Etiket: Sayı: 62

  • Auguste Blanqui: Marx’tan önce o vardı

    Auguste Blanqui: Marx’tan önce o vardı

    19. yüzyıl boyunca her hal ve şerait altında devrim peşinde koşmuş, bu uğurda birkaç kez ölümün kıyısından dönmüş, 33 yıl hapislerde çürümüş bir eylem adamı: Louis Auguste Blanqui. Victor Hugo’nun “öfkenin vücut bulmuş gibi göründüğü hüzünlü hayalet” diye tanımladığı Blanqui hakkındaki yeni araştırmalar onun “fikir fukarası bir darbeci”den çok daha fazlası olduğunu ortaya koyuyor. 

    Sezarizm, Bonapartizm, Peronizm, Marksizm… Kişi adlarıyla anılan çok özel koşullarda oluşan siyasal akımların kimi bir dünya görüşünü niteler, kimi ise sadece bir yönetim biçiminden ibarettir. Bunların arasında fikriyatından çok eylemiyle öne çıkan biri var ki, diğerlerinin arasında nevi şahsına münhasır bir yer tutuyor: Auguste Blanqui (1805-1881). 

    Her ne kadar kendi döneminin ötesinde “dar bir kadronun komplosuyla iktidarı ele geçirmek” olarak özetlense de, Blankizm aslında Fransız Devrimi’nin yarım bıraktığı bir özgürlük türküsünü kendi çağında tamamlama iddiasındaydı. 

    Başta sıkı bir Robespierre hayranı olan Auguste Blanqui, siyasal özgürlükle ekonomik özgürlük arasındaki ilişkiyi kuran Hebert’in Fransız Devrimi’nde temsil ettiği sol kanada meyletmiş ve devrimin koşullarını veri alarak hareket etmişti. 19. yüzyıl Fransa’sında çalkantılı siyasal hayatında “Mahpus” diye de anılan Blanqui, insanın tarihin aktörü olmasının sanki simgesiydi. 

    Giyotine gittiler 1822’de giyotine gönderilen Carbonari üyesi dört asker: Jean-François Bories, Jean-Joseph Pommier, Charles Goubin ve Marius-Claude Raoulx. 18. Louis’yi tahttan indirmek için komplo kurmak suçlamasıyla 19 Mart 1820’de tutuklandılar ve iki yıllık yargılamanın ardından idam edildiler. 

    Evet ihtilal ama hangi ihtilal? 

    “1789 İhtilal-i Kebiri” sadece bir başlangıçtı. Yalnızca Fransa için değil monarşi ile yönetilen bütün Avrupa için çanlar çalıyordu. Devrimin vaatlerini geçiştirmeye çalışan yöneticiler karşısında, Baldırıçıplaklar (Sans-culotte) üç yıl sonra kralı devirdiler. Cumhuriyet ilan edildi ve Ocak 1793’te kral giyotine gönderildi. Ancak hoşnutsuzluk durulmadı. Ilımlı Jirondenlerin gidip yerine radikal Jakobenlerin gelmesi de özellikle Baldırıçıplaklar’ın radikal kanadı olan “Enragé’ler” ve “Hebertçiler” gibi kesimleri tatmin etmedi. Jakoben otoriterliğe karşı çıkanları Robespierre infaz ettirdi. Sol muhalefet baskılanınca, Jakobenlerin halk desteği de iyice azaldı. Temmuz 1794’te Robespierre devrildi ve bir dönem sona erdi. 

    1799’da Napoléon Bonaparte askerî diktatörlük ilan edip ardından 1804’te imparatorluğu tesis etti. Böylece devrimin yıkıntıları üzerinde yeni bir “monark” peydahlandı. 

    Devrimin çocuğu Auguste Blanqui 

    İyi bir eğitim gören Blanqui, 1822’de “yaşasın özgürlük” diye haykıran Carbonari (1800’lerin başında İtalya’da aktif devrimci örgüt) üyesi dört kişinin öldürülmesine tanık oldu ve bu olayın ardından genç yaşta aktif olarak siyasete katıldı. Birkaç yıl sonra 1827’de tıp ve hukuk tahsili için Paris’e geldi ve katıldığı sokak eylemlerinde birçok defa yaralandı. Burada yaşadıklarından, devrime ihanet edilerek halkın çıkarlarının görmezden gelindiği sonucunu çıkarmıştı. Siyaseten solda olan ütopyacı sosyalistler, mücadele etmek yerine zamanı gelince herkesi kapsayacak tasarımlar peşindeydiler. Blanqui ise geleceği tasarlamak için geçmişten kurtulmak gerektiğini söylüyordu. 1830 Temmuz Devrimi’nde Blanqui ve birlikte çatıştığı Parisli işçiler ellerine ne geçirdilerse onu kullanarak çatışmaları sürdürdüler. Blanqui üç gün boyunca olayların ortasındaydı. Gösterdiği cesaret kendisine yeni hükümet tarafından –sonra unutulsa da– Temmuz Nişanı verilmesine neden oldu. Kral ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Sağcılar, liberaller, cumhuriyetçiler derken, “Yurttaş Kral” diyerek bu kez Orléans sülalesinden bir kral (Louis Philippe) başa geçirildi. Toprak sahiplerinin nüfuzundan bankerlerin nüfuzuna geçen yönetim bir anayasal monarşi oldu. Blanqui devrimin yarı yolda kalmaması, ihanete uğramaması için halkın zaferini kalıcı kılacak bir “adanmışlar örgütlenmesi”ne ihtiyaç olduğu kanısına vardı. 

