Etiket: Sayı: 63

  • Bir Mavi Işık daha söndü

    Bir Mavi Işık daha söndü

    Pop müziğimizin iz bırakan topluluklarından Mavi Işıklar’ın unutulmaz solisti, 60’lı yılların karakteristik sesiydi Nejat Toksoy. Kendine has yorumu, bitmeyen heyecanı ve yüksek enerjili sahne performansıyla hep hatırlanacak. Sessiz sedasız gidişiyse, beyefendiliğinden.

    Türkiye’de 1960’lı yıllardan söz ederken ıskalanmaması gereken isimler, ekipler var. Bunlardan biri, Mavi Işıklar. Onlar için, “memleket müziğinin seyrini değiştiren topluluk” diyebiliriz; zira yaptıkları “iş”le bugüne uzanan bir yolu açtılar ve bu yolda ilk adımları attılar. 

    Ekip sağlam: Nejat Toksoy, Metin-Çetin Yavuzdoğan kardeşler, Zamir Manisa ve Cihat Günaydın. Enteresan bir topluluk bu: Kararlarını oybirliğiyle alıyorlar ve dönüşümlü olarak içlerinden biri “şef” oluyor. Sahneye bir örnek çıkıyorlar ve her zaman çok şıklar. Her anlamda öyleler. Topluluğun sesi, o güne dek alışılmamış tarzıyla dikkat çeken Nejat Toksoy –ki sonrasında da onun gibisi gelmedi. 

    Nejat Toksoy geçen ayın başında, uzun süredir savaştığı hastalığa yenik düştü ve sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. Sessizliği, beyefendi hâllerinden. Tanıdığım en güzel insanlardan biriydi. 2000’li yılların başında kesişen yolumuz, küçük karşılaşmalarla bugüne geldi ama her karşılaşmamızda bir kere daha beni kendine hayran bıraktı. 

    Toksoy 1946 doğumlu. 73 yaşındaydı, verimli çağındaydı. Heyecanını hiçbir zaman kaybetmemiş, sahnede devleşen bir isimden söz ediyorum. Son dönemde verdikleri konserlerde üstünden gömleği atan, performansı boyunca bir an bile enerjisini kaybetmeyen bir insandan sözediyorum. 

    Kurucu kadro Mavi Işıklar’ın kurucu kadrosu (soldan sağa): Metin Yavuzdoğan (klavye), Zamir Manisa (davul), Çetin Yavuzdoğan (bas gitar), Nejat Toksoy (vokal), Cihat Günaydın (solo gitar). 

    Tartışmasız, bütün zamanların en iyi topluluklarından biri Mavi Işıklar. Şahane düzenlemeleri ve repertuvar seçimleri kadar Toksoy’un karakteristik sesi de bunda etkili. Topluluğun kuruluşu 55 yıl öncesine dayanıyor: 7 Eylül 1964. Sahne aldıkları ilk konser, Tercüman gazetesi tarafından düzenlenen bir çekiliş. Sonrası, Lale Sineması’nda düzenli olarak yapılan şovlar –ki adlarını bunlarla duyuruyorlar. Efsane gibi anlatılan bir konserleri var: Sahnede beş yatağın olduğu bu konserde, başlama saatinde çalan zillerin sesiyle ve pijamalarla yataktan çıkıyorlar, çalmaya başlıyorlar. İzleyenler anlatıyor: Her konser, ayrı bir olay! Konser öncesinde hayranlarının aklında tek bir soru var: “Bu defa ne yapacaklar?”

    Toksoy, dönemin karakteristik sesi. Gittiği her yere yorumunu da götürüyor. Son deminde, onu sahnede izleyenler, nasıl güzel bir sahne insanı olduğunu bilirler. Döneminde izleme şansına sahip olanlar, elbette bir adım ilerideler. Her şey bir yana, sahiden çok büyük bir ismi, çok büyük bir sesi kaybettik. Şunu söylemek yanlış değil: Nejat Toksoy’un aramızdan ayrılmasıyla, sadece Mavi Işıklar değil, memleket müziği de yetim kaldı.

    İzninizle, yaşadığım, beni çok gururlandıran bir hadiseyi sizlerle paylaşmak isterim. Hadise dediğime bakmayın, masal gibiydi! 2016’nın 20 Şubat gecesi, Beyoğlu’nun şahane mekânlarından COOP’ta bir gece düzenlenmiş; Mavi Işıklar yıllar sonra o gecede The Ringo Jets’le birlikte sahne almıştı. Nejat Toksoy’un 70. doğum gününe denk gelmişti gece ve sahnede onun için küçük bir kutlama yapılmıştı. Konser öncesi Toksoy yanıma yaklaştı ve Mavi Işıklar’ın aldığı kararı bana bildirdi: O gece, topluluğu benim takdim etmemi istiyorlardı. Gurur duydum, heyecanlandım, sahneye çıktım ve dilim döndüğünce oraya gelenlere Mavi Işıklar’ı anlattım. Hayatımın en heyecanlı gecelerinden biriydi, hep öyle kalacak.

    Topluluk ertesi yılın yaz aylarında bu kez Burgazada’da Cennet Bahçesi’nde bir konser verdi. Tantana Records tarafından düzenlenen ve Nejat Toksoy’un şahane rock’n’roll performansıyla tarihe geçen bu konser, tanık olduğum son Mavi Işıklar konseri. 

    Kadronun kıdemlilerinden Cihat Günaydın’ı kısa süre önce kaybetmiştik. Nejat Toksoy, geçen ay aramızdan ayrıldı. Kalan üyelere elbette sabır diliyorum ama asıl temennim, uzun ömürlü olmaları. Uzun ömürlü bir topluluk bu ve Nejat Toksoy’un mirası artık onlarda. Öyle güzel bir miras ki bu, ömre değer. 

    JOÃO GILBERTO (1931-2019)

    Bossa Nova’nın utangaç efsanesi

    Bossa Nova’nın babası João Gilberto 88 yaşında hayata veda etti. Miles Davis, Brezilyalı ünlü müzisyen hakkında “Telefon rehberini bile okusa kulağa güzel gelir” demişti. 

    Dünya üzerindeki hiçbir dilde tam karşılığı olmayan bir kelime, Portekizce “saudade”… Bir zamanlar tutkuyla sevilen bir kişinin, yerin ya da duygunun kaybının ardından hissedilen derin nostalji, melankolik özlem, sevilenin bir daha asla dönmeyebileceğini kabullenememe ve sonsuza dek bir daha asla tamamlanmış hissedememe hali… 

    1931’de Brezilya’nın kuzeydoğusunda bulunan ve Afro-Brezilya kültürüyle birlikte sambanın da doğum yeri kabul edilen Bahia eyaletinde dünyaya gelen João Gilberto, 1959’da 27 yaşındayken sambanın ateşli, yüksek ritmini gitarıyla yumuşatarak caza yaklaştırdığı 12 parçayı “Chega de Saudade” albümünde birleştirdi. Albüme ismini veren ve Bossa Nova’nın doğuşunu müjdeleyen parçada “Artık yeter” dediği bu derin özlem, Gilberto’nun fısıltılı, hüzünlü sesinin milyonlarca hayranının, onun 6 Temmuz 2019’da hayata gözlerini yummasının ardından hissettiklerini de özetliyor. 

    Bahia’dan Rio de Janeiro’ya, oradan ABD’ye uzanan yolculuğu boyunca Gilberto, “The Girl from Ipanema”, “Desafinado”, “Corcovado” gibi kayıtlarının her birinde, ‘Yeni Stil’ anlamına gelen Bossa Nova’ya yeni bir soluk getirmeyi takıntı haline getirmişti. Bu çabası onun nezdinde Brezilya müziğini dünya çapında tanınır hale getirirken müzisyene de iki Grammy Ödülü kazandırdı. Bossa Nova, Brezilya sınırlarını aşarak Miles Davis’ten Frank Sinatra’ya pek çok caz ve pop sanatçısının parçalarına sızdı. 

    88 yaşında hayata gözlerini yuman ve Brezilya’da “o mito” (efsane) olarak anılan Gilberto, son on yılını Rio de Janeiro’da bir apartman dairesinde, sahnelerden ve stüdyolardan uzak, neredeyse hiç ziyaretçi kabul etmeden yalnızlık içinde geçirdi; ama hiçbir zaman kusursuz ritmi aramaktan vazgeçmedi. 

    Dünyanın en iyi 5 caz sanatçısından Amerikan caz dergisi DownBeat, Brezilya’da “O Mito” (Efsane) olarak anılan Gilberto’yu tüm zamanların en iyi 75 gitaristi ve beş caz sanatçısı arasında gösterdi. 
  • Churchill ve Maria Callas, Onasis’in yatıyla İstanbul’da

    Yunanlı armatör Aristotle Onassis’in 1959 Ağustos’unda Büyükada’ya demir atan görkemli yatı, Sir Winston Churchill ve ünlü soprano Maria Callas’ın da içinde bulunduğu misafirlerini İstanbul’a getirmişti. Adını Onassis’in kızından alan Christina O. adlı tekne, 100 metre uzunluğuyla dönemin en lüks deniz aracıydı. 

    Churchill’in resmî biyografi yazarı, ünlü devlet adamının kariyerinde uzun yıllar silinmeyen bir leke olarak kalan Çanakkale bozgununu hatırlatarak, Churchill’in İstanbul halkını meşhur zafer işaretiyle selamladığı bu fotoğraftan “Dünya üzerinde belki de bu hareketinin en uygunsuz karşılanacağı yerdeydi” diye bahsediyor: “Lüks yat 4 Ağustos akşamı, ancak Churchill yatağa gittikten sonra Çanakkale Boğazı’na girmiş ve İstanbul’a varmıştı. Çünkü bu Çanakkale rotasının onu üzeceğini biliyorlardı”. 

    Yunanistan ve Türkiye kıyılarında üç hafta boyunca seyreden tekne, aynı zamanda Callas ve Onassis’in fırtınalı aşkının da başladığı yerdi. Tura eşleriyle katılan Callas ve Onassis’in arasında bir ilişki olduğu üç haftanın sonunda herkesçe aşikar hâle gelmişti. Ardından ikisi de eşlerinden boşanacak ancak birbirleriyle evlenmeyeceklerdi. 

    Fotoğraf: Sport & General Agenty

    Fotoğraf: Ara Güler

  • Bu başlık okunurken yarısı koşulan yarış

    Bu başlık okunurken yarısı koşulan yarış

    İnsanın fizik kurallarına, bedeninin doğal sınırlarına karşı verdiği belki de en büyük mücadele 100 metre yarışları. Usain Bolt’un bundan tam 10 yıl önce koştuğu akıllara durgunluk veren 9.58’inin ardında koca bir tarih yatıyor. Önce saniyeler, sonra saliselerle değişen 100 metre rekorunun tarihi. 

