Etiket: Sayı: 63

  • Esperanto dili bir ‘umut’ oldu ama…

    Esperanto dili bir ‘umut’ oldu ama…

    19. yüzyıl sonlarına doğru büyük hız kazanan teknolojik gelişmeler, ülkeler ve insanlar arasındaki mesafeleri kısalttı. Artık bir “iletişim çağı” başlamıştı. Dr. Zamenhof’un icat ettiği Esperanto lisanı, her dilden-milletten insanın ortak konuşacağı bir dil iddiasıyla ortaya çıktı ve kısa sürede etkili oldu. Osmanlı Devleti’nde ve sonrasındaki erken Cumhuriyet devrinde gazeteci Ahmet İhsan (Tokgöz) ve öğretmen Mehmet Hulusi (Aydınoğlu) bu dilin öncüleri oldular. 

    Esperanto - Ludwig Lazarus Zamenhof
    Esperanto dilinin mucidi Aslen göz doktoru olduğu halde filoloji sahasında tanınmış olan Ludwig Lazar Zamenhof’un (1859-1917) yakasında Esperanto rozetiyle bir portresi. 

    İnsanoğlu 19. yüzyılda elektrik ve buhar enerjisini elde etmiş, teknoloji ürünleriyle mesafeler kısalmışsa da, farklı lisanların konuşulması ciddi bir iletişim problemi oluşturuyordu. Ticaret gemileri, demiryolları, telgraf hatları geliştikçe toplumlararası mesafeler kısalıyor, etkileşim hızlanıyordu. 

    Haberleşme ve konuşmada ortak bir dile sahip olma ihtiyacı giderek artmıştı. Mevcut dillerden birinin ortak dil sayılarak ihtiyacın giderilmesi akla yakın görünse de uluslararası rekabet, toplumların dil ve milliyet bağlarını reddedip bir başka milletin dilini ortak dil olarak benimsemesini imkânsız kılıyordu. 

    16. ve 17. yüzyılda coğrafi keşifler ve askerî operasyonlarla sömürgeciliğe başlayıp, dünya ticaret yollarını aşındıran Avrupalılar için uluslararası ortak bir dil ihtiyacı ortadaydı. Akdeniz havzasında denizciler ve tüccarlar açısından “Lingua Franca” bu ihtiyacı nispeten karşılıyordu. Fransızca 18. yüzyıl sonlarından itibaren diplomasi dili olarak bir ölçüde ortak dil olarak benimsenmişse de, bütün dünya halklarının kendi dillerini terk edip Fransızcayı kabul etmesi düşünülemezdi. 

    1880’de Alman Katolik papazı Johann Schleyer, 20 yıl süren çalışmanın ardından temeli İngilizceye dayanan “Volapük” adını verdiği yapay bir dil icat etmişti. Bu dilde “vol” dünya, “pük” dil demek olduğundan, kelime “dünya dili” anlamına geliyordu. Avrupa’da büyük bir heyecanla karşılansa da zorluğu sebebiyle kısa sürede gözden düşmüştü. Bu sırada aslen göz doktoru olup filolojiyle de meşgul olan Dr. Ludwig Lazar Zamenhof devreye girdi. 

    17. Esperanto-Weltkongress, Genf 1925
    Mehmet Hulusi Bey? 1925’te İsviçre’nin Cenevre kentinde toplanan Esperanto Kongresi’ne, Mehmet Hulusi Bey de katılmıştı. Toplu fotoğraf olmasından dolayı muhtemelen kendisi de bu karenin içerisinde. Tüm çabalarımıza rağmen Mehmet Hulusi’nin (Aydınoğlu) suretini gösterir bir belgeye ulaşabilmiş değiliz. 

    Dr. Zamenhof o zamanlar Rusya’ya bağlı, günümüzde Polonya’daki Bialystok şehrinde 1859’da doğmuştu. Babası İngilizce ve Fransızca öğretmeniydi. Zamenhof’un çocukluğundan itibaren çokdilli bir dünyası olmuştu. Ailesinde Rusça konuşuluyordu. İbranice ve Yidişçeyi de ailesinden öğrenmişti. İngilizce, İtalyanca, Almanca, Fransızca bilgisiyle yapma bir dili oluşturabilecek lisan bilgisine çok erken yaşta sahip olmuştu. 

    16300628420_f4828c6211_b
    Londra’da yapılan 56. Esperanto Kongresi’nin afişi, 1971. 

    Yoğun bir Yahudi nüfusu olan Bialystok’da Rusça, Lehçe, İbranice, Yidişçe ve Almanca konuşuluyordu. Yahudiler refah seviyesi ve kültürel gelişim noktasında önde gelmelerine rağmen Çarlık Rusyası’nda baskılara maruz kalıyorlardı. Bialystok Yahudileri’nin çoğunluğu, yükselen siyonist hareketin taraftarlarıydı. Dr. Zamenhof da Moskova’da bulunduğu, Varşova’da Tıp Fakültesi’nde eğitim gördüğü zamanlardan itibaren Yahudi toplumunu iyi gözlemlemiş ve aktif bir siyonist olmuştu. 

    Öncelikle dünyanın her yanına dağılmış Yahudilerin o yıllardaki dil ayrılıklarını gidermek için Yahudilere yönelik ortak bir dil inşa etmeye niyetlendi. Bir süre sonra Yahudilerin dil birliğini sağlamaktansa tüm dünya ulusları arasında milliyet ve dil unsurlarının çatışmalara sebep olmamasına, insanların ana dillerini unutmadan ortak bir dille bağlantı kurmalarına çalışmanın daha doğru olduğu düşüncesiyle siyonist hareketten ayrıldı ve kendini tamamen yeni bir suni dil için çalışmaya verdi. 

    Uzun ve meşakkatli uğraşılar sonucunda 1887’de Internacio Lingvo (Uluslararası Dil) isimli kitabını dünyaya tanıttı. Dr. Zamenhof yazar olarak kendi adını belirtmeden, müstear olarak Dr. Esperanto (Dr. Umutlu) adını kullanmıştı. Böylelikle kendisi yeni icat ettiği dile “Uluslararası Dil” adını verse de, Esperanto ismi daha çok sevilip benimsendi. Taraftarlarına da Esperantist adı verildi. Dünyanın önemli şehirlerinde her yıl kalabalık kongreler düzenlendi. Bu kongrelerde dilin asla değiştirilemeyecek kuralları ve kelime türetme usulleri belirlendi. Kendilerine bir bayrak ve marş düzenlediler. Dr. Zamenhof 1917’de ölmeden önce eseri olan dilin dünyanın her noktasına yayıldığını gördü. 

    47954241703_a1e9e0fac8_b
    1925 yılında Alman Esperantistlerinden bir grup. (Wolfgang Sterneck Arşivi) 

    Kozmopolit yapıyı savunan, insanlığın ortak dil sayesinde barışa, huzura kavuşacağına inananların hayranlığını ve sempatisini toplayan bu hareketin karşısında duranlar da oldu. Fransa’da birçok Esperantist olmasına rağmen, Fransa devletinin dünyadaki ve bilhassa sömürgelerindeki egemen konumunu kaptırmamak için bu yeni dile pek sıcak bakmadığı iddia edilir. Hitler ise Kavgam kitabında Esperantonun bir Yahudi komplosu olduğunu belirtir. Naziler iktidara geldiklerinde Esperantoyu yasakladılar. 1943’te Nazi işgalindeki Polonya’da Zamenhof’un aktif Esperantist kızları Lidia ve Zofia, Treblinka toplama kampında gaz odasına gönderilirken, oğlu Adam da Nazi kurşunlarıyla can verdi. 

    Osmanlı döneminde Esperanto faaliyetleri 

    Bizde ise Servet-i Fünun’un sahibi ve başyazarı Ahmed İhsan (Tokgöz), neredeyse bir Esperantist gibi çalışıp mecmuasında bu dili tanıtan övgü dolu yazılar yazdı, hatta bir de kitap kaleme aldı. Servet-i Fünun’un 27 Mayıs 1901 tarihli 532. sayısında Hasan Hamid’in, 26 Ekim 1905 tarihli 757. ve 31 Mayıs 1917 tarihli 1350. sayılarında ise imzasız olmakla beraber muhtemelen Ahmed İhsan’a ait ve Esperantoyu geniş ölçüde tanıtan yazılar yayımlandı. 

    Haşet Yayınevi’nin 1910’da Paris’te iki cilt halinde bastığı Zamenhof’un eserinden çevrilen Fransızca-Türkçe-Esperantoca sözlük ve gramer kitabında, Servet-i Fünun gazetesinin reklamı ve iç kapağında Ahmet İhsan Matbaası adının bulunması, bu kitapların yayımlanmasında Ahmed İhsan’ın doğrudan katkısı olduğuna delildir. Ahmed İhsan’ın 1912’de neşrettiği Esperanto: Bir Lisan-ı Beynelmilelin Faidesi adlı kitabın sonundaki “ihtar-ı mahsus” bölümünde Türkiye’deki Esperantistlere yönelik bir anket de vardır. Hazırlanan formda Esperanto dilini bilen, kullanan veya taraftar olanların meslekleriyle birlikte isimlerini içeren bir liste hazırlamak amacıyla sorular yöneltilmiştir. 

    Kleiner Junge, dessen Kopf als Weltkugel gestaltet ist, liest in rotem Esperanto-Lehrbuch
    galerie_weltkongresse
    Esperanto afişleri 
    Esperantistler ilk dönemlerinden itibaren oldukça etkili afişlerle kamuoyunun karşısına çıktılar. 
    galerie_Rueger_Hansi
    opjt13unlyxx

    Tanzimat döneminde, kozmopolit, çok dilli, çok dinli Osmanlı toplumunu birarada tutabilmek düşüncesiyle Osmanlılık ideolojisi yaygınlaştırılmak istenmişti. Kapitülasyonların hüküm sürdüğü o yıllarda, ecnebiler Osmanlı topraklarında serbestçe ticaret yapabiliyordu. Bunlar İstanbul, İzmir, Selanik, Bursa, Beyrut, Yafa gibi ticaret merkezlerinde koloniler halinde yaşıyor ve Osmanlıları ticaretin dışına itiyorlardı. 19. yüzyılda Osmanlı vatandaşı gayrimüslimler —kendi okullarında olsun, misyoner okullarında olsun— çocuklarının lisan eğitimine çok emek verdikleri halde Türklerin lisan bilmezliği ticarette zafiyetlerine de sebep olduğundan, kısa sürede ve kolaylıkla öğrenildiği iddia edilen Esperanto ile bir anlamda bu açığın kapatılması da düşünüldü. 

    1911’de Dresden şehrinden Julius Reumann imzasıyla Hariciye Nezareti’ne gönderilen mektupta; Almanya hükümetinin Türkiye’nin medeniyet yoluna girmesinden memnun olduğu, Osmanlı Devleti’nin muhtelif halklarını yekdiğerine yakınlaştıracak, ticari muamelatının genişlemesine yardımcı olacak ve öğrenilmesi gayet kolay olan Esperanto lisanını bi’l-cümle okullarda öğretiminin mecburi tutulmasından bütün devletlerin hoşnutluk duyacağı bildiriliyordu [BOA. HR.TO 542/39]. 

    galerie_digitalebuecher
    Esperanto üzerine ilk kitaplar ve bunlardaki Servet-i Fünun reklamı. 
    fundamento franco turco
    serveti

    İstanbul’un işgal altında olduğu 1920’de Dersaadet Esperanto Cemiyeti namıyla bir dernek de kuruldu. Kurucuları ve kuruluş senediyle ilgili belgeler kataloglanmış tasniflerde henüz bulunamamıştır. Esperanto adıyla İstanbul’da kurulan ilk resmî dernek olmalıdır. Dâhiliye Nezareti Hukuk Müşavirliği’nin kararında “kuruluş ilmühaberinin alınmasını istirham eden dilekçeye ekli nizamnamelerin içeriğinden, siyaset ve sair hususlarla alakalı olmayıp İstanbul ve civarında Esperanto lisanının yayılmasına çalışacakları anlaşılmakla kuruluşunda bir sakınca bulunmadığı, ancak dilekçe ve nizamnamelere yapışık pulların üzerinde cemiyetin resmî mührü bulunmadığından bu eksikliğin giderilmesinden sonra faaliyetlere başlanabileceği” belirtilmiştir [BOA. DH.HMŞ 4-1/4-146]. 

    Cumhuriyet döneminde Esperanto faaliyetleri 

    Cumhuriyetin hemen başlarında günümüzde adı hiç hatırlanmayan Mehmet Hulusi (Aydınoğlu) adlı bir öğretmenin Esperanto faaliyetleriyle karşılaşıyoruz. Aydın Sanayi İdadisi tarih ve coğrafya öğretmeni Mehmet Hulusi Bey’in 1925’te Cenevre’de düzenlenen 17. Esperanto Kongresi’ne Maarif Vekâleti namına katılması, devlet nezdinde Esperantonun kabul edildiğini gösterir. Mehmet Hulusi Bey, Cenevre’deki faaliyetlerinin raporunu Maarif Nezareti’ne sunmuş, Aydın’da Esperanto öğretimine izin verilmesini talep etmiştir. Bu talebe verilen cevapta “memleketimizde Esperantonun arzu edenlere öğretilmesinde bir mahzur görülmediği gibi bilakis işbu beynelmilel lisan cereyanının memleketimizde de yakinen takip edilmekte olduğunu göstererek Esperantocuların takdirini mûcib olacağından” bahsedilir [BCA. 180.09.242.1212]. 

    Mehmet Hulusi Bey 1929 Ağustos’unda Budapeşte’de düzenlenecek Esperanto kongresine hükümet namına katılmak istediğine dair bir dilekçe yazar. 1928’deki alfabe değişikliği sonrasında sade dil ve yeni harflerle öğretim usulünün bir tebliğle sunulması talebiyle davet edilmiştir. 45 hükümetin katılacağı bu kongreye çok önem verilmektedir. “Irk itibariyle bir olduğumuz Macar milletinin bu arzusunu yerine getirmenin iki millet arasındaki dostluğu kuvvetlendireceğini” belirtir. Kongre ve konferanslar faslından tahsisat verilmesini talep eder. İmzasını da 1925 Cenevre Mümessili Mehmet Hulusi olarak atmıştır. Ne var ki “bundan önce de muhtelif zaman ve yerlerde toplanan bu gibi kongrelere katılmakta bir fayda görülmediği” gerekçe gösterilerek talebi reddedilir [BCA. 30.10.229.541.6]. 

    00
    1929 ve 1947’den resmî belgeler 
    Budapeşte Kongresi’ne katılımın uygun görülmediğine, Türkiye Esperanto Derneği’nin kurulmasına dair belgeler. Yeni kurulan bir derneğin adına, henüz kuruluşunda “Türkiye” adının eklenmesi, o dönemde de günümüzde de çok nadir gerçekleşen bir durumdur. 
    01

    Mehmet Hulusi Bey mücadelesini sürdürür. Esperantoyu uluslararası ticaret ve iktisadi harbin lisanı olarak görmektedir. Mekteplerde okutulan lisanlardan fayda sağlanamadığını ileri sürer ve öğrenilmesi kolay olan Esperanto eğitiminin okullarda verilmesini talep eder. Maarif Vekili Esat Bey’in [Sagay] Esperantonun mekteplerde öğretilmesinde esaslı bir fayda görülmediğine dair yazısıyla konu kapanır [BCA. 30.10.144.32.13]. 

    6 Kanun-ı Evvel (Aralık) 1931 tarihli Akşam gazetesinde, Paris Ticaret Odaları kongresinde Esperantonun ticaret odaları arasında yardımcı dil olarak kullanılması kararı üzerine İstanbul Ticaret Odası’nın karara uyacağının İktisat Bakanlığı’na bildirildiği haberi verilir. Haberde Ticaret Odası salonlarında Esperanto konferansları vereceği belirtilen Hulusi Bey, öğretmen Mehmet Hulusi Bey olmalıdır. 

    13 Kasım 1947’de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü imzalı bir kararnameyle Esperanto dilinin yurdumuzda yayılması amacıyla merkezi Aydın olmak üzere emekli öğretmen Hulusi Aydınoğlu ve arkadaşları tarafından “Türkiye Esperanto Derneği”nin kurulmasına izin verilir. Bu karar 28 Kasım 1948 tarih ve 6766 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girer. Hulusi Aydınoğlu 1948’de Esperanto-Türkçe sözlüğünü yayımlar. 

    Günümüzde Esperantonun dünya çapındaki etkisi azalsa da, ortaya koyduğu alt-kültürle yaşayan en uzun süreli yapma dil olmuştur. Ülkemizdeki çok az Esperantistin sosyal medyada örgütlendikleri birkaç mecra dışında faaliyetleri duyulmamaktadır. 1970’lerde dernek ve sözlük çalışmalarında adı çok geçen Hayrettin Dural’a dair arşivde belge bulamadık. Yine de bugün adı hiç anılmayan isimleri gündeme getiren belgeler ve diğer neşriyattan bahseden yazımız, bu konudaki bilgi eksikliğini bir nebze giderecektir. 

    16. YÜZYIL

    İlk suni dil: Baleybelen

    Dünyada düzenli bir grameri ve sözlüğüyle günümüze intikal etmiş, bilinen ilk yapma dil Osmanlı âlim ve tasavvufçularından 1528-1604 arasında yaşayan Muhyî-i Gülşenî’nin ortaya koyarak “Baleybelen” adını verdiği dildir. Dr. Zamenhof’un Esperanto dilinden 300 yıl önce icat ettiği bu yapma dil ortaya çıktığında, takipçilerinin, konuşanlarının varolup olmadığı bilinemiyor. Baleybelen’in Halep’te bulunan yazmasına ulaşan Avusturyalı meşhur tarihçi Hammer, içinden çıkamadığı kitabı Fransız oryantalistlerinden Sacy’ye göndermişti. Onun tespitleriyle yapma bir dil olduğu anlaşıldı. Mithat Sertoğlu’nun bulduğu ayrı bir nüsha ve onun adlandırmasıyla “Balibelen” lisanı 1966’da Hayat Tarih mecmuasında tanıtıldı. Mevcut bütün yayınları ve yazmaları yeniden değerlendiren Prof. Dr. Mustafa Koç tarafından 2005’te detaylı şekilde neşredildi. 

    1915’ten

    Savaş karşıtı bir Esperantist: Yakup Girin’in mektupları

    1. Dünya Savaşı sırasında sadrazamlık makamına yazan Yakup Girin Bey, Esperanto dilinin önemini anlatmış, askerlikten muaf tutulmasını arzetmiş, “bir Esperanto bağlısı hangi dine inanırsa inansın ve hangi dille konuşursa konuşsun bütün insanları kardeş tanır. Kendi milletini sevmekle birlikte hiçbir milletten nefret edemez” demişti.

    Türkiye Esperantistlerinin en aktiflerinden biri olduğu anlaşılan Yakup Girin’in 1. Dünya Savaşı sırasında zorunlu seferberlik ilan edilmesinden sonra, devrinin önemli bir entelektüeli olan Sadrazam Said Halim Paşa’ya gönderdiği mektupları çok önemlidir. Esperantonun barışçı felsefesini acımasız bir dünya savaşının hüküm sürdüğü sıralarda savaş karşıtı bir üslupla, cesaretle anlattığı satırları anti-militarist bir manifesto gibidir. Yakup Girin’in günümüzün “Esperanto Türkiye” web sitesinde Kakobo/Yakobo Guerin olarak adı geçen Esperantist olması muhtemeldir.

    Bu zatın Esperantonun Türkiye’deki yegâne mütercimi ve propagandisti olduğu iddiasıyla seferberlikten istisna tutularak askerlikten muafiyetini talep ettiği ve bir hafta arayla Sadaret makamına gönderdiği iki arzuhali vardır. Bunlardan ilki şöyledir:

    “Yeni Esperanto dilinin Osmanlı Devleti dâhilinde hemen yegâne yayıcısı ve tercümanı olmam sebebiyle askerlikten muaf tutulmam için Eğitim Bakanlığına verdiğim dilekçe savaş hali dolayısıyla bu talebin kabulüne imkân olmadığı gerekçesiyle reddedildi. Bu karar isabetli olmakla birlikte Esperanto yalnız eğitimle alakalı olmadığından hatta bütün milletin hayatıyla da alakalı olduğundan barış zamanında müzakere edilinceye kadar Sadaret tarafından kesin olmazsa da geçici ve müstesna kabilinden bir askerlik muafiyeti verilmesi istirham olunur. Zira Esperanto’nun yayılmasındaki birinci maksat çeşitli milletler arasında yerleşmiş ve bir devleti her zaman sarsıntıya uğratan karşılıklı nefret ve muhalefeti ortadan kaldırıp yerine sevgi ve dostluğu ikame etmek olduğundan, bu dil hükümetin en sadık hizmetkârlarındandır.

    Bir Esperanto bağlısı hangi dine inanırsa inansın ve hangi dille konuşursa konuşsun bütün insanları kardeş tanır. Kendi milletini sevmekle birlikte hiçbir milletten nefret edemez. Savaş zamanında bile kalbinde düşmanlara karşı merhamet hislerini taşımaktan bir an geri kalmaz. Nitekim Esperanto bağlısı Almanya imparatoruyla Saksonya kralı düşmanlarını yenmeye çalışırken, adaleti yerine getirirken barışın geri gelmesi için acele etmekten başka bir şey düşünemezler. Esperanto bu gibi duygu ve düşüncelerin milletler arasında yayılmasına bir anlamda vesile olduğundan insanlığın mutluluğuna hizmet etmiş oluyor. Her zaman vaktini hakkın ve adaletin kazanmasına ayıran Osmanlı hükümeti, bir Osmanlı Esperantistini himayeye almakla, aynı insaniyet duygularıyla dolu olduğunu, dost ve düşman kanının fazlaca dökülmesinden sakındığı, savaştan çok barışı sevdiği ve savaşın yalnız haksızlıkları, eşitsizlikleri ortadan kaldırmak emeliyle ilan edildiğini bir defa daha dünyaya göstermiş olacaktır.

    Almanya, Amerika, İspanya hükümetleri eğitim, ticaret ve sair bakanlıklarına bağlı veya bağımsız şekilde Esperanto resmî daireleri açarak, bu dairelerin reis ve memurlarının geçimlerini sağlama almışlardır. Maişetimi kendimden başkası sağlamadığı halde kimseye yük olmak istemeyen benim gibi bir ferde teşvik olmak üzere askerlikten muafiyet belgesi verilmesinde bir sakınca görülemeyeceğini ümit ediyorum. Zaten büyük ihtimalle bir-iki aydan sonra bir anlaşma imzalanarak savaş (Birinci Dünya Savaşı) memnuniyet verici bir şekilde sona erecektir. Esperanto’nun kaynağı olan Lehistan’ın tamamen Alman-Türk nüfuzu altına girdiği bir sırada bu kadarcık bir zaman için Sadaret’in sayesinde Esperanto kitap ve belgelerimi kaybetmek endişesinden kurtulayım. İleride işe başlayarak bu gibi faydalı bir dairenin kurulmasına veya başka hizmetlerin yerine getirilmesine çalışayım. Gerçi bir karar vermezden önce Sadaret tarafından Esperanto’nun incelenmesi faydadan uzak değildir. Fakat ecnebi memleketlerinde olduğu gibi Osmanlı hükümeti dâhilinde de Esperanto’nun süratle yayılması ve resmî daireler arasında bir Esperanto dairesinin açılması yararlı mıdır, değil midir gibi önemli meselelelerin çözülmesi için bu dilin Eğitim Bakanlığı’ndaki üst düzey memurlarca öğrenilmesi ve bir sene denenmesi gerekeceğinden şimdilik geçici mahiyette askerlikten muafiyet belgesinin verilmesini dilerim. Savaşın bitmesinden bir sene sonra acizâne çalışmalarımla meydana gelecek binlerce Esperanto bağlısının teşekkür ve iyi dileklerini şimdiden arz eder, sadakat ve bağlılık hislerimi takdimden şeref duyarım.

    Dersaadet’te Meserret Oteli’nde Yakub Girin”

    BIRINCI-MEKTUP
    Türk Esperantisti Yakup Girin’in Sadrazam Said Halim Paşa’ya arzuhali/ mektubu.

    7 Eylül 1331 [20 Eylül 1915] (A.VRK. 801/42)

  • Kraliçesi, padişahı ve evliyasıyla Sultanahmet

    Kraliçesi, padişahı ve evliyasıyla Sultanahmet

    Bu ay #tarih’te yeni bir bölüme başlıyoruz. Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz, İstanbul’un çok bilinen noktalarının az bilinen tarihini anlatıyor. İlk bölümde rotamız Sultanahmet Hipodromu, Osmanlı dönemindeki adıyla At Meydanı. Bizans İmparatoriçesi’nin gençliğindeki erotik dansları, Türklerin ilk uçma denemesi; Düğümlü Baba’nın, Server Dede’nin, Şeyh İsmaili Maşuki’nin hikayeleriyle bir Sultanahmet turu… 

    Laf ne zaman tarihten açılsa konu bir noktada o malum yere gelir: “İnsanın önce kendi sokağının, mahallesinin tarihini öğrenerek başlaması lazım bu konulara. Kendi tarihini bilmeyen başkasının tarihini ne bilsin!” 

    Başta kulağa klişe gibi gelse de doğruluk payı büyüktür. Mahallenin, sokağın, köşedeki eski çeşmenin, yan sokakta her gün önünden geçtiğiniz o kâgir binanın bir tarihi var. Üstelik şöyle bir tozunu aldığınızda insana bambaşka ufuklar açacak bir tarih. Büyük resme hâkim olma veya genel-büyük lafların cazibesiyle atlanan bu tarih, aslında dünyanın bugününü anlamamızda büyük önem taşır. 

