Çinggis Han’ın en büyük oğlu “Cuçi”, Altın Orda devletinin kurucusu olmasına rağmen kaynaklarda adı pek az geçen bir hükümdardır. Tarihte, “dokunulmazlıkları” olduğu düşünülen birinci el kaynakları yazanların, olayları siyasi iradelerin gölgesinde veya emrinde yazmış olduklarını unutmamak gerekir.
Birden fazla çocuğu olan ailelerde, büyüklere “sen ağabeysin, sen ablasın” diyerek söz hakkı, küçüklere de şımarma hakkı verilir. Ortancalar arada kaynar. Ama anlaşılan bu her zaman tarihte böyle olmamıştır. Örneğin Çinggis Han’ın iki ortanca oğlu ile ilgili, Çağatay ve Oktay (Ögedey) adlarını iyi biliriz. Herhalde anne-babalar bu isimleri çocuklara verirken Çinggis Han’ı düşünmezler; sanki bu iki ortanca evladın ismi diğer kardeşlerinkilere göre kulağa daha hoş gelir.
Bütün bu evlatlar arasında adı en az duyulan, “Cuçi” olarak bilinen en büyük oğuldur. Bu oğulun annesinin Merkitler tarafından kaçırılmış olması dolayısıyla, babasının bir Merkit olabileceği kaynaklara yansımıştır. Reşideddin de bu adı kibarca “Moğolca konuk, misafir anlamına gelir” diye ile açıklamıştır (Reşideddin’in açıklamaları uzun süre gerçek gibi kabul edilmişti).
Ancak aynı dönemlerde “Cuçi” adını taşıyan başkaları da vardır. Onların anneleri hakkında benzer kaçırılma hikâyeleri yoktur. Varislerinin hükümdar olduğu Altın Orda devletinin büyük bir alanı kapsamasında Cuçi Han’ın büyük rolü vardır ama, o dönem kaynaklarında adı seyrek olarak geçer, faaliyetleri azımsanır. Herkes sefer ve fetihlerle meşgulken o hep çok uzaklardadır. Erken yaşta, babasından önce ölmesi de onun bu uzak konumunu kuvvetlendirir.
Altın Orda olarak bilinen bu ulusun babası “Cuçi Han”ın bu kadar arka planda kalması modern tarihçilerin dikkatini çekmeye başlayınca, ilginç çözümlemeler ortaya çıkmıştır. Bu konuda Orta Asya olaylarına güneyden, Hint tarafından bakan Minhac Cüzcani’nin eserinde “Cuçi”den “Tüşi” diye sözedilmesi bir başlangıç oluşturmuş ve “Tüşi” diye yazılan adın “Töşi” de okunabileceği ileri sürülmüştür. Sonuçta “Çinggis Han’ın en büyük oğlunun Türkçe adı” diye incelemeler yapılmış ve hatta Ankaralıların tatlıya “datlı” demeleri gibi “Töşi”nin de “Döşü” olabileceği düşünülmüştür. Hani sevdiklerimizden “canım-ciğerim” diye söz ederiz ya; burada da en büyük oğulun Çinggis Hanın “döşü” olduğu kanısına varılmıştır. Bu nedenlerle bir süredir bu ad artık “Cöçi” şeklinde yer almaya başlamıştır.
“Cöçi” ile ilgili hikayelerin gerçek gibi kabul edilmesinde, en birincil kaynak olarak gördüğümüz Moğolların Gizli Tarihi’nde Çağatay’ın ağabeyinden “Merkit dölü” diye bahsetmesi de “gerçekleri” perçinleyici bir rol oynamıştır. Babalarının da bulunduğu bir mecliste, gelecekte kimin başa geçeceği konusu konuşulmakta idi.
Öte yandan yine bir süredir, bizim Çinggis Han ve Moğol İmparatorluğu’nun kuruluş ve yükselme devirleri için başvurduğumuz kaynakların çoğunun tarafsız bir şekilde kaleme alınmadığı konusu gündemdedir. En önemli kaynak olarak gördüğümüz eserler -Reşideddin’in Camiüttevarih’i de dahil olmak üzere- çoğunlukla en küçük kardeş Toluy Han evladından olan Kubilay Han, Gazan ve Ölceytü Han devirlerinde yazılmıştı. Yapılan inceleme ve karşılaştırmalar sonucu, Toluy evladının tarih kitaplarına geçen bilgileri kendi menfaatlerine yönlendirmiş oldukları anlaşılmıştır. Şimdiye kadar Ögedey Han döneminde yazıldığı düşünülen Gizli Tarih bu akımın dışında kalıyordu. Ancak yakın zamanda Christopher Atwood, Gizli Tarih’in de bunlardan farklı olmadığını gösteren ve eserin yazılışını Toluy oğlu Möngke Han (1251-1259) zamanına kaydıran bir makale yayınladı.
Günümüzde bilgi kaynaklarının karşılaştırılıp incelenmesi ayrı bir önem taşımaktadır. Ancak “dokunulmazlıkları” olduğu düşünülen birinci el kaynakları yazanların da olayları siyasi iradelerin gölgesinde veya emrinde yazmış olduklarını unutmamak gerekir. O açıdan eserleri kimin ne zaman, nerede yazdığı önem taşıdığı gibi; bunların kimin zamanında ve gelecekte nasıl algılanması gerektiği çerçevesinde yazılmış olduğu da dikkate alınmalıdır.
Ölümsüzlüğün, bilgeliğin ve bereketin sembolü incir Anadolu’dan çıktı, Mezopotamya, Mısır, Akdeniz, Uzakdoğu derken Amerika’ya kadar herkesi lezzetine hayran bıraka bıraka dünyayı dolaştı. İncir, insanlar tarafından yetiştirilen ilk tarım ürünü ve bugün bu üretimin yaklaşık dörtte biri (260 bin ton) ülkemizde gerçekleştiriliyor.
İncir mevsimini heyecanla bekleyenlerden misiniz siz de? Hele ki güneşi içmiş ılık incirleri ağacından yeme şansınız varsa… Şanslıyız. Dünyanın en lezzetli incirleri bizim topraklarımızda yetişiyor. İncirin, yüzlerce minik çiçeği içinde barındıran bir kılıf olduğunu öğrenmek ilginizi çeker belki. Bu kılıfa da “syconium” deniyor. Sadece incir sineği tarafından döllenen dişi ağaçların meyvesini yiyoruz biz. Gayet bilgece, erkek olana da “baba incir” demişiz.
Doğanın bize sundukları arasında hiçbir meyvenin bu denli sembolik değeri olmamıştır. İncir, insanları olduğu kadar havada ve karada yaşayan diğer tüm canlıları da binlerce yıldır besleyip, her birimizin evrimine ayrı ayrı katkıda bulunduğu için olsa gerek hep saygı görmüş. Bu nedenle ölümsüzlüğü, uzun bir ömrü, toprak ve gök arasındaki bilgelik hattını, bereketi, aşkı, bolluğu ve gücü simgelemiş. Büyük yaprakları ile geniş tacı Tanrı ve Tanrıçaların, irili ufaklı koruyucu ruhların yuvası ile beş parmaklı yaprağı Kibele’nin elinin sembolü olmuş.
Bir dişi bir erkek Dişi incir ağaçlarının meyvesi iri ve lezzetli, erkeklerinki ise küçük ve lezzetsiz oluyor. Genellikle dişi ağaçların yanına dikilen erkek incir ağaçları, sadece tozlaşma için gerekli. Christoph Jakob Trew, 1771.
Ficus Carica denen cinsi Anadolu’nun has kızıdır. Adını Karia ülkesinden alır. İncir bizim topraklardan Mezopotamya, Mısır, tüm Akdeniz kıyıları ve Uzakdoğu’ya yayılmış, Amerika’ya gidişi ise İspanyol papazlarla olmuş. Amerika’da ilk incir 1560’larda Mexico’da dikilmiş. Daha sonra Kaliforniya’da San Diego misyonu kurulunca 1769’da incir yetiştirmeyi denemişler. İzmir inciri 1881’de denenmiş ama 1900’lerde döllenmeyi sağlayan sinekçiği kullanmayı akıl edene dek verim sağlayamamışlar. Bugün bu incirin adı “Calmyrna”; California ve Smyrna melezi.
Yenilebilen incir, insanlar tarafından yetiştirilen ilk tarım ürünüdür. Ürdün’de Gilgal I neolitik yerleşiminde bulunan dokuz fosilleşmiş incirin MÖ 9.400-9.200’lerde evcilleştirilmiş bir türe ait olduğu belirlenmiş. Bu da tarımın başlamasından yaklaşık 1.000 yıl önceye işaret ediyor.
Antik Mısır’da tarımın ana kalemlerinden biri olan incirlerin toplanması için eğitilmiş maymunlar kullanılmış. Ölümden sonraki yaşama geçerken güçlü olmak için firavun mezarlarına kuru incir koyulurmuş. Öbür tarafta Ana Tanrıça Hathor’un bir incir ağacının içinden çıkarak onları karşılayacağına inanılırmış. Biraz kuzeye çıkınca Sümer Kralı Urukagina’nın 5 bin yıl önce incirden bahsettiğini, 2. Nebukadnezar’ın Babil’in asma bahçelerine incir ağaçları diktiğini öğreniyoruz.
Antik Yunan’da da Roma’da da incir gündelik olarak tüketilen yiyecekler arasında. Yunan mitolojisinde Tanrıça Demeter, kendisini konukseverlikle ağırlayan Phytalos’a hemen oracıkta yarattığı incir ağacını armağan etmiş. Roma’yı kuran Romus ve Romulus kardeşleri emziren dişi kurt, bunu bir incir ağacının gölgesinde yapmış. Roma’nın merkezi olan Forum’da bulunan kutsal incir ağacına, imparatorluk günlerine kadar tapılmış. Cato, De Agri Cultura isimli kitabında kendi zamanında yetiştirilen birkaç tür incirden bahsetmiş: Herculaneum, Afrika inciri, Kara Tellanian gibi…
İncir yaprağı Tevrat’ın Yaratılış bölümünde, Hz. Adem’le Hz. Havva’nın yasak ağacın meyvesinden yedikten sonra çıplak bedenlerini örtmek için incir ağacının yapraklarından bir önlük yaptıkları anlatılır. 5. yüzyıldan bir mozaik.
Uzakdoğu kültürlerinde de incir ağacının bir türü olan banyan ağaçları uzun ömür, ölümsüzlük ve aydınlanmaya giden yolun başlangıcı olarak kabul edilmiş. Buddha bir banyan ağacının altında aydınlanmaya erişmiş ve öğretilerini incir ağacının altında inananlara aktarmaya devam etmiş. İncil’de de Kur’an’da da incirden bahsedilmiş. Hatta Kur’an’daki Tin süresi “İncir ve üzüm üzerine and olsun” diye açılıyor.
İncir halen yolculuğuna başladığı yerde yani ülkemizde, binlerce Egeli ailenin geçim kaynağı olmaya devam ediyor. Yüzyıllardır bu bölge incir ve üzüm üretiyor. Sevgili Evliya Çelebimiz zevkten neredeyse kendinden geçerek anlatmış bölgenin incirlerini: “Nazilli’nin 47 çeşit mahsulatı olur. Amma gök lop ve ak lop müsemmes lop, ballı lop, terlop ve şeker lop ve nakip lopu, sultan lopu ve Aydın lopu olur. Loplar birbirinden leziz ve tazedir”.
18. ve 19. yüzyılda bölgede cirit atan yabancı seyyahların hepsi, Ege’nin göz alabildiğine uzanan incirlik ve üzüm bağlarından gıptayla söz etmişler. Önceleri iç pazar ön planda olduğu için incir ticareti yasaklanmış iken 19. yüzyılın başlarında bu kısıtlamalar kalkmış. Böylece bölgenin ürünleri çeşitli imtiyazlarla ticaret yapan levanten ve gayrimüslim tüccarların kazancına kazanç katmış ve dünyanın tükettiği incirlerin neredeyse tamamı Ege bölgesinden ihraç edilmeye başlanmış.
