Etiket: Sayı: 64

  • İstanbul Sözleşmesi: Kadınların kazanımları şiddetin bahanesi oldu

    İstanbul Sözleşmesi: Kadınların kazanımları şiddetin bahanesi oldu

    2000’lerin başında kadına karşı şiddeti önlemeye yönelik kanunlarda değişiklikler yapıldı ve kadın hareketi önemli kazanımlar elde etti. Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’ne de ilk imza atan ülkeydi. Fakat ne yazık ki bu imzalar ve değişiklikler kadınların hayatına yansımadığı gibi, yaşanan şiddet ve ayrımcılığın bahanesi olarak kullanılmaya da başlandı. 

    Yeni binyıla büyük umutlarla girdiğimizde Türkiye’de kadınlar yasalar önünde halen ciddi ayrımcılıklara maruz kalıyordu. Medeni Kanun’a göre ailenin reisi erkeklerdi. Bir kadına tecavüz eden kişi o kadınla evlenmeyi “kabul ederse” yeterince zaman geçtikten sonra cezadan kurtulabiliyordu. Türk Ceza Kanunu’na (TCK) göre kadınların bedenleri kendilerine değil, topluma aitti; kadınların beden bütünlüklerine karşı işlenen cinsel suçlar da “Topluma Karşı Suçlar” başlığı altında ele alınıyordu. Kadınları şiddetten korumayı amaçlayan ve 1998’de yürürlüğe giren 4320 sayılı “Ailenin Korunmasına Dair Kanun” ise henüz ilk yıllarındaydı. 

    2000’lerin başları ise Türkiye’de kadın hakları konusunda hızlı bir dönüşüme sahne oldu. Türkiye kadın hareketinin yoğun kampanyaları sonucunda ilk önce Medeni Kanun değişti. Aile reisliği yalnızca erkeklere tanınmış bir hak olmaktan çıktı, “Evlilikte edinilmiş mallara eşit katılım” yasaya girdi. Sonrasında TCK bünyesinde cinsel suçlar “Kişilere Karşı Suçlar” başlığına alınmış, tecavüz faillerine karşı evlilik yoluyla verilen cezasızlık ortadan kaldırılmış oldu. Evlilik içi tecavüz, dünyadaki çoğu ülkeden önce, TCK’da suç olarak ele alındı. Kadın hareketinin yoğun çabaları ile daha birçok önemli yasal ve yönetmelik düzeyinde değişiklikler oldu. 

    ‘İstanbul Sözleşmesi’, 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da düzenlenen 121. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısında, Türkiye adına Ahmet Davutoğlu tarafından imzalanmıştı.

    Tüm bu gelişmeler Türkiye’de kadınların yasalar önünde eşitliğini önemli ölçüde ileri götürse de bu gelişmelerin günlük hayata yansıması, kadınların haklarına erişebilir hale gelmesi daha uzun ve çetrefilli bir süreçti elbette. 

    Kadına yönelik şiddet konusu da kadın hareketinin konuyu gündemleştirmesi ve görünür kılması ile birlikte gerek Türkiye’de, gerekse uluslararası alanda giderek daha fazla ele alınmaya başladı. Bu çalışmaların Avrupa Konseyi düzeyindeki yansıması da Konsey’in oluşturduğu uzmanlar grubu, Kadına Yönelik Şiddet ve Hane İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele için Geçici Komite (CAHVIO) oldu. CAHVIO, 2009–2010 arasındaki yoğun çalışmalarıyla kadına yönelik şiddet alanında bağlayıcılığı olan ilk ve en geniş kapsamlı sözleşmeyi hazırladı. Tam adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan belgenin uluslararası alanda kullanılan kısa adı “İstanbul Sözleşmesi”; 2011’in ilk yarısında Avrupa Konseyi’nin dönem başkanı olan Türkiye hükümetinin yoğun çabaları bunu 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılmış olmasından dolayı konuldu. 

    Kadın örgütleri, aileyi yıkanın İstanbul Sözleşmesi değil, erkek şiddeti olduğunu vurguluyor. 

    Türkiye, Sözleşme’nin hem ilk imzacısı hem de parlamentosunda onaylayarak taraf olan ilk ülkeydi. Sonraki iki– üç sene içerisinde de Sözleşme’nin uluslararası çerçevede tanınması için yoğun çaba sarfetti. Aynı zamanda, Sözleşme henüz yürürlüğe girmeden, kadına yönelik şiddete dair kanunu (4320 Sayılı Kanun) İstanbul Sözleşmesi’yle uyumlu hale getirmek için çalışmaya başlamıştı bile. 2012’de yürürlüğe giren 6284 Sayılı Kanun, bir öncekinden çok daha detaylı, kadınları şiddete karşı korumak ve suçluları cezalandırmak konusunda çok daha etkin olacağına inanılan bir kanundu. 

    Ancak geldiğimiz noktada, ne 6284 Sayılı Kanun’un ne de 2000’lerin başındaki kazanımların kadınların hayatına yansıdığını göremiyoruz. Dahası bu kazanımlar, kadınların yaşadığı ayrımcılık ve şiddete bahane olarak kullanılıyor! Gerek İstanbul Sözleşmesi, gerekse 6284 gibi diğer kanunlarla kadınlara tanınan haklar, erkeklerin varolan “erklerini” kaybetme endişelerinin baskısı ve siyasi alanda gördükleri destek ile saldırı altında. 

    6284 kadınların can güvencesi 2017’de “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” için eylem yapan kadınlar, 6284 Sayılı Koruma Kanunu’nun etkin bir şekilde uygulanmasını talep etmişti. 

    Emine Bulut cinayeti sonrası cinayeti öven paylaşımlar yapan kişi ve kurumlar, bir insanın yaşam hakkının elinden alınmasını, erkeklerin cinnetine, erk kaybına bağlayarak meşrulaştırmaya çalışan sesler ne yazık ki yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Türkiye’nin aile yapısını, özellikle de “İstanbul Sözleşmesi gibi Batı kaynaklı baskılardan” kurtarmaya çalıştıklarını iddia eden bu grup, tam da “baskılarından” şikayet ettikleri Batı’daki benzer, çoğu katı Hıristiyan gruplarla birebir aynı argümanları kullanıyor, aynı sözcük ve yöntemlerle kadın haklarına saldırıyorlar. 

    Küresel çapta yükselen hak karşıtı hareketler, endişe verici bir şekilde, politik ve ekonomik güç kazanıyor. Seslerini duyuracak daha fazla mecra buldukça, İstanbul Sözleşmesi gibi önemli kazanımların feshedilmesi için giderek daha ciddileşen taleplerde bulunuyorlar. Bu hak karşıtı hareketlerin ülkelere özgü olmadıklarını, varolan ataerkil, kapitalist, imtiyazlı sınıfın imtiyazlarını devam ettirmeye yönelik hareketler olduklarını görmek ve onları bu şekilde açık etmek, kadınların kazanılmış haklarını kaybetmemesi için en önemli adımlardan olacak. 

    Türkiye’nin şiddet karnesi

    Etkin soruşturma için bağımsız kurum şart

    İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını denetleyen uzman komite, GREVIO, Türkiye’yle ilgili değerlendirme raporunu 15 Ekim 2018’de açıkladı. Rapora göre Türkiye’nin, ilk imzacısı olduğu sözleşmeyi hayata geçirmek için daha uzun bir yolu var. İşte raporun öne çıkan başlıkları: 

    • Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadeleye engel olan iki konu var: Devletin genel politikalarının kadın-erkek eşitliğine olan etkilerinin gözardı edilmesi ve hükümet yetkililerinin kadınlara yönelik geleneksel rolleri destekleyen açıklamaları ile OHAL sürecinde ve devamında yürütülen güvenlik politikaları, Güneydoğu’da sürmekte olan operasyonlar ve toplu işten atılmalar nedeniyle azalan kamu kaynakları. 

    • Boşanma Komisyonu Raporu ve “ailenin güçlendirilmesi” adı altında kadınların bireyselliklerine ve aile içindeki kadınların hak ve özgürlüklerine yapılan saldırılar hassasiyetle ele alınmalı. 

    • Kadına yönelik şiddet konusunda “zorunlu arabuluculuk” uygulaması kesinlikle yasaklanıyor. Türkiye’de şiddet vakalarında arabuluculuk zorunlu olmasa da, mağdurlar bazı durumlarda bu konuyla ilgili aydınlatılmıyor. Kadınlar, arabulucunun önünde kendilerine şiddet uygulayan erkeklerle yüzyüze gelmelerinin zorunlu olduğunu düşünebiliyorlar. 