    Sanat tarihçisi ve arazi uzmanı Hayri Fehmi Yılmaz’la birlikte, bu sayıdan başlayarak hazırlayacağımız sayfalarda İstanbul’a işte biraz da bu gözle bakıyoruz. Bu ilk bölüme “gayet iyi bildiğimiz” Sultanahmet semtiyle; Roma döneminde hipodrom olarak kullanılan, Osmanlı erken döneminde At Meydanı diye adlandırılan bölgenin az bilinen tarihiyle başladık. 

    Antik Çağ’dan bugüne, Bizanthion’dan İstanbul’a kentin gelişimine yön veren 1600 yıllık bu meydanı Hayri Hoca anlattı, biz dinledik, aktardık. 

    Üzerinde yüzlerce düğümlenmiş iple adeta bir şaman gibi dolaşan Düğümlü Baba’yı… Osmanlı Sultanı Ahmet’in genç yaşta kendi külliyesini yaptırırken amel defterinin kapanmaması için gösterdiği özeni… Adımlarken 1600 yıl öncesinde başlayıp 21. yüzyılda bitirdiğiniz bir merdivenin hikayesini… Şeyh İsmail Maşuki’nin bugün binaların arasında sıkışan türbesini… Bir vakitler devlet memurlarının kabri başında bir Fatiha okumadan göreve başlamadığı, memuriyet isteyenlerin kapısında dua ettiği Tapu Dairesi binasının içinde yatan Server Dede’yi… 

    1- TARİHİN EN UZUN ÖMÜRLÜ HİPODROMU

    Seyyahlar gezi, anlattı, bugüne taşıdı

    İstanbul’un 2 bin yıldır dünyaya açılan yüzü

    Bizans Hipodromu, Osmanlıların At Meydanı ve sonrasında Sultanahmet Meydanı… Kaynaklara göre hipodrom 193-211 arasında hüküm süren Roma İmparatoru Septimius Severus zamanında yapılıyor ve bir diğer Roma İmparatoru Konstantin döneminde yenileniyor. Neredeyse 2 bin yıldır kente gelen neredeyse herkes, her ziyaretçi buraya mutlaka geliyor. Bizantion’da da, Kostantiniyye’de de, İstanbul’da da… Yani üç kentte de aynı şey geçerli. Bizans ve Osmanlı döneminde de şehre gelen seyyahlar özellikle buraya geliyor, geziyor, anlatıyor. Gelen hükümdarlar burada ağırlanıyor; at yarışlarının yanısıra çok farklı eğlenceler düzenleniyor. 

    Antik Çağ’da son atyarışları 

    Antik Çağ’da birçok yerde hipodrom var. Roma’da, Antakya’da, Milano’da… İmparatorluk sarayı olan yerlerde bulunan hipodromlar, yaklaşık 6. yüzyıldan sonra terkediliyor. Burası ise 1204’e kadar çok düzenli olmasa da yaşamaya devam ediyor. Dünyanın en uzun yaşayan hipodromu ve çok büyük ihtimalle Antik Çağ’da atyarışı geleneğinin son bulduğu yer de burası.

    Saray varsa Hipodrom da var Roma Dönemi’nde genellikle sarayların etrafında Hipodrom vardı. Hipodrom ve saray birlikteliği o dönemde çok belirgin, bugün Sultanahmet Camii’nden Marmara Denizi’ne inen bölümde o zamanlar Bizans sarayları vardı. Saraydan bir büyük köşk de hipodromun kısmen üstünde kalıyor ve “Kathisma” diye adlandırılıyordu. Hükümdar locası buradaydı ve alanı, eğlenceleri buradan seyrediyordu.

    Zeus’un Anısına

    Müstakbel kraliçe Theodora ve erotik gösterisi

    Hipodromda Bizans döneminde erotik kabul edilebilecek gösteriler dahi yapılıyordu. Bizanslı tarihçi Prokopios’un anlattıkları doğruysa, daha sonra imparatoriçe ama öncesinde halktan biri olan Theodora da burada çalışmış. Prokopios, birçok benzeri gibi Theodora’dan ve bütün güçlü kadınlardan nefret eden bir tarihçi. Onun anlattığına göre Theodora’nın babası, bir ayı oynatıcısı. Ayı oynatma geleneği o zamanlardan bize kadar gelmiş. Theodora da bu gösteriler sırasında çeşitli şovlar yapar, soyunur ve vücuduna darı taneleri dökermiş. Kuğular gelip o taneleri çıplak vücudundan toplarmış. Hipodromdaki beyler de mutluluktan uçarlarmış. 

    Aslında bu hikayenin başka bir altmetni de var. Tanrı Zeus, Leda’yla kuğu kılığına girerek çiftleşmiş meşhur hikayeye göre. Yani kuğu, Theodora’nın vücudundaki darı tanelerini toplamaya geldiğinde belki de halkın zihninde bu eski efsane tekrar yaşatılıyordu. O dönem tabii herkes Hıristiyan ama, Zeus da arada uğrasa fena olmaz! 

    Michelangelo’nun kayıp resmi: Leda ve Kuğu. 

    2- SULTAN AHMET’İN KENDİ TASARLADIĞI TÜRBE

    Osmanlılar ve meydan algısı

    Külliyenin duvarına insanlar da otursun diye

    İstanbul’un fethinden sonra Hipodrom bir meydan olarak kaldı. Anıtlar, heykeller de korundu. Türkler onlara tılsımlı anlamlar yüklediler ve bunları enteresan hatıralar olarak sakladılar. Zamanla meydanın etrafında saraylar inşa edildi. 1609’da oldukça genç yaştaki Sultan Ahmed bu bölgeye büyük bir cami yaptırmak istedi. Ulema karşı çıktı, “İhtiyaç yok” dediler. Fakat sultan ısrar etti ve caminin yanında medreseden sıbyan mektebine, hamamdan imarete, hastaneden çeşme ve sebillere kadar birçok yapı inşa ettirdi. Muhtemelen kendisinin tasarlattığı türbe ise onun ölümünden sonra yapıldı. Külliye ve türbe, hipodromun hemen bitişiğindeki kısma ve hatta kısmen üzerine inşa edildi. Böylece ziyaretçilerinin daha çok olması umut ediliyordu. 

    Bugün 6-7 metre daha yukarıdayız Yüzyıllar içerisinde meydanın kotu yükseldi. Bugün Bizans Hipodromu’ndan 6-7 metre, Osmanlıların 17. yüzyıldaki kotundan ise yaklaşık 50-100 santimetre kadar yukarıdayız. Yani o zamanlar türbe duvarındaki setlere oturanlar ayaklarını aşağı doğru hafif sarkıtırken bugün tabureye oturur gibi oturabiliyorlar.

    Avlu duvarından meydanı izlemek 

    Türbenin ve caminin hipodroma bakan kısmında uzun bir avlu duvarı yer alıyor. Duvar pek çok pencereyle yan tarafındaki meydana açılıyor. Meydana bakan tarafına bir de taş set inşa edilmiş. Bu oturma amaçlı hazırlanmış bir set ve ta o zaman, insanların türbe ve cami duvarına oturup meydanı izlemesi düşünülmüş. Bugün de insanlar burada oturmaya devam ediyor. Meydan algısını anlamak açısından çok önemli. Mimari olarak bir avlu duvarı önünde onunla birleşmiş ve insanların oturması için bir taş set oluşturuyorsunuz ve gözünüzü rahatsız etmiyor. Duvarın bir başka ilginç yönü de meydandaki anıtları referans alarak hazırlanmış olması. Yani camiye paralel değil, meydandaki dikilitaşlara paralel. 


    Darülkurra ve Kur’an-ı Kerim 

    Türbeye üç yönden ‘dua akışı’ sağlanmış

    Sultan Ahmed türbesi yapılırken, tam sandukasının hizasına gelen noktada duvara bir sebil yapılmış. Sultanahmet Camii’nin ve külliyenin her tarafında sebil ve çeşme çok. Toplamda 16 adet var. Buradaki sebilin yer aldığı ve sultanın sandukasına bakan duvar penceresine, hem daha büyük hem de diğer pencerelerden farklı olarak pirinçten bir şebeke (parmaklık) yapılmış. Başınızı kaldırınca pencereden sultanın sandukasını görüyorsunuz. Yani sebilden su içtiğinizde hemen karşınızdaki sultanı “görerek” bir hayır duası okuyabiliyorsunuz. 

    Tam karşı cephede, bugün artık kapalı olan bir sokakta da aynı sebil sistemi var. 

    İslâm inancına göre öldükten sonra üç çeşit insanın amel defteri kapanmıyor: Hayır işi yapan, hayırlı evlat yetiştiren ve arkasında ilim eseri bırakan. Osmanlılar da amel defterleri kapanmasın diye bu üçünü de yapmaya çalışıyor. Ne yazık ki epeydir bu sebillerden su ikram edilmiyor. Elbette dünya çok değişti ama, bu çok insani ve tarihî detayların bugün de hayata geçmesi için biraz çaba harcayamaz mıyız?

    Seyrine doyulmaz bir türbe kapısı Sultan Ahmed Türbesi’nin kapısı Osmanlı ahşap işçiliğinin en güzel örneklerinden biri. Kaynaklar net bir şey söylemese de insanın aklına camiyi de inşa eden ünlü sedef ustası Sedefkâr Mehmet Ağa’nın elinden çıkmış olduğu geliyor. Sultanın türbe kapısı üzerinde birçok malzeme kullanılmış. Fildişi, sedef, kaplumbağa kabuğu ve farklı renkte ağaçlar… Olağanüstü bir işçilik, olağanüstü bir detaycılık. Günün belli saatlerinde bu kapı kapatılıp 10 dakika meraklılara izletilse ne hoş olur! Kanatlar normalde iki yana açılır vaziyette durduğu için, kapının bir bütün olarak ne denli muhteşem olduğunu göremiyoruz. Türbe müzesinin kapalı olduğu saatlerde pencereden bakmalı.
     

    Sultan Ahmed ilginç bir dua sistemi istemiş ve hemen bitişiğe bir Darülkurra (Kur’an öğretilen ve okunan yer) yaptırmış. Osmanlı geleneğinde Kur’an, ölüler için değil yaşayanlar için okunuyordu. Bu bakımdan türbenin içinde değil hemen bitişiğine inşa edilen Darülkurra’da Kur’an okunması istenmiş. Ancak türbenin iki penceresi Darülkurra’ya açılıyor ve bu pencereler açıldığında burada okunan Kur’an-ı Kerim sesi doğrudan sultanın sandukasının bulunduğu yere ulaşıyormuş. Yani sultan türbesinin iki yanında sebilden ve bir üçüncü tarafta Darülkurra’dan gelen dualarla üç yönden bir “dua akışı” sağlanıyormuş. Bugün artık Darülkurra’dan sultana Kur’an sesleri ulaşmıyor. Darülkurra, Türbeler Müzesi’nin deposu durumunda ne yazık ki. 

    19. yüzyıldan gerçek bir efsane

    Dertleri kilitleyen bir ‘şaman’: Düğümlü Baba

    Meczupluk bir değişiktir Osmanlılarda. Aklı siz bırakırsanız meczup, akıl sizi bırakırsa deli oluyorsunuz. Bugün Sultan Ahmed türbesinin meydana bakan yüzündeki pencerelerden içeriye bakarsanız, bu civarın çok meşhur bir meczubunun modern mezartaşını görürsünüz: Düğümlü Baba. 

    Restore edilen ünlü asa Düğümlü Baba’nın İbrahim Paşa Sarayı’ndaki mezarı daha sonra Sultan Ahmet Türbesi’nin bahçesine taşınmış. Restore edilen asası ise bir dönem sergilense de bugün sergide değil.

    Amasralı garip bir beyefendi Düğümlü Baba. 150 yıl kadar önce İstanbul’da yaşamış. Kaftanında, asasında, sarığında, cübbesinde bir sürü ip asılı olurmuş. Adeta bir şaman gibi. Vezirler, memurlar, evhanımları, cariyeler… Aklınıza kim gelirse, gidip ona sıkıntısını söylermiş; o da bu derdi dinledikten sonra üzerindeki çaputlara bir düğüm atarmış. Yani üzerinde yüzlerce düğüm olan ve bu meydanda dolaşan bir adammış Düğümlü Baba. İstanbullular o dönem çok seviyor Düğümlü Baba’yı. 

    Bugün Türk-İslâm Eserleri Müzesi olan İbrahim Paşa Sarayı’ndaki bir tekkeye gömülmüş ilk olarak. Orası müze haline getirilirken de kabri taşınmış. Keşke meydanın bir köşesine bir heykeli yapılsa! Ne kadar güzel bir görüntü olur. Ne yazık ki hiçbir ressamımız resmini çizmemiş. Kimse heykelini yapmamış. Fakat asası türbede. Üzerindeki düğümler de hâlâ duruyor. Asa, geçen sene Türbeler ve Müzeler Müdürlüğü’nün çabaları ile restore edildi ve bir süre türbede sergilendi. 

    Saray duvarı verip Alman çeşmesi almak Alman Çeşmesi 20. yüzyılın başında Alman İmparatoru Wilhelm’in Osmanlı ülkesine gerçekleştirdiği ziyarette gösterilen misafirperverlik anısına bir hediye. Kaiser, Ürdün’deki, Mşatta Sarayı’nın kalıntılarını çok beğenince sarayın güney cephesi sökülerek Berlin’e gönderilmiş. O da bu jeste karşılık bu çeşmeyi yaptırıp bize armağan etmiş. Meydana son eklenen yapı: yıl, 1904.

    3- MEYDANI KORUYAN AZİZE VE İKİ SARAY

    Eski Adliye Sarayı’nın sınırları

    Azize Euphemia, Antiochos ve Lausos Sarayları

    Hipodrom Meydanı’nın üst tarafında, bugün Adliye Sarayı’nın yer aldığı bölgenin yanındaki alanda iki büyük saray kalıntısı ortaya çıkarıldı. Bunlardan biri Antiochos, diğeri Lausos Sarayı. Antiochos Sarayı daha sonra Kadıköy’ün meşhur azizesi Euphemia Martirionu’na dönüştürülmüş. 626’da Sasaniler Kadıköy’e gelince bu azizenin kutsal kabul edilen relikleri/kemikleri hemen buraya taşınmış. Sarayın salonu onun türbe binası olmuş. Osmanlılar geldikten sonra azizenin kemikleri Rum Patrikhanesi’ne gitmiş ama buradaki kalıntılar yerlerinde kalmış. Zamanla tahrip olup yıkılan yapı toprak altında kalınca, üzerinde bir mahalle oluşmuş. Buraya mimar Sedad Hakkı Eldem’in projesiyle büyük bir adliye binası yapılmak istenmiş. Sultanahmet Meydanı’nı da işgal edecek bu projeyi, arkeolojik kalıntılar durdurmuş. 

    Rahmetli Semavi Eyice Hoca anlatmıştı: Anıtlar Kurulu’nda Sedat Hakkı Bey “O proje oraya kadar gidecek” diye masaya yumruğunu vururmuş, Semavi Eyice Hoca da “Gidemez, arkeolojik kalıntılar var” diye yumruklarmış masayı. Nihayetinde arkeolojik kalıntının etkileyici mimarisinin ve gelebilecek eleştirilerin de etkisiyle Semavi Hoca’nın dediği olmuş ve adliye binasının bu uzantısı iptal edilmiş. 

    4. yüzyıldan 21. yüzyıla merdiven Hipodromun çıkış noktasının merdiven kalıntıları hâlâ duruyor. Merdivenin alt basamakları özgündür; üst basamakları moderndir ve bugün de merdiven olarak kullanılır. Yan i altta 4. yüzyıldan kalan 1600 yıllık basamaklarla başlayan merdiven, üstte 20 yıl kadar önce yapılan basamaklarla son bulur. Sol tarafta korkuluğu da duruyordu ama yıpranmaması için Arkeoloji Müzesi’ne kaldırıldı.

    Bizans Sarayında İftar Meydanın üst kısmında şekilsiz gibi duran taş setler, aslında tribünleri taşıyan kaideler. Daha arkada görünen duvarların bir kısmı Lausos Sarayı’na ait. Üzerinde Fatih Belediyesi’nin geçici bir sahne yapısı var. Özellikle ramazanlarda iftar programları bu Bizans sarayının üzerinde yapılıyor. Birçok İstanbullu farkında olmadan bu sarayın ana salonunda oturuyor. Mekanın 50’li yıllardaki görüntüsü (üstte). 

    4- ÜÇ BİN YILLIK OBELİSK VE YILANLI SÜTUN

    En eski sanat eseri: Dikilitaş

    Büyük şehir olmanın şartı: Obeliske sahip olmak

    Meydandaki dikilitaş bir Mısır obeliski. Yaklaşık 3500 yıl önce Mısır’da 3. Tutmosis zamanında yapılıyor. 4. yüzyılda İstanbul’a getiriliyor. Antik Çağ’da Mısır’ın dışında sadece Roma ve İstanbul’da obelisk vardı. 19. yüzyılda Londra, Paris ve New York, “Biz de varız ve biz de isteriz” dediler. Bunun üzerine Osmanlıların ırsî Mısır valileri olan hıdivler, bu ülkelere birer obelisk gönderdi. Böylece modern dünyanın üç büyük kenti de obelisklerine kavuşmuş oldu. 

    İlk olarak Mısır’a dikildiğinde en uzun obelisklerden biriymiş; fakat yaklaşık üçte birlik kısmı getirilirken ya İskenderiye’de ya da İstanbul’da düşüp kırılmış. Mısır’da Karnak Tapınağı’nın üzerinde bu obeliskin bir resmi var; bu nedenle üzerindeki hiyeroglif yazıları biliyoruz ve yaklaşık üçte birlik kısmının eksik olduğunu buradan anlıyoruz. 

    Bu anıt, İstanbul’da görebileceğimiz en eski sanat eseri. Türkçe ismi de harika. “Dikilitaş” meydanın ortasında yükselen bu koca taşa verilebilecek en güzel isim. 

    Türklerin tarihteki ilk uçma denemesi

    800 yıl kadar önce 2. Kılıçarslan’ın İstanbul ziyareti sırasında bir Türk obeliskin tepesine çıkıp uçmak istiyor. Yani Türklerin ilk uçma denemelerinden birisi bu meydanda gerçekleşiyor. O zat obeliske tırmanıyor; herhalde kaftanının yenlerini kanat gibi kullanmayı hesaplıyor. Bizanslılar çok heyecanlanıyorlar fakat zavallı atladığı anda rüzgar kesiliyor ve yere çakılarak ölüyor. 


    Dört mevsim açıkta duran 2500 yıllık eser

    Yılanlı Sütun derhal müzeye kaldırılmalı!

    Meydandaki Yılanlı Sütun, birbirine sarılmış üç yılan… 31 Yunan şehir devletinin Perslere karşı birleşerek MÖ 479’daki Platea Savaşı’nı kazanmasının ardından zaferin anısına yapılmış. Önce Delfi’deki Apollo Tapınağı’nın önünde duruyor, daha sonra buraya getiriliyor. Aslında iki metre daha uzun ve devamında üç yılanın başları var. Onun üzerinde bir tepsi ve onun da üstünde bir kazan bulunuyor. Sanırım 2500 yaşında olup, hâlâ bir meydanda durmaya devam eden böyle bir heykel göremezsiniz. Aslında burada da açıkta durması büyük ayıp. Kara, yağmura, güneşe maruz kalmaya devam ediyor. Tüm dünyada yapıldığı gibi bizde de bu sütunun özel iklimlendirilmiş bir ortama alınıp, meydana da bir replikasının konulması lazım. Anıt şu anda tahrip olmaya devam ediyor. Üzerinde çatlaklar var. Bu anıt, dünyanın gözleri önünde harap olacak ve o zaman bu kentin yöneticileri, kültür insanları, sanatçıları, korumacıları, gençleri, sanat tarihçileri, arkeologları, sivil toplum örgütleri olarak hepimiz çok utanacağız. 

    Minyatür ve bugün Osmanlı minyatürlerinde üst kısmındaki yılanların görülebildiği sütun yüzyıllardır meydandaki yerinde.

    5- SERVER DEDE VE BİR SARAY HATIRASI

    Tapu kadastro binası

    Devlet memuru olan, kapısında dua okur

    Sultanahmet Meydanı’nda yer alan bir başka yapı ise Defter-i Hakani Nezareti. Yani Osmanlı devletinin tapu ve kadastrodan sorumlu bakanlık binası. Bugün de Tapu Kadastro Müdürlüğü’nün binası olarak kullanılıyor. Bu binanın içerisinde de bir türbe var: “Memurların evliyası” olarak bilinen Server Dede Türbesi. Normalde binaya işi olmayanın girmesi yasak ama Server Dede’yi ziyaret etmek isteyenlere izin veriliyor. 

    Server Dede’nin Defter-i Hakani’de çalışan bir memur olduğu, Padişah 1. Mahmut’un ya da bir sadrazamının veya vezirinin kendisine öfkelenerek idamını emredip infaz ettirdiği, fakat daha sonra bu kararından pişman olan sultanın kendisine bu binanın içerisinde bir mezar yaptırttığı söyleniyor. İdam kararına giden süreç de ilginç bir hikaye: Gece defterhaneden bazı defterler isteniyor. Defterlerin akşam namazı sonrası dışarı çıkarılmasının yasak olduğunu söyleyen nöbetçi memur Server, emre karşı geldiği için idam ediliyor. Ancak sabah diğer katipler bu felaketi görünce durumu şikayet edip eski kanunnamelerdeki kayıtları hatırlatıyor. Bu efendinin şehit olduğuna karar veriliyor. 

    Server Dede’nin mezarı ölümünden sonra devlet kapısında bir memuriyet isteyenlerin ve memuriyete yeni başlayanların uğrak yeri olmuş. Server Dede’nin ruhuna dua etmeden devlet kapısında işe başlanmıyor. Server Dede’ye dua ettikten sonra rüşvet alan, görevi suistimal eden memurların ise vay haline… 

     Rüşvet alanın vay haline Tapu Kadastro binasında yatan Server Dede’nin mezarı ölümünden sonra devlet kapısında bir memuriyet isteyenlerin uğrak yeri olmuş. Server Dede’nin ruhuna dua etmeden devlet kapısında işe başlanmıyor. Binanın girişinde Server Dede Türbesi de işaretlenmiş.

    İbrahim Paşa Sarayı

    Tarihî cumba, bir seyir noktasıydı

    İbrahim Paşa Sarayı’nın meydana bakan yüzünde çok çarpıcı bir cumba göze çarpar. Bu cumbanın olduğu kısım, sarayın divanhanesidir. Uzun bir süre boyunca yokolan, daha sonra Cumhuriyet dönemi restorasyonlarıyla yeniden yerine konulan cumbayı, o döneme ait minyatür ve gravürlerden biliyoruz. Sarayda yaşayanlar da meydanı bu cumbadan seyrediyorlardı. Özellikle meydanda yapılan büyük düğünler ve esnaf alaylarında eğlenceler, tam da bu çıkmanın önünde olurdu. İbrahim Paşa Sarayı sonrasında arslanhane, depo, mehterhane derken hapishaneye dönüştürülünce cumba da yokolmuş. İstanbul’un en eski çıkmalarından birisidir. Duvarlardaki izler dikkatle takip edilerek yapılan başarılı bir restorasyonla tekrar İstanbul’a kazandırıldı. 

    İstanbul’un en eski çıkmalarından biri olan cumba döneme ait gravürler örnek alınarak yenilendi.  

    6- ÇUKUR ÇEŞME VE İSMAİL MAŞUKİ TÜRBESİ

    Bizans lahdinden inşa edilen çeşme

    ‘Haç’tan çıkan su afiyetle içilirdi

    Hipodrom Meydanı’nda az bilinen bir başka anıt da Çukur Çeşme. Muhtemelen 17. yüzyıldan. Kitabesi yok. Çeşmeye bakınca yapımında bir Bizans lahtinin ve bir Bizans levhasının kullanıldığını görürsünüz. Bu lahdin üzerindeki haçlardan ikisi, tam çeşmeden suyun aktığı kısma denk gelir. Bir haç da sol kısımda yer alır. Anladığımız kadarıyla çeşmeyi inşa edenler de, sonradan kullanan insanlar da üzerinde haç bulunan bir yapıdan su içmeyi hiç mesele etmemişler. Bu çeşmeye meydandan rampayla iniliyordu ve suyu bu bölgeden geliyordu. Hemen arkasında Bizans döneminden kanallar ve tüneller var. 

    Muhtemelen 17. yüzyıldan kalan Çukur Çeşme’nin suyu bu bölgeden sağlanıyordu.

    İsmail Maşuki / Üçler Mescidi

    Kellesi koltuğunun altında hakkını arayan evliya

    Çukur Çeşme’nin üzerinde Üçler Mescidi diye bilinen yapı ne yazık ki bugün yokolmuş durumda ve yerinde bir otopark var. Otoparkın bir köşesindeki incir ağacının altında da Irakizadeler diye bilinen Üçler’in mezarları yer alıyor. Üçler’in bağlı olduğu Melami Şeyhi İsmail Maşuki, hatırasına buraya önce bir namazgah, sonrasında mescit yapılmış. Yaklaşık 50 metre ileride de İsmail Maşuki’nin makamı yer alıyor. Aslında Maşuki’nin İstanbul’da iki kabri var: Biri burada, diğeri Rumelihisarı’nda Kayalar Mescidi’nin haziresinde. Sultanahmet Meydanı’ndaki kabir çok bilinmiyor. Eskiden bir kahvenin içindeydi, şimdi bir otelle bitişik. İki mezar yeri olmasının sebebi de şu: Rivayet o ki, burada Kanunî’nin emriyle katledilen şeyhin ve müritlerin bedenleri Kadırga’dan denize atılmış. İnanışa göre bu cesetler başlarını koltuklarının altına alıp Kandilli bahçesine, Rumelihisarı’na kadar denizin üstünden gitmişler ve Kanunî’nin huzurunda başları koltuklarının altında bir zikir yapmışlar. Kanunî çok üzülmüş ve şeyh onun emriyle Kayalar Mescidi avlusuna gömülmüş. Meydandaki mezar çok sonra yapılmış bir hatıra mezarı, bir “meşhed” olmalı. Bugünkü mezartaşının on iki dilimli Bektaşi tacı şeklinde olması, Melami şeyhine bu cemaatin sahip çıktığını gösteriyor. 

