Etiket: Sayı: 62

  • Bab-ı Âli kitapçılarının unutulmaz amblemleri

    Bab-ı Âli kitapçılarının unutulmaz amblemleri

    Türk edebiyatının büyük isimlerinin eserlerini basarak onları ölümsüzleştiren Bab-ı Âli yayıncılarının büyük bir kısmı günümüzde yok. Onlar, bir çeşit firma bilgisi gibi kabul edilebilecek, özel olarak üretilmiş, güzel tasarımlı amblemleriyle yaşıyor. 

    İstanbul basınının kalbi Bab-ı Âli Caddesi’ne 19. yüzyılın sonlarında yerleşen kitapçılar kültür hayatına büyük katkılar yapmışlardır. Türk edebiyatının büyük isimlerinin eserlerini basarak onları ölümsüzleştiren bu yayıncıların büyük bir kısmı günümüzde yoktur. Zaten Bab-ı Âli yayıncılığı diye bir olgu da artık sözkonusu değildir. 

    Tarihe, edebiyata, sosyal hayata, hukuka, fen bilimlerine, eğitime, güzel sanatlara, siyasete, bilime dair ne varsa yayımlayan Bab-ı Âli kitapçıları, bastıkları bu kitapların üzerine kimi zaman mühür şeklinde, kimi zaman sayfanın üstüne yapıştırılan bir etiket olarak ve kimi zaman da sayfanın alt veya sol üst köşesinde, sayfa düzeni içinde, kendi amblemlerini (logo) kullanmışlardır. 

    Bir çeşit firma bilgisi gibi kabul edilecek bu amblemler özel olarak üretilmiş, güzel tasarımlar şeklinde karşımıza çıkar. Basit olanları da bulunmakla birlikte, yayınevine ait özel bilgiler içerirler ve tasarımları da hoştur. Kitapçı ve yayıncı adına hazırlanmış bu logoları günümüzde toplamak çok güçtür. 

    Bizden önce oluşturulmuş, kitap meraklıları tarafından biriktirilmiş bu koleksiyonlardan küçük bir seçki sunuyoruz. Bu konuda Şevket Rado tarafından oluşturulmuş bir özel defteri yayına hazırladığımızı belirtip, elimizdeki malzemenin büyük bölümünü hediye eden arkadaşımız Sahaf Bahtiyar İstekli’ye de sonsuz teşekkürlerimizi sunalım. 

     Ahter Kütübhanesi Bâb-ı Âli Caddesi / Librairie Akhter, Rue S. Porte. 
    Matbaa ve Kütübhane-i Cihan, Darü’l- Hilâfet-ü’l-Âliyye. 
    Kasbar, Matbaa, Kütübhane ve Mücellidhanesi / Bâb-ı Âli Caddesinde Numro: 23 ve 25 ve 27 / Librairie Kasbar. 
    Kütübhane-i İrfan, Bab-ı Âli Caddesi Nümero: 5 / Librairie Urfan. 
    Şirket-i Mürettibiye Kütübhane ve Matbaa. 
     Osmanlı Meşrutiyet Kütübhanesi, Ahmed Celaleddin bin Hâfız Osman. 
    Kitapcı Arakel, Bâb-ı Âli Caddesi / Arakel K. Tozlian. 
  • Yakın tarih üzerine bir otorite: Numan Taş

    Yakın tarih üzerine bir otorite: Numan Taş

    Türkiye’de geçirdiği 20 yıl boyunca, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün en renkli simalarından biri olan Norman Stone, 19 Haziran’da hayatını kaybetti. Arkasında pek çok polemikle birlikte, yakın tarih literatürünün en önemli eserlerinden sayılan çalışmalarını ve yüzlerce öğrencisinin belleğine kazıdığı silinmez izler bıraktı. 

     Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne 1995-1996 akademik yılının güz döneminde yeni bir isim katıldı. Oxford Üniversitesi’nde Yakınçağ Tarihi dersleri vermiş, Margaret Thatcher’a dış politika danışmanlığı ve metin yazarlığı yapmış, iğneleyici bir üslupla kaleme aldığı yazılarıyla birçok polemiğin öznesi olmuş olan bu isim, Norman Stone’dan başkası değildi. Türkiye’de geçirdiği 20 yılın ardından Budapeşte’ye yerleşen Norman Stone, 19 Haziran 2019’da hayata gözlerini yumdu.

    Stone, 8 Mart 1941’de Alman Hava Kuvvetleri’nin ağır bombardımanı altındaki Glasgow’da doğdu. 2. Dünya Savaşı pek çok çocuk gibi Norman’ı da, henüz 1 yaşını doldurmadan babasız büyümeye mahkum etti. Glasgow Academy’den mezun olduktan sonra devam ettiği Cambridge Üniversitesi’nden, 1965’te tarih alanında yüksek lisans derecesi alan Stone, Orta Avrupa tarihi üzerine yaptığı çalışmalarını Viyana ve Budapeşte’de sürdürdü. Çok geçmeden Cambridge Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak döndü ve 1984’te Oxford Üniversitesi’nde yakınçağ tarihi dersleri vermeye başlayana kadar orada çalışmaya devam etti. 

    Akademik kariyeri boyunca ortaya koyduğu en önemli eseri olan ve Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’ni ele aldığı The Eastern Front 1914-1917 (1975) ile Wolfson Tarih Ödülü’nü aldı. Kitap, yayımlanmasının üzerinden 40 yıldan fazla zaman geçmesine karşın halen bu konudaki en önemli çalışmalardan olma özelliğini koruyor. Yine bu dönemdeki bir diğer önemli çalışması olan Europe Transformed (1878-1919) ise 1983’te yayımlandı. 

    Oxford Üniversitesi’nden emekli olduktan sonra Norman Stone için şöhretinin ikinci dönemi Bilkent Üniversitesi’nden gelen teklifi kabul etmesiyle başladı. Stone, 1998’de Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün çatısı altında Rusya Çalışmaları Merkezi’nin kurulmasına öncülük etti ve uzun yıllar boyunca buranın başkanlığını yaptı. Bilkent’te çalıştığı yıllar boyunca 1. ve 2. Dünya Savaşları ile Türkiye’nin kısa tarihlerini kaleme aldı. Bu süreçte, The Spectator ve Cornucopia gibi dergilerde yazılar da yayımladı. 2005-2007 arasında Koç Üniversitesi’nde çalışan Stone, Galata’da manzarasını anlatırken gözlerinin parladığı bir ev almıştı. 

