamı devletleştirildi. Bu tarihten sonra ocaklar Ege Linyit İşletmeleri (ELİ) tarafından işletilmeye başlandı.
90‘lardan itibaren bazı ocaklarda taşeron sistemiyle çalışmaya başlandı, 2000’li yıllardan itibaren taşeron sistemi yaygınlaştı.
Kayıtlar düzenli tutulmadığı için kesin rakam verilememekle birlikte, son faciaya kadar Soma’da 1950’lerden bu yana en az 80 maden çalışanı hayatını kaybetti.
Kaç kişi öldü
Kömür madenleri 1940’da devletleştirilmeden önce Türkiye’deki maden kazalarıyla ilgili düzenli bir kayıt tutulmamış. Tahmini bir rakam söylemek bile imkânsız. 1941’den itibaren tutulan çeşitli kayıtlardan ve hazırlanan raporlardan 1941-2014 arası yaklaşık 4 bin madencinin iş kazalarında öldüğünü, 100 binden fazlasının yaralandığını söyleyebiliyoruz. Ancak bu rakamlar da pek güvenilir değil, zira madenci ölümleri, özellikle kaçak ocaklardaki ölümler her zaman kayıtlara geçmiyor.
Madenciliğin tarihi kömürle değişti. Sanayi Devrimiyle patlayan kömür ihtiyacı, yerin yüzlerce metre altına hücum başlattı. Madenciler toz, duman ve toksik maddeler yüzünden solunum hastalıkları yaşadı, göçük altında veya patlamalarda sakat kaldı, can verdi. 18. yüzyılda bir madencinin dünyası, aşağıda gördüğünüz kadar karanlık ve zorlayıcıydı.
Karanlık bir dünya
Madencilerin esas işi, içindeki minarelleri çıkartmak için kayaları delmektir. Bununla birlikte göçükleri engellemek için tünellere tahkimat kurmaları, çıkarılan madenlerin taşınması için raylar döşemeleri ve madenleri yüzeye taşıyacak vagonetlere yüklemeleri gerekir.
GALERİLER
Madencilerin duruşları ve hareketleri, zorlayıcı ve rahatsızlık vericidir. Maden damarlarını bulmak için uzun mesafeleri iki büklüm yürümek zorunda kalırlar.
Alet edevat ve yükleme Henüz makineleşmenin yer altına uğramadığı yıllarda, madencinin teçhizatı kazma ve kürekten ibaretti. Çıkarılan madenin vagonetlere yüklenmesiyle, dehlizlerde yüzeye ulaşana kadar uzun bir taşıma yolculuğu başlardı.
Kömürden doğan imparatorluk
İngiltere’nin muazzam kömür rezervleri, devletin 18. yüzyıldan bu yana geliştirdiği sanayi potansiyelinin temelini oluşturuyor. Bu kaynağın kolay erişilebilir olmasının yanında, makine, demiryolu ve temel alt yapıları inşa etmek için gerekli ucuz metal ihtiyacını karşılayan demir-çelik sanayisinin yıldızının parlaması da bu gelişime destek oldu.
GÖÇÜKLER
Sanayi Devrimi döneminde olağan şeylerdi. Günümüzde çok daha seyrek de olsa hâlâ göçük yaşanabiliyor. Örneğin 5 Ağustos 2010’da, Şili’nin San Jose madeninde 33 madenci sıkışıp kalmış ama 69 günün sonunda kurtarılmışlardı.
ÇOCUK İŞÇİLER
Dar tünellere kolayca girebiliyorlar, yetişkinlerden daha düşük ücretlere çalışıyorlardı.
Yüzeyde Tünellere girişi korumak için tahta yapılar inşa ettiler.
1 İdare Bu binalar yönetici personelin ofisleriydi. İşle ilgili talimatlar buradan veriliyordu.
2 Halatlar
Çıkartılan madenle gerekli alet edevat, dikey bir kuyudan halatlarla indirilir, çıkarılırdı.
3 Galeriler
Tünellerin, kuyuların, bacaların, galerilerin, odaların ve havalandırma kanallarının inşası şarttı.
4 Alt katlar
Tahta merdivenler yeraltındaki galerileri birbirlerine bağlardı.
5 Nakliye
Madenin nakliyesi, raylar üzerinde yol alan vagonetlerle sağlanıyordu.
18. YÜZYIL – BUHARIN GÜCÜ ADINA
Sanayi Devrimi’nin temelinde buhar makinesi vardı. Fabrikalarda, deniz ve demiryolu taşımacılığında gerekli buhar için kömür ihtiyacında patlama yaşandı.
19. YÜZYIL – ALTINA HÜCUM
1848’de binlerce işçi bu parlak sarı metali bulmak için Kaliforniya’ya hücum etti. Kol gücüyle yapılan kazılarda makina kullanımından da faydalanıldı.
20. YÜZYIL – SİYASETİ DÖNÜŞTÜRDÜ
Özellikle Avrupa’da koşulların iyileşmesini isteyen işçiler, siyasette söz sahibi oldu. 1957’de kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, AB’nin temelini oluşturdu.
21. YÜZYIL – ÇEVREYE ÖLÜM
Çoğu madencilik çalışmaları, biyolojik çeşitliliği tehdit ederek su kaynaklarını kirleterek çevre üzerinde tahribata neden oluyor.
Hayatın ve yaşam döngüsünün sembolü yumurta, keki doğurdu. Tarih boyunca çeşitli tatlıların vazgeçilmez ana malzemesi oldu.
Başlangıçta sen ve ben birer yumurta idik. Spermlerin en hızlısı yarışı kazandı ve yaşam ortaya çıktı. Yumurta ile doğum ve yenilenme ilişkisi, tüm inanışlarda var. Yaşamın başlangıcının döngüsünün simgesi.
Kendisine bu denli kutsallık atfedilen yumurtanın besin zincirimize ne zaman katıldığı ile ilgili kesin bilgiler yok. Yabanıl kuşları besleyerek evcilleştirmenin ilk olarak 8000 yıl önce Tayland civarında olduğu sanılıyor.
Bugün yumurta, kimimiz için sahanda taze ekmeği banacağı iki sarı göz, kimileri içinse mücevher kakmaları ile ünlü Fabergé yumurtaları… Beyzi yapısı ile sade görünüşlü yumurta, pagan inanışlardaki doğurganlık, bereket ile başlangıç ve bitiş gibi kavramlarla ilişkilendirilen sembolik değerini çağlar boyunca korumakla kalmamış, aynı zamanda yiyeceklerimiz arasında da vazgeçilmez bir yere oturmuş. Ne kadar vazgeçilmez olduğunu anlamak için yumurtasız bir yaşamı düşünün bir kez! Ne kek, börek, ne de türlü çeşit tatlı. Tarihsel kanıtlar Eski Mısır ve Roma’da yumurta kullanılarak ekmek ve kekler yapıldığını gösteriyor. Antik Yunan sofralarına uzandığımızda, yumurtanın beyazının iç malzemeler ile birlikte kullanıldığı bir kaç çeşit dolma ve thagomata isimli bir yiyecekten başkaca pek bir tarife rast gelmiyoruz.