Bugün dahi dünya incir üretiminin dörtte birini 10 milyon ağaçtan aldığımız ortalama 260 bin ton incir ile biz yapıyoruz. İncir genetik havuzumuz ise olağanüstü zenginlikte dişi ve erkek tür barındırıyor. Bursa siyahı, Bardacık, Sultan Selim, Morgüz, Yeşilgüz, Karazaplak, Kavak, Horasan, Sarı Lop, Sarı Zeybek, Halebi gibi çeşitler en çok üretilenler. Tüm Anadolu’ya yayılmış olsa da incir üretiminin büyük bölümü Aydın, İzmir ve Bursa yöresinde yapılmakta.
Biz de tazesinden kurusuna, pekmezinden lokumuna, reçeline, sirkesine, cipsine, uyutmasına, rakısına varana dek değişik şekillerde tüketiyoruz inciri. En sevdiğim iki tanesini yazayım, deneyin. Yanlarına sadece yufka ekmeği alıp çıkar dağlara Yörükler. İki dakikada taze sağılmış ılık keçi sütüne incir sütü damlatarak mayalar ve bir güzel “teleme” yaparlar. Süt hemen mayalanıverir. Ekmeği bana bana yerler. Mevsimin ilk kuru incirleri ile “incir uyutması” da (kuru incirli muhallebi) yapabilirsiniz evinizde; hem hafif hem besleyici bir tatlı. İncirin tadı en çok taze taze dalından yenince çıkıyor galiba ve şimdi tam zamanı… Bulun bir incir ağacı ve dalın…
Küresel iklim krizinden Fenerbahçe’nin kötü gidişine, Detroit Tigers beyzbol takımının makus talihinden ender gelişen Ossasuna ataklarına, Facebook ve Google’ın kişisel veri ihlallerinden gelir dağılımı eşitsizliğine her şey, “Osmanlı dünyaya hâkim olsa” bitiverir.
Ecnebilerin “counterfactual” dediği, bizimse hiç öyle kolayına kaçmadan uzun uzun “yengemin şeyi olsa amcam olurdu” dediğimiz durumlar, genellikle hiçbir ciddiyeti bulunmasa da tarih konusunda en sık yapılan geyiklerdendir. “Ah ulan, o namussuz Jül Sezar olmayaydı da Roma Cumhuriyeti ilelebet yaşayaydı, şimdi buralar hep dutluktu” gibi neden-sonuç ilişkisini kimi zaman binlerce yıl öncesine taşıyarak, başlangıç koşullarında bir değişiklik olduğunda, handiyse bütün evrenin bambaşka şekilleneceğini ileri sürer bu tip geyikler ve elbette, örneğin geçen ay olduğu gibi ben de yaparım.
Ama mesala bir gün…
En azından bu tip geyikleri kurgularken öncelikle “belki bir ihtimal” gibi ifadelerle tam bir geri zekâlı olmadığımı belli etmeye çalışırım. İkincisi de, böyle geyikleri dört gün süren bir otobüs yolculuğunda umumi hela bulamamışçasına bir ciddiyet ifadesiyle televizyonda yapmam. Hele hele arada bir arayıp “Barışçığım bu ay da yani sapla samanı blendıra atmışsın, badem sütüyle vegan milk shake dayamışsın” diye eleştiren arkadaşlarımı, hocalarımı “çatlak ses” çıkarmakla itham etmem. Niye edeyim zaten?
Ama mesela iyice aklımı yitirdiğim bir gün, size oturup “Dünyaya Amerika değil de Roma Cumhuriyeti hükmediyor olsa ne güzel barış içinde yaşardık, neticede pax romana, yani Roma Barışı denen bir şey var” diye yazabilirdim. Gerçi pax romana cumhuriyetten sonra ama olsun, neticede o da bugün Amerika’nın tesis ettiği kadar bir barış, fazlası değil. Tabii o zaman “çatlak sesler” Roma’nın gökten zembille mi indiğini; İngiltere’den Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu’dan Balkanlar’a Ayşecik ve saz arkadaşlarıyla beraber “Hayat Bayram Olsa” şarkısını söyleyerek mi geldiğini; nasıl olup da milyonlarca kilometrekare toprağa böyle barışçıl barışçıl sahip olduğunu sorardı. Tabii karşımda Anadolu Ajansı muhabiri olsaydı sormazdı ama, onun yerinde ilköğretim ikinci sınıfa giden Baran’dan emeklilikte yaşa takılan Melike’ye kadar herkes sorardı.
Ülkemizde biliyorsunuz kızını damadını falan otoriteye rehin veren (ki aklımda kaldığı kadarıyla bu tarih öncesinden beri sıklıkla karşımıza çıkan bir durum: Mütehakkim devlet kendi otoritesine rakip gördüğü küçük devletçiklerin veliahtlarını falan kendi başkentine ağırlar, bunlara gelin gönderir ama bir yandan da bu devletçiklerin geleceğini rehin alır), dolayısıyla geçmiş çağların vassalları gibi kızını, oğlunu rehin verdiği otoriteye hizmet etmek için elinden geleni ardına koymayan bir alay insan var.
İşte bunlar Yamören köyünün genç odasında çevrilecek geyikleri, doktorların günde üç öğün aktivya yazacağı şaşmaz bir ciddiyet ve “Nasıl olsa kimse anlamıyor, anlayanın da zaten bana inanacak hâli yok” rahatlığıyla tüm kamuoyuna açıklamakta bir beis görmezler.
Küresel iklim krizinden Fenerbahçe’nin kötü gidişine, Detroit Tigers beyzbol takımının makus talihinden ender gelişen Ossasuna ataklarına, Facebook ve Google’ın kişisel veri ihlallerinden gelir dağılımı eşitsizliğine her şey, “Osmanlı dünyaya hâkim” olsa bitiverir. Nasıl ve neden sorularına cevap verilmeye gerek yoktur, çünkü karşıda o nasılı ve nedeni soracak kimse bulunmamaktadır.
600 yıllık tarihi boyunca handiyse hükümdarların sayısı kadar farklı Osmanlı ve farklı anlayış vardır ama, yine kimse “hangi Osmanlı” diye sormaz. Dünyanın en çok savaşan ve bu savaşların çoğunu yine Müslümanlara karşı veren devletlerinden biri olduğu hâlde nasıl olup da dünya barışını sağlayacağı açıklanmaz. Halk türkülerinden Nasreddin Hoca fıkralarına, edebiyat eserlerine kadar gelir dağılımı eşitsizliği, yoksulluk, zenginlerin görgüsüzlüğü, zalimliği falan konu edilir ama, bunların nasıl giderileceği üzerine tek bir cümle edilmez. Halk sürekli olarak kadıyı kime şikâyet edeceğini sormaktan bitap düştüğü ve iki türküsünden birini adaletsizlik üzerine yaktığı hâlde, nasıl olup da tüm dünyaya adalet sunan bir dünya görüşü tesis edileceğine dair hiçbir açıklama getirilmez. Üstüne üstlük böyle sorular sormaya kalkacaklar da en iyi ihtimalle “hoşgörülmesi gereken meczup çatlak sesler” olarak yaftalanır, olur biter.
Bunların yanına bir de yarım yamalak, özetinden okunmuş Hegel diyalektiği eklediniz mi (yalnız zinhar Hegel’in adı da anılmayacak ki kimse kıllanmasın) tamam artık; beş para etmez damadınızı ülkenin sayılı şirketlerinden birine yönetici, sayı saymayı bilmeyen kızınızı sayman, okuma yazma bilmeyen oğlunuzu yazman olarak atarlar; siz de gönül rahatlığıyla hiç olmazsa bu utancın karşılığını almış olarak uyursunuz. Allah rahatlık versin.
1890’ın Eylül ayında, Japonya yolculuğu sonrası yurda dönmek için yola çıkan Ertuğrul fırkateyni, patlayan fırtına nedeniyle birkaç gün sonra sulara gömülmüştü. 600’e yakın mürettebattan sadece 56’sı bu felaketten kurtulabildi. Şehit olanlardan cenazesi bulunabilen 150 denizcimiz, bugün Kuşimoto şehrindeki kabristanda yatıyor.
Tokyo’dan kalkan “Şinkansen” (süper hızlı tren), 500 kilometre yolu 3 saatten az bir zamanda alıp Osaka’ya varıyor. Yolda yanından geçtiğim Fuji Dağı olmasa, turistik broşürlere yansıyan romantik Japonya’dan pek iz göremeyeceğim. Modern Japonya şehirleri temizlik, tertip ve düzen açısından çok gelişmiş olsalar da pek sevimli ve estetik değiller.
Aslında bu yolculuk bugünkü Japonya ile ilgili değil. 129 yıl önceki hüzünlü bir öykünün, Türk fırkateyni Ertuğrul’un izindeyim.
19. yüzyılın son çeyreğinde dünyada kurulan uluslararası ilişkiler, devletleri küresel ticaret ve çatışmalarda pozisyon almalarını sağlayacak ittifaklar kurmaya itiyordu. 1867’de iktidara gelerek Japonya’yı birleştiren İmparator Meiji, ülkesini çok hızlı bir modernleşme, Batılılaşma ve sanayileşme yoluna sokmuştu. Bu gelişmeler, aynı tarihlerde kendi içinde benzer çabaları gösteren “eski imparatorluk” Osmanlı Devleti’nin çok ilgisini çekiyordu. Yükselen Japonya aynı zamanda Büyük Okyanus kıyısında Rusya’ya karşı önemli bir rakip oluyordu ki, Osmanlı Devleti, en büyük düşmanı olan bu ülkenin en doğudaki komşusu Japonya ile ilişki kurmayı zorunlu görüyordu. Japonya daha sonra, 1905 savaşında Rusya’yı yenilgiye uğratacaktı.
Yaşlı Ertuğrul 79 metre uzunluğundaki Ertuğrul 1863’te Taşkızak tersanesinde yelkenli bir harp gemisi olarak suya inmişti; 1864’de gövdesine buhar makineleri eklenmişti. Japonya seferi görevi verildiğinde 25 yaşındaydı.
Japonya ile ilişkiler
1878’de İstanbul limanına ilk defa bir Japon askerî gemisi uğradı. 1881’de bir Japon diplomatik heyeti padişah 2. Abdülhamid’i ziyaret etti. 1887’de ise Japon İmparatorluk Prensi Komatsu Akihito, Japonya’nın en büyük devlet nişanı olan Krizantem Nişanı’nı İstanbul’da padişaha takdim etti. Bunun karşılığında padişah, İmparator Meiji’ye bir iyi niyet ziyareti yapmak ve Osmanlı Devleti’nin nişan ve hediyelerini takdim etmek üzere bir harp gemisini Japonya’ya gönderme kararı aldı. Bu görev için bir geminin hazırlanması emrini alan Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa, bu uzak yol seyri için Ertuğrul gemisinin uygun olduğuna karar verdi. 79 metre uzunluğundaki Ertuğrul ahşap bir gemiydi ve 1863’te Taşkızak tersanesinde yelkenli bir harp gemisi olarak suya inmişti; 1864’de İngiltere’ye yollanmış ve gövdesine buhar makineleri eklenmişti.
Gemi 1866’da Girit isyanının bastırılması harekatına katıldı. Sultan 2. Abdülhamid’in tahta çıkmasından sonra Haliç’e kapatıldı ve 11 yıl boyunca bakımsız kaldı, bazı bölümleri çürüdü.
Japonya seferi görevi o vakit 25 yaşındaki Ertuğrul’a verildiğinde, gemi hemen bakıma alındı. Komutasına da Albay Ali Osman Bey atandı.
Ertuğrul, üzerinde 600’den fazla bahriyeli personeli ile 14 Temmuz 1889’da İstanbul’dan demir aldı. Yaşlı geminin zaman zaman arızalar ve tamiratlarla geçen Japonya yolculuğu 11 ay sürdü. Hint Okyanusu ve Doğu denizlerinde bayrak göstermek görevi de olan Ertuğrul, Marmaris, Port Said, Süveyş, Aden, Somali, Cidde, Kalkütta, Singapur, Saygon, Hong Kong ve Şangay limanlarına uğradı. Osman Bey Japonya yolunda Mirliva (Tuğamiral) rütbesine terfi etti.
Japonya’da ilk olarak Nagazaki limanına yanaşan gemi, hedefi olan Yokohama’ya 13 Haziran 1890’da ulaştı ve limanda bizzat İmparator Meiji tarafından karşılandı.
Şehitlere saygı Kuşimoto kentinde Ertuğrul şehitleri için yapılan anıt ve buraya defnedilen 150 denizcimize bir selam!