    Tam 10 yıl önceydi… Berlin’deki Dünya Atletizm Şampiyonası’nda gözler, tam bir sene önce 9.69’la dünya rekoru kıran Usain Bolt’a çevrilmişti. Tyson Gay’le amansız bir rekabete girişen Jamaikalı, Jesse Owens’ın spor tarihine geçtiği Olimpiyat Stadyumu’nda bir başka tarihe imza atmak üzereydi. 

    NINTCHDBPICT000260872702

    Yarış koşuluyor ve Bolt’un derecesi ekrana yansıdığında milyonlar küçük dilini yutuyordu. Skorbordda yazan 9.58 akıl almaz bir süreydi! Tarihler 16 Ağustos 2009’u gösteriyordu… 

    Uluslararası Atletizm Federasyonu (IAAF) 1912’den itibaren rekorları tescil etmeye başladığında artık bambaşka bir yarış başlamış; saliseler kovalanır olmuştu. Arkadan ve saniyede 2 metreden fazla esen rüzgarla elde edilen dereceler rekor olarak kabul edilmiyordu. 

    Stockholm’deki 1912 Olimpiyat elemelerinde 100 metreyi 10.6 saniyede koşan Amerikalı Donald Lippincott ilk dünya rekorunun sahibi olmuştu. Yedi hatalı çıkışa sahne olan final ayrıca tarihe geçerken Ralph Craig altını kapmış; elemelerde rekor kıran Amerikalıya sadece bronz kalmıştı. O zamanlar hatalı çıkışlara sınır getirilmediğinden, işin tadı-tuzu kaçabiliyordu. 

    84488b02-2fe2-4d0a-8670-0c88e6331ed9
    d3e9a057-05a3-4929-be90-bbe47c0d02c1

    1. Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk Olimpiyat 1920’deydi. Antwerp’te birinci olan Charley Paddock’un ertesi yıl yaptığı 10.4’lük derece yeni dünya rekoruydu. 1924 Paris Olimpiyat Oyunları’ndaki 100 metre yarışı, en iyi film Oscar’ını da alan 1981 tarihli “Chariots of Fire” (Ateş Arabaları) filmine de konu olacaktı. Yaşamı Çin’deki bir Japon toplama kampında noktalanacak İskoç misyoner Eric Liddell inancı gereği Pazar günü piste çıkmamış, İngiliz Yahudisi Harold Abrahams birinci olmuştu. 

    bolt-2009-wr-100m
    İki yıl üst üste 2008 Pekin Olimpiyatları’nda 9.69’la dünya rekorunu kıran Bolt, derecesini bir yıl sonra Berlin’deki Dünya Şampiyonası’nda 11 salise geliştirmeyi başardı. 

    Owens’ın derecesi 20 yıl aşılamadı 

    10.3 saniyelik rekor kısa sürede geride kalmış, buna karşın 10.2 adeta sprinter’ların önüne bir duvar gibi çıkmıştı. 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’na damgasını vuran tarihin en büyük atletlerinden Jesse Owens’ın 10.2’lik derecesi sonraki 20 yıl boyunda aşılamamıştı. 1937’de IAAF, atletleri hızlandıracak bir öneriyi kabul etmiş ve pistlerde çıkış takozları kullanılmaya başlanmıştı. 

    1956 yılı, 100 metre için unutulmaz bir yıl olmuştu. Arka arkaya birçok atlet 10.1 koşuyor, Melbourne Olimpiyat Oyunları’nda Amerikalı Bobby Morrow zorlu rüzgar koşullarında dünya rekortmenlerinden Ira Murchison’ı geride bırakarak birinci geliyordu. 

    1960’ta Olimpiyat şampiyonu Alman Armin Hary’nin koştuğu 10.0’lık süre, sekiz yıl boyunca geçilemedi. Atletizmin ünlü miti böylece doğmuştu: 10 saniye bariyeri! Sadece Amerikalılar değil, Kanada, Venezuela, Küba, Güney Afrika ve Fransa’dan da atletler, bu sihirli zamandan daha iyisini yapamıyordu. Acaba duvar ne zaman yıkılacaktı? 

    PPP30004819
    Elemelerde gelen rekor 1912 Olimpiyatları’nda 100 metre elemelerinde dünya rekoru kıran Donald Lippincott (soldan ikinci) finallerde ancak üçüncü olabilmişti. Tarihin en büyük atletlerinden biri olan Jesse Owens’ın 1936 Berlin Olimpiyatları’nda koştuğu 10.2 sonraki 20 yılda aşılamamıştı (sağda).

    ‘Hız Gecesi’nde altüst olan rekorlar 

    Tarihler 20 Haziran 1968’i gösteriyordu. Amerika şampiyonası Sacramento’daydı. Yarı finalin ilk ayağında Jim Hines 9.9’a imza atmıştı. Onu takip eden Ronnie Ray’in de derecesi aynıydı. İkinci yarı finalde Charles Greene de 9.9 koşarak tarihteki yerini almıştı. Finalde üç silahşörden Greene gülerken, o unutulmaz akşam spor literatürüne “hız gecesi” olarak geçiyordu. O dönem manuel ölçümde 10 saniyenin altına inen üç atletin derecesi daha sonra elektronik ölçüm sonuçlarıyla revize edildi. 

    Yeni yeni bazı yarışlarda elektronik ölçümler yapılmaya başlanmıştı. Bu da sonuçların salise kısmında çift haneli ölçümler yapılmasını mümkün hale getirmişti. Henüz tüm yarışlarda uygulanmasa da Mexico Olimpiyat Oyunları’nda denenen elektronik kronometre ölçümleriyle 10 saniye barajını ilk kez yıkan Hines bu kez başarısını perçinleyecekti. Hines, Olimpiyat Oyunları’nda 9.95’e imza attığında, tüm dünyada manşetlerdeydi! Başta ekranlara 9.89 olarak yansıyan zaman sonradan düzeltilmişti. 

    1 Ocak 1977’de yeni bir devir başlamış ve manuel dönem sona ermişti. Bundan böyle tüm ölçümler elektronik kronometrelerle yapılacaktı. 

    1984 Los Angeles Olimpiyat Oyunları’nı dört altınla kapatan Carl Lewis, 48 yıl önce aynı başarıyı gerçekleştiren Owens’a nazire yapmıştı. Efsanevi atlet 100 metreyi 9.99’la kazanmıştı. Onun ezeli rakibi Ben Johnson ise giderek hızlanıyordu. 1987’de Roma’daki Dünya Atletizm Şampiyonası’nda 9.83 koşan sprinter, meslektaşlarına nal toplatmıştı. Lewis, Kanadalı sprinter’ın önce hatalı çıkış yaptığını söylemiş, ardından da BBC’ye verdiği röportajda doping imasında bulunmuştu. İkili arasındaki rekabet kızışıyordu. 1988 Olimpiyat Oyunları öncesinde Johnson sakatlıklarla uğraşırken, Lewis formdaydı. Buna rağmen 24 Eylül’de takozdan ok gibi fırlayan Kanadalı, 9.79’la dünya rekorunu paramparça etmişti! 

    Hines 10 saniye barajı
    10 saniye aşılıyor Amerikalı atlet Jim Hines 10 saniyenin altına inen ilk isim olarak tarihe geçiyordu. 

    Üç gün sonra Seul’den gelen bir haber tüm dünyada manşetti! Dopingli çıkan Johnson hem madalyayı kaybetmişti hem de dünya rekorunu. Başta şiddetle bunu reddeden sprinter, ertesi yıl kurulan komisyonda yalan söylediğini itiraf etmiş, antrenörü Charlie Francis, sporcusunun 1981’den itibaren düzenli olarak steroid kullandığını açıklamıştı. Gelen itiraflar sonrası Johnson’un 1987 ve 1988’de 9.83 ve 9.79’la kırdığı iki rekor tarihin çöplüğüne atıldı. 

    9.80’in altına ilk kez Amerikalı Maurice Greene 1999’da inmişti. Donovan Bailey’nin 9.84 olan rekorunu 9.79’a taşıyarak adeta bir mucize gerçekleştirmişti. 

    Greene’in ardından 2000’li yıllar, yine Amerikalı Justin Gatlin ile Jamaikalı Asafa Powell’ın düellosu şeklinde geçmiş, fakat Gatlin de doping cezalarıyla rekorunu tarihe yazdırmayı başaramamıştı. Tek başına kalan Powell dereceleri geliştirmeye devam ederken sahneye tüm dünyayı büyüleyen benzersiz bir sprinter çıktı: Usain Bolt! 

    Hayatında bir kez yavaştı: Doğumunda! 

    Beklenenden geç dünyaya gelmiş, annesini biraz zorlamıştı. Yerinde duramayan ufaklık, henüz 10 yaşında dikkati çekmeye başlamıştı. Bir zamanlar olimpiyatlarda yarışan Pablo McNeil ile tanışınca olaylar gelişecek, genç Bolt kriket ve futbola tamamen veda edecekti. Yeni antrenörü delikanlıyı ikna etmiş, sadece atletizmle uğraşmasını sağlamıştı. Artık tek amacı daha hızlı olmaktı. 

    2004’te 18 yaşındayken profesyonel olan Bolt, sürekli olarak 200 metrede yarışıyordu. Daha kısa mesafe koşabileceğine inansa da antrenörü Glen Mills ona bir türlü izin vermiyordu. Giderek güçlenen sprinter, 200 metrede Jamaika rekorunu kırmıştı. Sonunda beklenen izin çıkıyor, genç sporcu ilk resmî 100 metresini 2007’de koşuyordu. O gün 10.03’le madalya alan delikanlı dur durak bilmeyecekti. 

    2008’de beşinci 100 metre yarışında 9.72 ile dünya rekoru kıran Bolt, aynı yıl düzenlenen Pekin Olimpiyat Oyunları’nda 9.69’a imza atarak akıllara durgunluk veriyordu. 200 metrede de dünya rekoru kıran atlet, artık spor tarihine geçmişti. 

    Lewis ve Johnson
    Ben Johnson’ın rekorları, dopingli çıkması nedeniyle geçersiz sayıldı.

    Ertesi yıl düzenlenen Dünya Şampiyonası’nda 100 ve 200 metrede bir defa daha dünya rekoru kıran sprinter milyonları büyülemişti. Tesadüf bu ya, Jamaikalı efsane 16 Ağustos tarihine iki 100 metre rekoru sığdırmış; ilkinde 9.69 koşmuş, ikincisinde 9.58’le adeta uçmuştu! 9.58, atletizm otoritelerince uzun yıllar boyunca tekrarlanması imkansız görünen bir derece olarak 100 metre tahtına oturmuştu. 