    • Israrlı takip (dijital alandaki tezahürleri de dahil olmak üzere), zorla evlendirme ve 15-18 yaş aralığındaki kız çocuklarına cinsel şiddet suçlar, yasalarda ayrı olarak tanımlanmalı. 

    • Yalnızca kadına şiddet alanında çalışan ve ilgili bütün dillerde hizmet veren acil telefon yardım hatları ve yine benzer şekilde yalnızca cinsel şiddet mağdurlarına hizmet verecek olan tecavüz kriz merkezleri kurulmalı. 

    • Koruma kararlarının faillere bildiriminde, kararların uygulanmasında ve soruşturma esnasında kanıt toplarken gerekli özeni ve dikkati göstermek konusundaki aksaklıklar düzeltilmeli. 

    • Kolluk güçlerine olan güvenin zayıf olması ve bu güçlerin önleme ve koruma konularında yetersiz kalması nedeniyle aksaklıklar devam ediyor. Özellikle kolluk güçlerinin işlediği iddia edilen kadına karşı şiddet vakalarında etkin soruşturma yapacak bağımsız bir kurum bulunmuyor. 

    • 2016-2020 Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı hedefleri çerçevesinde bütün belediyelerin sığınak açmakla ilgili yükümlülüklerini yerine getirmesi gerekiyor. 

  • Bir zamanlar Sirkeci, İstanbul’un merkezi

    Bir zamanlar Sirkeci, İstanbul’un merkezi

    1950’li hatta 60’lı yılların başlarına kadar, gerek Anadolu’dan gerekse Trakya yönünden gelen bütün şehirlerarası otobüslerin son durağı Sirkeci ve civar sokaklardı. Şehre gelenlerin ilk durağı da, Sirkeci ve civarındaki her keseye uygun otellerdi. Taşradan gelenler, ilk olarak Sirkeci’ye “iltica” ediyorlardı. 

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde yönetim değişikliğinden hemen sonra, sözü edilen sorunların en başında gelenlerinden biri kentin yeni bir otogara gereksinimi olduğu konusuydu. Gerçekten de Avrupa yakasında halen mevcut Alibeyköy ara terminali çok fena değilse de, son durak olan Esenler terminalinin feci durumu ortada. Kargaşa ve yoğunluk bir yana, bodrum katındaki labirent benzeri yapı gerçekten korku tüneli gibi. 

    Anadolu ve Trakya’da karayollarının gelişmesi, otobüs şirketlerinin firma bazında ve her firmanın kendi bünyesindeki genişlemeleri yüzünden, kente akın eden ya da buradan her yöne doğru ayrılan otobüslerin meydana getirdiği yoğun trafiği mevcut yapı kaldıramıyor artık. Yakın tehlike ise sistemin temelli kilitlenebileceğidir. 

    Trakya yolcuları

    Kendilerini memleketlerine geri götürecek otobüslerini bekleyen Trakyalılar.

    Bu koşulları gözönününde tutarak, güzel İstanbul’umuzun bir havalimanı kadar konfora sahip, rahat, fonksiyonel ve çağdaş bir ana otobüs terminali olması hakkıdır, diyoruz. 

    Hızla eskiyen mevcut Esenler otogarı, çok değil 35 yıl önce 1984’te açılmıştı. Eğer doğru ise Avrupa’nın en büyük, dünyanın da üçüncü büyük terminal yapısında 100’den fazla firmanın yazıhanesi ve tahsisli peronu, 5-6 bin çalışanı ve hemen her firmanın çeşitli semtlere servisleri var. Buna karşın yine de iyileştirmeye muhtaç, sıkıntılı bir yer. 

    Otobüs firmaları Şehirlerarası otobüs firmalarının yazıhanelerinin pek çoğu Sirkeci’nin Hocapaşa Caddesi taraflarındaki sokaklarda yer alıyordu.

    İstanbul’un bundan önceki ilk otogarı, surlar dışına doğru iletişimi rahatlatan Vatan ve Millet Caddelerinin açılmasından sonraki 70’li yıllarda, Topkapı surlarının hemen dışında açılmıştı. O da ortalama bir 25 yıl kadar hizmet vermişti. O alanda şimdi Topkapı kültür parkı ve Panorama 1453 Tarih Müzesi bulunuyor. Anadolu yakasındaki durum da pek farklı sayılabilir mi bilmem. Harem otogarının yapısal ve iletişim sorunları sözkonusu diye biliyorum. 

    Peki günümüzde durum böyle de, İstanbul’un hiç toplu otobüs garajı olmadığı yıllarda ne yapıyordu İstanbul’a gelip gidenler? 1950’li, hatta 60’lı yıllardan sözediyorum. 

    Firmalar ve bagajlar Burası Sirkeci’nin en geniş, en uzun ve park etmeye en uygun sokağı. Demiryoluna paralel uzanan bu sokağın adı İstasyon Arkası Sokağı. O zamanın otobüslerinde bagaj yeri otobüsün üzerinde idi. Bu fotoğraf 1926’da kurulmuş olan ve şu günlerde Almanlara satıldığı haberi verilen en eski otobüs firmasının aracı.
    Firmalar ve bagajlar Başka bir firmanın çeşitli şehirlere gidecek yolcuları yazıhane önünde bekliyorlar. 

    O zamanlar gerek Anadolu’dan gerekse Trakya yönünden gelen olsun, bütün şehirlerarası otobüslerin son durağı Sirkeci ve civar sokaklardı. Semtin bütün ara sokakları otobüs firmalarının yazıhaneleri ile doluydu. Otobüsler son müşterilerini yazıhane önlerine bırakırlardı. Giden otobüslerin yolcuları da ne olur ne olmaz hesabıyla biraz erken gelir, yazıhanelerin önünde öbek öbek bekleşirlerdi. 

    O zamanların otobüsleri de şimdikilere pek benzemezdi. Yolcu kapasiteleri daha düşüktü. Dolayısıyla sokak aralarına girebilecek ölçüde daha küçüklerdi. Motorları arkada değil, otomobillerde olduğu gibi önde bir çıkıntı halindeydi; bu bakımdan onlara “burunlu otobüsler” denirdi. Sayıları da çok olmadığından, Sirkeci’nin ara sokaklarında rahatça yer bulabiliyorlardı. 

    Gençlik günlerimin 10 yıla yakın süresi Babıali’de geçtiği için çok iyi bilirim o sokakları. Otobüslerin o mekanı niye seçtiklerini anlayabilmek için, saati biraz daha geriye alalım isterseniz.

    Arıza halleri Otobüslerin arızalanması sıklıkla görülen bir haldi. İstanbul ve Balıkesir’de (altta) arıza yapan otobüsler yolcular tarafından itiliyor. 

    Gençlik günlerim dedim ama, hatta daha önceleri çocukken, memleketim Edremit’ten Kartal’ın köyü olan Yakacık’a gelip gittiğimizde, vapur saatlerine göre bir gece biz de Karesi Oteli’nde kalırdık. Sirkeci otobüs semti olmadan çok önce oteller semti idi. Büyük bir çoğunluğu hiçbir lüksü olmayan, her keseye uygun ucuz otellerdi bunlar. Tabii DDT henüz ortaya çıkmadığından, tahtakurularının cirit attığı yerlerdi. Taşradan gelenler, ilk olarak Sirkeci’ye “iltica” ediyorlardı. 

    Aynı yöreden gelen insanlar belli otelleri tercih ettikleri için, bunlar genellikle yöreyi belirleyen isimlerle anılırdı. Karesi Oteli dediğim yer de bunlardan biriydi. Hemşehriler orada toplaşırlardı. Sirkeci’nin tam göbeğinde, bugün Kastelli iş hanının bulunduğu yerde yani Bahçekapı’dan gelen Hamidiye caddesi ile Babıali’ye tırmanan Ankara caddesinin tam köşesinde üç katlı ahşap bir oteldi. Tam karşı köşesinde ise zamanın ünlü hazır ilaç firmalarından Kanzuk Eczanesi yer alıyordu. O zamanın otellerinde lobi bulunmazdı; onun yerine kimilerinin altında kıraathane olurdu. Karesi Oteli’nin kıraathanesi de Babıali’ye yakınlığı dolayısıyla yokuşun az yarısındaki Meserret Kıraathanesi kadar ünlü sayılırdı. 

