Etiket: Sayı: 64

  • Centilmenler oynar barbarlar seyreder!

    Centilmenler oynar barbarlar seyreder!

    Futbol ile aynı topraklarda, yaklaşık aynı tarihlerde oynanmaya başlayan ragbi (rugby), bugün dünyanın en çok izlenen takım sporlarından biri. İngiliz Milletler Topluluğu merkezli bir gelişim gösteren ragbi, günümüzde birçok ülkede milyonları peşinden sürüklüyor. 

    Ragbi… “Üzerinde güneş batmayan” imparatorluğa bağlı ülkelerin çim sahalardaki sert ama meşru kapışması. Bastırılmış anlaşmazlıkların, gizli kalmış ihtilafların yüzeye çıkış noktası bir bakıma. Belki de yüzyılların intikamını almak için yapılan amansız bir düello; bazıları için adeta ölümüne bir savaş… 

    Günümüzün en çok izlenen spor organizasyonlarından biri olan Ragbi Dünya Kupası bu ayın 20’sinde Japonya’da başlıyor. 2 Kasım’da sona erecek şampiyonanın kazananı, her zamanki gibi William Webb Ellis Kupası’nı havaya kaldıracak. 

    Ükemizde çok popüler olmasa da yeryüzünün dörtbir köşesinde 15’er kişilik iki takımın kozlarını paylaştığı bu spor dalı milyonları peşinden koşturuyor. Ölümsüz yazar Oscar Wilde’ın unutulmaz “Ragbi centilmenlerin barbarlar için oynadığı, futbol ise barbarların centilmenler için oynadığı oyundur” sözü kulaklarda çınlıyor. 

    Peki her şey nasıl başlamış?

    Yaygın inanışa göre 1823’te İngiltere’nin köklü okullarından biri olan Rugby’de topu eline alan 17 yaşındaki William Webb Ellis bir anda koşmaya başlayınca olanlar olmuş; nurtopu gibi bir branş doğmuştu! Her ne kadar o delikanlı hakkındaki ilk yazı, yarım asır sonra bir antikacı tarafından kaleme alınmış olsa da, bugün Ellis’in okulunda o günü anlatan levha dikkat çekiyor; adı Dünya Kupası’nda yaşıyor. 

    Futbol ve ragbi arasındaki farklar zamanla ortaya çıkmış; 1863’te Futbol Federasyonu, 1871’de ise Ragbi Futbol Birliği (Rugby Football Union) kurulmuş. 1885’te İrlanda, İskoçya ve Galler uluslararası bir birlik kurarlarken, İngiltere beş sene onlara katılmamakta direnmişti. Çok da şaşırmamalı, İngilizler daha sonraları FIFA’ya da başlangıçta burun kıvıracaktı… 

    Çifte olimpiyat şampiyonu takım 1920 ve 1924’te iki kez olimpiyat altın madalyası kazanan ABD ulusal ragbi takımı.

    Amatör-profesyonel ayrımı 

    Ragbi tarihindeki en önemli olay ise şüphesiz 1895’te Huddersfield’de gerçekleştirilen toplantı. Kuzey takımlarında daha çok işçiler ter dökerken, güneydekilerde daha çok zengin çocukları forma giymekteydi. Kuzeyin takımları emeklerinin karşılığını isterken, güneydekiler sporun her türlü profesyonellikten uzak kalması gerektiğine inanıyorlardı. 

    Ayaktopunun kurallarıyla başı hoş olmayan William Webb Ellis’in topu eline alarak koşmasıyla başlayan ragbinin erken yıllarından bir illüstrasyon. 

    Ayrılık vakti gelip çatmıştı… Amatörler, Ragbi Birliği (Rugby Union); profesyoneller ise Ragbi Ligi (Rugby League) çatısı altında toplandılar. Başta sadece isimde yer alan farklılık, sonraki yıllarda oyuncu sayılarından, sahanın ölçülerine ve hattâ kurallara yansıyacaktı. Artık iki farklı oyun vardı. Bizim bugün ragbi dediğimiz oyun, amatörlerin oyunundan başkası değildi. Her ne kadar amatörlerin ragbisi günümüzde tamamen profesyonel olsa da, tek bir branştan iki farklı oyun evrilmişti; hem de tek yumurta ikizi olduğu iddia edilemeyecek bir ikili! 

    Tarihe geçen an Finalde Yeni Zelanda’yı deviren Güney Afrika takımının kaptanı François Pinaar, cumhurbaşkanı Nelson Mandela’nın elinden aldığı dünya kupasını kaldırıyor, Johannesburg, 24 Haziran 1995. 

    Oval topun olimpiyat serüveni 

    1900 Paris Olimpiyat Oyunları’nda resmî bir branş olmuştu amatörlerin oyunu. Evsahibi Fransa altını kaparak adını tarihe yazdırıyordu. Tesadüf eseri ragbi, olimpiyat arenasında son kez yine Eyfel Kulesi’nin gölgesinde 1924’te sahne alacak, ABD dört yıl önce olduğu gibi olimpiyat şampiyonluğu ile taçlanırken, son şampiyon olarak tarihe geçecekti. Mağlubiyeti kabullenemeyen Fransızların sahaya dalması ve madalya töreninin ancak polis nezaretinde yapılabilmesi unutulmazdı. 

    Ertesi yıl centilmenlerin oyununun meftunu ve hamisi Baron Pierre de Coubertin’in koltuğundan ayrılmasıyla bu branş adeta öksüz kalmıştı. Yaşanan tatsızlıkların da etkisiyle ragbi olimpiyat takviminden çıkarılacak, sadece 1936 Berlin’de gösteri maçları yapılacaktı. 

    Yeni Zelanda’nın, uyguladığı apartheid politikaları nedeniyle spor dünyasından men edilmiş Güney Afrika’ya ragbi oynamak için gitmesi 1970’lerde infiale yol açmıştı. 22 Afrika ülkesi ve Guyana, Yeni Zelanda’nın olimpiyat oyunlarından men edilmesini istemiş, talepleri reddedilince de 1976 Montréal Olimpiyat Oyunları’nı boykot etmişlerdi. 

    Dünya Kupası ve unutulmaz finaller 

    Dünya Kupası düzenleme fikri ilk kez 1950’lerde ortaya atılsa da hayaller ancak 1987’de gerçek olabildi ve turnuvayı Avustralya ile birlikte düzenleyen Yeni Zelanda zafere ulaştı. Bugüne dek düzenlenen sekiz turnuvada da en azından bir çeyrek final gören “Haka”cılar, üç birincilik, bir ikincilik, iki de üçüncülük elde etti. Ezeli rakipleri Avustralya ile Güney Afrika’nın ikişer, İngiltere’nin ise bir şampiyonluğu bulunuyor. Tarihte oynanan iki final ise asla unutulmuyor; siyaset bilimciler tarafından bile hâlâ zikrediliyor: 1995 ve 1999. 

    Yıllarca hapiste yattıktan sonra Güney Afrika devlet başkanı olan Nelson Mandela sporun birleştirici gücünün farkındaydı. Ülkesindeki siyahların sporu futboldu; beyazlarınki ise ragbi. 1995’te düzenlenen Ragbi Dünya Kupası’nda elde edilecek bir zafer, insanları birleştirebilirdi. Oscar’a aday olan ve Clint Eastwood imzalı “Yenilmez” (Invictus) filmiyle beyazperdeye de aktarılan turnuvada, toprakların uzun süre yazgısını belirleyen ırkçılık Johannesburg’taki Ellis Park’ın çimlerine gömülmüştü. Gelmiş geçmiş en önemli ragbi oyuncularından Yeni Zelandalı Jonah Lomu’nun da sahne aldığı finalde, Güney Afrika takımında devleşen siyahi bir oyuncu vardı: Chester Williams. Uzatmalarda maçı evsahibi Güney Afrika kazanıyor, Mandela’nın kaptan François Pienaar’a kupayı verdiği an spor tarihine geçiyordu. 

    Dört yıl sonraki ikinci unutulmaz finalin evsahibi Galler, kahramanı ise Avustralya’ydı. 

    Ragbi Dünya Kupası’nın finalinde Avustralya ile Fransa buluşmuştu. Millennium Stadı’na gelen sürpriz bir konuk, şeref tribününde Fransız Devlet Başkanı Jacques Chirac ve Başbakan Lionel Jospin’in yanında yerini almıştı. Kangurular güle oynaya şampiyon olurken, o sürpriz konuk bu sefer seremonide boy gösteriyordu: Britanya Kraliçesi İkinci Elizabeth! Avustralya’nın en ünlü cumhuriyetçi figürlerinden kaptan John Eales’a Webb Ellis Kupası’nı vermesi pek manidardı. Ragbi asla sadece ragbi değildi! 

    Ragbi henüz bize uzak görünse de tarihi, kültürü, gelenekleri ve öyküleriyle bambaşka bir dünya sunuyor. Bakalım bu ay Japonya’da zafere hangi takım ulaşacak; çimler üzerinde hangi yeni kahramanlar doğacak; oval topla hangi yeni hikâyeler yazılacak? 

    Ragbinin kuralları

    Her metre için kan, ter ve gözyaşı!

     Ragbi 15’er kişilik iki takımla, bir devresi 40 dakika olmak üzere iki devre olarak oynanan; ileriye pas vermenin yasak olduğu, topu elle rakip kale çizgisinin arkasına taşımayı hedefleyen bir spordur. Elle kale çizgisini geçen taraf 5 sayı alır. Ayrıca bu durumda kullanılan atışta oval topu üç direk arasından geçiren takım 2 sayı daha kazanır. Futboldan farklı olarak topun kalenin içinden değil, üstünden geçmesi gerekir. İster ceza atışı olsun, ister oyun içinde yapılsın, ayakla atılan golde 3 sayı kazanılır. Neredeyse her metre için mücadele etmenin gerektiği oyunda, top dışarı çıktığında, bir nevi taç atışı (line out) yapılır. İleriye pas verilip kural ihlali yapıldığında, iki takımın sekizer oyuncusunun birbirine kenetlenerek ortaya atılan topa sahip olmaya çalışmalarına ise “scrum” (itişme) adı verilir. 

    Yeni Zelanda ritüeli

    Efsane Siyahlar ve Haka dansı

    Maorilerin geleneksel dansı, ragbi sayesinde tüm dünyada markalaşmış durumda. Haka aslında yaşamla ölüm arasındaki mücadeleyi anlatıyor. Yeni Zelanda ulusal takımının maçlardan önce büyük bir konsantrasyonla bu dansı yapması, mücadelenin kendileri için bir ölüm-kalım meselesi olduğu mesajını rakiplerine en etkili biçimde iletiyor. 1905’te Yeni Zelandalıların ilk Britanya turunda yaptıkları Haka dansına, Galler tribünleri millî marşlarıyla cevap vermişti. ‘Siyahlar’ın o gün maçtan önce sergiledikleri bu ritüel, o tarihten sonra bir gelenek haline geldi. Avustralyalıların gayrıresmî millî marşı Waltzing Matilda ile İngiliz ragbi takımının “Swing Low Swing Chariot” şarkısı, bu oyun kültürünün önemli parçaları ve takımların olmazsa olmazları… 

    Yeni Zelanda ulusal takımı bir maçın seremonisinde Haka dansı yapıyor. 

    Türkiyede ragbi

    Yurtdışında gördüler memlekete getirdiler!

    Bundan 139 sene önce yayımlanan 16 Kasım 1880 tarihli Constantinople Messenger’da bir ragbi maçı uzun uzun anlatılmıştı. İtalya’da okurken bu spor dalıyla tanışan Reşat Ersü, 1945’te Fenerbahçe’nin ragbi şubesini kurmuştu. Sarı-lacivertlileri, Haydarpaşa Lisesi’nin takımı izlemişti. İki ekibin o yılın 12 Mayıs’ındaki randevusunda gülen Kanarya, Cumhuriyet tarihimizin ilk ragbi galibiyetine de imza atmıştı. 

    Beşiktaş ve Galatasaray da ezeli rakiplerinin peşinden gelecekti.18 Mayıs 1947’de yapılan Fenerbahçe-Galatasaray derbisinde tabelada sarı-lacivertliler lehine yazan 12-0’lık skor bir anda ortalığı karıştırmış, tevatüre göre Galatasaraylı yöneticiler sonuca kızıp şubeyi kapatmıştı. Sonraki yıllarda ise ilgisizlikten Haydarpaşa Lisesi çekilmiş, Fenerbahçe de faaliyetini durdurmuştu. 

    Farklı skor! Fenerbahçe’nin Galatasaray’ı 12-0 mağlup ettiği ragbi maçından bir enstantane, 18 Mayıs 1947. 

    Yaklaşık yarım asır sonra tıpkı Reşat Ersü gibi yurtışında eğim almış ve bu sporu seven gençler, ragbiyi yeniden canlandırdılar. İstanbul, Samsun, Ankara, İzmir derken, kurulan takımlar sayesinde tekrar heyecan başladı ve Türkiye’de küçük de olsa bir lig kuruldu. Türkiye Ragbi Federasyonu ise 2011’de resmen göreve başladı. 

    Türkiye Ragbi 1. Ligi’nin en başarılı takımı olarak ODTÜ dikkat çekiyor. Karşılaşmalar 2017’den bu yana “Türkiye 15’li Ragbi 1. Ligi” adı altında devam ediyor. 

  • ‘Mecmua’ hem gönlün hem de tarihin aynasıdır

    ‘Mecmua’ hem gönlün hem de tarihin aynasıdır

    19. yüzyıl başlarında kaleme alınan 250 sayfalık elyazması eser, Osmanlı Sarayı’nda yetişmiş, Türkçeden başka Arapça ve Farsça da bilen, üst kültürden bir saray aydınına ait. İçerisindeki bilgi ve notlar, hem o dönemin gündelik hayatına hem de çok daha eski tarihli hadiselerin o devirde nasıl anlaşılıp, algılandığına dair önemli bir kaynak. 

    Özel kültür derlemeleri

    Eski edebiyatımızda; içerisinde gazel, dörtlük ve beyitler, kitabeler, tarih düşürmeler, nükteler, fıkralar, güfteler, kitabeler, özgeçmiş, doğum-ölüm kayıtları, anılar ve anekdotlar bulunan; kitap boyutunda ve ciltlenmiş, elyazması özel kültür derlemelerine “mecmua” denirdi. 