    Nam-ı diğer “Mahpus” 

    Hayatının yarısını hapishanelerde geçiren Blanqui’ye bu sebepten dolayı “mahpus” da diyorlardı. Öyle ki, yaşamı boyunca mücadelesini verdiği Paris Komünü’nden bir gün önce tutuklanmış, dünya gözüyle komünü görememişti. 

    Cumhuriyetçilikten sosyal devrimciliğe 

    Fransız Devrimi’nin en radikal kanadı Gracchus Babeuf’ün temsil ettiği cumhuriyetçilik ve komplocu Carbonaricilik ile modern sosyalist hareket arasında bir geçişi temsil eden Blanqui, 1830’lu yıllardan itibaren cumhuriyetçiliğin sınırlarının bilincine vardı. Denebilir ki, tıpkı Marx gibi liberal hümanizmden sınıf mücadelesi sosyalizmine vardı. Bir yandan bir takım hayaller peşinde koşan ütopik sosyalistlere karşı çıkıyor öte yandan da döneminde etkin olan Comte’un pozitivizmini reddediyordu. 

    Siyasal özgürleşmeyle beşerî ve toplumsal özgürleşme arasındaki karşılıklı etkileşimi hayatının merkezine koyan Blanqui, yaşadığı dönemde Fransız siyasetinin önde gelen bir siması iken ölümünden sonra yalnızca “darbeci” olarak hatırlanacaktı. Son zamanlarda Blanqui hakkında yapılan yeni araştırmalar ise 19. yüzyılın bu en inatçı eylem adamının fikir fukarası olmadığını, adanmışlık, sebatkarlık, sonuna kadar direnme gibi hasletlerinin yanısıra dünyayı değiştirmek için yabana atılmayacak fikirler de geliştirdiğini gösteriyor. En azından sorduğu sorular, Machiavelli ile aynı kulvarda olmasa da, siyasi taktik ve strateji meselelerinde önemli adımlar attığını ortaya koyuyor. 

    Darbeci mi, komplocu mu? 

    Blanqui, kuşağının diğer benzerleri gibi Carbonari tipi örgütlenmeden başkasını bilmiyordu. Çalışan sınıfların henüz bugünkü anlamıyla bir siyasal parti inşa etmekten uzak, hatta sosyolojik olarak da henüz ruşeym halinde olmaları, Blanqui’yi ağır baskı koşullarında gizli örgütlenmeye yöneltmişti. Buna rağmen siyasal bir değişim için propaganda imkanlarını sonuna kadar zorlamıştır. Mümkün olduğu anda da –örneğin Temmuz Monarşisi günlerinde– aleni siyasal faaliyet yürütmüştür. Ancak hayatı boyunca tutuklanma ihtimali olmadan böyle bir faaliyet yürütme imkanı oldukça sınırlıydı. 

    Blanqui’ye sonradan yakıştırılan “elitist ve hiyerarşik bir örgütlenme fikrinden vazgeçememe” gibi bir tutumu, yaşadığı dönemle birlikte değerlendirmek gerekir; o dönemde başka türlü bir örgütlenme neredeyse imkansızdı. Henüz hapisten yeni çıkmışken patlak veren 1848 Devrimi’nde cumhuriyet ilan edilip geçici hükümet göreve başlarken siyasal bir parti kurmuş, açık toplantılar düzenlemiş, günlük bir gazete yayımlamıştır. 1848 Devrimi sırasında, bir karşı devrimin kapıda olduğuna dair ikazda bulunmuştur. Aynı yılın Haziran’ında Paris’te işçiler katledilirken bu ikazının ne kadar yerinde olduğu anlaşılacaktı. 

    3. Cumhuriyet’in ilanı Fransız ressam Jean Louis Ernest Meissonier’nin Paris Kuşatması isimli eseri. Fransızların 1870’te Prusya karşısında bozguna uğramasının ardından 3. Cumhuriyet ilan edilmişti. Göreve gelen hükümetin ömrü kısa olmuş, yerine Victor Hugo ve Auguste Blanqui’nin de yer aldığı dört kişilik yeni hükümet ilan edildi. 

    Blanqui’nin düşüncesinde devrimci azınlık ile halk kitlesi arasındaki ilişki, yani demokrasi meselesi hep sorunlu olarak kaldı. 1848 Devrimi’ndeki rolünü Karl Marx döneme ilişkin ünlü kitabında (Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i) erken Mayıs ayaklanması vesilesiyle şöyle açıklar: “Bu yeni durum, Blanqui ve yoldaşlarını –yani, proleter partinin gerçek önderlerini– kamusal sahneden silmekten başka bir sonuca yol açmadı”. 

    Ardından Louis Napoléon’un yükselişi ve İkinci İmparatorluk sökün etti. 1859’da serbest kaldığında Belçika’ya yerleşti ve o gün için azımsanamayacak, 2500 kişilik bir gizli örgüt kurdu (geleceğin başbakanı Clémenceau bu dönemde harekete katıldı). Tekrar hapsedildi, 1865’te hapisten kaçtı. Marx onun 1. Enternasyonal’e katılması için uğraştıysa da bu örgütün Fransız kesiminde Proudhoncular olduğundan Blanqui buna yanaşmadı. 