    Yemeklerimizi daima meydana bakan Konya Lezzet Lokantası’nda yerdik. Hediyelik lokum almak üzere Bahçekapı’ya doğru birkaç adım yürünürdü. Orada halâ mevcut olan Hacıbekir şekercisi vardı. Ankara caddesiyle Büyük Postane caddesinin kesiştiği yerde bulunan İzmir Şerbetçisi çok ünlüydü. 

    Acil servis Acil işi olanlar için Sirkeci-Anadolu dolmuş-taksi servisi.

    Caddenin karşı sırası ise ünlü köfecilerin sıralandığı yerdi. Oralarda Babıali’nin ünlü kişileri ile masa arkadaşı olma ihtimali çok yüksekti. Tırmanan yokuşun sağında Türkiye’nin en ünlü kitapçıları yer almışlardı. Yayınevi kavramı pek yaygın değildi. Kitapçı dediğiniz kişiler hem dükkân sahibiydiler hem de yayıncı. Daha yukarılarda ise efkâr-ı umumiyenin merkezi olan gazete idarehaneleri yer alıyordu. 

    50’li yıllarda Sirkeci, şehrin giriş çıkış kapısı gibiydi. Gar binasının burada bulunması, 19. yüzyıldan beri Sirkeci’yi bir merkez yapmıştı. Tren yolcuları Anadolu’dan gelip Haydarpaşa’ya inmişlerse de, yolculukları Galata köprüsündeki iskelede sonuçlanıyor, çoğunun yolu Eminönü üzerinden buraya düşüyordu. Vapurla Galata ya da Tophane rıhtımlarına çıksalar da, dağılımlar buradan oluyordu. 

    Sirkeci’nin merkez olmasındaki bir neden de, galiba Anadolu ile bağlantılı emanetçi ambarlarının varlığı idi. İstanbul’daki toptancılardan taşradaki ticaret erbabına mal taşıyan, hatta tek tek vatandaşların ihtiyacına cevap veren, bu bakımdan kente sık sık gidip gelen emanetçilerin yerleri de buradaydı. Benim şahsen gariblik yıllarımda kullandığım bir yatağım vardı. Onu dürüp büküp bohçaladıktan sonra Sirkeci’de bir emanetçiye bırakmıştım. Üzerine mazot gibi bir şey dökülmüş. Kokusundan dolayı bir daha kullanamamış, yataksız kalmıştım. Böyle acı bir anım da var. Sirkeci işte böyle bir yer. Daha doğrusu böyle bir yer idi. 

  • Müstesna bir biliminsanı ‘vakitsiz’ bir ölüm haberi

    Müstesna bir biliminsanı ‘vakitsiz’ bir ölüm haberi

    Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Halûk Dursun, Van-Erciş yolunda trafik kazası sonucunda hayatını kaybetti. Türkiye’nin en büyük iki müzesinde, Ayasofya’da ve Topkapı’da yöneticilik yapmış, uluslararası düzeyde tanınan bir biliminsanıydı.

    Yaşamın değersizliği, ölümün sıradanlığı giderek daha yaygın benimseniyor. Buna değerleri bilinmeyen, tanınmayanlar da dahil. İnsan ölümü herhangi bir canlı ölümü gibi algılanırken, “önemli” olanlara da basın-medya haberi açısından bakılıyor. Ecel ölümleri dışında en yüksek oranda ölüm faili, trafik. Cinayetler, düğünler, asker uğurlamaları da her can alışında haber oluyor. “Törenli” cenaze kaldırılmadığı günümüz yok. Bu, her gün önemli-değerli kayıplar verdiğimizin kanıtı. 

    Telafisi ve tesellisi olanaksız bir entelektüel açığı bırakarak Van-Erciş yolunda “mıcır-takla- şarampol” kazasında Prof. Dr. Halûk Dursun’un (62) yaşamdan kopuşu, faili olmayan bir trafik cinayeti değil de nedir? Halûk Dursun bir anda öldü, bir anda gömüldü! Hepsi iki gün. Haber değeri de o kadar: 20-21 Ağustos tarihlerinde gazetelerin kaza ve defin kutucuklarında, TV’lerin altyazılarında görüldü ve unutuldu! Bu, olağanlaşan bir önemsemeyiştir. Bu ve benzer vakaların gazete ve TV kanallarındaki basmakalıp cümlesi de şudur: “Otomobili mıcıra girip şarampole yuvarlandı”. Tanımayanlar için Haluk Dursun, ha o, ha öteki bir akademisyen, son görevi de Bakan yardımcılığı olan bir kişidir. Bu tür haberler de bir bakıma hadiseyi sıradanlaştırır ve anında unutturur. 

    Prof. Dr. Haluk Dursun

    Türkiye’nin aydın yüzü, bilim kadroları, Dursun’u ne kadar tanıyor olabilir? Bunu ölçmenin yolu, ölüme koşma yazgısı olmamalıydı. Gazete haberlerine göre Malazgirt’e gidiş gerekçesi şuymuş: “Malazgirt Zaferinin 948. Yıldönümü. Bu arada Türkiye Yazarlar Birliği’nin Muş’ta düzenlediği 4. Tarihî Roman ve Romanda Tarih Bilgi Şöleni”ne de katılmış (!). Bir Bakanlığın, böyle yerel bir şölene Bakan yardımcısı düzeyinde katılmasının gerekip gerekmediğini biz bilemeyiz ama, ortada yeri doldurulamaz değerli bir entellektüel kaybı var. Şu soru da akla takılıyor: Dursun, tarih romancısı mıydı? Veya o yerel “şölen”e başka kimler katıldı ki, Dursun’un da katılması gerekti? Üçüncüsü, o gün Türkiye’nin dört tarafında herhalde onlarca etkinlik vardı; onlara da Ankara’dan gidenler oldu mu? Bürokrat üstü konumdaki devlet yetkilileri bu tür yerel-özel etkinliklere katılmalı mıdır?.. 

    Henüz merhum demeye dilim varmıyor. Halûk Bey’in bir üniversite öğretim üyesi, Türkiye’nin en büyük iki müzesinde (Ayasofya’da ve Topkapı’da) yöneticilik yapmış, uluslararası düzeyde tanınan bir biliminsanı olarak -roman yazarı da olmadığına göre- tarih romancıları toplantısında iki çift söz söylemesi gerekir miydi? Demekten de dilimi tutamıyorum.

    Prof. Dr. Halûk Dursun’la TV oturumlarında birkaç kez beraberliğimiz dışında görüşmüşlüğümüz yoktu. Son olarak Ankara’da, Özel Kaleminden arayarak bizi görüştürdüler. 7 Mayıs 2019 Salı günü saat 13.30-14.00 teki görüşmeyi günlüğüme yazmışım: “… Prof. Dr. Halûk Dursun’un Özel Kaleminden arayan görevli sayın Dursun’u bağladı. Hayat Ağacı dergisindeki “Kuyumcu Babanın Mirası” yazımı okumuş ve duygulanmış. Divriği ve Ulucami ziyaretinde çarşıyı dolaşırken babamın dükkânını sormuş. Yıllar önce yıkıldığı yeri göstermişler. Tokat ziyaretinde de Sanatçılar Müzesinde tavşan eli görünce, yazımda geçen “babamın tavşan eli”ni hatırlamış. Divriği’deki Ayan Ağa Konağı’nı da konuştuk. ‘Sivas Kongresi’nin 100. yılında birlikte olalım’ dileğinde bulundu”. 

    Şimdi ise ben bu sıcak, yetkin, çalışkan, verimli, samimi insanın ölümünü yazıyorum! Ölenlerimiz için duyduğumuz acı ve üzüntü de dileklerimiz de kendimize özeldir. Kaybedilen “sıradan” bir insan değildi. Bu nedenle onun arkasından burada, sıradan bir dilek de yazamam; duamı yüreğimde duyar ve tekrarlarım. Yürekleri yaralı yakınlarına da tesellide bulunamam. Bu zamansız ve anlamsız acı onlarındır. Ne diyebilirim ki? 

    TONI MORRISON (1931-2019)

    Tüm Siyahları güçlendirdi

    Bir halkı kendi değerine yeniden ikna eden Nobel ödüllü Morrison, 5 Ağustos’ta hayata gözlerini yumdu. Onu okuyarak değişen hayatlar ise bir çığ etkisi oluşturmaya devam ediyor. Toni Morrison, Aralık 1993’te, kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü’nün ardından Stockholm’de yaptığı konuşmada dilin gücünden bahsediyordu: “Kelimeler özgürleştirir, güçlendirir, hayal kurdurtur ve iyileştirir… Fakat, zalimane bir şekilde kullanıldıklarında da milyonlarca insanın acılarını dilsiz bırakabilir. Bu yüzden baskıcı bir dil, şiddetin bir temsili değil, ta kendisidir”.