Kuşimoto’ya doğru
Shin-Osaka istasyonunda tren değiştiriyorum. “Hızlı olmayan” bu yeni tren beni ülkenin güneydoğu kıyısındaki Kuşimoto şehrine götürecek. Üçbuçuk saat süren bu yolculukta binalar seyrekleşiyor, demiryolu tek hatta düşüyor. Dağ tünelleri, ormanlar, pirinç tarlaları ve okyanus kıyısındaki küçük ahşap evlerden oluşan sevimli köyleri ile “bir zamanlar Japonya”…
Sessiz ve sakin Kuşimoto şehrinin istasyon meydanında Türk bayrağı ve büyük bir yazı beni karşılıyor: “1890’dan Beri Türkiye İle Dost Şehir”. Oşima adasına gidecek belediye otobüsünü buluyorum. Karaya bir köprü ve karayolu ile bağlanmış Oşima adasının en ucunda o meşum kayalıklar, yani Ertuğrul’un battığı kayalıklar var. Hava puslu ve kapalı.
1870’de yapılmış deniz fenerinin kulesine çıktığımda, açıkta çok yoğun bir gemi trafiği görülebiliyor. Burası bugün de, Japonya’yı Avrupa’ya bağlayan deniz yolunun önemli bir noktası.
56 kişi kurtulabildi18 Eylül 1890 tarihinde Ertuğrul fırkateyninin kayalıklara çarparak parçalandığı mevkii.
Felaket günü
Japon yetkililer uyarmıştı: Tayfun ve fırtına sezonu başlıyordu. Bu zamanlarda Büyük Okyanus’un engin dalgalarının karşısına bu gemi ile çıkmak büyük bir riskti. Ali Osman Paşa uyarıları dinlemedi. Ertuğrul 15 Eylül 1890 tarihinde dönüş yolculuğu için Yokohama’dan demir aldığında hava güzeldi.
Fırtına ve kabus o gece başladı. Eski gemi Büyük Okyanus’un devasa dalgalarına karşı koyamadı ve su almaya başladı. Üç gün boyunca suyu boşaltmak için uğraştılar. Kobe’ye ulaşmaya çalıştılar. Korkunç fırtınada yelkenler açılamıyordu. Makine dairesini su basınca makineler de durdu. Sürüklenen gemi Oşima fenerinin hemen yanındaki kayalıklara çarptı ve anında parçalandı. Kayalıklar Ali Osman Paşa da dahil olmak üzere 533 Türk denizcisine mezar oldu. 56 denizcimiz bu faciadan kurtulabildi. Kurtulabilenler Japon donanmasına ait iki gemiyle Ekim 1890’da İstanbul’a gönderildiler.
Müze ve hatıralar
Sessiz, güzel bir parkın içinde yürüyorum. Karşıma İznik çinileri ile kaplı zarif bir bina çıkıyor. Türk Müzesi, bu acı olayı anma amacıyla 1974’te buraya yapılmış; yakın zamanda yenilenmiş. Bu hadiseyi anlatan görseller, modeller, 2007- 2008’de burada yapılan sualtı arkeolojisi çalışmaları sırasında çıkarılan Ertuğrul şehitlerine ait objeler (ki bunların bir bölümü de Mersin Deniz Müzesi’nde) görülebiliyor. 2015’te çekilen Japon-Türk ortak yapımı “Ertuğrul 1890” filminden sahneler de müzede.
Türk MüzesiKuşimoto şehrindeki müzede, şehit olan denizcilerimiz canlandırılıyor, bulunan objeler sergileniyor.
Bakımlı ve güzel parkın içinde yürüyorum. Karşıma çıkan anıt etkileyici. O uğursuz gün denizden çıkarılan 150 bahriyelimizin cenazeleri buraya defnedilmiş ve 1891’de mezarlığın yanına küçük bir anıt yapılmış. 1929’da İmparator Hirohito burayı ziyaret ettiğinde anıt ve çevresi düzenlenmiş. 1937’de ise bugün görülen etkileyici anıt inşa edilmiş ve açılış törenine Türkiye Cumhuriyeti Japonya Büyükelçisi Hüsrev Gerede katılmış. Biraz ileride Atatürk’ün 2010’da buraya dikilen bir bronz heykeli, Büyük Okyanus’un enginlerine bakıyor. Heykelin kaidesinde Türkçe ve Japonca “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” yazıyor.
İnsanlık dili
Bana dünyanın en ucu gibi gelen bu yerde zaman kavramını yitiriyorum; yemyeşil bir doğa ve ağaçlarla çevrili anayola çıktığımda gündelik hayatın gerçeklerine dönüyorum: Dönüş otobüsünü kaçırmışım! Kuşimoto’dan Osaka’ya dönüş trenini de kaçırırsam, gece bu küçük şehirde kalmam gerekecek. 15 dakika kadar yürüdükten sonra gelen ilk arabaya otostop yapıyorum. Duran otomobildeki yaşlı çifte Kuşimoto istasyonuna gitmek istediğimi söylüyorum. Beni araçlarına alıyorlar. Ortak bir dil konuşmasak da Türk olduğumu anlıyorlar; öyküyü ve benim neden orada olduğumu biliyorlar. Dönüş yolunda tren Büyük Okyanus kıyısına serpilmiş küçük balıkçı köylerinden geçerken, kıyı boyunca dalgaların dövdüğü kayalıklara bakıyorum. Birden güneş açıyor, okyanus mavileşiyor, artık Akdeniz gibi görünüyor.
Sualtı arkeolojisi Türk Müzesi, bu acı olayı anma amacıyla 1974’te yapılmış, yakın zamanda yenilenmiş. Sualtı arkeolojisi çalışmaları sırasında çıkarılan Ertuğrul şehitlerine ait eşyaların bir bölümü de bugün Mersin Deniz Müzesi’nde.
1. Savaş’tan sonra Alman ordusundan ayrılan yüzbaşı Tröbst, yenilginin ruhunda açtığı yaraları iyileştirmek için binbir zorlukla 1920’de Anadolu’ya geldi, Mustafa Kemal’in ordusuna katıldı. Bu süreçte kaleme aldığı ve 1925’te Almanya’da kitaplaştırdığı anıları, Millî Mücadele’ye dair değerli gözlemler içeriyor.
1. Dünya Savaşı’nda yaşadığı mağlubiyetten dolayı gururu incinen bir subay Yüzbaşı Hans Tröbst… Yenilginin ruhunda yarattığı travma bir yana, yeni düzene ayak uydurmanın zorlukları ve sosyo-ekonomik sıkıntılar arasında karar veriyor:
“Sürdüm at mı Kemalciler yönüne,
Duydum ki, seferber olmuşlar İzmir’e!”
Maceracı ama eğitimli bir istihkâm subayı Tröbst. Ordudan ayrılmasının karşılığında verilen parayı cebine koyduktan sonra, 1920 kışında yola koyulur. Tuna’yı takiben Varna’ya, oradan İstanbul’a… İstanbul’dan İnebolu’ya vapurla ve İnebolu’dan çok ağır kış koşullarında Ankara’ya varır; hem de 400 km yol yürüyerek. Bu arada o tarihte herkesin Ankara’ya elini kolunu sallayarak gidemediğini de bilelim.
Yüzbaşı Tröbst, tanık olduğu 1920’lerin Türkiye’sine ilişkin çok ilginç gözlem ve tahliller yapacaktır. 1923’te Almanya’ya döner ve kitap haline getirdiği anılarını 1925’te bastırır.
Tespitleri altın değerinde ve okunmaya değer. Böylesine değerli bir yapıtı kazandırdığı için Kırmızı Kedi yayınevini de kutlarım.
Kendisi çok istemesine rağmen, Ankara ona aktif görev vermeyecektir. Bu durum onu üzer üzmesine ama küstürmez; hatta kararı anlayışla karşılar. Karamsarlık içindeyken, 2. İnönü Savaşı sonrası yaşanan sevinç gösterilerine candan bir şekilde katıldığı günlerde üniformasına da kavuşur. Ardından Batı Cephesi’ne katılır. Sakarya’ya çekilme öncesinde savunma hazırlıklarında görev alır. Burada ifade ettiği, yönergelere harfiyen uyma konusunda Türk subaylarına yönelttiği bir eleştiriyi, asker olarak paylaşmamak mümkün değil.
“… Bizde her duruma uyabilen, kendi başına hareket eden subaylar, memurlar ve askerler eğitilir. Dünya Savaşı bu anlayışın doğruluğunu kanıtlamıştır. Türk henüz bu duruma gelmemiş. Benim görüşüme göre, yüzyıllar süren otokrasi yönetimi yüzünden, halk bütünüyle itaati öğrenmiş ve her şeyin emredilmesine alışmıştır. Bu, yüzyıllardan beri insanların kanına canına işlemiş olup, kolay kolay çıkarılıp atılamaz”.
Alman yüzbaşı Türk üniformasıyla
Mustafa Kemal’e duyduğu hayranlık nedeniyle, mağlup Alman ordusundan ayrılarak 1920’de Anadolu’ya gelen Yüzbaşı Hans Tröbst’e, Millî Mücadele sürecinde Türk ordusunda gösterdiği yararlılıklar nedeniyle İstiklal Madalyası verilmişti. Yüzbaşı Tröbst, Türk üniformasıyla.
Sakarya Savaşı devam ederken birliği ile bir köyde bir hoca ile tanışması ve hocaya halkın gösterdiği saygıya verdiği tepki şöyledir:
“Şimdi her şeyi anlamış oldum. Böyle biriydi demek ki hoca, Müslümanların dinî makam sahibi. Dinî fanatizmi ve çarpık görüşleriyle Türkiye’nin ilerlemesi ve kültürü önünde en büyük engeli oluşturan insan zümresi…” Her işin “Allah’ın inayetine” bağlanmasına ise hayret etmektedir.
Yüzbaşı Tröbst, boşa zaman harcanmasına alışık olmadığı için Türkleri “zaman kapitalisti” olarak da niteler anılarında.
Evleri ve avluları çok temiz bulurken, sokakların çok pis olduğunu belirtir. Yaptığı hela tasviri de okunmaya değerdir. Sokakları temiz ve düzenli bir köy gördüğünde, “burayı kimler kurmuş” diye sorar; “Bulgaristan’dan gelenler” cevabını alır.
Sakarya Savaşı bitince Yüzbaşı Tröbst’e gün doğar. Önce Polatlı’ya, ardından mensubu olduğu taburla birlikte Konya Ereğli’ye gönderilir. Görevi Ereğli’de bir demiryolu deposu tesis etmek ve işletmektir. Çok başarılı bir iş çıkarır. Zafer kazanıldıktan sonra aynı deponun bir benzerini Eskişehir’de oluşturur. Bu arada Almanya’dan davet ettiği nişanlısıyla evlenirler.
Karşılaştığı ve sevgi duyduğu iki askerin ardından kendi kendine söylenmesi hem dokunaklı hem de çarpıcıdır: “Doğru ellerde bu insanlardan neler olmaz ki! Dünyanın en iyi askerleri onlardı! Ama bunun için ilk koşul, İslâm’ın modernleşmesi ve sistematik bir okul eğitimi (…) Halk bütünüyle okuma yazma bilse, Türkiye bugün bambaşka olurdu!”
Ardından bıçak gibi batan bir nasihat gelecektir:
“Zavallı Türkiye! Dininizi modernleştirin, Anadolu’da da kadınlarınıza özgürlük tanıyın, o zaman yeniden canlanması için ulusal yaşamınızın önündeki ana engel kalkacaktır ve o zaman sizin de ilerleyeceğinize dair en azından umudunuz olacaktır. Şimdiye kadar kazandığınız bütün başarılar, baştaki doğru adam (Mustafa Kemal) artık olmayınca, eninde sonunda çaresiz kendiliğinden körelecektir”.
