Etiket: Sayı:01

  • Dünya Kupası’ndan siyasi kareler

    Dünya Kupası’ndan siyasi kareler

    Geniş kitleleri peşinden sürükleyen futbol, her zaman güç ve iktidar sahiplerinin egemen olmak ve kendilerini meşrulaştırmak istediği bir alan oldu. En büyük futbol organizasyonu olan Dünya Kupası da “Futbolun ideolojisi yoktur” sözünü yalanlayan birçok siyasi olaya tanıklık etti…

    Dünya Kupası’ndan siyasi kareler
    1934 İtalya Dünya Kupası’nın tanıtım posterlerinde faşist selamı.

    Dünya Kupası’nda siyasi masraflarının yüksekliği etkilere ilk olarak nedeniyle çekildiği 1950faşizmin Avrupa’da Dünya Kupası da 1954, 1958 yükselişe geçtiği 1930’lardave 1962’deki turnuvalar gibi rastlıyoruz. 1934 ve 1938’de siyasi açıdan daha sakin geçti. Yapılan iki turnuvada da ilk şampiyon İtalya’nın faşist başbakanı Mussolini, Dünya Kupası’nı -1936 Berlin Olimpiyatlarını bir Nazi propagandasına dönüştüren Hitler gibi- çok başarılı bir propaganda aracı olarak kullanmıştı.

    Dünya Kupası’ndan siyasi kareler
    1934 İTALYA Faşizm propagandası İtalya Başbakanı Mussolini, kendi ülkesinde düzenlenen turnuvayı kazanmak için hakemlere baskı kurmak dahil elinden gelen her şeyi yaptı. Şampiyon İtalya’ya kupayı da kendi elleriyle verdi.

    1942 ve 1946 turnuvaları 2. Dünya Savaşı nedeniyle yapılamadı. 1950’nin ev sahibi Brezilya oldu. Türkiye’nin katılmaya hak kazanıp seyahat masraflarının yüksekliği nedeniyle çekildiği 1950 Dünya Kupası da 1954, 1958ve 1962’deki turnuvalar gibi siyasi açıdan daha sakin geçti.

    1966’daki turnuvanın ilk siyasi olayı Güney Afrika’nın ilk kez elemelere katılmak istemesi oldu. Ancak başvuru ülkedeki ırk ayrımına dayalı apartheid rejimi nedeniyle reddedildi. Güney Afrika, 1994Dünya Kupası elemelerine kadar turnuvaya katılamadı.

    1950’de başlayıp 1953’tefiilen sona eren Kore Savaşı da 1966 Dünya Kupası’nda etkili oldu. Ev sahibi İngiltere’nin diplomatik ilişki kurmadığı Kuzey Kore turnuvaya katılma hakkı kazanınca işler karıştı. İngiltere, Kore ekibine vize vermeyi reddetti. FIFA devreye girip açılış ve final maçları dışında Kuzey Kore’nin milli marşının çalınmaması ve bayrağının asılmaması şartıyla anlaşma sağladı. Middlesbrough’da oynanan son grup maçında İtalya’yı 1-0 yenip çeyrek finale çıkmayı başaran Kuzey Kore için gazeteci Bernard Gent şunları yazıyordu: “İlk başta çok az destekçileri vardı. Ama üçüncü maçlarında İtalya’yı yenip maçın oynandığı Middlesbrough’da halkın gönlünü fethettiler. Çeyrek finalde Liverpool’da Portekiz ile oynayacaklardı. Kuzey Kore’nin 3-0 öne geçtiği ancak Portekiz’in 5-3 kazandığı maça Korelileri desteklemek için Middlesbrough’dan Liverpool’a 3bin taraftar gitmişti”.

    1970 Meksika Dünya Kupası’na katılma mücadelesi veren ve eleme maçlarında eşleşen El Salvador ile Honduras arasında oynanan üç maç, tarihe “Futbol Savaşı” olarak geçen savaşın başlamasına neden oldu. 8 Haziran 1969’da Honduras’ta oynanan maçtan önce ev sahibi taraftarlar gece boyu gürültü yaparak El Salvadorlu futbolcuları uyutmamış, maçı Honduras 1-0 kazanmıştı. İki ülke arasında göçmen sorunları nedeniyle yaşanan gerilim bu maçla birlikte en üst noktaya çıkmıştı. 15 Haziran 1969’da El Salvador’da oynanan maçtan önceki gece gürültü yapanlar bu kez El Salvadorlulardı ve maçı 3-0 kazandılar. Maçtan sonra Honduraslı futbolcular ülkelerine El Salvador ordusunun yardımıyla dönebildi. Üçüncü ve son maç ise 26 Haziran 1969’da tarafsız saha Meksika’da oynandı. El Salvador’un uzatmalarda attığı golle 3-2 kazandığı maçtan sonra iki ülke arasındaki gerilim artarak devam etti ve 14 Temmuz 1969’da resmen savaş çıktı. 100 saat süren çatışmalarda 2 binden fazla insan öldü, 10 binden fazlası da yaralandı. İki ülkenin resmi barışı imzalaması için 11 yıl geçmesi gerekecekti.

    Dünya Kupası’ndan siyasi kareler
    1938 FRANSA Duçe’ye selam yola devam Mussolini’nin “Ya kazanın ya ölün” telgrafı yüzünden büyük baskı altında olan İtalyan futbolcular, maç öncesi seremonilerde tribünlerin protestolarına aldırmadan faşist selamı verdiler.

    Batı Almanya’da düzenlenen 1974 Dünya Kupası’nın en önemli siyasi gündem maddesi ise 14 Haziran 1973’teki Şili darbesiydi. Aslında darbenin etkisi daha kupa başlamadan, elemelerde görülmüştü. Sovyetler Birliği ve Şili kıtalararası baraj maçları oynayacak, iki maçlık seride üstün gelen taraf Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanacaktı. İlk maç 26 Eylül 1973’te Moskova’da oynandı ve 0-0 bitti. İkinci maçın 21 Kasım’da Şili’nin başkenti Santiago’da oynanması gerekiyordu. Ancak Sovyetler Birliği, Şili’deki darbeci Pinochet yönetiminin solcu muhalifleri toplayıp işkence yaptığı ve bir bölümünü öldürdüğü stadlardaki maçlara çıkmayacağını söyleyip maçın tarafsız bir ülkede oynanmasını istedi. FIFA bu başvuruyu reddedince Sovyetler sahaya çıkmadı ve hükmen yenik sayıldı. Şili bu sayede turnuvaya katıldı ama turnuvanın en sevilmeyen takımı oldu. Şilili muhalifler birçok maçta pankartlar açıp sloganlar atarak Pinochet yönetimini protesto etti ve tribünlerden de büyük destek gördü.

    Dünya Kupası’ndan siyasi kareler
    1966 İNGİLTERE Kuzey Kore rüzgarı Ev sahibi İngiltere’nin uzun süre vize vermediği Kuzey Koreli futbolcular 19 Temmuz’da sürpriz yapıp İtalya’yı 1-yenince büyük sevinç yaşamış ve İngiliz halkının da sempatisini toplamıştı.

    1978’in ev sahibi, iki yıldır General Jorge Videla liderliğindeki cunta tarafından yönetilen Arjantin’di. Latin Amerika’da darbeyle yönetime el koyan diğer birçok diktatör gibi Videla da futbola özel bir önem veriyordu. Binlerce solcunun hapse atıldığı, işkenceden geçirildiği ve ortadan kaybolduğu Arjantin’deki organizasyonu boykot etme tartışmaları olsa da takım olarak boykot kararı alan ülke olmadı. Cuntanın en ünlü toplama kamplarından biri olan ve 5 bin kişinin tutulduğu denizcilik okulu final maçının da oynandığı Estadio Monumental’e sadece bir mil uzaklıktaydı ve siyasi tutuklular buradan tezahüratları duyabiliyordu. Batı Almanya’nın ünlü futbolcusu Paul Breitner “Binlerce insanın öldürüldüğü stadlarda top oynamam” diyerek katılmayı reddetti. Kupaya katılmayan ünlü Hollandalı futbolcu Johann Cruyff ise yaklaşık 30 yıl sonra bu kararının sebebinin siyasi olmadığını, kaçırılmaktan korktuğu için Arjantin’e gitmediğini açıklayacaktı.

    6-0 kazandıkları şaibeli Peru maçı sayesinde finale çıkan ve finalde Hollanda’yı yenerek şampiyon olan ev sahibi Arjantin’in golcülerinden Leopoldo Luque yıllar sonra “Zaferden ötürü gurur duyduğumu söyleyemem” diyecekti. Kupayı Arjantin’e kaybeden Hollanda ise final maçında şeref tribünlerini selamlamayı reddederek takım halinde tavır gösterdi.