Diğer taraftan Romalılar libum ismini verdikleri ekmeğin tarifinde yarım kilo una bir yumurta kullanılması tavsiye ederlermiş. Yemek tarihine meraklı olanların adını duymuş olacağı Apicius (MÖ 25) fırında pişen kremayı keşfetmişti. Yumurtanın uzun süre çırpıldığında kabardığı, katıldığı hamuru da kabartıp yumuşattığı keşfi, görece yakın tarihlere, Rönesans dönemine denk düşüyor. Ve bugün bildiğimiz kek doğuyor. Dönemin en beğenilen tatlılarından biri “tabak dolusu kar” adını taşıyan, bir tür beze idi. Bir çok yumurtanın akı krema ve şeker ile çırpılarak gül suyu ekleniyor ve kaşık kaşık, bir tabak kar gibi, tatlı olarak sunuluyordu.
SOĞANLI YUMURTA
Padişah sofralarının en sevilen yemeklerinden biri olan ve Ramazan’ın 15. gününde iftarda sunulan “Soğanlı Yumurta” tarifi. Değerli araştırmacı Marianna Yerasimos’un Osmanlı Mutfağı’nın 500 Yılı isimli kitabından:
6 büyük ve tatlı, beyaz soğanı halka halka kesip tuzlayın. Genişçe bir tavada 75 gr tereyağını kısık ateşte eritin ve soğanları ara sıra karıştırarak 1.5 saat pişirin. Kızarsınlar ama yanmasınlar. Yağın fazlasını süzün. 2 tatlı kaşığı sirke, 2 çay kaşığı toz şeker ve 1 çay kaşığı yenibahar ekleyin. Karıştırın.
Tahta kaşığın sırtı ile soğanları tavaya eşit şekilde yayın ve içine sekiz çukur açın. 8 adet yumurtayı kırıp, kapağını kapatın ve kısık ateşte 10 dakika pişirin. Arada kapağı açıp soğanların tereyağlı suyunu yumurtaların üzerine gezdirin. Yumurtalar pişince, servis tabağına alın ve üzerine 1 çay kaşığı tarçın ile 1 çay kaşığı taze çekilmiş karabiber serpin.
Arapça olan biat sözcüğü, ‘bey’ kökünden türetilmiştir. Kişinin bütün işlerini, hukuksal haklarını birine devretmesi (satması, bırakması) demektir. ‘Biat kültürü’ ise son yıllarda oluşturulmuş yapay bir kavramdır, cumhuriyet ve demokrasinin özüne aykırıdır.
Biat geleneğinin Hz. Peygamber’in vefatında halifenin kim olacağı tartışmasıyla başladığı ileri sürülür. İbn Haşim’in naklettiğine göre, Hz. Ömer, Hz. Ebubekir’e “Ey Ebubekir elini aç, dedim, açtı; ben biat ettim” dediğini aktarır. Biat, sonraki Emevi ve Abbasi halifeliklerinde, İslâm devletlerinde bu başlangıçla kurallaşmıştır.
Osmanlı Devletinde biat, tahta çıkan padişaha tam bağlılık anlamında, temel bir yasa ve törensel bir sergilemeydi. Bu geleneğin en geç Fatih’in ölümü (1481) sonrasında II. Bayezid’in tahta geçmesiyle başladığı söylenebilir. Bursa’da ve Edirne’de tahta geçen ilk beylere biat konusunda ise yeterince bilgi yoksa da minyatür mecmualarında bunların cülus törenlerini gösteren resimler vardır. Ancak II. Bayezid’den, son padişah Vahideddin (1918-1922) ve Halife Abdülmecid Efendi’ye (1922- 1924) kadar biat – cülus törenlerinin aksatılmadığı biliniyor.
II. Selim’den (1566-1574) başlayarak iki ayrı tören yapıldığı, ilkine “İç biat” veya “Biat-ı has;” ikincisine ise “Umum biatı” denildiği de biliyor. Yeni padişah, önce Has Oda’da veya Mermerlikte tahta oturarak Enderun ve Harem ağalarının iç biatlarını kabul ederdi. Ardından Enderun avlusuna açılan Babüssaade’de kurulan altın tahta oturu, bu sırada Galata ve Kız kulelerinden toplar atılarak umum biatı (cülus) halka duyurulurdu.
Tahta önce nakîbü’l eşrâf efendi veya padişahın hocası yaklaşıp dua eder, sonra sırasıyla saraydaki şehzedeler ve Kırım Hanının yetişkin oğulları; en küçük rütbeliden sadrazama kadar devlet erkânı biat ederdi. Sadrazamın üç adımda bir yere diz çökerek yeri ve en son padişahın ayağını öpmesi kuraldı. Bu törene Arapça “oturmak” anlamında “Cülus”, “Calis-i taht olmak”, “İclas-i hümayun” da denirdi.
PARALEL TARİH
Barbaros, 1543’te Fransa’nın güneyindeki Nice’i kuşatırken Kopernik, evrenin merkezine Güneş’i koyan kitabını yayımladı.
Avrupa’nın en eski üniversitelerinden Montpellier Üniversitesi (Fransa) Papa IV. Nicholas’ın emriyle 1289’da kurulduğunda, Osmanlı Devleti’nin kurulmasına 10 yıl vardı.
Tüm zamanların en çok satan bilgisayarı Commodore 64’ün 595 dolar fiyatla piyasaya sürüldüğü 1982 yılında, Banker Kastelli olarak tanınan Cevher Özden, İsviçre’ye kaçtı.
Victor Hugo, Notre Dame’ın Kamburu’nu yazdığı yıl Belçika, türlü değişiklerle bugün hâlâ yürürlükte olan 1831 Anayasası’nı ilan etti.
Modern bankacılığın temeli sayılan Medici Bankası Floransa’da kurulduğu 1397 yılında Kore’nin bugün dahi kullanılan alfabesinin kurucusu reformcu lider Sejong doğdu.
Çin’de Tang Hanedanı hükümdarlığı sırasında ilk defa kağıt paranın kullanıldığı 7. yüzyılda Mısırlı Kallinikos’un Bizans’a taşıdığı formül, büyük bir askerî üstünlük getirdi: Rum Ateşi.