Alman yüzbaşı, Türklere büyük muhabbet duyarak ayrılır ülkemizden. Hem de Lausanne Antlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz 1922’de İzmir rıhtımından bir vapurla! Ayrıldığından üzgündür ama zaferi çok güzel betimler:
“Dünya kendi kendine soruyordu: Bu nasıl mümkün oldu? (…) Yanıtın can alıcı noktasını bulmak zor değildi. Kader, çaresizliğin en büyük olduğu anda ülkeye her ‘her çaresiz halkın’ yazgıdan talep etmeye hakkı olduğu adamı verdi, o adamı biz de talep ediyoruz ve onu içimizi kemire kemire candan bekliyoruz. (…) Mustafa Kemal Paşa, kaderin adamı olduğunu duyumsadı, halkını ölüm uykusundan kaldırdı ve onun yine kendine güvenini sağladı. İçindeki sesi, kehaneti dinleyerek, dosdoğru yolunu izledi (…) Bütün iyi niyetlilerden birlik cephesi kurmak, millî temizlik ve gerçek bir orduyu oluşturmak, Kemal Paşa’nın izlediği ilkeler bunlardı, bunlar her bir halk için ulusal yeniden doğuşun temelleridir”.
Okuyun derim! Hem Atatürk’ün hem cumhuriyetin kıymetini bilmek hem de köklerimizi daha iyi anlamak için…
Türk edebiyatının büyük ustası Yaşar Kemal, gazetecilik yaptığı 1954 yılında, Cumhuriyet gazetesi için orman yangınları üzerine bir dizi röportaj gerçekleştirmiş; bunlar daha sonra kitap olarak yayımlanmıştı. Ustanın 65 yıl önceki sözleri bir kulağımızdan girip diğerinden çıkmış belli ki.
Cumhuriyet gazetesinde orman yangınlarıyla ilgili yayımlanan röportajları, daha sonra kitap haline gelmişti.
Son günlerde ülkemizin pek çok bölgesinde ağaçları, bitkileri, hayvanları, böcekleri hatta insanları kasıp kavuran, yakıp kül eden yangınlar pek çok kayba yol açtı. Gerek iklimsel değişim gerekse hâlâ orman koruma kültürümüzün yetersizliği üzücü sonuçlara sebebiyet verdi. İzmir civarında yaklaşık üç gün süren yangın, Ege bölgesinin son yıllarda gördüğü en büyük felaketlerden biri olarak kabul ediliyor.
Bu acı haberler ve vahim durum, kitaplığımda duran bir eseri hatırlattı. Türk edebiyatının yüzakı büyük usta Yaşar Kemal’in 100 sayfalık küçük hacimli bir kitabıydı bu. Yanan Ormanlarda 50 Gün başlıklı bu kitap, Yaşar Kemal’in 1954’te Cumhuriyet gazetesinde yaptığı 18 röportajdan oluşuyor.
30 Kasım 1954 tarihinde başlayan bu röportaj serisi 18 gün sürmüş. 16 Aralık 1954 günkü son röportajında İstanbul ve Hamburg Üniversitelerinde hocalık yapan biliminsanı Prof. Franz Heske’nin görüşlerine yer veren Yaşar Kemal, “Orman Dertlerinin Biricik Çaresi” başlıklı röportajında şöyle yazmış:
“Profesör Heske yalnız ihtiyaçlık kereste kesmekle yirmi yıl sonra ormanlarımızın tükeneceğini söylüyor. Ya yangın, ya açma, ya kaçakçılık, ya odunluk, ya yalabuk, ya keçi!.. Tapulu, usulsüz kesim de var. Var oğlu var. Daha bizim bilmediğimiz kimbilir başka ne kadar tahrip şekilleri var. Meselâ yangın üstüne bir-iki rakam vereyim. Bu kadarcığı bile işin fecaatini apaşikâr göstermeğe yeter. 1951’de bütün yurtta 628 yangın olmuştur. Bu Orman Genel Müdürlüğünün verdiği rakamdır. Hiç düşünmeden bunu iki- üç misline çıkarabiliriz. Neyse, rakamı olduğu gibi kabul edelim. 1952’de ise yangın adedi 1282’ye yükselmiştir. Bu, korkunç bir artıştır. 1938’den bu yana yangın adedi boyuna artmaktadır. 1938’de 398 yangın olmuştur. Bu yılki yangın miktarını alamadım. Yalnız bir-iki ildeki yangın adedini verirsem işin korkunçluğu daha iyi meydana çıkar. Antalya’da 187, Muğla 180, İzmir’de 137. Bu yangınlar içinde fasılasız bir hafta devam etmiş yangınlar vardır. Varın gerisini de siz hesap edin. Memleketin ne büyük bir tehdit altında olduğunu görün”.
Usta, eserin son sayfasında “Vakit çoktan geçti. Boş dağları, kel toprakları yeniden ormanlamağa çalışmalıyız. Türkiye topraklarının yüzde 13’ü orman diyorlar. Yüzde beş bile kalmamış. Halbuki bir memleketin topraklarının normal olarak yüzde 30’u orman olmalı. Eğer bu topraklarda yaşamağa niyetliysek, hemen işe başlamalıyız” diye adeta feryad etmektedir ve tarih Aralık 1954’tür.
Seferihisar, Menderes, Karabağlar’da çıkan yangın tarihi ise Ağustos 2019’dur. 65 yıl önce bilgece yazan büyük ustanın öğütleri, verdiği bilgiler, kıymetli görüşleri bir kulağımızdan girmiş öbür kulağımızdan çıkmış belli ki!
2. Abdülhamid’in oğullarından Şehzade Ahmed Nuri Efendi, babasının tahttan indirildiği sırada Yıldız Sarayı’ndaki müzede mevcut 12.300 parça mücevher, kıymetli eşya ve tarihî eser ile kütüphanedeki nadir kitapların kendilerine miras kaldığını ileri sürmüş fakat eli boş kalmıştı. Şehzadenin 1919’da devlet kurumlarına çektiği noter ihtarnamesi ve dönem basınında konuyla ilgili çıkan haberler…
Osman Bey’den (1299- 1326) 1. Ahmed’e (1603-1617) kadar ilk 14 padişah zamanında Osman-oğulları tahtı babadan oğula geçmişti. 1. Murad’ın Kosova sahrasında şehit olmasıyla padişah ilan edilen Yıldırım Bayezid’in, henüz savaş meydanında bulunan 27 yaşındaki kardeşi Şehzade Yakub’u boğdurmasıyla başlayan “kardeş katli” geleneği üç asır etkili oldu. Bazı padişahlar da hüküm sürdükleri sırada öz evlatlarının katline emir vermişlerdi.
1. Ahmed sonrasında şehzadelerin katledilmesi yerine Topkapı Sarayı’nda “kafes” adı verilen yerlerde hapsedilerek en yaşlı şehzadenin tahta çıkması usulü getirilmeye çalışılsa da I. Ahmed’in üç oğlundan 2. Osman ve 4. Murad da kardeşlerini katlettiler. Diğer oğlu Sultan İbrahim, henüz 7 yaşındaki kendi öz oğlu 4. Mehmed’i öldürtmeye kalkıştı. Hiç çocuğu olmayan 1. Mahmud, 3. Osman ve 3. Selim’in yerine de kardeş veya yeğenleri geçti. 2. Osman, İbrahim, 3. Selim ve 4. Mustafa, maruz kaldıkları ayaklanmalar sonucunda öldürüldüler. Tahttan indirildikleri halde öldürülmeyerek kapalı bir mekânda yaşamalarına izin verilen padişahlar da oldu.
2. Abdülhamid’in oğullarından Şehzade Ahmed Nuri Efendi (1878-1944).
İlk 14 padişah zamanında padişahın ölümüyle bütün haklar babadan oğula intikal ettiğinden ve diğer şehzadeler de çoğunlukla ortadan kaldırıldığından, tahta çıkan şehzadenin babasının haklarına sahip olması yeterli görülmüştür. Eski padişahın haremi, kadınları ve kızları da babalarının mirası peşine düşmeyi akıllarına getirmez, yeni padişahın tahsis ettiği belirli gelirlere şükredip giderlerdi.
Esasında padişahlar da mülkün mutlak sahibi değillerdi. Onların da herkes gibi tayinatları olur, Mısır Hazinesi’nden, belirli haslardan, savaş ganimetlerinden hisselerine düşen paydan geçinirlerdi. Ceyb-i Hümâyûn adı verilen şahsî hazinelerinden para alırken bile makbuz verirlerdi. Oturdukları saraylar da padişah oldukları süre boyunca kendilerine aitti.
Öğrencilik yıllarında1878’de Yıldız Sarayı’nda dünyaya gelen ve iyi bir eğitim alan Ahmed Nuri Efendi, Şehzade Mektebi’nde (soldan ikinci).
Tüm bu saltanat değişikliklerinde, terekesi sayılıp mirasçılarına intikal eden ilk padişah 1918’de ölen 2. Abdülhamid olmuştur. Osmanlı Devleti önceki padişahlar için örfî hukuka riayet etmiş, şer‘î hukuku dikkate almamıştır.
2. Mahmud sonrasında Batı dünyasındaki hanedanlarla temasın artmasıyla, bizde de onlarda olduğu gibi kadın-erkek hanedan üyelerinin padişahtan ayrı saraylarda oturmalarına izin verildi. “Emlâk-i emiriye” adı verilen, yani mülkiyetleri devlete ait olmak kaydıyla padişah kızı sultanlar ve şehzadelere tahsis edilen sarayların sakinleri öldüğünde, bu mülkler yine hanedandan bir başkasına tahsis edilirdi. Çoğunlukla müsrif bir hayat sürdüklerinden, şehzade ve sultanların borçsuz yaşayabileni pek nadirdi.
İşte böyle bir ortamda 19. yüzyılda şehzade ve sultan sayısı o kadar arttı ki, saray tahsisatları büyük bir karadelik oluşturmaya başladı. Buna rağmen ölen padişahların mirası hiç akla gelmedi. Üç aylık saltanatın ardından akıl hastalığı teşhisiyle hal’ edilen ve 1876’da tahta çıkan kardeşi 2. Abdülhamid tarafından 28 yıl Çırağan Sarayı’nda hapsedilen V. Murad öldüğünde; terekesi ve mirasını düzenlemek kimsenin aklına gelmemiş, böyle bir talep de olmamıştı. Demek ki 20. yüzyılın başında bile 14.-15 yüzyıllardan itibaren teamül haline gelen “padişahların mirası olmaz” anlayışı geçerliliğini koruyordu.
2. Meşrutiyet’in ardından İttihat ve Terakki yönetimi, o zamana kadar Osmanlı Hanedanı’nın hiç düşünmediği, padişahların aklına getirmek istemediği bir konuyu gündeme aldı: Hanedan-ı Saltanat Nizamnamesi. 2. Meşrutiyet’in ardından nispi bir serbestliğe kavuşup halk içinde daha fazla boy gösteren şehzade ve sultanların bazı nahoş hareketleri, kamuoyu nezdinde itibarlarını yıpratmaya başlamıştı. Buna benzer olumsuzlukları bertaraf etmek amacıyla düzenlenip 16 Kasım 1913’de yürürlüğe giren bu nizamname ile Osmanlı Hanedanı üzerinde en etkili merci olan padişahın yetkileri ilk defa kısıtlanıyordu. Hanedan üyelerinin doğum, evlenme, boşanma, miras, maaş, eğitim gibi işleri bu nizamnameye dayalı bir organ olan “Hanedan Meclisi” üzerinden yürütülecekti. Hanedan üyelerinin hem kendi içlerinde hem de toplum nezdinde sosyal ilişkileri bir temele oturtulacak; padişahın kardeşleri, kendi çocukları ve yeğenleri arasında keyfi tasarruflarının önüne geçilebilecekti. Böylelikle hanedan ailesinin fertleri de, “sıradan” insanlar gibi şahsi ve özel hukuk alanında hak arama yollarını kullanmaya başladı.
Osmanlı Devleti ilk defa 26 Haziran 1919’da, İttihat ve Terakki yönetiminin iktidardan düşmesinin ardından Damat Ferid Hükümeti zamanında bu doğrultuda bir protestoyla karşılaştı. 2. Abdülhamid’in oğlu Şehzade Ahmed Nuri Efendi, babasının 31 Mart olaylarından sonra tahttan indirildiği sırada Yıldız Sarayı’ndaki müzede mevcut 12.300 parça mücevher, kıymetli eşya ve antika ile kütüphanedeki kitapların kendilerine miras kaldığını iddia etti. Damad Ferid Paşa hükümeti bu sıralarda Divan-ı Harpler kurup “Ermeni tehciri” ile suçlananları yargılamaya başlamıştı. “Yıldız yağması” ile suçlananlar için de Dîvân-ı Harp kurulması teşebbüsleri vardı. Ahmed Nuri Efendi muhtemelen mahkemeye katılmak için bir hazırlık içindeydi.