    5 Ağustos’ta, 88 yaşındayken hayata gözlerini yuman Morrison, elindeki gücü her zaman siyahilerin, kadınların, çocukların seslerini onlara geri vermek için kullandı. Medeniyet ve doğa arasındaki çatışmayı, fantastik olanla harmanlayıp derin bir siyasi hassasiyetin ifadesi haline getirdi. 

    Köle avcıları tarafından takip edilen ve köleliğe geri döneceğini anladığında yakalanmadan önce iki yaşındaki kızını öldüren Margaret Garner’ın gerçek hikayesinden esinlendiği romanı Sevilen’i (Beloved) 1987’de kaleme aldı. Bir hayalet olarak annesini ziyaret eden bebeğin hikayesi, Morrison’a 1988’de Pulitzer ve 1993’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü getirdi. 

    UMUR BUGAY (1941-2019)

    Hem sosyolog hem senarist

    Bir apartmandan yola çıkıp tüm Türkiye’nin panoramasını yansıtabilmek… Üstelik bunu her geçen dün dönüşmekte olan bir ülkede yıllar boyunca yapabilmek… Sosyolog ve senarist Umur Bugay, “Bizimkiler”den “Kapıcılar Kralı”na, “Hababam Sınıfı”ndan “Çöpçüler Kralı”na unutulmaz dizi ve filmlere imza atmıştı. 

    Umur Bugay, yazdığı senaryolardaki dar alanlara çok çeşitli karakteri; o alanı çevreleyen sorunlara olan eleştirilerini; hepimizin bildiği başlangıç noktalarından yola çıkıp karakterler arası beklenmedik karşılaşmalarla zenginleşen ince bir gözlem yeteneğini sığdırdı. 1964’te İÜ Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitiren Bugay, 1962’den itibaren Arena Tiyatrosu, 1972’ye kadar da Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu, Halk Oyuncuları, Dostlar Tiyatrosu’nda, oyuncu, yönetmen, dramaturg olarak görev yaptı. Devekuşu Kabare’nin efsaneleşmiş oyunlarından “Haneler”, “Reklamlar” ve “Taşıtlar” onun kaleminden çıktı. 1988’de yazmaya başladığı “Bizimkiler”dizisiyle üne kavuştu. Zeki Ökten ile birlikte 1977’den günümüze yaptıkları filmler, unutulmazlar arasına girdi: “Kapıcılar Kralı”, “Çöpçüler Kralı”, “Pisi Pisi”, “Yoksul”, “Davacı” ve “Düttürü Dünya”. 

  • ‘Kargaşalık çıktı’dan ‘Osmanlı Hanedanlık’ına…

    ‘Kargaşalık çıktı’dan ‘Osmanlı Hanedanlık’ına…

    Son yıllarda “kargaşalık çıktı”, “orada bir kargaşalık olmuş” gibi kullanımlar çok duyulur oldu. Günümüzde “lık” soneki olur olmadık kullanılarak yeni ve yanlış sözcükler türetiliyor. Hanedan mensubiyetini (mensupluğunu) ekmek kapısı yapmaya çalışırken berbat Türkçesiyle ortaya atılanlar ise “Osmanlı Hanedanlık”ı diye yazıyorlar. 

    Bugün artık çok az kullandığımız, belki bazı Rumeli göçmenlerinin ağzından işitebileceğimiz bir sözcük var: “Kalaba”. Bu sözcük, günümüz Türkçesindeki “kalabalık”ın karşılığı. Dolayısıyla bazı eski yayınlarda “orası çok mu kalaba?” ya da “büyük şehirler kalaba olur” gibi cümleler okuduğumuzda şaşırmamalıyız. “Kalabalık” sözcüğü de kalaba olma halini anlatan bir sözcük olarak türemiş. Ayrıca “kalabalık etmek” deyimine de girmiş. Yani bir yeri gerekli gereksiz doldurmak, bir şeyin ya da kişinin başına üşüşmek anlamlarında kullanılmış. Tıpkı “kaba”dan türetilen “kabalık etmek” fiilindeki gibi. Şimdilerde ise “orası çok kalabalık”, “büyük şehirler kalabalık olur” gibi cümleler kullanıyoruz. 

    Verdiğimiz bu örneğin, dilde bir anlam kayması ve bu haliyle gayet doğal ve zararsız bir dönüşüm olduğunu söyleyebiliriz. Ama “-lık” sonekinin maceraları maalesef burada bitmiyor. Günümüzde bu sonek, olur olmadık kullanılarak yeni ve yanlış sözcükler türetiliyor. Bunlardan biri “kargaşalık”. Anlamsız bir sözcük olan “kargaşalık”ı, “kargaşa” yerine kullananlar türedi. Halbuki, “bir yerde kargaşa çıkar” veya “kargaşa olur”. Biz de “kargaşanın içinde kalmak” istemeyiz, “kargaşadan uzak dururuz”. Ama anlamsız bir biçimde “kargaşalık çıktı”, “orada bir kargaşalık olmuş” gibi kullanımlar çok duyulur oldu. “Kargaşa” zaten bir isim; “kalaba” gibi sıfat değil. Dolayısıyla -lık sonekiyle o sıfatı taşıma halini anlatan bir isim türetmeye müsait olamaz. Ancak “kargaşalık”ın, “kargaşa”yla eşanlamlı olan “karışıklık” sözcüğüyle karıştırılarak, yani gene cehalet sonucunda kullanılması sonucunda yayılmış olma olasılığını da yabana atmayalım. 1960’larda “bilhassa”yla “bilakis”in başlarına gelen gibi… 

    Bir saçmalık: “Hanedanlık”

    Son zamanlarda aynı biçimde türeyen başka bir saçmalık da (bu sözcüğü burada yeni bir örnek vermek için kullanmadım; kendiliğinden geliverdi!) “hanedanlık” sözcüğü. Burada da sözkonusu olan, bir isimden başka bir isim türetilmesi. Hem de ne isim! Tümüyle anlamsız. Üstelik, bu sözcüğü daha birkaç gün önce Osmanlı Hanedanı’na mensup olan birinin ağzından yazmışlardı sosyal medyada. “Hanedan”, Arapça “aile”nin Farsçası. Ha “Al-i Osman”, ha “Osmanlı Hanedanı”… İkisi de aynı anlamı taşıyor. Ama “hanedanlık” dediğinizde, “ailelik” demiş, yani “hödüklük etmiş” oluyorsunuz. Bu cehaletteki hileyi okurlarımız seziyorlardır umarım. “Osmanlı Hanedanlık”ı deyimi, aslında “Osmanlı ailesi” demek için değil, “Osmanlı Monarşisi” demek için kullanılıyor. “Monarşi”yi, yani krallığı Türkçeye doğru dürüst çevirecek olursanız da “Osmanlı Sultanlığı” demeniz gerekir. Eh, bu da bugün kulağa pek hoş gelmez, değil mi? 

  • Geç Bizans döneminde # işaretli seramik kap

    Geç Bizans döneminde # işaretli seramik kap

    11. yüzyılda inşa edildiği belirtilen Çobankale’de, Bizans, Selçuklu ve Haçlıların çeşitli dönemlerde yaşamlarına ait maddi kalıntıları ortaya çıkarmayı amaçlayan kazı çalışmasında, çok sayıda küçük buluntuya rastlandı. Geç Bizans dönemine ait “hashtag” sembollü seramik malzeme 12.-15. yüzyıla tarihlendiriliyor. 

    Yaklaşık üç yıldır devam eden Yalova-Altınova-Çobankale kazısında, bir Bizans seramiğinin tabanında, günümüzde “hashtag” olarak sıkça kullanılan octothorpe sembolü bulundu. Bursa Müzesi başkanlığında, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünden Dr. Selçuk Seçkin tarafından oluşturulan ekibin katılımıyla gerçekleştirilen Yalova-Altınova-Çobankale kazısı; özellikle 1. Haçlı Seferi ve Osmanlı Devleti’nin kurulma sürecinde oynadığı rolden dolayı Türk/dünya tarihi açısından önem taşıyor. 