    Dünya Kupası’ndan siyasi kareler
    1974 BATI ALMANYA Duvara Karşı Almanya’nın Berlin Duvarı ile Doğu ve Batı olarak ikiye ayrıldığı 45 yıl boyunca iki ülkenin futbol takımları yalnızca bir kez, 22 Haziran 1974’te karşılaştı. Doğu Almanya’nın 1-0 kazandığı maçta golü atan Jürgen Sparwasser’in 14 yıl sonra bir veteranlar turnuvasına katılmak üzere gittiği Batı Almanya’ya iltica etmesi de ilginç bir anekdot olarak tarihe geçti.
    Dünya Kupası’ndan siyasi kareler
    1978 ARJANTİN İmaj yerlerde netekim Dünya Kupası Arjantin’de faşist cuntanın gölgesinde düzenlendi. Cuntanın şefi General Videla, organizasyon sayesinde imaj düzeltmeyi umuyordu. Kupayı da Arjantin aldı ama bu başarı bile cuntanın imajını düzeltmeye yetmedi.
    Dünya Kupası’ndan siyasi kareler
    1982 İSPANYA Şeyh’in fendi hakemi yendi 21 Haziran’daki Fransa-Kuveyt maçının 80 dakikasında 3-1 öndeki Fransa dördüncü golü attı. Kuveytli oyuncular hakeme itiraz etti. Karar değişmeyince Kuveyt Futbol Federasyonu Başkanı Şeyh Fahid El Ahmed El Sabah sahaya indi ve hakemle konuştu. Sovyet hakem Stupar golü iptal ederken, Şeyh’in mutluluğu gözlerinden okunuyordu.
    Dünya Kupası’ndan siyasi kareler
    1986 MEKSİKA Tanrı’nın eli Dünya Kupası çeyrek finalinde dört yıl önce Falkland için savaşan İngiltere ve Arjantin milli takımları karşı karşıya geldi. Arjantin gergin geçen maçı 2-1 kazanırken, takımının iki golünü atan Maradona eliyle attığı ilk golü “O Tanrının eliydi” diye değerlendirdi.
    Dünya Kupası’ndan siyasi kareler
    1998 FRANSA Kupaya bedel bir zafer Turnuvadan önce sonucu en çok merak edilen maçlardan biri aynı gruptaki İran ve ABD’nin karşılaşmasıydı. Maçı 2-1 kazanan İranlı futbolcuların coşkusu görülmeye değerdi.
    Dünya Kupası’ndan siyasi kareler
    1998 FRANSA Irkçılığa en güzel cevap Ev sahibi Fransa’nın kadrosunda çoğunluğu göçmenler oluşturuyordu. Senegal kökenli Vieira, Ganalı Desailly, Küçük Antiller’den gelen Henry ve Cezayir asıllı Zinedine Zidane’ın da olduğu takım şampiyon oldu ama “Bu gerçek Fransa takımı değil” diyen ırkçı Fransız lider Le Pen’i memnun edememişti.
  • Devir değişti zulüm değişmedi

    Devir değişti zulüm değişmedi

    Cumhuriyet’in kuruluşu ve izleyen tek parti döneminde maden işçilerinin koşulları yine çok ağırdı. Özellikle iş mükellefiyeti uygulamasıyla Zonguldak Havzası halkının zorla madenlerde çalıştırıldığı 1940-47 dönemi çok acı hatıralar bıraktı.

    Osmanlı döneminde kömür madenlerinde taşeron işletmeciliğe ve geçici işçiliğe dayalı üretim ilişkileri ile işçilerin ağır çalışma ve yaşam koşulları Cumhuriyet idaresine geçildikten sonra da devam etti. Büyük Millet Meclisi’nin 1921’de çıkardığı 151 numaralı Amele Kanunu, madenlerde çalışanların haklarını düzenlemeye yönelik olsa da fiiliyatta işçilerin haklarını gözetecek bir denetim mekanizması yoktu. 1923’te ülkeyi saran grev dalgasına Zonguldak kömür işçileri de katılarak kanuni haklarının uygulanmasını istemiş, keyfi yevmiye kesintileri, cezalar, uzun çalışma saatleri, adaletsiz ücret sisteminden şikâyet etmişlerdi. Ancak hükümet grevleri bastırdı.

    Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında da maden işletmecileri devletten aldıkları işletme ruhsatlarıyla kazma-kürek-kas gücüne dayanarak üretim yapıyorlardı. Kömür demek insan emeği demekti. En büyük maliyet kalemi de ücretti. Yüksek kâr ise düşük ücretten geçiyordu. İşçilerin ağır koşullarda karın tokluğuna çalışmasını mümkün kılan çalışma düzeni, kesenecilik de denilen taşeronluk sistemine ve işçilerin geçinme mecburiyetine dayalıydı. Maden işletmecisi ocağı işletmek yerine keseneciye vererek üretimi daha ucuza mal eder, yasaların dayattığı kurallara uyma zahmetinden kurtulurdu. Keseneci, işçi hasta olsa tedavi ettirmez, kazada ölse aileye “kan parası” vererek işten sıyrılır, yevmiyeyi vermez, bazen de kaçar giderdi.

    Devir değişti zulüm değişmedi
    Ereğli Kömür Havzası’ndaki bir madenin baca ağzı. 1940’lı yıllar.

    İşçiler her zaman rızalarıyla çalışmaz, vergi borcu ya da aşar mültezimine borcu nedeniyle jandarma zoruyla toplanarak ocaklara sokulurdu. İşçiler köylerinde tohumluk, gaz yağı, bez gibi ihtiyaçları için eşrafa ve çavuşlara borçlanır, onların seçtiği ocaklarda borçları karşılığı çalıştırılırdı. Üstelik ocak sahibinin dükkânından da borçlanır, ay sonu aldığından öderlerdi. Ocak sahibi sağ eliyle verdiğini sol eliyle alırdı.

    1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra CHP liderliğinde otoriter bir tek parti idaresi kuruldu. 1925 büyük grev dalgası bastırıldıktan sonra işçi hareketleri ve sendikal örgütlülük büyük ölçüde engellendi.

    1930’larda sanayileşme planlarıyla birlikte kömür, devlet için iyice önem kazandı. Devlet kömür üretimini artırmak için bir yandan EKİ’yi (Etibank Ereğli Kömür İşletmesi) kurdu, diğer yandan da şirketler üzerindeki üretim baskısını artırdı. Şirketler işçileri ocaklara çekmek ve verimli kılmak için yurtlar ve yemekhaneler inşa etse de yaşam koşullarında kapsamlı bir iyileşme gerçekleşmedi. İşçilerin büyük bir kısmı sobasız, zeminleri toprak barakalarda sefilâne yaşıyor, aylarca yıkanamıyordu. Yemekhaneler paralıydı. İşçilerin çoğu köylerinden getirdikleri katıkla idare ediyordu.

    Devir değişti zulüm değişmedi
    Lüzumsuz harcama 1940’lı yıllarda bir madenin baca ağzında çekilen fotoğraf. İşçilerin arkasındaki tabelada “Lüzumsuz kullanacağın direk, memlekete ve müesseseye ziyan verir. Direği israf etmemek en mühim vazifelerinden biridir” yazıyor. Madende tavanı güçlendirmek kullanılan direkler o dönemde ağaçtan yapılıyordu.

    2. Dünya Savaşı yılları Zonguldak halkının hafızasında en acılı yılları oluşturur. Madenlerin devletleştirildiği 1940’tan 1947’ye kadar havzada uygulanan ücretli iş mükellefiyeti döneminde binlerce işçi önce bir ay, 1942’den itibaren 45 gün köyde kalıp, 45 gün ocaklarda ağır koşullarda çalıştırıldılar. İş kazaları hayatın bir parçasıydı. O yıllarda Türkiye’deki bütün iş kazalarının neredeyse yarısı Zonguldak madenlerinde oluyordu. Mükellefiyet köydeki aileleri de derinden etkiledi. Erkeklerin madene gitmesiyle ailenin geçimi, kadınlara, çocuk ve yaşlılara kaldı.

    Devir değişti zulüm değişmedi
    Kozlu maden işçileri korteji, bir Cumhuriyet Bayramı kutlamasında.

    Cumhuriyet idaresi de Osmanlı devleti ile benzer gerekçelerle ücretli iş mükellefiyetine başvurmuştu: savaş yıllarında kömür üretimini güvenceye almak. Her iki dönemde devlet yoğun baskı uyguladı. Alınan tüm yasal önlemlere, arttırılan cezalara karşın mükellef işçileri madenlerde tutmak kolay olmadı. İşçiler firar etmekten, mükellefiyet kararnamesinin boşluklarından yararlanmaya, yalandan hasta raporu almaktan işe devamsızlığa uzanan bir dizi yola başvurdular. Mükellef işçilerin listelerinin oluşturulması, ocaklara sevki, devam kayıtlarının tutulması, kaçak işçilerin yakalanması, izin ve hastalık raporları verme işlerinde görev alan onlarca görevli, sağlık memuru, jandarma ve muhtar gerek rüşvet karşılığında, gerekse akrabalık, hemşerilik bağlarıyla işçilerin bir kısmını mükellefiyetten kurtarıyordu.

    Devir değişti zulüm değişmedi
    Bayram hatırası 1930’lu yıllarda anne, baba, üç kız ve üç erkek çocuktan oluşan bir madenci ailesi. Soğuğu engellemek için sac ve tenekeyle kapladıkları barakalarının önünde bir bayram hatırası çektirdikleri kıyafetlerinden anlaşılıyor.

    İşçilerin başvurdukları bir diğer yol ise CHP’ye şikayette bulunmaktı. Şikayetçiler, genellikle kanun devleti, halkçılık ve cumhuriyetçilik ilkeleri, adalet, vatandaş, devletin vazifesi gibi CHP için de meşru olan kelimeleri kullanarak dertlerini dillendiriyorlardı. Şikayetçilerin yaptığı, CHP’yi halk idaresi, kanun üstünlüğü, halkçılık gibi kendi ilkeleriyle sıkıştırıp harekete geçirmekti. Bu koşullarda CHP’nin hamaseti sürdürmesi zorlaşmıştı. İşçiler, milletin efendisi köylüler, hukuk güvencesinde, millî iradenin kaynağı yurttaşları olarak insanca yaşam, ücret, memur ve jandarma zulmüne karşı adalet talep ediyorlar, “Baba devlet”e adaletin olmadığı yerde itaatin beklenemeyeceğini hatırlatıyorlardı. Böylece yukarıdan aşağıya dayatılan cumhuriyetçi otoriteryanizme karşı hukuk devletinin ve yurttaşlık haklarının ahlaki ve siyasi dilini oluşturdular.

    Havza halkının uzun yıllar süren mücadelesi ve yükselen isyan sesleri sonucunda iş mükellefiyeti 1 Eylül 1947’de kaldırıldı. Örgütlü ve demokratik mücadelenin mümkün olmadığı koşullarda Zonguldak halkı ağır bedeller ödeyerek emek mücadelesinin ve demokratik değerlerin oluşumuna katkıda bulundular.