Basına yansıyan miras talebi
Ahmed Nuri Efendi’nin babası II. Abdülhamid’den kalan değerli eşya, mücevher ve kitapların kendilerine verilmesi için çektirdiği noter protestosu, Alemdar gazetesinde haber olmuştu, Haziran 1919.
Şehzade Ahmed Nuri, vekilleri Hâmid Bey ve Leon Şakrana vasıtasıyla İstanbul Beyoğlu 1. Noterliği’nden Sadarete, Şeyhülislamlığa, Maliye, Maarif, Evkaf nezaretleri ile Müze müdürlüğüne tebliği istenen ihtarname, iki gün sonra 28 Haziran 1919 tarihli Alemdar gazetesinde birinci sayfadan haber olmuştur.
“Hususi istihbarat” olarak sunulan haberin metni, noter ihtarnamesinden bir hayli farklıdır. Bu haberde Ahmed Nuri Efendi’nin, 2. Abdülhamid’in ilk oğlu olduğu yazılıdır; oysa büyük oğlu Selim Efendi henüz hayattadır. Üstelik Selim Efendi de bu sırada boş durmamaktadır. 10 Temmuz 1919 tarihli Tasvir-i Efkâr gazetesinde, Şehremaneti tarafından tahminen 700 bin lira bedel ile satışı kararlaştırılan Kadıköy Rıhtımı’nın babası tarafından hususi surette inşa ettirildiği ve rıhtımın bulunduğu arsanın kendilerine ait olduğu iddiasıyla Şehremaneti, Defter-i Hakani gibi kurumlara protesto çektiği haberi vardır. İki kardeşin ayrı ayrı mülklerin peşine düşmek için görev taksimi yaptıklarını düşünmek daha doğru olabilir.
Sarayın kütüphanesi2. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’nda oluşturduğu kütüphanenin kitap ve fotoğraf albümleri günümüzde İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nin “Nadir Eserler” bölümünü oluşturuyor.
Ahmed Nuri Efendi’nin peşine düştüğü müze malzemesinin büyük bölümü, aslında değişik tarihlerde Topkapı Sarayı’ndan Yıldız’a getirilen ve 2. Abdülhamid’in saltanatı süresince çeşitli devletlerden hediye edilen tarihî eşyadır. Müze Müdürü Halil Bey başkanlığındaki komisyon tarafından sayımı yapılan eşyaların ait oldukları yerlere dağıtıldıkları doğrudur. Yüzlerce yıllık bir tarihin tanıklığını yerinde sürdürmek üzere Topkapı Sarayı Hazine Kethüdalığının talebiyle, alındıkları yerlere iade edilmişlerdir.
Yıldız Sarayı Kütüphanesi ise Yıldız Sarayı’na giren disiplinsiz Hareket Ordusu efradının zarar vermek istediği ama kütüphaneci Kalkandelenli Sabri Efendi’nin cesaretiyle en ufak bir hasara uğramadan kurtulduğu bir yerdir. Yıldız’da II. Abdülhamid’in satın aldığı kitaplarla birlikte başta Topkapı Sarayı Kütüphanesi olmak üzere İstanbul’un çok çeşitli kütüphanelerinden (ki bunların tamamı vakıf kütüphaneleridir) toplanarak oluşturulmuştur. 31 Mart sonrası kurulan komisyonların tespitleriyle Yıldız Kütüphanesi’ne ait olmayan kitaplar asli yerlerine iade edilmiştir. Yıldız’da kalanlar ise cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün emriyle İstanbul Üniversitesi’ne devredilmiştir. Günümüzde İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’ndeki eserlerin büyük çoğunluğu Yıldız’dan getirilen o kitaplar ve albümlerdir.
Ahmed Nuri Efendi’nin talep ettiği mücevherlerin çok uzun ve meşakkatli bir macerası macerası vardır. Bir kısmı Abdülhamid’in maruz kaldığı tehditlerin ardından razı olmasıyla ordunun silah ve mühimmat eksikliklerini gidermek amacıyla bağışlanıp Avrupa’da satılmıştır. Bir kısmı da Abdülhamid’in yanından ayırmadığı “su çantası” (bkz. #tarih Kasım 2015, sayı: 18) ile Selanik’e oradan Beylerbeyi Sarayı’na getirilmiş, ölümünde satılan mücevherlerin bedeli mirasçılarına hisselerine göre dağıtılmıştır.
Selim Efendi ile biraderi Ahmed Nuri Efendi’nin eşzamanlı olarak babalarına ait olduğu iddiasıyla peşine düştükleri malların Türk milletine ait olduğu, o zamanlarda da tescillenmişti. Anadolu’nun işgale uğradığı ve istiklal mücadelesine başladığı bir tarihte Sadaret’e çekilen bu protesto belgesi üzerine hiçbir işlem yapılmamıştır. Meşrutiyetle birlikte Maliye hazinesine devredilen emlakin padişahın mirasçılarına ait olduğuna dair Vahideddin zamanında alınan kararın da, Sèvres ile kaybedilen toprakları bir şekilde elde tutabilmek için gerçekleştirilen bir operasyondan öte anlamı yoktur.
Son Halife Abdülmecid Efendi, hanedanın sürgünü esnasında kendisini Sirkeci’ye götürmekle görevli İstanbul Valisi Haydar Bey’e, “Mukaddes Emanetleri” de yanında götürme isteğini bildirmişti. Haydar Bey’in verdiği cevap Osmanlı geleneğinin bir devamıdır: “Efendi Hazretleri, saraylar ve camilerde olduğu gibi emânât-ı mübâreke denilen çeşitli eşyalar da hanedanınıza, şahsınıza ait değil, doğrudan doğruya Türk milletine aittir. Bunlar sizlere değil, tarihin millete vedialarıdır (emanetleridir)”.
Şehzade Ahmed Nuri Efendi’nin protestosu
Hukûkumuzun te’mîni, ziyânımızın tazmîni…
Beyoğlu Birinci Kâtib-i Adlliği cânib-i âlîsine
Efendim
BOA.A.VRK 801/42
Müvekkilimiz Şehzâde Devletlü Necâbetlü Ahmed Nuri Efendi hazretlerinin peder ve mûrisleri cennet-mekân hakan-ı merhûm Abdülhamid Han-ı sânî hazretlerinin hal‘i üzerine Yıldız Saray-ı Hümâyûnu’nda husûsî müze dairesinde mevcûd bulunmuş olan on iki bin üç yüz parça muhtelif zî-kıymet eşyâ-yı nefîse, antika, mücevherât ve sâ’ire iki komisyon ma‘rifetiyle sebt-i defter edilmiş idi. Komisyonun birisi Harem-i Hümâyûn’da icrâ-yı vazîfe eylediği gibi diğeri müze dairesinde in‘ikâd eylemiş ve Müze Müdîri Halil Bey ile Maarif Nâzırı Seyyid Bey delâletiyle terekemize aid olan işbu emvâl ve eşyâ hilâf-ı salâhiyet olarak Müzehâne’ye, Evkaf Müzesi’ne ve mahal-i saireye nakledilmiş idi. Kezâ kıymetdâr bir kütüphâne muhteviyâtıyla hilâf-ı kânun olarak gasb ve Maarif Nezareti’ne naklettirilmiş idi. Bu kere gasb edilmiş olan hukûkumuzun te’mîni ve zarar ve ziyânımızın tazmîni ve mevcûd olan tereke emvâlinin bize aynen redd u iadesi hakkında hükûmetçe meyl ve arzu izhâr edilmekde ise de evvel emirde Yıldız Saray-ı Hümâyûnu’nda ahz u gasb edilmiş olan eşyâ ve mücevherât ve kütüb-i sâ’irenin mufassal müfredât defterinin musaddak olarak tarafımıza i‘tâ ve teslimini Maarif ve Evkaf nezâretlerinden taleb eyler ve cereyân eden vekâyi‘ ve tereke hakkında vuku‘ bulan ta‘arruzdan dolayı protesto etmekle beraber bi’l-cümle hukûkumuzun mahfûz bulunduğu ve makâm-ı âidine mürâca‘atla ihkâk-ı hak edeceğimizi ma‘lûmları olmak üzere işbu ihtârnâmemizin usûlen makâm-ı Sadâret-i Uzmâ’ya ve Maliye Nezâret-i Celîlesi’ne ve Maarif Nezâret-i Celîlesi’ne ve Müze Müdîriyeti’ne ve Evkaf Nezâret-i Celîlesi’ne ve makâm-ı Meşîhat-i Ulyâ’ya tebliğini ve aslının hıfzıyla nüsha-i musaddakasının tarafımıza i‘tâsını rica ederiz.
Devletlü Necâbetlü Ahmed Efendi Hazretleri nâmına vekilleri Hâmid Bey ve Leon Şakrana’ya
26 Haziran 1335 [Pul üzerindeki tarih] [26 Haziran 1919]
13271
İşbu ihtârnâme hıfz edilen nüsha-i asliyesine mutabık olmağla ber-mûceb-i taleb makâm-ı sâmî-i hazret-i Sadâret-penâhîye arz u takdîm ve tebliğ olunur.
Fî 28 Haziran sene 133[5]
Mühür
[Beyoğlu Birinci Kâtib-i Adli Reşid Zühdi]
Ahmed Nuri Efendi kimdir?
Anadolu’ya geçecekti Vahideddin engelledi
Sultan 2. Abdülhamid’in üçüncü oğlu Ahmed Nuri 1878’de Yıldız Sarayı’nda dünyaya geldi. Ağabeyi Abdülkadir Efendi’den 27 gün küçüktür. Yetenekli bir ressamdı; cam üzerine renkli resimler yapardı; ayrıca babası gibi mobilya yapımına meraklıydı. Bir Cuma selamlığında, kundağa sarılmış bir bebeği bomba zannettiği, babasını korumak için atından atladığı, bu sırada bel fıtığı olduğu ve ömrü boyunca bel ağrısı çektiği söylenir. 1919’da Anadolu’ya geçmek istemiş ama Sultan Vahideddin izin vermemiştir. 1924’te, hanedanın sürgününde 46 yaşındaydı. Miralay rütbesine sahipti. Eşi Fahriye Zişan Hanım’la birlikte önce Lausanne’a gitti, oradan Nice’e yerleşti. Fransa’da yokluk içinde yaşadı, kapı kapı dolaşıp seyyar satıcılık yaparak geçimini sağlamaya çalıştı. Eşini 1940’ta kaybetti. 1944’te sefalet içinde öldü.
Türkiye’de 68 kuşağının dilinden düşmeyen bir slogan, 1980’lere gelinceye dek tüm muhalif gösterilerde tekrarlanmaya devam etti: “Ho Ho Ho Şi Min / İki, üç… / Daha fazla Vietnam …” Dünyanın uzak ucunda önce Fransa’ya, ardından ABD’ye kafa tutan küçük ülke Vietnam’ın ulusal kurtuluş savaşı, tüm dünyada anti-emperyalist mücadelenin simgesine dönüşmüş, Ho Chi Minh ise dönemin dünya liderleri arasında yer almıştı.
Ho Amca ve Vietnam ulusal kurtuluş mücadelesi, önce 2. Dünya Savaşı sonrasında tükenmiş durumdaki Fransız sömürgeciliğine, ardından 1960’larda ABD’ye karşı yürütülen mücadeleyle 20. yüzyıla damgasını vurdu. Başta Amerikan halkı olmak üzere, başka ülkelerin halkları nezdinde büyük bir sempatiye mazhar olan bu mücadele, 1968’in ortak halet-i ruhiyesinin oluşmasında çok önemli rol oynamıştı.
Ho gençlerle… Renkli bir kişilik olan ve gençlerle zaman geçirmeyi seven Ho Chi Minh 1961’de çekilen bu fotoğrafta Çin’deki Lijiang Nehri’nde yürüyüşte.
O yıllarda ABD’deki savaş karşıtı hareket dünyanın belli başlı ülkelerini derinden etkiliyor; Şubat 1968’de Doğu Berlin’de 30 bin, Ekim 1968’de Londra’da 100 bin kişi (2. Dünya Savaşı sonrasındaki en büyük toplantı) gösterilere katılmıştı. ABD’de gençlik, sendikalar ve harp malûllerine uzanan bir zincirdeki protestolar, savaşın beklenenin aksi bir seyir izlemesiyle birleşince, Pentagon Vietnam’dan geri çekilmek zorunda kalmıştı.