    2002’de girdiğim Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’ndeki kıdemli öğrenciler, onun odasının önünden geçerken “Bu da Numan Taş hocamız” demişlerdi. Yaptıkları bu kelime oyununun arkasında, Norman Hoca’nın Türkiye’yle kurduğu yakın ilişkinin de payı olsa gerek. Ankara’nın karakışlarında, üzerinde alelade bir kazakla fakülte binasının önünde kahvesiyle sigarasını içtiğini görünce, soğuğa aldırmamasındaki kerameti kimi zaman İskoç olmasına kimi zaman da damarlarında dolaşan İskoç viskisine verirdik. Norman Hoca’dan bahsedip de onun alkol ve sigarayla, Tanju Okan şarkılarını anımsatan bir ilişkisi olduğundan bahsetmemek olmazdı. Bilkent’te onunla karşılaşmanızın en olası olduğu yer, herhalde kampüsteki Uptown Bistro’ydu. Bilkent’te hayatın kolaylığını üç yerin yaşadığı lojmana yakınlığı ile açıklamıştı: “Uptown, Sports International ve Real”. 

    1. Dünya Savaşı ve dönem uzmanı Oxford Üniversitesi Modern Tarih Kürsüsü’nün başkanlığını da yapan Stone’un yazdığı Eastern Front 1914-1917, 1. Dünya Savaşı üzerine yazılmış en önemli 10 kitap arasında gösteriliyor. 

    İlk dersine, yönetmenliğini ve başrol oyunculuğunu Mel Gibson’ın yaptığı “Braveheart” (1995) filminin ne kadar işe yaramaz bir yapım olduğunu anlatmakla başlamıştı. “Küçük” ulusların milliyetçiliğinin “anlamsızlığını”, “İskoçya bağımsız bir ülke olsaydı, kimsenin umursamadığı sarhoş bir yazar olurdum” diyerek kendi kişisel tarihi üzerinden gerekçelendirmişti. Norman Hoca, “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” atasözünü duymuş mudur bilmiyorum ama aslında yaptığı Braveheart ve şahsî tarihi üzerinden bize Türkiye ve Kürtlerle ilgili duruşunu anlatmaktı sanırım. Benzer bir tavrı “Ermeni Meselesi” bağlamında da ortaya koymuş, hatta İsviçre’nin soykırımı inkar etmeyi kanunen yasakladığı dönemde “İsviçre’ye gidip, üzerinde ‘Soykırım Yoktur’ yazılı bir pankartla dolaşacağım” demişti. Kariyerinin ilk döneminde yazdığı kitapları Türkçeye çevrilmemişken, Birinci Dünya Savaşı (Doğan Kitap, 2010) ve Kısa Türkiye Tarihi (Remzi Kitabevi, 2011) yurtdışında yayımlanmalarından kısa süre sonra Türkçeye kazandırıldı. 

    Stone’un, tıpkı yazılarında olduğu gibi gündelik hayatında da normlarla ve kurallarla arası yoktu. Türkçede “Kurallar çiğnenmek içindir” olarak ifade edilen düstur, onun da hayattaki temel saiklerinden biriydi belki de. Türkiye’ye ilk kez ayak bastığı anı anlattığı şu meşhur anekdot, bunu ortaya koyar nitelikte: “Ankara’da havaalanına indiğimde ‘Sigara İçilmez’ levhasının önünde bir görevli sigara içiyordu. Bu, ülke ile ilgili önemli ipuçları veriyordu. Esneklik, hoşgörü… Bir de ben sigara tiryakisiyim. Tam bana göre yer dedim”. Kurallarla kurduğu bu sıradışı ilişkinin bir istisnası, sınavlarda yazım hatalarından puan kırmasıydı belki de.

    Kendisiyle yapılan bir röportajda, ilk kez 12 yaşında okuduğu, 20. yüzyılın büyük Britanyalı tarihçisi A. J. P. Taylor’un, üslubunda büyük etkisinin olduğunu söylüyor. Onun tarihçiliği kendinden sonraki nesli belki Taylor’ın tarihçiliği kadar etkilememiş olabilir, ama kendisine akademyada asla unutulmayacak bir yer açtığına da şüphe yok.

  • Hiçe sayılan hayatlar çöpe atılan antlaşmalar

    Hiçe sayılan hayatlar çöpe atılan antlaşmalar

    Tarafların bir türlü kalıcı bir barış sağlayamadığı 1. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan pek çok antlaşma, henüz mürekkebi kurumadan geçerliliğini yitirdi veya yoksayıldı. Versailles’dan Sèvres’e, St. Germain’den Trianon’a kadar pek çok antlaşmanın kaçınılmaz sonucu Nazi Almanyası, etnik çatışmalar ve yeni bir dünya savaşı oldu. Sadece Sèvres’i reddeden ve bağımsızlığını kazanan Türkiye Cumhuriyeti bütünlüğünü koruyabilecekti. 

    Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli özelliklerinden birisi, tarafların kalıcı bir barış hazırlayamamış olmasıdır. Galipler zaferlerini “mümkün olan en yüksek yağma, toprak ve sömürge kazancını” elde etme fırsatı olarak görürken, mağluplar eski durumlarını korumaya çalıştılar. Almanya ve müttefikleri tarafından henüz savaş bitmeden 3 Mart 1918 tarihinde Bolşeviklere imzalattırılan Brest-Litovsk Antlaşması bunun kanıtıdır. 

    Antlaşmaya göre Sovyetler, Urallar’ın batısındaki Avrupa topraklarının yarısına yakınını, nüfusunun üçte birini, sanayisinin yarısını yitiriyordu. Polonya ve Letonya’nın tümü ile Litvanya’nın yarısı Almanya’ya veriliyor; Ukrayna, Finlandiya ve Estonya ile Litvanya’nın bir kısmı Alman himayesinde sözde bağımsız oluyordu. Ayrıca 6 milyar altın mark tutarında savaş tazminatının yanısıra, buğday, canlı hayvan ve benzeri ürünler Almanya ve Avusturya’ya gönderilecekti. Bolşeviklerin çaresizlik nedeniyle vakit kazanmak için kabul ettikleri bu antlaşma, 1918’in Kasım ayında Almanya’nın Batı cephelerinde yenilmesi üzerine geçerliliğini yitirdi. Yağma ve intikam sırası Batılı devletlere gelmişti. 