  • Karanlıktan doğan ışık

    Karanlıktan doğan ışık

    Madencilerin zorlu yaşamları, birçok sinemacı ve ressama da ilham kaynağı oldu. Madendeki hayatı tuvale dökenler arasında madenciler de vardı.

    VAN GOGH’UN KÖMÜR TAŞIYAN KADINLARI

    Hollandalı ressam Vincent Van Gogh, aslında papaz olacaktı. 1879’da vaiz olarak stajına Belçika’daki maden bölgesi Borinage’da başladı. Buradaki Wasmes maden köyünde yaşayan Van Gogh, yoksul işçilerin acısına ortak olurken, bir yandan da resim yapmaya başladı. İlk ilham kaynağı madenciler oldu. “Yük Taşıyıcılar” (1881-82) kömür çuvallarını taşıyan kadınları gösterir.

    Karanlıktan doğan ışık

    MONET’NIN KÖMÜR TAŞIYAN ERKEKLERİ

    Empresyonist ressam Claude Monet, 1871-1878 arasında Argenteuil’de yaşıyor, sık sık trenle Paris’e giderken bir köprüden geçiyordu. Seine kıyısına yakın bir fabrikaya kömür taşıyan mavnaları bu köprüden defalarca seyretmişti. Eseri 1875’te yaptı. Bugün Paris’te Orsay Müzesi’nde bulunuyor. Eserde Clichy Limanı’nda işçiler rampaların üzerinden kömür taşıyor. Yaklaşık 300 ton alan bir mavnadan kömürün boşaltılması iki haftayı buluyordu. Sepetlerini dolduran işçiler, kömür tozu nedeniyle sık sık hastalanıyordu.

    Karanlıktan doğan ışık

    RESİMLİ GÜNLÜK

    Sakubei Yamamoto (1892-1984), madende çocukken çalışmaya başlamış, 30 yıl çalışmıştı. Önce bir günlük tutmaya, sonra bunu resimlerle süslemeye başladı. Madendeki hayatı bu resimlere taşıdı.

    Karanlıktan doğan ışık

    VADİM O KADAR YEŞİLDİ Kİ

    İngiliz yazar Richard Llewellyn, Kraliçe Victoria döneminde Güney Galler’de bir maden kasabasında geçen romanı Vadim O Kadar Yeşildi ki’yi (How Green Was My Valley) 1939’da yayınladı. Çok satan roman, babasıyla ağabeyi madende ölen, kendisi ise bu yaşamdan kaçmak isteyen bir madenci ailesinin çocuğunun ağzından yazılmıştı. İki yıl sonra John Ford’un yönettiği, romandan uyarlanan aynı adlı film, hikayeyi daha da popülerleştirdi.

    Karanlıktan doğan ışık

    YİRMİNCİ YÜZYILIN RESSAMLARI

    İngiliz ressam ve heykeltraş Henry Moore (1898- 1986), bir madencinin oğluydu. Madencileri eserlerine taşıdı. Amerikalı ressam George Lucks (1867-1933) da maden resimleri yapan sanatçılardan biriydi.

    Karanlıktan doğan ışık

    BİR ZONGULDAK ROMANI

    2009’da Zeki Demirkubuz tarafından sinemaya da uyarlanan Nahit Sırrı Örik’in romanı “Kıskanmak”ın (1946) konusu kömür madeni değil. Ancak bu kıskançlık ve kötülük hikayesi, Zonguldak’ta, kömür şehrinin boğucu havasında geçer. Romanın satırları arasında, 1930’larda bir Fransız şirketi tarafından işletilen kömür madeniyle ilgili pekçok ayrıntı saklıdır.

    Karanlıktan doğan ışık

    MADENCİ RESSAMLAR ASHINGTON GRUBU

    İngiltere’de Ashington’da bir grup maden işçisi 1934’te sanat tarihi dersi almaya karar verdi. Hoca, evlerinde resim yapmalarını önerdi. Her derste bu resimler incelenip eleştiriliyordu. “Ashington Grubu” ressamları ilk sergilerini Armstrong Okulu’nda açtı. 1984’te grubun üyeleri öldükten sonra, onlarla ilgili bir kitap yayınlandı. Bu kitap Lee Hall’ın 2007’de yazdığı bir oyuna ilham verdi. Oyun (Pitmen Painters/ Madenci Ressamlar) İngiltere ve ABD’de büyük başarı kazandı. Resimleri bugün Ashington’da Woodhorn Müzesi’nde. Grubun kurucusu Oliver Kilbourn’un babası bir maden kazasında sakat kalmış, kendisi de 13 yaşında madende çalışmaya başlamıştı.

    Karanlıktan doğan ışık

    YERLE GÖK ARASINDA YÜRÜYENLER

    Polonya kökenli İngiliz ressam Joseph Herman 1911’de doğdu ve 1944’te Galler’de bir madenci köyüne yerleşti. O tarihten sonra madencileri işlerinin merkezi haline getirdi ve büyük bir tutkuyla madencileri resmetmeye başladı. Herman yazdığı bir notta şöyle diyordu: “İlk bakışta diğer işçilerden farklı görünmeseler de madenciler daha etkileyici. Onlara baktığımda Mısır hiyerogliflerinde gördüğümüz yer ile gök arasında yürüyen insanları görüyordum.”

    Karanlıktan doğan ışık

    BİR BAŞYAPIT: GERMİNAL

    ransız romancı Emile Zola’nın başyapıtı sayılan Germinal, aynı zamanda madencilerle ilgili en ünlü romandır. 1885’te yayınlanır yayınlanmaz büyük ilgi gördü ve bütün dillere çevrildi. Roman, 1860’larda Fransa’da bir maden grevi etrafında, işçi sınıfının halini bütün çıplaklığıyla anlatır. Tam beş kez sinemaya uyarlandı. Bu uyarlamalardan biri de yukarıda bir sahnesi görülen 1993 yılı Fransız yapımı film. Yönetmeni Claude Berri olan filmin başrollerinde Gerard Depardieu, Miou Miou ve Renaud (Séchan) rol almıştı.

    Karanlıktan doğan ışık

    KELEBEĞİN RÜYASI

    Şair Behçet Necatigil, 1940-1943 arasında Zonguldak’ta öğretmenlik yaptı. Karaelmas dergisiyle Yeni Zonguldak gazetesinde yazılar yazdı, Tahir Alangu’yla mektuplaşmalarında şehri anlattı: “Baharı bekliyoruz, paltomla ben. Ne onda giyilebilecek yüz kaldı, ne bende kömür tozundan surat.” İki genç şairle (Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu) tanışarak bir sanat çevresi oluşturdu. Bu Zonguldaklı şairler yirmili yaşlarında veremden öldüler. Yıllar sonra gazeteci Hikmet Bila bu iki şairin hayatından esinlenerek Zonguldak’taki mükellefiyet yıllarını anlatan Kömür Kara adlı bir senaryo yazdı. Yılmaz Erdoğan ise onları “Kelebeğin Rüyası” adlı bir filmle bütün Türkiye’ye tanıttı (2013).. Öte yandan İrfan Yalçın, iki genç şairin arkadaşı, yine veremden ölen denemeci Kemal Uluser’in hikayesini de ekleyerek üç gencin yaşamını İlkyaz Ölümleri adlı romanında anlattı (2011).

    Karanlıktan doğan ışık

    GÖRDÜĞÜ HER ŞEYİ RESMETTİ

    Tom Lamb 14 yaşında çalışmaya başladığı madene inerken yanında çizim defterlerini de götürüyordu. Madenlerde gördüğü hemen herşeyi resmeden Lamb’in eserleri bugün Hollandalı usta ressam Vermeer’in eserleriyle mukayese ediliyor.

    Karanlıktan doğan ışık
  • Siz tarihi oyun mu sandınız?

    Siz tarihi oyun mu sandınız?

    EUIV ulus ve imparatorluk inşa etme üzerine devasa bir strateji oyunu. Oyuncu, yüzlerce zor seçimle karşı karşıya gelerek yarattığı tarihin sorumluluğunu üstlenmek zorunda.

    Siz tarihi oyun mu sandınız?
    Europa Universalis IV
    Üretici: Paradox Interactive
    Çıkış: 13 Ağustos 2013
    Platform: Microsoft Windows, OS X, Linux

    Yıl 1489. O dönem Osmanlı İmparatorluğunun toprakları Avusturya’dan Moskova’ya kadar uzanıyordu. Gözünü doğuya çeviren Fatih Sultan Mehmet, güzeller güzeli kızını ittifak kurduğu İran’a evlilik amacıyla yolladı. Ardından İran tahtında hak iddia ederek kısa bir savaşla İran’ı, ardından da Hindistan’ı topraklarına kattı.

    Kulağa tarih gibi geliyor. Ama değil tabii. Bunlar, EUIV (Europa Universalis IV) adlı bilgisayar oyununda, seçtiğiniz ülkeyi 15-18. yüzyıllar arasında yönetirken aldığınız kararların sonucunda örülen, tarihe dair, ama sizin seçimlerinizle tarihten sapan bir anlatının parçaları.

    Siz tarihi oyun mu sandınız?
    Şimdiye dek üretilen en kapsamlı ve karmaşık tarih-strateji oyununda yeni başlayanlar için kazanmak hiç de kolay değil. Kimse ülke yönetmeyi bir gecede öğrenmedi!