Bu savaş vesilesiyle ünlü Britanyalı filozof Bertrand Russell’ın başkanlığında (Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Laurent Schwartz, Lélio Basso, Isaac Deutscher vd. -Türkiye’den de Mehmet Ali Aybar’ın katılımıyla) sivil bir uluslararası mahkeme kurularak, ilk kez bir devletin yargılanmasına da tanık olunuyordu. Bu mahkeme, ABD’nin Vietnam halkına karşı bir soykırım suçu işlediği kararına varmıştı.
Vietnam’daki savaşın simgesi ise “Ho Amca” diye de anılan Ho Chi Minh’di. Paris, Berkeley, Torino, Tokyo, Berlin sokaklarında Ernesto Che Guevara’nın yanısıra onun siması da arzı endam eylemişti.
Ho, 1890’da üç kardeşin sonuncusu olarak dünyaya geldi. Yetim kalan babası çok küçük yaşlardan itibaren hem okumak hem çalışmak zorunda kalmış ve 1901’de edebiyat doktorası yaparak Vietnam’daki en yüksek akademik düzey eğitimi tamamlamıştı. Yüksek memurluk önerilerini başta reddettiyse de, sömürgeci Fransızların ısrarıyla Annam Protektorası’nda mandarin olarak görev yaptı. Sonrasında ise “kölelikten beter” dediği bu görevden ayrıldı ve ölümüne kadar bir köyde geleneksel hekimlik yaptı.
Cumhuriyeti ilan ettiHo, 1945’te Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni ilan ettiği Hanoi’de bir askerî kampta çalışıyor, 1951.
Bu köyde okuyan Ho ise 1908’deki bir köylü gösterisinde sözcülük yapınca okuldan atılmış ve çeşitli mesleklerde çalışmıştı. Daha sonra köyden ayrılmaya karar vererek üç yıl boyunca Vietnam’ın her köşesini dolaşmış ve ülkesini tanımıştı. 1911-1917 arasında ise aşçı yamağı olarak çalıştığı gemiyle beş kıtayı görme fırsatını yakalamıştı. Londra’dayken İrlandalı milliyetçilerle ilişki kurmuş, Paris’teki toplantılara katılarak sömürgecilik karşıtı yazılar kaleme almıştı. Yazıları Le Populaire ve La Nouvelle Vie Ouvrière gibi Fransız Solu’nun yayın organlarında yayımlanmıştı. Fransa’da bulunduğu süre içerisinde, çeşitli tiyatro oyunları da yazdı.
‘Vietnam Dilekçesi’
Ho, 1. Dünya Savaşı sonrasında tarihe geçecek bir metin kaleme aldı. Amerikan, Fransız ve İngiliz yetkililere hitaben kaleme aldığı “Vietnam Halkının Dilekçesi”ni bu ülkelerin devlet başkanlarına gönderdi. Ho’nun Vietnam halkının kendi geleceğini belirleme hakkını vurgulayan bu yazısı, L’Humanité gazetesinde yayımlandı. Ho yazısında, sömürge halklarının geleceğinin Versailles Antlaşması’yla belirlenmesine karşı çıkıyordu.
1919’da Fransız Sosyalist Partisi’ne katılan Ho, yaşamını Paris’te sürdürürken çeşitli dergilerde yazılar yazmaya devam etti; 25 Aralık 1920’deki kongrede, çoğunlukla birlikte partiden ayrılarak Komünist Parti’nin kuruluşunda yer aldı.
Mayıs 1923’te Jean Cremet ile birlikte Moskova’ya çağırıldı (Jean Cremet, 1927’de Troçki’nin ihracına karşı çıktığı için gözden düşen; Komintern görevlisi olduğu Çin’de 1931’de izini kaybettiren; André Malraux’nun İnsanlık Durumu ve Umut romanlarında sözü edilen; ölümünden sonra isimsiz hayatı keşfedilen ilginç bir eylem adamıydı). Köylü meselelerinde uzman olarak kabul gördüğünden Köylü Enternasyonal’i (Krestintern) başkan yardımcılığına atandı. Akabinde Hindiçini’de devrimci örgütler kurmakla görevlendirilerek Çin’e gönderildi. 1924’te Kanton’a geldi ve burada göçmen Vietnamlılar arasında çalışarak “Viet Nam’ın Genç Devrimcileri” örgütünü kurdu; burada öne çıkanları Moskova’ya eğitime gönderdi. 1927’de Çinli bir Katolik kadınla evlendi. 1927’de komünistlerle ittifakına son veren Çan Kay Şek’in katliamlarından sonra milliyetçilerle ilişkisini kesti ve tutuklanmamak için önce Hong Kong’a, oradan Moskova’ya geçti. 1928-30 yıllarında bu kez yerel komünist örgütlenmeler için gönderildiği Malezya ve Siam’da görev yaptı.
‘Sosyalist kamp’ın üçüncü adamı 1950’lerle birlikte “sosyalist kamp”ın yüksek tribününde kendine yer bulan Ho Chi Minh, Sovyetler Birliği Komünist Partisi 1. Sekreteri Nikita Kruşçev ve Çin Halk Cumhuriyeti lideri Mao Zedung’la birlikte bir yemekte.
Şubat 1930’da Mao’nun yardımıyla Laos ve Kamboçya’yı da kapsayacak şekilde Hindiçini Komünist Partisi’ni kurdu. Bu esnada İngilizlerce tutuklanıp sınırdışı edildi; 1934-1938 döneminde Moskova’da sakin bir hayat sürdü. Komünist Enternasyonal’in 7. ve son kongresinde Genel Sekreter Giorgi Dimitrov’la birlikte “Halk Cephesi” fikrini savundu.
1936’da Fransa’da Léon Blum başkanlığındaki hükümet siyasi af ilan etmiş ve sömürge Vietnam’da komünistlere de kanun çerçevesinde siyaset yapma imkanı tanınmıştı. Vietnam’ın bir başka özelliği ise Moskova’da mahkemeler aracılığıyla parti ve Komünist Enternasyonal’de “temizlikler” başlamışken, Vietnam’da Stalinistlerle Troçkistlerin belediye seçimlerinde işbirliği yapabilmesiydi (Vietnam’daki Troçkistler, 2. Dünya Savaşı sonrasında Stalinistler tarafından katledileceklerdi).
Ho Chi Minh: 1941’deki isim
Ho 1938’de Çin’de 8. Ordu’nun siyasi komiserliğine atandı; oradan Vietnam sınırına geçti ve burada iki müstakbel mesai arkadaşıyla tanıştı: İlki askerî komutan olarak, ikincisi ise dış politikada öne çıkarak tarihe geçecek olan Vo Nguyen Giap ve Pham Van Dong.
1941’de Fransa’nın Almanya karşısında yenilgisi üzerine bir grup insanla birlikte Tonkin bölgesine hareket etti. Aslında o güne kadar Nguyen Ai Quoc başta olmak üzere yeraltı çalışmasında ve yazılarında en az 150 takma isim kullanmışken artık yerleşik olarak kalacak Ho Şi Minh adını burada aldı. “Vietnam’ın Bağımsızlığı İçin Birlik”i (Viet Minh) kurdu ve bu örgütle hem işgalci Japonlara hem de sömürgeci Fransızlara karşı savaş açtı. Ortak düşman olan işgalci Japonlara karşı yardım için gittiği Çin’de, milliyetçi Mareşal Çiang Fa Kwai tarafından 1942’de tutuklandı ve 1 yılını hapiste geçirdi. Aralık 1944’te Vo Nguyen Giap’ın yöneteceği kurtuluş ordusunun ruşeymi olan Vietnam’ın Kurtuluşu İçin Silahlı Propaganda Birliği’ni kurdu. Bundan 1 yıl sonra, düşen bir Amerikan uçağının pilotu sayesinde ilişkiye geçtiği ABD güçlerinden silah ve mühimmat yardımı aldı.
1945’te Japonların yenilgisiyle Hanoi’de Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni ilan etti. Fransız Hindiçini için 9 yıl sürecek bir dönemeç böylece başlamış oldu. Fransızlarla Temmuz 1946’da Paris’te başlayan görüşmeler çıkmaza girince, Çin’in de yardımıyla özellikle ülkenin kuzeyinde Fransız sömürgeciliğine karşı silahlı mücadeleye devam edildi. 2. Dünya Savaşı bitiminde barutunu tüketmiş olan Fransız sömürgeciliği, Kasım 1946’da Hai Phong’u bombalayarak saldırıya geçti.
ABD’den yardım aldı Ho Chi Minh, 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’ya karşı işbirliği yaptığı ABD güçlerinden silah ve mühimmat yardımı almıştı.
Stalin ve Mao’nun yanındaki yerini alıyor
Ho Chi Minh 1951’de Moskova’da Stalin ve Mao’nun yanında Sovyetler Birliği’nin yüksek tribününde yer alarak artık yalnızca Vietnam direnişinin simgesel bir siması olmanın ötesine geçmiş, o zamanki adıyla “sosyalist kamp”ın önemli bir yöneticisi olmuştu. Mayıs 1954’te Dien Bien Phu yenilgisiyle Fransa geri çekilmeyi kabul etmiş ve Temmuz 1954’te Cenevre Antlaşması’yla ülke ikiye bölünmüştü.
Bu bölünmenin ardından 17. paralelin kuzeyi ve güneyi yirmi yıllık bir mücadeleye sahne olacaktı. Ho Chi Minh ülkenin birliğini sağlamak için ABD desteğindeki güneyin kukla rejimine karşı mücadeleyi sürdürmüştü. Kuzey Vietnam’ın insani ve maddi açıdan yardımda bulunduğu Güney Vietnam Kurtuluş Cephesi (Vietkong) 1960’ta kuruldu. Güney Vietnam’daki bu örgütlenmeye karşılık ABD’nin helikopterler, silah ve mühimmat yardımlarıyla mevcut hükümeti ayakta tutma çabası ancak üç yıl sürebildi. 1963’te Güney’deki hükümet devrildi ve 1966’da yoğun ABD bombardımanı başladı. Sadece bir yıl sonra 485 bin Amerikan askeri Vietnam topraklarında savaşa girmişti. ABD karşısında gerilla mücadelesi veren Vietnam Kurtuluş Cephesi ağır kayıplarına rağmen Amerikan askerlerinin çekildikleri bölgeleri tekrar ele geçiriyordu.
Ho, Moskova’da toplanan 5. Komintern Kongresi’nde arkadaşlarıyla, 1924 (en önde oturan).
1968’de ABD’de başlayan yoğun protestolar ve Başkan Johnson yönetiminin Vietnam’da zafer elde ettiğine dair algı oluşturma çabasının boşa çıkmasıyla barış görüşmeleri konuşulmaya başlandı. ABD’nin Mart ayında My Lai köyünde 500’den fazla köylüyü akıl almaz yöntemlerle katletmesi kamuoyunda infiale yol açmış, tüm dünyada muhaliflerin Vietnam’daki mücadeleye desteğini başka bir noktaya taşımıştı.
Paris’te 1969’da ağır aksak başlayan barış görüşmeleri ancak Ocak 1973’te antlaşmayla sonlanabildi. Yapılan antlaşma ile ABD çekilme kararı aldı ve bu kanlı savaş 1975’te savaş sona erdi. Ho Chi Minh 40 yıllık yolculuğunun sonunu göremeden Eylül 1969’da öldü. Onun yerini alan Le Duan, barış imzalanana kadar savaşmayı sürdürdü. Ülkenin birliği sağlandığında Vietnam Savaşı’nda çok önemli bir role sahip Saygon kentine onun adı verildi. “Ho Chi Minh düşüncesi” bugünkü Vietnam’ın resmî ideolojisi. Ancak bugünkü Vietnam’ın onun hayal ettiği ülke olup olmadığı ayrı bir konu…
BİYOGRAFİ
Lacouture’ün 51 yıllık kitabı
Ünlü Fransız gazeteci ve biyografi yazarı Jean Lacouture, 1967’de Ho Chi Minh’in biyografisini yazmıştı. Kitap sadece bir yıl sonra 1968’de Şerif Hulusi çevirisiyle Payel Yayınları’ndan basıldı. Bugün Türkçede Ho Chi Minh ile ilgili külliyat zayıf olduğundan, bu biyografi 51 yıl sonra hâlâ önemini koruyor. Ne yazık ki bu kitabın da yeni baskısı yok. Merak edenlerin sahaflardan eski baskısına ulaşmaya çalışması veya kütüphanelerden faydalanması gerekiyor
İnsanlık tarihin kaydettiği en büyük yıkımlardan biri, hiç şüphesiz 1 Eylül 1939’da başlayan 2. Dünya Savaşı’ydı. Tarifsiz acılara, ölümlere sahne olan bu felaketle ilgili görmeye alıştığımız fotoğraflar, çoğunlukla savaş başladıktan sonra çekilenler; cephelerde vuruşan askerler, cephe gerisinde yaşam savaşı veren siviller, günlük hayattan utanç sahneleri… Ancak savaştan hemen önce, özellikle İngiltere’de çekilen kareler, yaklaşan savaşın seslerini bugüne kadar taşıyor ve ve belki de sıcak savaş sırasında çekilenler kadar önemli dersler barındırıyor.