Çin’in Mao’dan sonraki ismi Zhou Enlai 1976’da öldüğünde, hasta yatağındaki lider ve iktidarı elinde tutan Dörtlü Çete, cenaze töreninin kitlesel gösterilere dönüşmesini engelleyememişti. Sonrasında, Çin bir kez daha uyandı.
Efsane lider Mao Zedong 70’li yılların ortasında hem eski gücünü hem de sağlığını kaybetmişti. Ama uzun yıllar boyunca Çin’in ikinci adamı konumunda bulunmuş olan Zhou Enlai, eski yol arkadaşından daha önce ölecekti. Bir süredir kanser tedavisi gören Zhou Enlai, 8 Ocak 1976 sabahı son nefesini verdi. Yalnız 1949’da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin diplomatik yüzü değil, aynı zamanda rejime yürekten sadık olmasına rağmen, koruyucu yönüyle birçok kişiyi felaketlerden kurtardığı için de halkın sevgi ve saygısını kazanmış bir devlet adamıydı. Ancak özellikle Kültür Devrimi çerçevesinde fikir ayrılıkları daha da belirginleşen bu iki liderden biri uzun süre hastanede yatmış, fakat Mao eski dostunu hiç ziyaret etmemişti.
Zhou Enlai’ın vefat ettiği günün akşamında politbüro tarafından bir bülten hazırlandı ve haber sade bir şekilde duyuruldu. 11 Ocak’ta kaldırılan cenaze için bir tören yapılmadı, naaşı yakılmak üzere Devrim Kahramanları Mezarlığına doğru sessizce yol aldı. Bu sırada takriben iki milyon kişi de dondurucu soğuğa rağmen cenaze arabasının güzergahında yol kenarlarına dizildi.
12 Ocak günü Zhou’nun parti bayrağına sarılmış fotoğrafı ile resmî yas ilan edilmiş oldu. Kola takılan siyah matem şeridine izin verilmemiş olmasına rağmen, Pekin’de siyah kumaşlar satılıp bitmiş ve o gün yüzbinlerce kişi Zhou Enlai’ın küllerini ziyarete gitmişti. Türkçeye “Gök Tanrı Kapısı” diye çevrilebilecek olan Tiananmen meydanındaki Halk Kahramanları Abidesi’ne de takriben iki milyon kişi çelenk ve ağıtlar bıraktılar. 15 Ocak günü resmî ağıt okundu, ancak böyle durumlarda normal olarak vefat eden devlet adamının hizmetlerinden ve ona saygılarını sunmak için toplanan halktan bahsedilmedi. Böylece yas resmen sona ermiş oldu.
Zhou Enlai’in cenazesi ve anma töreninin böylesine geçiştirilmesine karşı halkın tepkisi, aynı yılın 5 Nisan’ında “Ölüleri Anma Günü”nde kendini gösterdi. O sırada siyasete hakim olan ve aralarında Mao’un karısı Jiang Qingi’n de bulunduğu Dörtlü Çete diye anılan grup, Zhou Enlai’ın iş birimleri içinde anılabileceğini, halkın Tiananmen’e gidip çelenk koyamayacağını açıklandı. Ama neredeyse bir milyon kişi meydana geldi ve ertesi gün kalabalık daha da arttı. Getirilen ikibinin üstünde çelengin yüksekliğinin altı metreyi bulması üzerine toplanan politbüro, “Ölüleri Anma” günü faaliyetlerinin son bulduğuna karar verdi ve 5 Nisan sabahı tan ağarma- dan gelen 200 kamyon çelenkleri yüklenip götürdü. Halk bu durum karşısında galeyana geldi; arabalar yakıldı, bisikletler yerle bir edildi.
O gün öğleden sonra toplanan politbüro, askerlerin akşam 6.30’da meydana müdahale edeceğini açıkladı. Ama akşam saat 8.00 olmasına rağmen kalabalık yoğun bir şekilde meydanda varlık gösterince, Pekin garnizon komutanı harekete geçemedi. Ancak gece saat 11’de, meydandakilerin sayısı takriben bin kişiye düşünce, askerler alana girdiler. Ateş açılmadı, ama yaralananlar ve 100’ün üzerinde gözaltı oldu. Olaylardan iki gün sonra arkasında halk desteği olduğu görülen Deng Xiaoping partideki görevlerinden uzaklaştırıldı. Bazıları partiden de atılmasını istediyse de Mao Zedong eski dava arkadaşını tamamen terketmedi.
Bu olaylar dünya basınında genel olarak liderlik savaşları teması altında değerlendirildi. Mao aynı yıl Eylül’de öldü. Çin’i bugünün dev ekonomisine götüren liberalizasyon politikaları ise üç-dört yıl sonra başlayacaktı. Çok sonraları, 90’lı yılların başında Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği çerçevesinde de benzer değişimler yaşanacaktı.
Osmanlı kömür işçilerinin tarihi, insana “bu kadar da olmaz” dedirten sayısız olayla dolu. Bir yanda devlet zoruyla ya da geçim derdiyle yeraltına inip köle gibi çalışan işçiler, diğer yanda tek derdi daha fazla kömür olan devlet.
KADİR YILDIRIM
Tarımın sosyal ve ekonomik ilişkilerin merkezinde olduğu Osmanlı toplumunda insanların temel uğraşısı çiftçilikti. 19. yüzyılla birlikte sanayileşen Avrupa ülkeleri karşısında geri kalmışlığın fark edilmesi, politikaların değişmesine neden olmuş, çeşitli fabrikalar ve şirketler açılmaya başlamıştı. Ancak bu politika değişikliğinin halktaki karşılığı ilk dönemlerde çok güçlü olmadı. Nitekim Şark gazetesindeki 26 Mart 1874 tarihli yorum bunu gösteriyor: “Rumeli veya Anadolu’da yaşayan birine güzel bir tarla mı, yoksa güzel bir fabrika sahibi mi olmak istediği sorulursa, şüphesiz güzel bir tarla cevabı alınacaktır!”.
Fabrikaların yanı sıra Zonguldak, Balya, Selanik gibi bölgelerde maden yatırımlarına başlanmıştı. Madencilik, halkın çalışmaya en soğuk baktığı sektördü. Gerek kalifiye işçi bulmadaki sıkıntılar, gerekse halkın madenlerde çalışmak istememesi nedeniyle maden üretimi işçi, işveren ve devlet arasında sürekli gerilime yol açıyordu.
Zonguldak’taki bir İngiliz kömür şirketi 1849’da açtığı madene bölgeden yeterince işçi bulamamış, Hırvat ve Karadağlı işçiler getirmek zorunda kalmıştı. Yerli işçilerin biraz para biriktirdikten sonra köylerine döndükleri görülmekteydi.