    2017’de emekliye ayrılan Bolt’un 100 metre dünya rekorunun 10 yıldır yanına yaklaşılamıyor; yakın gelecekte de 23 yaşındaki Amerikalı Christian Coleman dışında bu derece için bir tehdit görülmüyor. Bakalım uzun yıllar değişmeyecek bir rekorla yaşamayı sürdürecek miyiz, yoksa teknoloji ve tıptaki baş döndüren gelişmelere paralel olarak Bolt’un rekoru da kırılabilecek mi? 

    Türkiye’den Jak Ali Harvey ve Ramil Guliev

    10 saniyenin altında sadece 141 atlet var

    Dünyanın en hızlı insanlarının 100 metrede 10 saniyenin altına inmesi hiç de kolay olmamıştı. Takozlar yardımıyla dereceler sürekli iyileşirken, bir türlü o sihirli zamana ulaşılamıyordu. 1968’de Jim Hines 9.95 koşunca, atletizmin en büyük engellerinden biri aşılmıştı. 1977’de bariyeri yıkan ikinci atlet olan Silvio Leonard’ın 9.98’i bugün halen Küba’nın ulusal rekoru olmayı sürdürüyor. Her iki sporcu yüksek rakımda bu başarıya imza atarken, Amerikalı efsane Carl Lewis alçak irtifada 9.97’i gören ilk sprinter olmuştu. 

    Bir zamanların bariyeri 10 saniye, çoktan yıkılmış durumda. Bugüne dek aralarında millî sporcularımız Jak Ali Harvey ile Ramil Guliev’in de bulunduğu 141 atlet, 100 metreyi 10 saniyenin altında bitirmiş durumda. Bunu başaran 56 Amerikalı, 20 de Jamaikalı atlet bulunuyor. 

    Türkiye rekoru 9.92 ile Harvey’ye ait. Jamaika’da doğan sporcu, 2016’da bu mesafede ülkemize Avrupa Şampiyonası’ndan madalya getiren ilk atlet olmuştu. Harvey, ayrıca 200 metrede hem dünya hem de Avrupa şampiyonu olan Guliev’le birlikte 2018 Avrupa Şampiyonası’nda 4×100 metre bayrak yarışında sahne almış; rekor kıran takımımız gümüş madalya kazanmıştı. 

    Bolt’un hızı saatte 43-44 kilometre

    İnsanoğlu 48-49 kilometrelik sürata erişebilecek mi?

    Sözkonusu bireysel performansa dayalı bir spor dalı olduğunda, hemen akla şu soru geliyor: Peki, yok mu bunun bir sınırı? Bu rekor daha ne kadar aşağıya çekilebilir? Uzmanlara göre, evet var. 

    100 metrenin bugünkü rekoruna ulaşırken Usain Bolt’un bacakları ile pisti adımlarken yere uyguladığı gücün kendi ağırlığının yaklaşık beş katı olduğu ve her bir adımı saniyenin yüzde 8’i ile 9’u arasında bir sürede attığı belirlenmiş. Bu da saatte 43-44 kilometrelik bir hıza ulaşılması anlamına geliyor. Rekoru örneğin 9 saniye sınırına çekmek için bu istatistiklerde ciddi bir değişiklik gerekiyor. 100 metreyi 9 saniyede koşacak atlet her bir adımda yere kendi ağırlığının yaklaşık altı katı güç uygulamalı ve bunu saniyenin yüzde 7’si gibi bir zaman diliminde tekrarlamalı. Bunu başardığında saatte 48-49 kilometre hıza ulaşabilir ve rekoru 9 saniye seviyesine indirebilir. Fakat uzmanlar bunun pek mümkün olmadığı, insanlığın bu performansı görünen gelecekte yakalayamayacağı görüşünde. Çok yakın gelecekte olmasa da biliminsanlarına göre 100 metrenin bugünkü şartlarla ulaşabileceği son nokta 9.40 seviyesinde bir yerlerde. Pistin yapısı, kullanımına izin verilen ilaçlar ve takviyeler, kurallarda olası esneklikler gibi faktörlerle bu rakam daha da gerilere çekilebilir. Bekleyip göreceğiz. 

    Florence Griffith-Joyner, 1988

    Kadınlarda 10.49’luk rekor 31 yıldır kırılamıyor

    Erkeklere nazaran daha geç başlayan kadınların 100 metre mücadelesi yıllar boyunca büyük bir rekabete sahne oldu. Uzun yıllardır kadınlarda 10.70’lik derecenin bile altına inen yok. 

    Kadınların olimpiyat serüveni erkeklerden dört yıl sonra 1900’de başlasa da, 100 metre yarışları takvimde kendisine ancak 1928’de yer buldu. IAAF’nin 1922’de Çekoslovak Marie Mejzlikova’nın 13.6’sını dünya rekoru kabul etmesinden sonra atletler kanatlanıyordu. 

    100 metrenin ilk kadın olimpiyat şampiyonu Amerikalı Betty Robinson, 1928’de 12 saniyeyle dünya rekorunu da eline geçirmişti. O gün 17 yaşında olan atletin çok daha ileri gitmesi beklenirken, 1931’de geçirdiği uçak kazası kariyerini sekteye uğratmıştı. Tekerlekli iskemlede aylar geçiren Robinson ancak iki yıl sonra yürüyebilecekti (1936 Olimpiyat Oyunları’nda altına koşan 4×100 metre takımında yer alarak bir mucizeye imza atmıştır!). 

    Ekran-Resmi-2019-07-25-14.31
    İlk olimpiyat şampiyonu Betty Robinson tarihin ilk 100 metre olimpiyat şampiyonu. Robinson dünya rekorunu da eline geçirmişti. 

    1932’de sahne alan Polonyalı Stanislawa Walasiewicz, 11.9’la dünya rekorunu egale ederek altına ulaşmıştı. Sonradan Amerikan vatandaşı olup Stella Walsh adını alan sporcu, 1980’de bir silahlı soygunda hayatını kaybettiğinde 69 yaşındaydı. Yapılan otopside uterusunun olmadığı, işlevsiz, az gelişmiş bir penise sahip olduğu görülmüştü. Kimileri madalyalarının iadesini istese de bu talep reddedilmişti. 

    Bir sonraki Olimpiyat Oyunları, Berlin’deydi. Dünya rekorunun bir süredir sahibi olan Amerikalı Helen Stephens’ın açıkça cinsiyeti tartışılıyor, yapılan muayene sonucunda kadın olduğu resmen açıklanıyordu. Yarışmasında sakınca bulunmayan Stephens, Walasiewicz’in önünde birinci geliyordu. 

    Spor tarihinin şüphesiz en özel isimlerinden biri, Hollandalı bir annedir. 1936 Berlin’de olimpiyat sahnesine merhaba diyen Fanny Koen, 2. Dünya Savaşı sırasında önce evleniyor, ardından ilk çocuğunu dünyaya getiriyordu. Kocası Jan Blankers, gazeteciliğin yanısıra ülkenin atletizm takımının da hocasıydı. Aynı zamanda antrenörü olan eşinin zorlamasıyla doğumdan hemen sonra idmanlara başlayan Koen’in 1942-1944 arasında değişik branşlarda elde ettiği altı dünya rekoru, devamında yaşanacakların habercisiydi. 

    3102200P 1988 OLYMPICS
    Flo-Jo’nun trajik ölümü 100 metrenin bugün de kırılamayan rekorunun sahibi Florence Griffith- Joyner bir epilepsi krizi sonucu hayatını kaybettiğinde sadece 38 yaşındaydı. 

    1945’te ikinci defa çocuk sahibi olan sporcu, savaştan sonraki ilk Olimpiyat Oyunları’na 11.5’le 100 metre dünya rekorunu kırarak geliyordu. Yine de kimse Londra’da 30 yaşında iki çocuk annesi olan bu kadına şans vermiyordu. 

    Blankers Koen ismini kullanan atlet, 100 metre de dahil yarıştığı dört branşta da birinci oldu! Olimpiyat tarihinin ilk dört altın madalyalı kadını da oydu. Hollanda’ya dönüşünde muhteşem bir şekilde karşılanıp her tarafa koşturmaması için kendisine bisiklet armağan edilen uçan ev kadını, “Ben sadece birkaç yarış kazandım” demişti. Zamanın ruhu böyle bir şeydi… 

    Bir zamanlar doktorların asla yürüyemeyeceğini söyledikleri Wilma Rudolph, 1960 Olimpiyatları’nda üç altına ulaşmıştı. Bunu başaran ilk Amerikalı kadındı. Çocuk felcini yenen azim abidesinin 100 metredeki derecesi, rüzgar yardımıyla koşulduğundan dünya rekoru olarak kabul edilmemişti. 

    Erkeklerdeki “10 saniye bariyeri”nin bir benzeri kadınların da karşısına dikilmişti! Birçok atlet 11 saniye civarında koşuyor ama bir türlü o derecenin altına inemiyordu. 1972’nin Olimpiyat şampiyonu Renata Stecher, bunu birkaç kez başardıysa da IAAF elle yapılan bu ölçümleri kabul etmemişti. Vatandaşı Marlies Göhr 1977’de 10.88 koştuğunda tarih yazmıştı. Elektronik kronometre çağı o yılın başında başlamıştı! 

    Göhr’ün 10.81’e çektiği dereceyi, 1984’ün olimpiyat altın madalyalı sporcusu Amerikalı Evelyn Rashford 10.76’ya indirmişti. 1988’de yine aynı ülkenin unutulmaz sprinterı Florence Griffith-Joyner 10.49’la sınırları zorluyordu. Flo-Jo’nun rüzgar yardımı aldığı iddia edilse de IAAF dünya rekorunu tanımıştı. 10.49 bugün bile kırılamayan rekor olarak tarihteki yerini aldı. Dünyanın en hızlı kadını ertesi gün de 10.61’e imza atmıştı. 

    Amerikalı Carmelia Jeter’ın 2009’daki 10.64’ünü saymazsanız, yıllardır 10.70’in altına inebilen yok. Sanki Flo-Jo’nun akıllara durgunluk veren 31 yıllık dünya rekoru daha bir süre kırılamayacak gibi gözüküyor; tıpkı Bolt’unki gibi! 

    1_eafKjpeMjwrNYqe7WY6rtw
    Cinsiyetleri tartışılmıştı Stanislawa Walasiewicz (solda) ve Helen Stephens tarihte cinsiyetleri tartışmalara konu olmuş iki isimdi. “Uçan Anne” Koen dünya rekoru kırdığında iki çocuk sahibiydi (sağda).
  • Suriyeliler, Suriyesizler ve biz Türkler

    Bir yerin “yerlisi” olmak, Türkiye coğrafyasında ne kadar mümkün? Türkler geldiğinde Anadolu’da kimse oturmuyor muydu? Bugün ülkemizdeki her iki aileden birinin ataları 80-100 sene önce Balkanlar’dan veya Kafkaslar’dan mecburi göçlerle gelmedi mi? Günümüzde örneğin dedesi veya ninesi İstanbul’da doğmuş kaç İstanbullu vardır? 