    Osmanlı heyeti Sèvres yolunda Osmanlı heyeti Sèvres Antlaşması’nı imzalamak üzere delegelerle birlikte Paris’e gidiyor. Soldan sağa sırasıyla Âyân meclisi üyesi Rıza Tevfik, Sadrazam Damat Ferit Paşa, Maarif Nazırı Tevfik Paşa ve Bern sefiri Reşad Halis. 

    …Ah Willy McBride, merak etmekten alamıyorum kendimi, 
    Burada yatanlar biliyor mu neden öldüklerini? 
    Onlara gerçekten inandın mı sana sebebi söylediklerinde, 
    Gerçekten inandın mı bu savaşın tüm savaşları bitirebileceğine? 
    Izdırap, keder, zafer, utanç, 
    Öldürmek ve ölmek, hepsi nafile. 
    Ah Willy McBride hepsi yaşandı yeniden! 
    Ve yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden…

    (Söz ve bestesi Eric Bogle’a ait, 1976 tarihli “No Man’s Land” parçasından… Çev.: Meltem Erkmen)

    İlk yırtılıp atılan Sèvres oldu 

    Müttefiklerin mağluplara imzalattıkları antlaşmalar arasında ilk yırtılıp atılan Türkiye’yi parçalayan Sèvres oldu. Mustafa Kemal liderliğindeki Millî Mücadele sayesinde Sèvres’den istifade edeceğini umanların hevesleri kursaklarında bırakıldı. Ancak burada öncelikle Almanya’ya imzalatılan Versailles Antlaşması üzerinde durmak gerekir. Almanya’yı Nazilerin kucağına atan bu düzenlemenin Hitler tarafından 15 yıl sonra fiilen yokedilmesi, iki savaş arasındaki bunalımın en ibret verici hikayelerinden birisidir. Diğer barış antlaşmaları ise Sèvres ve Versailles gibi Paris’in banliyöleri olan St. Germain (Avusturya ile), Trianon (Macaristan’ı parçalayan) ve Neuilly (Bulgaristan) adlarını taşıyacaktı. 

    Versailles Antlaşması’nı hazırlamak üzere 27 ülkenin temsilcileri Paris’te toplandı ama kararlar esas olarak dört, biraz kenara itilen İtalya’yı saymazsak üç ülke tarafından alınıyordu. İçsavaşlarının sonu henüz belirsiz olan Rusya dışarıda bırakılmıştı. Ancak yenenler, yenilenler ve bağımsızlık umudunda olan uluslar, yani dünya, o günlerde prestiji tükenmemiş olan tek bir adamın sözlerine bakıyordu: ABD Başkanı Woodrow Wilson. Ocak ayında “Ondört Nokta” adı verilen ilkelerini açıklamış, bu ilkeler açlık, hastalık ve soğuktan kırılan, siyasi kaos içinde umutsuz bir bekleyiş içerisindeki Avrupa ulusları için umut kapısı olmuştu. 

    Wilson’ın ortaya koyduğu ilkeler özetle açık diplomasi, denizlerde seyrüsefer ve ticaret özgürlüğü, genel silahsızlanma, işgallere son, ulusların kaderlerini tayin hakkı, Avrupa sınırlarının etnik dağılıma göre yeniden çizilmesi ve nihayet savaşı önleyecek bir uluslararası örgütün kurulmasıydı. Demokratik ideallere uygun bir barışın ancak Wilson’ın etrafında sağlanabileceği fikri yaygındı. 

    Diğer üç lidere gelince… Fransa’nın kaplanı diye bilinen Clémenceau çok yaşlı; Birleşik Krallık’tan Lloyd George yıpranmış ve istikrarsız bir politikacı; İtalyan Orlando ise dönemin ruhuna ve kitlelerin eğilimlerine uzak bir adamdı. Bu ortamda Wilson’ın çok ısrarla savunduğu Milletler Cemiyeti kurulması kararı engellenmedi ama aslında kimsenin bunda gönlü yoktu. Buna karşı Wilson da galip devletlerin taleplerine karşı tavizkar davranmak durumunda kaldı. Sonuçtan kendisi de, ülkesi de memnun kalmadı. ABD Versailles Antlaşması’nı hiçbir zaman onaylamadı ve Avrupa işlerini bırakıp kendi içine döndü; izolasyonizmden ancak Pearl Harbour ile çıkacaktı. 

    Mağluplara gelince… Koşulların tartışıldığı toplantılara dahil edilmediler. Galipler kendi aralarında karar verdikten sonra onları imzaya çağırdılar. Alman delegasyonu şoka uğradı ve antlaşmayı imzalamadan geri döndü. Ülke feveran halindeydi. Kimileri bu koşulların Yahudiler, bankerler ve sosyalistlerin işi olduğunu söylüyor, adeta gelecekteki cinayetleri çağırıyordu. Ne var ki gıda ambargosu ve açlık ülkeyi çaresiz bırakmıştı. Generaller çağrıldı, savaşa devam etme olasılığı bile gözden geçirildi ama hiçbir seçenekleri yoktu. Sonuçta geri dönüp, önlerine konulan şartları tartışma hakları bile olmaksızın imzalamak zorunda kaldılar. 

     

    Weimar Almanyası ve Versailles utancı 

    Yenilgi, açlık ve salgın hastalıklar bir yana, Almanlar için en acı şey Versilles sürecinde sürekli ve kasıtlı bir şekilde aşağılanmalarıydı. İtilaf Devletleri kendi aralarında anlaştıktan sonra 1919’un Nisan ayında Almanları Versailles’a “görüşmeye değil imzaya” çağırdılar. Alman delegeleri son derece yavaş ilerleyen bir trenle Fransa’nın savaştan perişan düşmüş kasabalarından geçirildi. Versailles’a ulaşınca sözde güvenlikleri için kapalı bir yere konuldular. 1918 Kasım’ında gelen ateşkes heyeti de benzer şekilde aşağılanmış ve soğukta bekletilmişti. 