     Erişim yok fotoğraf zor İsmail Maşuki’nin türbesi bugün bir otel inşaatının köşesine sıkışmış halde. Maşuki’nin türbesini ziyartet etmek şöyle dursun, fotoğrafını çekmek için bile bir şeylerin üzerine çıkıp uzun bir paravandan uzanmamız gerekti. Bugün Üçler Meclisi’ne giden yol ise emniyet gerekçesiyle kapalı durumda.
  • Anadolu hareketleniyor, İstanbul uyuyordu

    Anadolu hareketleniyor, İstanbul uyuyordu

    Erzurum Kongresi sırasında “Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Rauf (Orbay) Bey, İstanbul’da ulusun iradesine bağlı, yani Meclis-i Mebusan’ın denetiminde olan bir hükümet kurulması için delegeleri ikna etmiş, son Osmanlı Meclisi’ne giden yolu açmışlardı”. O dönem İstanbul basınında çıkan Refî Cevat imzalı bir yazı, İstanbul Hükümeti’nin ve ona yakın gazetecilerin hem gelişmelerden hem de kişilerin pozisyonlarından pek haberdar olmadığını gösteriyor. 

    Dergimizin geçen sayısındaki Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’in Erzurum Kongresi’ne katılma süreçlerine dair yazımız vesilesiyle Tolga Gerger Twitter’da, “Bir soru bir cevap: Refî Cevat’ın 2 Ağustos 1919 tarihli ‘Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’ adlı kıyaslama yazısı doğrudur. İçeriğinde Rauf Bey kışkırtıcı olarak tanımlanırken Mustafa Kemal Paşa’nın Enver Paşa’yı tutuklama temennisi belirtilmektedir” diyerek gönderme yaptığı yazının fotoğrafını da paylaşmış. Bu yazı, Hürriyet ve İtilâf Partisi’ne yakın bir gazeteciyi ve 1919 yazında Mustafa Kemal ve Enver Paşalar ile Rauf Bey gibi önemli üç siyaset adamı hakkındaki fikirlerini daha iyi anlayabilmek bakımından kanımızca çok önemli. 

    Refî Cevat (Ulunay) Bey’in yazısı, her şeyden önce, İstanbul basınının o sıralarda sağlıklı haber alamadığını, alsa bile fazla bir şey yazamadığını gösteren bir belge olarak önemlidir. Yazarın bu yazısını kaleme aldığı sırada kapanmak üzere olan Erzurum Kongresi hakkında bir bilgisi olmadığı görülüyor. Bu konuda sağlam bir bilgisi olsaydı, Rauf Bey’le Mustafa Kemal Paşa’yı ayrıştırmaya çalışmaz, bu iki kişinin tahriklerde bulunma nedeniyle tutuklanmalarını isteyen tebliği daha iyi anlar, belki de söz konusu olanın bir tahrik değil, doğu vilâyetlerinin savunma içgüdüsüyle giriştikleri bir hareket olduğu sonucuna varırdı. Yazısının en sonunda söylediği, “Mustafa Kemal Paşa’nın metâlibini hükümet pek güzel bilir” sözlerini de yarı yarıya doğru olarak değerlendirebiliriz. Nitekim, Amasya Bildirgesi vasıtasıyla Mustafa Kemal Paşa’nın ulusal iradeye bağlı bir yönetim istediğinden hükümetin haberi olmadığını hayal bile edemeyiz. Acaba Refî Cevat Bey’in mi bundan haberi yoktu? Kesin olarak bilemiyoruz. Öte yandan, 2 Ağustos’ta Erzurum Kongresi’nin bildirisi henüz yayınlanmadığı için, seçimlerin yapılması ve Meclis-i Mebusan’ın yeniden açılması isteğini hükümetin de kesin olarak bilemeyeceğini varsayabiliriz. 

    1890’da doğan Refî Cevat Ulunay muhalif görüşleri nedeniyle Lozan Antlaşması’ndan sonra 1938’e kadar sürgünde kalmıştır. 

    İstanbul basınının haber alma konusundaki zaafını gösteren diğer bir nokta da Refî Cevat Bey’in Enver Paşa’nın bir ara Azerbaycan’a gelmiş olduğunu sanması, yazısını yazdığı sırada ise Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa’nın elinde tutuklu bulunduğunu umuyor olması. Tabii yazar, Mustafa Kemal Paşa’nın henüz Erzurum’dan ayrılmadığını bilmiyor; ama Sivas’tan söz etmesi, belki Amasya Bildirgesi’nde tasarlanan Sivas’taki kongre bilgisinin yarım yamalak kendisine ulaşmış olmasından kaynaklanıyordur. Bunu da bilemiyoruz. Ancak, Enver Paşa’nın Bolşeviklerle birlik olarak Azerbaycan’da çalıştığına ilişkin yanlış istihbaratın nereden ve nasıl kaynaklandığını tahmin edebiliriz. Bilindiği gibi Enver Paşa, ertesi yılın Temmuz ayında, III. Enternasyonal’in 2. Kongresi sırasında Moskova’ya gelecek, daha sonra da Azerbaycan’a gidip Bakü’de Eylül ayında toplanacak olan Doğu Halkları Kongresi’nde boy gösterecekti. Ankara’da 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk dış ilişkisi de Mustafa Kemal Paşa’nın Vladimir Lenin’e yazdığı mektup olacaktı. Bu gelişmelerin, jeostrateji ve o günlerin dünya politikası açılarından gayet mantıklı olduklarını kimsenin yadsıyacağını sanmıyoruz. Dolayısıyla, ister yurt dışına kaçmış İttihatçı önderler olsun, ister Anadolu’daki direnişçiler, Türk ulusçularının er veya geç Bolşeviklerden destek arayacaklarına ilişkin, korkuyla karışık bir beklentinin daha 1919 yazında ortaya çıktığını, bunun da dedikodulara özgü bir biçimde gerçekmiş gibi yayıldığını söyleyebiliriz. 

    Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey, Sivas Kongresi günlerinde, Heyet-i Temsiliye üyelerinin bir bölümüyle 

    Refî Cevat Bey’in yazısında Enver Paşa’ya ilişkin olarak söylenmesi gereken önemli bir şey de yazarın Paşa hakkında kullandığı küçültücü sözlerdir. Bu noktada İttihatçılar tarafından beş yıl boyunca önce Sinop, sonra Çorum, daha sonra da Konya’da sürgün tutulmuş bir Hürriyet ve İtilâf Partisi sempatizanını duyuyoruz tabii. Ama Refî Cevat Bey’in üslubunu bir tek İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı olan nefretiyle açıklayamayız. Burada hem 2. Meşrutiyet hem de erken Cumhuriyet dönemlerinde gördüğümüz sınıfsal bir gerginliğin de dışavurumu var. Muhafazakâr bir paşazade, hiç sevmediği bir devrimin önde gelenlerinden birini, alt tabaka kökenli olması nedeniyle kötülüyor. Enver Paşa’nın babası Ahmet Efendi’yi sırf “efendi” sıfatına (bkz. Dilin Tarihi-Tarihin Dili sayfası, s. 14) vurgu yapmak için kullanması, Paşa’ya da “kondüktör oğlu” biçiminde gönderme yapması son derece yakışıksız tabii; ama temsilî rejime, giderek demokrasiye geçerken yaşanan gerginliklere ilişkin iyi bir tarihî tanıklık olduğu gibi, neden bu gibi unvanların Cumhuriyet döneminde kaldırıldığını anlamaya da yardımcı oluyordur sanırız. 

    Refî Cevat Bey, Rauf Bey’i, Hamidiye macerasına değinmekle birlikte, vatanperver bir devlet memuru olmasından çok, İttihatçı olmasıyla ele almış. Rauf Bey’in 1. Dünya Savaşı’nda yaptıklarına ilişkin söyledikleri doğru tabii; ama savaşın gereklerini yerine getiren bir subay olduğunu da unutmuş bu arada. Öte yandan, Ahmet İzzet Paşa Kabinesi’nde Bahriye Nazırı olmasını, sonra da Mondros’a gönderilmesini eleştirmesi ise, inandırıcı olmadığı gibi, neredeyse okurlarını aptal yerine koyan bir İngiltere sevdası sergiliyor. Nitekim Refî Cevat Bey, Rauf Bey gibi bir İttihatçının bakan ve Bırakışma’da baş müzakereci olmasının Osmanlı Devleti’nin iyi niyetine gölge düşürdüğünü söylüyor. Değil bir Hürriyet ve İtilâf sempatizanı, belki bütün partilere eşit mesafede duran bir Osmanlı bile Ekim 1918 sonlarında böyle düşünebilirdi. Ama Britanyalıların Mondros Bırakışması’ndan sonra yaptıklarını görmüş biri olarak iyi niyetten söz etmesi gerçekten çok yersiz.

    Anadolu’da kışkırtıcılık yapma konusunda Rauf Bey’in Mustafa Kemal Paşa’dan ayrı olarak ele alınması ise gayet düşündürücü. Ne de olsa Refî Cevat Bey’in elinde aynı suçu ikisine de isnat eden bir tebliğ var. Acaba Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’daki görevine yazarımızın desteklediği “Damat” Ferit Paşa tarafından atanmış olmasının o sıralarda hâlâ bir etkisi kalmış mıydı? Pek sanmıyoruz. Ancak, Paşa’nın İstanbul’daki görüşmelerinde Refî Cevat Bey’i bir hayli etkilemiş olduğu da bir gerçek. Bu, daha önce yazdığımız gibi (bkz. #tarih, sayı 58), Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’da geçirdiği altı ay boyunca nasıl iyi politika yaptığının, İttihatçı, İtilâfçı demeden nasıl herkesle konuşup kendini beğendirdiğinin iyi bir kanıtı. Elimizdeki anı kitaplarında okuduklarımız arasında, Ferit Paşa’nın atama kararında Refî Cevat Bey’in herhangi bir rolü olduğuna ilişkin bir satıra rastlamadık gerçi; ama görüşmelerinin ve Refî Cevat Bey’in olumlu izlenimlerinin başka bazı İtilâfçı kulaklara da gittiği muhakkaktır. Fakat durum gene de garip, çünkü Mustafa Kemal Paşa’nın isyanını, özellikle de sürgün arkadaşı ve memuriyetten ayrıldıktan sonra gazetesinde yazılarını basacağı Refik Halit (Karay) Bey üzerinden İstanbul Hükümeti’ne yönelttiği ağır eleştirileri (bkz. #tarih, sayı 61) Refî Cevat Bey’in bilmediğini varsaymak gerçekten çok zor. 

    Rauf Bey, bilindiği gibi, askerlikten istifa edip Anadolu’ya geçmişti. Ama Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçişi resmi bir atamayla gerçekleşti. Öyle sanıyoruz ki Refî Cevat Bey, hükümete bir anlamda, “kendi atadığınız adamı şimdi neden tutuklamak istediğinizi açık açık söyleyin” der gibi bitirdiği makalesiyle, aslında Anadolu’da neler olup bittiğine ilişkin bölük pörçük duyumlarını bir de hükümetin ağzından duymaya çalışıyordu. Nitekim yazısında bunu açıkça gösteren, kısa bir bölüm var. Dikkat edilecek olursa, Mustafa Kemal ve Enver Paşalar’a ilişkin gerçek olmayan duyumlarından söz ederken Refî Cevat Bey, birden konuyu değiştirip, “Oranın valisi yok mu? O halde hükümet içinde ufak büyük hükümetler mi teşekkül etmiş?” sorularını sorarak, tam da o günlerde Anadolu’da yaşananları özetlemiştir. Gerçekten de Sivas Kongresi’ni önceleyen haftalarda Anadolu’daki vali ve mutasarrıfların büyük bir çoğunluğu ya Millî Mücadele safına geçmişler ya da İstanbul’a kaçmışlardı. Sivas Kongresi sona erdiğinde ise Damat Ferit Paşa Kabinesi’nin sözü, İstanbul sınırlarının ötesinde dinlenmez olmuştu. 

    ALEMDAR GAZETESİ, 2 AĞUSTOS 1919

    Erzurum Kongresi sırasında Millî Mücadele karşıtı bir gazetecinin dağınık fikirleri

    Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey

    Bir iki gün evvel cerâid-i mahalliyyede Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Bey hakkında hükümet tarafından neşredilen bir tamim vardı. Anadolu’ya gönderilen Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Bey’in bazı tahrikatta bulunmuş olmaları dolayısıyla tevkiflerine dair olan bu tamim bugünün en mühim meselesini teşkil edecek mahiyette bulunduğundan fevkalade câlib-i nazar-ı dikkattir. 

    Rauf Bey’i tanımam, tanımadım, yakından tanımak fırsatı da elvermedi. Yalnız Rauf Bey’i Balkan Muharebesi’nde Hamidiye ile Akdeniz havzasındaki harekâtıyla tanıdık. Kolonya şişelerinin, pudra kutularının üzerinde resimlerini gördük. Her devirde nazar-ı dikkati câlib vukuata karışmakla tanınan bir refikimiz de beş on tavırda resmini koydu. Bilahare Harb-i Umûmî’de işittik ki Rauf Bey, İran’a gitmiş. Elinde mühimce yekûna baliğ olan altınlar varmış. Bu altınlar orada propaganda yapılacak diye boşu boşuna sarf ve istihlak edilmiş. Bir netice çıkmış veya çıkmamış. Mahaza Rauf Bey İzzet Paşa Kabinesi’nde Bahriye Nazırı oldu. Mütareke Komisyonu’nda bulundu. Bîtarafîsini muhafaza edemeyerek İran’a propaganda yapmak fikriyle azimet buyuran bir zatın Mütareke kabinesinde Bahriye Nazırı olması, sonra Komisyon’da bulunması Avrupa’yı hüsnüniyetimiz hakkında oldukça şüpheye düşürecek mahiyettedir. Bugün de işitiyoruz ki Rauf Bey Anadolu’da tahrikat yapıyormuş. 

    Mustafa Kemal Paşa’ya gelince: burada nokta-i nazarımız değişir. Mustafa Kemal Paşa ile menfadan avdetten sonra bir mesele hakkında görüştük. Sabık Polis Müdürü Halil Bey’in harpten firarı hakkında yazdığımız fıkra mülahazatımıza esas teşkil etti. Şişli’deki evinde mülâki olduk. Yek nazarda Paşa hoşumuza gitti. Muntazam hücre-i iştigalinde geniş yazıhanesi başında sivil giyinmiş temiz, sarışın bir zat olan Mustafa Kemal Paşa mülâkatımıza esas teşkil eden mesele hakkında görüşürken daha fazla tafsilat daha mukni delâil beyan etmek üzere kalktı, dolabını açtı, dosyalarından birini çekerek Halil Bey ile beraber bulunduğu harbi, düşmanın hangi cihetten ateş açtığını pek muntazam çizilmiş planlarını birer birer göstererek anlattı. Hayat-ı askeriyesine taalluk eden safahatı tetkik ettik. Bir Avrupalı ceneral de bu kadar olurdu. 

    Kemal Paşa ile mülâkatımız, Halil Bey’in gayet garip bir entrikası neticesi olarak evrak-ı havadise düştü. Mahaza bu münasebetle Mustafa Kemal Paşa’yı tanımış olduk. Bilahare Ferit Paşa’nın birinci mi, ikinci mi sadaretinde hükümet Mustafa Kemal Paşa’yı Üçüncü Ordu Müfettişliği’ne tayin eyledi. Bundan sonra gün geçmedi ki samiamız birçok dedikodulara makes olmasın. 

    Mustafa Kemal Paşa hükümete itaat etmiyormuş. Azl edilmiş, azl edilmemiş. Sadece İstanbul’a çağırılmış, gelecekmiş, gelmeyecekmiş. 

    Bu şâyiât arasında matbuat meselenin esasını anlamayarak daha doğrusu anlayıp söyleyemeyerek bir müddet yutkundu durdu. Hükümet bu mesele hakkında vâzıh bir tebliğde bulunmamıştı. Binaenaleyh ne efkâr-ı umûmiyye, ne de efkâr-ı umûmiyyeyi azıcık temsil edebilen matbuat ne olup bittiğini bilmiyorlardı. Arada sahaif-i matbuatta görülen garip bir tebliğ ortada birçok şeylerin devran eylediğini ihsas ettiriyordu. Mesela Sivas’ta bir kongre akdedilecekmiş bunu da yine harcırahtan filan bahseden tebliğ-i resmiden anlıyorduk. Bir mesele ne derece müphem kalırsa efvah-ı nâsda o kadar dallı budaklı bir şekil kesb eder. Bunu bütün açıklığı ile efkâr-ı umûmiyyeye anlatmak ve talep edilen şeyin ne olduğunu, talep edenin ne hak ve sıfatla iddia-i hukuk eylediğini izah etmek icap eder. 

    (ON İKİ SATIRLIK SANSÜR BOŞLUĞU) 

    Bir aralık bir şayia daha çıktı. Mustafa Kemal Paşa Azerbaycan’da bulunan Enver’le teşrik-i mesai eylemiş. Bizim teşehhüd miktarı gördüğümüz Kemal Paşa ciddi bir askere benziyordu. Ahmet Efendi’nin oğlu ile beraber yürüyeceğini zannetmiyorduk. Evvelce de işitmiş idik ki Harb-i Umûmî esnasında Mustafa Kemal Paşa kasapça yaptırmak istediği harekât yüzünden Enver’le de geçinememiş, onunla da arası açılmış. Enver’in memlekete ettiği fenalığı, dünyada bir çocuk bile takdir eder. Üç ikbal (SANSÜR) dolaşan kondüktörzadenin bu vatanı sürüklediği câh-ı izmihlali unutarak (SANSÜR) onunla teşrik-i mesai etmek Mustafa Kemal Paşa hakkında kalbimizde oldukça esaslı bir şüphe tevlit ediyordu. 

    Yine evvelki akşam işittik ki Mustafa Kemal Paşa Enver’i tevkif ederek Sivas’a getirmiş. Sivas neresi? Memâlik-i Osmâniyye’nin bir vilayeti değil mi? Oranın valisi yok mu? O halde hükümet içinde ufak büyük hükümetler mi teşekkül etmiş? Bu ne karışık mesele! 

    Eğer hakikaten Mustafa Kemal Paşa böyle bir cesaret göstererek memleketin en kavi düşmanını bu suretle ele geçirmiş ve tevkif etmiş ise şimdiye kadar gelen hükümetlerin hiçbirisinin yapamadığını yapmış demek oluyor. Temenni edelim ki doğru çıksın. 

    Bundan anlaşılıyor ki Enver Almanya’da değil, Azerbaycan’da imiş. Payitahtta münteşir gazetelerin ifadelerine nazaran Azerbaycan Bolşeviklerinin başına geçerek kumanda ediyormuş. İyi bilmiyoruz ama Bolşeviklik bir nevi içtimaiyattır diyorlar: içtimaiyat ise bir ilim üzerine müesses olması icap eder. Eğer o ilm-i içtimai, Enver gibi bir herifi aralarına kabul ediyorsa o ilm-i içtimaiye bir yuf borusu çalmak lazım gelir. Azerbaycan halkını da kondüktörzâdeden dolayı tebrik ederiz. 

    Çünkü Enver’in bu millete kılavuzluk eylediği on sene zarfında Türk milletinin burnu bir an belâdan kurtulmadı. Bundan sonra Azerbaycan Türkleri gündeye kullanacak can, mal, paraya malik iseler birlikte rahat rahat mücâhede(!)lerine devam eylesinler. Bizden yana mübarek olsun. 

    Sadede avdet edelim: 

    Mustafa Kemal Paşa’nın metâlibini hükümet pek güzel bilir. Bu hususta efkâr-ı umûmiyyeyi tatmin eylemesi icap eder. Zira müphemiyet bir takım şâyiâta sebebiyet veriyor. 

    Her şeye vukuat ile mi ıttıla kesp edelim? 

    Refî Cevat 

  • Dünden bugüne göz hastalıkları ve tedavileri

    Dünden bugüne göz hastalıkları ve tedavileri

    Tıp tarihinde sırlarını en uzun süre koruyan organlardan biri oldu göz. Günümüzde bu alanda yaşanan baş döndürücü gelişmelere küçük ve yavaş adımlarla gelindi. Orta Çağ’a kadar göz cerrahisi basit bir el sanatıydı. İslâm Rönesansı (850-1375) dönemindeki ilerlemeler hariç tutulursa, göz uzmanları berberler ve seyyar zanaatkârlardı! Göz anatomisinin ve görme mekanizmalarının kodlarının çözülmesi için 18. yüzyılı beklemek gerekecekti. 

    Göze dair bilinen en eski yazılı belge, bizi günümüzden yaklaşık 3750 yıl öncesine, Bronz Çağı’na, MÖ 1750’deki Hammurabi Kanunları’na götürür. Ünlü Babil kralının kanunlarındaki 196. madde, “bir adam diğer bir adamın gözünü kör ederse onun da gözünün kör edileceğine”; 215. madde ise “bir kölenin gözü kör edilirse, köle için piyasa fiyatının yarısı kadar ödeme yapılacağına” hükmediyordu. 

    Göz 2
    ‘Operatör berberler’ Orta Çağ’da göz ameliyatları keşişlerin, berberlerin, gezgin zanaatkarların işiydi. Bir katarakt operasyonu, 1195.

    Tıbbın tapınaklarda rahipler tarafından icra edildiği Eski Mısır’da, MÖ 1550’de yazıldığı tahmin edilen toplam 110 sayfalık Eber Papirüsü’nün göz hastalıklarına ayrılan sekiz sayfasındaki kayıtlara göre, o devirde gözün travmaları ve çeşitli iltihaplı hastalıkları kadar katarakt da biliniyordu! Herhangi bir cerrahi müdahaleye dair bilgi içermeyen metinde, gözdeki rahatsızlığa göre soğan ya da narla yapılan doğal bitkisel uygulamalar, kimi durumlarda da afyon öneriliyordu. 

    Yunanca’da anlamı şelale (kataraktes) olan kataraktın cerrahi tedavisinin, ilk kez Hintli hekim ve cerrah Maharshi Sushruta tarafından MÖ 800’de yapıldığı bilinir. Sushruta Samhita adıyla anılan tıp ve ağırlıklı olarak cerrahi ile ilgili Sanskritçe metinde 76 göz hastalığı tanımlanıp sınıflandırılmış, hastalıkların bulgu ve belirtileri, gözün muayene yöntemleri, muayenede ve müdahalede kullanılan aletler ile temel cerrahi prensip ve teknikler sıralanmıştır. 

    Antik Çağ ve Roma dönemi 

    Antik dönem Doğu’da olduğu kadar Batı’da da hastalıkların doğaüstü güçlere atfedildiği bir çağdı. Tedaviler tapınaklarda yapılırdı. MÖ 6. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan Alkmaeon, zihnin ve düşüncenin beyinde yer aldığını, duyu organlarının da kanallarla beyne bağlandığını ifade etmişti; optik siniri ilk keşfeden kişiydi. 

    V0016255 A double sheet showing various ophthalmology instrument
    Gözbilimin gelişme çağı
    Oftalmolojinin (gözbilim) bağımsız bir uzmanlık haline geldiği 18. yüzyılda yapılan gravürde, göz cerrahisinde kullanılan ameliyat aletleri, göz hastalıkları ve anomalileri sıralanmış. Ayrıca bir katarakt ameliyatı resmediliyor, R. Parr.

    Yunan medeniyetinin altın çağında, MÖ 460’ta İstanköy (Kos) adasında doğan Hipokrat, tıbbı doğaüstü güçlerden bağımsızlaştıran ilk kişi oldu. Kullandığı yöntem —bugün modern tıbbın da yöntemi olan— hastalığı doğaüstü değil doğal bir fenomen olarak gözlemlemekti. Dolayısıyla hekimler de artık din adamı değil natüralist olmalıydı. 

    Antik zamanlarda göz anatomisine dair pek az bilgiye karşın pek çok spekülasyon vardı. Aristo, hayvan gözlerinde diseksiyonlar (bir dokunun cerrahi yöntemle etrafındaki dokulardan ayrılarak açığa çıkartılması) yapmak suretiyle gözün içindeki üç farklı tabakayı keşfetmişti. 1. yüzyılda Efes’te doğan ve 2. yüzyılda yine aynı kentte ölen, Roma İmparatorluğu’nun Galen’den sonra en önemli hekimi Rufus, dördüncü bir tabakayı ortaya koymasının dışında gözün ön kamara ve arka kamara olarak iki bölümden oluştuğunu da buldu: Kornea ile lens arasındaki ön kamarada su vardı; lens ile retina arasındaki arka kamarayı ise daha koyu visköz (koyu, akışkanlığı az) bir sıvı dolduruyordu. Tıp eğitimini Efes ve İskenderiye kentlerinde alan Efesli Rufus’un gözün bölümleri için geliştirdiği terminoloji, günümüzde hâlâ kullanılmaktadır. İmparator Tiberius zamanında, MÖ 15-50 yılları arasında yaşayan Aulus Cornelius Celcus, oftalmoloji (gözbilim) ile sistematik olarak ilgilenen ilk hekimdi. Antik çağ tıbbının en kıymetli kaynaklarından biri olan ünlü eseri De Medicina Libri Octo —tıp ansiklopedisi— göz anatomisinin, göz hastalıklarının ve koruyucu yöntemlerin yanısıra katarakt cerrahisinin ilk açıklamalı tekniğini de içeriyordu. Bugün terminolojide “couching” yani yatırma diye yer alan bu yöntemde, opaklaşmış ve bu sebepten ışığı geçirmez hale gelmiş lens, göz küresinin dış yanından batırılan keskin bir iğneyle gözün içine doğru itiliyor ve dibe yatırılıyordu. Böylece ışığın önündeki engel kalkmış oluyor, görme sağlanıyordu. Körlükle sonuçlanma riskine karşın tüm Orta Çağ boyunca, 18. yüzyıla kadar katarakt tedavisinin yegane yöntemi bu oldu. 