    Mecmua Arapça bir sözcük. Biraraya getirilmiş, toplanmış, derlenmiş demek. Tanzimat öncesi Türk yazını türlerindendir. Tanzimat ve sonrasında da İbnülemin Mahmud Kemal İnal’a (öl. 1957) kadar bu türe yeni örnekler katan aydınlarımız vardır. Geçen yüzyılların kültür meraklıları, edebiyat, tarih, hatıra, “lâtife” (fıkra), “faide”, “hikemiyat” (felsefe) ve “darbımesel”… seçkilerini, ciltlenmiş bir deftere yazar veya bir hattata yazdırırlarmış. 

    Mecmua denen bu kişisel elyazması defter-kitaplar eski edebiyatımızda başlı başına bir külliyattır. Kitap boyutundaki bu özgün kültür derlemeleri, geçmiş zamanların durağan dünyasında zamanı değerlendirmek için sıklıkla karıştırılır, arada eklemeler yapılır, notlar düşülür; eş-dost meclislerinde de bunlardan okumalar yapılırmış. 

     250 sayfalık elyazması

    Sarayda Silahşor, sonra Kapıcıbaşı olan kişinin deri kaplı şemseli mecmuası. 125 yaprak, 250 sayfa. 18 yüzyıl son çeyreği ile 19. yüzyıl ilk yıllarında manzum ve mensur metinlerle işlenmiş. 

    Kütüphanelerimizde bu genel tanıma uygun “mecmua-i letâif”, “mecmua-i eş’ar”, “mecmua-i tevarih” veya sahibinin adıyla -örneğin “Mecmua-i Ârif”- kayıtlı elyazmaları çoktur. Bunlar artık birer kaynak eser değerindedir. İçerdikleri bilgiler, gazel, dörtlük ve beyitler, kitabeler, tarih düşürmeler, nükteler, fıkralar, güfteler, özgeçmiş, doğum-ölüm kayıtları, anılar ve anekdotlar ise birer belge değerindedir. 

    Diğer yandan, bu gelenek devam ededursun Tanzimat ve sonrasında Türk basınında “ceride” ortak adıyla ilk Türkçe gazetelere -örneğin Ceride-i Havadis– koşut ilk Türkçe dergilere de bu eski gelenekten esinle mecmua denilmiştir. Haftalık, on beş günlük, aylık bu yayınlara mecmua -örneğin Mecmua-i edebiyat, Mecmua-i Ebüzzziya…- denilmiş; bu ad/tanım, cumhuriyet döneminde de bir süre -örneğin Hayat Mecmuası– devam etmiştir. Ancak elyazması mecmualarla matbuat (basın) mecmuaları (dergiler) arasında biçim, boyut, içerik benzerliği yoktur. Yazma eser kütüphanelerindeki eski kişisel mecmuaların her biri genellikle tek nüshadır. 

    Padişah ve oğulları 2. Mahmud’a kadar Osmanlı padişahlarıyla ilgili cetveller. Bu sayfada yatık olarak, 1. Abdülhamid’in oğulları Mustafa’nın (4.) ve Mahmud’un (2.) doğum tarihleri de yazılı. 

    Padişah fermanlarını, resmî mektupları, fetihnâmeleri… içeren mecmualara ise “münşeat” denir. Birer kültür ve siyaset tarihi kaynağı olan bu belgelerin ilk akla geleni, Feridun Bey’in (öl. 1583) padişahların ferman ve buyruklarını topladığı Münşeatü’s-Selâtin adlı eseridir. Şair Nâbî’nin (öl. 1712) kendi adıyla anılan münşeatı da resmî yazılar ve mektuplar içerir. Bunlar elyazması kitaplardan sayılageldiğinden, nüshaları vardır. 

    Burada konu aldığımız 125 yapraklı (250 sayfa) ve zengin içerikli elyazması “ünik” mecmuaya gelince… Bu mecmua şarkı-şiir derlemelerinin çokluğuna karşılık olay kayıtları, saray tarihi ve haberleri, tarih düşürmeler, tarih konuları, saray-kışla-cami-çeşme kitabeleri, ilaç tertipleri, doğum ve ölüm tarihleri gibi daha birçok bilgi ve alıntılar da içermektedir. Eski dağılmış mecmuaların önemli yaprakları da cilde eklenmiştir. 

    Mecmua, siyah ve sürh (kırmızı) mürekkep kullanılarak rik’a yazısıyla doldurulmuştur. Sahibi ve yazanı-derleyeni aynı kişi olmalıdır. 1807’de tahtan çekildikten 1 yıl sonra haremdeki dairesinde öldürülen 3. Selim’in katillerinin idam pusulalarının defterin muhtelif sayfalarına yazıldığı; padişah listelerinde de 4. Mustafa’dan (1807- 1808) sonra ardılı 2. Mahmud’un cülusu da (1808) kaydedildiği dikkate alındığında, bu padişahın ilk saltanat evresine tarihlendirilebilir. 

    İlk yaprağın başındaki dörtlüğün ilk dizeleri, bu yazmanın ve aynı türden diğerlerinin değerini vurgular: 

    “Mecmuâ âyinedir gönül âna fermânedir 

    Âşıklara eğlencedir sanduka-i eş’ar olur” 

    (Mecmua bir ayna gibidir, gönül onsuz olmaz. Aşıklar onunla avunur, şiirleri saklayan bir sadık gibidir)

    Sahip ve yazarı Osmanlı Sarayı’nda, enderunda yetişmiş, Türkçeden başka Arapça ve Farsça da bilen, üst kültürden bir saray aydını konumunda tanımlanabilir. Mecmuasını üç dilden seçkilerle doldurmuştur. Önce silahşor, sonra kapıcıbaşı düzeyinde; 1. Abdülhamid, 3. Selim, 4. Mustafa dönemlerinde (1774-180 arası) ve 2. Mahmud’un ilk saltanat yıllarında saray görevlileri arasında yer aldığı öğreniliyor ama, mecmuada adı geçmiyor. Ölüm tarihi de meçhulümüz. Ancak bu bilinmezler, arşivlerdeki sicil ve rü’us defterlerinde yapılacak bir araştırmayla saptanabilir. Hatta karşımıza giderek yükselmiş, vezir düzeyinde ünlü bir sima da çıkabilir. 

    Mecmua sahibi, yıpranmış, dağılmış eski yazmaların önemli gördüğü yapraklarını da kendi derlemesine eklemiş. Sonraki sahiplerin de kimi eklemeleri var. 88/b sayfasında, yazıp derleyene dair iki görev tevcihi ile bir de özel bilgi okunuyor: 

    “Mübarek rûz-ı pencişenbe günü, Şa’ban-ı şerifin yedinci günü saat yedide İncili Köşkde biniş-i hümâyun mahallinde huzur-ı hümâyûnda yer öpüp silahşorân-ı hassadan kayd ü sebt olunduk. 7 Şa’ban 1217” (1802’de silahşör unvanıyla 3. Selim’in koruma birliğine yazılmış). 

    “Mübarek rûz-ı pazarertesi, Şa’ban-i şerifin dokuzuncu günü tarihiyle kapıcıbaşılık hakire tevcih ve ihsan ve rü’us-ı hümayun tahrir ve ‘itâ olundu. 9 Şa’ban 1224” (1809’da yine bir saray görevi olan kapıcıbaşılığa atanarak kendisine rü’us denen kadro belgesi düzenlenmiş, yani aylıklı saray memuru olmuş). 

    Yazar aynı sayfada “Âsitâne’de dahil olduğumuz hamamlar” başlığı altında, İstanbul’da birer defa gittiği hamamları üç grupta sıralamış: 

    . Mahmudpaşa Hamamı / Mercan yani Örücüler / Acı Musluk / Yeni Hamam inşa’-i Sultan Mahmud (ı.) / Bostancı nâm-ı diğer Ketenciler / İbrahim Paşa /Ayasofya: 7 

    . Sultan Bâyezid / Vezneciler / Sultan Hamamı / Çengel Hamamı / Merdivenli Hamam / Tophane Hamamı: 13 

    . Kıztaşı Hamamı: fi N 1223 / Kocapaşa Hamamı fi14Z 1223. 

    Son iki hamama gidiş tarihleri, İstanbulluların ne kadar aralıklarla hamama gittikleri konusunda bir fikir verir diyebilir miyiz? Kıztaşı Hamamı’na Ramazan ayında, Koca Paşa Hamamı’na Zilhicce’nin 14 günü yani Kurban Bayramı ertesinde gittiğine göre ikisi arasında yaklaşık üç ay var!

    Mecmuadan seçmeler: Cami, yangın ve meydanlar

    Vâlide Camii

    Gümrük kurbünde iki minareli câmi-i şerifini padişah-ı cihan Sultan Mehmed Han hazretlerinin validesi Turhan Sultan bina ve itmam etmekle Cuma namazı için padişah alayla teşrif ettikde mukaddema valide sultan gelmişdi. Yek-zümrüt kabzalı bir hançer ve bir elmas kuşak ve elmas sorguç ve on re’s at valideden padişaha hediye olundu. Vâ’az ve vüzerâ ve ulema ve erkân-ı devlete kürk ve hıl’atlar hatib ve imamlara samur kürk vesa’ir hademe-i padişaha hıl’at ilbas edip 3080 kese (150 bin altın?) masrafla vücuda gelmiştir diye tarihte zikr olunup bir lâtif camidir. Taşrasından ve içerisinden nazar edenlere malum, duvarları çinilidir kanarya kafesine dışarıdan bakanlara müşabihtir (1074-1664). 

    Harik (Yangın)

    Şevvalin sekizinci gecesi saat ikide hariç-i, Bâb-ı cübb-i Alide harik zuhur ve şiddet-i rüzgârda içeri girip on kol oldu. Bir kolu Süleymaniye ve Eski Saray dıvarından Langa’ya Kapudanpaşa camiinde karar ve bir kolu Şehzadebaşı ve Eski Odalardan Langa’ya kadar bir kolu Langa Yeni Kapısından dışarı çıkıp hariç-i suru dahi ihrak ve bir kolu Zeyrek’den Saraçhane ve Meydan-ı Lahm ve bir kolu Aksaray ve Yeni Odalar’dan altı adet kışla ihrak eyledi ve bir kolu Avretpazar ta Davutpaşa ile yemin ve yesara tamam kırk saat yandı ki cami ve medaris130, 335 cami ve mescid 150 dekâkin 3420 (?), hamam 36, Maabir (?) 77400(?) muhterik oldu. Feth-i Hakanî’den sonra böyle ihrak-ı kebir, Sultan Selim-i Sânî zamanında zuhur etdi. Bir kere dahi budur. Lakin mukaddem olan harik vaktinde İstanbul böyle mamur değil bu defa olan zarar evvelki hasarata galibdir (1170-1757). 

    Ok Meydanı

    Ok Meydanı tabir olunur mahal bağ ve bostan idi. Padişah ok atmağa münasib sahra olur deyip ashabından iştira edip kemankeşlere tekye binasını vezir İskender Paşaya emr eyledi zira kavs cennetten çıkmıştı. Hazret-i Âdem aleyhisselamın ekdiği buğdayı kuşlar yemekten men’ için Cebrail aleyhisselam Hazret-i Âdem’e yay getirip talim etmişdir kemankeşlerin pîrleri, melekten Cebrail, beşerden Âdem aleyhisselamdır ve ashab-ı güzînden Sa’d ibn Vakkas’dır. Beş ayak iki adım hesab olunur. Beş adım üç gez ta’dad olunur. Peygamberimiz sallallahü vesellem hazretleri -Yarab her kim ok atıb yay takınırsa zafer talep ederse bir nusret isterse ümidine vâsıl eyle- deyü dua buyurmuşdur ve feragat eden bizden değil buyurmuştur ve ok ta’lim olunan mahal, ravzâ-i min riyâz-ı cennedir. İbtida bu meydana taş diken Bahtiyardır Bâ’dehu Molla Hüsrevdir ve kavl-i hesab ve Tozkoparan nâm yeniçeridir. Ba’dehu Sultan Bâyezid asrında Şücâ’ ve reisü’l-hattatin Şeyh (Hamdullah) hazretleridir ve Süleyman Han zamanında Silahdar-ı şehriyârî Ahmed Begdir. 

    At Meydanı (Burmalı Sütun) 

    Tunçtan yılan tılsımını Makbul İbrahim Paşa topuz atıp kesr etmekle İslâmbol’da yılanlar zuhuruna sebep oldu ve bu İbrahim Paşa Has Odada Tırnakçı Civan İbrahim Ağa idi. Sultan Süleyman canı hazz eylediğinden birden sadr-ı’âzam nasbeyledi (Sene 930) 

     

  • İşlek bir kent meydanı

    İşlek bir kent meydanı

    Bu sayıda Hayri Fehmi Yılmaz’la Tophane semtinde bir tura çıkıyoruz. Bizans döneminde Argiropolis (Gümüş Şehir) ismiyle bilinen Tophane, Osmanlı’da kentin en işlek noktaları olan Karaköy ile Fındıklı arasında bir geçiş noktası ve aynı zamanda bir kent meydanı. 1957’de yapılan yol genişletme çalışmalarına kurban edilen yapıları ve alanlarıyla bugün meydan algısından çok uzakta. Bir dönem denizle iç içe olan tarihi yapıları hemen her yüzyılda devam eden denizi doldurma faaliyetleri nedeniyle bugün epey içerilerde kalmış durumda. Bölgede halen süren Galataport inşaatı, Tophane karakteristiğine ait bazı tarihi anıtların etrafında şekilleniyor. İnşaat tamamlandığında ortaya nasıl bir sonuç çıkacağı, alanın insanla kurduğu ilişkinin sekteye uğrayıp uğramayacağı tam bir muamma. Hayri Fehmi Yılmaz’la ismi bugün kulağımıza sadece eski bir İstanbul semti gibi çalınan, oysa bir dönem kentin önemli meydanlarından birisi olan Tophane’nin az bilinen tarihinin peşine düştük. 

    AZ BİLİNEN TARİHİN PEŞİNDE 

    Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen benzersiz tarihini az bilinen yönleriyle ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi elinize alın ve keşfe çıkın. 

    1. KILIÇ ALİ PAŞA’NIN DENİZ ÜSTÜNDEKİ KÜLLİYESİ 
    2. VAKTİYLE RENGARENKTİ: TOPHANE ÇEŞMESİ 
    3. TOPHANE KASRI 
    4. ‘ALLAH’IN YARDIMIYLA’ NUSRETİYE CAMİİ 
    5. SİNAN MÜZESİ ALANINDA BİZANS KALINTILARI 
    6. ASKERÎ TOP DÖKÜMHANESI: TOPHANE-İ ÂMİRE 
    7. KANUNÎ DÖNEMİNDEN KARABAŞ TEKKESİ 
    8. 500 YILLIK BİR TARİHÎ KALINTI 

    1- KILIÇ ALİ PAŞA’NIN DENİZ ÜSTÜNDEKİ KÜLLİYESİ

    İtalya’dan Osmanlı donanmasının başına

    Uluç Ali mi? Kılıç Ali mi?