    Blanqui Blanqui’ye karşı 

    3. Napoléon tahta çıktığında “devrimler çağının bittiğini” ilan etmiş, fakat bunu yaparak yaşanan en radikal devrimin zeminini bizzat kendisi döşemişti. Toplumsal yapı kökten bir dönüşüme uğramış, imparatorun militarizm takıntısı onu Bismarck Prusyas’ına savaş açmaya kadar sürüklemişti. Temmuz 1870’te Prusya’ya karşı açtığı savaşı Eylül’de Sedan’da kaybetmesinden iki gün sonra Paris’te cumhuriyet ilan edildi. İmparatorluk hiçbir zorlama olmadan çökmüştü. Ancak yeni hükümet âtıl kalınca, Ekim sonunda halk Hôtel de Ville önünde toplanarak hükümet üyelerini tutukladı. Aralarında Victor Hugo ve Blanqui’nin de bulunduğu dört kişilik yeni bir hükümet ilan edildi. Ardından yapılan seçimlerde ise Blanqui kaybetti. Nihayet 17 Mart’ta tutuklandı. Bir gün sonra ise Paris Komünü ilan edildi. Paris’te hem Alman ordusuna hem de Thiers hükümetine karşı direnmek için yepyeni bir örgütlenmeye girişildi. 19. yüzyılın komün yönetiminin en önemli sorunlarından biri, askerî bakımdan direnişi sürdürebilecek iyi bir örgütlenmesi olmamasıydı. Öte yandan merkezileşmiş bir önderliğin olmaması da zaman kaybına neden oluyordu. Nitekim Komün uzun süre savunma konumunda kalınca, Thiers zaman kazanıp ordusunu yeniden düzenledi. 

    Ağustos 1870’te imparatorluk çökmüşken, arkadaşları şartların olgunlaştığından dem vurup hemen harekete geçmek gerektiğini belirtirken Blanqui bunun tam aksini düşünüyordu. Buna rağmen karara uydu. Ekim ayında yine akim kalan bir ayaklanma teşebbüsünün ardından Komün’ün ilan edilmesinden bir gün önce tutuklandı. Ve hayatının en önemli olayının bir aktörü olmak yerine yine mahpus olarak kaldı. Prusya ordusunun kuşattığı Paris’te ilan edilen Komün, Versailles’a çekilmiş, savaşı kaybetmiş ancak halka da haddini bildirme niyetinde olan Thiers hükümetiyle rehine pazarlığına girişti. 

    Blanqui’nin mezarı 1 Ocak 1881’de ölümünün ardından cenazesi Paris’teki Père Lachaise Mezarlığı’na defnedildi. Mezarında yer alan heykel Fransız heykeltıraş Jean Dalou tarafından 1885’te tamamlandı. 

    Komün ilk olarak Blanqui’ye karşılık Paris piskoposunu ve daha sonra elindeki tüm rehineleri vermeyi teklif etti. Elbette Blanqui’nin yandaşları da Paris komününde yer alıyordu, ama bunların bir çoğunluk olduğunu söylemek zordur. Jakobenlerden çeşitli sol eğilimlere oldukça karmaşık bir bileşim vardı. Blanqui’nin kendi saflarının ötesindeki nüfuzu, onun yöntemlerini uygun görmeyenlerin de takdirini kazanmasına yolaçmıştı. Ancak hepsinin gözünde Blanqui, tartışmasız bir biçimde çalışan kitlelerin tarihsel yürüyüşünün bir simgesiydi. Thiers böyle bir takasa yanaşmadı. Komün kanla bastırıldı. Geriye kalanlar sürgüne gönderildi. 19. yüzyıl Fransa’sının devrimler çağı bitmişti. 1870’li yılların sonlarında, Paris Komünü sürgünlerinin affı için kitle hareketi gelişirken Blanqui yeniden bir simge haline gelmişti. Af kampanyasıyla 1879 seçimlerinde Blanqui, Bordeaux’dan aday gösterildi ve milletvekili seçildi. Ardından serbest bırakıldı. Ülkenin dört bir yanında büyük kalabalıkların katıldığı toplantılarda konuşmalar yaptı. 

    1881’de vefat ettiğinde cenaze törenine 200 bin kişi katıldı. Sözü burada Victor Hugo’ya bırakmak gerek: “Büyük yetenek, sıfır ikiyüzlülük; özelinde nasılsa kalabalık önünde aynı. Şiddetli inanç, ciddi, asla gülmeyen, saygıları ironiyle karşılayan, iğnelemeyle karışık takdir, küçümsemeyle karışık sevgi ve sıradışı bir adanmışlığa ilham verme… Belirli zamanlarda artık bir insan değil; her türden sefaletten doğan her türden öfkenin vücut bulmuş gibi göründüğü bir tür hüzünlü hayalet”. 

    2 KİTAP

    Türkçe’de Auguste Blanqui

    Edebi Şeyler Yayınevi’nden çıkan Louis-Auguste Blanqui: Bir İsyancının Portresi, yazarın Türkçede yayımlanan ilk biyografisi. Doug Enaa Greene’in kaleme aldığı, Türkçeye Soner Torlak tarafından çevrilen kitapta 19. yüzyıl devrimciliğinin simge ismi üzerine her şey anlatılmamış olsa da; derli toplu, bu tarihin yabancısı için de merakla okunabilecek, sarkmayan bir çalışma. 

    Louis-Auguste Blanqui (Bir İsyancının Portresi), Doug Enaa Greema, Edebi Şeyler, Nisan 2019, 226 s.

    Blanqui, 1872’de Taureau Kalesi Hapishanesi’nde yazdığı Yıldızlardan Ebediyete Astronomiyi Temel Alan Bir Varsayım adlı kitabında, döneminin bilimsel bulgularını biraraya getirerek bir tür “paralel evren” ve “ebedi dönüş” kuramı geliştiriyor. Metis’ten çıkan kitaba Blanqui’nin hayat hikayesi ve bugün için anlamı üzerine ekler yapılmış. 

    Yıldızlardan Edebiyete (Astronomiyi Temel Alan Bir Varsayım), Louis-Auguste Blanqui, Metis Yayınları, Ekim 2015, 188 s.