    11. yüzyılda inşa edildiği belirtilen Çobankale’de, Bizans, Selçuklu ve Haçlıların çeşitli dönemlerde yaşamlarına ait maddi kalıntıları ortaya çıkarmayı amaçlayan kazı çalışmasında, çok sayıda küçük buluntuya rastlandı. Geç Bizans dönemine ait “hashtag” sembollü seramik malzeme 12.-15. yüzyıla tarihlendiriliyor. 

    Bugünü anlamak için #

     11. yüzyılda inşa edilen Çobankale’de (en altta) yapılan kazılarda, tabanında ‘#’ işareti bulunan bir seramik malzeme bulundu (altta). Bu keşiften 2 hafta sonra, diğer bir seramik parçasında da aynı simgeye rastlandı (sağda). 

    Ünlü tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık’ın Osmanlıların kuruluşu olarak nitelediği Bafeus (Yalak-Ova) Savaşı’nın (1302) yaşandığı Çobankale’deki kazılar, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemine dair yeni buluntuları da günışığına çıkarmayı hedefliyor. 

  • Geceler de sokaklar da kadınların hakkıdır…

    Geceler de sokaklar da kadınların hakkıdır…

    Ev, her zaman kadınların sıcak yuvası olmayabilir. Türkiye’de kadın hareketi, sığınaklar, danışma/dayanışma merkezleri, yasa değişiklikleri haricinde, özel alan/kamusal alan meselesine de odaklandı. Özellikle sokak eylemlerinde, sokakların kadınların da hakkı olduğunu haykırdı. 

    İkinci dalga feminizmin 17. yüzyıldan itibaren Batı siyasi düşüncesinin temelini oluşturan kamusal alan/ özel alan ikiliğine getirdiği eleştirinin merkezinde, meşhur “Özel olan politiktir” sözü var. Bu ikilik, kamusal alanı erkeklikle, özel alanı kadınlıkla özdeşleştiriyor. Bu da hem kadınların klasik anlamda tanımlanan siyaset içinde yer almasının önünde engel teşkil ediyor hem de evi kadının alanı ve siyasetten uzak doğal bir yapı olarak tanımlıyor ve eşitsizliği doğallaştırıyor. 

    Kadına yönelik erkek şiddeti, bize kamusal alan/özel alan ikiliğinin, cinsel şiddet tehdidi üzerinden kurulduğuna dair de ipucu verir. Cinsel şiddet, genel anlamda kadınları “yerlerinde tutmak” için her daim kendini hissettiren bir tehdit olarak kullanılır. Anna Clark, 19. yüzyılla birlikte, kadınların kamusal alandaki varlığına yönelik artan orandaki ilginin odağına cinsel şiddetin oturduğunu yazar. Tecavüz vakalarıyla ilgilenen hakim ve gazeteciler, tecavüzün geceleri sokaklardaki kadınların güvenliğini tehlikeye soktuğunu söylerler. Erkekler diledikleri gibi bir yerden bir yere gidebilir; ancak “saygın” kadınlar güven içinde evlerinde oturmalıdırlar. Bu kavramlar yeni filizlenmeye başlayan burjuva ideolojisinin de güçlenmesini sağlar: Kadınlar eve aittir, bakım verir ama korunurlar; erkekler ise cesurca sokakların karmaşasıyla boğuşurlar! Orta-sınıf reformcular, kadınları evde, yoksulları da işte görmek isterler. Bunlardan herhangi birinin sokakların özgürlüğünden faydalanması fikri onlarda nefret uyandırır. 

    Mezar değil sığınak Akrabasının tecavüzüne uğrayan ve hamile kalan Güldünya Tören’in aile meclisi kararıyla öldürülmesi üzerine Zincirlikuyu Mezarlığı’nda açılan “Mezar değil sığınak istiyoruz” pankartı, 6 Mart 2004. 

    1970’lerde feministlerin varlığına dikkati çektikleri kadına yönelik erkek şiddetinin ikinci veçhesi ise, ev içi şiddettir. Kadınların “güvenli” addedilen bir mekanda, yani kendi evlerindeyken dışarıdaki tehlikelerden korunduğunu iddia eden erkekler tarafından şiddete maruz kalmaları; üstelik bunun toplum tarafından normal sayıldığının gösterilmesi; kadınlık/erkeklik normlarının sorgulanmasında önemli bir adım olur. 

    Tehlike/güvenlik söylemlerinin yanısıra bir diğer husus da, kadınların sokakta bulunmasının aynı zamanda saygınlıklarını da tehlikeye düşürdüğüdür. Türkçede “sokağa düşmek”, “sokakta kalmak” gibi sözlerin yalnızca evsiz kalmak anlamında değil; sokağın kadınlar için namuslarını koruyamayacakları, cinsel şiddete maruz kalacakları ya da para karşılığında cinsel ilişkiye girmek zorunda kalacakları anlamlarında da kullanıldığını anlayabiliyoruz. Ancak biliyoruz ki sokakta bulunmanın kendisi bile, kadınların başına bir şey gelmese dahi, erkek egemen sistem açısından problem olarak görülür. Pek çok kadın gece hava kararmadan evine dönmezse hakkında dedikodu çıkabilir ya da şiddet görebilir. 

    Kadınlar savaş istemiyor 2003’teki 8 Mart yürüyüşlerinin teması Irak Savaşı’ydı. Çağlayan Meydanı’nda taşıdıkları tabutlarla savaşın kadınlara ve erkeklere getirdiği yıkımı protesto eden kadınlar. 

    Türkiye’de kadın hakları mücadelesinin tarihi, 19. yüzyılın sonlarında başlar. Hem bu dönemi hem de cumhuriyet dönemi kadın mücadelesini inceleyen çalışmalar, kadınların vatandaşlık haklarının cumhuriyetle birlikte verildiği fikrine eleştirel yaklaşır. Çünkü bu fikir hem bu dönemde Kadınlar Halk Fırkası girişimiyle başlayıp, kuruluşuna izin çıkmayınca Türk Kadınlar Birliği adı altında devam eden ve sonrasında 1935’te kendini lağvetmek zorunda kalan önemli bir kadın hareketi bulunduğunu görmezden gelir; hem de cumhuriyetle birlikte getirilen hakların sınırları ve niteliklerini eleştirmeyi zorlaştırır. 

    Gerçekten de, 1926’da İsviçre Medeni Kanunu’na büyük ölçüde bağlı kalınarak yazılan Türk Medeni Kanunu, boşanma ve miras gibi konularda kadın ve erkeğe eşit haklar tanır, kişi hukuku bölümünde kadın ve erkeği eşit kabul eder. Ancak aile hukuku sözkonusu olduğunda durum pek de böyle değildir. Erkeğin yasada “aile reisi” olarak tanımlanması, beraberinde kadının ikincil bir pozisyonda ele alınmasını getirir. 

    Kadınlar dayağa karşı 1987’de Çorum’da bir hakimin, şiddet nedeniyle boşanmak isteyen üç çocuklu kadının talebini, “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” gerekçesiyle reddetmesi üzerine düzenlenen Dayağa Karşı Kadın Yürüyüşü, Türkiye’deki ilk feminist eylemlerden… 

    1935’ten 1970’lerin ortalarına kadar, hak mücadelesinden ziyade kadınların eğitim gibi bir takım “eksiklikleri”ni gidermeye yönelik çalışmalar gündemde olur. Ancak 1960’lardan itibaren toplumda artan siyasallaşmayla birlikte kadınların mücadele içine daha çok girdiğini, 1975’te İlerici Kadınlar Derneği ve sol hareket içindeki diğer kadın oluşumlarının kurulduğunu, bu oluşumların kadın hakları için mücadele ettiklerini görürüz. 

    Kendini açıkça feminist olarak adlandıran hareketin yeniden yükselişi ise, 1980 sonrasındadır. 1982’de ilk feminist bilinç yükseltme grupları kurulur; bunu Kadın Çevresi, Ayrımcılığa Karşı Kadın Derneği gibi oluşumlar ve çok daha fazlası takip eder. Günümüzde de Türkiye’deki feminist hareketin kampanyalar ve ortak eylemler etrafında biraraya gelen farklı görüş ve arka plana sahip pek çok feminist gruptan müteşekkil olduğunu söyleyebiliriz. 

    Türkiye’de feminist hareketin yükselmesinin dinamikleri arasında belki de en önemlisi, kadına yönelik şiddeti (ve özellikle de ev içi şiddeti) gündeme taşımasıdır. 17 Mayıs 1987’de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda gerçekleşen “Dayağa Karşı Yürüyüş”, Türkiye’de feminist hareketin 80’lerdeki yükselişinin temel taşlarından biridir. Bu yürüyüş ile hem feminist hareket hem de kadına yönelik şiddet görünür hale gelir. Ayrıca Yoğurtçu Parkı yürüyüşü, 1980 askerî darbesinden sonra düzenlenen ilk yasal sokak gösterisidir. 