    EUIV ulus ve imparatorluk inşa etme üzerine devasa bir strateji oyunu. O kadar kapsamlı ki, ona bir tarihsel sandbox oyunu, bir “tarihsel anlatı üreticisi” demek daha doğru olur. Minecraft’ın mimari yaratımları yerine, bir ülkenin tarihi seriliyor önünüze. Oyunun dünyası köle ticaretinden dine, kolonileştirmeden diplomatik antlaşmalara kadar bir ülkenin kaderini belirleyen yüzlerce seçimle yaratılıyor. Gözünüzü basiretsiz bir kralın beceriksiz yönetimi yüzünden açlıkla boğuşan komşu bir ülkeye mi diktiniz? Uydurma bir hakareti savaş nedeni (casus belli) ilan ederek diğer ülkelerin tepkisini çekmek yerine çok daha farklı bir yol izleyebilirsiniz! Belki işbitirici diplomatlarınız vardır, komşu krallığa nifak tohumları ektirerek ayaklanmaları körükleyebilirsiniz. Bir de üstüne asilere destek çıkarsanız, kaos derinleşecektir. Kargaşa içindeki bu topraklara gözünü savaş bürümüş bir yönetici hışmıyla ayak basmak yerine neden kurtarıcı bir kahraman edasıyla girmiyorsunuz? Çöküş sürecindeki bu zavallı ülkeye barış getirmek, onu liderliğiniz altında birleştirmek egonuza ilaç gibi gelebilir!

    Siz tarihi oyun mu sandınız?

    Tabii illa tarihteki kötü örnekleri veya korkunç yöntemleri tercih etmek zorunda değilsiniz. Ülkenizin tarihinde neden köle ticaretinin utanç verici lekesi olsun? Hatta soykırıma kadar uzanan aşağılık uygulamalarla oyunu kazansanız bile ne hissedeceksiniz? Hadi sizi geçelim; ileride oyunun “kurtarılmış” kayıtlarını izleyen çocuğunuz bu vebalin altından nasıl kalkacak?

    Siz tarihi oyun mu sandınız?

    Oyun, tarihin karanlık yüzüne o kadar tarafsız yaklaşıyor ki, kendinizi ekran başında vicdan muhasebesi yaparken buluyorsunuz. Uğruna saatler harcayarak refaha çıkarttığınız, nice lordları ve kralları dize getirerek topraklarına toprak kattığınız ülkenizin kaderini, sanal bir insanlık suçu işlememek uğruna tehlikeye atabilecek misiniz? Kazanmak diyorsak, lafın gelişi. Çünkü mahallenin yeni çocukları için bu imkansız. EUIV, yenildiğiniz, yenildikçe öğrendiğiniz bir oyun. Karşınıza çıkacak yüzlerce menü ve tarihsel veri gözünüzü korkutabilir, korkutmasın! Forumları karıştırın, öğretici videolar izleyin ve en önemlisi hata yapmaktan çekinmeyin. Kimse ülke yönetmeyi bir gecede öğrenmedi.

  • Oy tamam ve Ötesi yakında!

    Oy tamam ve Ötesi yakında!

    Gezi süreci, destekleyen veya karşı çıkan herkesi değiştirdi. Ama toplumsal etkisinin şiddetine rağmen arkasında pek az kalıcı yapı bırakabildi. Bunların belki de en önemlisi, 34 bin gönüllüyle Mart 2014 seçimlerinin İstanbul’da adil sonuçlanması için çalışan ve artık bir sivil toplum örgütüne dönüşen Oy ve Ötesi hareketi oldu.

    Gezi eylemleri, ülke tarihini geri dönülmez bir biçimde ve sonsuza kadar değiştirdi.

    Bu değişimin en açık şekilde gözlemlendiği mecralardan biri de, arkadaş meclisleriydi. Gezi’den önce “ne olacak bu memleketin hali” temalı muhabbetlerin dertli tonu, Gezi’den sonra yerini “arkadaşlar, evet şimdi ne yapıyoruz?” sorusunun kararlı arayışına bıraktı. “Apolitik” sıfatı yapıştırılan hemen her kesimden genç, hayatlarının her noktasına dokunan bu süreçte edilgen olmaktan vazgeçti, aksiyona geçti. Yalnız olmadıklarını ve beraber hareket ettiklerinde fark yaratabileceklerini ilk kez hisseden bu “Y kuşağı çocukları” devasa bir değişim enerjisi açığa çıkardı.

    Oy tamam ve Ötesi yakında!
    34 bin gönüllü İstanbul’da kullanılan oyların yüzde 97’sine bizzat gözlemcilik yaptı.

    Oy ve Ötesi bu enerjinin kısa vadede somut sonuçlara doğru yönlendirilmesi projesiydi. Sistemleri hedef alan uzun vadeli değişim taleplerinin aksine, Oy ve Ötesi gönüllülerinin fark yaratma arzusu kısa sürede somut sonuçlara ulaştı: Aralık 2013-Mart 2014 arasındaki dört aylık kısa zaman diliminde organizasyonda yer alan gönüllülerin sayısı 34 bini buldu. ‘Sandıklara sahip çıkma’ ana hedefi etrafında kenetlenen Oy ve Ötesi gönüllüleri, İstanbul’daki 32 binin üzerindeki sandığın 26 bininde aktif görev aldı; kullanılan oyların %97’sine bizzat dokundu. Eğitimleri, adanmışlıkları ve yüksek enerjileriyle görev aldıkları sandıklarda süreçlerin şeffaf ve yasalara uygun biçimde yaşanmasında önemli roller üstlendiler, Mart 2014 seçimlerinin İstanbul’da olabildiğince adil sonuçlanmasına büyük katkı sağladı.

    Oy tamam ve Ötesi yakında!

    Oy ve Ötesi bu noktaya kolay gelmedi. Yaz sonlarına doğru şekillenen proje fikri, uzun tartışmaların ve defalarca değiştirilen modellerin ardından son halini aldı. İlk 8 gönüllü, genişleme sürecinde kendilerine katılan pek çok insanın zamanla çeşitli sebeplerden aralarından ayrıldığına tanık oldu. Ocak ortalarında gönüllü sayısını ancak bir kaç yüze çıkartabilmişler, koydukları 33 bin gönüllü hedefinin gerçekçiliğini sorgular hale gelmişlerdi.

    Oy tamam ve Ötesi yakında!
    Oy tamam ve Ötesi yakında!

    Ama ekip üyelerinin birbirini tamamlar niteliklere sahip olması, yanılgılardan çıkartılan dersler ve kritik dönüm noktalarında alınan doğru kararlar, Oy ve Ötesi’ne başarıya giden yolu araladı. Ayrılanların yeri daha istekli, daha arzulu yeni gönllüler tarafından dolduruldu, toplantılara katılımlar arttı. Kurucularının inancıyla yeni katılanların sahiplenmesi birbirlerini destekleyerek Oy ve Ötesi’nin kurumsal özgüvenini büyüttü. Sonuçta 34 bin gönüllüye ulaşan Oy ve Ötesi, kendisini doğuran Gezi sürecinden sonra ‘yaşarken yazılan tarih’ nitelemesine hak kazandı.

    Oy tamam ve Ötesi yakında!

    Uzman Görüşü

    ‘Siyasete nüfuz ederlerse bu işten ülke kazançlı çıkar’

    BEKİR AĞIRDIR

    Gezi’yi var eden başlangıçtaki dinamik başka bir şeydi, sonrası ayrı. Oy ve Ötesi’nde insanların çoğunluğu Gezi’nin orijinal ruhundan etkilenen genç insanlar ve gerçek bir samimiyetten, kendi hayatlarını kendi ellerine alma çabasından yola çıktılar.

    Bugün Türkiye’de asıl kanserin kemiğe dayandığı nokta, “hayat tarzı kutuplaşması” dediğimiz kalıcılaşma eğilimi gösteren olgu. Modernlerle dindarlar arasında; oturdukları siteleri, hizmet aldıkları kargo ve sigorta şirketlerini, alışveriş ve tatil yaptıkları AVM’lerle otelleri ayırmaya kadar varan büyük bir mesele var. Bu kutuplaşma koşullarında, “oylara ve demokrasiye sahip çıkmak” gibi bütünleştirici bir yaklaşım sergilediler.

    Oy ve Ötesi oluşumuna, ne “Türkiye’nin önünde toplumun siyasi örgütlenmesine genç enerjinin girmesi anlamında müthiş ufuklar açar” diye ulviyet yükleyelim ne de “işe yaramaz” diye kestirip atalım. Bu girişim -ki samimiyeti sürecek gibi görünüyor- eğer konuyu sadece sandık hilesine engel olmakla kısıtlamaz, yurttaşlık görevi ve hakkı gibi bütüncül bir bakışla ele alırsa ülke buradan çok kazançlı çıkar.

    Kimlik siyasetine sıkışmış bugünün politik dünyasının en önemli problematiği, kutuplaşan safların
    sıkışma nedeniyle kendi içlerine büzülüyor oluşu. Onlar büzüldükçe, yeni insanlardan ve fikirlerden beslenme kanalları kapanıyor. Çünkü sıkışmışlığın dar açısından bakınca, dışarıdan gelen eleştiri, eleştiri olarak değil, düşmanlık veya şeytanlık olarak algılanıyor.

    Dolayısıyla yeni insanlardan ve yeni fikirlerden beslenemeyen partiler, giderek gündelik hayattan koparak politika esnafının elinde kalıyor. Siyasetteki tıkanma, bu yeni insanlar ve hamleler sayesinde bozulabilir, yeniye doğru bir kapı, bir eşik, bir çatlak, oluşabilir. Açıkçası umudum o.

    Bir sivil hareket, “evet, hayatın her alanı politik ama karar noktası parti siyaseti; biz buralara girelim, nüfuz edelim” gibi bir enerjiyle gönüllülüğe kanalize olursa, ülke bu işten yararlı çıkar. Her ne kadar bu insanlar sivil toplum zenginliğinden bir siyasi çıkış yolu arıyorlar, bir toplumsal meşruiyet arıyorlarsa da, hayatımızı belirleyen kararlar hâlâ o bildiğimiz geleneksel siyasi zeminde, parlamentoda, partilerde alınıyor. Onun için bir biçimde oraya ulaştırmamız lazım bu yeni akıntıyı. Dolayısıyla bu harekete baktığımda çok anlamlı buluyorum. Ama önlerinde fırsatlar da var, riskler de.