    SEMBOL SLOGAN

    Ni Dieu ni Maître

    “Ne Tanrı ne Efendi!” anlamına gelen “Ni Dieu ni Maître”,1880’de Auguste Blanqui tarafından çıkarılan gazetenin ismiydi. Blanqui, gazetesini kurduktan bir sene sonra hayatını kaybetti. Ölümünden sonra Blanqui’nin gazetesinin adını sahiplenen anarşist hareket, bunu “motto” haline getirdi ve slogan olarak kullanmaya başlandı. Bugün de anarşist hareketin söyleminde “Ni Dieuni Maître” sembolleşmiş bir slogan.

  • Millî Mücadele’nin en önemli dönemeci

    Millî Mücadele’nin en önemli dönemeci

    Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Rauf (Orbay) Bey, İstanbul’da ulusun iradesine bağlı, yani Meclis-i Mebusan’ın denetiminde olan bir hükümet kurulması için delegeleri ikna etmiş, son Osmanlı Meclisi’ne giden yolu açmışlardı. Özellikle Rauf Bey’in araya girmesiyle, 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir’in, Mustafa Kemal Paşa’nın delegeliğini istemeyenleri kararlarından döndürmesi belirleyici olmuştur. 

    Bu ay 23 Temmuz 1919’da açılan Erzurum Kongresi’nin 100. yılını kutluyoruz. Erzurum Kongresi, katılımın bölgesel olmasına karşın, ulusal olduğu iddia edilen Sivas Kongresi’nden daha önemli bir kongredir. Hatta Millî Mücadele’nin en önemli dönemeci olduğunu da söyleyebiliriz; zira belli bir bölgeye ilişkin bir direniş hareketinin ulusal bir siyasi harekete dönüştüğü, ülkeden ayrı düşme tehlikesiyle karşı karşıya olan yörelerin doğru dürüst savunulabilmesi için ilk önkoşulun, parlamentonun yeniden açılması, yani meşrutiyet rejimine dönüş olduğunun açıkça söylendiği yer Erzurum Kongresi’dir. 

    Kongreye katılan delegelerin birçoğunu gayet iyi tanıyoruz. Bunların bazılarının 4 Ocak 1919 tarihinde yapılan bir duyuruyla seçimlerin ertelenmesinden hiç memnun olmadıklarını, bu duyuruyla fiilî bir mutlakiyet rejimine geçildiği kanısında olduklarını rahatlıkla öne sürebiliriz. Ama bunların hiçbiri, hatta kongrenin örgütlenmesinde emeği geçen birçok Erzurumlu ve Trabzonlu bile kongrelerinin bir meşrutiyet hareketine dönüşmesini hedeflemiyordu. Erzurum Kongresi’ni bu yola sokan, katılımcıları bölgesel bir direniş hareketinin önemli bir getirisi olmayacağına, ilk yapılması gerekenin İstanbul’da ulusun iradesine bağlı, yani Meclis-i Mebusan’ın denetiminde olan bir hükümet kurulmasına çalışmaya ikna eden Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Rauf (Orbay) Bey’dir. Bu iki önder kongredeki delegeleri öylesine ikna etmişler, gönüllerini öylesine çelmişlerdir ki, kongrenin gerektiğinde geçici bir yerel hükümete dönüşme olasılığı bulunan yürütme kurulu (heyet-i temsiliye) için yapılan oylamada geçerli 46 oyun 46’sını da almışlardır. Ne var ki, Erzurum Kongresi’nin kaderine bunca etki eden bu iki kişi, kongrenin açılmasına yalnızca üç gün kala delege seçilebilmişlerdir. 

    Rauf Bey ve Mustafa Kemal Paşa Sivas Kongresi’ne katılan diğer delegelerle birlikte. 

    Mustafa Kemal Paşa, askerlikten istifasından sonra, 9 Temmuz 1919’da Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde görev almak istemişti. Rauf Bey de aynı gün yayımladığı bir bildiriyle ülkenin kurtuluşu yolunda Mustafa Kemal Paşa’yla birlikte sonuna kadar çalışmaya karar verdiklerini duyurmuştu. Öyle anlaşılıyor ki Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri hemen ertesi günü bu iki şahsiyeti derneklerinin Heyet-i Faalesi’ne üye yapmış, hatta Mustafa Kemal Paşa’yı bu heyete başkan, Rauf Bey’i de ikinci başkan seçmişlerdi. Ancak bu görevler o kadar önemli değildi ve Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’in Erzurum Kongresi’ne delege olarak katılma arzularını karşılamıyordu. Öte yandan, kongrede Erzurum’u temsil edecek delegeler çoktan belli olmuştu. 

    Bu aşamada Mustafa Kemal Paşa’nın kurmay başkanı olarak Samsun’a çıkan Albay Kâzım (Dirik) Bey, Bitlis Valiliğinden ayrılmış olan Mazhar Müfit (Kansu) Bey ve başka birkaç kişinin Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’in kongreye delege seçilmeleri için kulis çalışması yaptıkları anlaşılıyor. Bu çabalar karşısında Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri arasında fikir ayrılıklarının başgösterdiği de görülüyor. 