    Umut Wilson’da Dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson, Versailles sonrası geçit töreninde. Wilson’ın ortaya koyduğu 14 ilke, siyasi kaos içinde umutsuz bir bekleyiş içerisindeki Avrupa ulusları için umut kapısı olmuştu. Yunanistan adına 10 Ağustos 1920’de Sèvres Antlaşması’na imza atan Başbakan Venizelos aynı yıl içerisinde ülkesinde yapılan seçimleri kaybetmişti (altta). 

    Heyetin bu durumu protesto etmesi işe yaramadı ve Almanlar antlaşmayı imzalamadan döndüler. 20 Haziran’da Başbakan Scheidemann, kendi partisinin (Sosyal Demokrat Parti) çoğunluğu ve Katolik Merkez Partisi, savaş suçlularının teslimini öngören 231. Madde hariç antlaşmayı imzalama kararı alınca, istifa etti. “Diktat ve Schandfrieden” yani “utanç verici ve onursuz” barışı imzalamak 28 Haziran’da Sosyal Demokratlara ve Merkez Partisi’nde barışın en ateşli savunucusu olan Matthias Erzberger’e düştü. 

    Heyet, herkesin nefret ettiği belgeyi imzalamak üzere Versailles’a gitti. O dönem Almanya’da yaşanan duygular “anlatılamaz bir yeis; adeta ruhlardaki tüm canlılık ölmüştü” şeklinde ifade edilmiştir. F. Meinecke 1921’de şöyle yazacaktı: “Tüm uluslar kendilerinin günahkar olduğunu kabul etmeli ama 1918’den beri İtilaf tarafından işlenen günahların neredeyse eşi yoktur”. İşte kendi yaptıklarını unutan ve kendisini üstün görürken aşağılanan bir ulusun bakışı buydu. Sonuçta Weimar Cumhuriyeti bu utanç içinde parçalanacak, yerini Nazi ilkelliğine bırakacaktı. 

    Almanlar geri döndü Versailles’a anlaşmayı “görüşmeye” değil sadece “imzalamaya” çağrılan Alman heyeti gördüğü muameleyi protesto ederek imza atmadan Almanya’ya dönmüştü. 

    Fransa 1870’te yaşadığı aşağılanmanın ve Alman acımasızlığının intikamını Versailles’da alıyordu. 1940’ta Almanlar Fransa’yı işgal edince, dikte ettikleri koşullar biraz da bu nedenle çok ağır olacaktı. Hitler ateşkes için 1918’deki vagonun replikasını müzeden çıkarttırıp aynı yere getirtecek ve kendi “diktat”ını imzalattıracaktı. 

    Versailles’ın ana sorunu Fransa’nın Almanya’ya karşı güvenlik endişesiydi. Batı cephesindeki savaşların –Belçika’daki bir bölümü hariç– hepsi Fransa topraklarında yapılmıştı. Alsace-Lorraine’i geri alan Fransa, Almanya’yı daha da küçültmek istiyordu. Ren Nehri’nin batı yakasında İtilaf’ın gözetiminde bağımsız bir devlet yaratma önerileri, yeni bir savaşa neden olacağı gerekçesiyle İngiltere ve ABD tarafından, reddedildi. Buna karşın, Almanya ile olası bir savaş durumunda Fransa’nın yardımına geleceklerini garanti ettiler. 

    Fransa 15 yıl boyunca Saar madenleri üzerinde kontrol sahibi olacak ve 1935’te bir plebisit yapılıncaya kadar bölge Milletler Cemiyeti denetiminde kalacaktı. Ayrıca, Almanların antlaşmaya uymalarını garanti etmek üzere, bu bölge 15 yıl boyunca işgal altında tutulacaktı. Bu arada Almanya’nın işgal altında tuttuğu Polonya, Sovyetler Birliği’ne karşı tampon olması da düşünülerek yeniden bağımsızlığını kazandı. Almanya öz topraklarının yüzde 13’ünü, 6 milyon nüfusu, tüm sömürgelerini, değerli kaynaklarını yitirdi; ordusu 100 bin kişiyle sınırlandırıldı ve kendisine dev bir savaş tazminatı yüklendi. 

    Macaristan parçalandı Macaristan’ı parçalayan Trianon Antlaşması 4 Haziran 1920’de imzalandı. Antlaşmaya Macaristan adına imza atanlardan birisi de Macar Bakan Agost Benard (en önde, fraklı) idi. 

    Mareşalden tarihin en isabetli tahmini 

    Bu ve diğer düzenlemeler bir yana, Versailles Antlaşması’nın en önemli maddesi, Almanların kendilerini savaş suçlusu ilan eden 231. Madde’yi kabul etmeye mecbur bırakılmasıydı. Alman halkı savaşın çıkış koşulları konusunda bilgisizdi ve anavatan savunması yaptığına inanıyordu. Alman politikacıları ise daha bir yıl önceki Brest-Litovst’da kendi sırtlan iştahlarını unutuvermişti. Her halükarda, ülkeleri savaştan sorumlu tutulup, açlık ve hastalığın üzerine bir de ağır tazminatlar eklenince, haksızlığa uğradıkları inancı derinleşti. Aşağılanmışlık hissi, ahalinin Nazilerin peşine takılmasının ortamını hazırladı. İtilaf Devletleri’ni zafere götüren Mareşal Foch, Versailles Antlaşması’nı görünce, dünya tarihindeki en isabetli tahminlerden birini yaparak, bunun “20 yıllık bir mütarekeden başka bir şey olmadığını” söylemişti. 