    Oy tamam ve Ötesi yakında!
  • Önce vatan sonra kupa

    Önce vatan sonra kupa

    Bu sezon 19. şampiyonluğunu kazanan Fenerbahçe’nin tarihi hem sportif başarılardan hem de kahramanlık hikayelerinden yana zengin. Kulübün ilk tüzüğünün ikinci maddesi, kurucularının vatan savunmasında üstlendikleri rolün en önemli tarihsel kanıtını sunuyor.

    Sultan 2. Abdülhamit döneminde, Müslüman Türkler için cemiyet kurmak ve mevcut cemiyetlere üye olmak yasaktı. O yıllarda futbol Müslümanlar tarafından günah sayıldığından, özellikle İstanbul’da gayrimüslimler, Levantenler ve Avrupalılar tarafından ilgi görüyor, Kadıköy’ün çayırlarında top koşturan İngilizlere ancak Rum gençleri eşlik edebiliyordu.

    Ülkemizde ilk futbol maçları 1870’li yıllardan itibaren önce İzmir ve o dönemlerde Osmanlı İmparatorluğu toprakları içerisinde yer alan Selanik’te oynanmaya başlamıştı. 1894 yılında İzmir’de İngilizler tarafından kurulan “Football Club Smyrna” takımını, 1897 yılında İstanbul’da, İngiliz, Rum ve Ermeni gençlerinden meydana gelen “Kadıköy Football Association” takımının kuruluşu izleyecekti.

    Önce vatan sonra kupa
    Fenerbahçe’nin ilk şampiyon kadrosundan Ahmet İzzi Bey Çanakkale’de şehit düştü.

    Futbola düşkün Türk gençleri futbol takımı kuramıyor, Müslüman kimlikleriyle varolan takımlara giremiyordu. Bu hevesli gençlerden bazıları takma isimlerle yabancı takımlarla sahaya çıkıyordu ama sayıları iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı. Çoğu, yabancılar arasındaki maçları izleyip iç geçirmekle yetinmekteydi.

    1907 yılının bir bahar akşamüstü, futbol tutkunu Kadıköylü üç genç bugünkü Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın yükseldiği Papazın Çayırı’nda yabancı takımların bir maçını izlemiş Moda’daki evlerine doğru yürüyorlardı. Nurizade Ziya Bey (Songülen), Ayetullah Bey ve Necip Bey (Okaner) adlı üç gencin de aklında aynı soru vardı: “Neden biz de bir takım kurup onların karşısına çıkmayalım?”

    Önce vatan sonra kupa
    Gayemiz, gençleri savaşa alıştırmak
    Kulübün takip ettiği maksat ve gaye, memlekette terbiye-i bedeniye ve fikriyenin tamimine çalışmak ve şübbân-ı vatanı mübâreze-i hayata ve meşâkk ve esfâr-ı askeriyeye alıştırmaktır (Kulübün kuruluş amacı, ülkede bedensel ve zihinsel eğitimin yayılmasına çalışmak, vatan gençlerini hayat kavgasına, zorluklara ve savaş şartlarına alıştırmaktır).
    Önce vatan sonra kupa

    Yolda başlayan bu sohbet Necip Bey’in Moda Beşbıyık Sokak’taki evine (bugünkü Lütfü Bey Sokak’ın olduğu yerde) geldiklerinde bir kulüp kurma fikrine dönüşmüştü. Hararetle konuşmayı sürdürdüler. En önemli mesele para meselesiydi. Aileden zengin Nurizade Ziya para işini halledeceğini söyledi. Sıra takımın ismine gelmişti. Oturdukları salonun penceresinin tam karşısında Fenerbahçe Burnu ve üzerindeki mehtap görünüyordu. Ayetullah Bey, “Şu güzelliğe bakın” deyince üçü de manzaraya baktı ve hepsinin ağzından aynı isim döküldü: Fenerbahçe.

    Önce vatan sonra kupa
    İlk iki kupa Fenerbahçe futbol takımının 10 Eylül 1909’da Strugglers’i 1-0 yenerek kazandığı ilk kupa.
    Önce vatan sonra kupa
    İlk iki kupa 1911-1912 sezonunda İstanbul Lig’ini birinci bitiren Fenerbahçe’nin ilk şampiyonluk kupası.

    Kulübün ilk rengi olan sarı-beyaza da karar verilince Fenerbahçe efsanesinin doğuşu tamamlanmış oldu. Ertesi gün Beyoğlu’ndaki meşhur Baker mağazasından forma, şort, top ve ayakkabı alınacak, Galata’daki bir matbaaya antetli zarf ve kağıt siparişi verilecekti.

    Önce vatan sonra kupa
    Fenerbahçe’nin ilk amblemini 1910’da Topuz Hikmet tasarlamıştı.

    23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesi bütün ülkede sevinçle karşılanırken, halk Meclis-i Mebusan adlı Millet Meclisi’nin kurulmasıyla gelen özgürlükleri kutluyordu. Ülkeye gelen özgürlükler arasında dernek kurma özgürlüğünün tanınması da vardı. Bir jimnastik kulübü olarak 1903 yılında kurulan ve daha sonra kovuşturmaya uğrayıp “futbol oynamamak kaydıyla” özel izin verilen Beşiktaş ile Fransız Mektebi Takımı hüviyetiyle bir futbol kulübü olarak 1905 yılında kurulan Galatasaray yasal birer kuruluş durumundaydı. Meşrutiyetle birlikte o güne kadar varlıklarını kayıtlara geçiremeyen diğer Türk kulüpleri, tescil işlemlerini yaptırarak resmi birer kuruluş haline gelmeye başladılar.

    Fenerbahçe Futbol Kulübü kurucu üyeleri de Nurizade Ziya Bey (Songülen) başkanlığında Üsküdar Mutasarrıflığı’na müracaat ettiler ve 24 Aralık 1908 Cuma günü kulüp kuruluşlarını mutasarrıflığa onaylattılar. Fenerbahçe Futbol Kulübü’nü takiben; Vefa, Anadolu, Beykoz futbol kulüpleri de 1908 senesinde kuruluşları onaylanan öncü Türk futbol kulüpleri arasında yerlerini aldılar.

    Fenerbahçe Futbol Takımı, 1909-1910 sezonunda ilk kez katıldığı “İstanbul Şampiyonluğu Ligi”ni 1911-1912 döneminde hiç yenilmeden kazandı. Bu ilk şampiyonlukla İngiliz ve Rum takımlarının şampiyonlukları sona erdi ve bu tarihten itibaren Türk futbolundaki şampiyonluklar artık tamamen Türk takımlarının tekeline geçti.

    ‘Fenerbahçe asi kuvvetlere silah ve cephane yolluyor’

    Mücadele yeşil sahalarla sınırlı değildi fenerbahçe için. İlk şampiyon kadrodaki futbolculardan Sadık, Ahmet İzzi ve Arif Beyler Çanakkale’de şehit olmuş; Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Anadolu’ya silah aktarmada sporcu ve üyeler etkin bir rol oynamıştı.

    Bu harekâtın ilk merkezi, aynı zamanda askerî depo olan Haydarpaşa’daki Askeri Tıbbiye binasıydı. Fenerbahçe üyelerinin büyük bölümünü oluşturan tıbbiye öğrencileri, işgal kuvvetlerince el konulmuş cephaneyi Selimiye Kışlası’ndan çalarak Tıbbiye binasına gizliyor, geceleri Karacaahmet Mezarlığı’ndan sırtlarında taşıyarak Dereağzı’ndaki kulüp binasına ulaştırıyordu. Sandallarla Moda Burnu açıklarındaki taka ve mavnalara boşaltılan malzeme, buradan Boğaz’ı geçip Karadeniz’e açılarak, Anadolu Hükümeti’nin tek iskelesi olan İnebolu’ya ulaşıyor, oradan da Anadolu içlerine gönderiliyordu.

    Önce vatan sonra kupa
    Kurtuluş Savaşı’nda Fenerbahçe üyelerinin Anadolu’ya silah kaçırmasını anlatan bir canlandırma kulubün müzesinde bulunuyor.

    “Futbolda 50 Yıl Yaşadıklarım” adlı kitapta Yavuz İsmet (Uluğ) konuyla ilgili anılarını şöyle anlatır: “Tıbbiyenin beşinci sınıfına gelmiştim. Fenerbahçeli futbolcu, atlet, boksör 14 sporcu Selimiye Kışlası’nın cephanelerine dadanmıştık. Gece olduğu zaman sessizce, başında nöbet beklenen cephaneliklere sokuluyor, mavzerleri teker teker çalarak sırtımızdaki çuvallar ile İbrahim Ağa Çayırı’na taşıyorduk. Çayırda milislerimizle buluşup silah çuvallarını onlara teslim ediyorduk. Onlar da Atatürk ordularına ulaştırmak üzere Karadeniz sahillerine götürüyorlardı. Cephaneliklerden silah çalmamız aylarca sürmüştü.”

    İşgal ordularının komutanı General Harrington’ın 1920’de kulübün kapısına 2,5 ay süreyle kilit vurması da Fenerbahçe’nin milli mücadeleye verdiği desteğin kanıtlarından sayılmalıdır. Generalin kulübe yolladığı kapatma kararında şu üç madde vardır:

    1- Fenerbahçe Kulübü, İttihat ve Terakki Fırkası’nın bir şubesi olup, siyasi faaliyetler için maske olarak kullanılmaktadır.

    2- Fenerbahçe Kulübü, Müttefik Kuvvetler’e karşı düşmanca tutum izlemektedir.

    3- Fenerbahçe Kulübü, Anadolu’daki asi kuvvetlere silah ve cephane sağlayıp asker göndermektedir.

  • Sadece 25 senelik bir Türk icadı

    Sadece 25 senelik bir Türk icadı

    Asırlardır kutlanan Mevlid Kandili yerine Hz. Muhammed’in doğum günü olarak 20 Nisan 571 ilan edildi. Acaba bu tarihi bizden öğrenip etkinlik düzenleyen Müslüman ülke var mıdır?