    Çoğunluğun söz konusu iki şahsiyete delegelik vermek istememesinin birkaç nedeni vardı. Bunların başında, bölgesel halk temsilcilerinden oluşacak ve bölgenin Osmanlı yönetiminden ayrı düşmemesini sağlamaya çalışacak bir kongreye bölgenin yerlisi olmayan kişileri almama arzusu geliyordu. Burada sözkonusu olan kişiler ise bölge halkından olmayışları bir yana, bir de İstanbul’daki hükümetle arası iyi olmayan, yani kongreye siyasal bir boyut kazandıracak kişilerdi. Öte yandan, Müdafaa-i Hukuk üyeleri arasında Karakol Cemiyeti üyeleri vardı ve bunlar, Enver Paşa yanlısı olmaları ve İstanbul’daki örgütlerinin emir ve komutası altında kalmak istemeleri gibi nedenlerle özellikle Mustafa Kemal Paşa’nın öne çıkmasını istemiyorlardı. Biraz kişisel hırsları, biraz da çevresindeki Karakol Cemiyeti üyelerinin koşullamaları nedeniyle, Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa da Mustafa Kemal Paşa’nın delegeliğine sıcak bakmayanlardandı. Öyle sanıyoruz ki Karabekir Paşa’nın delegelikler konusunda geç de olsa ikna edilmesindeki en önemli rolü Rauf Bey’in kişiliği oynamıştır. 

    Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey Sivas Kongresi günlerinde. 

    Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’in delegeliklerinin kabul edilmesi tam 10 gün süren tartışmalar sonunda olmuştur. Ancak 20 Temmuz günü, Erzurum merkez delegesi seçilmiş olan Cevat (Dursunoğlu) ve Kâzım (Yurdalan) Beyler’in delegelikten istifaları üzerine Mustafa Kemal ve Rauf Bey delege tayin edilmiştir. Sonuçta Erzurum Kongresi’ne Hasankale ve Tortum delegeleri olarak katılan bu iki kişi de Karakol Cemiyeti üyesiydiler. Erzurum merkez delegeliklerinden istifa edecek kadar ikna olmuş olmalarında, her şeyden önce İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olmaları, yani meşrutiyet rejimine bağlılıkları rol oynamıştır. Bu ise, Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’in, Erzurum Kongresi’nde ayrıntılı olarak savunacakları siyasal çizginin, en azından Erzurumlular arasında daha kongre açılmadan görüşülmüş olduğunu düşündürüyor. 

    Ne var ki, Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’in Erzurumlularca benimsenmeleri, sorunun çözülmesine yetmemiştir. İkisi de İttihatçı olan Mehmet İzzet ve Süleyman Servet (Orkun) Beyler’in başı çektiği Trabzon temsilcileri Erzurumluların bu kararını beğenmemiş ve sözkonusu iki yeni delegenin kongre açılışında mazbatalarını inceleyerek delegeliklerini düşüreceklerini söylemişlerdir. Ancak bu hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Bu tehdidin hayata geçirilmeyişinde Nutuk’ta verilen 37 numaralı vesikanın, yani Erzurum’daki cemiyetin başkanı Hoca Raif (Dinç) Efendi’nin İstanbul’daki Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti genel merkezine çektiği ve Mustafa Kemal Paşa’ya genel merkez adına söz söyleme salahiyeti verilmesini isteyen 21 Temmuz tarihli telgrafın bir rolü olmuş olabilir. Ama öyle görünüyor ki bu aşamada asıl önemli rol Kâzım Karabekir Paşa’ya düşmüştür. Mustafa Kemal Paşa’nın delegeliğini istemeyenler arasındaki Gümüşhane temsilcisi Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey’in anılarında açıkça söylendiğine göre, Trabzonluları kararlarından döndüren, bu tutumlarından vazgeçmelerini gayet açık bir dille isteyen Kâzım Karabekir Paşa olmuştur. 

  • Zamanın bir noktasında sanatın ölümü veya…

    Zamanın bir noktasında sanatın ölümü veya…

    Heidegger’i ve onu bu yolda handiyse adım adım izleyen Derrida’yı saymazsak, sanat/teknik ilişkisine köklü, sorgulayıcı bir yaklaşım getirebilen düşünür ve kuramcılara çağımızda sık rastlanmamaktadır. Frankfurt Okulu üyeleri ve Benjamin bu bağlamda da yalnız kalmışlardır: Konu özellikle son yarım yüzyıl içinde bütün bütüne insan bilimleri alanında çalışanlara terkedilmiştir. 

    Adorno’nun Yeni Müziğin Felsefesi’ne (Philosophy of New Music) girişi Hegel estetiğinden kilit bir önermeyle açılır: “Çünkü sanatta, yalnızca hoş ve yararlı bir oyunla karşı karşıya gelmeyiz: Gerçeğin açılmasıdır karşımıza çıkan”. 

    Sanat yapıtı, katlanmış gerçeğin, katlanmış gerçekliğin her iki anlamda açılmasıdır, demek ki. Bir bakıma bütün öykünme kuramlarına karşı çıkarılabilecek bir önermedir Hegel’inki. Türkçe’nin bize kolaylık yaptırttığı bir kelime oyunu sayılmazsa, bir yandan da temel bir ‘Hegel’cil’ kavrama daha yönelebilir, bir kez daha cümleyi kurabiliriz: “Sanat yapıtı gerçeğin (gerçeğe doğru) aşılmasıdır”. 

    Açılma ve aşılma: Platoncu anlayışın köküne ters düşen bir okuma. “Sözün Belleği” başlıklı bir denememde, Platon’un “Phaidros”ta sigaya çektiği yazı sanatını Derrida’nın ışığı altında görmeye çalışmıştım: “Gerçekte yazının bu derece korkunç bir şey olması resme pek fazla benzemesindendir, Phaidros. Resmin meydana getirdiği şeyler canlı gibidir, fakat tut onlara bir şey sor: Derin bir suskunluk. Yazılı şeyler de böyle, akıllı adamlar gibi konuştuklarını sanırsın. Fakat tut onlardan dediklerini açıkça anlatmalarını iste, sana bir tek yanıt vereceklerdir: Hep aynı olan yanıtı”. 