    Yine aynı tarihlerde Ankara’da bir grup feminist tam da Anneler Günü’nde, “Annenizi seviyor karınızı dövüyor musunuz?” sloganıyla, anne olarak yüceltilen kadınların eş olduklarında dayak yediğine, kısaca toplumda ancak belirli kadın kimliklerinin onay gördüğüne dikkati çeken bir eylem düzenler. Dolayısıyla, feministlerin bu ilk eylemleri, özel alanın kadınlar için güvenli olduğu savını çürütmekle işe başlar. Evin resmedilmeye çalışıldığı gibi güvenli bir yer olmadığını gösterir ve evin tehlikeli oluşuna karşı da kadın dayanışması gerektiğini savunur. 

    Feminist hareketin, sokağı yalnızca taleplerini ifade edeceği bir yer olarak görmediğini ve sokağın erkeklerin mekanı olarak tanımlanmasına getirdiği eleştiriyi ise yine ilk olarak 80’lerin sonundaki feminist eylemlerde görmek mümkündür. Ev içi şiddetle ilgili kampanyalar, evin güvenli olduğu kanısını tersine çevirmek üzere inşa edilmişken, 1989’da ilki gerçekleştirilen cinsel tacize karşı Mor İğne Kampanyası, sokakların tehlikeli olduğu fikrini onaylar; ancak aynı zamanda kadınların sokakta tehlikeden uzak varolma hakkını da savunur. Tacize karşı mor kurdeleler bağlanan iğnelerin dağıtıldığı eylemlerde, feministler, kadınların sokakta güvenle bulunma haklarını savunur. 

    Meçhul Kadın Anıtı 

    1988’de altı gün boyunca açık kalan Geçici Modern Kadın Müzesi’nde, kadınların evle sınırlanan hayatlarına eleştirel bir gözle bakan enstalasyonlar sergilendi. 

    Bu eylemler hem kadına yönelik şiddet konusunda farkındalık yaratmak anlamında etkili olur hem de feministlerin şiddetin önlenmesi konusunda yasa değişiklikleri yapılması ve şiddet gören kadınlarla dayanışma içinde olmak için sürdürdükleri diğer faaliyetler (danışma/dayanışma merkezlerinin ve sığınakların kurulması vb.) açısından bir başlangıç noktası teşkil eder. Diğer ülkelerdeki benzer mekanizmalara paralel olarak, şiddet gören kadınların başvurabileceği sığınaklar kurulması fikri de bu dönemde çıkar. 

    1990’larda farklı illerde şiddetle mücadele konusunda çalışan pek çok yapı oluşturulur. Bunlar arasında feministlerin İstanbul’da Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Ankara’da Kadın Dayanışma Vakfı bünyesinde yürüttüğü sığınaklar; bazı belediyeler ve Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) bünyesinde açılan sığınma evleri; yine birçok şehirde kadın örgütleri ve belediyeler bünyesindeki danışma merkezleri vardır. Bu yapılar arasındaki iletişimin sınırlı düzeyde kaldığı görülerek, şiddetle mücadele konusunda deneyim paylaşımında bulunmak ve bu konuda politika üretmek amacıyla 1998’de Kadın Sığınakları Kurultayı düzenlenmesi fikri doğar. Kadın Sığınakları ve Da(ya)nışma Merkezleri Kurultayı, kadına yönelik şiddet konusunda çalışan herkesi biraraya getirerek; bu şiddetin tarifi, danışma merkezleri ve sığınakların işleyiş ilkeleri gibi konuların çok farklı kurum ve çevrelerden gelen katılımcılarla tartışılabildiği bir alan açar ve bunlardan yola çıkılarak politika üretilen bir mekanizma oluşur. 

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü ya da 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde gece yürüyüşleri düzenlenmesi de, Türkiye’deki kadın hareketine ivme katar. 8 Mart’ın gündüz düzenlenen mitinglerden farklı olarak ilk defa bir gece eylemiyle gündeme gelmesi 2003’te gerçekleşir. O yıl gündem Irak Savaşı’dır. Taksim tramvay durağında buluşan kadınlar, “Hepsi erkek, bu bir rastlantı değil!” sloganının altında Miloseviç, Bush, Şaron ve bıyıklı Thatcher resimleri taşırlar. Daha sonra gelenekselleşen gece yürüyüşü, 25 Kasım’larda da benimsenen bir eylem biçimi haline gelir. Bu yürüyüşlerin yanısıra, elbette feministlerin son dönemlerde düzenledikleri kampanyalarla kadın cinayetlerinin kamuoyunda görünürlük kazanmasında oynadıkları rolü de not etmek gerekir. 

    (Dipnot Yayınları’ndan çıkan Sokağın Belleği derlemesinden güncellenerek-kısaltılarak aktarılmıştır). 

    1989’DA BAŞLAYAN HAREKET

    Mor iğne kampanyası: ‘Hiç acımadan batırın’

    2 Kasım 1989 tarihinde Kadıköy-Karaköy vapurunda “mor iğne”yi tanıtan satan kadınların şöyle sesleniyordu: 

    “Kadınlar! Şimdi size harika bir ürün tanıtmak istiyorum. Şu elimde görmüş olduğunuz mor iğne nikel-krom alaşım, paslanmaz çelikten olup 7 cm uzunluğundadır. Üzerinde bulunan mor kurdeleyle tüm giysilerinizle kullanabileceğiniz bir aksesuar görünümündedir. Bu şık aksesuarın aynı zamanda size sarkıntılık edenlere karşı savunmanızda bir araç olduğunu şimdi size göstereceğiz. Hareket şu… Hiç acımadan batırın, korkmanıza gerek yok. Tetanos yapmaz! Bu iğne Mor İğne Kampanyası’nın bir ürünüdür. Kampanya grubumuz kadınlardan meydana gelmiş olup, elle, sözle, gözle yapılan sarkıntılığa karşı etkin ve kalıcı önlemler geliştirmeyi amaçlamaktadır. Sarkıntılığa karşı çıkmak isteyen bütün kadınları Mor İğne Kampanyası’na katılmaya çağırıyoruz”.

    Susma, mor iğneyi batır! 1989’da Kadıköy-Karaköy vapurunda mor iğne dağıtan kadınlar, sarkıntılık ve saldırılara karşı kampanya başlattılar. 

     

  • Kadının adı var ama,           katledildikten sonra

    Kadının adı var ama, katledildikten sonra

    Türkiye’de her yıl binlerce kadın, kocası, eski kocası, sevgilisi, babası, ağabeyi, akrabası, kayınpederi tarafından, çeşitli bahanelerin ardına sığınılarak şiddet görüyor veya öldürülüyor. Son yıllarda sadece medyaya yansıyan ve maalesef kısa sürede unutulan cinayetler… 

    Emine Bulut geçen ay 10 yaşındaki kızının gözleri önünde kocası tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Emine Bulut ve kızının “Ölmek istemiyorum” ve “Anne lütfen ölme” sözleri telefonla görüntülendi; daha önce bir kadının öldürülme anına şahit olmamış yüz binlerce kişi bu videoyla beraber bir insanın hayata, bir çocuğun annesine tutunma çabasını gördü. 

    Türkiye’de her yıl binlerce kadın kocası, eski kocası, sevgilisi, babası, ağabeyi, akrabası, kayınpederi tarafından, çeşitli bahanelerle şiddet görüyor, öldürülüyor. Bu cinayetlerde katiller tutuklanmış olsa da, medyaya yansımamış birçok olay var ve saldırganlar halen aramızda. 

    Son yıllarda medyaya yansıyan ve sonrasında unutulmaya terkedilen kadın cinayetleri… 

    GÜLDÜNYA TÖREN (22) – MART 2004

    İntihar et dediler, etmeyince öldürdüler

    Güldünya 2004’te Bitlis’te teyzesinin oğlu Servet Taş tarafından tecavüze uğrayıp hamile kaldı. Ailesi durumu öğrenince Güldünya’dan intihar etmesini istedi. Servet Taş, tehditlerden korkup kaçınca, İstanbul’a gidip doğum yapan Güldünya, oğluna Umut adını verdi. Ancak kardeşleri Güldünya’yı bulup önce sokakta vurdular; sonra kaldırıldığı hastanede öldürdüler. Servet Taş 14 Ekim 2011’de Güldünya’nın babası Şerif Tören tarafından kurşunlanarak öldürüldü. 