    Kılıç Ali Paşa’nın ismi başlangıçta Uluç Ali Paşa. Uluç aslında Kuzey Afrika’da farklı bir inançtan İslamiyet’e geçmiş olanlara verilen hafiften aşağılayıcı bir isim. Paşa, denizde büyük kahramanlıklar gösterince Sultan 2. Selim onu Kılıç diye anmaya başlıyor. Kaptan-ı Derya olarak donanmanın başında bulunan Kılıç Ali Paşa, İtalyan kökenli ve Türkçesi bozuk. Hatta bir hikaye var. Cami açıldığı gün Peygamber’e dua okunurken Paşa “Burası meyhane mi? Niçin şarkı söylüyorsunuz?” diyerek çok kızmış. Okunanın dua olduğunu öğrenince mevlüthanların maaşlarının hemen artırılması emrini vermiş. Kılıç Ali Paşa külliyeyi yaptırmak için izin istediğinde 2. Selim izin vermiş ama bir şart koşmuş: Kimsenin malına ve arazisine dokunulmayacak. Çözüm olarak bugünkü Tophane-i Amire Kültür Merkezi’nin güneyindeki Meclis-i Mebusan Caddesi’ne kadar uzanan denizin doldurulmasına karar verilmiş. Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa deryanın üzerine cami inşa etmiş. Rivayet odur ki tersane zindanlarında esir olan birçok soylu bu işte köle olarak çalıştırılmış ve bu soylular arasında İspanyol yazar Cervantes de varmış. 

    La Castella’dan bir denizci

    Müslüman olmadan önce Giovanni Dionigi Galeni ismini taşıyan Kılıç Ali Paşa’nın doğduğu La Castella’da bulunan heykeli.

    Galata’ya yolu düşenin sabahlama mekanı

    Hamamın kubbesi cami kubbesinden büyük 

    Kılıç Ali Paşa Hamamı soyunmalığı tek kubbeli bir yapı. 14 metre genişliği ve 17 metre yüksekliği olan kubbesi cami kubbesinden daha büyük. Osmanlı’da hamam, cami kadar önemli bir yapı. Çünkü yıkanıp arınmadan ibadet mümkün değil. Kılıç Ali Paşa Hamamı eskiden “sabahçı hamamı” olarak kullanılırmış. Tophane İskelesi’nde akşam ezanından sonra kayıklar çalışmadığından son kayığı kaçıranlar burada sabahlarmış. Hamamlara, daha doğrusu hamamda çalışan tellaklara dair içinde bu hamamın da geçtiği bir elyazması var. İsmi Dellakname-i Dilkuşa. Yani “Gönüller Açan Dellaklar”. 17. yüzyılda Hamamcıbaşı İsmail Efendi tarafından Kılıç Ali Paşa Hamamı’nda tellaklık yapan Yemenici Kara Bâli’nin isteğiyle kaleme alınmış. Bâli’nin “Tarihe bizimle ilgili bir anı kalsın” diye istekte bulunması üzerine İsmail Efendi çeşitli hamamlarda vazife yapan 11 İstanbul tellağının öyküsünü bu elyazmasında anlatmış. 

    Başarılı bir restorasyon Mimar Cafer Bozkurt önderliğinde oldukça başarılı bir restorasyon süreci geçiren hamam, bugün halen faal.

    Kılıç Ali Paşa Camii: 16 yüzyıldan bir şaheser

    Tasarım Sinan’dan, ilham Ayasofya’dan 

    Kılıç Ali Paşa Külliyesi’nin tasarımını Mimar Sinan yapmış. Külliye cami, hamam, medrese ve türbeden oluşuyor. Bugün Kemeraltı Caddesi’nin güneydoğusunda L şeklinde uzanan Hamam Sokağı 16. yüzyıldan bu yana neredeyse aynı şekliyle korunmuş bir cadde. Kılıç Ali Paşa 400 yıl önce bu sokağa girdiğinde ne görüyorsa bugün biz de aynısını görüyoruz. Cami genellikle Ayasofya’ya benzetilir. Ve denir ki, Kılıç Ali Paşa Ayasofya’yla kendisi arasında bir bağ kuruyor. Ayasofya eski bir kilise iken cami oldu; paşa da eski bir Hıristiyan iken Müslüman… 

    Birbirine bakan Ayasofya ve Kılıç Ali Paşa camileri mimari açıdan benzeşiyor.

    Muhteşem bir çalışma düzeni 

    Hattat, nakkaş, çinici, mimar ortaklığı 

    Camideki tüm hat işleri Demircikulu Yusuf isimli bir hattat tarafından yapılmış. Bu yazım süreci tüm ayaklarıyla mükemmel bir süreç. Caminin duvarlarında, hangi ayetlerin içinde yer alacağı mimar, hattat ve nakkaş tarafından belirleniyordu. Bir taslak hazırlanıyor, sonra nakkaş bu taslağa bir çerçeve çiziyor, aradaki boşlukları çeşitli simgelerle dolduruyordu. Hazırlanan bu kalıp çini ustası tarafından İznik’te çini olarak üretiliyordu. Whatsapp yok, e-posta yok. Tekrar kontrol etme şansı yok. Kılıç Ali Paşa Camii’nde bir de kuzeybatıdaki payenin önünde yer alan ve sekiz sütun tarafından taşınan müezzin mahfilinin tavan kısmına dikkat etmeli. Türünün en güzel örneklerinden biri olan bu motifte yeşil ve şarabî renklerin iç içeliği muhteşem. 

    Caminin hat işleri Demircikulu Yusuf tarafından yapılmış. Müezzin mahfilindeki kalemişi mutlaka görülmeli (altta).

    Türbe: Bir zamanlar denize nâzırdı

    Paşa su sesiyle ‘uyumak’ istemişti

    Kılıç Ali Paşa denizi çok sevdiğinden son uykusunu deniz kıyısında uyumak istemiş. Bu nedenle onun isteği doğrultusunda ölünce türbesi külliyenin güneydoğusunda denizin kıyısına inşa edilmiş. Fakat bu külliye için Tophane Koyu’nu doldurtan Paşa denizin bir kez daha doldurulabileceğini hesap etmemiş. Buradaki kara parçası 19. yüzyılda bir kez daha genişletilmiş ve Paşa’nın deniz kenarındaki türbesi içeride, karada kalmış. Sonra bu dolgular devam etmiş. Türbe bugün neredeyse 100 metre içeride. Türbenin de yer aldığı hazire kısmında bir de Mehmet Salih Paşa’nın mezarına dikkat etmeli. Mezarının kırık kalyon direği ve inmekte olan yelkeni hayat gemisinde sona gelindiğini simgeliyor. Bu çok çarpıcı mezar taşı Avrupa’da tasarlanmış. 

    İngiliz sanatçı Thomas Allom’a ait, sonradan renklendirilen gravür, Tophane, 1838.

    2- VAKTİYLE RENGARENKTİ: TOPHANE ÇEŞMESİ

    Kaideler, güller, karanfiller

    Çeşme duvarlarındaki detaylara dikkat

    Tophane Çeşmesi’ni Sultan 1. Mahmut yaptırmış. 18. yüzyıl meydan çeşmelerinin çok güzel bir örneği. İçinde büyük bir su haznesi var. Çeşmenin üzerindeki süslemelere dikkat ederseniz muhteşem detaylar yakalayabilirsiniz. Bu tarz süslemeler klasik devirde yok, 18. yüzyılda moda oluyor. Mesela süslemelerden birinde ahşap bir kaide resmedilmiş. Üzerinde metal bir tas, o tasın içerisinde bir vazo ve içinde güller ve katmerli karanfiller. Osmanlıların bir çiçek dizme sanatı var, bu şekilde çiçekler hazırlayıp sohbet meclislerinin etrafına diziyorlar. Yine çeşmedeki işlemelerde meyve dalları var. Aynı şekilde bazen de yine aynı sohbet meclislerinde bir metal tabağa bir meyve dalı takıyorlarmış. Vaktiyle çeşmenin cephesi rengarenk boyalıymış. Yani çeşmeyi bir de rengarenk hayal etmeli. 

    Tophane Çeşmesi, 18. yüzyıl meydan çeşmelerinin çok güzel bir örneği.

    Çeşme yanıyor, duvarları yıkılıyor

    UYARI: Koruma altına alınması şart!

    Hayatını sokakta sürdüren ve Tophane’yi mesken tutan insanlar ısınmak amacıyla çeşmenin alt kısmında ateş yakıyor. Hiçbir koruma yok. Çeşmenin restorasyonu yeni bitmesine rağmen şu anda durumu içler acısı. Altta oluşan sıcaklık nedeniyle üst kısımdaki çiçek işlemeleri dökülmüş durumda. Tophane Çeşmesi’nin derhal koruma altına alınması şart! 

    Çeşmede ateş yakılması nedeniyle çiçek işlemeleri dökülmüş durumda.

    3- TOPHANE KASRI

    Padişahların çalışma odası

    Abdülmecid’in uğrak yerlerinden biri

    Meclis-i Mebusan Caddesi’nin güney cephesinde, kuzey-güney doğrultusunda yer alan bu yapı 19. yüzyıl ortasında Sultan Abdülmecid tarafından İngiliz mimar William James Smith’e yaptırılmış. Osmanlı padişahları topların dökümünü denetlemek üzere tophaneye sık sık ziyaretlerde bulunuyorlardı. Bu kasırlar padişahların bu ziyaretler esnasında kullanması için inşa edilmiş bir çeşit çalışma odası aslında. Abdülmecid, iktidarı döneminde bu kasırda çok sık çalışırmış. 1885 Kasım’ında Doğu Rumeli sorununun ele alındığı “İstanbul Konferansı” da burada toplanmış. Kasır bugün Mimar Sinan Üniversitesi tarafından kullanılıyor. Fakat dalların arkasında biraz gizli saklı kalmış ve biraz da bakımsız durumda ne yazık ki. 

    4- ‘ALLAH’IN YARDIMIYLA’ NUSRETİYE CAMİİ

    Bir selatin camii

    Sultan 2. Mahmut ve iman vurgusu

    Osmanlı sultanı 2. Mahmut 1826’da bu selatin camiini (padişah tarafından inşa ettirilen cami) Tophane’ye yaptırmış. Tophane’de bir yanda 16. yüzyıldan bir vezir camii (Kılıç Ali Paşa), diğer yanda bir sultan camii. 16. yüzyılda bir vezirin 19. yüzyıldaki bir sultan kadar varlıklı olduğunu söylemek mümkün gibi… Nusret “Allah’ın yardımı” demek. 2. Mahmut, yeniçeriliği kaldırdıktan sonra bu işi Allah’ın yardımıyla yaptığını halka hatırlatmak için bu ismi vermiş. Tabii ülkede kılık kıyafetten tutun günlük yaşama pek çok şeyi değiştiren bu padişah aynı zamanda Allah’a olan inancını vurgulamak için de bu ismi seçmiş olabilir. 

    Yol çalışmasıyla değişti Nusretiye Camii’nin kuzey cephesinde yer alan muvakkithane ve sebil, Abdülaziz döneminde doğu cephesindeki şadırvanlı avluya taşındı. Caminin önündeki çeşme ise bugün Maçka Demokrasi Parkı girişinde.

    Şadırvan: İstanbul’da ilk fotoğraflanan yapılardan

    James Robertson hayran kalmıştı-1850 

    Caminin kuzey cephesinde yer alan muvakkithane ve sebil Abdülaziz döneminde doğu cephesindeki şadırvanlı avluya taşınmıştır. Avludaki şadırvanın mimarisi oldukça ilginçtir. Üst kısmı sanki bir külahı tutup yukarıdan çekmişsiniz gibi durur. 1850-1855 arasında İstanbul’un ilk fotoğraflarını çeken James Robertson bu şadırvanı da fotoğraflamıştır. Saçakları, kubbesi ve iç kısmında yeşilliklerle bezeli bir şehir manzarası işlenmiş fakat bugün bu işlemeler ne yazık ki yok. 

    Külahı andırıyor 

    Caminin avlusundaki şadırvanın üst kısmı bir külahı andıran yapısıyla benzerlerinden ayrılıyor.

    5- SİNAN MÜZESİ ALANINDA BİZANS KATINTILARI

    İlk berat burada verildi

    İstanbul Patrikhanesi’nin ilk temelleri burada atıldı

    Tophane-i Amire’nin doğusunda kalan alanda bundan bir süre önce bir Mimar Sinan Müzesi yapılmak istendi ve bu nedenle Meclis-i Mebusan Caddesi’nin batı kenarında kazı yapıldı. Fakat kazı sırasında 5. yüzyıldan bir Bizans manastırına ait kalıntılar bulundu. Bugün hâlâ yamaçta bu kalıntıları görmek mümkün. Şöyle de bir durum var: İstanbul Patrikhanesi’nin Tophane-i Amire’nin doğusunda kalan alanda bundan bir süre önce bir Mimar Sinan Müzesi yapılmak istendi ve bu nedenle Meclis-i Mebusan Caddesi’nin batı kenarında kazı yapıldı. Fakat kazı sırasında 5. yüzyıldan bir Bizans manastırına ait kalıntılar bulundu. Bugün hâlâ yamaçta bu kalıntıları görmek mümkün. Şöyle de bir durum var: İstanbul Patrikhanesi’nin ilk temelleri de aslında burada atılmış. Havari Andreas patriklik beratını Stachys’a Argiropolis’te (“Gümüş Şehir”, Tophane’nin Antik dönemdeki ismi) vermişti. Stachys ilk İstanbul Patriği kabul ediliyor. Yani burası aynı zamanda havarilerin kurduğu beş patrikhaneden birinin kuruluş yeri. 

    Patriklik beratı ilk İstanbul Patriği kabul edilen Stachys Argiropolis’te (Tophane) verilmişti.

    6- ASKERÎ TOP DÖKÜMHANESİ: TOPHANE-İ ÂMİRE

    Doğu kanadı Fatih, batı kanadı Kanunî Dönemi

    Semtte bulunan en eski Osmanlı yapısı

    Tophane’deki en eski tesis Boğazkesen Caddesi ile Meclis-i Mebusan Caddesi’nin kesiştiği noktada yer alan ve bugün Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi olarak bildiğimiz dökümhane. Doğu kanadı ilk olarak Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılmış ve Osmanlı ordusunun kullandığı askeri toplar burada dökülmeye başlamış. Fatih’ten sonra Kanuni döneminde daha batıda kalan büyük bina inşa edilmiş. Fakat bugünkü binanın sadece alt kısmı Kanunî döneminden. Üst kısmı o zamanlar ahşapmış ve dökümhanede yangın çıktığında buradaki içi su dolu ahşap variller yanarak aşağıdaki yangını söndürüyormuş. 