SAVAŞA BEŞ KALA SİPERDE 5 ÇAYI SAVAŞIN İLANINDAN SONRA BRİTANYA’DA TOPYEKÛN VE HUMMALI BİR HAZIRLIK BAŞLAMIŞTI. LONDRA’DA HAVA SALDIRILARINI GÖZLEMEKLE GÖREVLİ BİR SİVİL SAVUNMA GÖNÜLLÜSÜ KUM TORBALARININ ARASINDA ÇAY KEYFİ YAPIYOR, 1939.
SINIR TANIMAYAN NAZİLER VE İŞGALE SEVİNENLER ALMANYA 1936’DA HİTLER’IN BİR OLDUBİTTİSİYLE VERSAILLES ANTLAŞMASI’NA GÖRE ASKERDEN ARINDIRILMIŞ BULUNAN RENANYA (RHINELAND) BÖLGESİNE GİRDİ. REN NEHRİ’NIN BATI YAKASINI OLUŞTURAN VE DÜSSELDORF, KÖLN, AACHEN GİBİ BÜYÜK ŞEHİRLERİ BARINDIRAN BÖLGENİN İLHAKI ÜZERİNE MİLLETLER CEMİYETİ KONSEYİ, LONDRA’DA TOPLANDI. MÜEYYİDE UYGULAMAYI GÖZE ALAMAYAN KONSEY, ALMANYA’YI KINAMAKLA YETİNDİ. RENANYALILAR, ALMAN SÜVARİLERİNİ ÇİÇEKLERLE KARŞILADI. MART 1936.
İNGİLİZ FAŞİSTLER LONDRA SOKAKLARINDANAZİ ALMANYASI’NIN YAYILMACI POLİTİKALARINI RENANYA İŞGALİYLE UYGULAMAYA KOYDUĞU GÜNLERDE İNGİLİZ FAŞİSTLERİ DE BOŞ DURMUYORDU. FOTOĞRAFTA AŞIRI SAĞCI 20.000 ÜYEDEN OLUŞAN BRİTANYA FAŞİST BİRLİĞİ’NİN (BRITISH FASCIST UNION) KURUCUSU SIR OSWALD MOSLEY, 1936’DA LONDRA SOKAKLARINDA “SİYAH GÖMLEKLİLERİ”Nİ TEFTİŞ EDERKEN GÖRÜLÜYOR. BU FOTOĞRAFIN ÇEKİLMESİNİN HEMEN AKABİNDE, İNGİLTERE HÜKÜMETİ POLİTİK ÜNIFORMALARIN KAMUYA AÇIK YERLERDE GİYİLMESİNİ YASAKLAYACAKTI.
CARABINIERI’LERDEN ATLI GÖVDE GÖSTERİSİ İTALYA 1936’DA ALMANYA’YLA ASKERÎ İTTİFAK ANTLAŞMASI İMZALAMIŞ, 1937’DE İSE ALMANYA’NIN ISRARIYLA ANTI-KOMINTERN PAKTI’NA KATILMIŞTI. ANTLAŞMANIN TARAFI OLAN ÜLKELERDEN BİRİ SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN SALDIRISINA UĞRARSA, DİĞERLERİ ONA YARDIM EDECEKTİ. AVRUPA’DA SAVAŞ RÜZGARLARININ ESTİĞİ GÜNLERDE İTALYAN JANDARMA KUVVETLERİ (CARABINIERI), GÖVDE GÖSTERİSİ YAPIYOR. ZAFER TAKININ EN ÜSTÜNDE DEV HARFLERLE “DUCE” YAZISI, ALTTA İSE NAZI HAÇLARI VE HİTLER’I SIMGELEYEN “H” HARFİ. ROMA, 1938.
CHAMBERLAIN’IN POLLYANNA İYİMSERLİĞİ HİTLER, RENANYA VE AVUSTURYA’NIN İLHAKININ (11 MART 1938) ARDINDAN ÇEKOSLAVAKYA’NIN SÜDETYA BÖLGESİNE GÖZ DİKMİŞTİ. İNGİLTERE, FRANSA VE İTALYA, FÜHRER’İN BASKISIYLA TOPLANAN MÜNİH KONFERANSI’NDA, NÜFUSUNUN YAKLAŞIK YARISI ALMAN KÖKENLİLERDEN OLUŞAN BÖLGENİN ALMANYA’YA BIRAKILMASINI KABUL EDECEKTİ. BRİTANYA BAŞBAKANI NEVILLE CHAMBERLAIN, EYLÜL 1938’DE MÜNİH DÖNÜŞÜNDE HESTON HAVAALANI’NDA YAPTIĞI KONUŞMADA, “UZUN SOLUKLU BARIŞI TESİS ETTİKLERİNİ” SÖYLÜYORDU. OYSA O UZUN SOLUK, SADECE 12 AY YETECEKTİ.
ELLER HAVAYA, FÜHRER BURAYA!ÇEKOSLAVAKYA’NIN SÜDETYA BÖLGESİNE ELİNİ KOLUNU SALLAYARAK GİREN ALMAN KUVVETLERİ, CARLSBAD’DA (BUGÜN ÇEK CUMHURİYETİ’NİN KARLOVY VARY ŞEHRİ) ALMAN ASILLI SÜDETYALILAR TARAFINDAN COŞKULU TEZAHÜRAT VE SEVİNÇ GÖSTERİLERİYLE KARŞILANIYOR, EYLÜL 1939. BU GELİŞME KARŞISINDA SAVAŞ İLAN EDİLMESİ GEREKTİĞİNE İNANAN BRİTANYA’NIN DONANMA BAKANI CHURCHILL, CHAMBERLAIN TARAFINDAN ENGELLENECEK; İNGİLTERE’NİN ALMANYA’YA SAVAŞ İLANI 1 YIL SONRA GERÇEKLEŞECEKTİ.
KRISTAL GECE’NİN SİLİNEMEZ İZLERİ SAVAŞ ADIM ADIM YAKLAŞIRKEN ALMANYA YAHUDİLERİNİN ÜZERİNDEKİ AŞAĞILAYICI BASKILAR ŞİDDETE DÖNÜŞMÜŞTÜ. PARİS’TEKI ALMANYA BÜYÜKELÇİLİĞİNDE GÖREVLİ ERNST VON RATH’IN ÖLDÜRÜLMESİ BAHANE EDİLEREK KIŞKIRTILAN POGROMDA, 9 KASIM 1938’DE BERLİN’DE YAHUDİLERE AİT BİNLERCE DÜKKAN VE MEKAN YAKILIP YIKILDI, YAĞMALANDI. TARİHE, KIRILAN VİTRİN CAMLARINDAN ESİNLENEN KRİSTAL GECE (KRISTALLNACHT) ADIYLA GEÇECEK HADİSEDE 90 CIVARINDA YAHUDİ ÖLDÜRÜLECEKTİ. YERLE BİR EDİLMİŞ MAĞAZASINI TEMİZLEYEN YAHUDİ BIR ESNAF, 11 KASIM 1938.
FELAKET YAKLAŞIYOR, KAÇABİLEN KAÇIYOR KRİSTAL GECE BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLAYDI. YAHUDİLERDEN VE ARYAN OLMAYAN ALMANLARDAN OLUŞAN 5000 KİŞİLİK İLK MÜLTECİ KAFİLESİ ARALIK 1938’DE İNGİLTERE’YE ULAŞTI. GÖZLERİNE YANSIYAN KORKU VE UMUTSUZLUĞU KUCAĞINDAKİ OYUNCAK BEBEĞİNE SARILARAK DİNDİRMEYE ÇALIŞAN KÜÇÜK BIR MÜLTECİ KIZ, İNGİLTERE’NİN HARWICH LİMANINDA.
VE BEKLENEN OLUYOR: BÜYÜK SAVAŞ PATLIYORPOLONYA’NIN İŞGALİNDEN İKİ GÜN SONRA BİRLEŞİK KRALLIK, ÜÇ GÜN SONRA İSE FRANSA ALMANYA’YA SAVAŞ İLAN ETTİ. POLONYA SAVUNMASI ALMANLARIN YILDIRIM SAVAŞI’YLA (BLITZ) YARILMIŞTI. PARİS SOKAKLARINDA SAVAŞIN BAŞLADIĞINI DUYURAN GAZETELER… 4 EYLÜL 1939.
BUGÜN TEHDİT, YARIN BOMBA! 1936’DAN 1938’E KADAR RENANYA, AVUSTURYA VE SÜDETYA’DA TEK KURŞUN SIKMADAN YAYILMA STRATEJİSİNİ SÜRDÜREN ALMANYA, 1 EYLÜL 1939’DA SİLAH ZORUYLA POLONYA’YI İŞGALE BAŞLADI. HİTLER’İN VARŞOVA SOKAKLARINA ASTIRDIĞI AFİŞLER, POLONYALILARA İKİ SEÇENEK SUNUYORDU: “YA TESLİM OLURSUNUZ YA DA YOK OLURSUNUZ”. DUVARLARDAKİ ULTİMATOMLARI ENDİŞEYLE OKUYAN VARŞOVALILAR, ERTESİ GÜN ALMAN UÇAKLARININ BOMBALARI ALTINDA KALACAKLARDI.
ÇOCUKLARI KURTARMAK VE KURTARAMAMAKSAVAŞIN HENÜZ TOPRAKLARINA ULAŞMADIĞI İNGİLTERE’DE SEFERBERLİK İLAN EDİLMİŞTİ. DAHA GÜVENLİ OLDUĞU DÜŞÜNÜLEN BÖLGELERE SEVKETMEK İÇİN EALING BROADWAY TREN İSTASYONU’NA GETİRİLEN 800 LONDRALI ÇOCUKTAN BİR BÖLÜMÜ… BU ÇOCUKLAR, BİR SÜRE SONRA TEHLİKENİN AZALDIĞI ZANNIYLA LONDRA’YA GERİ GETİRİLECEK VE BOMBARDIMANLARIN TAM ORTASINA DÜŞECEKLERDİ.
NÜRNBERG’DEN ‘SIRA SİZDE’ MESAJI2. DÜNYA SAVAŞI’NIN RESMEN BAŞLAMASINDAN YAKLAŞIK BİR HAFTA SONRA, NAZİ TÖREN KITALARI, FÜHRER’İN ÖNÜNDEN GEÇİYOR. ŞAŞAA VE İHTİŞAMI PROPAGANDA MALZEMESİNE DÖNÜŞTÜRME KONUSUNDA GERÇEK BİR UZMAN OLAN HİTLER, ADETA MÜTTEFİK DEVLETLERE GÖZDAĞI VERİYOR. NÜRNBERG’DE DÜZENLENEN NAZİ KONGRESİ DOLAYISIYLA YAPILAN RESMİ GEÇİT, 10 EYLÜL 1939.
SAVAŞA RAĞMEN HAYAT DEVAM EDİYOR BRİTANYA’NIN BAŞKENTİNDE SAVAŞIN GÖLGESİNDE BİR NİKAH. LONDRA 1. ALAY’DA GÖREVLİ ONBAŞI WHITE, A. NOCK İLE KUM TORBALARIYLA TAHKİM EDİLMİŞ ISLINGTON EVLENDİRME DAİRESİ’NDE DÜNYAEVİNE GİRİYOR. YAKINDA GENÇ ÇİFTİN ÜZERLERİNE YAĞAN KONFETİLERİN YERİNİ LONDRA’YI ALEVE BOĞAN ALMAN BOMBALARI ALACAK; 1939.