    Yurt bellediğimiz şehirleri, semtleri, beldeleri, yabancı istilacıların tahayyül bile edemeyeceği biçimde “bellemiş” bir milletiz. En büyük Türk-Osmanlı kültürkırımını, bizzat torunlar gerçekleştirmiştir. Göçebe kültürün özgün biçimlerini Anadolu gelenekleri ve İslâmiyet’le harmanlayan atalarımız, bu coğrafyayı, kendini, insanı, sosyal dokuyu zenginleştirmişti. Tarih sonsuza dek bu mirası yazacak. Mirasyedi torunlar ise hatırlansalar dahi pek iyi anılmayacaklar. 

    Birbirine düşmüş, düşman olmuş, hatta varoluşunu öteki bildiğinin yokoluşuna bağlamış; kinle, nefretle, adaletsizlikle beslenen ve bu duruma düştüğüne üzülmek bir yana, düşürüldüğüne inanan “mağdurlar” ülkesi Türkiye. 

    Yolda karşılaştığımız ve genellikle insan muamelesi yapmadığımız Suriyeli göçmen bize şöyle diyor: “Bu ülkenin zaten öyle bir içine etmiş, kendinize öyle bir kötülük yapmışsınız ki, ben istesem bile size daha fazla fenalık yapamam. Sadece çocuklarım ölmesin diye gelmek, daha doğrusu buradan geçmek zorunda kaldım. Denize düştüm, size sarıldım…” 

    Yakın tarihin acı cilveleri saymakla bitmez. Bugün Yunanistan’a gitmek zorunda kalan Suriyelinin büyük dedesi, 1920’lerde Yunanistan’ı terketmek zorunda kalanları kendi ülkesinde ağırlamıştı. Bu bakımdan kimin yurt edindiği yerde kaç kuşak kalacağı, kimin sırtına canyeleği takarak kucağında çocuklarıyla denize doğru koşacağı belli olmaz. Yerleştiğimiz yerleri sadece sözde vatan sayarak; doğayı ve çevreyi geri dönüşsüz biçimde tahrip ederek; gelişmeyi ve ilerlemeyi bina, köprü, yol yapmak sanarak; ucuzlatılmış bir cumhuriyet ve Mustafa Kemal edebiyatı veya abartılmış bir “Osmanlı edebiyatı” ve “ecdad sahtekarlığı” ile bu topraklarda ne kadar kalıcı olabiliriz? 

    (Dergimizin 2015 Eylül sayısında yazdığım bu editoryal, dört sene sonra hâlâ, hatta fazlasıyla geçerli. Suriye’de savaş hız kesti ama, hem yabancılara hem bu toprakların insanı olup da bizim gibi düşünmeyenlere yönelik düşmanlığımız daha da arttı maalesef).

  • Düşünmenin geçmişi şimdisi ve geleceği

    Düşünmenin geçmişi şimdisi ve geleceği

    Alman filozof Jürgen Habermas, felsefe konusunda karamsar; bir geleceği olmadığını ileri sürüyor. Gene de yapabileceği tek şeyin Kant’ın üçlüsünde beklediği kanısında: Ne bilebilirim? Ne yapmalıyım? Neyi umut edebilirim? Fransız filozof ve gazeteci Régis Debray’nin son kitabında ise “bazı” Avrupalıların bu uygarlığı yalnızca kendilerinin “aslen” temsil ettiklerini sanmaları, “öbür” Avrupalıları hafifsemeleri görülüyor.

    Geçen ay El Pais adına Jürgen Habermas ile yapılan söyleşinin çevirisini (Le Courrier International, Temmuz 2018) okurken farklı köşelere sıçradı durdu düşüncelerim. 

    Münih’e yarım saat mesafede, Starnberg gölü kıyısında bir evde, eşi tarihçi Ute Wesselhoeft ile yaşıyor düşünür; 89 yaşında ve yeni kitabı üzerinde çalışıyor. Tavşan dudağı türü bir deformasyonu var ağzının (fotoğraflarından hemen seçilen bir özellik), konuşma güçlüğü çekmiş hep, hocalık mesleği açısından ciddi handikap ayrıca. Herhalde bundan, “büyük amfileri ve derslikleri hiç sevmem” diyor bir ara ve tenha (ve ola ki seçilmiş) bir izleyici kitlesini yeğlediği ortada. 

    Eski aydın figürüne (Sartre, Bourdieu) yer kalmamasının nedenini, onların sözüne kulak verecek bir çevrenin artık olmamasına bağlıyor Habermas. Sözkonusu çevreyle birlikte nitelikli basının da ortadan kalkışına dikkat çekiyor; bu gelişmede başta televizyonun mallaştırıcı bakışaçısı, bütün yeni iletişim düzeninin payı yüksek ona göre. 


    Debray’nin oğluna verdiği nasihat “Bir su damlası hakkında ‘her şeyi’ bilen, ama ondan ötesinin ayırdına varmaktan aciz, kör cahil bir Nobel ödüllü olacağına ‘çoğul’ biri ol”. 

    Felsefe konusunda da oldukça karamsar; bir geleceği olmadığını ileri sürüyor. Gene de yapabileceği tek şeyin Kant’ın üçlüsünde beklediği kanısında: Ne bilebilirim? Ne yapmalıyım? Neyi umut edebilirim? 

    Sıfır noktasına epey yakın, her şeye karşın, buradan yola çıkmayı deneyebiliriz hâlâ. 

    Habermas’ın anadilinde “çevre” için hangi karşılığı kullandığını bilemiyorum; “çevre”yi geniş bir alan olarak gördüğü ortada: Dikkat kesilmeye yatkın bir toplumsal zümre. Yavaş yavaş eridiğini, hemen hemen kaybolduğunu hem de çok geç keşfettiğimiz alan. Orada, sözgelimi 1970’li yıllarda, gençlerin ve olgun yaştakilerin diyalogu yüksek derecelere tırmanabilmişti. İki taraf da birbirine kulak kesilirdi. Gazetelerin, dergilerin, üniversitenin ateşi düşmezdi. Ben dönemi iki uçta yarıyarıya geçirdim: Paris ile Ankara’nın arasındaki mesafe enikonu daralmış gibiydi. Şimdi de öyle: İki şehirde de çöl rüzgârı esiyor. 

    Nazilerin iktidara gelişlerinin ardından çok sayıda Alman yazarı, sanatçısı, düşünürü sürgüne çıkmak zorunda kalmıştı. O dönemde sürgüne çıkan bir tek insanlar değildi ama; kimi kurumlar da tası tarağı toplamak durumunda kalmışlardı: Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Merkezi, Horkheimer’in uzgörüsü ve çabalarıyla ABD’ye, Warburg Enstitüsü ise olağanüstü kütüphanesiyle Londra’ya taşınmıştı. İlki, savaşın bitimini izleyen yıllarda adresine döndü, ikincisi yeni vatanında kalmayı yeğledi. 3. Reich Almanya’nın beynini ve ruhunu daraltmıştı. 

    Frankfurt Okulu’nun Amerika yıllarında, ‘ikinci adam’ Adorno’nun bir yandan The Authoritarian Personality dolaylarında çalışmalarını yürütürken, dikkatli bakılmazsa ikincil sayılabilecek bazı önemli araştırmalara yöneldiğini görüyoruz: Amerikan toplumunun hızlı ‘yükselen’i astroloji tutkusu üstüne analiz girişimi bunların başında gelir. 

    İrrasyonelin toplumsal düzlemde rasyonelleştirilme süreci, ülkesinde okült sapkınlıkların piramidin doruğundan tabanına sirayeti ile koşut özellikler taşıyordu. Kitlelerin yalan ölçekli yaşam değerlerine inandırılma kolaylığı, bugün de Dünya’nın çehresini belirlemiyor mu? 

    Habermas: 89 yaşında 89 yaşındaki Jürgen Habermas, 1971’den beri tarihçi Ute Wesselhoeft’le birlikte Münih’in hemen dışındaki evlerinde yaşıyor ve yeni kitabı üzerinde çalışıyor. 

    Régis Debray’nin güzergâhına ve duruşuna saygım var; görüşlerini çoğu zaman paylaşamadım. Son iki kitabı gene ikilemde bıraktı beni: Müflis Bilânço, oğluna uzanan itirafnamesi önemli. Ben de kuşağımın, gençlik beklentileri gözönüne alındığında yenik sayılması gerektiğini öne sürmüştüm: Düşlerimiz gerçekleşmedi (onları biz gerçekleştiremedik), ötekilerin kâbusları çöktü üstümüze ki o kâbuslar ötekilerin ne yazıktır düşleriydi. 

    Debray’nin oğluna temel öğüdü benim de işime gelen, çünkü seçtiğim oluş biçimini yansıtan bir yolayrımına dayanıyor: “Bir su damlası hakkında her şeyi bilen, ama ondan ötesinin ayırdına varmaktan aciz, kör cahil bir Nobel ödüllü olacağına çoğul biri ol!” 

    “Su damlası” benzetmesi açıkçası işime geldi. Yaklaşık on yıldır çalışıyorum “Bir Su Masalı” üzerinde. Konuya yoğunlaşmam elbet beni “uzman” kılmadı. Pek az şey biliyordum su hakkında ya da doğru dürüst bilgim yoktu o konuda demem daha yerinde olur; bir sürü bilgi edindim, öncesinde düşünmediğim cephelerine yönelme fırsatım doğdu ve elimden geldiğince değerlendirdim bunu. Peki kimlere başvurdum yolda? Bazıları, “su damlası”ndan ötesini belki (?) görememiş bilginlerdi. Debray’nin alaycı tonunda kibirli otodidaktın bir tür örtülü kompleksi etkili olmuş olabilir. 

    İkinci kitap(çık), Gallimard’ın yeni dizisi “Tracts”dan (sıkı yayın tasarısı) çıkan Hayalet Avrupa. 40 sayfalık konumlama denemesini iki oturuşta okudum ve açıkçası kısır bakış olarak değerlendirdim. Bazı Avrupalıların açmazı bu uygarlığı yalnızca kendilerinin aslen temsil ettiklerini sanmalarından, öbür Avrupalıları hafifsemelerinden kaynaklanıyor. Debray’de, Paris’ten Avrupa’ya bakışta ayrıcalıklı (en haklıyı, doğruyu, —tek, biricik dememek için!) özellik olduğu kanısı yeretmiş besbelli. 