    1950’Lerdeki yol çalışmalarından önce Tophane-i Amire binası.

    Batılı diplomatlara karşı

    Gazi toplarla psikolojik savaş 

    Dökümhaneden çıkan toplar imparatorluğun dört bir yanına gönderilir, savaşlarda kullanılan toplar daha sonra burada Karaköy Meydanı’nda sergilenirmiş. Hatta deniz yoluyla kente ulaşan yabancı ülkelerin elçilerini bu meydandan geçirirken savaşlarda kullanılan bu gazi topları gösterirlermiş. “Hani sizi şurada yenmiştik ya, işte bu orada sizin kalenizi yıktığımız top” diye anlatır, birazdan başlayacak uluslararası pazarlıklarda psikolojik üstünlüğü ele geçirirmiş Osmanlı diplomatları. Bu toplar şimdi Harbiye Askerî Müzesi’nde. 

    Kanunî döneminden bir Tophane minyatürü.

    7- KANUNÎ DÖNEMİNDEN KARABAŞ TEKNESİ

    Bir tekke, bir hazire, bir sütun

    Mezartaşlarında Halvetî ve Kadirî sembolleri

    Karabaş Tekkesi 16. yüzyılda Kanuni döneminde yapılmış. Zamanla Halvetî ve Kadirî tarikinden şeyhler bu tekkenin postuna oturmuşlar. Son devrin meşhur Kadirî ailelerinden Hobcuzadeler burada vazife yapmışlar. Bu tekkenin etrafındaki küçük hazirede bugün şeyhlerin ve dervişlerin mezartaşları yer alıyor. Bu taşlara dikkat edildiğinde Halvetiliğin ve Kadiriliğin kullandığı sembolleri görmek mümkün. Hazirenin köşesinde yer alan ve muhtemelen antik dönemden kalan dev sütun ise bir zamanlar binektaşı olarak kullanılmış olmalı. 

    Şeyhler-Dervişler Karabaş Tekkesi haziresindeki mezartaşlarında şeyhlerin ve dervişlerin mensubu oldukları tarikat sembolleri yer alıyor.

    8- 500 YILLIK BİR TARİHÎ KALINTI

    Yıktırılan surlardan saklı bir hatıra

    Galata surlarında kule, şimdi bir kafe

    Galata’nın etrafını yüzyıllar boyunca çevreleyen surların bir kısmı 1870’lere kadar varlığını sürdürmüştü. 1870’lerde parça parça yıktırılmasına rağmen halen bazı noktalarda karşımıza çıkan parçalar var. İşte bugün Kemeraltı Caddesi ile onu kuzeybatı istikametinde dik kesen Lüleciler Caddesi’nin köşesinde böyle bir kalıntı yer alıyor. Bugün bir kafe olarak işletilen bu kalıntı biraz dikkat edildiğinde görülecektir ki aslında tarihî Galata surlarına ait bir kulenin alt kısmı. Uzaktan bakıldığında yarım daire formu anlaşılabilen kule 14. yüzyıl sonu veya 15. yüzyıl başı olarak tarihlenen bir dönemden kalma. 

    Belki de son örnek Galata surları 19. yüzyılda parça parça yıktırılmıştı. Bu kule kalıntısı belki de kalan son örnek.
  • Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Mustafa Kemal’in Amasya’da yaptığı çağrı karşılık bulmamış, Temmuz ayında Sivas’a gelen olmamıştı. 4 Eylül’de toplanan Sivas Kongresi’nde ise katılım düşük düzeyde kalmıştı. Fakat gerek kongrede alınan kararların etkisi, gerek sonrasında yaşananlar, Sivas’ı Millî Mücadele’nin kritik duraklarından biri haline getirdi.

    Sivas Kongresi, okul kitaplarımızda anlatılan kongre olmaktan çok uzaktır. Örneğin okul kitaplarımızda, Sivas’ta bir kongre toplanmasına Erzurum Kongresi’nin kapanması sırasında karar verildiği söylenmez. Böylece öğrenciler, Sivas Kongresi’nin 22 Haziran 1919’da ilan edilen Amasya Genelgesi’nde sözü edilen kongre olduğunu sanırlar. 

    Halbuki Amasya’dan yapılan çağrı cevapsız kalmış, Sivas’a Temmuz ayında gelen olmamıştır. Bunun nedeni, Mustafa Kemal Paşa’nın, çağrısını yaparken, herhangi bir toplumsal hareketin temsilcisi olmamasıdır. Nitekim Erzurum’a gidip oradaki kongreye ısrarla katılmak istemesi de bu başarısızlık üzerine toplumsal bir meşruluk kaynağına ihtiyacı olduğunu anlamasının bir sonucudur. 

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Sivas Kongresi’ nin yapıldığı tarihi hükümet konağı
    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Heyet-i Temsiliye Fotoğrafta en ön sırada oturan, Sivas Kongresi’ndeki Heyet-i Temsiliye üyeleri (soldan sağa): Albay “Kara” Vasıf Bey – Ömer Mümtaz Bey – Rauf (Orbay) Bey – Şeyh Hacı Fevzi (Baysoy) Efendi – Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa – Bekir Sami (Kunduh) Bey – Ahmet Rüstem (Bilinski) Bey – Hüsrev Sami (Kızıldoğan) Bey – Mazhar Müfit (Kansu) Bey – İbrahim Süreyya (Yiğit) Bey. 

    1919’un son üç ayında yapılan Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (ARMHC) yerel örgütlerinin denetiminde geçmiş, sonuçta da sözkonusu cemiyet Meclis’te çoğunluğu ele geçirmişti. Meclis’in 16 Mart 1920’den itibaren çalışamaz hale gelmesi üzerine ertesi ay Ankara’da açılacak olan Büyük Millet Meclisi için yapılan seçimlerde de ARMHC ezici bir üstünlük sağlamıştı. Dolayısıyla, üyeleri arasında daha sonra birçok fikir ayrılığı ortaya çıkacak olsa da hem İstanbul’da Misak-ı Millî’yi belirleyenin, hem de Ankara’dan Anadolu Savaşı’nı yönetenin ARMHC olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle de böylesine önemli bir tarihsel işlevi olan bu cemiyeti kuran Sivas Kongresi’nin yakın tarihimizde oynadığı rol küçümsenemez. 

    Genel geçer tarih anlatımız, Erzurum’daki kongrenin bölgesel, Sivas Kongresi’nin ise ulusal olduğunu söyler. Yukarıda söylediğimiz gibi ARMHC’nin kurulması açısından bakıldığında, bu, temelsiz bir öneri değildir gerçi. Ancak temsil gücü açısından bakıldığında Sivas’ta ulusun temsil edildiğini söylemek imkansızlaşır. Sivas Kongresi’ne katılan delege sayısı, Erzurum’da toplananlardan bile azdı. Birçok il Sivas’a delege göndermemişti. Sivas’ta toplananların neredeyse yarısı ise Erzurum Kongresi’nin seçtiği Heyet-i Temsiliye üyeleriyle sayılarını arttırmak üzere aralarına aldıkları birkaç yeni üyeden oluşuyordu. 

    Öte yandan, kendisi de bu durumun farkında olan Sivas Kongresi’nin Heyet-i Temsiliyesi, yeni bir ulusal kongre çağrısında bulunmuştu. Yani, güncesinde bu çağrı nedeniyle Sivas Kongresi’nin başarısız olduğu sonucunu çıkardığını söyleyen Hacim Muhittin (Çarıklı) Bey’in bu değerlendirmesi çok doğrudur. Ancak Sivas Kongresi sırasında ve hemen sonrasında ortaya çıkan bazı gelişmeler nedeniyle, bu yeni kongrenin toplanmasına gerek kalmamış, sözkonusu gelişmeler Sivas Kongresi’ne bugün tanıdığımız tarihsel önemi kazandırmıştır. 

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Bilindiği gibi İstanbul Hükümeti, Mamuretü’l-Aziz (Elazığ) Valisi Ali Galip Bey’e Sivas Kongresi’ni basarak Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’i tutuklama emrini vermişti. Fakat iki taraf arasındaki şifreli yazışmalar, Sivas Valisi Reşit Paşa’da da aynı şifreyi çözen anahtarın bulunması sayesinde ortaya çıkarılmış ve yayımlanmıştı. Bu girişim, Sivas’takilerce ülkenin kurtuluşu için çaba gösterenleri engellemeye çalışan bir hainlik olarak değerlendirildi ve İstanbul Hükümeti’nin çok zor bir duruma düşmesine neden oldu. 

    Sivas Kongresi’nin toplantı halinde olduğu günlerde yaşanan bir başka gelişme ise Anadolu’nun işgal altında olmayan yörelerinin artık İstanbul’u dinlemez olmalarıdır. Millî Mücadele’nin başlangıç aşamasında İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti, Anadolu’daki birçok vilayet ve mutasarrıflığa 2. Meşrutiyet döneminde İttihatçılar tarafından memurluktan çıkarılmış, dolayısıyla da İttihat ve Terakki zihniyetine, muhalefetten de öte, diş bileyen kişileri atamıştı. Bunlar arasında en azılılar olarak Konya Valisi Kemal, Trabzon Valisi Yahya Galip ve Mamuretü’l-Aziz Valisi Ali Galip Beyler’i sayabiliriz. 

    Ayrıca birçok vali ve mutasarrıf da, yönetsel amirleri olan İstanbul Hükümeti’yle Millî Mücadele arasında sıkışıp kalmış, memur sorumluluklarını siyasal tercihlerin önüne koyan, yani tarafsız kalmaya çalışan kişilerdi. İşte Sivas Kongresi günlerinde bunların hepsi ya Millî Mücadele’den yana tavır almış ya İstanbul’a kaçırtılmış ya da Kuva-yı Milliyecilerce tutuklanmıştı. Hatta Millî Mücadele karşıtlığında ısrarcı davranan bazı kaymakamlar öldürülmüştü. 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, bazı kazalara “millet namına” kaymakam atar olmuştu. Kısacası, Sivas Kongresi’nin kapandığı sıralarda Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin sözü, İstanbul şehrinin tarihî sınırı olan Bostancı’dan ötede geçmiyordu. 

    Son olarak, bu durumun farkında olan Mustafa Kemal Paşa’nın aldığı bir kararı da anımsamamız gerekir. Sivas Kongresi’nin kapanışının ertesinde Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye’ye danışmadan, o günlerde epeyce eleştirilen bir kararla Anadolu’yla İstanbul arasındaki telgraf iletişimini kestirdi. Bunun sonucunda İstanbul’un yalnızlaşması tamamlanmış oldu. Ferit Paşa son bir gayretle, Britanyalılardan Anadolu’ya karşı yapılacak bir harekat için askerî yardım istedi ve bu isteği reddedildi. Bazı Bakanları vatana ihanetle suçlanan ve ülkede sözü artık geçmez olan Damat Ferit Paşa Hükümeti, Eylül sonunda istifa etmek zorunda kaldı. 2 Ekim’de Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulacak, bu hükümet de 7 Ekim’de seçim çağrısını duyuracaktı. Daha Erzurum Kongresi sırasında dile getirilen meşrutiyet isteği sonunda gerçekleşmişti. 

    AMERİKAN MANDASI VE HARF HATASI

    Tarihî bir fiyasko: Turancılık yerine ‘Furancılık’ yazıldı

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Rauf Bey (solda), Mustafa Kemal Paşa ve Bekir Sami Bey, Sivas Kongresi günlerinde. 

    Sivas Kongresi sırasında tartışılan “manda meselesi”nin o kadar da önemli bir mesele olmadığını daha önce yazmıştık (#tarih, sayı 41). Bu konunun önemli bir mesele haline gelmesi, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’taki bir tutarsızlığını, muhafazakâr tarih geleneğinin beceriksizce kullanmaya çalışmasından kaynaklanmıştır. Burada ise, “Atatürkçü” tarih geleneğinin iri kıyım bir fiyaskosundan sözedeceğiz. 

    Mondros Bırakışması’ndan sonra Sèvres Antlaşması’na giden yolda ortaya atılan fakat sonuçta gerçekleşmeyen, Ortadoğu’da bir “Amerikan mandası” fikri vardı. Bu fikir ABD siyasi çevrelerinde pek de sıcak bakılmayan bir fikirdi. Nitekim oralarda yapılan tartışmalar dikkatlice incelendiğinde, Tümgeneral James Harbord başkanlığındaki heyetin Anadolu’ya gelmek üzere yola çıktığı günlerde bile projenin tavsamış olduğu anlaşılıyor. Amerikalılar, Harbord’u Ortadoğu’ya başlangıçta konuşulanlara uygun davranmış olmak için, sonuçta ne yapacaklarını bile bile göndermişlerdir. 

    Bilindiği gibi Harbord ve heyeti Sivas’a, buradaki kongre kapandıktan dokuz gün sonra, 20 Eylül 1919’da gelmiştir. Mustafa Kemal Paşa ve diğer Heyet-i Temsiliye üyeleriyle ayrıntılı görüşmeler yapılmış, Harbord’a Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ne olduğu ve ne istediği açıkça anlatılmıştır. Daha sonra General Harbord, Erzurum’a gitmek üzere yola çıkarken kendisine anlatılanların bir muhtıra biçiminde yazılmasını ve Kafkasya dönüşünde alınmak üzere Samsun’a gönderilmesini istemiştir. Bu muhtıra, İngilizce olarak 24 Eylül 1919 tarihinde yazılmış ve öngörüldüğü gibi Samsun’a yollanmıştır. Daha sonra da General Harbord’un ABD Kongresi’ne sunduğu rapordaki ek belgeler arasında yayımlanmıştır. 

    Metni kimin kaleme aldığını kesin olarak bilmiyoruz ama çok büyük olasılıkla Rauf Bey yazmıştır. “Çok büyük olasılıkla” dememizin nedeni, Sivas’ta o günlerde Rauf Bey’den başka çok iyi İngilizce bilen bir tek eski Washington Büyükelçisi Ahmet Rüstem (Alfred Bilinski) Bey’in olmasıdır. Tahminimizi destekleyen bir veri de Rauf Bey’in daha sonra Harbord’un raporunu okumuş ve anılarında kullanmış olmasıdır. 