    Platon

    Hegel

    Bu parçada ilginç olan, nimetik özellikleri nedeniyle üzerinde ısrarla durduğu Güzel Sanatların tam da bu nedenle düşünürü öfkelendirmeleridir. Kaldı ki birkaç kez bu konuya dönecek, suçlamasını perçinleyecektir. Oysa, besbelli bu sessizliğe, sözkonusu ettiği suskunluğa yönelik temel bir kuşkusu vardır Platon’un: Resim sanatı, yazı sanatı mı sorulan sorulara karşılık verememektedir; yoksa bu sanatlara soru sormayı öğrenmek mi gerekmektedir? Giderek yeğinleşen bir sancı olur bu. Iris Murdoch, Maggee ile yaptığı bir konuşmada, çok yerinde bir vurguyla Platon’un aslında “içindeki sanatçıyı” devletinden kovmaya kalkıştığını söylemişti. 

    Bu anlamda, Platon’un karşı kutbudur Hegel: Sanatın henüz örtük, açıkta olmadığı için kapalı, daha doğrusu şimdilik açığa vurulmamış bir yere yönelik bir “gerçek dili”yle yaşadığını ileri sürmüştür. Yaratıcı kişi bu saklı, ertelenmiş, ileride ya da ötede duran gerçeğe, onun içine ve biçimine yöneldiği için özel bir dili, kendi dilini kurmak, geliştirmek zorundadır. Alımlanma konusu apayrı bir soruşturmanın önem kazanmasına, özellikle de çağımızda okuma yöntemlerinin hızla gündeme gelmesine neden olacaktır. 

    Bu örtük/katlı gerçeğe, onu yansıtma amacıyla yönelmeden önce yapılması gereken işlemlerin bir bir devreye girme sürecidir bu. Örtünün altındakini açığa vurmak, katlı duranı kat kat açmak için yapılması gereken işlemler toplamı – Eski Yunan’dan bu yana sanatın bir “teknik işi” de olduğu boş yere öne sürülmemiştir. Oysa, Heidegger’i ve onu bu yolda handiyse adım adım izleyen Derrida’yı saymazsak, sanat/teknik ilişkisine köklü, sorgulayıcı bir yaklaşım getirebilen düşünür ve kuramcılara çağımızda sık rastlanmamaktadır. Frankfurt Okulu üyeleri ve Benjamin bu bağlamda da yalnız kalmışlardır: Konunun, özellikle son yarım yüzyıl içinde bütün bütüne insan bilimleri alanında çalışanlara terkedildiği ortadadır. 

    Estetik çerçevesinde, büyük ölçüde Hegel’e borçlu olduğumuz bir tıkanma önümüzdeki: Gerçekçiliğin tanımlanması sürecinde gerçekliğin kavranıp süzülmesi, özetle sanatsal dile çevrilmesi evreleri, mantığı kolay anlaşılamayan bir seçimle geçmişin zanaat kipi sayılmış, dile gelen dile getirilme işinden soyutlanmasa bile, tekniğin önemi bir hayli indirgenerek “biçimci” nitelenmesine aktörel bir anlam yükü verilmiştir. 

    Lukacs’ın yer yer habis bir gözü kapalılıkla işlevselliğine indirgediği sanat ve yazın ürünü için modernizmi büyük ve yoz bir tehlike saymasının altında, sanatı öldürmüş baba’yı okumak boş bir çaba olmaz sanıyorum: 20. yüzyılın bütün avangardını ve öncü yaratıcılarını bir bir karalarken, yalnızca sıradan ürünlere zar atmakla kalmamıştır elbette: Thomas Mann’da bulduğu doruk, bir dünyanın -mimesis’e dayalı klasik dünyanın son, sınır- örneği değil midir? 

    Kafa patlatan düşünürler…

    “Gerçekliğin sanatsal dile çevrilmesi evreleri, mantığı kolay anlaşılamayan bir seçimle geçmişin zanaat kipi sayılmış, dile gelen dile getirilme işinden soyutlanmasa bile, tekniğin önemi bir hayli indirgenerek “biçimci” nitelenmesine aktörel bir anlam yükü verilmiştir”. Konu üzerinde kafa patlatan düşünürler… 

    Derrida (solda)

    Lukacs

    Heidegger

    Sanatın, klasik tanımıyla, öldüğünü ileri sürmemiştir Lukacs. Ama sanatın ve yazının misyonerliğine bel bağlarken, yaratıcının arayış serüvenini neredeyse inatla dekadans duvarına dayadığı da yadsınamaz. Hegel’in açık bıraktığı öteki kapıdan, “sanatın, gerçeğin açılması” anlamına geldiği yollu önermeden yola çıksaydı, düşünsel birikimi açısından benzersiz denilebilecek bir düzeyi simgeleyen bu Orta Avrupalı düşünürün Kafka’yı, Joyce’u ve Proust’u; gerçeküstücülüğü ya da dışavurumculuğu elinin tersiyle itmesi sözkonusu olmazdı. 

    Sonuç olarak: “Sanattan ve yazından öykünme damarlı bir görev beklentisi tanımı yapması, Lukacs’ın Hegel’den aldığı asıl dersin ‘sanatın ölümü’ çıkmazından kaynaklandığını gösterir” diye düşünmemek elde midir? 

    Bu sonucu son modernler Auschwitz karabasanı üstünden okuyacaklardı. 