    Daire bazen içinden, merkezinden, bazen çemberinden, hattâ dışından net görünür oysa. 

    Nereden, nasıl, kim? Herbiri canalıcı. 

  • ‘Heştek’ deyip tarihe dönmek

    ‘Heştek’ deyip tarihe dönmek

    Günümüzde yaygın olarak sosyal medyada kullanılan ve dergimizin adının başında da yer alan “#” işareti, 2007’den bu yana bilişim teknolojisinde veri aktarma işleri ile ilgili kullanılıyor. “Heştek” kelimesi ise bununla sınırlı değil. Gerek Evliya Çelebi’de gerekse diğer Kırım ve Osmanlı kaynaklarında Başkurtlar için kullanılmıştır.

     Dergimizin adı #tarih diye yazılır, “heştek tarih” diye okunur. Heştek baştaki işaretin adı; günümüzde sosyal medyada özellikle twitter mesajlarında konu belirlemek için kullanılıyor. Ben bu işareti müzik notalarını yarım ton tizleştirmeye yarayan “diyez işareti” olarak biliyordum. İnternette de diyez işareti diye bakarsanız (#) simgesini görmek mümkün. 

    Aslında “hash” ve “tag” sözcüklerinden meydana gelen kelimenin ikinci yarısını bilmek kolay: “tag” etiket anlamına gelir. Kelimenin ilk yarısı “hash” ise daha çok bir kıyılmış patates yemeği için kullanılır. Burada “hash” aslında, ufak ufak doğrama, kıyma ve sonra da karıştırma hareketlerini belirler. Bu anlamıyla (#) işareti ve “hashtag” sözcüğü bilişim teknolojisinde veri aktarma işleri ile ilgili kullanılmaya başlanmış (2007). Bu gelişmede bu işaretin tarihsel olarak numara kavramı için kullanılmasının da etkisi var. 

    Bugün 2010 Office programındaki “ekle” (insert) komutunun altında (#) işareti de numara demektir. Ancak internete girip Türkçe “hash” veya “hashtag, heştek” diye arayınca sadece twitter’daki kullanımları açıklanıyor. Günümüz Türkçesinde sözcük daha çok İngilizce şekliyle “hashtag” olarak kullanılıyor, ancak kelimenin arkasından parantez içinde (heştek) diye de yazılıyor. 

    Öte yandan telefonlarımızdaki (#) işaretine kare tuşu diyoruz. Kısacası gündem hızla değiştiği gibi, sözcükler de tarihsel anlamlarını yitirip salt sanal veya teknolojik ortamdaki anlamlarıyla ve birbirleriyle bağlantısız olarak öğreniliyor. Bu açıdan sanal ortam, insana altı boş ve tarihi olmayan terminolojileri düşünmeden kullandırtıyor. Dergimizin adının #tarih olması ise nüktedan bir şekilde bu eksikliği kapatmış oluyor. 

    Heştek kelimesi öte yandan sırf bu işaretle sınırlı değildir. Bizim Evliya Çelebi de Heşdek/Heşteklerden sözeder. Onun bahsettiği Heştekler, Ebülgazi Bahadır Han’ın “İstek” diye de bahsettiği Başkurtlardır. 13. yüzyılda Karakurum’a kadar giden Plano Carpini ve W. Rubruck, Başkurtların bulundukları Ural Dağları’nın güneyi ve güneybatısının Büyük Hungaria’nın bir parçası olduğunu zannetmişler. 

    Başkurtların kendilerine komşu Macarlarla karıştırılması anlaşılır bir durumdur. Ancak bazen bir ülke veya millet içeriden ve dışarıdan farklı olarak adlandırılır. Örneğin bizim “Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i” ağıtındaki “nemçe”, Rusların Almanca konuşanlar için kullandığı bir terimdir. Dilsiz anlamındaki “nemetz”, Rusça konuşamadıkları için Avusturyalılara verilen isimdir. Türkçeye “nemçe” olarak giren bu isim, halen Sudan Arapçasında “nemse” şeklinde Avusturya için kullanılmaktadır. 

    Bugün bizim Arnavutluk dediğimiz ülkenin adı Batı dillerinde Albania’dır; Arnavutlar ise kendileri için Şkiperi veya Şkiperia (Kartallar Ülkesi) adını kullanmaktadırlar. Benzer bir durum Başkurtlar için de söz konusudur. Onlar kendileri için çok eskiden beri Başkurt adını kullanmışlardır ancak dışarıdan farklı farklı algılanmışlardır. Evliya Çelebi’nin kullandığı Heşdek ise gene bir komşuları olan Ostiak’lardan gelmektedir. Bir Fin kavmi olan Ostiakların adı, Kırım ve Osmanlı kaynaklarında Başkurtlar için kullanılmıştır. Yakında İş Bankası Kültür yayınlarından (İşkültür) yayınlanacak olan Zeki Velidi Togan’ın Başkurtların Tarihi adlı eserinde bu ilişkiler ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır. 

    Tarihte ve bugün kalabalık bir nüfusa sahip olmayan Başkurt halkı, erken dönem İslâm kaynaklarında ise Heştek adıyla değil de kendi adlarıyla ele alınır. Onlardan bu kadar çok bahsedilmesinin sebebi, bugünden de bildiğimiz yeraltı madenleri, kıymetli taşlar ve tilki, kunduz gibi derileri Hazar sahillerine ve güneydeki İslâm dünyasına gönderebilmiş olmalarıdır. Kısacası, ucu Anadolu’ya da uzanan kuzey-güney ticaret yolu üzerinde varlık gösterdikleri zaman İslâm kaynaklarında Başkurt olarak görülürler. Çinggisli Altın Orda Devleti’nin bu yol üzerinde hakimiyet kurmasından sonra ise bu bağlantı kopmuştur. Sonucunda Osmanlılar ve Evliya Çelebi onları güney ile değil de kuzey bağlantıları çerçevesinde tanımışlar ve Heştek diye bilmişlerdir. 

    Günümüzdeki “heştek” tabiri ise bize anlık mesajlar iletmekte ve tarih hakkında pek düşündürmemektedir. Her anın bir anı olduğunu düşünürsek, hayat ve tarih de bu anların, anıların toplamı değil midir? 

  • Üzerinde güneş batmayan iştah

    Üzerinde güneş batmayan iştah

    Ufak tefek boyundan beklenmeyecek yeme-içme merakıyla nam salan Kraliçe Victoria, hükümdarlık yaptığı 1837-1901 yılları arasında “dünyayı” yemişti. Kemik ilikli tosttan kaplumbağa etine, viskiden ballı şaraba sekiz çeşitlik birkaç mönü birden hazırlatır, bir de et çeşitlerinin dizildiği bir açık büfe kurdururmuş. Olur da “yemek sırasında acıkan olursa”, yan masada duran ızgara ilikli kemiklerden, balık veya av hayvanı etlerinden ana sofraya takviye yapılırmış. 

    Amerikan kolonilerinin tamamını kaybeden adamın torunu, 1. Dünya Savaşı’nın mağlubunun büyükannesi, 9 çocuğundan olma 42 torunu ile birçok kraliyet ailesinin genetiğini belirleyen “Avrupa’nın büyükannesi”: Kraliçe Victoria… 

    1.50’lik boyu ile 18 yaşında tahta çıktığında, kimse 42 kiloluk bu minicik kadının 1837- 1901 arasında 63 yıl hüküm süreceğini ve “üzerinde güneş batmayan” imparatorluğu ile dünya nüfusunun dörtte birinin kraliçesi olacağını tahmin etmemiştir herhalde. Fakat o, 6 suikastı sağ salim atlatmış; adıyla anılan dönem ise dünyaya hediye olarak çağ açan teknolojik yenilikler, daha önce rastlanmadık zevkler ve alışkanlıklar bırakmıştı. Bugün eğreltiotu desenli bir porselen tabağa ya da ne idüğü belirsiz antika bir elektrikli veya buharlı alete bakıp rahatlıkla “Hmm, sanırım Victoria dönemi” diyebilirsiniz. Ve doğru tutturma şansınız oldukça yüksek olur. 

    Gladstone’un Noel kabusu 1886’da çizilmiş siyasi bir karikatürde, dönemin başbakanı Gladstone’un rüyası: Kraliçe Victoria mükellef Noel ziyafetini Çin’den Afrika’ya, Hindistan’dan Amerika’ya misafirlerle paylaşıyor. 

    Victoria, dönemindeki yeniliklerin haricinde, zamanın aşırı zayıflık modasının aksine, gençliği boyunca çok fazla ve çok hızlı yemek yiyen, iştahlı bir kraliçe olmasıyla da tanınmış. Zayıf kalmak için bağırsak kurdu yutmaya bile razı gelen aristokrat hanımlara inat, çevresindekilerin ve doktorların uyarılarına kulak asmadan imparatorluğunun nimetlerinden doyasıya yararlanmış. Şişmanlamaya eğilimli olduğunu daha küçücük yaşlarda belli etmiş. Arkasından atlı kovalar gibi yemek yediği için büyükleri tarafından hep uyarılırmış. 1901’de öldüğünde, kraliçenin boyu ile bel çevresi aynı ölçülerdeymiş. 

    Kırlangıç yuvası çorbasından kemik ilikli tosta, curry’lerden kaplumbağaya uzanan cüretkar damak tadıyla denemediği çok az yemek kalmış. Kraliçe olmanın ayrıcalığıyla, çok yemek yemeyi aynı zamanda iştahlı bir şehvetin göstergesi olarak görüp ayıplayanlara hiç kulak asmamış. İşin bu kısmının hakkını da kocasıyla birlikte vermişler gibi görünüyor ki 9 çocukları olmuş. Hamile kaldığı dönemlerde sevişmeye ara vermek zorunda kalmasından ise günlüklerinde hep hoşnutsuzlukla bahsetmiş. 

    Öyle bir hapur hupur yermiş ki yemeklerini birbiri arkasına, davetliler onun hızına ayak uyduramadığından çoğu akşam yemeğinden aç kalkarmış. Zira akşam yemeği saat dokuzda ilk önce kraliçeye servis edilir; o da kimseyi beklemeden ve hiç konuşmadan önündekini kaşıklamaya başlar; ne varsa silip süpürüp ağzını silermiş. Protokol kuralları, kraliçe yemeğini bitirince herkesin bitirmesini şart koştuğundan tabaklar toplanır, hepi topu yarım saat içinde sofradan kalkılırmış. Tatlı, meyve ve peynir dahil… 

    Bel ve boy 1897’de Kraliçe Victoria’nın tahta çıkışının 60. yılı kutlamaları sırasında çekilen bu fotoğrafta Kraliçe’nin bel ölçüsü 150 cm’e yaklaşmıştı. Boyu ise 1.52’ydi. 