    Muhtırada öze ilişkin olmayan ufak-tefek yanlışların yanısıra bir elyazısı hatası vardır ki, yakın zamanlara kadar çok gülünç bir durum yaratıyordu. Metinde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ne olmadığına ilişkin bilgiler verilirken, Turancılıkla hiç ilgilenilmediği, bu fikrin hiç kabul görmeyen, yanlış bir fikir olduğu da söylenmekteydi. Ancak, kullanılan “Touranism” sözcüğü Latin alfabesiyle “T” harfiyle yazılması gerekirken, dalgınlıkla ona çok benzeyen, yalnızca alttaki kıvrımı ters yönde olan “F” harfiyle yazılmış ve ortaya “Fouranism” biçiminde, anlamsız bir sözcük çıkmıştır. İşin ilginç yanı, bu anlamsız sözcüğün İngilizce basılı metinde de bulunmasıdır. 

    Burada karşımıza iki ilginç olasılık çıkıyor: 1) Harbord metni hiç okumadan daktiloya verdi; Turancılığın ne olduğunu bilmeyen memur da yanlışı yineledi; 2) Harbord metni okudu, söylenenin ne olduğunu da anladı ama düzeltmeyi unutup o haliyle daktiloya verdi. 

    Gülünçlüğün daha da katmerlisi, muhtıranın Mustafa Kemal Paşa’nın imzasını taşıması nedeniyle, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri (1964) başlıklı kitaba Türkçe çevirisiyle alınmış olmasıdır. Metinde iki kez geçen “Fouranism”, birincisinde “dört maddelik hareketler”, ikincisinde de “dört maddelik itham” biçiminde verilmiştir. 

    Metinde başka çeviri yanlışları da vardır. Örneğin “our men of war and merchantmen” sözcükleri “savaş ve ticaret gemilerimiz” olarak çevrilmesi gerekirken, “cengaverlerimiz ve ticaret gemilerimiz” biçiminde çevrilmiştir. Neyse ki “dört maddelik Turancılığı (!)” Kaynak Yayınları Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin 4. cildinde düzeltip “Turancılık” demiştir. İlk çeviriyi yapan vatandaşımızın kim olduğunu bilmiyoruz. Belki Turancıydı, belki de işinin ehli değildi. Ama Atatürk’ün bütün eserlerini yayımlayanlar arasında Atatürk’ün çok önemsediği çağdaşlığa yakışmayanlar olduğunu biliyoruz. 

  • Osmanlılarda gülme ve ağlamanın resimli tarihi

    Osmanlılarda gülme ve ağlamanın resimli tarihi

    Ağlamak ve gülmek, İslâmi kültürlerde ölçülü yaşanması öğütlenmiş iki tezat duygu. İkisi de Osmanlı dünyası için alçaltıcı durumlardı; gözyaşı yalnızca ilahi aşkla ve gizlice dökülmeli, gülmek tebessümü aşmamalıydı. Ancak kadim gelenekler ve 18. yüzyıldaki kültürel değişim, tavsiye edilenin dışında istisnai durumlar yaratmıştı ve bunlardan bazıları Osmanlı görsel tarihine nakşolundu.

     Buhârî’nin aktardığı peygamber sözü, hemen bütün Osmanlı-İslâm yas tutma geleneğinin sınırlarını belirler: “Yanaklarını döven, yakalarını yırtan ve Câhiliye âdetini sürdürenler bizden değildir”. Tirmizî’nin naklettiği bir diğeri, “Çok gülmek kalbi öldürür” manasındadır ve neşede bir tür denge hâlini salık verir. 

    Bu gibi dinî öğüt ve uyarılar, Osmanlı yaşayışını da hiç şüphesiz etkilemişti. Ancak yine de ölenin ardından yüzünü yırtmak, giyimlerini parçalamak ve bağıra çağıra ağlamak gibi bazı İslâm öncesi âdetler de sürüyordu. Kanûnî’nin cenaze merasiminde siyah çullar giyilmiş, feryatlar koparılmıştı. Şeyhülislam Kemalpaşazâde’nin (öl. 1534) Yavuz Sultan Selim için yazdığı mersiyede tabiat bir insan gibi, yüzünü yırtarak, göğsünü döverek ağlıyordu. 

    18. yüzyıla kadar resmedilen Osmanlı insan figürleri, genelde ifadesiz ve donuk, nadiren mütebessim ve bazen de mahzundu. Ama bu devirden sonra, yani Lâle Devri’nde (1718-1730), uzun süren savaşlardan yılmış isyankâr nakkaşlar, başlarına kötü bir şey geleceğinden korkmadan dişlerini göstererek gülebilen, besbelli kahkaha atan ilk Osmanlı tiplerini betimlediler. Muhtemelen o devirde, ağırbaşlı, sürekli ölümü düşünen ve oldukça ciddi Osmanlıların yanında, lâle bahçelerini dolaşan, zevk ve sefa süren, şakalaşan ve yüksek sesle gülebilen bir insanın da artık pekala makbul görüldüğünün kanıtıydı bu tasvirler. 

    2. Bayezid’in cenazesi

    Sultan 2. Bayezid, oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından 1512’de tahtından indirilmiş, emeklilik günlerini geçirmek için çıktığı Dimetoka yolunda şüpheli bir biçimde ölmüştü. İstanbul’da kendi adını taşıyan camideki cenaze merasimini gösteren bu minyatürde, koyu renk kaftanlar giymiş ve çoğunlukla siyah sarıklar takmış birkaç adam ve yukarıda ağlaşan kadınlar görülüyor. Nakkaş eğer figürlerin yanaklarındaki kırmızı tonlamalarla kendi yüzlerini paraladıklarını ima etmiyorsa, gayet vakur bir yas betimleniyor (Şükrî-i Bitlisî, Selimnâme, res. Pir Ahmed?, 1520’ler. TSMK H. 1597-98). 

    2. Selim’in cenazesi

    1574’te ölen padişahın cenaze merasiminin tasvirinde, sol alt köşede ellerini yüzlerine koyarak yas tutanlar, pek de tarife uygun bir ağırbaşlılık göstermiyor gibi (Seyyid Lokman, Şehnâme-i Selim Han’dan koparılmış sayfa, res. Nakkaş Osman ve Ali, 1581, Boston Güzel sanatlar Müzesi, 14.694). 

    Dişleri gösteren ilk gülüş

    Lâle Devri’nin nakkaşlarından, sadece adını bildiğimiz İbrahim, 3. Ahmed’in oğullarının 1720’deki sünnetini anlatan Vehbî Surnâmesi’ni Sadrazam İbrahim Paşa için resimlemişti. Osmanlı minyatüründe belki de ilk ve tek olarak bir insanın dişlerini göstererek güldüğünü onun fırçasından görüyoruz. Seyirci, Bir Bektaşi’nin kap-kacak kaybetme gösterisine ya da direğe tırmanan Mısırlı göstericilerin hareketlerine gülüyor (TSMK A. 3594). 

    Başkasının hüznü

    1. Murad’ın Bizans ve Haçlılar üzerine çıktığı 1366’daki seferinde Bulgaristan/ Süzebolu’daki Polunya Kalesi’ni kuşatması. Nakkaş olayı betimlerken muhtemelen kendisi cariye, çocuğu kul olacak bir annenin ağlamaklı ve korku dolu yüzünü yansıtmaktan kaçınmamış (Seyyid Lokman, Hünernâme I, res. Nakkaş Osman, 1584. TSMK H. 1523). 

    Levnî’nin gülen kuklası

    Lâle Devri nakkaşı Levnî, figürlerine ruh hâlleri kazandıran ender bir sanatkardı. Onun çizimleri arasında bolca tebessüm eden suret görsek de, nakkaş gerçek şuh bir gülüşü sadece bu acem kuklasına layık görmüş (Vehbî Surnâmesi, 1720-28, TSMK A. 3593). 

  • Oğlum Ajitprop, gel bakayım buraya!

    Oğlum Ajitprop, gel bakayım buraya!

     Ekim Devrimi’nin ardından Sovyet iktidarının çocuklarla ilgili gerçekleştirdiği köklü değişimin bir izdüşümü de isim meselesinde yaşandı. Özellikle 1920’li ve 30’lu yıllarda “Granit” gibi jeolojik terimlerden “Anarşi” ve “Ütopya” gibi devrimi çağrıştıran adlara, üç bine yakın yeni çocuk ismi ortaya çıktı. 

    Rusya’da Stalin dönemi anaokullarında, sosyalizmi inşa görevi verilen “küçük devrimciler”in tamamı her gün şu sloganın yazılı olduğu posterlerle güne başlıyordu: “Mutlu çocukluğumuz için teşekkür ederiz, Yoldaş Stalin!”. Ekim Devrimi’nden sonra Bolşevikler, gelecekte komünizmi kuracak çocukların, doğumlarından itibaren yetiştirilmesi görevini üstlendiler. 

    Sovyet iktidarının temel amacı, küçük çocukları aile, kilise ve Çarlık Rusyası’nın çökmüş değerlerinden uzak, devrim ideallerine uygun yetiştirmekti. Diğer taraftansa kadınların “verimsiz ve zihni uyuşturan” ev işlerinden kurtarılması ve üretime katılması hedefi benimsenmişti. Ülke sanayileştirilmeliydi ve bunun için ek işgücüne ihtiyaç vardı. Fabrikalarda çocuk yuvaları açıldı; kadınlar gece dahil üç vardiya çalışmaya başladılar. 

    Yuvalarda çocuklara kolektif içinde yaşamak ve çalışmak öğretiliyordu. Çocuklar, oyun odalarını kendileri topluyor, bahçeyi ekip biçiyor, hayvanlara bakıyorlardı. Ayrıca devrimci gün ve bayramların kutlanması gibi politik mesajlar da çocuklara aktarılıyordu. 

    Devrimden sonra hukuk alanında da çocukları koruyan tedbirler alındı. 7 Mart 1918’de reşit olmayan çocukların yargılanması ve hapsedilmesi yasaklandı. Ancak 8 Nisan 1935’te 12 yaşından itibaren çocukların işlediği hırsızlık, yaralama, cinayet gibi suçlar, tekrar cezai ehliyet kapsamına alınacaktı. 

    Lenin ve Çocuklar isimli çocuk kitabından… 

    1. Dünya Savaşı’nın ardından başlayan içsavaşla birlikte, sayıları ciddi şekilde artan sokak çocuklarının bakımı ve topluma kazandırılmasıyla ilgili ciddi bir mücadele başlatıldı. Bu konuyla bizzat Vladimir Lenin, Feliks Dzerjinski ve Anatoli Lunaçarski gibi devletin en üst kademelerinde bulunan isimler ilgilendi. 

    Çocuklarla ilgili konularda yaşanan köklü değişimin bir izdüşümü de isim meselesinde görüldü. 20. yüzyılın başlarına kadar, yeni doğan çocuklara isim vermek için, Ortodoks Kilisesi’nin aziz ve azizelerin isimleriyle hazırladığı takvimler yaygın olarak kullanılıyordu. Bu takvimlere göre, azizlere atfedilen belli günlerde o ismi taşıyan kişiler isim günlerini kutluyor, hatta isim günleri doğum günlerinden bile daha önemli kabul ediliyordu. Ancak “yeni toplum”da, kilisenin isim konusunda koyduğu sınırlamalar kaldırıldı. Özellikle 1920 ve 30’lu yıllarda SSCB’de yeni isimler konusunda adeta bir patlama yaşandı. Bu dönemde “Granit” gibi jeolojik terimlerden “Anarşi” ve “Ütopya” gibi devrimi çağrıştıran adlara, üç bine yakın yeni isim ortaya çıktı. Beryoza (kayın ağacı), Gvozdika (karanfil), Mimoza gibi doğadaki ağaç, çiçek isimleri de ilk kez o dönemde çocuklara verilmeye başlandı. 

    Ancak bunların arasında en ilginç olanları, farklı isim, kelime ve sloganların biraraya getirilmesinden meydana getirilen uydurma isimlerdi. Hatta açıklayıcı kitaplar ve “Devrimci İsimler Takvimi” bile hazırlandı. İçlerinden bazıları oldukça popüler oldu ve yaygınlık kazandı. Adı, “Devrimci İsimler Takvimi”nden yola çıkarak verilen birçok devlet ve biliminsanı, yazar, sanatçı vb. yetişti. 

    Bu arada hem coğrafi yer isimleri hem de fizik ve kimya alanından seçilmiş teknik tabirler de kimi zaman aynen korunarak kimi zaman da “ideolojik dokunuşlarla” çocuklara verilmeye başlandı. 

    POLİTİKA VE TERMİNOLOJİ

    Rus Devrimi’nden sonra çocuklara verilen isimler

    1917’den itibaren Rus çocuklarına verilen isimler arasında, coğrafi-siyasi terimler ile fizik/kimya terimleri dikkati çekiyordu. 

    Fransız Devrimi’nin 200. yılı dolayısıyla 1989’da SSCB’de basılan pul: Marat, Danton, Robespierre. Birçok Sovyet çocuğuna onların isimleri verilmişti. 