İşçi bulmak zorlaşınca, devlet zorunlu çalıştırma yoluna gitti. Aslında Tanzimat’la (1839) birlikte angarya tarzı zorunlu çalıştırma yasaklanmıştı ama özellikle madencilik sektöründe devam ediyordu.
Maden işçisi bulamayan Osmanlı devleti bölge halkını zorla çalıştırma yoluna gitmişti.
Madenlerde zorunlu çalışmaya yönelik en çok tartışılan düzenleme 1867 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi’dir (Nizamname-i Maden-i Hümayun-ı Ereğli). Maden Nazırı Dilaver Paşa öncülüğünde hazırlanan 100 maddelik nizamname, padişah onayından geçmemiş ve yasalaşmamıştı ama askerî ve ekonomik açıdan kömür üretimine verilen önem, düzenlemenin bir teamül halini alarak Ereğli ve civarında yıllarca uygulandı. Nizamname gereği, 14 bölgeden 13-50 yaş arasındaki sağlıklı erkek nüfusun tamamı kayıt altına alınarak bu iki grup halinde her ay 12 gün madenlerde zorunlu çalıştırılıyordu. Dilaver Paşa Nizamnamesi, yasalaşmadan 50 yıla yakın yürürlükte kalacaktı.
1909’da Harbiye Nazırı’nın Ereğli, Bartın, Devrek ve Zonguldak’taki erkeklerin askerlikten muaf tutularak madenlerde çalıştırılmalarını talep etmesi de kömüre verilen önemdendi. 1918’e gelindiğinde, köylüler bir ay madenlerde çalışıp, bir ay da köylerinde dinleniyorlardı.
Bugünkü Zonguldak, 19. yüzyıl ortalarında Üzülmez Deresinin iki yanında kurulu küçük bir mahalleydi.
Madenler ve kömürün artan önemi üzerine Osmanlı hükümeti 1860’lardan itibaren kısa aralıklarla maden nizamnameleri yürürlüğe koydu. 1861, 1867, 1868, 1887 ve 1906 tarihli bu tüzükler incelendiğinde, temel amacın işçinin korunması değil üretimi artırmak olduğu anlaşılmaktadır.
1861 tarihli ve 54 maddeli nizamnamenin sadece dört maddesinde işçilerle ilgili hükümler vardır. Ödenmeyen ücretlere, ya da meslek hastalıklarına ve iş kazalarına ise değinilmemiştir.
1868 tarihli nizamnamede, işçi sağlığı, meslek hastalıkları ve iş kazaları açısından devletin görevlendireceği maden mühendisleri ile mülkî amire yetkiler verilmiş, şirketlere de bazı sorumluluklar yüklenmiş ve para cezaları belirlenmişti. Diğer taraftan işçilere verilecek ücret miktarıyla ilgili sadece “layık oldukları ücret” gibi bir niteleme yapılmış, ödenmeyen işçi ücretlerine yine değinilmemişti. Çalışma süreleri, tatil günleri, dinlenme saatleri, yemek durumu gibi konularda da hiçbir hüküm yoktu. 1906 tarihli nizamnamede dahi bu konulara değinilmiyordu.
1890’da Zonguldak Limanı yapılmadan önce kömür ikmali için gelen gemilerle yelkenli eski ahşap tekneler koyda demirlerlerdi.
Ereğli Kaymakamı Hilmi (Tunalı Hilmi) 1910’da Dahiliye Nezareti’ne madenlerdeki çalışma şartlarını eleştiren bir rapor göndermişti. Rapora göre işçilere verilen yemekler temiz değildi ve yemek molaları kısaydı. Günlük çalışma süresi dokuz saati geçmemeli ve işçiler beş günde bir gün tatil yapmalıydı. 18 yaşından küçüklerin çalıştırılması yasaklanmalıydı. Tunalı Hilmi, zorunlu olmasına rağmen şirketlerin madenlerde doktor bulundurmadığını, ücret ödemesinde işçilere zorluk çıkardıklarını ve işçileri koruyan bir yasa olmadığını da belirtiyordu.
Maden kazaları artıp üretim aksayınca, 1913’te maden işçilerinin, yasadaki deyimiyle biçarelerin sağlığını koruyacak bir düzenleme yapılması gerektiği kabul edilmişti. Madenlerin İ’mâli ve Usul-ı Zabıtası Hakkında Kaleme Alınan Nizamname Layihası isimli düzenlemede, çalışma alanlarının sağlığa uygun şekilde düzenlenmesi, işçi güvenliğine yönelik araçların bulundurulması, işçiler için çay evleri, temiz tuvaletler ve hamamlar yapılması, işçi elbiselerinin uzunluk ve bolluklarının makinelere takılmayacak şekilde belirlenmesi, çocukların madenin nerelerinde çalıştırılamayacağı, işçilerin kazadan korunabilmesi için ocakların nasıl tasarlanacağı, yangın tedbirleri gibi birçok konuya yönelik düzenleme öngörülmüştü. Ancak bu nizamname de kanun teklifi olarak kalmış ve yürürlüğe girmemişti.
Osmanlı maden işçilerinin II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908’den sonra örgütlenmeye ve sendika kurmaya yöneldiği görülüyor. Selanik maden işçileri İslam ve Rum Osmanlı Amele Derneği’ni kurarken, Balıkesir Balya’daki işçiler de Balya Madenleri Aya Varvara Amele Cemiyeti adı altında bir araya gelmişti. Ereğli ve İstanbul’daki maden işçileri de bu dönemde sendikalı olmuştu.
Cengiz Kahraman arşivi
1863’te Zonguldak’ta, 1895’te de Ereğli madenlerinde ücretleri uzun süre ödenmeyen işçiler greve gitmişti. Devletin grevlere yaklaşımının pek olumlu olmadığını söyleyebiliriz. Nitekim 1905’teki Balya Karaaydın maden işçilerinin grevi güvenlik güçlerinin müdahalesi ile bitirilmiş, işçileri greve teşvik ettiği için dört işçi işten çıkarılıp memleketlerine gönderilmişti. 1908’de yine Balya’daki grevde şirket, jandarma sayısının artırılmasını istemiş, ama kaza bütçesinin ek jandarma istihdamı için yeterli olmadığı cevabı verilmişti. 15 kişilik ek gücün maaşlarını ödemeyi şirke üstlenince madendeki jandarma sayısı artırıldı. Aynı yıl Zonguldak’taki Fransız Ereğli Şirket-i Osmaniyesi’nde de grev vardı. Kaymakam, işçilerin çoğunun “Anadolu ve Kürdistan’dan gelen, terk-i eşgal’e aklı ermeyen saflardan” ibaret olduğunu iddia ederek, grevin asıl tahrikçilerinin yabancı işçiler olduğunu ileri sürmüştü. Bu greve de müdahale edildi ve 22 işçi tutuklandı. Zonguldak’ta maden işçilerinin grevleri bundan sonraki yıllarda da devam etmiş; Selanik, Ergani, Gelik, Ankara, Kozlu ve diğer madenlerde de işçiler iş bırakma eylemleri gerçekleştirmişti.