    Her şeyi mevsiminde tüketen ve maiyetindekilere de turfanda ürün yedirmeyen kraliçe, güne protein bakımından çok zengin ve bol çeşitli bir kahvaltı ile başlarmış: Yulaf lapası, balık, ekmek üzeri yumurta, tütsülenmiş mezgit, bazen de kuzu pirzola. Hepsinin tadına bakmasa da bol çeşit arasından seçim yapabilmeyi severmiş. 

    Akşam yemeklerinde sekiz çeşitlik birkaç mönü birden hazırlatır, bir de et çeşitlerinin dizildiği “yan masa” dediği bir açık büfe kurdururmuş. Olur da “yemek sırasında acıkan olursa”, yan masada duran ızgara ilikli kemiklerden, balık veya av hayvanı etlerinden ana sofraya takviye yapılırmış. 

    Tatlıya da büyük düşkünlüğü olan kraliçe, özellikle meyveli turtaları yanında özel kremasıyla yemeyi çok severmiş. Dondurmalar, çikolatalı ve bademli kekler ve pötifurlar da yaşlandıkça artan kilolarını açıklıyor. 

    Mükellef bir yılbaşı sofrası Kraliçe Victoria’nın 1899’da verdiği yılbaşı yemeğinin mönüsü: Dilbalığı filetosu, kızarmış gümüşbalığı, York usulü tavuk, Chipolata sosisleriyle fırınlanmış hindi, rozbif, Hollandaise soslu kuşkonmaz, yılbaşı turtası, erikli puding. 

    Nedimelerinden Bedford Düşesi Anna, acıkıp saat dokuzdaki akşam yemeğine dek sabredemediğinde, odasında arkadaşlarını çeşitli atıştırmalıklarla ağırlarmış. Bunu duyup fikri çok beğenen kraliçe, her gün çay sofraları kurdurtmaya başlamış. İngilizlerin meşhur “five o’clock tea”, yani beş çayı alışkanlığının temeli de böyle atılmış. Giyinip kuşanıp gidilen bu çay partileri saat yedide biter, böylece akşam yemeğine hazırlanma vakti kalırmış. 

    Kraliçenin bir özelliği de nereye giderse gitsin yemeğini yanında götürmesiymiş. Günübirlik gezintilerde çay ve kekler ile yetinirmiş. Bir gün Londra’da bir hayır kurumunun düzenlediği baloya giderken yanına “hafif” yiyecekler almış: Pirinç çorbası, jambon, dil, ıstakoz salatası, yumurta, sandviçler, pastalar ve reçeller… Aç kalma korkusu vardı demek. 

    Victoria ancak ölümüne yakın az ve basit yemekler yemeye başlamış. Çevresindekiler ölmek üzere olduğunu iştahsızlığından anlamışlar. Günlüğüne 1901’de yazdığı son satırlarda sabahları ancak biraz süt içebildiğinden bahsetmiş. Yemeyi içmeyi bu denli seven biri için çok bunaltıcı olmalı. Sonunda 1901’de nimetlerinden sonuna dek yararlanmayı seçtiği bu dünyadan eni boyuna denk bedeni ile, büyük bir aşka, büyük bir imparatorluğa, derin dostluklara ve kocaman sofralara veda ederek ayrılmış. 

  • Berbat bir harp planı: Cenkten önce bir drink!

    Berbat bir harp planı: Cenkten önce bir drink!

    İçkinin tesirindeki kimi Avusturyalılar, Türklerin baskın yaptığını zannederek birbirlerine ateş etmeye başlıyorlar. Sürekli kayıp veren Avusturya ordusu, derhal ricat kararı alıyor ve birbirine ateş ede ede geri çekiliyor. İki gün sonra muharebe meydanına gelen Osmanlı ordusu da binlerce ölü ve yaralı Avusturya askeriyle karşılaşıyor. Aklı başında tarihçiler muhtemelen “Ulan o kadar saçma şey olur mu?” diyerek bu aktarımın doğruluğunu sorgulasa da, muhtemelen gerçeğin her zaman kurgudan şaşırtıcı olduğunu bilenler, inceden bir “Valla olur mu olur” diyorlar. 

     1788’de, bugünkü Romanya’nın batısında meydana gelen Karansebeş Savaşı’nda, Osmanlı ordusu Avusturya ordusunu perişan etmişti. Daha doğrusu Avusturya ordusu kendi kendisini perişan etmişti! 

    Trump’tan sonra gündeme gelen ve ilk başlarda kullandığınızda sizi kültürlü gibi gösteren ama şimdi “sıktı” dedirten “post-truth” kavramı, hakikaten çok saçma. Zira “gerçek-sonrası” anlamına geldiğinden, daha önce objektif bir gerçek olduğunu iddia etmiş oluyor. Bu bakımdan bu kavramı İzmir Marşı’yla yerine uğurluyor ve okurlarımızın Erkan Yolaç’ın sunduğu “Evet-Hayır” yarışmasını hatırladığını umuyoruz. Zira malumunuz, isminin ardına “Turkey Expert” yazanların ülkenin kültürel kodlarına yabancı olmasına alışmıştık ama, İzmir Marşı’nın ülkenin popüler kültüründe neye tekabül ettiğini bilmeyen siyasetçilerimiz ve mafya özentilerimiz var artık. 

    Herkesin üzerinde mutabık kaldığı bir objektif tarih yazılamayacağını zaten biliyoruz. Ama önemsiz olaylarda bile herkes olayı körlerin fili tarif ettiği gibi tarif edince, alternatif gerçeklerin her zaman olduğunu, öyle “postu-sonrası” olan bir “truth” olmadığını görüyorsunuz. 

    Tıpkı ilk “Terminatör” filmi gibi ikincisinin gölgesinde kalan 1. Abdülhamit döneminde, yaz sonu yaşanan (zira o dönem kış mevsiminde lig tatile giriyor ve ordu seferden dönüyordu) ve Karansebeş Muharebesi olarak adlandırılan hadiseyi de herkes farklı anlatıyor. Bize anlatılan o ki; Sofya’da bulunan Serdar-ı Ekrem, yeniçerilerin disiplinsizliğinden rahatsızdır ama buna rağmen orduyu Avusturya üzerine doğru harekete geçirir. Aklımda kaldığı kadarıyla yeniçeriler ulufe falan istemişler. Bir yandan da yeniçerinin yaptığı iş karşılığında para istemesinde ben o kadar da büyük disiplinsizlik görmüyorum; Uzunçarşılı edepsizlik diye anlatıyor ama yeniçeri de belki “Abi beş aydır maaş yok, ne yapalım, boğaz tokluğuna mı çalışalım?” diyecek. 

    Osmanlı ordusu huzursuzluklar içinde ilerliyor, türlü merhaleler ve muharebelerin ardından Karansebeş’te mevzilenmiş Avusturya ordusunu mat ediyor! Uzunçarşılı’ya göre bu muharebe 15 gün sürüyor. Yalnız aktarımında bir cümle var ki, Avusturyalılar olayı sadece o cümleyle anlatıyor. Uzunçarşılı’ya göre bu savaşın sonunda Avusturya ordusu kaçarken, iki asker arasında içki meselesinden çıkan bir kavgada “Türkler geldi” diye söylenti çıkıyor ve onca asker kaçarken birbirlerini eziyor. Önemsiz bir anekdot gibi. Ama sen gel de bunu Avusturyalıya anlat bakalım. 

    Avusturyalılar nehrin iki yanına gayet iyi mevzileniyor ve Osmanlı ordusunun nereden saldıracağını anlamak için gecenin bir yarısı dört bir yana gözcü gönderiyorlar. Bu gözcülerden bir grup yolda çok ucuza içki satan bir kervanla karşılaşıp (öyle 22.00’den sonra içki satış yasağı yok) varını yoğunu içkiye yatırıyor ve hemen oturup içmeye başlıyor. Bu sırada bir Avusturya piyade bölüğü de —artık devriye mi atıyorlar nedir— bu gözcülerle karşılaşıyor. Halil İbrahim Sofrası’dır zannedip onlar da içmek istiyorlar ama gözcüler “Yağma Hasan’ın böreği mi bu?” diyerek içkilerini paylaşmaya yanaşmıyor. Bunlar başlıyorlar tartışmaya ki Marksist arkadaşlar arkadaşlar sormadan söyleyeyim, aralarında bir sınıf farkı da var sanırım. O sırada artık birisi hakaret amacıyla mı kullandı, sinirinden mi bilmiyorum karşı tarafa “Türkler!” diye bağırmaya başlıyor. E, başka biri de hayatı “Çekerim emaneti” tadında yaşayan biri olacak, havaya bir-iki kurşun sıkınca işler iyice karışıyor ve gecenin karanlığında iki grup birbirine ateş etmeye başlıyor. 

    Silah sesleri üzerine intikal eden daha yüksek rütbeli askerler “Durun! Durun!” diye bağırıyor. Ama bunu Almanca yaptıkları ve Avusturya ordusundaki askerlerin çoğu Almanca bilmediği için askerlerin çoğu “Halt!” sözünü “Allah Allah!” nidalarıyla karıştırıp Türklerin gerçekten geldiğini zannediyorlar ve işler daha da karışıyor. Nehrin iki yanına mevzilenen Avusturya ordusu karşı tarafı Türklerin bastığını zannederek birbirine ateş etmeye başlıyor. Sürekli olarak kayıp veren Avusturya ordusu, derhal ricat kararı alıyor ve birbirlerine ateş ede ede geri çekiliyor. İki gün sonra muharebe meydanına gelen Osmanlı ordusu da binlerce ölü ve yaralı Avusturya askeriyle karşılaşıyor. 

    Aklı başında tarihçiler muhtemelen “Ulan o kadar saçma şey olur mu?” diyerek bu aktarımın doğruluğunu sorgulasa da, muhtemelen gerçeğin her zaman kurgudan şaşırtıcı olduğunu bilenler, inceden bir “Valla olur mu olur” diyorlar. Ama yenilen tarafın tarihçilerinin, yenilgilerinin faturasını disiplinsiz askerlere, yanlış anlaşılmalara, karşı tarafın insanüstü mucizelerine bağlamaları geleneği muhtemelen hiç değişmiyor. 

  • Müstesna bir tarihçiyle tarihî Rusya’nın başkentinde

    Müstesna bir tarihçiyle tarihî Rusya’nın başkentinde

    Geçen ay gerçekleşen St. Peterburg turumuz Rusya-Türkiye ilişkileri tarihine dair zengin bir deneyim sunduğu gibi, İlber Hoca’nın anlatımlarıyla adeta bir zaman yolculuğu halinde geçti. Keyifli ve öğretici bir seyahatin satırbaşları… 

    Değerli hocamız Prof. Dr. İlber Ortaylı ile üç yıl önce başladığımız Türkiye tarihinin çevre coğrafyalarına geziler serimiz bütün hızıyla devam ediyor. Bu defa Türk ve Osmanlı tarihinde çok önemli etkileri olan Rusya’nın eski imparatorluk başkenti St. Peterburg’taydık. 