    Agitprop (Ajitasyon propaganda), 

    Alfa (Alfa), 

    Altay (Altay), 

    Amper (Amper), 

    Arvil (Armiya V. İ. Lenina – V. İ. Lenin’in ordusu), 

    Avangard (Öncü), 

    Avksoma (Rusça Moskova’nın tersten yazılışı), 

    Avrora (Bir savaş gemisi), Barrikad (Barikat), 

    Bebel (August Bebel’den), 

    Bestreva (Beriya, straj revolyutsii – Beriya, devrimin bekçisi), 

    Beta (Beta), 

    Bonapart (Napoleon Bonaparte’tan), 

    Borets (Savaşçı), 

    Darvin (Charles Darwin’den), 

    Demir (Dayoş mirovuyu revolyutsiyu! – Haydi dünya devrimine!), 

    Garibaldi (Giuseppe Garibaldi’den), 

    Geliy (Helyum), 

    Gipotenuza (Hipotenüs), 

    Granit (Granit), 

    İskra (Kıvılcım), 

    İstmat (İstoriçeskiy materializm – tarihsel materyalizm), 

    İzil (İspolnyay zavetı İliça – İliç’in öğütlerini yerine getir), 

    Kapitalla (Das Kapital), 

    Krarmiya (Krasnaya Armiya – Kızıl Ordu), 

    Kromvel (Oliver Cromwell’den), 

    Kyuri (Marie Curie’den), 

    Lelyud (Lenin lyubit detey – Lenin çocukları sever), 

    Lestak (Lenin, Stalin, komünizm), 

    Luidjia (Lenin umer, no idei jivı – Lenin öldü, ama fikirleri yaşıyor), 

    Lyublen (Lyubi Lenina – Lenin’i sev), 

    Marat (Jean-Paul Marat’tan), 

    Marlen (Marx ve Lenin), 

    Marseleza (Marseillaise’den), 

    Mauser (Bir tüfek markası), 

    Mor (Thomas More’dan), 

    Ninel (Lenin’in tersten yazılışı), 

    Okean (Okyanus), 

    Om (Om), 

    Papir (Partiynaya piramida – Parti piramidi), 

    Parijkomma (Paris Komünü’nden), 

    Partizan (Partizan), 

    Pervomay (1 Mayıs), 

    Pores (Pomni reşeniya syezdov – Kongre kararlarını hatırla), 

    Proletar (Proleter), 

    Pyatvçet (Pyatiletku v çetıre goda – Beş Senelik Kalkınma Planı dört senede), 

    Revmark (Revolyutsionnıy Marksizm – Devrimci Marksizm), 

    Revo ve Lyutsiya (Revolyutsiya ‘Devrim’, iki kardeşe verilmek üzere), 

    Partiya (Parti), 

    Robespyer (Maximilien Robespierre’den), 

    Roblen (Rodilsya bıt lenintsem – Leninist olmak için doğdu), 

    Russo (Jean-Jacques Rousseau’dan), 

    Serp ve Molot (Orak ve Çekiç, iki kardeşe verilmek üzere), 

    Spartak (Spartaküs’ten), 

    Stator (Stalin torjestvuet – Stalin zafer kazanıyor), 

    Telman (Ernst Thälmann’dan), 

    Traktor (Traktör), 

    Uryurvkos (Ura, Yura v kosmose Oley – Yura (Yuriy Gagarin) uzayda), 

    Vektor (Velikiy kommunizm torjestvuet – Yüce komünizm zafer kazanıyor), 

    Vist (Velikaya istoriçeskaya sila truda – Emeğin büyük tarihi gücü), 

    Vojd (Önder), 

    Volga (Volga), 

    Volt (Volt), 

    Vosmart (Vosmoe Marta – Sekiz Mart), Yaslenik (Ya s Leninım i Krupskoy – Lenin ve Krupskaya (Lenin’in karısı) ile birlikteyim), 

    Yevraziya (Avrasya).

  • Sezaryenin isim hakkı Julius Caesar’ın değil

    Sezaryenin isim hakkı Julius Caesar’ın değil

    Günümüzde en çok rağbet gören doğum yöntemi sezaryen, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygınlaşmaya başladı. Mitolojik öykülerde, efsanelerde, eski belgelerde sıkça değinilen “bebeğin annenin rahminin kesilmesi suretiyle çıkartılması” uygulamasının, Julius Caesar (Sezar) ile de bir alakası yok. Geçmişten günümüze tartışmalı bir yöntemin hikayesi… 

    Doğum doğal yoldan yani dölyolundan mümkün olmayınca, dölyatağının (uterus-rahim) kesilerek bebeğin çıkarılmasına dair en eski tarihî belgeler Çin kaynaklıdır. Han hanedanı döneminde, MÖ 2. yüzyılda kaleme alınan Büyük Tarihçinin Kayıtları (Shiji) isimli eserde anlatıldığına göre, MÖ 3. binyılda hüküm süren Sarı İmparator’un oğlu efsanevi hükümdar Zhuanxu’nun torununun torunu Luzhong’un altı oğlu vardı. Bunların hepsi dünyaya gözlerini sezaryenle açmış, altıncı oğul Jilian, Chu devletini kurmuştu. 

    Hindistan’daki Maurya İmparatorluğu’nun ikinci hükümdarı Bindusara’nın (MÖ 320- 272) dünyaya gelişi de sezaryenle olmuştu. Anne yanlışlıkla zehir içmiş ve hayatını kaybetmişti. Doğum çok yakındı, bebek yaşamalıydı. İmparator Chan-dragupta’nın sağ kolu Chanakya, kraliçenin karnını keserek bebeği almış ve şehzadenin hayata tutunmasını sağlamıştı. 

    Yunan mitolojisinde de sezaryene değinilmiştir. Apollon’un, büyüdüğünde Tıp Tanrısı olacak Asclepius’u annesi Coronis’in karnından çıkarış öyküsü sanat eserlerine de ilham kaynağı olmuş çok bilinen mitolojik anlatılardan biridir. 

     Aslında böyle doğmamıştı! Les anciennes histoires romaines isimli 14. yüzyıl elyazmasında yer alan resimde Caesar’ın doğumu tasvir ediliyor, British Library. 

    Julius Caesar’ın ‘normal’ doğumu 

    Gelelim Caesar’dan (Roma İmparatoru Gaius Julius Caesar) kaynaklandığı düşünülen sezaryen sözcüğünün “doğduğu” Roma dönemine… Yukarda kimilerine değindiğimiz tarihî kayıtların da işaret ettiği gibi sezaryenle doğum çok daha eskiydi ve hatta Caesar bile sezaryenle doğmamıştır! 

    Julius Caesar dünyaya gözlerini MÖ 100’de, Temmuz ayınının 12’si ya da 13’ünde açtı. Doğumunun normal yolla gerçekleştiğini biliyoruz; zira annesi Aurelia, oğlunun Britanya’yı işgal ettiğine (MÖ 55-56) tanık olacak kadar uzun yaşamıştır. O dönem çocuğunu sezaryenle dünyaya getiren bir kadının, kan kaybı ve enfeksiyon nedeniyle yaşaması mümkün değildi. Peki günümüze kadar uzanan bu efsane nasıl doğmuştu? 

    Bebek yaşayacak, anne ölecek! “Benjamin’in doğumu” ya da “Rachel’in ölümü” isimleriyle bilinen yağlıboya tabloda, Rachel’in Benjamin’i sezaryenle dünyaya getirişi resmediliyor. Francesco Furini, 17. yüzyılın ilk yarısı (üstte). Sezaryen yarası dikilmiş ve pansumanlanmış bir anne, Edward Siebold, 1829. 

    Doğruluğu kesin olmasa da akla yakın bir açıklama bulmak için 1. yüzyılda yaşamış Plinins’un (Gaius Plinius Secundus) dev eseri Historia Naturalis’in sayfaları bize yol gösterebilir. Plinins’a göre İmparator Nero’nun ayakları doğum sırasında önce gelmiştir ve bu durum “doğaya aykırı”dır. Nero’nun tüm saltanatını insan türüne düşmanlık ederek geçirmesini bu aykırılığın lanetli sonucu olarak sunar Plinins. Eğer ayakları önce gelen bir çocuk cerrahi yöntemle alınacaksa, bunun bir “göksel himaye” altında gerçekleşmesi gerekir ve Caesar’ın doğumu böyle bir himayeye örnektir. Yazarın burada Caesar ile kastettiği, tarihin en meşhur şahsiyetlerinden imparator Julius Caesar değil, adı Caesar (önder) sözcüğüyle özdeşleşen mitolojik ilk hükümdardır. Peki bu ataların atası efsanevi hükümdar neden Caesar ismini almıştır? Çünkü, yine Plinins’ın deyişiyle o bir a “caeso matris utero”dur, yani “annesinin karnından kesilmiş”tir. Latince “caeso” kelimesi, “caedere”den yani “kesmek” fiilinden gelir. Özetle, bu teze göre ilk Caesar adını kendi doğum yönteminden almış, onun örnek liderliği Caesar sözcüğüne zamanla “önder” anlamını kazandırmıştır. Bu isim ilerde imparator Gaius Julius tarafından unvan olarak kullanılınca işler karışacak, bütün zamanların en ünlü galat-ı meşhuru (herkesçe doğru sanılan yanlışı) doğacaktır. 

    Tarihte bilinen ilk ‘sezaryen bebekler’ 

    Katalunyalı aziz Raymund Nonnatus (1204-1240), Latince “doğmamış” anlamına gelen adından da anlaşılacağı üzere, ölen annesinin karnından sezaryenle alınmıştı. Aziz Nonnatus, gebeliğin, doğumun ve ebelerin koruyucusuydu. 

    Firdevsî tarafından 1000 yılında yazılan İran’ın milli destanı Şahname’de efsanevi ulusal kahraman Rüstem’in doğumu, Simurg’un Zal’a öğrettiği sezaryen sayesinde mümkün olmuştu. 

    Yıllar sonra Shakespeare’in ünlü eserinde hiç kimseden korkmayan Macbeth’in hayatı, ölmüş annesinin karnından bir kılıç darbesi marifetiyle çıkartılmış olan Macduff tarafından sonlandırılacaktı. 

    Riskli müdahale 18. yüzyıl gravüründe cerrah sezaryenin ilk kesilerini yaparken, dört asistanı yardım etmek üzere hazır bekliyor, din görevlisi ise dua ediyor.

    Bir sezaryende annenin de sağ kaldığına tanık olduğumuz ilk kayıtlı vaka 1337 yılına aittir. Çek araştırmacıların yakın zamanda ortaya çıkardıkları belgelere göre olay Prag’da, Bohemya kralı Johann’ın (Kör Johann) sarayında meydana gelmiş. Kralın ikinci eşi Beatrice (Beatrice de Bourbon) 25 Şubat 1337’de tek çocukları Dük Wenceslaus’u dünyaya getirirken kendinden geçmiş. Doktorlar kadının öldüğünü zannettiklerinden karnını açarak bebeği almışlar. Sağlıklı bir bebeğe hayat veren annenin ölmesi beklenirken, Beatrice hayata tutunmuş ve 46 yıl daha yaşamış. Zamanın hekimleri bu durumu “annenin çektiği ızdırap sayesinde aydınlanması”na bağlamışlar. 

    Bir başka eski kayıt ise İsviçre’den. Yıl 1500. Hayvancılıkla uğraşan ve bu nedenle doğumlara aşina olan Jakob Nufer’in karısı ilk çocuklarına hamiledir. Sancılar başlamış ama aradan günler geçmesine rağmen doğum gerçekleşmemiştir. Genç ve güçlü karısını yitirmeyi kabullenemeyen adam, sezaryene başvurmak için belediyeden izin ister. Zor da olsa izin alan Jakob, bir masaya yatırdığı karısının önce karnını, sonra döl yatağını usturayla keserek bebeği alır ve sonra kestiği yeri diker. Anne hayatta kalır ve sonraki yıllarda normal yolla başka doğumlar da yapar; bebek ise 77 yaşına kadar yaşar. 

    Kulaktan kulağa dolaşan bu hikâye 81 yıl sonra, Fransız hekim François Rousset’nin L’hystérotomotokie ou enfantement césarien adlı kitabında, gerektiğinde annenin ölmesini beklemeden de sezaryen yapılabileceğinin ispatı olarak kullanılmıştır. 

    Hekimlerin tanrısı Asclepius’un Apollon tarafından annesi Coronis’in karnından sezaryenle çıkartılışını resmeden gravür, 1549, Alessandro Benedetti. 

    Rönesans ve sonrası: Anatominin gelişimi 

    Rönesans dönemi, insan anatomisinin tüm ayrıntılarına dair, daha önce görülmemiş bir bilgi birikimi sağlamıştı. Andreas Vesalius’un 1543’te yazdığı anıtsal eseri De humani corporis fabrica (İnsan Vücudunun Yapısı Üzerine), birçok keşfin yanısıra kadın jenital organları ve karın boşluğunu da tasvir ediyordu. 

    Kadınların kendi kendilerine gerçekleştirdikleri girişimler ya da boynuzlu hayvanların sebep olduğu yaralanmalar nedeniyle karın boşluğunun açılmasıyla gerçekleşen doğumlar; mesela 1647’de Hollanda’da bir boğanın boynuz darbesiyle karnı yarılan 9 aylık bebeğin sağlıklı doğması ancak annenin saatler sonra ölmesi gibi vakalar bilinir. Amerika’da ise ilk başarılı sezaryen ameliyatı 1794’te West Virginia eyaletinde Dr. Jesse Bennett tarafından eşi Elizabeth’e uygulanmıştır. 

    18 ve 19. yüzyıllarda anatomi bilgileri Rönesans’ta atılan sağlam temeller üzerinde genişlerken, 1800’lerin sonlarından itibaren tıp eğitimine dahil edilen kadavra çalışmaları hem anatomiyi daha iyi anlamaya hem de ameliyatlara daha iyi hazırlanmaya imkan sağladı. 

    Ancak o dönemde tıp eğitimi yalnızca erkekler içindi. Kıta Avrupası’nda ve İngiltere’de kadınlar tıp fakültelerine kabul edilmiyordu. 19. yüzyılın sonuna kadar, kadınların doğumlara sezaryenle müdahalesi yasaktı. Buna karşın, İngiltere’de kayıtlara geçen ilk başarılı sezaryen ameliyatı bir kadın tarafından yapılmıştı. 1815-1821 arasında asıl adı Margaret Ann Bulkley olan bir kadın, James Barry adıyla erkek kıyafetleri içinde Güney Afrika’da İngiliz ordusunda hekim olarak görev yapıyordu. İmparatorluk topraklarında ilk başarılı sezaryeni de 25 Temmuz 1826 tarihinde Cape Town’da erkek kılığına bürünmüş bu kadın hekim yapmıştır! 

    1876’da İtalyan Profesör Eduardo Porro, sezaryen ameliyatı yapılan kadınlarda kanamayı durdurabilmek ve enfeksiyonları önleyebilmek amacıyla ameliyat sırasında rahimlerinin de alınmasını önermiş ve uygulamıştır. Günümüzde halen doğum esnasında gerekli görülmesi halinde rahimin alınması prosedürü “Porro operasyonu” olarak geçerliliğini korumaktadır. 

    Diğer taraftan, Afrika’daki Batılı misyonerler yerli kabilelerin kendi yöntemleriyle sezaryen yaptığına şahit olmuş; Robert William Felkin, 1879’da Kahura-Uganda’da yerli şifacıların gerçekleştirdiği başarılı bir sezaryeni izlemişti. Şifacı, kadını kendinden geçirmek için muz şarabı kullanmış, ellerini ve kadının karnını da ameliyattan önce temizlemişti. Ameliyat kesisini orta hatta yapmış ve kanamayı azaltmak için dağlamıştı. Daha sonra yarayı iğnelerle birleştirmiş ve üzerine bitki köklerinden hazırladığı bir merhemi sürmüştü. Hastanın günler içinde hızla iyileşmesi üzerine, Felkin bu tekniğin uzun zamandır uygulandığına kanaat getirmişti. 