    Nisan ayında, Paskalya ayinleriyle çakışan ve sanki yarışan “yarı resmi Kutlu Doğum Haftası törenleri” yapıldı. Oysa Hz. Peygamber’in 20 Nisan 571’de doğduğu savı hayli sorunlu.

    Diyanet İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Muhammed” maddesinde Prof. Dr. Mustafa Fayda özetle: “Genel kabul gören kanaate göre Hz. Muhammed, Fil Vak’asından (elli beş gün) sonra Rebîülevvel ayının 12. Pazartesi günü dünyaya geldi. Mahmud Paşa el-Felekî, Fil Vak’asını 9 Rebîülevvel (20 Nisan 571 pazartesi); M. Hamîdullah ise Hicret’ten önce 53. yılın 12 Rebîülevveli (17 Haziran 569 Pazartesi) günü olarak tespit etmiş.

    Sadece 25 senelik bir Türk icadı
    Kutlu doğum anı 14. yüzyıl minyatüründe Hz. Muhammed’in doğumundan sonra meleklerce yıkanıp sırtının peygamberlik mührüyle mühürlenmesi.

    İslâm Ansiklopedisinde Buhl imzalı “Muhammed” maddesindeyse “Doğumu ve Mekke yaşamı için tarih kaynakları yoktur. Güvenilmez kaynaklarsa Peygamberin doğum yılını kat’iyetle tespit için kâfi gelmemektedir” deniyor. Üç kaynakta da şu bilgiler var:

    1 II. Selim’in (1566- 1574) Hasekisi Nûrûbânu’nun Kethüdası Ahmed Ağa’nın M. 1571’de yazdırttığı anonim Tevârih-i Muhtasar adlı yazmada: “…Anuşurevân’ın (1) padişahlığından 40 yıl ya 43 yıl geçti. (570 veya 573 ) Muhammed Mustafa Aleyhisselâm, rivayetlere göre, Rebiülevvelin 2. ya 8. ya 12. gecesinde dünyaya geldi” denmiş.

    2 Benlizâde’nin Peygamberin hayatını da içeren Ravzatü’l-Ahbab’ında (İst. 1871) doğumu ve vefatı için kesin tarih yok. Zilhicce ayında hac arefesi gecesinde ana rahmine düştüğü; Fil Vak’asında, bu vak’adan 55 veya 40 gün sonra, 30 veya 40 yıl sonra; Rebiülevvel veya Ramazanda, Rebiülevvelin ilk pazartesi, 8. ya 10. veya 12. gecesi doğduğu; Peygamber’in de, “Pazartesi günü doğdum, ilk vahiy de pazartesi günü indi, Hicret’te pazartesi günü Mekke’den ayrıldım, Medine’ye de Pazartesi günü ulaştım” dediği, vefatının da pazartesine rastladığı; ehl-i hesaba göre Rum aylarından Nisanın ilk günü ya 20 veya 28’inde, Nuşirevan’ın tahta çıkışının 42. yılında, İskender’in ölümünden (MÖ 333) 882 yıl sonra doğduğu; İbn Cevzî (öl.1201) de “Hz. İsâ zamanından Peygamberin vefatına dek 600 yıl geçtiği” anlatılıyor. (2)

    3 Feraizcizâde M. Said’in Tarih-i Gülşen-i Maarif (İst. 1805) adlı yapıtında da Peygamberin, Hz. İbrahim’den 2100; Hz. İsa’nın urucundan (Nisan 29 yılı) 600 sene sonra (Miladi 582), “Eshab-ı Fil” senesinde; babasıyla annesi Recep ayı başında Cuma gecesi zifafa girdikleri hesabıyla (9 ay 10 gün sonra) Rebiülevvel ayı’nın 12. pazartesi (23 Nisan gecesi) doğduğu yazılı. (3)

    Sadece 25 senelik bir Türk icadı
    14. yüzyıl minyatüründe Sütanne Halime’nin Hz. Muhammed’i emzirmesi.

    Sonuç olarak Hz. Peygamberin doğum yılı bilinmiyor. 12 Rebiülevvelin doğum günü; Kur’an’daki Fil suresinde (4) değinilen vak’anın bilinmeyen tarihinin doğum yılı sayılması da İslâmî bir kabuldür. Bu kabulleri Miladi takvimle hesaplamanın olanağı yoktur.

    Hz. Muhammed’in peygamberlik öncesi yaşamını öğrenmek için öncelikle 6. yüzyıl Hicaz Araplarının takvim yöntemleri bilinmeli. Düşünmeli ki 2. Halife Ömer, ilk kez bir Arap-İslâm yıl-ay-gün takvimi düzenlerken, Hz. Peygamberin doğumunu veya vefatını değil, en doğru bilinen “Hicret”i başlangıç kabul etmiştir.

    Arap âleminin eski gelenekleri araştırılmadan 15 asır sonra zorlama hesaplamalarla biri Kamerî, diğeri Milâdî iki doğum tarihi ve yıldönümü kutlamak doğru mudur? Bizden öğrenip (!) 20 Nisan’da Kutlu Doğum Haftası düzenleyen Müslüman ülke var mıdır?

    İftar – sahur vakitlerindeki çelişkiler, bir gün önce bir gün sonra başlayan Ramazan-bayramlar, İslâm dünyasındaki çelişkilerin kanıtları. Bunları çözememişken Türkiye’ye özel Kutlu Doğum Haftası törenleri, İslâm dünyasını “Türkler nereden biliyor?” diye gülümsetiyor olmalı.

    1) Anuşurevan, Husrev I. Sasanî hükümdarı (531-579)
    2) C.I. ss 92 vdd.
    3) c.1, s 79-84.
    4) Yemen valisi-meliki Ebrehetü’l-Eşrem Yemenlileri hac’dan caydırmak için fillerle güçlendirdiği ordusuyla Kâbe’yi yıkmak için sefere çıkmış. Savunmadaki Kureyşliler dağlara çekilmişler. Allah, ebabil kuşlarına gökten yağmur gibi taşlar yağdırtarak Ebrehe ordusunu helâk etmiş. Yemen’e dönen Ebrehe de ölmüş. Bu seferin 569 veya 570’te olduğu sanılıyor.

    1989’da kutlamalar başladı 1994’te tarih sabitlendi

    Etkinlik, hep siyasetin gölgesindeydi. 23 Nisan’a denk gelmesi yüzünden son değişiklik 2008’de yaşandı.

    vSadece 25 senelik bir Türk icadı
    İlk kutlamanın ‘Muhammed’ yazılı logosu.

    Kutlu Doğum Haftası ilk kez 12-17 Ekim 1989 arasında Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) tarafından düzenlendi. Etkinliklerin Mevlid Kandilini takip eden hafta boyunca sürdürülmesi planlandı. Dönemin TDV yayın kurulu üyesi Mümtaz’er Türköne, ilerleyen yıllarda o süreci ayrıntılarıyla anlatırken (18 Nisan 2010, Zaman) etkinlik teklifinin kurul başkanı Profesör Süleyman Hakkı Bolay’dan, isim önerisinin de Ayvaz Gökdemir’den geldiğini belirtti. Temel amaç Hz. Peygamber’in doğumunu camilerin dışına taşan, konferanslar, sergiler, yarışmalar, tasavvuf musikisi konserleri gibi modern hayatın içine giren etkinliklerle kutlamaktı. Türköne, gün belirlenmesi konusunda “İlerleyen yıllarda, Mevlid Kandili kış aylarına tesadüf edince, Kutlu Doğum’u sabitlemeye karar verdik. Miladî takvime göre nisan ayında bu hafta, Diyanet’in önayak olmasıyla ‘Kutlu Doğum Haftası’ olarak ilan edildi” diye aktardı. Nitekim, 1994’ten başlayarak 20-26 Nisan haftası seçildi. Söz konusu haftanın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramına denk gelmesiyle etkinliklere farklı anlamlar yüklendi. Özellikle 2012’de kapatılacak olan Diyarbakır merkezli Mustazaflar ile Dayanışma Derneği’nin, 22 Nisan 2007’de düzenlediği Kutlu Doğum Konferansından medyaya yansıya görüntüler üzerine 27 Nisan gecesi Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinden “e-muhtıra” olarak adlandırılan bir basın açıklaması yayınlandı. Metinde Kutlu Doğum etkinliklerinin üzerinde duruldu, TSK’nın ‘kanunlarla verilmiş açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza ettiği’ kaydedildi. Ertesi yıl Mart ayında Diyanet İşleri Başkanlığı, “Kutlu Doğum Haftasının, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramına alternatif kutlama olarak gösterilmesine yol açması” gerekçesiyle etkinliklerin 14-20 Nisan haftasına çekildiğini açıkladı. Etkinlikler 2008 yılından bu yana söz konusu haftada düzenleniyor.

    Sadece 25 senelik bir Türk icadı
    Açılış manşetlerde Etkinlik birinci yılında gazetelere ancak ‘başörtülü kızlar’ın protestosuyla yansıyabildi. Başörtüsü ve irtica vurgusu uzunca bir süre değişmeyecekti; Tercüman, 13 Ekim 1989.
  • Gökten bir dede düştü

    Gökten bir dede düştü

    Abdülaziz Azer Bey

    Babamın babası Abdülaziz Azer Bey’i hiç tanımamıştım. Onunla ilgili bir şeyler öğrenmeye çalıştığımda neden annem hep ürpererek bir besmele çekiyor ve neden babam bir küfür sallayıp konuyu kapatıyor, bilmiyordum. Bir gün babam, Nuh Nebiden kalma bir çantanın içindeki eski fotoğrafların arasından birini çıkarıp önüme koydu. “İşte deden” dedi. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Çok yüksekçe bir yerden İstanbul Boğazının sularına atlamakta olan kişinin yüzü seçilmiyordu. “Ne görüyorsun?” diye sordu babam. “Neresi burası” diye soruyla karşılık verdim. “Kanlıca. Kıbrıslı Yalısı derler oraya” dedi babam. “Bu adam ne yapıyor sence?” “Denize atlıyor” diye yanıtladım. “Hayır daha dikkatli bak.” Hiçbir şey anlamıyordum. Nihayet babam kendi sorusunu yanıtladı: “İnsanların üstüne atlıyor.” Tekrar fotoğrafa baktım. Hakikaten bir tuhaflık vardı. Dedemin atladığı yer karenin dışında kalmıştı. Fakat karenin dışında kalmış bir platformdan o kadar uzağa bir sıçrayış gerçekleştirmesi pek akla yakın gelmiyordu. “Niye böyle bir şey yapıyor ki?” “Çünkü deden şeytanın ta kendisiydi” dedi babam. Uzatmamaya karar verdim. Belli ki baba oğul arasında sıkıntılı bir ilişki söz konusuydu.