    Göz 3
    Hindistan’da 19. yüzyılda “couching” (yatırma) tekniğiyle yapılan bir katarakt ameliyatı.

    Bergamalı Galen (130-210), kornea, lens ve optik sinirin anatomisini tanımladı. Hipopiyon denen gözün ön kamarasında iltihap birikimi, yine ilk kez Galen tarafından belirtildi. Görme teorisi hatalıydı gerçi ama, 17. yüzyıl başına kadar Galen’in göz anatomisi bilgilerine eklenen yeni hiçbir şey olmadı; Hipokrat ile başlayıp İskenderiye ve Roma’da gelişen tıp, Orta Çağ’ın sislerinde kalacaktı. 

    İslâmiyet ve bilimin altın çağı 

    İslâm Rönesansı (850-1375) olarak da bilinen kültürel, ekonomik ve bilimsel aydınlanma döneminde Yunan klasikleri Arapçaya çevriliyor, kadim medeniyete ait bilgi Müslüman dünyasında yayılıyor, Bağdat’tan Cordoba’ya bir kültür atmosferinde gelenek yeniden filizleniyordu. 

    Antik Çağ’ın Yunanlıları gözlerin ışık yaydığına, bunun da görmeyi sağladığına inanırlardı. Işığın gözden çıkmadığını, bilakis gözün içine girdiğini ilk farkeden 10. yüzyılda Basra’da doğan Müslüman matematik, astronomi ve fizik bilgini İbn-i Heysem (965-1040) oldu. Hayatının büyük bölümünü geçirdiği Kahire’de en çok optik konusunda, özellikle de ışık ve görme teorisi üzerine çalışmış; Kitâbü’l Menâzır isimli yedi ciltten oluşan meşhur optik kitabını yazmıştı. Bu eser Opticae Thesaurus Alhazeni adıyla 1270’te Constantinius Africanus tarafından Arapçadan Latinceye çevrilecek ve onu optik biliminin babası yapacaktı. Batı dünyasında “Alhazen” olarak tanınan İbn-i Heysem (Al-Haitham), aynı zamanda deneysel fiziği de başlatan kişiydi. Gözlem ve deneylere dayanan bilimsel metodolojiyi geliştirdi, Roger Bacon ve Kepler’i etkiledi. Çinli düşünür Mo Ti küçük bir delikten karanlık ortama giren ışığın dışarıda bulunan nesnenin ters yansımasını meydana getirdiğini gözlemlemişti. Aynı gözlemi deneysel olarak ispat eden İbn-i Heysem, böylece “camera obscura”yı (karanlık oda) ilk kez tanımlamış ve görmenin ilk doğru ve bilimsel açıklamasını yapmıştı. 

    Ortaçağ ve Rönesans Avrupası 

    Batı’da Ortaçağ döneminde oftalmoloji, henüz basit bir el sanatından öteye gitmiyordu. Katarakt ameliyatı berberlerin, keşişlerin ve seyyar zanaatkarların yaptığı bir işti ve göz diğer cerrahi uygulamaların yanında çoğu kez dikkate bile alınmaz, ihmal edilirdi. 

    Göz 8
    Leonardo da Vinci’nin göz ile beynin ventrikülleri arasındaki bağlantıyı gösteren çizimi.
    Göz 5
    Orijinali Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan İbnü’l-Heysem’in Kitâbü’l-Menâzır adlı eserinden iki sayfa.
    Göz 4
    Sanat tarihinin ilk ‘gözlüklü’sü
    Tommaso da Modena’nın San Nicolo Manastırı’ndaki 1352 tarihli freskinde okuma yaparken resmedilen Kardinal Hugh de Provence, bir sanat eserinde gözlükle tasvir edilen ilk kişi.

    İbn-i Heysem’in optik çalışmalarından etkilenen ve Antik Çağ’ın Yunan filozoflarından sonra Batı’da deneysel yöntemi savunan ilk Ortaçağ aydını olan Roger Bacon (1214-1292), bu dönemde gözün yapısı, görmenin mekanizması ve optik alanlarında dikkate değer çalışmalar yapan nadir isimlerden biriydi. Bacon, sinirlerin kiazmada (beynin frontal loblarının altında bulunan, sağ ve sol gözden gelen sinirlerin buluştuğu yapı) çapraz yaptığını keşfetti. Göz merceğinin yaşa bağlı sertleşmesiyle ortaya çıkan bir yakın görme bozukluğu olan presbiyopinin düzeltilmesi için konveks (dışbükey) lensleri öneren de oydu. Büyüteci bulan ve lensleri tanımlayan Roger Bacon, 1268’te yazdığı Opus Majus adlı ünlü eserinde yaşlılar için ince kenarlı mercek öneriyordu. 

    Görüntüyü gözün içine giren ışığın oluşturduğunu savunan Leonardo da Vinci ise, 1500’de retinayı keşfedecek, dehasını bu alanda da gösterecekti. Üstat, ışık algısının optik sinirlerle beynin ventriküllerine (karıncık) taşındığını; görmenin, aynı zamanda ruhun da merkezi olduğuna inanılan 3. ventrikülde gerçekleştiğini düşünüyordu. Leonardo aynı zamanda gözü “camera obscura” ile kıyaslayan ilk kişiydi. “Camera obscura” prensiplerini göze ilk kez o uyarlayacaktı. 

    Modern zamanlar ve trahom hastalığı 

    Oftalmoloji pratiği Hipokrat dönemini takiben yüzyıllar boyunca ilerlemiş ve Galen’in Roma’sında zirveye çıkmıştı. Aslında Leonardo da Vinci hariç tutulursa, Rönesans döneminde de gelişmeler oldukça sınırlıydı. Daha sonraki ilerlemeler 16. ve 17. yüzyıllarda göz anatomisinin çalışılması ve görme mekanizmasının anlaşılması ile mümkün olabilecekti. Oftalmoloji 18. yüzyılın başından itibaren ayrı bir uzmanlık alanına dönüşecek, büyük laboratuvar çalışmalarına ve klinik ilerlemelere giden yolun taşları bu yüzyılda döşenecekti. 19. yüzyılın ikinci yarısında ise glokom tedavisi, oftalmoskobun keşfi gibi çığır açan yenilikler meydana geldi. 

    Göz 7
    Çığır açan icat
    Oftalmoskop sayesinde ilk kez canlı gözün içinin görülmesi mümkün olmuştu. J.F. Philips’in Ophtalmic Surgery and Treatment isimli kitabındaki illüstrasyonda oftalmoskop ile yapılan bir göz muayenesi, 1869.
    Göz 12
    Oftalmoskop’un mucidi Alman fizyolog ve fizikçi Hermann von Helmholtz (1821-1894)

    8 Nisan 1747 tarihinde Fransız oftalmolog Jacques Daviel (1696-1762) lensi kapsülünden tümüyle çıkartarak ilk ekstrakapsüler katarakt ameliyatını yaptı. Bu teknik bir asrı aşkın bir süreyle kataraktın yeni standart tedavisi olsa da ilk yıllarda eski yöntem hâlâ yaygın olarak uygulanıyordu. Bu dönemde, İngiliz cerrah John Taylor tarafından eski usulle ameliyat edilen Johann Sebastian Bach tümüyle kör olmuş; ardından George Frideric Handel aynı cerrahın elinde aynı akıbete uğramıştı. 

    Oftalmoloji 19. yüzyılın en hızlı gelişen uzmanlık alanlarından biri oldu. Bunun en önemli sebeplerinden biri Mısır’dan gelen trahom salgınıydı. Napoléon Bonaparte’ın Mısır seferi esnasında (1798- 1801) İngiliz ve Fransız askerlerinde trahom salgını başgösterdi. Bu son derece bulaşıcı bir göz enfeksiyonuydu ve körlükle sonuçlanıyordu. Çok sayıda Fransız ve İngiliz askerinin hastaneye yatırılması gerekti. Trahom 1800’lerin başında İngiltere’de ciddi bir halk sağlığı problemi haline geldi. 1804’te bugün de varlığını Moorfields Eye Hospital olarak sürdüren ilk göz hastanesi Kraliyet Göz Hastalıkları Reviri kuruldu. Sonraki yıllarda da çok sayıda göz hastanesi açıldı. Trahom, uzmanlaşmış hastanelerin kurulmasına neden olmuş, böylelikle oftalmolojinin gelişimine önemli katkıda bulunmuştu. 

    Geçmişi 10 bin yıl önceye, MÖ 8000’deki Buzul Çağı’na uzanan trahom, kayıtlara geçen en eski hastalıklardan biriydi. Buna karşın 20. yüzyıla kadar ne sebebi ne de tedavisi biliniyordu. Çinli doktor Tang Feifan’ın 1946’da etken bakteriyi (chlamydia trachomatis) keşfinin ardından etkili antibiyotik tedavisi de bulunan trahom, bugün hâlâ dünyada başta gelen körlük sebeplerinden biri. Hastalığın 2025’e kadar tümüyle ortadan kaldırılması planlanıyor. 

    Ülkemizde de bir zamanlar Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çok yaygın olarak görülen trahoma karşı, özellikle Dr. Nuri Fehmi Ayberk’in verdiği mücadele etkili olmuştur. 

    Oftalmoskop devrimi 

    Geçip giden çağlar boyunca göz anatomisinin detayları anlaşılmakla birlikte, gözbebeğinin boyutunun niçin değiştiği ya da retinanın ne işe yaradığı gibi sorular hâlâ gizemini koruyordu. 

    19. yüzyılın ilk yarısı yaygın göz hastalıklarının tedavisinde kaydedilen ilerlemeler kadar oftalmolojiye adanmış klinik ve eğitim merkezlerinin kuruluşuna da tanık oldu. 1812’de Viyana Üniversitesi’nde ilk kürsü Georg Joseph Beer (1763-1821) tarafından kuruldu; artık dogmaların yerini bilimsel çalışmalar alıyordu. Almanya ve Avusturya, Avrupa’nın oftalmoloji merkezleri olmuştu. 

    1850’de bir Alman, Hermann von Helmholtz (1821-94), icat ettiği cihazla oftalmolojiyi dönüştürdü. Helmholtz tıp eğitimi almıştı ama, fizikle, özellikle de optikle ilgileniyordu. İcat ettiği yeni alet tarihte ilk defa canlı gözün içine bakmaya imkân sağlıyor; göz küresinin iç yüzeyi görülebiliyordu. Böylece retina, optik sinir ve vitreus sağlığı hakkında doğrudan bilgi edinilebiliyor; daha net teşhis ve daha doğru tedavi mümkün oluyordu. 

    Göz 10
    Göz hastalıklarını tanıyalım!
    Tıp eğitiminde kullanılan bir göz hastalıkları panosu, 1897.
    Göz 9
    Hollandalı oftalmolog Herman Snellen tarafından görme kalitesinin ölçümünde kullanmak üzere 1862’de geliştirilen bir Snellen tablosu.

    Oftalmoskobun keşfi göze dair bilgilerin derinleşmesini sağladı ve yeni bir dönemin açılmasına sebep oldu. Daha önceki bütün anatomik çalışmalar, cansız göz üzerinde yapılan gözlemlere dayanırdı. 

    Cihaz 1851’de Londra’da yapılan 1. Uluslararası Oftalmoloji Sergisi’nde tüm Avrupa’ya tanıtıldı. Bunu izleyen çeyrek asır, oftalmolojinin altın dönemi olacaktı. Kullanıma girdiği ilk yıllarda kimi hekimlerde göz içine yansıtılan ışığın retinaya zararlı olabileceği endişesi hakim olsa da, cihaz kısa zamanda yaygın şekilde kullanılmaya başlandı. Oftalmoskop sayesinde sadece göz hastalıklarının değil hipertansiyon ve diyabet gibi sistemik hastalıkların da göz bulguları tanımlanabilirken, iridektomi (irisin kısmen kesilmesi yöntemi) keşfedildi ve glokomun cerrahi tedavisi geliştirildi. 

    1911’de çok önemli bir alet daha oftalmolojinin hizmetine girdi. Bu, gözün ön segmentini ve vitreusu büyüterek incelemeye yarayan biyomikroskoptu. Cihaz İsveçli Dr. Alvar Gullstrand’a Nobel ödülü kazandırdı. Göz sağlığı alanında yaşanan gelişmeler 20. yüzyılda hız kazanarak devam etti. Oftalmoloji araştırmaları genişlerken, glokom, kornea, retina gibi farklı uzmanlık alanları gelişti. 

    İlk kornea nakli 

    1940 başlarında 15 yaşında bir genç iki yıldır giderek ilerleyen bir görme kaybı nihayetinde tamamen kör olmuş, yaşadığı Philadelphia’da bu duruma teşhis konamamıştı. Ailesi çocuğu son bir ümitle New York’a, kornea nakli tekniği üzerinde çalışan Dr. Ramon Castroviejo’ya götürdü. 1941 Eylül’ünde yapılan muayenede hastaya korneanın şeklinin bozulması ve öne doğru koni şeklinde bir çıkıntı yapmasıyla karakterize olan “keratokonus” teşhisi kondu. Yapılabilecek yegane şey kornea nakliydi; fakat operasyon henüz deneysel aşamadaydı. Halihazırda kör olan ve kaybedilecek bir şey olmadığını düşünen hasta ve yakınları riski göze aldılar. Birkaç gün sonra ölü doğmuş bir bebeğin korneası lokal anestezi altında gencin sağ gözüne nakledildi. Birkaç hafta sonra hastanın gözündeki bandajlar açılacak, gözün yeniden görmeye başladığı anlaşılacaktı. İlk başarılı kornea nakli gerçekleştirilmişti! 

    DAHA İYİ BİR GÖRÜŞ İÇİN

    Kristalden merceğe, gözlükten ‘göz çizdirme’ye

    Göz ek görsel
    Friedrich Herlin’in Aziz Peter’i gözlük kullanırken gösteren eseri, 1466, St. Jacob Kilisesi, Almanya.

    Gözlükler milyonlarca insanın günlük yaşamının bir parçası. Yüzyıllardır görüşleri düzeltiyor, hayat kalitesini iyileştiriyorlar. Vikingler yuvarlak biçimlendirilmiş kaya kristalinin cisimlerin görüntüsünü büyüttüğünü keşfetmişlerdi; fakat bunların asıl kullanımları muhtemelen süs amaçlıydı. Seneca, okumakta zorlandığı yazıları içi su dolu bir kavanozun arkasından daha iyi okuyabildiğini farketmişti. Roma İmparatoru Neron’un arenada gladyatörleri seyrederken güneşten gözünün kamaşmasını önlemek, daha iyi bir görüş sağlamak için parlatılmış bir zümrüt taşı kullandığı bilinirdi. 

    10. yüzyılda Venedik’te yüzeyi parlatılmış dışbükey kaya kristalinin cisimlerin görüntüsünü büyüttüğü malumdu; bunlar okunacak metinlerin üstüne tutularak “okuma taşı” olarak kullanılırdı. Bir çift merceğin gözlük şeklinde tasarlanmasının ilk kez İtalya’da 13. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleştiği genel kabul görür; bunlar yakını göremeyenler için ince kenarlı merceklerdir. 

    Gözlük kullanan biri, sanat tarihinde ilk defa Tommaso da Modena’nın İtalya-Treviso’da, San Nicolo Manastırı’nda, Kardinal Hugh de Provence’i okuma yaparken resmettiği 1352 tarihli freskte boy gösterir. Uzağı göremeyenler için 1500’lerden önce bir çözüm bulunamamış; ilk kez İtalya’da Papa 10. Leo için konkav (içbükey) mercekler yapılmıştı. Kısa bir zaman içinde görme güçlüğü çeken sıradan insanlar için de gözlük yapılmaya başlandı. Örneğin 1413-1562 arasında Floransa’da 52 gözlük satıcısı vardı. 

    Gözlük kullanımı 16. yüzyılda tüm Avrupa’da yayıldı. 1730’da Londralı Edward Scarlett gözlük merceklerinin kenarlarına kulakların üstünde durabilecek ince çubuklar eklemek suretiyle kullanılmasını kolaylaştırdı. 1790’da renkli camlı gözlükler imal edildi. 18. yüzyıl sonuna gelindiğinde artık bir gözlük endüstrisi vardı. Fikir babaları Leonardo da Vinci ve René Descartes olan kontakt lens ise ilk olarak 1800’lerde camdan imal edildi. Ama bunlar ağır olduklarından kullanışsızdı. 1900’lerden itibaren cam ve plastik kullanılarak ağırlıkları ve boyutları zamanla küçültülen kontakt lensler 1950’lerden itibaren popüler oldu. 

    Miyopi, hipermetropi ve astigmatizma gibi kırma (refraktif) kusurlarını düzeltmek için gözde ışığın kırıldığı kornea ya da lens üzerinde yapılan refraktif cerrahi müdalaleler 1970’lerden itibaren günümüze kadar milyonlarca insana uygulandı. 90’lı yıllardan sonra başdöndürücü bir hızla gelişen tıp teknolojisi sayesinde lazerle kornea eğiminin düzeltilmesi, göz içine lens yerleştirilmesi ya da lensin tamamen değiştirilmesi gibi metotlarla kırma kusurlarının giderilmesi mümkün hale geldi. 

    TÜRKİYE’DE OFTALMOLOJİ

    İlk uzmanlar: Dört askerî hekim

    Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adıyla 1839’da Galatasaray’da eğitime açılan tıp fakültesinde, göz hastalıkları derslerini Avusturyalı hekim Prof. Dr. Bernard veriyordu. Dr. Bernard’ın ardından üç askerî hekim, Bahattin İzzet, İlya Avram ve İlya Abdünnur Beyler göz hastalıkları konusunda uzmanlaşma maksadı ile Paris’e gönderildi. Bu üç hekim Osmanlı Devleti’nin ilk göz hastalıkları uzmanları olarak yurda döndüler. 1900’lerin ilk yıllarına kadar kadar Türkçe yazılmış bir göz hastalıkları kitabı yayımlanamamıştı. Bu boşluk Haydarpaşa Askerî Hastanesi göz hekimlerinden Dr. Mehmed Kâsım Elhac tarafından giderilmiş, kaleme aldığı Teşhis ve Tedavi-i Emraz-ı Ayniye isimli eser 1909’da yayımlanarak Türkçe yazılmış ilk göz hastalıkları teşhis ve tedavi kitabı olmuştur. 

  • Alp Arslan’ın oku şaştı katil hançeri sapladı

    Alp Arslan’ın oku şaştı katil hançeri sapladı

    1561 tarihli Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar isimli elyazmasında, Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın Malazgirt’te elde ettiği zaferden bir yıl sonra, nasıl bir suikasta kurban gittiği anlatılıyor. Yazarı anonim bu kitaba göre, Berzüm Kalesi dizdarı Yusuf Ketüval tarafından saldırıya uğrayan Alp Arslan özgüvenine kurban gitmiş. Elinde hançerle üzerine doğru gelen Ketüval’e emrindekilerin müdahalesini engelleyen sultan, suikastçıyı ok atarak öldürmek isteyince, saltanatının 9. yıl, 9. gününde katledilmiş. 

    Eskilerin “muhtasar” dedikleri özet içerikli 16. yüzyıla ait Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar isimli elyazması biyografi kitabında, Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın (1031- 1072; sultanlığı: 1063-1072), yaşamı, saltanatı, fetihleri ve öldürülüşü kaynak belirtme gereği duyulmadan, 16. yüzyıl Türkçesiyle anlatılmış. 

    250 sözcükten ibaret biyografide Malazcird/Malazgirt eşiğine/sınırına kadar bir “feth-i azîm” vurgulanıyor ama, Roma ordusunun yenilgisine değinilmiyor! Alp Arslan’ın 41 yıllık yaşamı ve 9 yıl 9 gün süren sultanlığı süresinde iki olay vurgulanmış: Önceki Sultan Tuğrul’un hazinesinden para yürüterek zenginleşen vezir Nasır Keydürî’nin tutuklanıp idam edilmesi ile Alp Arslan’ın kale dizdarı Yusuf Ketüval tarafından hançerlenerek öldürülmesi. 

    Untitled-1

    Adını vermeyen bu 16. yüzyıl yazarının, halkın anlayacağı yalınlıkta kaleme aldığı Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar’daki Alp Arslan anlatımının —moda deyimle— anahtar sözcüğü “feth-i azîm”dir (büyük fetih) ve bu kavram bugün de anahtar sözcüktür. 

    Bu elyazması, kütüphanelerde nüshaları bulunan Müntehâb-ı Siyer ve’l- Mülûk ile içerik olarak benzese de başkadır. İç kapağındaki “Sahib ve mâliki Ahmed Ağa hazretleri Kethüdâ-i Bevvâbân-ı Dergâh-ı Âlî”-“Kütibe fi sene 979 (Miladî 1571)” kaydı, kitabın telif tarihi değil, Ahmed Ağa tarafından yeni bir nüshasının yazdırıldığını işaret ediyor. Adı geçen Dergâh-ı Âlî Kapıcıbaşısı Ahmed Ağa, 3. Murad’ın annesi Nûrubânu Sultan’a kethüdalık yapan Ahmed Ağa’dan başkası değildir. Bu zat, yazdırdığı bu nüshaya sahibi olduğunu belirten bir kayıt koydurmuş. 

    Eserin girişinde, adını vermeyen yazar ise kendisini bu işle Ahmed Paşa’nın görevlendirdiğini yazıyor ki bu da olasılıkla Kanunî Sultan Süleyman’ın veziriazamlarından, yazarın “Düstûr-ı devrân ve Âsaf-ı zaman Ahmed Paşa” diye andığı Kara Ahmed Paşa’dır (sadareti 1553-55). 

    dergi 5

    Çevirmen-yazar, Ahmed Paşa’nın emriyle, toplumda faydası yaygın olsun diye ünlü peygamberlerin haberlerinden, eserleri olan bilginlerden, anı ve öyküleri olan büyük sultan ve meliklerden, kısa ve faydalı “inci misali” bilgiler vermeyi amaçlamış. Âdem aleyhisselamdan, Abbasi Halifesi Müstencid-Billah’a (1160-1170) değin, âsâr-ı büyük sultanların anlatıldığı, Farsça kaynaklardan alıntılarla Türkçe bir muhtasar (özet eser) tertip etmiş. Yazmanın girişinde, Hicret’in 560 (Miladî 1164) yılına kadar, tarih kitaplarındaki nebilerden, halife ve meliklerden seçtiklerine yer verdiğini belirtiyor. 

    Bu kitabın hangi kütüphane veya kütüphanelerde nüshaları vardır, henüz saptayamadık. İçeriği yönünden “tevarih” denen eserlere göre gerçekten muhtasar, dili de 16. yüzyıl halk ve kısmen de Orta Asya Türkçesi havasında ve çalakalem, olası ki Ahmed Paşa’nın beğeneceği bir yalınlıkta yazılmıştır. Eser, Tâberî’nin (öl. 923) Tarih-i Ümem ve’l- Mülûk (Milletler ve Hükümdarlar Tarihi) kitabıyla gelenekleşen “tevarih” yazımlarının da son örneklerinden olmalıdır. 1561’de yazılmıştır. 

    dergi-2
    Yedigün Neşriyatı
    50 Türk Büyüğü adlı albüm kitapta Münif Fehim’in Alp Arslan portresi. 

    Farsça-Arapça kitaplardan intihal 

    Yazar geleneğe uyarak Hz. Âdem’den başlayarak Hicrî 527 yılına (Miladî 1133) kadar gelmiş. En güçlü dönemini — Kanunî Süleyman— yaşayan Osmanoğullarına yer vermek şöyle dursun adını dahi anmamıştır. Oysa 1969’da çevirisini yaptığımız içerik benzerliği olan, Kazasker Yahya Efendi’nin Târih-i Sâf/Tuhfetü’l-ahbab’ında, Selçuklulardan başka 1. Ahmed’e kadar Osmanoğullarına ve ayrıca Eyyûbilere, Memlûklere, Atabeglere, Harezmşahlara yer verildiği görülmektedir. Bu eksikliği, yazarın bir araştırma-derleme yapmadan kitabını Farsça ve Arapça bir-iki kitaptan —birinin adını metin içinde Siyer-i Mülûk diye vermiştir— intihaller yaparak yazıp Ahmed Paşa’ya sunmasına bağlayabiliriz. 

    dergi 7
    Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar’ın kapağı

    Tevârih-i Muhtasar’ın içeriğinde, 13.-14. yüzyıllara tarihlenen İbnü’l-Cevzî’nin (öl. 1200), Bundarî’nin (öl. 1201), İbnü’l-Esir’in (öl. 1233), Sıpt İbnü’l-Cevzî’nin (öl. 1257), İbnü’l-Adîm’in (öl. 1262), Reşidüddin’in (öl. 1318) nihayet Kerimüddin Mahmud Aksarayî’nin (öl. 1324) tarihleriyle örtüşmeler saptansa da başlı başına ne bir telif ne çeviridir. 