    19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında kırsal bölgelerde doğumların çoğu hâlâ ebelerin kontrolü altında iken şehirlerde doğum artık bir hastane uzmanlığı haline geliyordu. Sezaryen kısa zamanda büyük şehirlerin gelişen hastanelerinde rutin bir prosedüre dönüşecekti. Ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru bile sezaryen sırasında anne ölüm oranlarının %85’lere vardığı bilinmektedir. Anne ölümlerinin çoğu, kanamanın durdurulamaması nedeniyle meydana gelmekteydi 

    19. yüzyılda cerrahi teknikler 

    Aslında ciddi bir batın ameliyatı olan sezaryenin gelişimi, cerrahi tekniklerin gelişimi ile paralel seyretti. 1800’lerin başlarında ameliyatlar, hâlâ eski geleneksel bilgiler ve tekniklerle yapılıyordu. 19. yüzyıl boyunca cerrahi alanda hem teknik hem de profesyonel anlamda büyük bir dönüşüm yaşandı. 1846’da Massachusetts General Hospital’da diş hekimi William T. G. Morton’un bir yüz tümörünü çıkartırken eter kullanması, cerrahide “anestezi dönemi”ni başlattı. Anestezi uygulaması hızla Avrupa’ya yayıldı; fakat “İncil’in emirlerine karşı çıkıldığı gerekçesiyle” doğum sırasında anestezi kullanımına muhalefet ediliyordu. Dünyaya çocuk getiren kadının çektiği acının Havva’nın günahının kefareti olduğuna inanılıyordu. Bu tabuyu İngiltere kilisesinin de başı olan Kraliçe Victoria yıktı. Çocuklarından ikisinin (1853’te Leopold ve 1857’de Beatrice) doğumunda kloroform kullanınca, bu dinî dogma da tarih oldu. 

    Cerraha daha hassas çalışma imkânı sağlayan, kadınları da ameliyatın ızdırabından kurtaran anestezi, doktorları ve hastaları sezaryen konusunda cesaretlendirse de, bu işlemler sırasında ölüm oranları hâlâ çok yüksekti. Mikrop teorisinden ve modern bakteriyolojiden bihaber 19. yüzyıl cerrahları sokak giysileriyle ameliyata girer, bir hastadan diğerine geçerken ellerini de pek yıkamazlardı. 1860’larda İngiliz cerrah Joseph Lister, karbolik asit kullanarak antiseptik yöntemi keşfetti. Antiseptik kullanımı cerrahi enfeksiyon problemini azalttı. Ancak buna rağmen anne mortalitesi hâlâ yüksekti. Henüz uterusa dikiş atılmıyor ve anne ya kan kaybından ya da enfeksiyondan kaybediliyordu. 1865’te sezaryen sırasında Büyük Britanya ve İrlanda’da mortalite oranı %85’ti. 1882’de Leipzig’de Max Sönger, uterustaki kesiti dikerek ölüm oranını düşürmeyi başardı. 

    20. yüzyıl ve güvenli sezaryen 

    Sezaryen güvenli hâle geldiğinde, Amerika ve Avrupa’da kimi ünlü doktorlar başarısızlığa doğru giden bir doğumu saatlerce beklemek yerine, cerrahi müdahale kararını erkene almanın daha iyi sonuç vereceğini savunur oldular. Böylece sezaryen sayısı arttı. 

    20. yüzyıl başında İngiliz kadın-doğumcu Munro Kerr, günümüzde de uygulanan uterusun alt kısmına yatay kesi yöntemini buldu; bu teknik hem enfeksiyon hem de uterusun yırtılması riskini minimuma indiriyordu. Daha önceleri yapılan dikey kesiler nedeniyle yara iyileşmesi komplikasyona daha açıktı. Alexander Fleming tarafından 1928’de keşfedilen ve 1940’da ilaç olarak imal edilen Penisilin, sezaryenlerde enfeksiyon kaynaklı anne ölümlerini azaltan bir başka faktör oldu. 

    Denizaltıları araştırmak için geliştirilen ultrasonografinin 1950’lerin başında bebeğin gelişimini takip edebilmeyi mümkün kılması; 1960’larda icat edilen elektronik fetal monitör kalp atışı takibini kolaylaştırdı ve böylece stres altındaki fetüsü hemen sezaryene alıp bebeğin oksijensiz kalması ve beyin hasarı gibi ciddi komplikasyon oranları düşürüldü. 

    Normal doğumlarda kullanılan spinal ve epidural anestezinin sezaryende genel anestezinin yerini almaya başlaması, doğum sırasında bilinci açık olan annenin bebeğiyle hemen temasa geçmesine imkan tanıdı. 

    Bu arada, ülkemizde bilinen ilk sezaryenin devrim niteliğindeki tüm bu gelişmelerden önce, üstelik başarıyla gerçekleştirildiğini de belirtmeden geçmeyelim. 11 Aralık 1902’de 2. Abdülhamid’in saray cerrahı Cemil Topuzlu, Maliye Nazırı Hüseyin Sabri Bey’in eşi Aslı Melek Hanım’a İstanbul Nişantaşı’ndaki Ethem Paşa Konağı’nda sezaryen uygulamış, hem anne hem bebek ameliyattan sağlıklı çıkmıştı. 

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    Sezaryen mi normal doğum mu?

    Türkiye, sezaryenle doğum oranı en yüksek ülkelerden biri. Zaruri olmayan durumlarda yapılan sezaryen, çocuğa ve anneye zarar verebiliyor. 

    FİGEN EZER İŞLER

    Her doğum potansiyel riskleri de beraberinde taşır. Her 7 doğumdan 1’inde komplikasyon gelişme riski bulunuyor. ABD’de 1970 yılında sezaryen oranı % 5 iken bugün bu oran % 25 civarında. Annenin ve bebeğin sağlıklarının korunması, cerrahi kararda esas rolü oynar. 

    Diğer taraftan son yıllarda, yüksek maliyetli bu yöntemin azaltılması ve kadınların mümkün olduğu kadar normal doğum için cesaretlendirilmesi gerektiği savunulmaya başlandı. Son 20 yılın yükselen sezaryen oranı, artık konunun bütün tarafları için ciddi bir soru işareti oluşturuyor. Günümüzde daha çok doktor, kadınları normal doğuma teşvik ediyor. 

    Dünya Sağlık Teşkilatı’nın sezaryen için 1985’de yılında deklare ettiği optimum oran %10-15 iken dünya ülkelerinde bu oran halen % 6.9-% 69.9 arasında değişmekte. Türkiye ise son istatistiklere göre % 53 sezaryen oranıyla listede ilk sıralarda yer alıyor. Oysa, zaruri olmayan durumlarda yapılan sezaryen, hem anneye hem de bebeğe zarar verme riski taşıyor. 

    Spekülasyonlara açık bu konuda söylenebilecek son sözü başta belirtmek gerekir: “Hastalık yoktur, hasta vardır”. Yani yerleşik tıp öğretilerine göre hasta bazlı düşünüp karar vermek, hasta için en uygun olanı yapmak, tıp fakültelerinde doktor adaylarının eğitiminde temel düsturdur. 

    “Obstetri” yani gebelikle ilgili bilim dalı halen ilerlemekte, mevcut bilgiler her geçen gün artmakta ve bazı eski bilgiler geçerliliğini yitirmektedir. Dolayısıyla zamanın belirli bir noktasından bakarak doğum ile ilgili sonsuza dek geçerliliğini koruyacak keskin cümleler kurmak evrensel bağlamda doğru olmayacaktır. 

    Normal Spontane Doğum (NSD), adından da anlaşılacağı üzere bebeğin ve plasentanın vajinal yoldan çıkması ile gebeliğin sonlandığı fizyolojik aynı zamanda da ilahi ve mucizevi bir doğa olayıdır. Bunun yanında, sezaryen ameliyatı da normal doğuma alternatif bir doğum şeklidir. Güncel tartışmalar içerisinde kimi zaman küçümsenen, kötülenen ve doktorun keyfiyet ve menfaat amacıyla başvurduğu iddia edilen sezaryen ameliyatı da, bilinmelidir ki bir takım tıbbi ihtiyaçlar sonucu keşfedilmiştir ve gerektiğinde de başvurulması gereken bir yöntemdir. 

    Karnında ölen bebeği Haseki Hastanesi’nde sezaryenle alınan 22 yaşındaki Gülizar Kadın, ameliyattan sonra. 19. yüzyıl sonları, İÜ Nadir Eserler Kütüphanesi. 

    Sezaryen ameliyatı ile gerçekleşen doğumlara göre normal doğumun avantajları, anne ve bebek açısından faydaları vardır. Dolayısıyla gebelere zorunlu olmadıkça sezaryen yapılmamalı ve gebeliği süresince anne adayı normal doğuma teşvik edilmelidir. 

    Gebeliğin hangi doğum şekli ile nihayete ereceğine karar vermek ne doktorlar ne de anne adayları için kolaydır. Her gebeliğin başında gebeliğin normal şekli ile sona ermesi hedeflenmeli, bu amaçla her tür tedbir alınmalıdır. Bu nedenle düzenli gebelik takibi önemlidir. Takip süresince oluşacak normalden sapmalar erken belirlenmeli, mümkünse düzeltilebilmelidir. 

    Ancak her türlü tedbire ve gebelik takibindeki normal seyre rağmen doğum eylemi başladıktan sonra anormal durumlar gelişebilir. Oluşabilecek böylesi durumlar erken tespit edilmeli, hızla müdahale edilmelidir. Yapılacak müdahale bir ilaç ya da serumun verilmesi olabileceği gibi acil sezaryene almak da olabilir. Buna karar verecek kişi muhakkak sizinle birlikte olan doktorunuz olacaktır. Bu yetkinlik ve donanım, şüphesiz eğitim ve tecrübe gerektirir. 

  • Başkaları Ay’la, biz ayılarla…

    Bundan 57 yıl önce, bir grup evkadını artan tecavüz ve sarkıntılık hadiselerini protesto etmek amacıyla Ankara’da sessiz bir yürüyüş düzenlemişti. Ellerinde “Ey namus düşmanı, anan kadın değil miydi?”, “Irz düşmanlarına ölüm”, “Başkaları Ay’la biz ayılarla uğraşıyoruz” yazılı kartonlar taşıyan kadınlar, Sıhhiye-Zafer Meydanı’ndaki Atatürk Anıtı’na kadar yürüyüp buraya çelenk bırakmış ve saygı duruşunda bulunmuşlardı. Yürüyüşü düzenleyen kadınlar, mesai çıkışında evlerine gitmekte olan memurelere de “Ne olur siz de gelin, hepimizin davası bu” demişler ama olmamış. Etraflarını saran meraklı erkek güruhu içerisinde ancak 25-30 kadın kalmış.

    Fotoğraflar: DEPOPHOTOS

  • Vur diyen ataların öldüren torunları

    Vur diyen ataların öldüren torunları

    Kuşaktan kuşağa aktarılan kimi atasözleri ve deyişlerimiz, kadınlar konusunda ayrımcı yaklaşımlarıyla dikkati çeker. Bugün giderek artan kadın cinayetlerinin toplumsal sorumlusu şüphesiz atasözleri değil; ancak dildeki “erkek”lik, ikincilleştirme ve değersizleştirme, “sorumlu” ve “sorunlu” olarak hep kadınları işaret ediyor. Atalar “sırtından sopayı, karnından sıpayı” deyince, torunlar da “gereğini” yapıyor. 

    Kültürel, sosyolojik, idari, hukuki, ahlaki çok yüzeyli bir prizma olan kadına ayrımcılık meselesinin tarihsel şifreleri, bugün dilimizde yaşamaya devam ediyor. 

    Diller sadece günlük iletişim paketlerinden ibaret değil. Çocuk, anne-babasıyla karşılıklı çıkarttıkları sesler aracılığıyla anlaşmayı öğrenirken, onların kişisel deneyimleri hakkında olduğu kadar, içinde yaşadığı topluma dair “hayat bilgisi” dersleri de alır. Dilbilimci Ronald Kaplan’a göre dil “ortak ve sürekli inançların içine sindiği ve milyonlarca insanın binlerce yıl denediği hakikatlerin deposu”dur. Çocuk büyüdükçe dil sayesinde zamana ve mekana özgü ahlaki, kültürel, teknolojik ve ideolojik normlarla tanışır, inançları ve aidiyetleri öğrenir. Cinsel kimlik ve o kimliğe biçilen rollere uygun davranışlar da bunlar arasındadır. Yani dil aynı zamanda bize kendi cinsiyetimize uygun biçimde nasıl düşünüp davranacağımızı, karşı cinse ne gözle bakıp ne şekilde muamele edeceğimizi de öğretir. 

    Atasözleri ise dillerin en damıtılmış ifadeleridir. Bir toplumun uzun yıllara dayanan tecrübelerini barındırırken, o toplumun üyelerince hayatı düzenleyen kurallar olarak ortak kabul görürler. Başka bir deyişle, bir insan topluluğunda hakim olan zihniyetin aynasıdır atasözleri. 

    Günümüzün “erkek egemen” toplumlarında, erkek zihniyetinin ürünü deyim, deyiş ve atasözleri, dillerin hemen hepsinde var. Kaba ve doğrudan tabirler ya da ince ve dolaylı mecazlar yoluyla erkek yüceltilirken, kadını küçümseyen atasözleri yaygın. Kadına övgü bile çoğunlukla erkekler üzerinden. Kadının gücünü, zekasını, cesaretini, becerisini, yetkinliğini, güvenirliğini ifade etmek için kullanılan “erkek gibi kadın” deyimi sadece güzel Türkçemizin dağarcığında yer almaz. Dilimizde “.aşaklı kadın” gibi çok daha ‘teklifsiz’ versiyonları da bulunan bu deyim, birçok dünya lisanında ortak. 

    Bugün dilimizde yer etmiş bulunan atasözlerinin Türklerin yerleşik hayat düzenine geçmesinden ve İslâmiyet’i benimsemesinden sonra kurdukları medeniyetlerin mirası olduğunu kabul etmek çok da yanlış değildir. Türkçedeki atasözleri, kadına her şeyden önce aile kurumunu varetme ve sürekli kılma görevini yükler. “Yuvayı dişi kuş yapar”, “Kadınsız ev olmaz”, “Evi ev eden avrat, yurdu şen eden devlet”tir. Kadın ne kadar varlıklı olursa olsun geçimi kocası tarafından sağlanmalıdır. “Avrat malı kapı mandalı”, “Karı malı hamam tokmağı” gibi atasözleri, kadının baba evinden getireceği çeyizi önemsizleştirir, erkeğin evdeki finansal hükümranlığını sağlama alır. 