Sıklıkla görülen kazalar 6 Mart 1904 tarihinde Bolu Mutasarrıfının Sadarete yazdığı yazıda “Ereğli Kömür Madeni şirketinin Çaydamarı ocağında, taş baca denen galerideki parlamada (grizu) elleri ve yüzleri yanan iki işçinin şirket hastanesinde tedavi edildiği, ocaklarda sıklıkla görülen bu kazaların yinelenmemesi için önlemler alınmasının şirket yetkililerine bildirildiği” açıklanıyor.
Grevlerin süreklilik kazanması iki şeyi gösteriyordu. Bunlardan birincisi, maden işçilerinin çalışma ve yaşam şartlarının bir türlü iyileştirilemediğiydi. Bir diğeri ise, ücretleri ne kadar düşük de olsa, çalışma şartları ne kadar ağır da olsa, bazıları için madenlerde çalışmak dışında gelir getirici başka bir alternatif yoktu. Aradan geçen yaklaşık 100 yıla rağmen Soma’da faciadan kurtarılan bir maden işçisinin şu sözleri pek bir şeyin değişmediğini gösteriyor: “Yeniden madene girmem lazım. Kredim var. Kredi ödüyorum bankaya.”.
“Yoksulluk iktisadi köleliktir” derken Proudhon tam da bunu kastetmiyor muydu?
OSMANLI’NIN KÖMÜRÜ KEŞFİ:
“Bu gemiye tez kömür buluna!”
II. Mahmud’un buyruğuyla aranmaya başlanan kömür, bulunduktan sonra yerli yabancı birçok sermayedarı zengin etmişti.
Türkiye’yi kömür madeniyle tanıştıran evveliyat, II. Mahmud için Liverpool’da yapılan buharlı geminin İstanbul’a gelişiyle başladı. İstanbulluların “buğu gemisi” dediği, resmi adı Sür’at Vapur-ı Hümayunu olan bu geminin, kamarasında çubuk tüttüren padişah efendimizi, bacasından kömür dumanları savurarak Boğaz sularında gezdirişi 1827’dedir. Türkiye’de kömür henüz bilinmediği için yakıtı ithal edilen gemi için padişahın taşkömürü aranması buyruğu verdiği söylenir.
Sultan Abdülmecid (1839- 1861) Ereğli-Amasra kıyı bölgesini ilkin Emlâk-i Şahane (Sultanlık toprakları) kapsamına aldırmış, 1848’de ise Kapıcıbaşı Ahmed Nazif Ağa ile imparatorluğun imar işlerinden sorumlu kurum Ebniye-i Hassa’nın mimarlarından Hüsnü Halife de havza sınırlarını tespit etmişlerdir.
İngiliz sermayedarların Galata bankerleriyle ortaklaşa Ege, Marmara, Karadeniz limanlarına vapur çalıştırmak için Batı Anadolu ve Karadeniz yalılarında kömür keşfine mühendisler göndermeleri 1840’larda, “İngiliz bacası” denen ilk ocakların Ereğli ve Amasra yalılarını köstebek yuvalarına dönüştürmesi de izleyen yıllardadır. Fransız ve başka yabancı sermayelerin havzaya gelmesi daha geç, 1890’lardadır.
Taşkömürü maden havzalarında işletme imtiyazları alan yerli-yabancı sermayedarların, omzunda kazma, elinde karpit lambası, yüzleri zifire boyanmış, salt gözleri ışıldayan sağlıksız köylü ameleleri çalıştırıp zenginleşmeleri zor olmamış, bunlar arasında İstanbul’da para tüketmeye doyamayan hovarda meşrepler de vardır. Bir örnek olarak Lüküs Hayat operetindeki “Zonguldaklı Rıza Bey” karakterini hatırlamalıdır.
İngiliz kumpanyalarına bırakılan havzanın önemi Kırım Savaşı (1854-1856) yıllarında savaş filolarının kömür gereksinimiyle birlikte artmış; Osmanlı ve müttefik donanmalarının gemilerinin kömürü bu havzadan sağlanmıştı.
Osmanlı donanmasının aşırı kömür tükettiği ve havzanın doğrudan Bahriye Nezareti’ne bağlandığı 1865-1909 döneminde kimi Müslüman sermayedarlar da ocaklar açmışlardır. Karadağ’ın Bar kasabasından gelip Zonguldak’ta ocak açan Ahmet Ali Ağa ailesi, akrabasından, Amasra Tarlaağzı’nda ocak imtiyazı alan Edhem Ağa, Kandilli’de ocakları olan Uncu Ahmet Efendi ilk akla gelenlerdendir. Havzadaki diğer ocakların sahipleri ise çoklukla yerli-yabancı gayrimüslimlerdi.
19. yüzyıl sonlarından başlayarak Zonguldak ve Kozlu’da Eseyan, Karamanyan, Ereğli Şirket-i Osmaniyesi, Mabeyinci Ragıb Paşa ailesi Sarıcazâdeler ortaklığı gibi büyük üretim şirketleri kurulur.
Kömürün değiştirdiği panorama Kömür madeni bulunmadan önce kimsenin bilmediği Zonguldak çok hızlı gelişerek, 20. yüzyıl başında maden işletmeleri, kömür sevkiyatı yapan gemilerle dolu limanı ve madenlerde çalışan çok sayıda yabancının yaşadığı bambaşka bir yer olmuştu. Çetin Asma arşivi
İlk zamanlar yüzeye yakın kısa galerilerden kömür çıkarılırken, bir süre sonra derinlere inmek, uzun bacalar, galeriler açmak, kalaslardan domuz damları bağlamak gerekince, maden direği ve kalas ihtiyacı için çevre ormanlarının kuru-yaş demeden kesilip tüketilmesi de kaçınılmaz olur.
Kömür madeninin günlük yaşama girişi de başka bir süreçtir. Çevre halkı, tarla sürerken ve temel kazarken görüp “yanar taş” dediği zifirli ve pis kokulu kömürü, ızgara sistemi bilinmediği gibi orman ve odun bolluğundan yakıt olarak kullanılmazken arka arkaya madenler açılınca bu isli paslı yanartaş ısınma amaçlı da kullanılmaya başladı. Aydınlarsa maden kömürünün değerini öteki madenlerin en yukarısına oturtan bir ad buldular: Karaelmas! Böylece hızla kentleşip büyüyen Zonguldak da Karaelmas diyarı oluyordu.