    Daha erken tarihli kaynaklarda, Alp Arslan’ı gördüğünü-tanıdığını belirten bir tarihçi ise yok. Onu anlatanlardan çağdaşı Garsû’n-Ni’me Muhammed bin Hilâlü’s-Sâbî (öl. 1088) Bağdat’ta, Abbasi Halifeleri Kaim’le (1031-1075) ardılı Muktedî’nin (1075-1094) divan kâtibi imiş. Bu zat, Alp Arslan’ı, halifelik makamına gönderdiği fetihnâmeleri, Roma-Bizans imparatoruna karşı kazandığı Malazgirt Savaşı zafernâmesini okuyarak tanımış olmalı. Ancak onun da kitabı günümüze ulaşamamıştır. 

    Garsû’n-Ni’me’nin neler yazdığını, Sıpt İbnü’l-Cevzî’nin Mir’atü’z-zaman fî Târihi’l-âyan (sayfa 143-155) adlı eserindeki alıntılardan öğreniyoruz. Tarihçi Sıpt İbnü’l- Cevzî, bu aktarımı büyük babası İbnü’l Cevzî’den kalan kitaplar arasındaki Garsû’n-Ni’me’nin eser veya notlarından yapmış olabilir. Çünkü Sıpt, Alp Arslan ve Malazgirt’le ilgili en ayrıntılı ve doğru bilgileri Garsû’dan nakletmiştir. 

    degi 9
    Kitâb-ı Tevârih-i Muhtasar iç sayfasındaki Ahmet Ağa’nın sahiplik kaydı (üstte). Elyazmasının ilk sayfaları (altta).
    dergi 4

    Sıpt’ın ve sonraki tarihçilerin, örneğin, Kalanisî’nin (öl. 1160), İbnü’l-Ezrak’ın (öl. 1177?), Sıpt’ın büyük babası İbnü’l-Cevzî’nin (öl. 1200), Bundarî’nin (öl.1 201), İbnü’l-Esîr’in (öl. 1233) ve diğerlerinin vekayinâmelerindeki Malazgirt’e ve Alp Arslan’a dair haberleri, Prof. Dr. Faruk Sümer ile Prof. Dr. Ali Sevim, İslâm Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı: (Metinler ve Çevirileri) adlı ortak eserlerinde toplamışlar; bu çalışmayı Malazgirt zaferinin 900. yıldönümü anısına 1971’de TTK yayımlanmıştır. 

    Günümüzde, Türklerin Anadolu’yu fethi için başlangıç sayılan Malazgirt zaferine olağanüstü önem yükleniyor. Bunda, merhum Mükremin Halil Yınanç’ın kısaca Anadolu’nun Fethi adıyla yayımlanmış (Türkiye Tarihi, Selçuklular Devri, I. Anadolu’nun Fethi, İstanbul-1944) kitabının da etkisi vardır. Diğer yandan Alp Arslan’nı saltanatı, Malazgirt Meydan Savaşı ve sonuçları, Keydûri ve Ketüval olayları için kaynak bilgiler, merhum Sümer’le Sevim’in ortak eserinden okunabilir. 

    KİTAB-I TEVÂRİF-İ MUHTASAR – 1561

    Bir ok Yusuf’a karşı atdı; kazâyile ok hatâ idüp bir gayri kişiye tokundı; Yusuf yetişüb bıçağile vurub helâk eyledi…

    “Muhammed bin Dâvud bin Mikâil. Lakabı Alp Arslan, tevki’i (nişanı) İ’mâdi-i ‘alallah vahde’dir. Veziri Nizâmü’l-Milk Ebu Ali Hasan bin İshak’dır. Müddet-i saltanatı dokuz yıl dokuz gün oldu. Çünkü padişahlığa oturdu, Peygamberin Hicretinin dört yüz elli yedisinde. Irak’a gelib andan Şam’a gitdi. Tâ der-i Malazcird’e değin feth-i ‘azim edüb yine geldi. Andan buyurdu. Ebu Nasr Keydürî-kim ammüsi Tuğrul Begün veziriydi. Giriftâr idüb Nisabur’a gönderüb bir yıl anda tutsak oldukdan sonra helâk edüb ve Nizâmilmelik’i vezir edindi. Zirâ Tuğrul zamanında bu Nasır Keydürî Mes’ud katından gelüb Tuğrul’dan uğruladı(ğı) bî-kıyas mal cem’ edüb ve dürli tecemmülât düzüb tururdı ve devlet müsa’ade kılub vezir olmışdı. Andan sonra Sultan Alp Arslan Horasan canibinden Mâverâinnehr’e ‘azm eyledi. Andan Peygamber Hicretinin dört yüz altmış altısında Yusuf Kütuval /Elinde helâk oldı. 

    Rivâyet iderler ki çün Ceyhun’ı geçdiler. Irmak kenarında bir kiçirek kal’a vardı. Âna Kal’a-i Berzüm dirler. Ol kal’ai feth idüben ve ol kal’anun dizdârı Yusuf Kütüvâl’ı esir idüb padişahun payitahtına getürdiler. Sultan iydin ahvâl sordı. Yusuf toğrı söylemeyüb Sultan âna siyaset buyurdı. Yusuf çün canından ümid kesdi. Edügi koncundan bir bıçak çıkarub sultana havâle kıldı. Silahdarlar ve oğlanlar istediler ki tutalar. Sultan çağırub haykırdı. Epsem olun didi. Zira ok atmakda kendüye ‘itikadı varidi. Bir ok Yusuf’a karşu atdı. Kazâyile ok hatâ idüb bir gayri kişiye tokundı. Yusuf yetişüb bıçağile vurub helâk eyledi. Andan anun biş oğlı kaldı. İlyas ve Melik Şah ve Toğanşah ve Pori Bers. Evvel kardeşine Kirmân’ın padişahlığın virmişdi. Anun nesli Kirman’da padişah oldılar. Tâ şol târihe değin-kim Gûrân galebe eyleyüb memleketi andan aldılar”. 

    Hicrî 979 / Miladî 1571)- yaprak 134-135 

    dergi 6
    Elyazmasında Alp Arslan’ın anlatıldığı sayfalar.

    ÇEVRİM YAZI 

    Mikâil oğlu Davud’un oğlu Mehmed ki lakabı Alp Arslan, unvanı “Bir olan Tanrı’nın direğidir. Veziri de İshak’ın oğlu Nizamülmülk Ebu Hasan Ali’dir. Saltanatı 9 yıl 9 gündür. Tahta oturduğu H. 457 yılında (M. 1163) Irak’a oradan Şam’a gitti. Tâ Malazgirt’e kadar büyük fetihler yaptı. Amcası Tuğrul Bey’in veziri Keydürî Mes’ud’un tutuklanıp Nişabur’a gönderilmesini buyurdu. Orada bir yıl tutsak olduktan sonra öldürüldü. (Alp Arslan) Nizamülmülk’ü vezir atadı. Çünkü Keydürî, Tuğrul’un veziriyken, ondan hayli mal-servet çalmıştı (Gazne Sultanı Mes’ud (1030-1041) ile Selçuklu Sultanı Tuğrul (1040-1063) çağdaştı. Mes’ud ölünce veziri Keydürî, Tuğrul’a kapılanmış. Devlet hazinesini soymuş) pek çok birikimi vardı, (bunlar sayesinde) vezirlik elde etmişti. Daha sonra Alp Arslan, Horasan’dan Maveraünnehir’e gitti. H. 466 senesinde (M. 1072) Yusuf Ketüval tarafından öldürüldü. 

    Söylendiğine göre Ceyhun’u geçti. Irmak kıyısında bir küçük kale vardı. Berzüm kalesi denirdi. Bu kaleyi aldı. Kalenin dizdarı Yusuf Ketüval’ı yakalayıp huzuruna getirdiler. Sultan durumunu soruşturdu. Yusuf doğru söylemedi. Sultan idamını buyurdu. Yusuf canından umut kesince çizmesinin koncuğundan bir bıçak çıkarttı. Silahtarlar ve askerler tutmak istediler. Sultan susun dedi. Çünkü ok atmakta kendine güveniyordu. Yusuf’a atarken kaza ile ok başka birine saplandı. İşte Yusuf o an yetişip bıçağı vurdu ve öldürdü. Beş oğlu vardı: İlyas, Melik Şah, Doğan Şah, Parı Pers. Önce kardeşine Kirman’ı vermişti. Onun nesli Kirman padişahlarıdır. Tâ Timur’a kadar. 

  • ABD’den silah alımı Osmanlı döneminde ve büyük ölçekte başladı

    ABD’den silah alımı Osmanlı döneminde ve büyük ölçekte başladı

    1870’ten itibaren ABD’de ile ciddi silah alım anlaşmaları yapan Osmanlılar, dönemin son teknoloji ürünü tüfeklerine Avrupa ve Rusya’dan önce sahip oldular. Uzak mesafeden düşman askerlerini karşılayan Martini-Henry’ler ile yakın mesafeye gelindiğinde çok etkili ve seri atışlı Winchester’lar, Plevne’de sayıca az Osmanlı askerinin Rus ordusunu ağır zayiat verdirerek püskürtmesini sağlamıştı. 

    Osmanlı Devleti, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışıyla 1826’da kurulan Asakir-i Mansure’nin silah ve mühimmatı için İngiltere, Fransa, Belçika gibi Avrupa ülkelerinden tüfek ve mühimmat ithal etmekteyken, Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876) çok daha uzaktan, ABD’den de silah almaya başlamıştı. 1869’da başlayan Osmanlı-Amerikan silah ticareti ile satın alınan yüzbinlerce tüfek ve bunlara ait mühimmat okyanus ötesinden İstanbul’a taşındı ve bir dönem boyunca Osmanlı askeri Amerikan tüfeği ile teçhiz edildi. 

    ABD yönetimi Amerikan İçsavaşı sonrasına kadar silah ihraç eden bir ülke olmamıştı. Hatta içsavaşla birlikte ortaya çıkan anormal ölçüdeki tüfek ihtiyacı yerli üretimden karşılanamayınca dışarıdan yani Avrupa’dan silah ithal etmek yoluna gidilmişti. Bir “tüfek savaşı” olarak da nitelenen içsavaşta, Güney ve Kuzey ordularının ihtiyacı için yerli şirketler tam kapasite çalışıp üretim yapmalarına rağmen arz talebe denk gelmemiş ve beş yıl içinde Avrupa’dan yüzbinlerce tüfek ithal edilmişti. 

    Oliver Winchester tarafından Osmanlı Devleti’ne satılan Winchester tüfeği. 

    1865’te içsavaş bitti ve talep kesilince silah şirketleri için kriz başgösterdi. Bu yüzden silah şirketlerinden bir kısmı fabrikalarını başka alanlara (vagon üretimi vs.) kaydırarak ürün değiştirme yoluna gittiler. Silah üretiminde ısrar edenler ise dışa açılım yapmak yolunu seçtiler. O tarihe kadar silah ihracatçısı olmayan Amerikan şirketleri yurtdışında yeni pazar peşine düştü. Şanslı olanlar kendilerine yeni ve iyi pazarlar bulabilmişlerdi. Bunlardan Colt şirketi Rusya ile anlaşmış, Remington Osmanlılara bağlı Mısır Hidivliği için silah üretmeye başlamıştı. Winchester Repeating Arms ve Providence Toll Co. şirketleri ise Osmanlı Devleti’ne silah ve mühimmat satarak karşı karşıya oldukları krizi aşmayı denediler. 

    Osmanlı subayları ABD’de denetimde Muayene Komisyonu mensubu Osmanlı subayları, Rhode Island eyaletinde bulunan Providence Tool Company fabrikasında üretilen silahları denetliyor. Osmanlı ordusu bu Peabody-Martini-Henry tüfeklerini 93 Harbi’nde kullandı. 

    Türk-Amerikan silah ticareti üzerine yayımlanan iki kitap (ABD Dışişleri Belgeleriyle Türk-ABD Silah Ticaretinin İlk Yüzyılı (1829-1929 – Oral Sander-Kurthan Fişek, İstanbul 1977 ve Türk-Amerikan Silah Ticareti – Ali İhsan Gencer-Ali Fuat Örenç-Metin Ünver, İstanbul 2008) bu alandaki en önemli çalışmalardandır. 

    Osmanlı askerine Amerikan tüfeği 

    Osmanlı Devleti 1869’da ABD’ye bir heyet göndererek makine, alet-edevat ve silah alımı için incelemelerde bulunmuştu. Bu heyette bulunan Washington Sefiri Blak Bey ve İstanbul’dan gönderilen Albay Rüstem Bey, Amerikan silah sanayiini incelemişler ve neticede ordunun ihtiyacını giderecek türden Enfield ve Springfield tüfeklerinin alınmasına karar verilmiş. (Bu tüfekler içsavaşın ardından depolarda tutulan ve kullanılmış durumda tüfeklerdi!). Enfield tüfeği içsavaş sırasında İngiltere’den alınmıştı. Springfield tüfeği ise Amerikan üretimiydi. Varılan anlaşma ile 114 bin Enfield ve 125 bin Springfield olmak üzere toplamda 239 bin tüfek satın alınmıştı. Enfield’lerin tanesine 4 dolar ödenmiş, nakliye, sigorta vs. masraflarıyla birlikte 464 bin dolar harcanmıştı. Tanesi 7 dolardan 125 bin adet Springfield tüfeği için de 875 bin dolar ödenmişti. Toplamda ödenen rakam 1.339.000 dolar, bugünün değeriyle 25.213.370 dolar, yani 145 milyon TL’ye yakın bir bedeldi. 

    Winchester ve özel mühür Osmanlı Devleti’ne kendi adını taşıyan 50 bin tüfek satan Oliver Winchester’ın 1874’te İstanbul’a gelişinde Sultan Abdülaziz’e özel yapım iki tabanca hediye ettiğini bildiren mektubu. Mektubun imza yerinde, Osmanlı usulüne göre hazırlanmış ve “Winchester” adının Arap harfleriyle yazılı olduğu mühür kullanılmış. 

    Sorunsuz gerçekleştirilen bu ilk silah alımını takiben, Osmanlı Devleti 100 bin Springfield tüfeği daha almak için ABD’ye müracaat etti. Ancak bu seferki tüfekler ilk partidekinden farklı olarak yeni imal edilmiş, kullanılmamış tüfekler olacaktı. Böyle bir satış için Amerikan başkanının izni gerekiyordu ve yeni seçilmiş Başkan Ulysses S. Grant bu izni vererek gerekli kolaylığı sağlamıştı. Hatta daha da ileri giderek ilk partide gönderilecek kullanılmış Springfield tüfeklerinden 50 bininin kullanılmamış tüfeklerden verilmesini sağlamıştı. Sultan Abdülaziz, Başkan Grant’ın bu iyi niyet ve jestine mukabelede bulunmak isteyince, Washington Sefiri Blak Bey’in girişimiyle ihtişamlı bir Uşak halısı yaptırılmasına ve Beyaz Saray’a gönderilmesine karar verildi. Sarayın kabul salonu ölçülerinde dokunup gönderilen 24.5×12 m. ebadında, 400 kg. ağırlığında ve 10 bin dolar kıymetindeki halı Amerikan basınında büyük ilgi görmüştü. 

    Abdülaziz’in 1873’teki iradesi Amerikan Providence Toll Şirketi’ne sipariş olunan tüfeklere 300 bin tüfek daha ilave edilerek 500 bine çıkarılmasını onaylayan padişah Sultan Abdülaziz’in 22 Mayıs 1873 tarihli iradesi. 

    1869’daki bu ilk satış, sonraki 15 yıl boyunca Osmanlı Devleti ile ABD arasındaki silah ticaretinin başlangıcı oldu. Osmanlı Devleti’nin geniş ve kârlı bir pazar olduğunu anlayan silah şirketi sahipleri, yönlerini derhal İstanbul’a çevirdiler. Bunlardan ilki ABD’de faaliyet gösteren silah şirketlerinden Winchester Company’nin sahibi olan Oliver F. Winchester’dı. Silah tüccarı Winchester, 1866’da geliştirdiği ve kendi adını taşıyan tüfekten 1871’de Osmanlı Devleti’ne 50 bin adet sattı. 

    Padişaha teşekkür ve jest Osmanlı Devleti’ne en fazla silahı satan Amerikan şirketi Providence Toll Company’nin sahibi John B. Anthony’nin 2 Şubat 1875’te İstanbul’a gelişinde, Sadrazam Hüseyin Avni Paşa’ya hitaben yazdığı, Sultan Abdülaziz’e teşekkürlerini ve bir jest olarak padişahın muhafız bölüğündeki askerlerin kullanması için özel olarak imal edilen 1000 adet tüfeği hediye ettiğini bildiren mektubu. 

    ABD pazarına alışan Osmanlı Devleti, 1872’de bir süredir ilgi duyduğu Martini-Henry tüfeğinden 200 bin adet satın almak istediğini ilan ederek ihale açtı. İhaleyi, daha önce Osmanlı ile silah ticareti yapan Winchester Company kazandı. İstanbul’a gelen Oliver F. Winchester ile bir kontrat imzalandı. Ne var ki Winchester’ın Martini-Henry tüfeği üretmek için patenti olmadığı ortaya çıktı. Amerika’da patent sahibi olan Providence Tool Şirketi’nin haklı itirazı neticesinde, Winchester ihaleyi bu şirkete devretti. Ancak Winchester bu ticaretten yine kendine pay çıkarmayı bilmiş ve tüfeklerin mühimmatının kendisinden satın alınmasını kabul ettirmişti. Bunun haricinde Osmanlı zaptiyesi için 2 bin adet Winchester tüfeği satmayı da başarmıştı. Bu satışta Winchester’ın tercih edilmesindeki en büyük sebep, tüfeklerin seri atış kabiliyeti olmasıydı. Osmanlı Devleti bu ticaretten büyük memnuniyet duymuş, Oliver Winchester 1874’te Sultan Abdülaziz tarafından üçüncü rütbeden Mecidî Nişanı’yla taltif edilmişti. 

    Osmanlı ordusu, Winchester’dan satın aldığı seri atışlı tüfeklerle mükemmel bir silaha sahip olmuştu. 1870’lerin başında Avrupa’da hiçbir ülke ordusunda olmayan bu tüfekler Osmanlı askeri tarafından taşınmaktaydı. Bilhassa 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nde bu silahların etkili bir şekilde kullanılması ve başarı sağlaması, Winchester’ın yıldızını parlatacaktı. Satın alınan tüfeğin son derece etkili işler görmesi ve askerî malzeme ve mühimmattan memnun kalınması sebebiyle, 1878’de Oliver Winchester’a bu defa üçüncü rütbeden Osmanî Nişanı verildi. 

    Eski başkan yeni aracı Yorucu başkanlık döneminin hemen ardından dünya seyahatine çıkan General Grant’in duraklarından biri de İstanbul’du. 1878’in Mart ayında İstanbul’a gelen eski ABD Başkanı, Osmanlıların geciken ödemelerinin düzenlenmesi hususunda aracılık görevi üstlenmişti. 

    Providence Toll Company’nin işleri 

    Amerikan silah şirketleri içinde Osmanlı Devleti’ne en fazla silahı Providence Tool şirketi satmıştı. O kadar ki bu şirket onbeş yıllık faaliyeti boyunca 850 binin üzerinde tüfek üretmişti ve bu tüfeklerin 605 binini Osmanlılara satmıştı. Ne var ki bu büyük alışveriş, sonunda davalık olacaktı. 

    Providence Toll Şirketi Osmanlı Devleti’ne ilk satışını Winchester’dan devraldığı ihalede yazılı olan 200 bin tüfekle yapmıştı. Osmanlı’nın Martini-Henry diye isimlendirdiği bu tüfeklere Providence Toll Şirketi tüfeğin patent sahipleriyle olan sorunları sebebiyle ve Peabody-Martini ismini vermişti. 

    Osmanlı Devleti 200 bin tüfeğin peşinden 1873’de aynı şirketle 300 bin tüfek için yeni bir sözleşme yaptı. Tüfekler süngü ve kılıfları dahil tanesi 60 şiline alınacaktı. Bu fiyat ilk partideki 200 bin tüfeğe göre tüfek başına 2 şilinlik indirim demekti. Providence Toll Şirketi daha ilk partideki 200 bin tüfeği üretmekle meşgul olduğundan bu 300 binlik partinin üretimi 1875’te başlayacaktı. 

    300 bin tüfek için yapılan sözleşmeden iki ay sonra yine aynı şirketten 100 bin Martini-Henry tüfeği alınması için sözleşme yapıldı. Böylece Amerikan Providence Toll Şirketi’ne sipariş olunan tüfeklerin sayısı 600 bine ulaşmış oldu. Providence Toll Şirketi, bu kadar büyük miktarda bir siparişi karşılamak için Rhode Island eyaletindeki Providence şehrinde bulunan fabrikasına yeni bölümler ekleyerek zaman içinde üretimini günlük 800 tüfeğe kadar çıkardı. Bununla birlikte 600 bin tüfeğin üretilip teslimi, çeşitli problemler yüzünden uzun yıllar alacaktı. 

    Rüşvet dedikoduları ve kalite kontrolü 

    Bir yıl gibi bir süre içinde üç sözleşme yapılarak 600 bin tüfeğin Providence Toll Şirketi’ne sipariş edilmesi, beraberinde bazı dedikoduları da gündeme getirmişti. Özellikle iki ay arayla yapılan 400 bin tüfeklik son iki sözleşmenin Hüseyin Avni Paşa’nın seraskerliği döneminde yapılmış olması, paşa hakkında yolsuzluk ve rüşvet dedikodularının çıkmasına yolaçtı. 

    Osmanlı hazinesine toplamda 1.820.000 İngiliz lirası yük getirecek olan 600 bin tüfekten 54 bini Aralık 1874’e kadar teslim edilmişti. Bu miktar 1875 içerisinde 172 bini bulacaktı. Providence Toll Şirketi sahibi John B. Anthony İstanbul’a geldiğinde Sultan Abdülaziz’e saygı ve şükranlarını sunarken, padişahın hassa bölükleri için 1000 adet Martini-Henry tüfeği hediye etmişti. Padişah da mukabele olarak kendisini ikinci rütbeden Osmanî Nişanı’yla taltif etmişti. 

    Bu derece büyük miktarda yapılan silah alımının kalite kontrolü için 1872’de Miralay Tevfik Bey yanında iki subayla birlikte ABD’ye gönderildi. Sonraki yıllarda sayısı 30’u bulan kontrol memurları, silah tesliminin devam ettiği 14 yıl boyunca Amerika’nın Providence şehrinde görev yaptı. 

    ‘Plevne’den çıkmam diyor’ Dönemin The Illustrated London News dergisinin 22 Aralık 1877 tarihli sayısının kapağı Plevne Savunması ve Gazi Osman Paşa idi. 

    Plevne Müdafaası’nda Amerikan tüfekleri 

    Osmanlı Devleti’nin ordudaki tüfek ihtiyacını karşılamak adına ABD’den yaptığı silah alımı esasında başarılı bir hamleydi. Martini-Henry tüfekleri metalik fişek kullanılması ve etkili menzilinin fazlalığı ile öne çıkan bir tüfekti. Winchester tüfekleri ise seri atış kabiliyetleri sayesinde zamanın en etkili tüfeği olarak kabul ediliyordu. Daha üretildiği ABD’de bile orduda kullanılmaya başlanmamış olan bu tüfek, Osmanlı ordusunda kullanılır hale gelmişti! Silah teknolojisinde üstün olmanın muharebe üstünlüğünü getirdiği, bu tüfekler sayesinde net bir şekilde görülmüştü. 

    1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nde bilhassa Plevne’de Gazi Osman Paşa’nın, asker ve top sayısı bakımından kıyas kabul etmez dezavantajına rağmen, kuşatılmış olduğu Plevne’de gösterdiği fevkalade başarının önemli bir etkeni de bu yeni ve modern tüfeklerdi. Osmanlı askerinde hem Martini-Henry hem Winchester tüfekleri vardı. Menzillerinin uzunluğu avantajıyla uzak mesafeden Rus askerlerini karşılayan Martini-Henry’ler ile yakın mesafeye gelindiğinde seri atışlı Winchester’lar, sayıca az olan Osmanlı askerinin, Rus ordusunun yaptığı bütün taarruzları ağır zayiat verdirerek püskürtmesini sağlamıştı. Seri atışlı tüfeklerin etkisi Plevne’de net bir şekilde ortaya çıkınca, Avrupa ve ABD’de de orduların seri atışlı silahlarla donatılmasına başlanmıştı. Başka bir deyişle, Osmanlı ordusu Avrupalı ordulardan 10 yıl önce seri atışlı silah kullanmaya başlamış ve teknolojik olarak öne geçmişti! 

    Amerikan tüfeklerinin sonu ve mahkemeler… 

    Osmanlı Devleti 1869-1884 arasında 15 yıl Amerikan şirketleri ile yoğun bir silah ticareti yapmıştı. Çok büyük miktarda tüfek ve mühimmat alımı ancak borçlanarak yapılabiliyordu ve bu borçlar Osmanlı maliyesine ciddi yük getirmekteydi. Osmanlı Devleti’nin ABD’den yaptığı ithalatın %97’sini silah ve mühimmat alımı oluşturuyordu. 