  • Şut gibi kurşunlar gol gibi bombalar…

    Şut gibi kurşunlar gol gibi bombalar…

    Yıl 1969. Futbolda Dünya Kupası eleme maçı. Ancak taraftarları taşıyan otobüslere ateş açılan, dükkanların yağmalandığı, arabaların ateşe verildiği, futbolcuların evlerine ölmeden dönebildikleri için sevindikleri bir maç… Hemen ardından çıkan bir savaş… Yağan bombalar, kurşunlarla başlayıp palalarla devam eden 2 bin kişinin öldüğü, en az 10 bin kişinin yaralandığı bir meydan muharebesi… 

    Futbol, milyarları peşinden sürüklüyor. 90 dakika boyunca yeryüzünün birçok köşesinde hayat duruyor, tüm dertler unutuluyor. Dünya Kupası elemelerinde bundan 50 yıl önce yaşanan El Salvador-Honduras buluşması sadece bu oyunun değil, siyaset tarihi kitaplarında da uzun uzun anlatılıyor. 

    1960’ların sonlarına yaklaşırken Orta Amerika’nın yüzölçümü bakımından en küçüğü El Salvador, tüm Amerika kıtasının en yoğun nüfusuna sahip bir tarım ülkesiydi. Ülke geneline hakim olan toprak ağaları yüzünden köylülerin üçte ikisinin kendilerine ait işleyebilecekleri arazileri yoktu. Bu topraksız köylüler, kurtuluşu El Salvador’un altı katı büyüklüğünde ve yarı nüfusa sahip, verimli tarım arazileriyle Amerikan meyve şirketlerinin gözdesi durumundaki Honduras’a göç etmekte bulmuşlardı. 

    Ünlü yazar O, Henry, Honduras’ta geçirdiği altı ayın sonunda 1904’te Cabbages and Kings (Krallar ve Lahanalar) romanını kaleme almış ve daha da önemlisi bu kitap “muz cumhuriyeti” ifadesini siyasi literatüre kazandırmıştı. Ekonomik olarak zorluk çeken yerel halk, yaşadıkları sorunların sebebi olarak gördükleri Salvadorluları ülkelerinde istemiyordu. 

    1960’larda Honduraslı köylüler arasında çıkan bir huzursuzluk neticesinde hükümet bir toprak reformuna kalkışıp Salvadorluların yerleştiği toprakları Honduraslı köylülere dağıtmayı planlayınca dananın kuyruğu koptu. Bu, Salvadorluların yurtlarına geri dönmeleri anlamına geliyordu. 

    El Salvador yoluna devam etti İlk iki maçın karşılıklı galibiyetlerle sona ermesi üzerine 26 Haziran’da Meksika’da oynanan üçüncü maçta uzatmalarda golü bulan El Salvador, Honduras’ı geçerek yoluna devam etmişti. 

    İki ülke arasındaki gerginlik en üst seviyeye ulaşmıştı. Gerek Honduras gerekse El Salvador basını diğer taraf aleyhine bitmek bilmeyen kışkırtıcı yayınlarına ara vermeksizin devam ediyordu. İki ülkenin yolu, işte böyle bir ahval ve şerait içinde 1970 Dünya Kupası elemelerinde kesişiyordu… 

    Kuzey ve Orta Amerika ile Karayipler Futbol Konfederasyonu’ndan (CONCACAF) turnuvaya evsahibi Meksika dışında bir ekip daha katılacaktı. 12 ülke üçerli dört gruba ayrılacak, liderler yarı finalde iki maç eleme usulüyle kozlarını paylaşacaktı. O turu geçenler de Dünya Kupası bileti için kapışacaktı… 

    “Muz cumhuriyeti”, grup aşamasında komşusuna göre daha çok zorlanıyordu. Öyle ki Honduras 29 Aralık 1968’de Kosta Rika’da kaybetse, futbol savaşı hiç yaşanmayacaktı. Güç bela yoluna devam edebilen Honduras, böylece El Salvador’un rakibi olmuştu. 

    Sahada başladı, cephede son buldu Sahada futbolla başlayıp çatışmalara ve nihayetinde savaşa dönen El Salvador-Honduras gerginliği için o dönem gazetelerde “Futbol Savaşı” başlığı kullanılmış, başlık daha sonra Ryszard Kapuscinski’nin kitabının da ismi olmuştu. El Salvador, Honduras arasındaki savaş 100 saat sürdüğünden bu isimle de anılmaktadır. 

    Stadyum değil adeta askeri üs! 

    İlk maç 8 Haziran 1969’da Honduras’ın başkenti Tegucigalpa’da yapılacaktı. 30 Nisan’da Salvadorlulara ülkelerine dönmeleri için 1 ay mühlet veren Arellano hükümeti, 2 Haziran’da silah zoruyla 500 Salvadorlu aileyi sınırdışı etmişti. Tansiyon iyiden iyiye yükselmişti. 

    Karşılaşmadan bir önceki gece El Salvador kafilesi uyutulmuyordu. Binlerce insan otelin pencerelerine taş atıyor, sokaklarda çatapat patlatıyordu. Kornalar saatlerce susmamıştı. 

    Ertesi gün çimlere yorgun argın çıkan El Salvadorlu futbolcular ellerinden geleni yapmış, ancak son dakikalarda gelen gole teslim olmuştu. Polonyalı yazar Ryszard Kapuscinski’nin kaleme aldığı popüler futbol kitabı Futbol Savaşı’na göre, deplasmandaki bu maçı El Salvador’da televizyondan izleyen 18 yaşındaki Amelia Bolanos mağlubiyete dayanamamış ve babasının tabancasıyla hayatına son vermişti. Ertesi gün Salvador gazetesi El Nacional “Genç kız, vatanının yıkılışını görmeye tahammül edemedi” başlığını atıyordu. Adeta azize ilan edilen Bolanos, televizyondan naklen yayınlanan devlet töreniyle toprağa verilmişti. 