    Gökten bir dede düştü

    Yıllar sonra bir sohbet sırasında psikiyatrist arkadaşım Halim’e, hangi nedenle hatırlamıyorum, dedemin adını söyleyiverdim. “Abdülaziz Azer! Biliyorum ben bu ismi. Mazhar Osman’ın vaka dosyaları arasında görmüştüm.” Mazhar Osman? Hani şu, Türk ruhbiliminin öncüsü, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi kurucusu meşhur doktor…“Bir akrabası arkadaşım olur” diye açıkladı Halim. “Bazı vaka analizlerini incelememe izin vermişti.” Dedemin bir ruh hastası olduğunu öğrenmek, neden bilmem içimi rahatlatmıştı. Belki babamın ona karşı duyduğu nefreti bir ölçüde haklı gösterdiğinden. Birkaç hafta sonra Halim dedemin dosyasıyla çıkageldi. “Hakikaten enteresan adammış şu senin deden” dedi gülerek. “Mazhar Hoca’ya göre paranoid şizofreni” diyerek önüme çok eski ve kalın bir dosya koydu. İsimler, resimler ve yazılarla dolu bir yığın sayfa. “Nedir bu?” “Dedenin insanlar hakkında tuttuğu notlar.” “Hangi insanlar?” “Şoförler, badanacılar, ev kadınları, serseriler… Hepsinin resmi ve kısa biyografisi mevcut. Mazhar Hoca’ya söylediğine göre bu insanlara bir teklifte bulunuyormuş. Hayatta en çok istedikleri şeyi gerçekleştirmeyi vaat ediyormuş onlara.”

    Dedemin deli değil de bir dolandırıcı olduğunu düşünmeye başlamıştım. “Karşılığında ne istiyormuş peki?” “Enteresan olan o zaten, sadece bir imza.” Hakikaten bu kısa biyografilerin altında, eciş bücüş kızıl imzalar vardı. “Hepsi kırmızı kalemle atılmış. Mürekkebi de epeyi taşırmışlar nedense” dedim. “Hah işte o mürekkep var ya” dedi Halim, “mürekkep değil, kan. Dedenin anlattığı kişiler bu sayfaları kendi kanlarıyla imzalamış.” “Yani şey gibi mi…” diye geveledim. Halim güldü. “Evet Mephistofeles, nam-ı diğer İblis gibi.”

    İşte dedemin lanetli ruhlar envanterinin elime geçiş hikayesi böyledir. Bu noktadan sonra bana düşen, bu sayfalarda anlatılan kişilerin hikayelerini sizinle paylaşmak. Söz konusu satırların yazarı bir zırdeli midir yoksa Karanlıklar Lordu mu, bunun kararını vermek de size düşüyor.

  • Kuvvetler ayrılığı da nereden çıktı

    Kuvvetler ayrılığı da nereden çıktı

    Efendim bu Yunan filozoflar hep ciddi meselelere kafa yormuştur. O zaman tabii “Sofokles’in oyunundaki kızı izledim. Bu kız Yeni Atina’yı simgeliyor” gibi magazinle karışık ahkâm kesmek mümkün değil. Madem çiftin çubuğun yok, balığa çıkmıyorsun, savaş desen hep bakayasın; o zaman böyle şeylere kafa yoracaksın.

    Şöyle ki; insanlar en başta kendilerini tehlikelere karşı koruyan en güçlü kişiyi kral yapıyorlar. Ama günü geliyor bu kral ölüyor ve oğlu başa geçiyor. Ama baba oğul bir değil ki? Baba esiyor gürlüyor ama oğlu sünepenin teki. İlk kraldan sonra gelen ikinci, bilemedin üçüncüsü tırt çıkıyor ve krallık tiranlığa dönüşüyor. Tiranlık halkı bezdirince yıkılıyor. Halkın bel bağladığı ekâbir kişilerin kurduğu düzene de aristokrasi deniyor ve âkıl adamlar yönetime geliyor. Tabii aralarında dönemin Orhan Gencebay’ları, Murat Belge’leri var ama nasıl Gencebay’ın oğlu arabeskçi değil punk rock’çı, Belge’nin oğlu edebiyat profesörü değil spor yazarıysa, bunlar da babalarına çekmiyor. Krallık nasıl tiranlığa dönüştüyse; aristokrasi de oligarşiye dönüşüyor.

    Kuvvetler ayrılığı da nereden çıktı
    Romalılar kendi tiranlarını yıkarken yasamayı, yürütmeyi falan birbirinden ayırıyor.

    Tabii halk yine yaka silkiyor ve “bari biz yönetelim” diye demokrasiyi kuruyor. Demokrasi dediysem; ANAP yok, Kamer Genç yok, Cemil Çiçek yok ama iyi kötü bir demokrasi var işte. Ama bir iki kuşak sonra ağzı laf yapan, her karşı çıkanı “Bunlar içimizdeki Persler, İskitlerdir” diye suçlayan demagoglar iş başına geliyor ve demokrasi oklokrasiye, yani çoğunluk diktasına dönüşüyor. Atina’nın en güzel yerlerini imara açıyor, durduk yere Spartalılarla savaşıyorlar. Millet de gaza geldiği için bir süre bu rejimi savunuyor; “lahdimizle geldik” diye mermer lahitlerle lideri karşılıyor. Ama gel zaman git zaman bakıyorlar ki bu iş böyle yürümez, aralarından biri o lideri deviriyor, kral oluyor ve hoop en başa dönüyoruz.

    Kuvvetler ayrılığı da nereden çıktı

    Bu böyle sar makarayı sar sar sar şeklinde devam ediyor. Döngüyü fark eden Romalılar “Yahu sistemlerin hepsi, kuvvetler tek elde toplandığı için bozulmuş diyor ve yasamayı, yürütmeyi falan birbirinden ayırıyorlar. Asker, ülkeyi yöneten Konsül’ün emrinde. Ama Senato var Konsül’ü seçiyor, isterse de indiriyor. E halk tribünü var, bizim eski açık gibi; onların da veto hakkı falan var. Böylece Sezar’a kadar götürüyorlar işi.

    Kuvvetler ayrılığı da nereden çıktı

    MÖ 2. yüzyılda, Polybius bu uygulamayı not ediyor. İki bin yıl sonra onun yazdıklarını bu kez Montesquieu (kafanıza göre okunur) yorumluyor. Yakın zamanda ABD’yi kuranlar da “biz de Roma gibi olalım” diyorlar. Hem binaları Roma mimarisinde yapıyorlar hem de kuvvetler ayrılığını uyguluyorlar. Artık mimarisine tav oldukları için mi sistemi alıyorlar, sistemi aldıkları için mi ortalığı sütuna dikilitaşa boğuyorlar, o kadarını bilemiyorum.

    Kuvvetler ayrılığı da nereden çıktı


  • Masum robottan zalim canavara

    Masum robottan zalim canavara

    Yunan mitolojisinden bu yana insanlık kendi icatlarının denetimi altına girmekten, yapay kölelerinin isyanından hep korktu. Daha 1863’te ortada ne robot ne bilgisayar varken İngiliz bilimkurgu yazarı Butler herkesi uyarıyordu: “Makinelere karşı savaş hemen ilan edilmelidir. Merhamet yok!”

    Tutkulu bir bilim adamı, dünyayı kontrol edecek bir süper makine geliştirmek için uğraşırken teknoloji karşıtı radikal bir grup da bunu engellemek üzere harekete geçer… Mayıs sonunda gösterime giren Evrim (Transcendence) adlı film, ilk bakışta teknolojik kıyamet temalı benzerlerinden farksız görünüyor. Ancak ABD’li bilim adamı Stephen Hawking’in filmi seyrettikten sonra, yapay zeka çalışmalarının insanlığın geleceği açısından gerçek tehditler barındırdığını belirten bir makale yazması (1.5.2014, the Independent), konuyu fantezi boyutundan çıkardı. Bu tehlikenin Hawking’in belirttiği gibi çok mu yakın yoksa çok mu uzak olduğu günümüzün tartışma konusu.

    İnsanlar bir yandan bilinçaltlarında dünya üzerinde denetimi kaybetme korkusu yaşarken bir yandan da kendi suretlerini yapmaktan da geri duramadı. Tarih, iki temel iç güdünün çelişkisine dair tartışmalarla dolu.

    robokkkk
    ABD’li Frank Kelly Freas’ın Astounding Science Fiction dergisinin Ekim 1953 sayısı için kapak çizimi.

    Bu tartışmaların Yunan mitolojisinden başlayarak 20. yüzyıla uzanan çizgisini göstermek için işte çarpıcı bir örnek: Mitolojik bir Yunan öyküsüne göre, Kıbrıslı heykeltıraş Pygmalion, fildişinden oyduğu güzel kadın heykeline o kadar tutkuyla bağlıydı ki, tanrıça Afrodit’e “bana ona benzeyen bir gelin ver” diye yalvardı. Evine döndüğünde, heykelin canlandığını gördü.