    MÜNEVVER KARABULUT (17) – MART 2009

    Bedeni parçalandı çöpte bulundu 

    münevver karabulut

    Münevver İstanbul’da sevgilisi Cem Garipoğlu tarafından kıskançlık sebebiyle bıçaklandıktan sonra kafası testereyle kesilerek öldürüldü. Katil, Münevver’in bedenini ve kafasını ayrı bavullara koyarak ayrı çöp konteynırlarına attı. Babası tarafından saklanan Cem Garipoğlu cinayetten 197 gün sonra teslim oldu ve 2011’de tutuklandı. 2014’te kaldığı hücrede kendini asarak intihar ettiği söylendi.

    MEDİNE MEMİ (16) – EKİM 2009

    Canlı canlı gömüldü

    Medine Memi erkeklerle konuştuğu için babası ve dedesi tarafından saldırıya uğradı. Evin arka bahçesinde bulunan kümesin içerisine yaklaşık iki metre derinliğinde bir çukur kazılarak gömüldü ve üzeri betonla kapatıldı (Sonradan yapılan otopside henüz ölmeden gömüldüğü ortaya çıkacaktı). Medine’nin cesedi, 2 Aralık 2009’da bir ihbar üzerine ortaya çıkarıldı. Cesedin oturur vaziyette, dizlerinin karnına doğru çekilmiş ve üzerinde elbiseleri, boynunda bağlı şekilde eşarbın olduğu görüldü. Davada, tutuklu sanıklar baba Ayhan Memi ve dede Fethi Memi’ye ağırlaştırılmış müebbet cezası verildi. 

    AYŞE DOĞAN (41) – KASIM 2010

    Sofrada tuzluğu uzatmadı diye 

    Ayşe Doğan, 29 Kasım 2010’da Muğla’da kahvaltı sofrasında tuzluğu uzatmadığı gerekçesiyle kocası tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Katil, muhabirlerin “Neden öldürdünüz” sorusuna “Pişmanım. Bir anlık sinirimin kurbanı oldum” diye yanıt verdi. Katil Mehmet Doğan yargı sürecinin ardından tutuklandı. 

    ÖZGECAN ASLAN (19) – ŞUBAT 2015

    Vahşice öldürülen Özgecan Aslan

    Üç gün boyunca kendisinden haber alınamayan ve ailesinin polise başvurduğu Özgecan Aslan’a minibüste tek başına kaldıktan sonra şoför tarafından tecavüz edilmek istendi. Özgecan tecavüze biber gazıyla direndi. Daha sonra şoför Suphi Altındöken tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Öldürülmesinin ardından tırnaklarının içindeki DNA kalıntılarını yoketmek amacıyla elleri kesildi. Altındöken, babasını ve arkadaşı Fatih Gökçe’yi çağırarak yardım istedi. Üçlü, cesedi yoketmek için yakarak Cin Deresi’ne attı. Özgecan Aslan’ın yanmış bedeni 12 Şubat 2015 tarihinde bulundu. Mahkemeye çıkarılan üç zanlı ağırlaştırılmış müebbet ve 27 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Suphi Altındöken cezaevinde uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü. 

    AYŞE PAŞALI (42) – ARALIK 2010

    11 yerinden bıçaklandı

    Ayşe Paşalı öldürülmeden 1.5 yıl önce eski eşi tarafından tecavüze uğradığı ve şiddet gördüğü şikayetiyle savcılığa başvurdu. Gerekli önlemlerin alınmaması sonucu, Aralık 2010’da eski kocası İstikbal Yetkin tarafından öldürüldü. Katil, Ayşe Paşalı’nın çocuklarını kendisine göstermediğini iddia ederek, “(Cinayet günü) çocukları üç aydır görmediğimi söyledim. Bunun benim sorunum olduğunu söyledi, hakaret etti. Daha sonra kendimi kaybetmişim zaten. Onu bıçakladım. 4-5 darbe vurduğumu hatırlıyorum” dedi. Sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 

    CEYLAN TÜMUROLU (24) – MART 2017

    ‘Kendini öldürtmek suretiyle intihar etti’! 

    İstanbul’da 2017’de ağabeyi tarafından iş ortağıyla sinemaya gittiği gerekçesiyle uykusundan uyandırılıp tabancayla öldürüldü. Mahkemede katil Erhan Timuroğlu’nun avukatı “Maktul arsızca, umarsızca üste çıkmaya çalışmış, alttan almamıştır. Adeta ağabeyine kendini bilerek öldürtmek suretiyle intihar etmiştir” dedi. Cinayetten 8.5 ay sonra yakalanan Erhan Timuroğlu ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 

    HELİN PALANDÖKEN (17) – KASIM 2017

    Eski sevgili dehşeti 

    Helin Palandöken, İstanbul’da eski sevgilisi Mustafa Yetgin tarafından pompalı tüfekle vurularak öldürüldü. Katil, Helin’le ilişkisi olduğunu düşündüğü Cemil Yıldız’la internet üzerinden tartıştı; ardından okul çıkışına geldi ve onları Güzelyalı Tren İstasyonu’nda pompalı tüfekle vurarak öldürdü. Helin cinayetten dört gün önce sosyal medya hesabından “Gizli bir platonik sapığım var, sokağa çıkmaya korkuyorum” diye yazmıştı. 

    ŞULE ÇET (23) – MAYIS 2018

    İşyerinde öldürüldü 

    Ankara Gazi Üniversitesi 2. sınıf öğrencisi Şule Çet, Çağatay Aksu tarafından önce işten çıkarıldı, daha sonra tekrar işe alınacağı söylenerek işyerine davet edildi. Görüşmeye giden Şule Çet, saat 04.00’te plazanın 20. katından düşerek şüpheli bir şekilde öldü. Otopsi raporunda Çet’in ölümünden önce ilişkiye zorlandığına dair bulgulara rastlandı. Şule Çet’in avukatı önce tecavüz edildiğini, sonra boğazı sıkılarak öldürüldüğü ve pencereden aşağı atıldığını söyledi. Mahkeme heyeti olaydan 1 yıl sonra hadisenin meydana geldiği plazada keşif yaptı. Yaklaşık iki saat süren incelemede Şule Çet’in atıldığı ileri sürülen ofiste makam odası ve dinlenme odasında yerde ve duvarlarda bulunan lekelerden örnekler alındı. Mahkeme halen devam ediyor…

    ZÜMRÜT ER (20) – AĞUSTOS 2010

    Önce şiddet, sonra cinayet 

    Dikili’nin İsmetpaşa Mahallesi’nde yaşayan Zümrüt Er, anlaşamadıkları gerekçesiyle iki çocuğunun babası olan Ertan K.’den yaklaşık 4 ay önce boşandı. Ertan K., Zümrüt Er’in evine gitti ve burada dövdüğü eski eşini merdivenden aşağı itti. Ayağı kırılan Zümrüt Er yerde yüzüstü yatarken, bu defa eski kayınpederi Özkan K. geldi ve genç kadına pompalı tüfekle dört el ateş etti. Baba-oğul olay yerinden kaçtı. Yakınları tarafından bulunan Er, otomobille Dikili Devlet Hastanesi’ne götürüldü ancak kurtarılamadı. Özkan K. ve Ertan K., olaydan bir süre sonra teslim oldu. Baba-oğul çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı. 

    TUBA ERKOL (37) – AĞUSTOS 2019

    20 yerinden bıçaklanan kadın 

    Tuba Erkol, Konya’da hakkında uzaklaştırma kararı olan kocası tarafından 20 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. Erkol’un üç çocuğuyla beraber yaşadığı eve gelerek çocuklarının engelleme çabalarına rağmen anneyi bıçaklayan katil, iki oğlunu alıp kızını olay yerinde bırakarak kaçtı. Katilin kızına “Yardım istemene gerek yok. Anneniz öldü” dediği; küçük kızı Müşerref’in ise çevresindekilere “Ben annemsiz uyuyamam ki. Ne olur doktorlara biraz daha para verin de annemi yaşatsınlar” dediği öğrenildi. 