1850-1900 döneminde kömür ocağı sahipleri ve mültezimler üretilen kömürü doğrudan devlete satmakla yükümlüydü. Bunlar alacaklarını ya hiç alamaz ya da parça bölük alırlar; buna karşılık kömür bedellerini havza halkının ödediği âşar, ağnam ve diğer vergilerle tahsil etmiş olurlardı. Ocak işleten mültezimler maden mükellefi köylülerden âşarın bir bölümünü de maden direği olarak ister, ormanlarda kesim yapmanın hiçbir koşulu olmadığı için köylüler de vergilerini ağaç kesip indirerek ödemeyi yeğlerlerdi. Bir zamanlar “ağaç denizi” denen Batı Karadeniz’in Filyos, Kızılkum, Mukada, Boğaz, Çakraz, Deliklişile, Cide orman serilerinin çalılığa dönüşmesi bunun sonucudur.
‘Ocaktan kaçanlar ibret için iki katı çalıştırılır’
Madenlerde zorunlu çalıştırılmasını düzenleyen Dilaver Paşa Nizamnamesi’nin maddelerinden bazıları madencilerin durumunu özetliyor
• Amelenin geceleri açıkta kalmaması için maden içinde kalınabilir koğuşlar yaptırılarak huzur ve rahatı sağlanacaktır. (11)
• Kazmacı ve ameleler 24 saatte iki nöbet ve toplam 10 saat işleyeceklerdir (27-28)
• Ocak tabibi, amelenin rahatsızlığı cüzi bir şeyse tedavi edecek, önemli ise bir refakatçiyle köyüne gönderilecektir. Amele hastalık uydurmuşsa ocağına iade edilecek, eğer kaçmışsa iadesinde başkalarına ibret olsun için iki kat süreyle çalıştırılacaktır(30)
• Çalışanlardan çoğu Müslüman, azı Hıristiyandır. Üretimin aksamaması için Hıristiyanlar Pazar ayininden sonra; Müslümanlar da beş vakit ibadetlerini bulundukları yerde yapıp haftanın hiçbir gününde işi aksatmayacak, Müslümanların iki bayramda Hıristiyanların paskalyada gezmelerine izin verilecektir (56)
Sanayi Devrimi’yle birlikte en önemli enerji kaynağı haline gelen kömür, yer üstünde yaşayanlara daha iyi bir hayat sağlarken, yerin altında kazma sallayan madencilerin payına sefalet ve ölüm düştü.
Milattan önce 1. yüzyılda doğan Amasyalı ünlü coğrafyacı Strabon (ölümü MS 21), Geographica adlı eserinde bugünkü Taşköprü ile Osmancık arasındaki bir madenden söz eder. Günümüz tarihçilerinin arsenik çıkarıldığını düşündüğü madendeki işçiler pazarda satılan tutsaklardı. Koşullar o kadar kötüdür ki, işçiler sürekli ölmekte, bazen çalışacak insan kalmadığı için üretim durmaktadır.
Strabon’dan 2 bin yıl sonra aynı coğrafyada yine madenci ölümlerini konuşuyoruz. Arada tek fark var, bu kez söz konusu olan arsenik değil kömür madeni.
1980’lerin ortalarında Zonguldak. FOTOĞRAF: ÜMİT KIVANÇ
Kömürün tarihi, Sanayi Devrimi tarihinin önemli parçalarından biri. 1769‘da buharlı makinenin icadı, kömürü, demir-çelik üretiminin, demiryollarının ve buharlı gemilerin ana gıdası haline getirmişti.
Yerin üzerindekilere çağ atlatan kömür, yerin altındakilere aynı cömertlikle davranmadı. Madenlerde zorla çalıştırılan köleler ya da geçim derdiyle çalışmak zorunda kalan modern kölelere sefalet, amansız hastalıklar ve korkunç ölümler getirdi. Devletler ve sermayedarlar daha fazla kömür ve kâr hırsıyla yanıp tutuştukça daha çok madenci öldü.
Amansız şartlarda çalışan, birlikte tehlikeler atlatıp canlarını birbirlerine emanet eden madenciler arasında diğer işkollarında olmayan bir dayanışma duygusu gelişti. Bu dayanışma duygusu, madencilerin işçi sınıfının en militan kesimlerinden biri olmasına yol açtı.
“Kara Tarih” adlı dosyamızda, dünya kömür madenleri tarihinin önemli olaylarını aktardığımız bir kronoloji hazırladık. Bunun ardından Türkiye’de taşkömürünün bulunduğu 19. yüzyılın ilk yarısından bugüne kadarki sürecin öyküsünü okuyabilirsiniz.
19. yüzyıl sonlarında 14 yaşındayken madenci olan Ethem Çavuş o kadar çok ölüme tanık olur ki, bir yerden sonra ölüm karşısında hiçbir şey hissetmemeye başlar.
Ethem Yemelek 1870’lerin başında doğmuş ve ömrünün 45 yılını kömür madenlerinde çalışarak geçirmiş bir işçi. Devrek ilçesine bağlı Çomaklar köyünden. Etrafında bilinen adıyla “maden kurdu”. Çalışmaya 14 yaşında başladığından onun anıları Osmanlı’nın son dönemlerinde Zonguldak kömür havzasında olup bitenleri de yansıtıyor. Bu dönemden geriye kalan tek madenci hatıratı bu. Ethem Yemelek anılarını, hikayelerinde madencilerin hayatlarını konu edinen edebiyatçı ve gazeteci Ahmed Naim Çıladır’a 1930’larda anlatmış.
Ethem Çavuş madenciliğe başladığında havza halkına madende çalışma zorunluluğu getiren Dilâver Paşa Nizamnamesi yürürlüktedir. Köylerden kimin madene gideceğinden ve maden işinden kaçmak isteyeceklerin cezalandırılmasından muhtarlar sorumludur. Ethem Çavuş’un köyünde de kimin madenci olacağına muhtar karar verir. Güçlü olanları ayırt etmek için güreş müsabakaları düzenleyen muhtar, kazananların arasından, kömür dolu ağırlığı yaklaşık 40 kilo olan küfeleri taşıyabilecekleri madenci yazar. Bu yedi kişiden biri Ethem Çavuş’tur. Seçilenler derhal madene yollanır. Hatıratında bu yolculuk sırasında çok korktuğunu saklamayan Ethem Çavuş, etrafındakilere bakıp, sürekli birinin kaçmasını umut eder. Kaçanın peşisıra o da davranacaktır. Ama kimse kaçamaz ve hepsi madende küfeci olarak işe başlar.