    Hitler 1933’te iktidara geldikten kısa bir süre sonra, Alman ordusunu 100 bin kişiyle sınırlayan maddeyi hiçe sayarak çok hızlı bir silahlanma hamlesi başlattı. Daha sonra İngiltere ve Fransa’nın savaşa girmeyi göze alamayacağını anlayıp Renanya’yı işgal etti. Blöfünü gören olmadı. Akabinde minik bir ülke haline getirilmiş Avusturya’yı işgal ve ilhak etti. Avusturya’da Almanlarla birleşmek isteyen güçlü bir eğilim vardı. Versailles’da buna izin vermeyen Batılılar, 1938’de bunu engellemeye korktular. Hitler akabinde Çekoslovakya’yı mükemmel silah sanayisi ile birlikte yuttu. Müttefikler o noktaya kadar Hitler’i rahatlıkla durdurabilirlerdi ama basiretleri bağlanmıştı. Bu hamlelerin ardından Hitler, Stalin ile anlaşarak Polonya’ya saldırdı. İngiltere ve Fransa o anda ister istemez savaşa sürüklendiler. İki diktatörün arasında paylaşılan Baltık ülkeleri ve Polonya’ya yardım için o anda yapabilecekleri somut bir şey yoktu. 2. Dünya Savaşı sonuçta birincisinin kaçınılmaz devamı olarak başlayacak, Soğuk Savaş ile devam edecekti. 

    Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan ile yapılan ağır antlaşmalar, bu ülkeleri ikinci savaşta da Almanya’nın kucağına sürükleyecekti. Sadece Sèvres’i yırtarak Lausanne’da utançtan kurtulan Türkiye tekrar savaşa girmedi. 

    Habsburg İmparatorluğu dağıldı St. Germain Antlaşması 10 Eylül 1919’da yürürlüğe girerek Habsburg İmparatorluğu’nu dağıtmıştı. Polonya’nın bağımsızlığını sindiremeyen Almanya ve Rusya bu ülkeyi Molotov- Ribbentrop Antlaşması’yla yeniden paylaşmış fakat bu da 1941 Haziran’ında çiğnenmişti (altta). 

    Trianon Antlaşması ve Macaristan 

    Orta Avrupa’daki Habsburg İmparatorluğu’nu dağıtan St. Germain Antlaşması, 10 Eylül 1919’da imzalandı. Daha önce hiç var olmayan Yugoslavya ve Çekoslovakya isimli iki devlet farklı halkların birleştirilmesiyle kurulurken, üç imparatorluk tarafından defalarca parçalanan Polonya yeniden bağımsız oluyordu. Polonya 1939’da Hitler ile Stalin arasında tekrar paylaşılacak, sonra batıya kaydırılarak yeniden oluşturulacaktı. Çekoslovakya ile Yugoslavya, Soğuk Savaş biterken parçalandı. 

    Bu arada İtalya’ya da birkaç parça düştü. Habsburg İmparatorluğu’nun coğrafi olarak en büyük parçası olan Macaristan’ın parçalanması, 4 Haziran 1920’de geçerli olan Trianon Antlaşması’na bırakıldı. Macarların tarihî toprakları olarak gördükleri yerlerin bir kısmı Avusturya ile Çekoslovakya’ya terkedilirken, Voyvodino ile Banat’ın bir kısmı İtilaf’ın yeni dostu Sırbistan’a verildi. Banat’ın büyük kısmı, çok sayıda Macarın yaşadığı Transilvanya da Romanya’nın oldu (Bu sorun hâlâ huzursuzluk kaynağıdır). 

    Ayrıca büyük bir savaş tazminatı ile ordunun 35 bin kişiyle sınırlanması da bu antlaşmanın maddeleri arasındaydı. İtilaf’ın Bulgaristan ile yaptığı Neuilly Antlaşması ise 27 Kasım 1919’da imzalanmıştı. Buna göre Bulgaristan, Ege kıyısını Yunanistan’a bırakıyor, Dobruca’da işgal ettiği arazilerden çekiliyor, batıda bir miktar toprağı ise Sırbistan’a terkediyordu. Ordusu 20 bin kişiyle sınırlanıyor ve 100 milyon sterlin savaş tazminatı ödemeye mecbur bırakılıyordu. 

    İstanbul’un aksine Ankara teslim olmadı 

    Osmanlı Devleti’nin parçalanması ise İtilaf’ın kendi aralarındaki pazarlıkların uzaması nedeniyle 20 Ağustos 1920 tarihine kaldı. Ne var ki işbirlikçi İstanbul yönetimi bunu imzalamaya gittiği sırada Ankara’da TBMM açılmış ve İstanbul’daki yönetim çoktan gayrimeşru duruma düşmüştü. Esasen Anadolu’da İstiklal Harbi başlamış olup sadece iki yıl içerisinde Fransızlar Antep, Urfa ve Adana’dan, Yunanlılar Ege’den kovulacak; Pontus isyanı sona erdirilecek; Gürcistan ve Ermenistan sınırları çizilerek zafer elde edilecekti. 24 Temmuz 1923 tarihli Lausanne Antlaşması Sèvres’i tarihe gömerken, Türkiye’yi de dünyanın itibarlı devletleri arasına yükseltiyordu. 

    İki savaş arasındaki dönemde çok sayıda saldırmazlık antlaşması yapıldı ama bunların hiçbiri iyi niyetli değildi. Örneğin Polonya’nın bağımsızlığını hiçbir zaman sindirememiş olan Almanya, 1934’te bu ülkeyle saldırmazlık antlaşması yaptığında, bir yandan da saldırı hazırlıklarına başlamış bulunuyordu. 1939’da kendisi gibi Polonya’nın bağımsızlığını sindiremeyen Rusya’yla birlikte bu ülkeye saldırıp tekrar paylaştılar ama, bu amaçla yapılan Molotov-Ribbentrop Antlaşması da 1941 Haziran’ında çiğnenecekti. 

    Tüm bu barış antlaşmalarıyla dört imparatorluk parçalandı. Habsburg, Osmanlı, Romanov ve Hohenzollern Hanedanları tarihe karıştı. Osmanlılar sürgüne giderken Romanovlar öldürüldü. Wilhelm de Hollanda sürgününde odun kırarak ömrünü doldurdu. Öldüğü zaman Hollanda, Alman işgalindeydi. Vaktiyle ona bağlılık yemini etmiş olan yaşlı subaylar, şimdi Hitler’e başka bir yeminle bağlıydı. Wilhelm’in ordusunda onbaşı olan Nazi lideri, eski imparatoru için resmî tören yapılmasına izin vermedi. 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasında en önemli role sahip olan bu adam, yeni savaşın gürültüsü arasında sessizce gömüldü. 