    Atasözlerimiz ebeveyn rollerinden kadına düşen anneliğe, erkeğe düşen babalıktan çok daha ayrıntılı bir ilgi gösterir. Anne rolünü benimseyen kadının bu seçimi “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz”, “Ana hakkı, Tanrı hakkı”, “Ağlarsa anam ağlar” gibi atasözleriyle yüreklendirilir. Genellikle baba erkek çocuğun, anne ise kız çocuğun rol modelidir ama kadının terbiye ve yetiştirme sorumluluğu daha büyüktür; çünkü “Çocuğa iyi-kötü huy anneden gelir”. Kız çocuğun eğitiminde annenin sorumluluğu daha da ağırlaşır. Anaya bakılır, kız alınır. Kızın erkek egemen dünyanın beklentilerine uygun bir şekilde yetiştirilmesi için her yol mübahtır. Erkeğin tekelinde bulunan şiddet kullanma yetkisinin kadına devredildiği bu istisnai durumda “Anasının teptiği buzağının canı yanmaz” ya da “Anasının bastığı yavru incinmez”dir. 

    Dünyaya getirdiği çocuğun cinsiyeti de kadının başlıca ailevi mesuliyetleri arasındadır. Erkek çocuk doğurması anneyi imtiyazlı kılarken, kız çocuk doğurması onun sosyal itibarını sarsar. Kız çocukların iffet ve namusunun, bekaretinin evlendirilinceye kadar korunup kollanması zahmetli bir iştir. Öyle ya, kendi haline bırakılan kızlar ya davulcuya varırlar ya zurnacıya. Ayrıca “Kadının kız, tarlanın düz alınması” gerek değil midir? Erkek çocuk gibi geleceğin ekonomik güvencesi olmayan, soyun devamını sağlamayan kız çocuğun gelişi, muhabbet dolu tezahüratla karşılanmaz. Bu nedenle “Oğlan doğuran ana övünürken, kız doğuran dövünür”, “Kız doğuran tez kocar” ve “Kızı olanın sızısı olur”. 

    Atasözlerinin kadını aile ilişkileri dışında ele alışı da sorunludur. “Eksik etek”. “Erkeğin elinin kiri” değil midir kadın? “Kadının bir, erkeğin dokuz aklı” yok mudur? Kadın kısmının saçı uzundur uzun olmasına ama “aklı kısalığına” ne demelidir? Kadın zekası yeterli olmadığından erkeği ancak hile ve desise ile altedebilir! “Kadının fendi erkeği yendi” atasözü tam da bu durumu ifade eder. 

    Kadının erkeğe karşı kurnazlık dışında bir kozu daha vardır: Şeytan. Kadın erkeği dize getirmek için Şeytan’la işbirliği yapmalıdır. “Kadının şerri, şeytanın şerrinden üstün”dür, “Kadının sofusu, şeytanın maskarası”dır. Şeytan’la böylesi yakın bir ilişkisi olan kadın, biçare (!) erkeğin yoldan çıkmasının da baş müsebbibidir. “Dişi köpek kuyruğunu sallamayınca, erkek köpek peşine düşmez”, “Dişi yalanmazsa, erkek dolanmaz” buyurmuştur atalarımız. 

    (#tarih dergisinin Mart 2015 sayısından kısaltılarak düzenlenmiştir).

    SİYASETÇİLERDEN ERKEKÇE(!) SÖZLER

    ‘Bayanlara evdeki işler yetmiyor mu?’

    Bülent Arınç: Kadın iffetli olacak, herkesin içinde kahkaha atmayacak (Cumhuriyet, 28 Temmuz 2014). 

    Recep Tayyip Erdoğan: Ben zaten kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum (Cumhuriyet, 20 Temmuz 2010). 

    Erhan Ekmekçi (AK Parti Genel Meclis Üyesi): Evet, kızlarımız okuyor ama bu sefer de erkeklerimizi evlendirecek kız bulamıyoruz (Cumhuriyet, 4 Şubat 2012). 

    Kemal Kılıçdaroğlu (CHP Genel Başkanı): Erkek işsizse, eve yeteri kadar para gelmiyorsa, akşam tencere kaynamıyorsa bu erkek de gelir hıncını karısından alır (Akşam, 21 Kasım 2017). 

    Mehmet Müezzinoğlu (Eski Sağlık Bakanı): Annelerin, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları gerekir. (Milliyet, 1 Ocak 2015) 

    Veysel Eroğlu (Eski Orman ve Su İşleri Bakanı): Bayanlara evdeki işler yetmiyor mu? (Vatan, 13 Mart 2019). 

    Ayhan Sefer Üstün (Eski TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı): Anne karnında o bebekler öldürülseydi, tecavüzcülerin yaptığından çok daha büyük bir dram, suç ortaya çıkacaktı (Akşam, 31 Mayıs 2012). 

    Recep Akdağ (Eski Sağlık Bakanı): “Annenin başına kötü bir şey gelmişse ne olacak?” vesaire gibi şeyler söyleniyor. Gerekirse öyle bir bebeğe devlet bakar (Radikal, 31 Mayıs 2012). 

  • 2019’un ilk 7 ayında en az 245 kadın cinayeti

    2019’un ilk 7 ayında en az 245 kadın cinayeti

    İsim-soyadın yalnızca baş harfleri, kurbanların yaşları ve gazete 3. sayfalarında kısa cinayet haberleri… Türkiye’de kadına yönelik şiddete gerçekçi ve kapsamlı bir çözüm bulmak için kullanılabilecek şeffaf ve güvenilir verilere ulaşmak mümkün değil. Ülkemizde günde 115, her bir saatte ise 5 kadın ölüm tehlikesiyle karşı karşıya. 

    Hakkari’de Ayşe Ç. ve oğlu M.Ç. (14) sokakta silahla vurulmuş halde bulundu. Ayşe Ç. hayatını kaybetti, M.Ç. ise hastaneye kaldırıldı”. 

    “Karaman’da M.D., H.H.D. ve E.Y. yabancı uyruklu iki kadını seks işçiliğine zorladı. Üç erkek adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı”. 

    “Adana’da C.K. karısı M.K.’ye 17 yıl boyunca sistematik olarak şiddet uyguladı, tehdit etti. Kadının 2012’den bu yana açtığı boşanma davaları defalarca reddedildi. Kadının adliye önünde eylem yapması ile olay basına yansıdı”. 

    “Edirne’de S.K. (41) zihinsel engelli S.K.’yı (14) sistematik olarak istismar etti. Erkek tutuklandı”. 

    Bunlar yalnızca 2019’un Temmuz ayından, yalnızca gazetelere yansıyan kadına yönelik erkek şiddeti haberlerinden bir kısmı. Tabii 7’den 70’e kadınlara yönelik şiddet bunlarla sınırlı değil. Gazetelere yansımayan, mahkemeye intikal etmeyen, örtbas edilen, intihar süsü verilen, özellikle cinsel şiddet hikayelerinde suçlanma korkusuyla konuşamayan kadınlara dair hadiseleri düşündüğümüzde, önümüzde dehşet verici bir tablo duruyor: Türkiye’de kadına yönelik şiddetin gerçek, nümerik, istatistik boyutunu da bilmiyoruz! 

    Türkiye’nin kadın cinayeti haritası 2010-2017 arasını kapsayan kadincinayetleri.org sitesi illere göre basına yansımış kadın cinayetlerinin bir haritasını sunuyor. 

    İstanbul Sözleşmesi gibi pek çok uluslararası sözleşme, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddete karşı alınan önlemlerin etkinliğini ölçmek için düzenli olarak veri toplanmasını ve araştırma yapılmasını şart koşarken; Türkiye’de halen kaç kadının erkekler tarafından öldürüldüğünü, kaç kadının şiddet gördüğünü, cinayet ve şiddet vakalarının kaçının ev içerisinde ya da koruma kararı varken işlendiğini gösteren idari veriler sağlıklı biçimde tutulmuyor. Bu da konuyla ilgili verilere dayalı kapsamlı sosyal politikalar oluşturmanın önünde ciddi bir engel teşkil ediyor. 

    Ulusal çapta sağlıklı veri ve analizlerine ulaşmanın bu kadar zor olduğu bir dönemde, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu gibi kadın örgütleri, Bianet gibi alternatif basın kuruluşları, medyaya yansıyan kadına yönelik şiddet haberleriyle ilgili “çeteleler” tutarak bu açığı kapatmaya çalışıyor. Şiddet ve cinayet haberlerinin küçük bir bölümünün basına yansıdığı, bir kısmının halen aydınlatılmayı beklediği ya da birçok kadının intihara zorlandığı düşünüldüğünde, bu rakamlar üzerinden sağlıklı bir analiz yapmak çok güç. Sadece bu verilere göre 2019’un ilk 7 ayında en az 245 kadının kocaları, eski kocaları, sevgilileri, erkek akrabaları yani en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürüldüklerini görüyoruz. Ayrıca erkekler, kadınların 76’sını “ayrılmak-boşanmak istemek”, “sevgili olmayı/görüşmeyi reddetmek”, 25’ini de kıskançlık (telefona bakmadı/ben senden daha çok kazanırım/sosyal medya) bahanesiyle öldürmüş. 

    İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre, 2015-2017 arasında 20 kadın (kadın örgütlerinin verileri bu sayının çok daha yüksek olduğunu söylüyor) koruma kararına rağmen öldürülmüş. Yine İçişleri Bakanlığı tarafından, 2016’da günde 358 kadının şiddet gördüğü gerekçesiyle kolluk kuvvetlerine başvurduğu, Türkiye’de 41 bin 955 kadın hakkında “Geçici Koruma Altına Alma” kararı verildiği açıklandı. Bu korkunç rakamlar ortalamaya vurulduğunda, Türkiye’de günde 115, her bir saatte ise 5 kadının ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğu anlamını taşıyor. 

    Kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddetle ilgili ulusal çapta yapılmış birkaç araştırmaya baktığımızda da vahim sonuçlarla karşılaşıyoruz. 1995’te Başbakanlığa bağlı Aile Araştırma Kurumu’nun yaptırdığı bir araştırmaya göre, evli kadınların eşlerinden fiziksel şiddet görme oranı yüzde 30’ken; 2007’de Ayşe Gül Altınay ve Yeşim Arat tarafından TÜBİTAK desteğiyle yürütülen bir araştırmaya göre bu rakam yüzde 35’e, 2008 ve 2014’te; Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yapılan iki araştırmaya göre ise yüzde 38-39 aralığına yükseliyor. Yani 24 yıl önce Türkiye’de her 10 kadından üçü eşleri ve partnerlerinden fiziksel şiddet gördüğünü söylerken, bu rakam her 10 kadından 4’e çıkmış. 

    Bu dört araştırmadan çıkan bir başka önemli sonuç ise, erkekleri şiddetten caydıracak, kadınları savunacak ilişki ağlarının zayıflığı. Bu araştırmaların ortak noktalarından biri de, kadınlara yönelik şiddet ve cinayetleri aile içiyle, hatta bazılarında daha da kısıtlayarak eşleriyle sınırlamaları. Yani imam nikahlı eşleri, eski eşleri, nişanlıları, sevgilileri, erkek kardeşleri, babaları ya da yabancılar tarafından öldürülen kadınlar bu rakamların içerisinde sayılmıyor. Bu kadınların dahil edildiği tek veri ise 2009’da Adalet Bakanlığı tarafından açıklanan bulgular. Buna göre, 2002’de 66 olan kadın cinayeti sayısı, 2009’da 953’e yükselerek yüzde 1400’lük bir artış göstermiş. 

    Adli istatistiklerde kadın cinayeti rakamları verilmiyor. Yalnız TCK’nın kasten adam öldürme suçuyla ilgili alt maddelerine bakıldığında, net olmasa da yaklaşık bir tahminde bulunabiliriz. 2016’da üstsoy veya altsoydan birine, eş veya kardeşe karşı işlenen cinayet sayısı 672 ve faillerinden yalnızca 17’si kadın. Teyit etmemizin imkanı olmasa da, baba ve erkek çocuklara karşı işlenen cinayetlerin, kız kardeşler, kız çocuklar ve annelere karşı işlenen cinayetlere göre küçük bir yüzde oluşturacağını tahmin edebiliriz. Ayrıca bu rakamlar içerisinde karısını öldürdüğü net olan 146 kişi var. Sadece bu rakam bile, aynı yıl kadın örgütlerinin tuttuğu çetelelerde koca cinayeti olarak geçen 101 rakamının çok üzerinde. Ayrıca 17 hamile kadının öldürüldüğünü ve 45 töre cinayetinin işlendiğini de yine aynı istatistiklerden öğreniyoruz. 

    Bütün bunlara rağmen, 2017’de yayımlanan Boşanma Komisyonu Raporu, şiddetin belgesini istiyor! Belge yoksa devletin koruma süresini 15 güne indirmesini, uluslararası anlaşmalara aykırı olmasına rağmen şiddet vakalarında arabuluculuk ve uzlaştırma mekanizmaları öneriyor. Nafakanın ortadan kaldırılmasını tavsiye ederek, kadınların şiddet gördükleri eşlerine muhtaç olmasının önünü açıyor; kadın talep ettiği takdirde boşanmanın zorlaştırılmasını istiyor. 

    Çözüme doğru gerçek bir adım atmak içinse sayılara ihtiyacımız olduğu kadar istatistiklerin arkasındaki hikayelere; bu hikayeler üzerinden yapılacak kapsamlı analizlere; bu analizlere dayanan yasalara ve tabii bu yasaların doğru bir şekilde uygulanmasına ihtiyacımız var. 

    Tüm dünyadaki cinayetler

    2017’de 87 bin kadın katledildi

    Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi tarafından hazırlanan raporda 2017’de dünyada toplamda 87 bin kadın cinayeti işlendi. Bu cinayetlerden yaklaşık 50 bininin cinsiyete bağlı olarak partner veya aile tarafından işlendiğine dikkati çekilen raporda, geride kalan 37 bin cinayetin bir bölümünün de “kadın cinayeti” kategorisine dahil edilebileceği değerlendirmesinde bulunuldu. İstatistiklere kıta bazında bakıldığında, en çok cinayet vakası yılda 20 binle Asya kıtasında yaşanmasına karşın nüfusa oranla en yoğun cinayet işlenen kıta Afrika. Avrupa’da ise her yıl 3 bin kadın, cinsiyete bağlı nedenlerle öldürülüyor.