Madenler bu dönem yüzeye daha yakın bölgelerde kömüre ulaşılan yerlerdir. Yaşanan kazalar nadiren patlamalardan, sıkça göçüklerden kaynaklanır. Gördüğü ikinci ölümlü kazadan sonra Ethem Çavuş, madenden kaçar, ama kuyuya geri dönmek zorunda kalır. Bu dönem çalıştığı ocakta ödemeler al güllü basma ve Amerikan bezi ile yapılmaktadır. Bunları satmaya kalktıklarında işçilerin eline, ederin çok altında para geçer. Nakit para ödendiği için geçtiği ve Gürcüler tarafından işletilen başka bir madenden, Ethem Çavuş hayatında ilk defa 12 mecidiye kazanır ve adeta “zengin” olur. Bu parayla, ailesine hediyeler alır, amcasının ve vergi borcu yüzünden hapiste olan babasının borçlarını öder.
1890’larda Gelik’te bir maden ocağı
Bir defasında madencilerin ateşnefes dedikleri grizu patlamalarından birine yakalanan Ethem Çavuş, kazadan su kanalına düşerek kurtulur ve 77 kişinin öldüğü kazadan sonra madenciliği bırakmaya karar verse de çaresiz yine geri döner.
Hayatı boyunca o kadar çok ve korkunç ölüm görür ki, bir yerden sonra ölüm karşısında insanın hiç bir şey hissetmediğini anlatır. Madenden dışarı taşınan ölülere bakıp sadece merak duyduğunu söyler. “Nasıl yaralandı, taş neresine isabet etti?” gibi meraklar, ölüm karşısında hem üzüntünün, hem korkunun önüne geçer.
Kendisi de bir defasında göçük altında kalır. Saatler sonra ilk duyduğu kazma sesleri ve “Deli Ethem öldü, on saattir hayatta kalmış olamaz” sözleridir. Kendini toplayıp, ölmediğini seslenir kurtarmaya gelenlere. Derken kazma sesleri durur, elle kazılan topraktan bir el uzanır ve bacağını tutar.
Madenlerde çalışmadığı iş kalmaz, küfecilik, saçcılık, kesicilik yapar, yük vagonu kullanır ve sonunda çavuşluğa yükselir. Madende yapmadığı tek iş, gaz kontrolü yapmaktır. Madenciler gazın birikmesini engellemek için madenin muhtelif yerlerinde ateş yakarlar. Ateş konulamayan yerleri kontrol eden işçiler ölüme en yakın olanlardır. Ellerinde bir değnek, değneğin ucunda ateş, gaz kontrolü yaparken irili ufaklı patlamalara maruz kalan bu işçilerdir ve yevmiyeleri diğerlerinden biraz fazladır.
Hatıratta çok sayıda insanın adı geçiyor. Mesela kadın madenciler var: Adalı Sultan, Topçu Emine, Kırdıkaçtı Zülfüye ve bütün kadın madencilerin en ünlüsü Gülsüm Hatun. Hatta bir defasında Gülsüm Hatun ortadan kaybolur ve onu ertesi gün göçük altında bir galeride mahsur kalmış, “kurtarın beni” diyen sesi sayesinde bulurlar. Ethem Çavuş, Ereğli madenleri Fransızların yönetimindeyken, denetlediği her ocağa uğursuzluk getiren Fransız mühendis Mösyö Sakallı Jiro’yu da anlatır. Gönlünü kaptırdığı bir Rum güzelden, eşekle yük taşıyan babasından, gözleri görmeyen kız kardeşinden, madencilik yapan oğlundan ve kardeşinden bahseder. Bütün bunları anlatırken Ethem Çavuş altmışlı yaşlarını sürmektedir ve 14 yaşındayken muhtarın köyde güreş tutturup madenci yazdığı yedi kişiden sadece ikisi hayattadır.
Gözaltına alınan kitap
Ethem Çavuş anılarını 1930’lu yıllarda Ahmed Naim’e (Çıladır) anlatır. Ahmed Naim, Zonguldak ve çevresinde çok iyi tanınan, hikâyelerinde madencileri konu eden bir edebiyatçı ve gazetecidir.
Ethem Çavuş’un anıları ilk olarak yerel Bartın gazetesinde yayımlanır ve 1940’larda kitap haline getirilir. Kitap bir maden işçisinin çalışma hayatından tanıklıklar içeren çok az sayıdaki kaynaktan biri, emek tarihiyle ilgilenenler için olağanüstü bir bilgi kaynağıdır. Fakat bu önemli kitabın etkisi hep küçük bir çevreyle, Zonguldak ve civarıyla sınırlı kalmıştır. Bartın gazetesinin ilgili sayıları arşiv malzemesi olurken, yayımlanan kitap da zamanla ortadan kaybolur.
Kitabın Çıladır ailesindeki tek nüshası Ahmed Naim’in oğlu Sina Çıladır tarafından korunurken onun da kapısına 12 Mart 1971 darbesi döneminde kolluk kuvvetleri dayanır ve babasından kalan tüm yazılı malzemeyle birlikte bu kitaba da el koyarlar.
Sina Çıladır, 2006’da başka bir çalışma için yerel gazeteleri tararken babasının Ethem Çavuş ile yaptığı görüşmenin başka bir kopyasına Şirin Ereğli gazetesi arşivinde rastlar. Anılar bu yerel gazetede 1962’de yayımlanmıştır.
Bu kopya esas alınarak hazırlanan hatıralar Defne Sanat Yayınları tarafından, Yer Altında Kırk Beş Sene başlığıyla bir kez daha 2010’da yayımlanır.
Müslümanların kıblesi, yenileme projesiyle gökdelenlerin, neon ışıkların gölgesinde kaldı. İslami Mirası Araştırma Vakfı’ndan Allawi “Kabe, Manhattan’a dönüşecek” diyor.
Kâbe ve onu çevreleyen Mescid-i Haram, ihtişamlı tarihî mirasını hızla yitiriyor. İslâm inancında, 15 yüzyıldır Müslümanların her gün tüm ibadetlerinde yüzünü döndüğü Kâbe’nin yerindeki ilk yapıyı Hz. Adem’in yaptırdığı, zamanla yok olan bu yapının yerine Hz. İbrahim’in yeni Kâbe’yi inşa ettiği kabul ediliyor. Bu kutsal mekan tarihi boyunca titizlikle korunmuştu. Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı coğrafyasına dahil olan Kâbe’de, sonraki yıllarda onarımlar gerçekleştirilmiş, Mescid-i Haram’da da hacı adaylarını güneşten koruyan revaklara ekler yapılmıştı. 2011’deyse Suudi Arabistan Krallığı yeni bir restorasyon projesi başlattı. Proje tamamlandığında halen 770 bin hacı adayı alan 356 bin m2lik alan, 456 bin m2ye çıkacak ve fazladan 1,2 milyon kişiyi daha ağırlayabilecek. Ancak proje, kültürel anlamda büyük ölçüde doku kaybına mal oluyor. Durumu ve atılması gereken adımları Londra merkezli İslami Mirası Araştırma Vakfı Başkanı İrfan el Allavi ile konuştuk:
Suudi Arabistan’ın nihai Mekke vizyonu nedir?