    Osmanlı ordusu bu silahların faydasını da görmüş olmasına rağmen, 600 bin silah alımı yaptığı Providence Toll Şirketi’yle zaman zaman bazı krizler çıkmıştı. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Osmanlı maliyesinin buhran içinde olması sebebiyle ödemede yaşanan bir gecikmeden dolayı Providence Toll Şirketi tüfek teslimatını durdurmuştu. Bulunan borç para ile ödeme gerçekleşmiş ve tüfek teslimatına devam edilmişti. Şirketle yaşanan bu ödeme/teslim krizine Amerikan hükümetinden ilk alınan silahlarda jestini gördüğümüz ve başkanlıktan yeni ayrılmış Ulysses S. Grant da müdahil olmuştu. Grant, iki dönem başkanlık yaptıktan sonra çıktığı dünya turunda 1878 Mart başında, tam da Ayastefanos Antlaşması’nın imzalandığı günlerde İstanbul’u ziyaret etmişti. Beş günlük ziyaret süresi boyunca Sultan II. Abdülhamid tarafından da kabul edilen Grant, en fazla mesaiyi Harbiye Nazırı Rauf Paşa ile yapmıştı. Yapılan görüşmelerde Grant aksayan ödemelerin düzenlenmesi hususunda iki tarafın mutabakata varması için arabuluculuk görevi görmüştü (Grant’ın İstanbul ziyareti için bkz. Kansu Şarman, “General Grant İstanbul’da”, Popüler Tarih, s. 46, Haziran 2004) 

    Providence Toll Şirketi’yle ipleri koparan esas kriz ise 1882’de çıktı. Providence Toll Şirketi ödemelerdeki gecikmeden dolayı zarar ettiklerini öne sürerek tazminat talebinde bulundu ve parası ödenmiş 50 bine yakın tüfek ve tüfeklere ait mühimmatın teslimatını durdurdu. Esasında şirket iflasın eşiğindeydi ve fırsatını bulup Osmanlı Devleti’nden parasını alma peşindeydi. 

    Osmanlı Devleti haklı olarak parasını ödediği tüfekleri almak üzere dava açmaya karar verdi. O sırada ABD’nin en iyi avukatı sayılan, dışişleri bakanlığı yapmış Evarts tutuldu. 1882’de başlayan davada taraf olan Sultan II. Abdülhamid’i mahkemede Washington Sefiri Hüseyin Tevfik Paşa temsil etmişti. Çok çetrefilli hale gelen ve uzadıkça uzayan dava, 1885’te haklı olmasına rağmen uzlaşma yolunu seçen Osmanlı Devleti’nin şirkete 60 bin sterlin ödemesiyle sonuçlandı ve alıkonan silahların teslimi yapıldı. Providence Toll Şirketi’nin, en fazla silah sattığı ülke olan Osmanlı Devleti’nden tazminat talebinde bulunarak başlattığı kriz, aradaki ilişkilerin soğumasına ve Osmanlı Devleti’nin silah satın almak için başka arayışlara girmesine sebep oldu. 

    1882’den itibaren Askerî Islah Heyeti adıyla Türkiye’ye gelmeye başlayan Alman subayları, aynı zamanda Alman silah şirketlerinin temsilci ve ajanları gibi çalışıyordu. Amerikan Providence Toll Şirketi’yle yaşanan kötü tecrübe de silah alımı hususunda Osmanlı Devleti’nin Almanya’ya meyletmesinde etken olacak; böylece bir dönem Osmanlı askerinin elinden düşmeyen ve “Aynalı Martini” diye adına türküler yakılan Martini-Henry, yerini yine türkülere konu olmuş Alman malı Mauser tüfeğine bırakacaktı. 

    CHICAGO TRIBUNE’DEKİ ELEŞTİRİ

    Amerikalı halıdan ne anlar!

    Osmanlı Devleti’yle ABD arasında yapılan silah alım anlaşmasından sonra, bu ticaretten çok memnun olan İstanbul Hükümeti, Beyaz Saray’a özel dokunmuş devasa bir halı (294 metrekare) hediye etmişti. 1871’de Chicago Tribune’de yayımlanan bir habere göre, Sultan Abdülaziz’in özel olarak Beyaz Saray’ın en büyük salonu olan Doğu Odası’nın ölçülerinde yaptırıp, hediye olarak gönderdiği Uşak halısını Amerikalılara beğendirememişiz! Yazıya göre halı, “inceliksiz işçiliği, tekrar eden desenleri, ağır renkleri ve vasat tasarımıyla” Beyaz Saray’a yakıştırılmamış. Ve Doğu Salonu’nda kullanılmasının tek nedeninin hükümetin kemer sıkma politikaları olduğu ima edilmiş. 

    Haber, iki ülke arasında bir diplomatik skandala dönüşebilecek şu cümleyle bitiyor: “Hiçbir şey olmasa, bu halı en azından Türkiye’deki insanların, kıymetli malzemelerini işlerken Amerikan zanaatkarların sanatsal zevkine ne kadar ihtiyacı olduğunu göstermeye yarayacak”. Tabii halıyla ilgili tek yorum bu değil; halıdan övgüyle bahseden pek çok kaynak da var. 

    1869-1884

    ABD’yle silah ticareti

    Yerli-yabancı literatürün yanısıra, konuyu birinci elden kaynaklara inerek geniş bir arşiv taramasıyla Osmanlı Arşivi belgelerine dayandıran Türk-Amerikan Silah Ticareti Tarihi isimli eser, 1869-1884 arasında ABD’den alınan tüfek ve mühimmat konusunda en önemli Türkçe kaynak. 

  • İki dünya arasında Türkiye

    İki dünya arasında Türkiye

    Bir zamanlar Doğu ile Batı arasında merkez ülke olmuş Türkiye, üç asırdan fazla bir zamandır bu iki coğrafya arasında varoluş ve gelecek mücadelesi veriyor. 1. Dünya Savaşı’na kadar başını İngiltere’nin, sonrasında ABD’nin çektiği Batı bloku ile Rusya arasında gidip gelen Türkiye, değişen dünya dengeleri içerisinde yerini-mevcudiyetini koruma yolunda çeşitli politikalar-inisiyatifler geliştiriyor, geliştirmeye çalışıyor. Bugün kamuoyunda “F-35 ve S-400 krizi” olarak tanımlanan fiili durumun tarihsel perde arkası.

    SUNUŞ

    1911-1922 savaşları devam ediyor

    İki dünya arasında Türkiye
    1914’te Osmanlı Devleti’ne parası ödenmesine rağmen teslim edilmeyen Reşadiye savaş gemisi.

    2. Viyana Kuşatması bozgunundan beri, yani 336 yıldır, dış ilişkilerde inisiyatifimizin dışında gelişen, açmaza sürüklendiğimiz durumlarla sıklıkla karşılaşıyoruz. Bu kimi zaman askerî yenilgilerden, kimi zaman teknolojik eksiklik ve idari yetersizlikten, kimi zaman ise parasızlık ya da yöneticilerin basiretsizliğinden kaynaklanmıştır. Daha çok görülen durum, bunların birden fazlasının birarada başımıza gelmesidir. Örneğin, kadırgadan kalyonlara geçişte geç kaldığımız için Akdeniz’de üstünlüğü çok kısa sürede yitirdiğimiz gibi, Hint Okyanusu’nda da Portekizlilerle baş edemedik. Ama burada sorun sadece teknolojik değildir. Portekiz gemileri bizde olsa dahi durum değişmezdi; zira denizcilik kültürümüz ve seyir bilgilerimiz yetersiz olup, bu konuyu kararlılıkla sürdürecek kurumlarımız yoktu. Keza, şayet, geçmişte güzel bir başlangıç yaptığımız havacılık alanını da 50 yıl önce terketmeseydik, bugün F-35’lere ve S-400’lere muhtaç kalıp büyük devletlerin kaprisleriyle uğraşmak zorunda kalmazdık. 

    Türkiye olanaklarının en az olduğu dönemde İstiklal Harbi’ni yapmış, 2. Dünya Savaşı’na girmeye karşı direnmiş, Kıbrıs gibi zor bir denizaşırı harekatı gerçekleştirmiştir. Bunlar, siyasetin ve onun uç şekli olan savaşın illa olanaklarla ilgili olmadığını, esas olarak bir zihniyet ve program (ya da programsızlık) meselesi olduğunu gösterir. 

    Tarihimizdeki olumsuz durumlar ise maalesef ağır basar. Sadece üç kişinin bilgisi dahilinde imzalanan gizli bir antlaşmayla 1. Dünya Savaşı’na sürüklenmiş, 100 binlerce askerini başkasının çıkarları için feda etmiş; Batı ittifakına devletin büyük kısmını teslim etmiş; yabancıların yıkıcı faaliyetlerine sınırsız izin vermiş; defalarca darbelere ve kalkışmalara uğramış bir ülkeyiz. Bu tarihin, ülkenin kaderiyle ilgilenen herkes tarafından iyi öğrenilmesi gerekir; çünkü geçmişin mirasından kurtulamadığımız gibi, tam tersine kimi zaman daha derin krizlerle de karşı karşıya kalıyoruz. Ayrıca bu mirası da aynı şekilde okumuyoruz, değerlendirmiyoruz. 

    Ne var ki, günümüzü düzenlemek için bakacağımız tek yer tarihtir ve her ne kadar tek bir geçmiş için sayısız farklı tarih yazılıyor olsa da, biz bunu objektif ve bağımsız olma kaygısını hiç terketmeden yapmaya çalışmaktayız. 

    Tarihe iyi niyetle bakan için temel prensiplerden birisi, “ne kadar uzun bir perspektiften bakarsanız, günümüzü o kadar iyi anlarsınız” diye ifade edilebilir. Bu yazıda her ne kadar son yüz yıllık dönemi ele alıyor olsak da, bunu daha uzun geçmişin ışığı altında yapmak, içerisinde bulunduğumuz ittifakların ve ilişkilerin niteliğini tahlil etmek için önemlidir. Şurası çok net bir şekilde bilinmelidir ki, Osmanlı topraklarının paylaşımı bitmemiştir. Irak, Suriye, Lübnan ve Libya’da halen süregelen ve sık sık bize de doğrudan yansıyan çatışmalar 1911-1922 savaşlarımızın devamından başka bir şey değildir. 

    İki dünya arasında Türkiye
    Rus yapımı S-400 hava savunma füzelerinin birinci grup malzemelerinin Türkiye’ye sevkiyatı tamamlandı. 

    Son aylarda güncelleşen F-35 ve S-400 krizinde Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında sıkıştırılması, tarihte sayısız kez tekrarlanmış bir durumun günümüzdeki tezahürlerinden sadece birisidir. Son da olmayacaktır. Buna füze krizlerinde, silah satışı karşılığı istenilen tavizlerde ve daha önceki çeşitli durumlarda şahit olduk, çok acısını çektik. 

    İki dünya arasında Türkiye
    Amerikalıların yeni nesil F-35 uçağı. 

    60’ların hemen başında Jüpiter füzeleri krizi, Türkiye’ye yerleştirilen radar sistemleri üzerindeki tartışmalar, 1970’lerdeki açık ve sonrasındaki örtülü ambargolar, Çin ile füze anlaşmasına itirazlar… Tüm bunlar hafızamızda tazeliğini yitirmeden yenileriyle karşılaşıyoruz. Sözkonusu olayların bazılarını ele almadan önce, geçmişe kısa bir göz atıp, konunun uzun bir tarihi olduğunu vurgulamakta yarar var. 

    Doğu ve Batı arasında olmak 

    İki dünya arasında Türkiye
    Goeben ve Breslau İngiliz donanmasından kaçarak 9 Ağustos 1914’te İstanbul Boğazı’na giren Goeben ve Breslau’nun 15 Haziran 1916’da Alman zeplini tarafından İstinye Koyu’nda çekilen fotoğrafı.

    Türkiye ne tam Doğu’ya ne de tam Batı’ya ait bir ülkedir. Bu konumuyla, kendi gücünü geliştirmediği, taraflardan birine veya diğerine muhtaç kaldığı her durumda bir veya iki taraftan baskıya uğramıştır. Örneğin Boğazlar’ın Türk denetiminde olmadığı Osmanlı kuruluş yıllarında, ordunun karşıya geçmesi gerektiği her dönemde bu hizmeti sağlayan Cenevizlilere büyük servetler ödenmişti. Timur istilasından kaçanların, bu gemicilere verdikleri fahiş paralar da ibret vericidir. Nihayet, 2. Bayezit, donanma inşaına büyük önem verince bu durumdan kurtulduk. Kuşkusuz Bayezit, babası Fatih Sultan Mehmet, Uzun Hasan’a karşı sefere çıktığı zaman, Haçlı donanmasının Anadolu kıyılarını bombaladığını ve Akkoyunlular’a ateşli silahlar ulaştırmaya çalıştığını çok iyi hatırlıyordu. Keza kardeşi Cem’in Batılılar tarafından rehin tutulması karşılığında her yıl onlara muazzam bir servet ödenmesi de dertlerinden sadece birisiydi. Oğlu Selim ise babası Batı’da meşgulken, şehzade olarak bulunduğu Trabzon’dan Safevilerin Doğu Anadolu’daki yıkıcı faaliyetlerini yakından izlemiş ve tahta çıkınca ilk olarak onlarla karşı yürümüştü. 

    Yani sadece babası, kardeşi ve oğlu ile birlikte 2. Bayezıt’ın bu alanda karşılaştığı dertler bile, durumun tarihî köklerini göstermeye yeterlidir. Her dönem için örnekler verebiliriz ama esas olarak yakın tarihteki, 20. yüzyıldaki örneklere gelelim. 

    1914 yazı ve Büyük Savaş 

    Trablusgarp’ı yitirmiş ve Balkan Harbi felaketinin yaralarını bile saramamış olan Osmanlı yönetimi, ordusunu toparlamak ve yaklaşan savaşın dışında kalmak için müttefik ararken, bir yandan da sipariş ettiği iki gemiyi (Reşadiye ve Sultan Osman) almak üzere Hamidiye kahramanı Hüseyin Rauf Bey komutasında denizcilerimizi İngiltere’ye göndermişti. Ödemelerin son taksidi olan 700 bin lira da verilmiş ve gemilerin 2 Ağustos günü teslimi kararlaştırılmıştı. Ama Churchill aynı gün gemilere el koydu ve denizcilerimiz şiddetle direnmelerine rağmen gemilere alınmadı. Birkaç gün sonra da bir gemiye bindirilerek Türkiye’ye gönderildiler. 

    Gemicilerimiz daha yolda iken Alman Akdeniz filosunun iki gemisi Goeben ve Breslau Fransız limanlarını bombardıman ettikten sonra üstün bir İngiliz filosu tarafından kovalanarak Çanakkale’den içeri girdi. Uluslararası hukuka göre Osmanlı hükümeti bunları 24 saat içerisinde karasularından çıkarmak veya silahsızlandırmak zorundaydı. Aynı günlerde Almanlar ile gizli bir ittifak antlaşması imzalamış olan Osmanlı yönetimi bunu yapacak durumda olmadığı için gemileri satın aldığını açıkladı. Yavuz ve Midilli adını alan gemilerin, Reşadiye ve Sultan Osman’a İngilizler tarafından el konulmasından sadece yedi gün sonra Çanakkale’ye gelmiş ve Osmanlı ülkesine girmiş olması, en büyük trajedi yazarının bile hayal edemeyeceği bir mizansen gibidir. 

    Bu olay dünyanın kaderini değiştirdi. Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı ile birlikte tarihe karışırken, paylaşımdan aslan payını almak üzere Osmanlıları Almanlar ile ittifaka iten İngiltere de kaynaklarını tüketti; 2. Dünya Savaşı sonrasında imparatorluğu tasfiye oldu. Bu arada Çanakkale savunması ile Rusya yolu kapandığı için Çarlık Rusyası da 1917’de yıkıldı ve çok farklı bir dünya ortaya çıktı. 

    İki dünya arasında Türkiye
    Reşadiye İngilizler tarafından teslim edilmeyen diğer savaş gemimiz: Reşadiye

    El konulan gemiler ve değişen tarih 

    İngilizlerden Reşadiye ve Sultan Osman’ı almış olsaydık, Türk-Alman gizli antlaşması imzalansa bile, Goeben ve Breslau’nun alınmasıyla ortaya çıkan durum gerçekleşmeyebilirdi. Kaldı ki o dönemde ordu Almanların, donanma da bir İngiliz heyetinin çabalarıyla modernleştirilmeye çalışılıyordu ama İngilizlerin Türkleri oyalamaktan başka bir iş yapmadıkları, hatta gemilerimizin teknik eksikliklerini dahi gizledikleri ortaya çıkacaktı. Yani daha baştan niyetlerinin kötü olduğunu söylemek mümkündür. Nitekim Osmanlı Devleti daha savaşa girmeden, İngilizler Basra’ya yapılacak çıkarma için hazırlıklarını ilerletmişlerdi. 

    Her şey bir yana, İngiltere’de imal edilen, parası ödenmiş olmasına rağmen el konulan savaş gemilerimiz, daha sonra Almanlardan alınacak olanlardan çok daha güçlü, dretnot sınıfında gemilerdi. Sultan Osman’ın ana bataryası 14 adet 12 inçlik, Reşadiye’ninki ise 10 adet 13.5 inçlik toptan oluşuyordu. Nitekim bunlar İngiliz muharebe filosuna katıldılar. Bu gemilere 2.900.000 ve 2.750.000 altın sterlin ödenmişti ki bu, yokluk içinde yaşayan Türkler için olağanüstü bir fedakarlıktı. 

    İngilizler de küçük düşünmüş, uzun vadede kendilerine son derece pahalıya malolacak bir hata yapmışlardı. Türkler dört yıl boyunca savaşı sürdürdüler; Rusya’nın savaşdışı kalmasına ve Bolşevik ihtilaline yol açtılar (daha doğrusu İstanbul yolunu kapatarak, İngilizlerin Çarlık Rusyası’na yardımını engellemiş oldular) ve İngiltere’nin kaynaklarını tükettiler. İngiltere başta olmak üzere İtilaf Devletleri, Türklerle diyalogu reddederek imparatorluklarının tasfiyesini hızlandırmış oldular. 

    Alman zaferi de bize yaramayacaktı 

    Halbuki 1914 yazında Osmanlılar, İtilaf Devletleri ile umutsuz bir diyalog arayışına girmişlerdi. İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki antlaşmanın ölüm fermanları olduğunu bilmelerine rağmen Bahriye Nazırı Cemal Paşa Fransa’ya, Maliye Nazırı Cavit Bey İngiltere’ye, Talat Bey de Rusya’ya giderek diyalog aramış ama hepsi geri çevrilmişti. Bu devletler 1913/14 kışında Osmanlı Devleti’nin paylaşımı için kendi aralarında sıkı pazarlıklı tartışmalar yaparken, herhalde onlarla görüşecek değillerdi. Gerçi Osmanlı topraklarının paylaşım bölgelerine ayrılması için pazarlıklara Almanya da katılıyordu ama, Üçlü İttifak’ın karşısında Osmanlılara bir süre tahammül göstermekten başka çareleri yoktu. Nihayet, Ağustos ayında savaş başlayınca, Osmanlı devletini de savaşa sürükleyecek olan gizli antlaşma imzalandı. Alman zaferine inanan Enver Paşa, Balkan Harbi’nde yitirilen toprakların küçük bir kısmının geri alınmasını hayal ediyordu ama imparatorluğun üçte ikisi yitirildi. İşte bu felakette, el konulan gemilerin de küçük olsa da bir payı oldu. 

    İki dünya arasında Türkiye
    1941 Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşması 18 Haziran 1941 tarihinde Türkiye ile Almanya arasında imzalanan ve imzalandığı andan itibaren yürürlüğe girmiş sayılan Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması. İmzacılar Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen ile Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu. Almanya bu antlaşmanın imzalanmasından dört gün sonra SSCB’ye saldıracaktı (Barbarossa Operasyonu). 

    Şurası da kaydedilmelidir ki, şayet 1918’de savaş Alman zaferiyle bitseydi bile sorunlarımız azalmayacak, Almanlar kaynaklarımıza sahip çıkmak üzere harekete geçeceklerdi. 1918’de Kafkasya’daki ilerlememize karşı çıkmaları ve birliklerimizi sadece kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme ısrarları bunun göstergesidir. Aradan 70 yıl geçtikten sonra tarafı olduğumuz NATO’nun Soğuk Savaşı kazanması da sorunlarımızı hafifletmedi, tam tersine bizi ateşin ortasına attı. İki taraf arasında sıkışmışsanız, kazanan tarafta bile olsanız başınız derttedir. 

    2. Dünya Savaşı’nda ip üzerinde cambazlık 

    Savaş ve sonrasında Türkiye’nin hem Almanya ile Müttefikler hem de Rusya ve Müttefikler arasında sıkışmasının belirleyici sonuçları oldu. Türkiye’yi yönetenler bir süre tarafların baskısına direndikten sonra Batı blokuna yaslanıp ikilemden kurtuldular ama bunun da çok ağır bedelleri oldu. 

    Hadiselerin ilk adımı, 1939 Ekim’inde İngiltere ve Fransa ile yaptığımız Karşılıklı Yardım Antlaşması’na Rusların aşırı tepki göstermesi olmuştur. Stalin, Polonya, üç Baltık ülkesi ve Baserabya’dan sonra Finlandiya ve Türkiye aleyhine büyümeye kararlıydı. Türkiye ise savaşa girmemekle birlikte, savaş boyunca İngiltere ile iyi ilişkiler sürdürmeye gayret etti. Savaştan sonra İngiltere havlu atınca, onun yerini ABD aldı. 

    Hitler’in Balkanlar’ı işgal ettikten sonra Türkiye’ye ilerleme olasılığı korku yaratmakla birlikte, SSCB’ye karşı başlatılan Barbarossa Harekatı bu tehlikeyi bir süre erteledi. Ancak bu operasyon henüz çok taze iken, Hitler’in 30 Haziran 1941 tarihli stratejik direktifi, SSCB’nin yakında beklenen çöküşünü takiben Anadolu üzerinden Doğu Akdeniz’deki İngiliz varlıklarına taarruz edilmesi ve Süveyş’e ilerleyen Rommel kuvvetleriyle birleşilmesi yönündeydi. Bu amaçla, Türkiye’ye girilerek Anadolu platosunda büyük bir yığınak yapılmasını istiyordu. Ne var ki aynı yılın Aralık ayında Alman kuvvetleri Moskova önlerinde saplanıp kalınca, tüm planlama çalışmaları iptal edildi ve bir daha gündeme gelmedi. Bundan sonra Alman çabası, Türkiye’nin Müttefikler tarafında savaşa girmesini önlemeye yönelik oldu. 

    İki dünya arasında Türkiye
    1939 Ankara Antlaşması Türkiye’nin 1939 Ekim’inde İngiltere ve Fransa’yla imzaladığı Ankara Antlaşması, Rusların tepkisini çekmişti. Bu karşılıklı yardım antlaşması, İngiltere’nin Akdeniz filosunu Karadeniz’e getirmesine imkan sağlıyordu. 

    6 Aralık 1942 tarihindeki Goering-Mussolini görüşmesinde Türkiye’nin SSCB’den korktuğu fakat Anglo-Saksonlar’ın İran ve Ortadoğu’da etkilerini genişletmesinden de rahatsız olduğu tespiti yapılmıştı (Molotov 1940 Kasım’ında, Almanlar ile iyi günlerinde yapılan görüşmelerinde Hitler’e Finlandiya, Romanya, Bulgaristan ve Boğazlar ile ilgili hedeflerini aktarmıştı. Stalin aynı talebi üç yıl sonra Tahran Konferansı’nda Churchill ve Roosevelt’e tekrarlayacaktı). 1942 sonunda Almanlar Kafkasya’dan çekilmeyi sürdürüyorlardı ama Stalingrad kuşatması henüz tam felaket safhasına ulaşmamıştı ve burada tekrar etkili olacaklarına dair inançları henüz sona ermemişti. Bu arada Bulgar ordusunu güçlendirerek Türkiye’ye karşı bir tehdit olarak kullanmayı da ele aldılar. Türkiye ileride Müttefikler lehine savaşa girecek ve özellikle de Yunanistan’a yapılacak bir çıkarma için liman ve hava üslerini kullandıracak olursa; Bulgarlar, Almanlar’la birlikte Trakya üzerinden İstanbul’a doğru önleyici bir taarruz yapacaklardı. 

    İki dünya arasında Türkiye
    İnönü’nün Adana direnişi 30-31 Ocak 1943’te Adana’ya gelen Churchill, Türkiye’yi savaşa girmesi için sıkıştırmıştı. İnönü bu talepleri yeterli silaha sahip olmadıkları gerekçesiyle erteledi ve altı ay sonra Normandiya’ya yapılan çıkarma ile savaş iyice batıya kaydı. 

    Bu gelişmelerin arka planında Hitler’i endişelendiren olay, Türk-İngiliz askerî işbirliğinin artması ve Churchill’in Adana’ya gelerek İnönü ile görüşmesiydi. İngilizler az da olsa askerî malzeme gönderiyor, ayrıca İzmir’den Ege’deki Alman faaliyetlerini izleyerek sinyal istihbaratı sağlıyorlardı. Ne var ki Ankara’daki Alman Büyükelçisi von Papen, Dışişleri Bakanı Menemencioğlu ile görüşerek, savaş Almanya aleyhine gelişse bile Türkiye’nin savaşa katılmayacağını doğru bir şekilde değerlendirmişti. 