    Zorlama bir harita

    1918’in sorunları bugün de sürüyor

    Rusya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluklarının eksiltilen topraklarından Avrupa’da yedi yeni devlet yaratılırken, Türkiye’nin güneyinde de bir dizi kukla devlet ve “Filistin mandası” gibi bağımlı yönetimler uyduruldu. Avrupa’da ortaya çıkarılan yedi devlet Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya’ydı. Bunların son ikisi Soğuk Savaş’la birlikte parçalandı. Osmanlı topraklarından da Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, Yemen ve Suudi Arabistan çıktı. Bu ülkelerin hiçbiri huzura kavuşmadı. Finlandiya Rusya ile savaştı ve Karelya’yı terketmek zorunda kaldı. Baltık ülkeleri önce Ruslar, sonra Almanlar sonra gene Ruslar tarafından işgal edildi. Sonuçta bağımsız oldular ama günümüzde de etnik problemler devam ediyor. 

  • Çürüyen bir şeyler var bu Kore krallığında…

    Çürüyen bir şeyler var bu Kore krallığında…

    Tarih oğlunu öldüren hükümdarlarla doludur ama bu idamlardan pek azı Çoson (Kore) Krallığı’nın veliahtı Prens Sado’nun 1762 Temmuz’undaki ölümü kadar tuhaf ve korkunçtur. Shakespeare trajedilerine taş çıkaran bu gerçek öyküde, babası Kral Yongjo tarafından bir pirinç sandığına kilitlenen prens, sekiz gün sonra ölür. Veliahtın eşi Prenses Hyegyong, yıllar sonra olayın perde arkasını anlatacaktır. 

    Kaygılar ve pişmanlıklar 

    Sado’nun babası Kral Yongjo, yeni yayımlanan toplu yazılarında şunları söylüyor: “Tahta çıktıktan 51 yıl sonra bugün, kaygılarım 1 milyon, pişmanlıklarım 1 milyar.” 

    Kral Yongjo, 4 Temmuz 1762’de oğlu ve veliahtı Sado’yu huzuruna çağırdı. Kılıcıyla yere vurdu ve veliaht prensin unvanını geri aldığını bildirdi. Sarayın avlularından birine bir pirinç sandığı getirildi. Sado sandığın içine sokuldu ve kapağı kapatıldı. Sado yaz güneşinin altında, avludaki bu dar hapishanede açlığa ve susuzluğa mahkum edildi. 

    Kimilerine göre birisi sandığın üzerine su dökerek tahtaların arasından içeri su sızmasını sağladı (buna cüret ettiği için idam edildi), kimilerine göre yağmur yağdığından içeri su sızdı. Sekiz gün sonra, 12 Temmuz’da sandık açıldığında Sado’nun ölmüş olduğu anlaşıldı. 

    Bu olaydan esinlenilerek yapılan “Taht” filminde, senaryo yazarı babayla oğul arasında bir kurmaca diyalog yazmıştı. Kral, veliahta kendini öldürmesini emrediyor, prens ise ona şöyle cevap veriyordu: “Hayır! Beni sen öldür!” Bu anlamlı bir diyalogdu. Çünkü Kore’de kendini öldürmek, Batı’daki tek tanrılı dinlerde olduğu gibi bir günah değildi. Oysa bir babanın oğlunu öldürmesi, bir oğulun babasını öldürmesi kadar olmasa bile, büyük bir günahtı. Dolayısıyla belki kral, kendini bu günahtan korumak için oğlunu intihara zorlamış; oğul ise nefret ettiği babasını büyük bir günahın yükü altında bırakmak amacıyla onu kendisini öldürsün diye kışkırtmıştı. 

    Prens Sado’ya iade-i itibar 

    Prens Sado’nun adı öldükten sonra kayıtlardan çıkarıldı. 14 yıl sonra oğlu tahta çıkış konuşmasına “Ben Prens Sado’nun oğluyum” diye başlayarak babasına itibarını iade etti. 

    Prens Sado’nun (1735- 1762) ölümünü edebiyatçı ve sinemacıların gözde öyküsü haline getiren, dul eşi Prenses Hyegyong’un (1735-1815) yıllar sonra kaleme aldığı Hanjungnok (Acılı Günlerin Öyküsü) adlı anıları oldu. Çoson Krallığı’nda sarayda olup bitenler günü gününe Çoson Hanedanı Yıllığı’na ve Kraliyet Kalemi Günlüğü’ne kaydedilirdi, ancak Prens Sado’nun ölümü kritik bir konu olduğundan olayla ilgili resmî bilgi azdı. Prenses Hyegyong, anılarını yeni kuşağa ve tahttaki torununa geçmişi aktarmak üzere yazdığını söylüyordu: “Olayları olduğu gibi kayda geçirmezsem, kimse ne olup bittiğini anlayamaz”. 

    Çoson Krallığı, bugün “yeni Konfüçyüsçülük” denilen dinî, siyasi, ahlaki düşünce sistemi üzerine kuruluydu. Yeni Konfüçyüsçülük bizi bu bağlamda ilgilendiren en önemli ilkelerinden biri, bir kuşağın önceki kuşaklara karşı ödevleriydi ki, bunu her toplumda rastlanan büyüklere saygı ilkesiyle açıklamak yeterli değildir. Çin’de olduğu gibi Kore’de de evlerde ata tapınaklarının kurulduğunu, ölmüş anne-baba, büyükbaba-büyükanne vb. gibi geçmiş kuşaklara tapınıldığını belirtirsek, büyüklere gösterilmesi gereken saygı ve itaatın derecesini de anlatmış oluruz. Büyüklerin de sonraki kuşağa karşı “çocukların alacağı” denilen bazı yükümlülükleri vardı. Bu hiyerarşik toplumda yasal eşin kocasına, ikinci, üçüncü eş ve cariyelerin yasal eşe, çocukların anne ve babalarına, uyrukların krala karşı ödevleri de aynı ilkeye dayanıyordu. 