  • ÖLMEK İSTEMİYORUM

    ÖLMEK İSTEMİYORUM

    Bu o kadar saf, o kadar güçlü bir çığlık ki! Her gün gazetelerin 3. sayfasında, sokakta, yan komşunuzda, otobüste, okulda, işyerinde, belki de kendi çatınızın altında korkulu gözleriyle karşı karşıya geldiğimiz milyonlarca kadının talebini aynı anda haykırıyor. 2013’te eşi Fedai Baran’dan boşandıktan sonra, geçen ay 10 yaşındaki kızının gözleri önünde katledilen Emine Bulut’u ve diğer kurbanları unutmamak için…

    Kadınlar, “ölürken yazılan tarih”in bir parçası olmak istemiyor. Tehdit edilirken, taciz edilirken, şiddet görürken, çocuk yaşta evlendirilirken yazılan bir tarihin bir parçası olmak istemiyor. Bunun için de anlık tepkilerin ötesinde, somut bilgilere dayanan, sistematik ve kararlı bir politikaya ihtiyaç var. En önemlisi de erkek şiddetinin nedenini cinnet, alkol, psikolojik sorunlar gibi münferit meselelerin; “namus, kadınların özgürleşmesi, boşanma taleplerinin artması” gibi kadınların en temel hakları olan yaşama hakkı ellerinden alınırken bile suçlu pozisyonuna sokan bahanelerin ardında aramaktan vazgeçmek gerekiyor.

    Kadına yönelik şiddet dünyanın hemen her yerinde ve en azından tarım toplumuna geçildiğinden beri tarihin her döneminde sorun olmuş. 12 bin yıl önce tarım toplumuna geçiş döneminde kadınlarla ilgili neyin değiştiğini kendi gözlerimizle görmemizi sağlayacak bir zaman makinemiz olmasa bile, günümüzde halen avcı-toplayıcılığı sürdüren toplulukların hayatına bakarak o dönemde neyin değiştiğine ilişkin bazı ipuçları elde edebiliyoruz. University College London’da avcı-toplayıcı topluluklarda toplumsal cinsiyet eşitliğiyle ilgili bir araştırma yürüten Mark Dyble, bu toplulukların yaygın algının aksine çok daha eşitlikçi olduğunu, ancak tarım devriminin ardından başlayan üretim fazlası ve kaynak birikimiyle birlikte eşitsizliğin büyüdüğünü söylüyor. 

    Önümüzdeki tablo, toplum içindeki görev dağılımının değişmesi, buna bağlı olarak kadınların daha çok çocuk yetiştirmek üzere ev içi rollere geçmek zorunda kalmasıyla yiyecek üzerindeki kontrollerinin, dolayısıyla toplumdaki haklarının azaldığını gösteriyor. 

    Ekim 2019’da kızının gözleri önünde öldürülen Emine Bulut

    Eşitsizlik! 

    Yani 12 bin yıl önce de bugün de, kadına yönelik şiddet içinizi acıtan, acil çözüm bulmak istediğiniz bir sorunsa, bakmamız gereken tek bir nokta var: Eşitsizlik! 

    Kadına yönelik şiddetle ilgili bağlayıcılığı olan ilk uluslararası sözleşme, İstanbul Sözleşmesi, şiddeti “kadın ve erkekler arasında tarihsel eşitlikçi olmayan güç ilişkisinin tezahürüdür” diye tanımlar. Sözleşme, hane içi şiddeti engellerken bir yandan da toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hem sonucu hem de kaynağı olan ev içi şiddeti durdurmayı, kadınlarla erkekler arasında anlamlı bir eşitliğe ulaşmayı amaçlar. Bunun için de dört adımlı bütüncül bir yaklaşım belirler. 4P olarak adlandırılan bu yaklaşımın adımları da şöyle tanımlanır: Prevention (şiddeti önleme), Protection (mağdurları koruma), Prosecution (suçluları cezalandırma) ve Policy Making (şiddeti önlemek için politika). Sözleşmenin denetim komitesi GREVIO’nun Ekim 2018’de yayımladığı değerlendirme raporu ise, Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu bu sözleşmenin gereklerini yerine getirmekten çok uzak olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şiddetle mücadeleye engel en temel konu olarak gösterilen neden de hiç şaşırtıcı değil: Devletin genel politikalarının kadın-erkek eşitliğine olan etkilerinin gözardı edilmesi ve hükümet yetkililerinin kadınlara yönelik geleneksel rolleri destekleyen açıklamaları. 

    İzleyen sayfalarda, son 15 yılın hafızalarımızdan silinmesi mümkün olmayan kadın cinayetleri, şiddete karşı kadın mücadelesinin tarihi, ilk Medeni Kanun’dan İstanbul Sözleşmesi’ne yasaların kadına yönelik şiddete yaklaşımındaki dönüşüm, geçmişten bugüne eşitsizliğin dildeki yansımaları ve ne yazık ki kapsamlı ve şeffaf şekilde tutulmayan kadına yönelik şiddet istatistikleri üzerinden de olsa sorunun kapsamıyla ilgili rakamsal bir analiz çabasını bulacaksınız. 

    Yarın bir Emine Bulut daha olmasın diye… Kadınlar hak ettikleri gibi özgür, eşit, mutlu yaşamlar sürdürebilsinler diye… 

  • Umutlu ve iyimser olabilir miyiz?

    Umutlu ve iyimser olabilir miyiz?

    İmkansız değilse de epey zor. İstiklal Harbi ve sonrasındaki 10 yıllık dönemi, hem Mustafa Kemal Atatürk gibi müstesna bir liderle hem de dünyayı vuran ağır iktisadi-toplumsal krizler varlığında, hiç de fena olmayan bir performansla geçmişiz. Son Osmanlı döneminde dibe vurmuş devlet ve millet, bu acıların hafızasıyla toprağının, çoluk-çocuğunun geleceğini düşünmüş, buna göre yaşamaya çalışmış. 1930’lu yılların “Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri” veya “Türk, öğün, çalış, güven” laflarını bugünün “liberalimsi” veya “Müslümanımsı” kodlarıyla küçümseyebilmek için; bu ideolojiye alternatif akımlar oluşturmuş ve bunlar doğrultusunda hayatı-milleti dönüştürerek başarıya ulaşmış olmak icabeder. 

    Varolmuş mu veya var mı böyle bir durum? Yok. 

    İnönü’nün ve konjonktürün sağladığı, 2. Savaş’ın dışında kalabilmemiz bizi büyük bir insani yıkımdan korumuş ama, sonrasındaki dönemde dünya “boom” derken biz yerimizde saymışız. Yine de erken cumhuriyet devrinin iyi-kötü inşa ettiği, yapılarla, tarım-hayvan-maden üçlüsünün yüzü suyu hürmetine, temel eğitimin ciddiye alınmasıyla idare edebilmişiz. 

    Sonrasında ise yönetim aygıtına kim sahip olacak; kim cumhuriyet mirasından beslenip halkı “idare edecek”; kim avantalar ve yandaşlarla hem devleti hem milleti soyacak; kim sadece reaksiyon politikalarıyla konuşup aksiyon inşaatlarıyla beton atacak devirlerine ulaştık. 

    Dün dört işlemi yapamayan, köyünden çıkmamış, okuma-yazma bilmeyen “cahil” ve fakir insanın yerini; bugün dört işlemi yine yapamayan, şehrin içine etmiş ve ağzı laf yapan “bilgili” ve “zengin” bir güruh almışsa; bunun sorumlusu Amerika, dış güçler ve “kaka Batılılar” herhalde! İktisadi ve ahlaki problemlerin din-imanla çözülebildiğini hiçbir tarih kitabı yazmıyor. 

    Ülkemizde vasatın kendini en makbul gördüğü 21. yüzyılda giderek daha vahim bir boyut kazanan kadına şiddet meselesinin çözümü için ciddi bir zihinsel devrim şart! Ancak büyük felaketler sonrası, insanların bunlardan ders çıkardığı ve bu dersi yaşattığı ülkelerde bir gelecek umudu tesis edilebiliyor. Ancak hakiki bir anma kültürü, samimi bir yurtseverlik ve çoluk-çocuğa ihtimam gösteren bir sevgiyle, eğitimle millet olunabiliyor. 

    Umarız Emine Bulut’un hâlâ kulaklarımızda çınlayan ve toplumun bütün kesimlerini derinden yaralayan “ölmek istemiyorum” çığlığı, kadın cinayetlerine karşı toplu bir isyanın fitilini ateşler; uyanan toplumsal duyarlılık kalıcı sosyal reformların yolunu açar. Yoksa, yaşarken gömüldüğümüz, unutulduğumuz bir tarihsizlik bekliyor hepimizi.