    Türkiye Ocak 1943’te Adana’da direndi ama, aynı yılın Aralık ayında Kahire’de Müttefikler tarafında savaşa girme talepleriyle tekrar sıkıştırıldı. İnönü bu talepleri yeterli silaha sahip olmadıkları gerekçesiyle erteledi ve zaten altı ay sonra Normandiya’ya yapılan çıkarma ile savaş iyice batıya kaydı. İlginçtir, aynı dönemde İspanya da bizim gibi, “savaştan sonra yalnız kalırsınız” tehdidiyle Müttefikler tarafından baskı altına alınmış ama, onlar da bunu göze alarak savaş dışında kalmışlar. Hendaye’ye gelerek Franco ile görüşen Hitler de buradan eli boş dönmüştü. Akdeniz’in iki ucundaki iki devlet, savaşdışı kalmak için birçok baskıya dayanıyorlardı. 

    Rus tehdidi ve değişen dengeler 

    2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Alman tehdidi azalırken, Türkiye’nin en büyük endişesi Sovyetler’in Balkanlar’a yerleşme ihtimaliydi ve bir anti-Bolşevik Balkan Paktı için o sırada Almanlar’ın yanında savaşan Romanya ve Macaristan’ın yanısıra, Yunanistan ve Sırbistan’ın sürgündeki hükümet temsilcileriyle görüşmesi dikkatlerden kaçmamıştı. Ne var ki bu hükümetlerin hiçbiri etkili konumda değildi. Nitekim savaş biterken Ruslar, Yunanistan ve Yugoslavya dışındaki tüm Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerini işgal edince Türkiye korktuğu durumla karşı karşıya kaldı. 

    Bundan sonra Ruslar’ın Boğazlar ve Kars-Ardahan üzerindeki talepleri Türkiye’nin Batılı ülkelere yanaşmasıyla sonuçlandı. Yunanistan ile birlikte Marshall Yardımı’ndan pay alan Türkiye, Kore’ye asker gönderilmesi ve NATO’ya girilmesiyle Batı ittifakına dahil oldu. Sovyetler ile sınırdaş bir cephe ülkesi olması, Türkiye’deki anti-komünist faaliyetlere diğer ülkelerden daha fazla destek verilmesine yol açtı. Bu durum 1960’lardaki “sağ-sol çatışmaları”nın yükseltilmesinde ve sonraki istikrarsızlaştırma çabalarında birinci derecede rol oynamıştır. Ancak baskıların ilk ağır aşaması Kıbrıs Çıkarması’ndan, daha ağırı ise Soğuk Savaş’ın sona ermesinden itibaren gelmiştir. 

    İki dünya arasında Türkiye
    İzmir’deki Jüpiter füzeleri 1961-1962 yıllarında Çiğli’de ABD Hava Kuvvetleri’ne ait İzmir Hava Üssü’nde konuşlanmış, savaş başlığı takılı, operasyona hazır bir Jüpiter SM-78 füzesi. Kamuoyuna duyurulmadan yerleştirilen füzelerin daha sonra sökülmesi Türk kamuoyunda herhangi bir tepkiye yol açmamıştı.

    NATO süreci ve Jüpiter füzeleri 

    50’li yılların sonlarında Türkiye’nin ABD ve Rusya arasında kaldığı Jüpiter füzeleri krizi, yakın tarihimizdeki ibret verici hadiselerden biridir. Bu olayda pazarlık Türkiye’ye yerleştirilen füzeler üzerinden yapılmış ama Türkiye’nin bu konuda en ufak bir dahli ve söz hakkı olmamıştı. ABD 1958’de İngiltere’ye Thor füzelerini yerleştirdikten sonra, 1959’da Türkiye’de de çalışmalara başlayarak 1962’ye kadar çok uzun menzilli Jüpiter füzelerini konumlandırdı. Bunların amacı, o yıllardaki topyekun mukabele doktrini çerçevesinde SSCB’nin batısı ve Urallar’da bulunan Sovyet füze üslerini vurmaktı. O yıllarda Küba’da iktidara gelmiş olan yönetim ise Amerika ile ipler koptuktan sonra SSCB’den yardım istemiş, bu görüşmeler Raul Castro tarafından yürütülmüştü. Sonuçta Sovyetler’in yardım mukabilinde Küba’da kurdukları bir füze üssü tespit edilmiş, ABD Küba’ya yaklaşan ve füze taşıyan Rus gemilerini yoldan çevirmiş ve üssün sökülmesini dayatınca SSCB bunu Türkiye’deki füzelerin çekilmesi koşuluyla kabul etmişti. 

    İki dünya arasında Türkiye
    İki dünya arasında Türkiye
    İki dünya arasında Türkiye
    Küba-Türkiye füze krizi ABD, 1950’li yılların sonunda Rusların Küba’daki füze üssünün sökülmesini dayatınca, SSCB bunu Türkiye’deki füzelerin çekilmesi koşuluyla kabul etmişti.

    Kamuoyunun tuhaf sessizliği 

    İşin, bizim için en hafif deyimiyle “acayip” olarak nitelenebilecek kısmı asıl bundan sonra başladı. Türkiye, bu füzeler nedeniyle o dönemde çıkması muhtemel olan bir nükleer savaşta ilk hedef olacak ve önemli merkezlerinde hayattan iz kalmayacaktı. Bu nedenle füzelerin gitmesinden büyük bir sevinç duyulması gerekirdi. Kaldı ki, bunlar kamuoyuna duyurulmadan yerleştirilmişti. Konu öğrenildiği zaman ne kamuoyundan ne de Meclis’ten beklenen tepki gelmedi. Tam tersine füzelerin sökülmesinden dolayı üzüntü duyanların sayısı daha fazla gibiydi. Türk kamuoyu, tamamen iradesinin dışındaki bu pazarlıktan rahatsız olmamıştı. 1. Dünya Savaşı’na sadece üç kişinin imzaladığı bir gizli antlaşma ile girerek topraklarının üçte ikisini yitiren bir ülkede, bu olaydan sadece 48 yıl sonra yeni ve çok tehlikeli gizli antlaşmalara elle tutulur tepki olmaması, her türlü hayretin ötesindedir. 

    Ruslar füzelerini hemen çektiler ama Türkiye’deki füzelerin sökülmesi ancak bir yıl sonra, 1963 sonbaharında gerçekleşti. Türk kamuoyu o yıllarda ABD şemsiyesi altında rahat edeceğini düşünüyor olmalıydı. 

    İki dünya arasında Türkiye
    Kıbrıs Harekatı 20 Temmuz 1974’te başlayan 1. Kıbrıs Barış Harekatı, Türk-ABD ilişkilerinde, özellikle silah alımı konusunda büyük krize yol açmıştı.

    Ne var ki ertesi yıl kimbilir kaçıncı kez alevlenen Kıbrıs bunalımı ve Johnson mektubu her şeyi değiştirmeye başlayacaktı. ABD Başkanı Lyndon Johnson’un küstah bir üslupla gönderdiği ve Amerikan silahlarının Kıbrıs’ta kullanılamayacağını ileri süren mektubu gerçek bir gözaçıcı oldu. Türkiye kendi platformlarını kendi kaynaklarıyla hazırlamaya başladı. 1965’ten itibaren çıkarma filosu inşaına geçildi ki, 1974 çıkarması ancak bunlarla mümkün olabilmiştir. Aksi halde, askerleri gemilerden filikalarla sahile taşımak zorunda kalacaktık. 

    İlk çıkarma teknelerimiz yeterince hızlı değildi ve bu nedenle takviye birliklerinin intikali yavaş oldu ama, artık ABD ile ortaklığın niteliği anlaşılmış ve zihniyet değişmeye başlamıştı. Tabii bu arada korvet ya da fırkateyn sınıfı sayılabilecek Peyk ve Berk refakat gemilerinin inşaı da önemli bir adım oldu. Keza ordu helikopter alayının teşkili ve C-160 nakliye uçağı filolarının satın alınması da bu operasyonun hazırlıkları arasında sayılmalıdır. 

    İki dünya arasında Türkiye
    Amerikan üsleri kapatılıyor ABD’nin Kıbrıs çıkarmasını öne sürerek başlattığı silah ambargosu, Türkiye’de büyük tepkiye yol açmıştı. 1975 Temmuz ayında Demirel hükümeti, NATO’ya hizmet veren İncirlik ve Beldibi hariç, Türkiye’deki tüm ABD üslerini kapatmıştı. 

    Kıbrıs Harekatı’ndan ABD amborgosuna 

    1974 Kıbrıs Harekatı sonrasında Türkiye’ye uygulanan ABD ambargosu sırasında elimizdeki uçaklar eskimiş, yedek parça stoğu azalmış, birçok malzemenin idamesi güçlükle sürdürülebilir hâle gelmişti. Ambargo, Türkiye’yi Kıbrıs’ta tavize zorlamak ve Yunanistan’ın NATO’ya tekrar girmesini veto etmekten vazgeçmesini sağlamak için ABD tarafından 1975’in Şubat ayında başlatıldı. İşte bu koşullarda bugün yüzlerce silah, elektronik savaş ve haberleşme sistemi üretmekte olan ASELSAN kuruldu ve o tarihten beri sürekli gelişerek uluslararası itibar sahibi bir kurum oldu. Askerî elektroniğe önem verilmesinin bir diğer nedeni de Kıbrıs Harekatı sırasında büyük bir elektronik haberleşme ve istihbarat açığının ortaya çıkmış olması ve başta Kocatepe muhribinin batırılması olmak üzere sayısız sıkıntı yaşanmasıydı. 

    1975’te başlatılan ABD ambargosunun en çarpıcı konusu, 1974’te envantere girmeye başlamış olan F-4 Phantom uçaklarının teslimatının durdurulmasıydı. İlk planda 40 uçak sipariş verilmiş, Şubat 1975’e kadar bunların 22 tanesi gelmişti. Geri kalan 18 uçak, ancak ambargonun kaldırıldığı 1978’de filolarına katılabildi. Böylece Türkiye, Sultan Osman ve Reşadiye zırhlılarından sonra, parası ödenmiş platformlarına el konulmasıyla bir kez daha karşılaşmış oldu. 

    İki dünya arasında Türkiye
    Evren dönemi ve Batı destekli terör 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren “Merak etmeyin General Rogers dostumdur, bize destek olacaktır” demişti. Halbuki Türk-Amerikan ilişkilerinde düzelme çok sathi olduğu gibi kısa süre sonra Batı destekli PKK terörü tırmandırıldı. Diğer yandan da radikal cemaat örgütlenmeleri gene Batı ülkelerinin desteğiyle yaygınlaştırıldı. 

    12 Eylül darbesinden sonra oldukça ilginç bir durum ortaya çıktı. NATO kendi üyesi Türkiye’ye ambargo uyguluyor ve o dönemde esas tehdit olan Varşova Paktı’na karşı kendi savaş gücünü baltalıyordu. Bu durum ambargonun kalkmasında etkili oldu. O dönemde NATO’dan çıkmış olan Yunanistan’ın pakta dönmesine izin vermeyen Türkiye de, 12 Eylül darbesinin hemen ertesinde vetosunu kaldırdı. Kendisini devlet başkanı ilan etmiş olan Kenan Evren “Merak etmeyin General Rogers dostumdur, bize destek olacaktır” diyerek itirazları susturdu. Halbuki ilişkilerde düzelme çok sathi olduğu gibi kısa süre sonra Batı destekli PKK terörü tırmandırıldı. Diğer yandan da radikal cemaat örgütlenmeleri gene Batı ülkelerinin desteğiyle yaygınlaştırıldı. Görünüşte Türk-Amerikan ilişkileri normalleşmişti ama kısa sürede gene gerginleşecek, teröre verilen destek artarak ve açık hale dönüşerek sürecekti. 

    İki dünya arasında Türkiye
    70’li yılların ortasında faaliyete geçen Aselsan o tarihten beri sürekli gelişerek uluslararası itibar sahibi bir kurum oldu. Aselsan EyeLr S termal kamera. 

    Bu sırada bir başka örtülü ambargo gündeme geldi. NATO’dan Türkiye’ye tahsis edilen cephane ve malzemelerin yıllık kotalara tâbi tutulması, özellikle hava harekatının sınırlı kalmasına yol açtı. İlerleyen yıllarda bu konudaki komplikasyonlar artarak devam etti. Güneyimizdeki devletlerin yıkılarak yeni oluşumlara kapı açılması için Batı ülkelerinin müdahaleleriyle karşılaşması başlı başına ayrı bir konudur. 

    Bugünkü F-35 ve S-400’lerle ilgili meseleyi sadece Türkiye bakımından değil, bölgede yaratılmak istenen yeni güçler dengesinin baskı ve pazarlıkları çerçevesinde değerlendirmek uygun olacaktır. Tarih, olaylara bakarken bize yeterince karşılaştırma malzemesi sağlıyor. 

    TÜRKİYE TOPRAKLARI

    Kader coğrafyası: Varoluş ve bedeli

    Ülkeler iyisiyle-kötüsüyle coğrafyanın dikte ettiklerine boyun eğmek zorundadır. İngiltere ada olmasından yararlanıp 1000 yıl boyunca istila edilmeden rahatça dışa dönerek yayılırken, üç büyük imparatorluğun arasında kalan Polonya, tarihte üç kez paylaşılmış, sınırlarına sahip çıkamamış, hatta sürekli değişen sınırları dahi belirsiz kalmıştır. 

    Her ülkenin tarihi, coğrafyasının bir uzantısı veya türevidir. Yaşadığımız topraklarda son 2 bin yıl boyunca sırasıyla Roma-Doğu Roma (Bizans) ve Osmanlı egemenliği başat olmuş, diğer güçler kimi zaman müdahale etmişlerdir. Persler, Araplar, Haçlılar, Sırplar, Bulgarlar, Moğollar bunların başında gelir. Önce Bizans, sonra Osmanlılar tehditlere karşı önce kendi güçleriyle, zayıfladıktan sonra da ittifaklar kurarak direnmeye çalıştılar. Batıdan gelen tehdide karşı Anadolu’dan, doğudan gelen tehdide karşı Trakya ve Balkanlar’dan güç toplayıp karşı durdular ve ayrıca bedeli çok ağır olsa da ittifak peşinde koşup yalnız kalmamaya çalıştılar. 

    Bu politikayı sürdürmeyi başaramadığımız Balkan Savaşı’nda felakete uğradık. Bu miras o kadar köklüdür ki, ne Türkiye Cumhuriyeti ne de herhangi bir başka devlet tarafından reddedilemez. Bir anlamda, bu topraklarda yaşamanın bedelidir. 1000 yıldır bu bedeli ödüyoruz. Tarih, daha da ödeyeceğimize işaret ediyor. 

    GÜNCEL DURUM

    ABD’nin tutumu ve S-400 bahanesi

    Beşinci nesil F-35’ler savaş uçağı olarak uzun süre Hava Kuvvetlerimizin ana muharebe uçağı olan üçüncü nesil F-4 Phantom uçaklarının yerini almak üzere planlanmış, hatta Türkiye bunun ortak üretim projesine katılarak çeşitli kısımlarının imalatçısı olmuştu. Böylece, dördüncü nesil F-16’lar ile F-35’lerden oluşan bir hava gücü teşkil edilecekti. 

    Ne var ki, son yıllarda ABD-Türkiye ilişkilerini bozan bir dizi olay gelişti. Irak ve Suriye’de ABD’nin terör örgütlerini desteklemesi; bu amaçla yıllardır örtülü silah ambargosu uygulaması; Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin çıkarlarının tanınmaması ve 15 Temmuz darbe girişimi, bunun başlıca unsurlarıydı. Nitekim yıllardır Patriot füzeleri konusunda da zorluk çıkarmakta, bunun düşük kapasiteli versiyonlarını önümüze sürmekteydi. Bunun üzerine Türkiye S-400 füzeleri alımına yöneldi. ABD, bu füzelerin F-35’lerin özelliklerini açığa çıkaracağını öne sürerek teslimat için Rus füzelerinden vazgeçme şartı getirdi. Ne var ki, S-400’ler olmasa dahi F-35 teslimatı için başka bahane bulunacağı ABD politikalarının sürekliliğini inceleyen uzmanlar tarafından ifade edilmektedir. 

    SON 106 YILIN DÖNÜM NOKTALARI

    ‘Sözde dostlar’ ve düşmanlar arasında Türkiye

    Türkiye’nin yakın tarih boyunca maruz kaldığı sürekli baskı ve müdahalelerin listesi çok uzun. Sadece Avrupa Birliği veya Birleşmiş Milletler aracılığıyla yapılanlar dahi gayet detaylı listeler oluşturur. Bu süreçte savaş ve diplomasiyle ilgili öne çıkan en kritik hadiseler… 

    İki dünya arasında Türkiye

    8 ŞUBAT 1914: Doğu Anadolu’nun Avrupalı iki genel müfettiş tarafından yönetilmesi için Rusya tarafından zorlanan antlaşma Osmanlıların korkulu rüyası olmuş, ancak savaş sayesinde uygulanmamıştır. Bu uygulamanın engellenme isteği, Osmanlıları savaşa iten en temel etkenlerden birisidir; zira bu takdirde Doğu Anadolu’nun (Makedonya örneğinde olduğu gibi) yitirilmesi muhtemeldi. Mayıs’ta bu görevlere atanan Norveçli Hoff ve Hollandalı Westenek, savaş çıkınca bölgeye gelemediler. Aynı tarihte Ruslar, Boğazlar’ı işgal için askerî komisyon kurmuşlardı. 

    19 MART 1914: İngiltere ve Almanya arasında imzalanan petrol antlaşmasıyla, 1911 mutabakatı ve 1912 antlaşmalarıyla Osmanlılar’a Irak petrollerinden ayrılan pay iptal edildi; hisseler Deutsche Petrol ile Anglo-Saxon Petroleum Co. arasında paylaşıldı. Yani, Osmanlıların bu coğrafyadan çıkarılacağı üzerine antlaşmaya varıldı. Beş ay sonra savaş çıktığı zaman, İngiltere hâlâ Osmanlı donanmasının, Almanya da ordunun resmî ıslah heyetlerini teşkil etmekteydi! 

    11 EYLÜL 1913-15 HAZİRAN 1914: Bu tarihler arasında Avrupalı büyük devletler kendi aralarında yaptıkları bir dizi antlaşmayla Anadolu dahil Osmanlı Devleti’nin paylaşımını tamamladılar. Savaş çıkıp da ülkeler rakip bloklara ayrılınca antlaşmalar değişecek, savaş sırasında Sykes-Picot ve St. Jeanne de Maurienne gibi yeni antlaşmalar yapılacaktı. 

    9 EYLÜL 1914: Osmanlı hükümeti kapitülasyonların kaldırıldığını ve bunun 1 Ekim günü itibariyle geçerli olacağını yabancı elçiliklere bildirdi. O sırada birbiriyle en kanlı muharebeleri yürütmekte olan Almanya, İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya-Macaristan ve İtalya hükümetleri derhal biraraya gelerek bunu müştereken protesto ettiler, kararın geçerli olamayacağını bildirdiler. Osmanlı hükümeti geri adım atmadı. Bunu Lausanne’da tekrar gündeme getirecekler ve tabii kabul ettiremeyeceklerdi. 

    4 MART-10 NİSAN 1915: Bu tarihler arasında yapılan görüşmelerle İngiliz ve Fransızlar Ruslar’ın Boğazlar üzerindeki taleplerini isteksizce de olsa kabul ettiler. Ruslar o dönemde müttefiklerinin Çanakkale’yi aşıp kendi tarihî hedefleri olan İstanbul’u işgal etmelerinden endişe duymaktaydı. Bunun gerçekleşmemesinin 2.5 yıl sonra Rus Çarlığı’nın yıkılmasına yol açacağını o günlerde kimse hayal dahi edemezdi. 

    1915-17 ARASI: Almanlar bu süre zarfında Osmanlı Devleti’nin İran’daki çabalarını istisnasız her fırsatta baltaladılar; bunun için İngiliz ve Ruslara avantaj sağlanmasına göz yumdular; Osmanlıların yetiştirdikleri unsurları dağıtttılar; ellerinden gelen her türlü düşmanlığı sergilediler, hatta bu amaçla Sünni düşmanlığını kışkırttılar. Türklerin bu coğrafyada etkin olmasını hazmetmeleri mümkün olmamıştır. 

    19 MART 1945: Rusya, Türkiye’ye bir nota vererek 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nı feshetti. 7 Haziran’da toprak, 8 Ağustos ve 24 Eylül 1945 tarihlerinde Boğazlar’da üs istedi. 

    17 TEMMUZ 1945: Stalin bu tarihte başlayıp 2 Ağustos’a kadar süren Potsdam Konferansı sırasında Türkiye üzerindeki taleplerini dile getirdi ama, savaş boyunca birçok kez tekrarlandığı gibi, o dönemdeki müttefiklerine kabul ettiremedi. Özellikle İngiltere buna karşı tutum aldı. 

    13 HAZİRAN 1964: Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, ABD Başkanı Johnson’un “Kıbrıs’a müdahale durumunda Türkiye’yi Rusya’ya karşı savunma yükümlülüğünden vazgeçeceklerini ve zaten burada ABD silahlarının kullanılamayacağını” ifade ettiği mektubuna, ittifakın yükümlülüklerini hatırlatarak yanıt verdi. İnönü ayrıca yaptığı bir açıklamada “…eğer haklılığımız teslim edilmezse bu sistem yıkılır, yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünyada yerini alır” cümlesini kullandı. 

    17 ARALIK 1974: ABD Senatosu’ndan bir gün sonra Temsilciler Meclisi de Türkiye’ye silah ambargosu kararı aldı ve askerî yardım askıya alındı. Uygulama 5 Şubat 1975 tarihinde başladı. 

    2 EKİM 1992: Ege’de yapılan Kararlılık Gösterisi tatbikatında Amerikan gemisinden atılan iki adet Sea Sparrow füzesi Muavenet gemisine isabet etti. Kaptan dahil 5 denizcimiz şehit oldu, 22 asker yaralandı, gemi kullanılamaz hale geldi. Bu füzelerin yanlışlıkla atılması imkansızdı. “At ve unut” sınıfından olmayan füzelerin hedefe kadar yönlendirilmesi ve altı aşamada hazırlanması gerekiyordu. Bu ABD’nin gözdağı mesajıydı. 17 Şubat 1993 tarihinde meydana gelen, Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’in uçağının düşmesi ve 6 kişinin şehit olması hadisesi de gerekli tahkikat yapılamadığı için halen karanlıktadır. 

    4 TEMMUZ 2003: Çuval Vakası! Amerikan askerleri Kuzey Irak’ta görevli bir askerî timimizi tutuklayarak terörist muamelesi yaptı ve fotoğraflarla birlikte basına yansıttı. Bu hadise de, birçok başka örnekte olduğu gibi açık bir psikolojik savaş operasyonuydu. Zira TBMM dört ay önce “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi”ni az farkla da olsa reddetmişti. 

    2010’daki Mavi Marmara hadisesi Türkiye-İsrail ilişkilerini gerginleştirirken, o dönemde Türkiye’nin acil gereksinimi olan Heron İHA’larına teknik destek verilmediği gibi, bir yandan az sayıdaki aracın etkin çalışması da önlendi; diğer yandan elde edilen istihbarat terör gruplarına iletildi! Esasen yer istasyonu da yetersizdi. Aynı dönemde ABD’den istenilen Predator İHA’ları konusunda da gelişme olmadı. Keza, o dönemde çok gerekli olan hassas mühimmat gönderilmesi de büyük ölçüde azaltıldı. ABD ve NATO sözde müttefik Türkiye’nin teröre karşı operasyonlarını böylece kısıtlamış oldu. Bunun üzerine Türkiye kendi İHA’larını başarıyla geliştirerek bu alanda dışa bağlı olmaktan kurtulduğu gibi, neredeyse en ileri ülkeler arasına girdi. Bu arada NATO ülkelerinden gelen özel birliklerin Irak ve Suriye’de Türkiye karşıtı güçlere özel eğitim verdiği gözlemlendi. Bu güçler çok büyük miktarda malzeme desteği aldılar. 

    26 MART 2016: ABD hükümeti İncirlik üssündeki ailelerin geri dönmesini ve Adana’daki sivil personelin azaltılmasını emretti; buradaki personel ve uçakların sayısı da azaltıldı. Keza burada bulunan nükleer savaş başlıklarının Romanya’daki Deveselu üssüne taşındığına dair haberler çıktıysa da, bu konuda net bilgi sağlanamadı, herhangi bir resmî açıklama yapılmadı. Bunun PKK’nın organize ettiği “Hendek savaşları” ve 15 Temmuz kalkışmasının hemen öncesine denk gelmesi dikkatlerden kaçmadı. 

    10 EYLÜL 2017: Alman hükümeti İncirlik üssünden tümüyle çekileceğini açıkladı ve ayrıca Türkiye’ye büyük çapta silah sevkiyatını durdurduğunu ifade etti. Bu çerçevede Altay tanklarında kullanılacak motorların imali için yapılan girişimler de iptal edildi. 

  • Türk grafik sanatının son 60 yılıydı

    Türk grafik sanatının son 60 yılıydı

    Grafik tasarımının büyük ustalarından Yurdaer Altıntaş’ı geçen ay, 24 Temmuz’da kaybettik. Bu kayıp hem bizzat kendisini tanıyıp sevenlerin hem de yapıtına hayranlık duyanların yüreğinde doldurulamaz bir boşluk yaratacak hiç kuşkusuz. Türkiye grafik tasarımının 60 yıllık kesintisiz bir manzarasını sunan meslek hayatını yeteneğiyle, kendisi olma cesaretiyle ve işine duyduğu saygıyla yüceltmeyi başaran uluslararası bir sanatçıydı Yurdaer Altıntaş. Dolu dolu ve tavizsiz yaşadığını, dolu dolu ürettiğini bilmemiz belki de tek tesellimiz. Temmuz ayında, vefatından hemen önce Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Yurdaer’i Anlatmak-Yurdaer Altıntaş’ın Yapıtlarına Bir Bakış isimli kitaptan yaptığımız seçkiyle, ustayı bir kez daha görüyor, dinliyoruz. Saygıyla… 

    “YURDAER ALTINTAŞ’IN 80. YAŞI NEDENİYLE ULUSLARARASI ÇAĞRILI AFİŞ SERGİSİ”NDE, MEHDİ SAEEDİ’NİN AFİŞİ ÖNÜNDE, 2015. 