    1912’de İngiliz yazar George Bernard Shaw’un Pygmalion adlı oyunu Londra’da sahneye kondu. Oyunda Profesör Higgins adında bir dilbilimci, Eliza Doolittle adlı bozuk telaffuzlu eğitimsiz bir kızı sokaktan alıp hanımefendiye dönüştürüyor, ona güzel konuşmayı öğretiyor ve sonunda Pygmalion gibi, yeniden yarattığı bu kadına aşık oluyordu. Bu oyun, 1964’te My Fair Lady adlı bir müzikal filme ilham vermişti.

    Aynı yıl, Amerikalı bilgisayar uzmanı Joseph Weizenbaum, bir doğal dil işleme programı yazmaya başladı. Bir bilgisayarın bir insanla ‘konuşabildiği’ bu programa ‘ELIZA’ adını verirken Yunan mitolojisinden başlayan zincirin bir parçası olduğunu çok iyi biliyordu.

    robotveadam
    Japonya’da 1932’de çekilen bu fotoğraf, coğrafyaya göre yapay zeka tasvirlerinin de farklılaştığını gösteriyor.

    Weizenbaum, 20. yüzyılın öncü yapay zeka uzmanları arasında yer aldığı gibi, bu uğraşın ahlakî yönüne de önem veren bir bilgindi. 1976’da yazdığı kitabında (Computer Power and Human Reason – Bilgisiyar Gücü ve İnsan Mantığı), insanlara özgü bilgeliğe, merhamete sahip olamayacakları için bilgisayarlara hiçbir zaman yetki tanınmaması gerektiğini belirtiyordu.

    Aslında insanlar kendi yarattıkları makinelerden hep korktu. İngiltere’de dokuma makinelerinin ortaya çıkmasının ardından, 1810’larda işçilerin kendilerine rakip olarak gördükleri bu yeni araçları yakıp yıktığı Luddit ayaklanmaları korkunun boyutlarını gösteriyordu. İngiliz yazar Mary Wollestonecraft Shelley, Frankenstein veya Modern Prometheus adlı ünlü romanını tam bu sırada yazmıştı (1818). Bu roman, iki yüzyıl önce yazılmış olmasına rağmen, insanların yapay zekayla yüzleşmesini bütün yönleriyle ele alıyordu. Romanın kahramanı Victor Frankenstein, insansı bir ‘canavar’ yani yapay zeka yaratan saplantılı bilgindi. Onun yarattığı canavarsa, yaratıcısına isyan etmesiyle, hatta üreme isteğine kapılmasıyla, yapay zekanın denetlenemez bir felakete yol açabileceği ihtimalini kanıtlıyordu.

    11-Frankenstein-ve-canavar
    Dr. Frankenstein, kendi yarattığı ‘canavar’ın evrimi karşısında dehşete düşmüştü.

    Yapay zekanın öncülü olan ilk makineler, insana yardımcı olacak basit mekanik düzenekler, bir çeşit yapay köleler olarak tasarlanmıştı. Kralları ve sultanları hayrete düşüren bu ilk robotlarla ilgili yarı efsanevi öyküler yazılmış, resimler yapılmıştı. Örneğin Çin’de 5. yüzyılda kaleme aldığı sanılan Liezi adlı ünlü metinde, Zu kralı Mu’ya takdim edilen bir robotun şarkı söylemesinden, hatta göz kırpmasından söz ediliyordu. Homeros’a göre, tanrılara sofrada üç ayaklı robotlar hizmet etmekteydi. Bir gün geldi, bu hayaller gerçeğe dönüştü. Bugün “otomata” veya “otomaton” denilen ilk robotlar yapıldı. Öncülerden en ünlüsü bugün Şırnak’a bağlı Cizre’de 12. yüzyılda doğan bilim adamı El Cezeri’ydi.

    39. METROPOLIS_
    Alman Fritz Lang’ın filmi Metropolis (1927) üretim sisteminin makineleşmesini temel alıyordu.

    Zaman ilerleyince zeka gösterisi sergileyen araçlar da yapılmaya başlandı. Pascal’ın (öl. 1662) 1642’de geliştirdiği hesap makinesi bunlardan biriydi. Bilimsel gelişmelerin büyük heyecan yarattığı 18. yüzyılda gelindiğinde Avrupa bir otomaton çağı yaşadı. Arasında en ünlüsü hiç kuşkusuz ‘Türk’tü. Avusturyalı mucit Kempelen’in (öl. 1804) 1770’te yaptığı bu satranç otomatı, zekice kurgulanmış ve içine saklanan bir insan tarafından yönetilen bir oyuncaktan ibaretti ama satranç oynayabilen bir makine fikri, insanları büyüledi. Bugün, gerçek bir makinenin satranç ustalarını terletebileceğine eminiz. IBM’in geliştirdiği Deep Blue bilgisayarının 1997’de dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov’u yenmesi, iki yüzyıl önce ‘Türk’ün Avrupa saraylarında yarattığına benzeyen bir ilgiyle karşılandı.

    Peki satranç oynamakla yetinen bir bilgisayarın, büyükustaları, dünya şampiyonlarını mahçup etme dışında ne zararı olabilirdi? Buna rağmen, yapay zekaya sahip makinelerin insanlık için tehdit olacağı fikri, Frankenstein romanıyla bitmemişti. İngiliz bilimkurgu yazarı Samuel Butler (öl. 1902) , bu felaket tellallarının en önemlilerindendi. 1863’te yazdığı Darwin Makineler Arasında başlıklı makalesi, yankıları bugüne ulaşan bir kaygıyı ortaya koyuyordu: “Kendi mirasçılarımızı kendimiz yaratıyoruz. (…) Makineler günden güne etkinliklerini artırıyor; her gün onlara daha da bağımlı hale geliyoruz.” Makalenin sonu, bugün “yeni-luddit” denilen bir öneriyle bitiyordu: “Onlara (makinelere) karşı ölümüne savaş hemen ilan edilmelidir. İstisna yok, merhamet yok; soyumuzun ilk haline geri dönelim, hemen şimdi.”

    KASPAROV
    İnsan beyninin, yapay zekaya en medyatik mağlubiyetini satranç efsanesi Kasparov, Deep Blue adlı bilgisayara karşı yaşadı.

    Butler bunları yazdığı sırada daha ortada ne robot, ne bilgisayar vardı. ‘Robot’ kelimesi ancak 1920’de Çek yazar Karel Čapek’in R.U.R. adlı oyunuyla ortaya çıktı. Oyunda fabrika işçisi olarak kurgulanan ve ‘Robot’ denilen yaratıklar isyan ederek dünyayı ele geçiriyordu.

    Čapek bu oyunu, modern savaş makinelerinin Avrupa nüfusunu biçtiği 1. Dünya Savaşı sonrası bir dönemde kaleme almıştı. Ancak tuhaf bir şekilde, bugün ‘Yapay Zeka’ dediğimiz alanın başlangıcı, yine böyle bir felaketin yaşandığı 2. Dünya Savaşı’ndaki şifre çözme faaliyetlerine ve sonrasındaki ilk bilgisayarlara denk geldi. 1956’da Amerikalı bilim adamı John McCarthy ‘yapay zeka’ tabirini ilk kez ortaya attı.

    Aynı anda, bilgisayarlı ve robotlu bir yaşamın doğuracağı ahlaki sorunlar da gündeme geldi. Amerikalı bilimkurgu yazarı Isaac Asimov’ın 1942 tarihli Runaround adlı öyküsünde ortaya attığı ünlü ‘üç robot yasası’na göre bir robot; bir insana zarar veremez; insanın verdiği emirlere uymak zorundadır; kendisinin zarar görmesine izin veremez.

    robotadam
    Robotların sempatikliğine aldanmayın. Ya dünyayı ele geçirirlerse?
    Popular Science, Eylül 2006

    Asimov, öykülerinde basit ve yalın gibi gözüken bu yasaların pratikte nasıl çelişkilere yol açabileceğini, insanlığa dost bir yapay zeka yaratmanın ne kadar zor olduğunu ortaya koyuyordu. 1970’de Japon bilimadamı Masahiro Mori “Tekinsiz Vadi” teorisini ortaya attı. Jentsch ve Freud’dan esinlenen bu teoriye göre, robotlar gerçek insana ne kadar benzerse, insanlar onlardan o kadar tiksinecekti. Belki de yapay zeka korkumuzu en iyi açıklayan, bu estetik ve psikolojik kuramdı.

    Yapay zekayla ilgilenenler, pek çok farklı disiplinlerden yararlanarak bugün doğal kabul ettiğimiz araç ve programları geliştirdi. Araştırmalarda ortaya çıkanların en önemlisi, uzmanların, gerçek insan zekasının ne kadar karmaşık olduğunu fark etmesiydi. Yapay zeka muhalifleriyse etik kurallar oluşturan ılımlı eleştirmenlerden teknolojiye savaş ilan eden “Yeni-Luddit” eylemcilere kadar geniş bir yelpazede mücadele etmeye devam ediyor diyor.

    Vizyon

    3

    Evrim (Transcendence) Yönetmen: Wally Pfister Oyuncular: Johnny Depp, Rebecca Hall, Morgan Freeman

    İlk robotun merkezi: Cizre

    Cizre’de doğup orada ölen El Cezeri (1136-1206), bölgedeki Artuklu Beyliği’nin hizmetinde çalışmış, yaptığı marifetli mekanik araçları birkaç kitapta toplamıştı. Örneğin Kitab fi marifet el-hiyel el-hendesiyye adlı eserinde yer alan ‘fil saati’ merkezkaç kuvvetiyle çalışan, saat başı çalan, gelişmiş bir araçtı. Sonradan yapılan örnekleri, İsviçre’deki saat müzesinden Dubai’deki bir alışveriş merkezine kadar birçok yerde günümüz insanlarına bu öncü mucidin mekanik becerileri hayal gücüyle nasıl birleştirdiğini gösteriyor.

    fil
    1001 Inventions, 2005