KAUÇUK KOKULU SEVİMSİZ TATBİKATBRİTANYA’DA GAZ MASKELERİ SAVAŞ BAŞLAMADAN ÇOK ÖNCE SİVİL HALKA DAĞITILMIŞTI. MASKELERİN KAUÇUK KOKUSU MİDE BULANDIRICIYDI AMA ONLARI KULLANMAK GAZLA BOĞULARAK ÖLME RİSKİNİ ALMAKTAN ÇOK DAHA İYİYDİ. İNGİLTERE’NİN SOUTHEND ŞEHRİNDEKİ BİR FABRİKANIN KADIN ÇALIŞANLARI GAZ MASKELERİNİ KULLANMAYI ÖĞRENİYOR; ŞUBAT 1939.
HASTANE ÇATISINDA GÜVENLİK ÖNLEMLERİ ALMAN HAVA SALDIRILARINA KARŞI ÖNCELİKLİ KORUMAYA ALINAN BİNALAR ARASINDA DOĞAL OLARAK HASTANELER DE VARDI. SAĞLIK KURUMLARININ ÇATILARI, BİRÇOK KAMU BİNASI GİBİ KUM TORBALARIYLA KAPLANMIŞTI. LONDRA’DA BIR HASTANENİN ÇATISINDAKI GÜVENLİK ÖNLEMLERİNİ DENETLEYEN HEMŞİRELER, EYLÜL 1939.
LONDRA’DA DOĞAN İLK GAZ MASKELİ BEBEK2. DÜNYA SAVAŞI’NIN İLANINDAN SONRA LONDRA’DA DÜNYAYA GÖZLERİNİ AÇAN İLK BEBEK NEVILLE MOONEY, ANNESİ VE BABASI TARAFINDAN HASTANEDEN EVE GETİRİLİYOR. NEVILLE’IN GAZ MASKESİ ÇOK ÖZEL, ÇÜNKÜ O BEBEKLER İÇİN ÜRETİLEN BİR MODEL; 14 EYLÜL 1939.
KUM TORBASI SEFERBERLİĞİ SAVUNMA HATLARINI HIZLA TAHKİM EDEN İNGİLTERE’NİN HEMEN HER YERİNDE KUM TORBALARINA İHTİYAÇ VARDI. ASKERLERİN YANI SIRA SİVİLLER, İZCİLER, HATTA OKUL ÇAĞINDAKİ ÇOCUKLAR BİLE KUM TORBASI İMAL ETMEK İÇİN SEFERBER OLMUŞTU. NORTHUMBERLAND’DA, WHITE BAY SAHİLİNDE ÖĞRETMENLERİYLE BİRLİKTE KUM TORBASI DOLDURAN İLKOKUL ÖĞRENCİLERİ, 1939.
İŞYERLERİ BOŞALTILACAK SIĞINAKLARA KOŞULACAK SICAK SAVAŞA KARŞI SON HAZIRLIKLARINI YAPAN İNGİLTERE’DEN BİR BAŞKA SİVİL SAVUNMA TATBİKATI GÖRÜNTÜSÜ. PLANLI UYGULAMALAR HEM CAN KAYBINI AZALTMAYI HEM DE HALKIN BİRLİK, BERABERLİK, DAYANIŞMA RUHUNU GELİŞTIRMEYİ AMAÇLIYORDU. İŞYERLERİNİ HIZLA BOŞALTAN KADINLI ERKEKLİ OFİS ÇALIŞANLARI, DÜZENİ KORUYARAK SIĞINAKLARA KOŞUYOR, 1939.
CAMLAR PATLAMASIN KİMSE YARALANMASINHAVA SALDIRILARINDA YAŞANACAK PATLAMALAR NEDENİYLE KIRILIP ETRAFA SAÇILACAK CAMLARIN İNSANLARI YARALAMASINA ENGEL OLMAK İÇİN, O YILLARDA YENİ BULUNAN BİR MALZEMEYE, SELOFANA BAŞVURULDU. EVLERİN VE İŞYERLERİNİN CAMLARI BU YENİ MALZEMEYLE İÇERDEN KAPLANIYOR, GIDA MALZEMELERİNİ SARIP SAKLAMAK AMACIYLA ÜRETİLEN SELOFAN, CAM KESİKLERİNE KARŞI ÖNLEM OLARAK KULLANILIYORDU, 1939.
FARK EDİLMEK DEMEK ÖLDÜRÜLMEK DEMEKKARARTMA MALZEMELERİ ÜRETEN BİR FABRİKADA GÖREVLİLER BÜYÜK BİR TİTİZLİKLE KALİTE KONTROL YAPIYORLAR. BU MALZEMELER KALIN VE KESİNLİKLE IŞIK GEÇİRMEZ OLMALIYDI. ÇÜNKÜ ALMAN UÇAKLARI İNGİLTERE SEMALARINDA UÇMAYA BAŞLADIĞINDA EN KÜÇÜK BIR DEFO İÇERDE YAŞAYANLARI ALMAN PİLOTLARIN HEDEFİ HALİNE GETİRECEKTİ.
ALMANLARA KARŞI ÖNCE YÜKSEK MORAL!BAY BARLOW, ALMAN HAVA SALDIRILARI SIRASINDA BAŞINI SOKACAĞI SIĞINAĞI DÜŞMAN GÖZLERDEN GİZLEMEK İÇİN SON RÖTUŞLARI YAPIYOR; TEMMUZ 1939.
ALMANLARA KARŞI ÖNCE YÜKSEK MORAL! PIGOT ÇİFTİ İSE KÜÇÜK SIĞINAKLARININ ÇATISINI ÜZERİNE DİKTİKLERİ ENVAİ ÇEŞİT ÇİÇEKLE GİZLEMEYİ TERCİH ETMİŞLER. SIĞINAKLAR İTİNAYLA SÜSLENİYOR, MANEVİYAT YÜKSEK TUTULUYORDU.
(Fotoğraflar, Getty Images koleksiyonlarından derlenen “Fotoğraflarla 20. Yüzyılın Sosyal Tarihi-1930’lar” (Literatür Yayınları, 1998) isimli eserden alınmıştır).
20. yüzyılın ünlü tasarımcı ve yazarı Le Corbusier’nin 1920’lerin ilk yarısında Paris’te tasarlayıp inşa ettiği iki ev, modern mimari tarihinin bu en önemli ismini doğrudan “okuma” fırsatı sunuyor. Jeanneret-La Roche evleri ile atölye-ev, sanatçının 1911’de ziyaret ettiği İstanbul’un hayran kaldığı kent dokusundan izler de taşıyor.
20. yüzyılın ünlü tasarımcı ve yazarı Le Corbusier’nin 1920’lerin ilk yarısında Paris’te tasarlayıp inşa ettiği iki ev, modern mimari tarihinin bu en önemli ismini doğrudan “okuma” fırsatı sunuyor. Jeanneret-La Roche evleri ile atölye-ev, sanatçının 1911’de ziyaret ettiği İstanbul’un hayran kaldığı kent dokusundan izler de taşıyor.
Maison la Roche ile restorasyon sonrası 2018’de ziyarete açılan atölye-ev aynı bölgesindeler Paris’in: 16. bölge öteden beri semiz kentlilerin ikâmetgah alanıdır; bir evden ötekine yürüyerek çeyrek saatta gidiliyor. Le Corbusier geniş ölçüde burada yaşamıştır; gönlünde tuttuğu, kâğıda düştüğü pek çok tasarısı ne yazık ki gerçekleşememiştir: Yapılarının, yaklaşımının hayranı sayılamazdı herkes; bir avuç ‘ileri bakan’ insan için gerçekleştirilir konutların bazıları. Geri kalanlar alışıldık parametreleri zorlamadan tasarlanıp üretilmişlerdir.
La Roche ve Jeanneret evleri ikiz ama tek yumurta ikizi değil. İlki yalnız yaşayan bir koleksiyoncu dost, ikincisi ailesiyle yaşayan mimarın kardeşi için inşa edilmiştir; şimdi, birlikte, Le Corbusier Vakfı’nın merkezini oluşturuyorlar. Docteur Blanche Sokağı, 55 numaradan girilen bir kapalı ‘square’ın sonu burası; yolu ağaçlıklı, ortamı sessiz, öyle ki metropolden çok kırlık yerleşimdeymişsiniz duygusu çörekleniyor insanın üzerine.
Modern mimari akımının büyük ustası Le Corbusier.
İkiz evde, 1923-25 arası uyguladığı kişisel mimari ilkeleri, iki yıl sonra gerçekleştirdiği, birkaç yıl önce ziyaret etme olanağını bulduğum Villa Savoye’da perçinlemişti usta. Aynı döneme denk geliyor, temel metinlerinden Bir Mimariye Doğru’nun (1923) yayımlanışı: Bir bakıma “Yapı’nın Yazı’sı”.
Evlerde, Le Corbusier yapılarındaki hemen tüm ortak çözümler sıralandı önümde. Başta pencerelerin kullanımları. Işığın içeri çağrılma düzeni ana kaygıdır. Kattan kata geçiş düzenekleri, ama dik merdivenler ama yarısarmal eğimler, baştan sona Le Corbusier’deki yol düşüncesinin temsili karşılıkları niteliği taşımamış mıdır?
İki sıradışı eser Maison La Roche’un, tasarımcısı Le Corbusier tarafından yapılan maketi, Gemeentemuseum, Den Haag.
Odaların boyutlarından tipik aksam özelliklerine insan ölçeğinden uzaklaşmama niyeti burada da hâkim. Her türden “yük”ü dışlayan, yalınkat, işlevsel düzen bütün alanlarda. Çatı, hep olageldiği gibi doğal yeşil alan; Le Corbusier’nin düzenlenmiş, süslü bahçeleri sevmediği, yabanı kendi kendine gelişmeye bırakmaktan yana olduğu biliniyor. Atölye-evde de aynı anlayışı benimsemiştir.
Jeanneret-La Roche evlerinin, onları kuşatan yapılarla, mahallenin genel dokusuyla savaştığı söylenemez. Besbelli gelip katılmayı hedeflemiştir mimar, konacağı çevreye. Atölye-ev başka oysa, orada bir kalkışma, mevcuda bir dikleniş, geleceğe bir davet okunabilir. Cam cephe, balkon ve veranda kullanımı, “ev”den (La Chaux de Fonds’a, “Türk Villa”sına, 1917’deki ilk-eve giderek) “dev toplu konut”a (“La Cité Radieuse”, 1947-52) giden skalanın tam da ortasına denk geliyor atölye-ev (1931-34 / Nungesser-et-Coli sokağı 24 numaradaki “apartman” ve en üstteki bir buçuk kat ile bahçe-taraçası).
Ünlü mimarın ressam Amédée Ozenfant için çizdiği, 1922’de inşa edilen atölye-ev.
Mahut Doğuya Yolculuk’tan devşirdiklerinin kalıcı etkisi olduğunu Le Corbusier’nin kendisinden öğreniyoruz. “Türk Villası” 1910’lu yılların hayran kaldığı İstanbul kent dokusunun, ahşap mimari örneklerinin parmak izlerini taşır. Üst kattaki çalışma odasında, pencerenin dibinde iki yöne yay gibi açılan yazı masası gönülçelendir. Ya evin mimari çizimine dayalı raf düzenine ne demeli? Evin içindeki evin içindeki ev: Girdap.
İki kitabın, peşpeşe, yayın hazırlıkları sürüyor iki yıldır: “Le Corbusier, Penceresindeki Adam” ile “Le Corbusier İzmir’de” yayımlandıklarında, sanki bir borç ödenecek duygusu kabarıyor içimde. Kişisel borç başka… Benim açımdan o Roquebrune-Cap-Martin’deki “Le Cabanon – Kulübe” üzerinden ödenecekse ödenecek; sözkonusu iki kitap, daha önce okura ulaştırılmış Doğuya Yolculuk’la beraber bizim ortak borcumuzun karşılığı adımlar.
Le Corbusier Vakfı’nı ziyaret ettiğimde, çatı katına çıktım ve karşımda tıpkı bir işaret, yerden göğe tırmanan görkemli bir servi belirdi.
Tohumu değilse, imgesi İstanbul’dan Paris’e konmuş bir canlı.