    5-8 Temmuz 2019 tarihindeki bu geziye 30 misafirimiz katıldı ve turun organizasyonunu Setur yaptı; hocamıza rehber olarak ben ve Dr. Alexandra Zheveleva eşlik ettik. İlber Hoca’nın muazzam Rusya tarihi bilgisi ve etkileyici anlatımları sayesinde, Rusya-Türkiye ilişkileri tarihine dair kısa ama çok doyurucu bir gezi yaptık. Gezimiz aynı zamanda Rusya’nın bu tarihi başkentindeki sanatı, mimariyi ve müzelerdeki olağanüstü koleksiyonları görme ve inceleme imkanı da verdi. 

    İlk günümüzde, St. Peterburg-Pulkovo havalimanında indikten sonra ilk durağımız Çeşme Kilisesi oldu. 1770’te Baltık’tan yola çıkan Rus donanması, Doğu Atlantik ve Cebelitarık üzerinden bütün Akdeniz’i geçerek Çeşme limanında demirlemiş gemilerimize bir baskın yapmış ve Osmanlı donanmasını yoketmişti. Çariçe Büyük Katerina, bu olayın anısına adı “Çeşme” olan çok sayıda anıt ve bina yaptırdı. 1780’de yapılan bu kilise de bunlardan biri. Hocamız, soğuk ve güneşşiz kuzey iklimindeki bu şehirde binaların özellikle pembe, sarı, yeşil, mavi gibi parlak renklere boyandığını anımsattı. 

    Bir St. Peterburg seyahatinin olmazsa olmazı Neva nehrinde tekne gezisi. 

    Şehrin ana caddesi olan Nevski Prospekt’te bulunan otelimizin tam karşısındaki sarı bina 1835’te yeniden yapılan Kont Branitski Köşkü’ydü. Bu binanın mimarı Gaspare Fossati, St. Peterburg’taki bu çalışmalarından dolayı Çarlık hükümetinin dikkatini çekmiş ve İstanbul’daki Rusya Sefareti’nin (bugün Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki Rusya Federasyonu Konsolosluğu) yapılması işini almıştı. İstanbul’daki mimari başarıları ile Osmanlı hükümetinin de takdirini kazanan Fossati biraderler, 1847’de Sultan Abdülmecid tarafından Ayasofya’nın restorasyonu ile görevlendirilmişlerdi. 

    Gezimizin en önemli ziyaret noktası Hermitage Müzesi’ydi kuşkusuz. 3 milyondan fazla esere evsahipliği yapan bu müze, aslında Rusya İmparatorluğu çarlarının ve çariçelerinin 1763’te inşa edilmeye başlanan kışlık sarayı. Hocamız, bu binanın önündeki devasa meydana bakarken gördüğümüz anıtsal mimari resmin aslında Rusya Devleti’ni simgelediğini ve Büyük Petro’dan beri Batılılaşan ülkenin devlet geleneğinin aynı şekilde sonraki dönemlerde de sürdüğünü anlattı. Müzede saray apartmanları, devasa bir resim koleksiyonu ve arkeolojik eserlerin yanısıra, bizi çok ilgilendiren Pazırık koleksiyonunu da gördük. 

    Rusya Devlet Müzesi’nde hocamız tablolar üzerinden Rusya tarihinin önemli dönüm noktalarını anlatıyor. 

    Sibirya’da, Altay Dağları’nda 1929-1949 arasında kazılan Saka kurganlarında bulunan bu eserler Türk ve Orta Asya öntarihinin en önemli koleksiyonunu oluşturuyor ve MÖ 4. yüzyıla tarihleniyor. Bu koleksiyonda sergilenen ünlü halı, dünyanın en eski halısı kabul ediliyor ve yanındaki etikette “Türk düğümü” ile dokunduğu yazıyor. 

    St. Peterburg’a gelip ünlü Mariinski Tiyatrosu’nda bir opera veya bale izlemeden olmaz dedik ve akşam topluca bu etkileyici binada “Aida” temsiline gittik. 1860’ta açılan bu tarihî bina, bugün St. Peterburg Devlet Akademik Opera ve Balesi’ne evsahipliği yapıyor. Çok başarılı bir temsil sonunda otele dönerken, İlber Ortaylı Hocamız bize genç yarbay Mustafa Kemal’in ilk defa 1914’te Sofya’da “Aida” temsilini izlediğini ve çok etkilendiğini, hatta arkadaşı Şakir Zümre’ye “Bulgarların Balkan Harbi’nde bizi neden yendiklerini şimdi anlıyorum” dediğini aktardı. 

    Fabergé Müzesi’nde ünlü kuyumcunun saray için yaptığı yumurtalar sergileniyor. 

    Ertesi sabah yola erken çıktık ve “hydrofoil” denen hızlı teknelerle Baltık Körfezi’nde 1 saatlik bir yolculuktan sonra yazlık saray Peterhof’a ulaştık. Rusya İmparatorluğu’nun sarayları gerçekten çok gözalıcı ve devasa. Hocamız 19. yüzyılda Rusya ve diğer Avrupa devletleri ile rekabet etmeye çalışan Osmanlı İmparatorluğu’nun da Boğaziçi’nde o devrin modasına uygun saraylar yaptırmak zorunda kaldığını, ama bunların boyut olarak Rusya’dakilerin yanında küçük kaldığını anımsattı. 

    O gün İstanbul’dan geçerek St. Peterburg limanına gelen beş büyük yolcu gemisi vardı ve bütün saraylar turist grupları ile çok kalabalıktı. Turizmin bu şehrin ekonomisinde çok önemli bir yer tuttuğu anlaşılıyor. Peterhof Sarayı güzel bahçeleri ve havuzları yanında, içindeki “Çeşme Salonu” ile de ilgimizi çekti. Buradaki Çeşme Deniz Harbi’ne ilişkin resimleri, daha önce dergimizde ayrıntıları ile yazmıştık. 

    Setur ile yaptığımız St. Peterburg gezisinde, bir akşam tarihî Mariinsky Tiyatrosu’nda Aida Operası temsiline gittik. 

    Öğleden sonra gittiğimiz “Kanlı Kilise” tipik Rus mimarisi ve içindeki mozaikler ile çok etkileyiciydi. Yakın zamanda açılan Fabergé Müzesi ise sadece bu ünlü kuyumcunun saray için yaptığı yumurtalardan 7 tanesine tarihî bir mekanda evsahipliği yapmakla kalmıyor, çok zengin bir resim koleksiyonunu da bünyesinde barındırıyor. Günün sonunda ziyaret ettiğimiz Rusya Müzesi’nde, Ayvazovski’den İlya Repin’e Rus sanatı tarihinin en güzel örneklerini incelerken, bize her resmin hem sanatsal hem de tarihî içerik analizini yapan, Rus edebiyatından şiirleri Rusça okuyup sonra tercümesini aktaran Hocamızın anlatımları ile kendimizden geçtik. Müzelerdeki bu çok “eşşiz ders”i izleme şansına sahip olan bizler, Hocamızın müze mağazalarından aldığı onlarca kitabı taşımakta tereddüt etmedik! 

    Son gün sabahtan Yusupov Sarayı’nı ziyaret ettik. Bugün müze olan bu saraya girip çıkarken uygulanan tuhaf bürokratik işlemler, bize buralarda hâlâ bir “Sovyet tadı” kaldığını gösterdi. Yusupov Sarayı etkileyici mimarisi yanında, son dönem çar ailesini kontrolüne almış papaz Rasputin’in de öldürüldüğü mekan. Müzede bu olayla ilgili bir de sergi bulunuyor. 

    Öğleden sonra uçuşumuz için St. Peterburg’a veda ederken, Rusya ile tarihimizin kesişme noktalarının hatıralarını barındıran bu güzel şehre iyi ki geldik diyorduk. 

  • Cellat Franz Usta: İtinayla işkence yapılır

    Cellat Franz Usta: İtinayla işkence yapılır

    “Cellat uyandı yatağında bir gece / ‘Tanrım’ dedi ‘Bu ne zor bilmece: / Öldükçe çoğalıyor adamlar / Ben tükenmekteyim öldürdükçe’…” Ataol Behramoğlu’nun 1974’te yazdığı dizeler, adeta 450 yıl önceki Nürnberg celladı Franz Schmidt’in ruh halini anlatıyor. 45 yıllık kariyeri boyunca 361 kişiyi idam eden, sayısız insanı kamçılayan, damgalayan, yakan Franz Schmidt, emekli olduktan sonra anatomi bilgisinden dolayı hekimlik yapmıştı. 

    Nürnberg hiçbir zaman sıradan bir Alman şehri olmadı. Yeni Çağ’ın başında zengin tüccarlarıyla, güçlü zanaat loncalarıyla, etkin, akılcı kent yönetimiyle, Albrecht Dürer gibi ressamlarıyla tanınırdı. 19. yüzyılda Wagner’in bestelediği “Nürnberg’in Usta Şarkıcıları” (Die Meistersinger von Nürnberg) operası, kentin müzik yarışmalarını ve ayakkabıcı müzisyen Hans Sachs’ı (17. yüzyıl) bütün dünyaya tanıttı. Ancak 1923-1938 arasında Nazi Partisi’nin gözalıcı, korkutucu yıllık mitingini burada düzenlemesi, savaş sonrasında da Müttefiklerin Nazileri yargılayacak mahkemeleri kurmak için burayı seçmesi, şehre kapkara bir gölge düşürdü. 

    Kurt Adam ve “Tekerlek” cinayetleri nedeniyle “Bedburg’un Kurt Adamı” olarak anılan Peter Stumpp ailesiyle birlikte öldürülmüştü. 1589’daki idamın canlandırıldığı gravür.

    Nürnberg’in bu karanlık yüzüne eklenebilecek bir başka belge de, cellat Franz (Frantz) Schmidt’in (1555- 1634) günlüğüdür. Franz Schmidt meslek hayatı boyunca işiyle ilgili bütün bilgileri bir günlüğe kaydetmişti. Franz Usta (Meister Franz) olarak da tanınan Schmidt’in ek yorum yapmadan, duygularını yansıtmaksızın, suçluların isimlerini, yaşlarını, suçlarını ve cezalarını kaydettiği bu günlükten öğreniyoruz ki, 45 yıllık kariyerinde 361 kişiyi idam etmiştir. Ayrıca yüzlerce insanı kamçılamış; muhabbet tellallarının yanağını “N” (Nürnberg’in N’si) harfiyle damgalamış; “hırsız-fahişeler”in kulaklarını, küfürbazların dillerini kesmiş; aynı suçu işlemeyeceklerine yemin ettikleri halde yeminlerini bozmuş fahişelerin, hilekâr kumarbazların, eşkiyanın ve diğer suçluların parmaklarını koparmıştı. Günlüğüne bir bürokrat titizliğiyle her yılın sonuna “toplam: 20”, “toplam: 18” diye öldürdüğü kişilerin sayısını eklemişti. 