    Gelgelelim iktidardaki Çoson (aile adı Yi) Hanedanı’nın bu ilkelere uyduğu pek söylenemezdi. Diğer kraliyet aileleri gibi onlar da entrika ve iktidar kavgalarının esiriydi. Bir babanın oğlunu cezalandırması mümkünse de, durup dururken öldürmesi hoş karşılanmazdı. Ama kraliyet ailesinde bu tür olaylar hiç olmuyor değildi. Örneğin 17. yüzyılda Kral İnjo, oğlu veliaht Sohyeon’u kafasına mürekkep hokkası atarak öldürmüş, ancak olay prens kaza sonucu düştü de başını çarptı diye açıklanmıştı. Prens Sado’nun babası Kral Yongjo da (1694-1776) yeni Konfüçyüsçülük ideal bir örneği değildi. En alt sınıftan bir cariyeden doğmuştu; üstelik tahta çıkmak için ağabeyini zehirleyerek öldürdüğü söylentisi yaygındı. 

    Sado’nun oğlu Kral Jeongjo, 1795’te babası için yaptırdığı Hvaseong Kalesi’ndeki görkemli mezarı 8 gün süren bir törenle ziyaret etmişti. Resim, bu ziyareti anlatan albümden… 

    Prens Sado da kraliçenin değil, kralın cariyelerinden Sonhui’nin oğluydu. Babasının başka erkek evladı olmadığından veliaht yapılmış, Hanyang’daki (bugünkü Seul) saray kompleksinde (Çangyeongung) kendisine ayrılan köşkte harem ağaları ve öğretmenlerin gözetiminde yetişmişti. 1744’te kendisiyle aynı yaşta küçük bir kızla evlendirildi. Soylu Hong ailesinden gelen Hyegyong, çok sayıda aday arasından kral ve kraliçe tarafından özenle seçilmişti. Çiftin tek oğlu sonradan Jeongjo (1752-1800) adıyla kral olacaktı. 

    Kral Yongjo, buluttan nem kapan bir adamdı. Sado ondan müthiş korkar, babasının huzurunda elini ayağını nereye koyacağını bilemezdi. Prensin en büyük kabusu Fırtına Tanrısı’ydı. “Gökgürültüsü” anlamına gelen kelimenin karakterlerinden bile korkuyordu. Babası da aklen çok sağlıklı değildi. O da “ölüm” ve “geri dönüş” kelimelerinden ürkerdi. Kral oğluyla bir-iki dakika bile konuşsa ardından hemen ağzını çalkalıyor, kulaklarını yıkıyor ve kılık değiştiriyordu. Bir gün Kral aniden oğlunu ziyaret etti. Sado öyle dehşete kapıldı ki, sorulara doğru dürüst cevap veremedi. Babası onun sarhoş olduğuna hükmetti, oysa sarayda içki içmek yasaktı. 

    Prenses Hyegyong kocası için şöyle yazıyordu: “Hasta olmadığı zamanlar açık fikirli ve olgundu. Ama hastalık pençesine yapışmayagörsün, tamamen değişiyordu. Öyle farklılaşıyordu ki, ikisinin aynı insan olduğuna inanmak zordu”. Karısının anlattığına göre Sado ömrünün son yıllarında şiddet belirtileri göstermeye başladı. Harem ağalarını, hizmetçileri, cariyeleri öldürüyordu. Karısına “umutsuzluğa kapıldığımda insanları veya hayvanları öldürmek beni rahatlatıyor” diye itiraf etmişti. Dedikodular arasında, kızkardeşlerinden Prenses Huvavan’a tacizde bulunduğu iddiası da vardı. 

    Sado’da zamanla bir giyim-kuşam saplantısı ortaya çıktı. Kıyafet seçmek için saatler harcıyor, saf ipekten giysileri ruhlara adakta bulunmak üzere yakıyordu. Bir yıl kraliyet mezarlarına yapılan resmî ziyarete veliahtın da katılmasına izin verildi ama yol boyunca o kadar yağmur yağdı ki, kral bunu gökyüzünün hoşnutsuzluğuna vererek oğlunu geri yolladı. Veliaht ise uğursuzluğu seçtiği kıyafete bağlayarak depresyona girdi. 

    Prenses Hyegyong’un anlattığı bu olayların yanısıra siyasal çekişmeler de eksik değildi. Ülkede “Noron” ve “Soron” denilen iki siyasi hizip arasında mücadele yaşanıyordu. Bir bürokrat devleti olan Çoson’da iktidar, ülke çapında yapılan sınavlarda başarılı olarak devlet görevine atanan memurların elindeydi. Bu ulema arasında, ritüeller üzerine çıkan, bir yandan da reformlar (vergi sistemi, askerî örgütlenme vb.) konusundaki düşünce farklılıklarına dayalı ayrışmalar çok önce başlamıştı. Bu ortam Sado’nun düşüşünü hazırladı. Haziran 1762’de Na Gyongon adlı bir memur, veliahtın 10 hatasını içeren bir listeyi saray meclisine sundu. O sırada veliahtın annesi Sonhui’nin de Sado’nun artık delirmiş olduğuna karar vererek durumu krala bildirdiği yani oğlunun ipini çektiği öne sürüldü. 

    Sandık hapishanesi Sado’nun kapatıldığına benzer, ancak küçük bir çocuğun sığabildiği bu pirinç sandığı bugün onun onuruna yapılmış. Hvaseong Kalesi Müzesi… 

    Her ne olduysa, 4 Temmuz 1762’de Sado’nun o güne kadarki bütün hayali korkularını aşan trajik an geldi. Saraydaki Munjeongjeon köşkünün önündeki avluya bir pirinç sandığı getirilerek prens bunun içine hapsedildi. Veliahtın ölümü sonraki yıllarda Soron-Noron kavgasının ve Noron içindeki hiziplerin en önemli çekişme konusu oldu. Prenses Hyegyong şöyle diyordu: “İki görüş ortaya atıldı. Birine göre kralın kararı tarafsız ve adildi. Diğer görüşe göre ise Prens Sado büyük bir haksızlığa uğramıştı. Oysa iki görüş de eşit derecede yanlıştı (…) Merhum kralın ilk başlarda oğlunu gerektiği kadar sevmediği doğruydu ama sonunda yaptığını yapmaktan başka çaresi kalmamıştı. Prens Sado’ya gelince, son derece cömert ve iyi karakterine rağmen, umutsuzca hastaydı. Devletin bekası söz konusu olduğundan bu korkunç sona maruz kaldı”. 