Suudiler Kâbe’yi çevreleyecek 124 bina inşa etmek ve o çirkin saat kulesinden (Osmanlı yapımı Ecyad Kalesinin üzerine inşa edilen 601 metrelik Mekke Kraliyet Saat Kulesi) geceleri yayılacak lazer ışıklarla bölgeyi ‘Manhattan’laştırmak istiyorlar. Mekke’de tarihî hiçbir yer kalmayacak. Mekke’deki mirasın yüzde 95’i yok oldu ve sırada Medine var. Orada da gökdelenler, Mescid-i Nebevî’yi çevreleyecek.
1880’ler Sultan II. Abdülhamid döneminde çekilen fotoğrafta, Kâbe’nin etrafındaki geleneksel konut yapısı göze çarpıyor. Yıldız Albümleri – Mekke-Medine, 2006
Projenin neden olduğu hasarın boyutları nedir?
Bundan önce Kâbe’yi çevreleyen 350 yıllık Osmanlı revakları geçtiğimiz yıl yıkıldı, yerlerine taklitleri konacak. 1980’lerde yaptığımız kazılarda Hz. Muhammed’in eşi Hz. Hatice’nin evinin kalıntılarını bulmuştuk. Buranın üstüne çok büyük bir umumi tuvalet yapıldı. Zemzem kuyusu da 1980’lerde uyarılarımızın aksine dinamitle yapılan çalışmalar sonucunda tahribata uğradı ve çatladı.
2014 Nisan ayında çekilen fotoğraf, yürütülen projenin tahribatını kanıtlıyor. Islamic Heritage Research Foundation
Yeni tahribatları engellemek için ne yapılmalı?
Başta Türkiye olmak üzere Müslüman devletleri hemen harekete geçmeli. Çalışmalarda yer alacak ekipler belirlenirken çok titiz davranılmalı. Bizim gibi kurumlara danışılması gerekiyor. Geçmişte yıkılan ve yıkılması planlanan yerlere dair 48 bin görsel malzeme ve haritaya sahibiz. Yakın zamana kadar, toptan tahribatı engellemek için birkaç yılımız var derdim, ama bugün sadece saatler kaldı!
2020 Suudi Binladin Grup tarafından yürütülen projenin 2020’de tamamlanması planlanıyor. Islamic Heritage Research Foundation
MUHTELİF
1 Haiti açıklarında bulunan batığın; yüksek ihtimalle Kristof Kolomb’un 1492’de Amerika’yı ‘keşfettiği’ seferinin sancak gemisi Santa Maria olduğu açıklandı. Çalışmayı, Barry Clifford ve ekibi yürütüyor.
2Ege Denizinde 1992’deki NATO tatbikatında Türk muhribi Muavenet’i vuran ve 5 Türk denizcinin ölmesine neden olan Amerikan USS Saratoga uçak gemisi, sökülmek üzere 1 sente satıldı.
3 Gazeteci Güngör Sayarı 17 Mayıs’ta KKTC’deki evinde hayatını kaybetti. Yeni Gün ve Güneş gazetelerinde futbol ve at yarışı yorumculuğu yapan Sayarı (d. 1937), 1978- 1979 arasında Türkiye Futbol Federasyonu başkanıydı.
4 Çin’de yeni bir dinozor türü keşfedildi. Burnu çok ince ve uzun olan 66 milyon yaşındaki bu dinozorun bilimsel adı Qianzhousaurus sinensis olsa da bilim adamları ona “Pinokyo Rex” diyor.
5Led Zeppelin, efsanevi Stairway to Heaven şarkısının girişini ABD’li Spirit grubunun 1968 tarihli Taurus şarkısından ‘çalmak’la suçlanıyor. İddia sahibi Spirit grubunun avukatı 1969’da iki grubun aynı sahneyi paylaştığını hatırlattı.
6 Yayın Kurulu üyemiz Doç. Dr. Şevket Dönmez, Türkiye Bilimler Akademisi’nin yılda bir yayımladığı arkeoloji dergisi TÜBA-AR’ın yayın kurulu başkanı oldu. Dönmez, İstanbul Üniversitesi Arkeoloji bölümünde ders veriyor.
TARİHE KALANLAR
Soma’da maden felaketi
Manisa’daki kömür madeninde 13 Mayıs’ta çıkan yangın sonucu yeraltındaki 786 işçiden 301’i öldü. Felaket dünyada son 42 yılın ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok ölümle sonuçlanan madencilik kazası oldu. Kazanın ardında korkunç bir ihmal zinciri olduğu ortaya çıktı.
Ceylan’a Altın Palmiye
Nuri Bilge Ceylan, Kış Uykusu filmiyle 24 Mayıs’ta Cannes Film Festivali’nin en büyük ödülü Altın Palmiye’yi kazandı. Ödül Yol filminden (1982) sonra ikinci kez Türkiye’ye geldi.
120 yılın en büyük seli
Balkanlar’da 17 Mayısta başlayan yağmurlarla, bölgede son 120 yılın en büyük sel felaketi yaşandı, en az 44 kişi hayatını kaybetti. Selden Bosna-Hersek’te bir milyon kişiyi etkilendi. Salgın hastalık ve Bosna Savaşından kalan mayınların da selin etkisiyle sürüklenmesi tehlikesi ortaya çıktı.
Eski başbakana hapis
İsrail’in eski başbakanı Ehud Olmert, Kudüs Belediye Başkanlığı döneminde (1993-2003), kentteki inşaatlardan rüşvet almaktan altı yıl hapis ve 300 bin dolar para cezasına çarptırıldı.
Aşırı sağın ilk zaferi
Avrupa Parlamentosu üyelerinin belirlendiği 22-25 Mayıs seçimlerinde aşırı sağ beklenmedik bir zafer kazandı. Fransa’da Marine Le Pen liderliğindeki Ulusal Cephe, oyunu yüzde 6,3’ten 25’e çıkartarak ülkede ilk defa ulusal çapta bir seçimi kazandı. Alman neo-Nazi partisi NPD de ilk kez AP’de koltuk kazandı.