    Ceza hükümleri, Nürnberg’in bir parçası olduğu Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nda geçerli yasalara uygun olarak mahkeme tarafından veriliyordu. Nürnberg, 1532’de İmparator Şarlken’in (5. Karl) çıkardığı Carolina Yasaları’na uyan bir kentti. Ama kentlerin en gaddarı değildi. 16. yüzyıl sonunda Alman şehirlerinden fırtına bulutu gibi geçerek yüzlerce kadının yakılmasına ve boğulmasına neden olan cadı avı salgınına teslim olmamıştı. 

    Hırsızın idamı Nürnberg celladı Franz Schmidt’i gösteren dönem gravürü. 18 Mayıs 1591’de Franz Usta, hırsız Hans Fröschel’i idam ediyor. Nürnberg Arşivleri. 

    Babası ve eniştesi de aynı meslekten 

    Franz Usta’nın ailesi aslında dokumacıydı ancak daha Franz doğmadan önce eniştesi kendisine saldıran büyük bir köpeği öfkeyle sahibine fırlatmış ve böylelikle adamın ölümüne yolaçınca loncasından atılmıştı. Başka bir iş bulamadığından cellatlığa razı gelmişti. Toplumda meslek ve loncalar arasında büyük prestij farkları vardı. Cellatlık en onursuz işlerden biriydi. Ailenin başına gelen felaketten sonra sadece Franz’ın eniştesi değil, babası da bu mesleği seçmek zorunda kalmış, cellat olmuştu. Franz da babasını izlemişti. 

    18 yaşındaki Franz’ın günlüğüne kaydettiği ilk olay şöyle: “5 Haziran 1573. Ceyern’li Leonardt Russ, bir hırsız. Steinach kentinde asılarak idam edildi. İlk idamımdı”. 1578’e kadar Hof kentinin celladı olan Franz, o tarihten emekliye ayrıldığı 1617’ye kadar Nürnberg’in cellatlığını üstlendi. Yasalara olan merakı, bilgileri kaydetmekteki dikkati nedeniyle araştırmacılar, Franz Usta’nın sıradan bir cellattan daha fazlası olduğuna inanmakta haklıdır. Emekli olduktan sonra cellatlık lekesini üzerinden atmak için yıllarca uğraşması, hatta Nürnberg’in ünlü şarkı yarışmasına katılması (başarılı olamadı), usta celladın toplumda yükselme isteğini gösteriyordu. 

    Nürnberg Cellat Köprüsü Nürnberg’in Cellat Köprüsü (Henkersteg), 1890’lar. “Henker” yani cellat, bu köprüden geçerek adadaki evinden kente gelir ve görevini yerine getirirdi. 2. Dünya Savaşı’nda İngiliz bombardımanında yıkılan köprü 1954’te yeniden yapıldı. 

    Celladın kentin mezbahası, domuz pazarı ve hapishanesinin yanında özel bir evde yaşaması gerekiyordu. Sadece diğer onursuz mesleklerden (mezbahacı, derici, mezar kazıcı, hapishane gardiyanı) ailelerin kızlarıyla evlenebilirdi. Görevleri arasında intihar edenlerin yakılması, sokak ve tarlalardan ölü hayvanların toplanması, çöplerin kaldırılması, lağımların temizlenmesi gibi işler vardı; zaten celladın gelirinin büyük bir bölümü topladığı çöplerden geliyordu. İdam şekilleri arasındaki hiyerarşi de buna bağlanabilirdi: Kafası kesilmek en onurlu idamdı çünkü cellat bu işi ölene dokunmadan yapıyordu; oysa asılmak, cellat kurbanın boynuna ipi geçirirken fizik temasa yol açtığı için çok daha onur kırıcıydı. 

    Franz Usta yaptığı iş nedeniyle vicdan azabı çekiyor muydu? Bunu günlüğüne bakarak söylemek kolay değil; ancak her kurbanın suçunu uzun uzun anlatması, buna karşılık cezayı kısaca not etmesi, belki de yaptığı işe bir meşruiyet kazandırma çabasıydı. 

    Ceza sistemi ‘iyileşiyor’ Reform yaparak ceza sistemini “iyileştiren” Bamberg kentinde kullanılması yasal işkence ve idam araçları (üstte). Franz Schmidt’in babasının cellatlık yaptığı Bamberg kentinde idam şekilleri: Tekerlek ve kafa kesme. 

    Verdiği ilginç ayrıntılar, bazı cezaları adil bulmadığını gösteriyordu: “Bir baba oğulla ve aynı şekilde 21 erkekle cinsel ilişki kurduğu için Anna Peyelstain’in kılıçla kafası kesildi. Jerome Peyelstain adlı kocası kamçılanarak kentten kovuldu. Adam kentten ayrılmadan önce karısının mezarının yanındaki Aziz Peter Kilisesi’nin duvarına şunları yazdı: ‘Baba, oğul ve diğerleri de (karımla) aynı muameleyi görmeliydi. Yani İmparator ve Kral’a sesleniyorum çünkü adalet yerini bulmadı. Ben, zavallı bir adam olarak masum olduğum halde acı çektim. Elveda ve iyi geceler”. 

    Franz Usta, uygun bulmadığı cezaların değiştirilmesi için lobi yapabiliyordu. Örneğin çocuğunu öldüren kadınların çuvala konulup nehre atılmaları yerine meydanda kafalarının kesilmesinin daha uygun olduğuna kent yönetimini ikna etmişti. Kurban pişmanlık gösterdiğinde mahkemeden cezasında küçük iyileştirmeler yapılması için ricacı oluyordu. 

    Kızgın demirle yakılıyor Nürnberg’i sarsan bir olayda, babasını öldüren Franz Seuboldt idam alanına götürülürken, cellat Franz Usta suçlunun etini kızgın demirle yakıyor. 

    Ancak işini yaparken hiçbir kaçamağa başvurmuyordu. Şubat 1585’te eşkıyalık yapan kendi kayınbiraderini idamların en korkuncuyla, tekerlekle öldürmekte tereddüt etmemişti. Birçok ülkede kullanılan tekerlek yönteminde kurbanın kol ve bacakları açılarak tahtalara bağlanıyor, cellat bir araba tekerleğini sopa gibi kullanarak bacaklardan başlayıp kemikleri kırıyordu. Bu idamlardan en ünlüsü, 22 Eylül 1589’de Franz Seuboldt’un bir gravüre konu olan ölümüydü. Franz Usta, bu kurbanın suçunu şöyle yazmıştı: 

    “Bir kayanın arkasına saklanıp, üstünü başını çalılarla örterek babasını bekledi; babası bir çığırtkan kuşunu asmak için direğe tırmandığı sırada dört kurşunla onu vurdu, baba ertesi gün öldü. Kimin öldürdüğünü kimse bilmiyordu ama (katil) oradan kaçarken, bir gün önce terziden aldığı eldiveni düşürdüğünü farketmedi. Bir kadın bu eldiveni bulunca kimin katil olduğu anlaşıldı. Önceki yıl babasını iki kere zehirlemeye kalkmış ama başaramamıştı. Bu suç için bir kağnıya yatırıldı, bedeni iki kere kızgın pençelerle yakıldı, sonra bacakları tekerlekle parçalanarak idam edildi”. 

    İşkence sayesinde doktorluğu öğrendi 

    Cellat aynı zamanda sorgucuydu. Kurbanın suçunu itiraf etmesi için gereken işkenceleri de yürütmek zorundaydı. Bu süreç, önce kullanılacak araçların kurbana gösterilerek ne işe yaradığının anlatılmasıyla başlıyordu. Çoğu insan bu noktada çözülüp ne isteniyorsa itiraf ediyordu ama, daha dayanıklı çıkanların parmakları pençelere kıstırılıyor, bacakları uzatılıyor, koltukaltları yakılıyor, kafalarına “taç” (madeni bir başlık) takılıyor veya ayaklarına ağırlık bağlanarak asılıyordu (strappado). Franz Usta’nın bunları yaparken “işkence edilebilirliği” (Foltertauglichkeit) dikkate alması gerekiyordu. Yani suçlanan kişinin hayatını tehlikeye sokacak an gelmeden durmalı, gerekirse sanığın yaralarını tedavi etmeli, sonra yeniden başlamalıydı. 

    Bu durumda, cellatlıktan ayrılan Franz Usta’nın bir hekim olarak yeni bir mesleğe atılmasında şaşılacak ne olabilir? Sonuçta insan anatomisini onun kadar iyi bilen yoktu. Ölümüne yakın, aralarında bir Töton şövalyesinin de bulunduğu 15 bin kişiyi aldıkları çeşitli yaralardan ötürü tedavi ettiğini iddia ederek övündü. Ancak hiçbir zaman tam olarak çok istediği “onur”a kavuşamadı. Franz Usta’nın nasıl çalıştığını görmek için koşa koşa meydanları, suçluların sürüklendiği yolları doldurmakta sakınca görmeyen insanlar, kendisini bir türlü kabullenemediler. Birkaç yüzyıl sonra idamlar artık utanılacak hale gelip meydanlardan kapalı yerlere taşındığında da durum değişmedi. 1899-1939 arasında 395 kişiyi idam eden Fransa’nın resmî celladı Anatole Deibler’in acı acı yakındığı gibi: 

    “İnsanın (savaşta) ülkesi adına öldürmesi, madalyalarla ödüllendirilen bir şeref. Ama kanun adına öldürmesi, aşağılama ve nefretle cezalandırılan iğrenç, korkunç bir iş”. 

    Suç ve ceza tarihi

    Cellada hoşgörü tepki topladı

    Franz Schmidt’in günlüğü Alman tarihçilerin gözünden kaçmadı; 1801 ve 1913’te yayımlandı. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra devletin uyguladığı şiddet, egemenliğin aracı olarak yeni bir bakışla ele alındı. Michel Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu (Surveiller et Punir: Naissance de la Prison) adlı kitabı bir çığır açtı. Yeniçağ Avrupa tarihçisi Joel Harrington, 2016 tarihli The Faithful Executioner adlı kitabında Franz Usta’nın günlüğünün tamamını yayımladı, başka belgelerle yaşamını günışığına çıkarmaya çalıştı. Kitap, cellada “hoşgörüyle” yaklaştığı gerekçesiyle eleştirilere konu oldu.