    “… Zaten 1960-70 arası, Türk tiyatrosunun altın dönemi. Kenterler hafta sonu iki farklı oyun oynuyorlar, sabah da gelecek oyunun provasını yapıyorlar. Müthiş bir tempo. Bilet bulamıyorsun. Oyunlar arttıkça duvarlar benim afişlerimle doluyor. Elmadağ’daki tahta panolarda asılı 100×140 cm afişler, neredeyse kişisel afiş sergim gibi…” 

    “APTAL KIZ” TİYATRO OYUNU AFİŞİNİN ORİJİNALİ, KAĞIT ÜZERİNE GUAJ, 100X140 cm., 1961. 

    BUGÜN GİT YARIN GELTİYATRO OYUNU İÇİN AFİŞ, 100X140 cm., 1966. 

    “MARY MARY” TİYATRO OYUNU AFİŞİNİN ORİJİNALİ, KAĞIT ÜZERİNE GUAJ, 100X140. cm., 1962. 

    “1970’li yıllarda tiyatrolar afiş yaptırmaz oluyorlar. Dormen Tiyatrosu kapanıyor. Ajanslarla da flört etmiyorum. Zaman bol. Belki ilerde nasıl olsa değerlendiririm diyerek Karagöz figürleri resmetmeye başlıyorum. Tiyatro sonrası Karagöz… Çok da ters düşmüyor açıkçası…” 

    ”ÇELEBİ”, KARAGÖZ TİPLEMELERİ RESİMLEME, KAĞIT ÜZERİNE SULUBOYA 23X50 cm., 1969. 

    SALINCAK”, KARAGÖZ OYUNLARI RESİMLEME, KAĞIT ÜZERİNE SULUBOYA, 46X22 cm., 1970. 

    ÇENGİ”, KARAGÖZ TİPLEMELERİ RESİMLEME, KAĞIT ÜZERİNE SULUBOYA, 23X50 cm., 1969. 

    “… Bu sefer Nasreddin Hoca fıkraları yapıyorum takvim için. Tabii şu çıkıyor ortaya; resimlemeye çok uygun olmasına karşın, o güne kadar hiçbir grafik sanatçısı Türk folkloruna eğilmemiş. Oysa yayılması lazım. Karagöz ve Nasreddin Hoca gibi Dede Korkut efsanelerini de resimliyorum…” 

    GÖL MAYA TUTAR MI?”, NASREDDİN HOCA FIKRALARINDAN RESİMLEME, KAĞIT ÜZERİNE SULUBOYA VE YAĞLI PASTEL, 30X35 cm., 1971. 

    “DELİ DUMRUL ÖYKÜSÜ”, DEDE KORKUT RESİMLEMELERİ, KAĞIT ÜZERİNE SULUBOYA VE YAĞLI PASTEL, 45X23 cm., 1977. 

    “1989’da Galeri MD’de “Yurdaer’in Melekleri” başlıklı bir sergi açıyorum. Kadınlardan çok erkeklerle ilgili bir sergi. Kadına salt cinsel açıdan bakan erkeğin eleştirisi, onları açık seçik ortaya koymak işte. Bana sergiyi gören kadınların çok kızacağı söyleniyor ama en çok da onlar beğeniyor…” 

    “YURDAER’İN MELEKLERİ”, RESİMLEME KAĞIT ÜZERİNE YAĞLI PASTEL, SULUBOYA VE KOLAJ, 47X67 cm., 1989 

    “YURDAER’İN MELEKLERİ”, RESİMLEME KAĞIT ÜZERİNE SULUBOYA VE KOLAJ, 59X44 cm., 1989. 

    “YURDAER’İN MELEKLERİ”, RESİMLEME KAĞIT ÜZERİNE SULUBOYA VE GUAJ, 29X41 cm., 1987. 

    “Ardından ‘Surname-i Hümayun’. Bu minyatürler yapılmış, edilmiş. Bu bir resimlemedir. Ben de tasarımcı olarak bu resimleri başka türlü ele alsam nasıl olur diye kafaya takıyorum yine. Mizah katılabilir ama çok tehlikelidir mizah katmak. 60×80 cm tuval üzerine akrilik çalışıyorum. Esasen minyatürdür orijinalleri tabii…” 

    “ELEK YAPIMCILARI”, SURNAME-İ HUMAYUN RESİMLEME, TUVAL ÜZERİNE AKRİLİK, 60X80 cm., 2007. 

    “DENIZCİLER”, SURNAME-İ HUMAYUN RESİMLEME, TUVAL ÜZERİNE AKRİLİK, 80X60 cm., 2007. 

    “AT BİNİCİLER”, SURNAME-İ HUMAYUN RESİMLEME, TUVAL ÜZERİNE AKRİLİK,80X60 cm., 2008. 

    “(1990’larda) Uluslararası İstanbul Film Festivali’ne afişler yapmaya başlıyorum. O döneme kadar genel festival afişleri yarışma ile seçiliyordu, sonra yarışmadan sonuç alınamayınca benden isteniyor. Ben yarışmalar konusunda hep ısrarcıyım. Afiş yarışmaları yapılmazsa gençler kendilerini nasıl gösterecek?..” 

    “SİNEMANIN YÜZÜNCÜ YILI”, AFİŞ, 50X70 cm., 1995.

    “DAMGALI KADIN”, AFİŞ, 57X82 cm., 2004. 

    “ŞEHİR IŞIKLARI”, CHARLES CHAPLIN FİLM AFİŞİ, 50X70 cm., 2000. 

    “ ‘Yurdaerce’ diyorlar benim işlerime. Ama bu ne demek? Bilmiyorum. ‘Senin işini gördüğüm zaman imzan olmasa bile bu Yurdaer’indir diyorum ve doğru çıkıyor’ diyorlar. Bu nasıl oluyor, ben de bilmiyorum. Numara yapmamak mı diyelim buna; tamamen doğru bulduğum doğrultuda ve tamamen kendinden, birtakım etkiler altında kalmadan, birtakım özentilikler olmaksızın iş üretmenin sonucu belki de…” 

    “30. GRAFİK ÜRÜNLER SERGİSİ”, AFİŞ, 70X100 cm., 2011. 

    YURDAER ALTINTAŞ, “TİYATRO AFİŞLERİ VE KARAGÖZLER”, SERGİ AFİŞİ, 50X70 cm., 1987. 

    Bülent Erkmen’in cenaze töreninde yaptığı kısa konuşma

    “Bir hafta önce hastaneye, onu görmeye gittiğimde elimi tuttu ve bir şey söyledi, sesi çıkmadığı için uzun süre anlamadım, çevredekilerin yardımıyla sonunda anladım ki ‘İşin gücün yok mu senin?’ diyordu. Evet, işte Yurdaer buydu! Bütün hınzırlığıyla, coşkusuyla, tutkusuyla, doğru bildiğini doğrudan söylemesiyle, kızgınlıklarıyla ve inadıyla! Hayata bu inatla tutundu, inadına afiş yaptı, yaptıklarını inadına sergiledi, inadına öğrenci yetiştirdi, öğrencileriyle birlikte inadına yaşgününü kutladı, hatta onlarla daha fazla beraber olmak için bir yılda birkaç yaşgünü kutladı! Konuştu, yazdı, güldü, rakı sohbetlerinin aranılanı oldu, örgütledi, söylendi, kızdı, bağırdı… Sakin olduğunda neyin var derdim! Sonra sustu. Önce fısıldadı sonra tamamen sustu. Son anına kadar pırıl pırıl bir zihin açıklığıyla, o zihnin hapsolduğu bedenle gözümüzün önünde eridi, 24 Temmuz Çarşamba günü 12:28’de de gitti. Yurdaer’in yakın dostları olan Norgunk Yayınları’nın sahipleri dün Twitter hesabından bir öneride bulundu: ‘Yurdaer Altıntaş’ın adı bir rüzgara verilsin’. Evet, bir rüzgara Yurdaer’in adını vermek, yüzümüzü o rüzgara çevirmek”. 

    Yurdaer Altıntaş’ın yapıtını ve grafik sanatına bakışını daha iyi “anlamak” için editoryal çalışmasını Umut Altıntaş’ın yaptığı Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Yurdaer’i Anlatmak-Yurdaer Altıntaş’ın Yapıtlarına Bir Bakış” isimli kitaba başvurabilirsiniz. 

  • İstanbul’un ortasında, tertemiz plajlarda…

    İstanbul’un ortasında, tertemiz plajlarda…

    Caddebostan, Moda, Ataköy, Florya… Yüzen güneşlenen kadınlı erkekli insan kalabalıkları… Bir dönemin deniz hamamları, 1950’lerden itibaren yerlerini bikinilerle denize girilen plajlara bırakmıştı. Tabii İstanbul’un o yıllarda neredeyse her köşesinde rahatlıkla denize girilebilen pırıl pırıl plajlar vardı. 

    Temmuz, Ağustos ayları denilince aklımıza ilk düşen şeylerden biri de hiç kuşkusuz denizdir. Kendimi ilk bildiğim, yani ayrıntılarıyla anımsadığım çocukluk yıllarımda babam Edremit’in iskele mahallesi olan Akçay’da Denizyolları’nın acentesiydi. Bu bakımdan gözlerim bir deniz kıyısında açılmıştı diyebilirim. 

    Sadece 19 haneli ve nüfusu 100’ü geçmeyen küçük bir yerleşim yeri. Bir liman reisi, bir sahil sıhhiye memuru, bir gümrük muhafaza memuru, bir PTT memuru, bir bakkal, aynı zamanda meyhane olan kahvehane sahibi… Onların işyerleri ve aileleri… 

    Fransız kızlar temizlikte

    Fransız rövü kızları Açıkhava Tiyatrosu’nu plaja çevirmeden önce temizlik yapıyorlar. Bu temizliğin ardından tiyatronun taş zemininde kısa aralıklarla güneşlenmeye başlayacaklar. 

    Bunun dışında göz alabildiğine, uçsuz bucaksız bir kumsal. Yalınayak başıkabak kumsalda koşuşturan topu topu beş-on çocuğuz. Denizin derinleri yunusların, kıyı yanı ise biz çocukların. Babamın arkadaşı fotoğrafçı Fehmi Bey Amca, ağabeyimle benim dizimize kadar suyun içinde elele bir fotoğrafımızı çekmiş. Ağabeyim 10, ben beş yaşındayız o zamanlar. Onun ayağında donu var, ben Allah ne verdiyse… Çocukken çok utanırdım o fotoğraftan, saklamaya çalışırdım. 

    Annemin babası Yakacık’ta otururdu. Civan adında bir kedisi vardı anneannemin ev şenliği namına. İkinci bir ev şenliği olarak —özellikle yaz aylarında— zaman zaman beni, yani o günlerde en sevimli torunlarını yanlarına alırlardı. Lise çağlarında iki dayım vardı. Onlar Kartal’a inip plaja giderlerdi. Bir gün beni de yanlarına almışlardı. Süreyyapaşa Plajı’na gittik. Aman Allahım plaj neymiş! İlk defa orada görmüştüm. Denizin orta yerinde, bir örneğini Odeon markalı plakların göbeğinde gördüğümüz gazebo benzeri küçük bir adacık vardı (Sahil yolu yapıldıktan sonra “karada” kaldı). Çevresinde ise yüzen, güneşlenen bir yığın erkekli kadınlı insan… Şaşmış kalmıştım. 

    Rövüden plaja

     Rövü kızları yeni yeni Baruthane plajında. Ozan Sağdıç aynı araçta seyahat etmeleriye doğan tanışıklık sonucu, hanımları fotoğraf çekimine ikna etmeyi başarıyor. 

    Gel zaman git zaman, kader beni Kabataş Lisesi’nin yatılı öğrencisi yaptı. Birinci sınıfı bütünlemeye kalmadan doğrudan geçtim. İkinci sınıfta tek dersten çakmıştım. Sınav dolayısıyla İstanbul’a geldim. Doğal olarak okulda kalacağım. Bizim lisenin binaları Feriye sahil sarayları olarak bilinir… Bir de baktım ki okulun ön bahçesi olan rıhtım bölümü aile plajına dönmüş. Meğer yaz aylarında Milli Eğitim Bakanlığı mensuplarının her bir yandan gelen konuklarına evsahipliği edermiş bizim eğitim yuvamız. Mayolu genç kızlar filan sahil boyunca cevelân etmekte… Ne kadar da şenlikliymiş burası! Ondan sonra ben bütünlemeye kalmayı âdet edindim. 

    Deniz hamamları 1950’li yıllarda, Moda Plajı hâlâ tarihî deniz hamamları manzarasını korur gibiydi. 

    Caddebostan’da yaz kampları 

    Daha sonra İstanbul plajları neredeyse sürekli mekânım oldu. Yavaş yavaş şehrin gerçek plajlarını keşfetme çağım başlamıştı. Yıl 1956; yolum gazetecilikle çakıştı. İşim magazin fotoğrafçılığı. Beni görevli olarak o tür yerlere gönderiyorlar. Gitmem diyemezsin ki, görev… Bana verilen ilk işlerden biri Caddebostan’daki bir kız kampına aitti. Ankara’daki Türk-Amerikan Derneği, kız öğrenciler için bir yaz kampı düzenlemiş. Kampta nisbeten küçük yaşta kız çocukları da vardı, yetişkin genç kızlar da. Kamp yeri deniz kenarında, çok büyük bir bahçe içindeki yalı köşkü idi. Bu köşkün önü de tıpkı Kabataş Lisesi’ndeki gibi plaja dönüştürülmüştü. Denizin biraz açığına atlama rampası görevi gören bir duba demirlenmişti. 

    Amerikan Kız Kampı Caddebostan’daki Amerikan Kız Kampı’nda değişik yaş gruplarından kızlar denize giriyor. Kamp yeri, arka plandaki yalı köşkü. 

    Bir başka örnek: 1957’de şimdi Ataköy olarak anılan sahilde, eski Baruthane arazisinde yeni bir plaj açılmıştı. Açılışı dahil oradan ne çok fotoğraflar çekmiştim! 

    Yine o günlerde Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’na bir Fransız rövüsü gelmişti. Gündüz provasına gitmiştim. Seçkin rövü kızları kızgın güneş altında programlarının orkestralı provasını yapıyorlardı. Ortamı bronzlaşma adına uygun bulmuş olmalılar ki, önce oraları güzelce silip süpürüyor, ardından kısa aralıklarda bikinilerle taş zemin üzerine yatı yatıveriyorlardı. Prova bitince onları bir araca bindirip yeni açılan Baruthane Plajı’na taşımışlardı. Ben de aynı araca bindim. Küçük bir tanışıklık sayesinde bana plajda da cömertçe pozlar vermişlerdi. 

    Zorunlu banyo Plajda bir taşa bağlanıp zorunlu güneş banyosu yaptırılan bir eşek. 

    Zamanla İstanbul’daki birçok plajı görüp tanımam kısmet olmuştu. Hatta bu tanışıklık Kilyos ve Şile kıyılarına kadar uzanmıştı. Hatta bana 1970’lerde Turizm Bakanlığı’nca Türkiye’nin genelinde sahil kenarındaki tesisleri saptamak amacıyla bir görev bile verilmişti. Samandağı’ndan Karadeniz kıyılarına kadar bir tarama yapmıştım. Bizzat denize girip çıkmadım, tadına bakamadımsa da bol bol tanıklık etmiştim. Bol denizli, iyi tatiller efendim. 

    Bir gölge, üç beden Üç kişi bir plaj şemsiyesinin gölgesine en ekonomik biçimde sığışmaya çalışıyor. 
  • ‘Efendi’ hem hitaptır hem unvandır efendim!

    ‘Efendi’ hem hitaptır hem unvandır efendim!

    Osmanlı döneminde yerleşen ve günümüze kadar ulaşan en yaygın unvan olan ‘efendi’nin ifade ettiği anlamlar ve kullanım alanları… 

    Dilimizdeki “efendi” sözcüğü, Yunanca “avthentis”ten gelme; ama tarihin bir cilvesi olarak Türkçe haliyle yeniden Yunancaya geçmiş. Geç dönem Osmanlı Türkçesinde çok ilginç bir kullanımı var. “Efendim” veya “Efendimiz” biçiminde saygı duyulan herkes için, kendisinin eline bakanların kullandığı bir kelimedir [“velinimetim(iz) efendim(iz)” ya da yalnızca “efendimiz”]. Yanında çalıştığınız adamdan tutun da padişaha kadar kullanılabilir. 

    Bir de yüksek rütbeli herkese yazılan mektup ya da dilekçeler “efendim” formülüyle başlardı. Bu gibi kişiler kendi aralarında yazışırken de “efendim” sözcüğünü kullanırlar, önüne ve arkasına da kişinin rütbesine münasip başka sıfatlar koyarlardı (Başbakandan İçisleri Bakanına: “Utufetlu Efendim Hazretleri”; İstanbul Belediye Başkanından İçişleri Bakanına: “Devletlu Efendim Hazretleri”). 

    Bir unvan olarak kullanımı daha da ilginçtir. Bütün şehzadeler, veliaht da dahil “efendi” olduğu gibi (Abdülhamit Efendi, Reşat Efendi), bütün ilmiye mensupları ve din adamları için de bu sözcük kullanılırdı. Mahalle imamı da Ahmet Efendi, şeyhülislam da Ahmet Efendi’ydi. Öte yandan, ne kadar yüksek bir devlet memuru olurlarsa olsunlar bütün gayrimüslimler de efendi (Tahrirat-ı Hariciyye Kalemi Müdürü Sahak Efendi) olarak anılırdı. Bu çok önemli, zira Müslüman olmayanlar da bakan, vali veya büyükelçi olduklarında Müslümanlar gibi “paşa” olabiliyorlardı. Ancak Müslüman olmayan cemaatlerin dinî liderlerine tıpkı şeyhülislamlar gibi “efendi” diye hitap edilmiştir. 

    Abdürrahim Efendi 

    Sultan 2. Abdülhamid’in oğlu Şehzade Abdürrahim Efendi, Fausto Zonaro, 20. yüzyıl başları, Pera Müzesi. 

    Memurların en küçük rütbelileri de “efendi”dir; tıpkı Enver ve Mustafa Kemal Paşalar’ın babaları gibi. Belli bir rütbeden sonra “bey” oluyorlar, sonra da, eğer yukarıda verdiğimiz görevlere atanırlarsa, “paşa”. Söylediklerimizden anlaşılabileceği gibi, Müslüman olmayanlar “bey” olamazlar, efendilikten paşalığa geçerlerdi. Ancak 1909’da çıkan bir kanunla, sivil kökenliler için “paşa” sanı, bir tek başbakanlara verilir oldu. Örneğin Talât Paşa, 1917 Şubat’ında sadrazam olmadan önce “Dahiliye Nazırı Talât Bey”di. 

    Askerler için de durum aynıdır. Teğmenler ve yüzbaşılar Ahmet Efendi, binbaşıdan albaya kadar Ahmet Bey, sonra da “Ahmet Paşa”. 

    Bir de sayıları çok az olan “beyefendiler” vardı. Bunlar ya ilmiye kariyeri yaptıktan sonra din dışı bir sivil memuriyete geçmiş olanlar ya da yüksek memur çocuğu olmaları nedeniyle “bey” olup da ilmiye kariyerine girenlerdir (Sadrazam Haci İvaz Mehmet Paşa’nın oğlu Şeyhülislâm İbrahim Beyefendi). 

    İlginç bir gelişme de “beyefendi” sözcüğünün Cumhuriyet döneminde çok saygı duyulan kimseler (Bakanlar vs.) için kullanılır olmasıdır. Örneğin Başbakan Adnan Menderes’ten söz eden Demokrat Partililer kendisine “Adnan Bey” demezler, “Beyefendi” derlerdi. 

    Sivil topluma gelince… Konumuzu payitaht İstanbul’da kullanılan Türkçeyle sınırlayacak olursak, bütün küçük esnaf “efendi”ydi (Tütüncü Mehmet Efendi). 20. yüzyılın ortalarına kadar kullanılan bu unvan, neredeyse 1960’lara kadar taksi ve dolmuş şoförleriyle tramvay vatmanları için de geçerliydi. Aşağı yukarı aynı sıralarda “efendi”liğe terfi eden apartman kapıcılarına 20. yüzyıl ortalarına kadar “ağa” dendiğini okurlarımız eski gazete haberlerinden saptayabilirler. Aynı unvan, sivil dünyada bahçıvanlar, askerî düzende ise çavuşlar için geçerliydi. 

    ‘Elçiye zeval’ …olmaz!

    “Elçiye zeval olmaz” ve “Allah devlete millete zeval vermesin”deki “zeval” kelimesi “yokolma” anlamında kullanılıyor. Oysa kelime, “güneşin ulaştığı tepe noktası” anlamına gelir. 

    NECDET SAKAOĞLU

    Günümüzde belki yaşlılardan duyulabilen eski deyimler vardır. “Allah devlete millete zeval vermesin”, “elçiye zeval olmaz/elçiye zeval yok” bunlardan. Her ikisini de yerinde ve doğru kullandığımız söylenemez. 

    Sözlükler “zeval”i Arapça gösteriyor. “Zâil” gibi bir-iki örnek dışında türevleri yok. Arapçaya daha eski dillerden katılmış olabilir. Farsçanın, Arapçanın Türkçeyi istila ettiği evrelerde zeval de bir dilekle, bir atasözünde öğe olmuş. “Zeval vakti” (öğle), “kable’z-zeval” (öğleden önce), bâde’z-zeval (öğleden sonra), “zevalî saat” (alafranga), doğrudur. Buna karşılık zeval kelimesi eski birçok deyimde çarpıtılmış ve “yokolma” anlamında kullanılmıştır: “İlim ve kemal zeval-pezir değildir” (yokolmaz); “Dünya zeval bulur, ahiret bakidir”; “zeval-pezir” (yokolucu); “zeval-i nâ-pezir” (fani olmayan, sonsuz); “ser’i-üz-zeval (dayanıksız, yokolan, gelip geçici); bî-zeval (ölümsüz!) 

    Dünyanın çevresini hesaplayan 3. yüzyıl biliminsanı Eratosthenes güneşin ulaştığı en yüksek noktadan, “zeval”den yararlanmıştı. 

    Dertli de bir beytinde: “İkbâle zeval erse ne var sende kemal var /Mağrur-ı kemal olma ki ardında zeval var” demiş. Merhum Nihad Sami Banarlı, bir edebiyat dersimizde Yahya Kemal’in “Sonbahar” şiirinde geçen “zeval”i (“Her gün sürüklenip yaşamak ruha bâr olur/ İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu / Bir başka musikiye geçiş farzeder bunu / Teslim olunca va’desi gelmiş zevâline / Benzer cihana gelmeden evvelki hâline”) sormuş birkaçımız birden “ölmek, yokolmak” demiştik! Yanlışlarımızı bize düzelttiren bu müstesna öğretmen: “Bakınız tepe noktasında!” diyerek pencereden güneşi işaret edip gülümsemişti. Bu “bilmiyorsunuz, öğrenin!” demekti. Bizi araştırmaya yöneltmek için böyle “iham”lara başvururdu. Öğrendik: Yaz-kış her gün güneşin ulaştığı tepe noktası, öğle anı “zeval”dir (Fr. Midi). 

    Mehmet Âkif, Safahat’ta “Zevali beş geçe Boston’dan ayrılınca tren” demiş. Güneşin doğuşu, yükselişi, ufka inip-batışı “zeval” ile devletin kuruluşu, yükselişi, yıkılışı arasında benzerlik kuran bilge, bu deyimle “devlet-millet yaşamında zeval/zirve aşılırsa, yıkılış gelir” uyarısında bulunmuş. A. N. Asya da, “Tanrım dünyada yiğitlik / Erlik zeval bulmaz olsun” dizelerinde, kelimeyi yine doğru anlamıyla kullanmış. 

    Sonuç: “Zeval”, güneşin dünyaya göre dikildiği en yüksek konum. “Zeval” konusunu ilk çalışanlardan biri ilkçağ bilgini Eratosthenes’di (öl. MÖ 192) kuşkusuz. Sonraki laf anlamazlar, zirve anlamındaki “zeval”e daha yaygın bir “yokolma” anlamı yüklemişler. 

    Peki “elçiye zeval olmaz”a ne demeli? Bu atasözündeki “zeval” de dokunulmazlık çağrıştırıyor ve yukardaki örnekteki gibi kelimenin gerçek anlamıyla herhangi bir ilgisi yok. 

    ‘Allah rahmet eylesin’

    Definden sonra söylenir

    Bilindiği gibi “Türkiye Devleti” ya da “Türkiye Cumhuriyeti” demeleri gerekirken “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” diyerek siyasal cehalet sergileyen politikacılarımızı, ölüm haberleri üzerine Allah’tan rahmet dilerken duyuyoruz sık sık. Ölüm haberinin ardından, “Allah taksiratını affetsin”, “Allah günahlarını affetsin”, “Mekânı cennet olsun” vs. denir. “Allah rahmet eylesin” tabiri ise “ancak ve ancak definden sonra” kullanılır. Bugün maalesef devletin tepelerinden askeriyeye birçok lider veya kurum, bir ölüm veya şehit haberi gelir gelmez sosyal medyadan “Allah rahmet eylesin”i yazıveriyor! 

    Müslüman olmayanlar için ise “Toprağı bol olsun” denirdi ve hâlâ da öyledir.