    Sado öldükten sonra babası, küçük torunu Jeongjo’yu veliaht olarak yetiştirdi ve tahtını ona bıraktı. Babasını küçük yaşta feci şekilde kaybetmesine, annesinden zorla ayrılmasına rağmen Kral Jeongjo, akıl sağlığı yerinde, reformcu bir hükümdar olarak tarihe geçti. İlk yaptığı işlerden biri, babası için bugün UNESCO dünya miras listesinde bulunan bir kaleyle çevrili bir mezar, planlı modern bir kent yaptırmak oldu. 

    EDEBİYAT VE SİNEMA

    Sandıkta geçen 8 günün hikayesi

    Prenses Hyegyong’un 1795-1806 arasında yazdığı Hanjungnok (Sessizlik Kayıtları) adlı otobiyografi, modern Kore edebiyatının önemli bir eseri. Pek çok yabancı dile çevrilen anılar o kadar “modern” bir dille kaleme alınmıştı ki, Batılı tarihçileri şaşkınlığa sürüklemişti. Bu anılar, Güney Kore’de birçok film ve televizyon dizisine kaynaklık etti. En tanınmışı, 2015 tarihli Lee Joonik’in yönettiği “Sado” (veya “Taht”) adlı film oldu. O yıl Asya’daki tüm sinema ödüllerini toplayan, 45 milyon dolar gişe hasılatı yapan, Cannes Film Festivali’nde çok beğenilen film, Prens Sado’nun sandıkta geçen 8 gününü anlatıyor. 

  • Çağlayan Meydanı’nda ilk ulusal bayram

    Çağlayan Meydanı’nda ilk ulusal bayram

    Ülkemizin ilk ulusal bayramı olan “İyd-i Millî”, ilk defa 23 Temmuz 1909’da kutlandı. Meclis-i Mebusan’ın 5 Temmuz 1909 tarihli oturumunda çıkarılan bir kanunla, 1908’de Meşrutiyet’in yeniden ilân edildiği 23 Temmuz günü ulusal bayram günü kabul edilmişti. Kanun, ayrıca, 23 Temmuz’da resmî törenler ve şenlikler yapılmasını da öngörüyordu. 110 yaşındaki fotoğrafta, İstanbul’da yapılan bu törenlerin ilkini görüyoruz. Tören alanı ise, Hareket Ordusu’nun üç ay önce İstanbul’a girdiği iki noktadan biri: Çağlayan Meydanı. 31 Mart isyancılarıyla ilk ciddi vuruşmaların geçtiği yer olması nedeniyle önemli bir sembolik değer taşıyan bu yerdeki töreni gösteren fotoğraf, daha sonra Hürriyet Abidesi’nin dikileceği Hürriyet-i Ebediyye Tepesi’nden çekilmiş. 

    Fotoğraflar: Depo Photos

  • İktidar, muhalefet ve ahlak üzerine

    İktidar, muhalefet ve ahlak üzerine

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimini Ekrem İmamoğlu kazandı. Tekrarlanan seçim sürecinde Cumhur İttifakı, hükümet ve yandaş medya birbiri ardına o kadar büyük hatalar yaptı ki, aşağı yukarı başa baş olan oy dağılımı İmamoğlu lehine açık bir farka doğru gitti. 

    İmamoğlu’nun kampanyasına, genel yaklaşımına ve toplamdaki başarısına lafım yok; ancak öncesinde yaşananlar herhalde “rakibi kazandırmak için neler yapılmalı?” başlığıyla ironi tarihine, “bir seçim öncesi yapılmaması gerekenler” başlığıyla siyasi literatüre geçecektir. 

    Siyasi partiler şüphesiz iktidar hedefiyle kurulur ama, 18 yıl önce kurulan Ak Parti’nin herhangi bir şekilde “muhalefet etmek için” tasarlanmış bir yapısı, geleneği yok. Evet, özellikle 2007-2014 arası verilen hizmetleri teslim edelim ama, Ak Parti’nin söylemi esas olarak ve çok büyük oranda reaksiyon üzerine, “Eski Türkiye’nin yanlışları, günahları” üzerine kurulu oldu. Aksiyon aldığı birçok sahada ise Eski Türkiye’nin kötü alışkanlıkları fazlasıyla sürdürüldü. Bununla da kalmadı, Eski Türkiye’de kısmen de olsa devam ettirilmeye, oturtulmaya çalışılan eğitim, yerli üretim (buğday, hayvancılık), adalet sistemi, çevre, enerji, dış ilişkiler gibi bir dizi temel alanda dünya konjonktüründeki değişiklikler hakkıyla izlenemediği gibi, ciddi gerilemelere sebep olundu. 

    Diğer taraftan CHP’nin de “muhalefet” alanında epey problemli bir yapı olduğu ortadadır. Bülent Ecevit’in genel seçimleri kazandığı 1977’den bu yana 42 sene geçti ve İstanbul sokaklarında 23 Haziran’da gördüğüm sevinç, bu kadar zaman sonra ilk defa İmamoğlu’yla yaşanabildi! Bu uzun süre zarfında “sosyal-demokratlar” genel olarak hep muhalefette kaldılar ama bu işte de hiç başarılı olamadıklarını “zaman” gösteriyor. 

    Yakın ve uzak tarihimizde yer etmiş veya fiilen yer etmekte olan liderleri, fikrimize, inancımıza, ideolojik tercihimize göre değerlendirmek bize bir “ahlaki üstünlük” sağlamaz. Ancak maalesef son yıllarda yaşananlar, artık “Allah akıl-fikir versin” dememize yolaçacak “ucuz cinlikler” seviyesinde derin bir ahlaksızlığa evrilmiştir. 

    Tüm bunlara rağmen toplumu idare etmek keyfiyetini haiz liderlerin kendi yönetim ve insani hatalarını dile getirmesi, “rakiplerim bunu kullanır” endişesinin ötesine geçmesi, Türk toplumunda neredeyse hiç görmediğimiz ve en çok ihtiyaç duyulan bir durumdur. Ve geldiğimiz nokta, artık bu yıpranmış gündelik siyaseti, ucuz itişmeleri terkedip, iş yapma, şehri ve ülkeyi ve kaliteyi yükseltme noktasıdır.