    Birçok kaynakta yer alan bu bilgiler aslında gerçeği yansıtmıyor. O tarihte El Salvador’da ne böyle bir gazete vardı ne de canına bu şekilde ve bu nedenle kıyan bir insan. Rodrigo Arias adındaki eski bir gazeteci, tam iki yıl Bolanos’un ailesini bulmaya çalışmış, incelediği yüzlerce ölüm belgesinde genç kadının izine rastlayamamıştı. Salvadorlu tarihçi Carlos Canas-Dinarte de bu dramın aslında hayal ürünü olduğunu anlatmıştı. Kuvvetle muhtemel, Kapuscinski bu satırları kitabını sattırmak için kaleme almıştı. 

    Pencereden içeriye ölü fare yağmuru 

    Rövanş bir hafta sonraydı. Bu defa maç öncesi uyuyamayan Honduraslılardı. Otelde cam çerçeve kalmamış, iddialara göre pencerelerden içeri çürük yumurtalarla ölü fareler yağmıştı. Stadyuma zırhlı araçlarla götürülen kafilenin can güvenliği de yoktu. Konuk taraftarları maça taşıyan otobüslere ateş açıldı. Devamında olaylar stadyuma taşındı; tribünde kavgaların ve olayların sonu gelmek bilmedi. 

    Honduras takımına ve taraftarlarına yapılanlar sonrasında olaylar Honduras’a da taşındı. Evlerinden zorla çıkarılan Salvadorlular sokaklarda sürüklendi, dövüldü, işlerinden atıldı. Salvadorluların işlettikleri dükkanlar yağmalandı. 

    Flor Blanca Stadyumu adeta bir askerî üsse dönmüştü. Sahanın kenarında yerini alan silahlı askerler de cabasıydı. Honduras bayrağının yakılmasından sonra santra yapılıyordu. El Salvador’un bu şartlar altında zorlanmadığı maçın son düdüğü çaldığında, tabelada evsahibinin 3-0’lık üstünlüğü vardı. Bir bakıma herkes mutluydu. Kazananlar zaferi kutluyordu, kaybedenler ise canlarını kurtarmış olmayı! 

    Kaptan Mariona El Salvador kaptanı Salvador Mariona 1970 Dünya Kupası’na katılan kadronun fotoğrafıyla birlikte poz veriyor. 

    Honduras’ın hocası Mario Griffin, mücadeleden sonra “Kaybettiğimiz için çok şanslıyız” diyordu. Kafile binbir güçlükle de olsa mücadelenin ardından evlerine sağ-salim dönmeyi başarmıştı. Onları desteklemeye giden taraftarlar ise o kadar şanslı değildi. İki kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmıştı. Honduras plakalı 150 araç da yakılmıştı. 

    O günlerde iki maçın toplamında hangi takımın daha çok gol attığının bir anlamı yoktu; iki ekibin de birer galibiyeti olduğundan, yoluna devam edecek ülke, tarafsız sahada oynanacak üçüncü bir maçla ortaya çıkacaktı. 

    Barışmaları 11 yıl sürdü 100 saatte son bulan savaşta 2 binden fazla kişi ölmüş, 10 binden fazla kişi yaralanmıştı. Savaş arabulucuların müdahalesiyle hızla sona ermesine karşın barış antlaşmasının imzalanması 11 yıl sürmüştü. 

    O mücadeleye kadar Honduras’ta Salvadorlulara tacizler artıyordu. Hükümet olanlara seyirci kalırken, 10 binden fazla kişi çareyi kaçmakta bulmuştu. 

    26 Haziran günü takımlar üçüncü maç için Meksika’da buluşmaya hazırlanırken, El Salvador Honduras’la tüm ilişkilerini kesiyor, sınır kapatılıyordu. Geniş önlemler alan polis, stadyumda iki takımın taraftarlarının arasında oturuyordu. Gol düellosu şeklinde geçen müsabakanın normal süresi 2-2 bitmiş, uzatmalarda ağları bir kez daha bulan El Salvador yoluna devam etmişti. 

    Grupta gol bile atamadılar Honduras’ı devre dışı bırakan El Salvador daha sonra Haiti’yi geçerek Dünya Kupası’na katılma hakkını elde etmiş fakat kupada Sovyetler Birliği ve Belçika’nın yer aldığı grupta gol bile atamamıştı. 

    Otomatik silahlar, tüfekler ve palalar 

    Günler geçiyor, ortam durulmuyordu. Taraflar birbirini suçlamaya devam ediyordu. Dünya Kupası yolunda havlu atan Honduras’ta Salvadorlulara tacizler bitmek bilmiyordu. 14 Temmuz’da El Salvador savaş uçakları, ilk maçın oynandığı Tegucigalpa kentini bombalayarak savaşın başlangıcını ilan ediyordu. Nikaragualı diktatör Anastasio Somoza savaşa kendi katkısını “muz cumhuriyeti”ne silah yardımı yaparak sağlıyordu. 

    Meksika’daki üçüncü maçta son düdüğün çalmasından tam 18 gün sonra kıyamet kopmuştu. Honduras hemen cevap vermiş, görece daha güçlü olan Salvador ordusu sınırı geçerek işgale başlamıştı. Salvador birlikleri düşman ülke sınırının 20-30 kilometre içerisine girmiş, askerî açıdan zayıf durumdaki Honduras birlikleri palalar ve eski model tüfeklerle karşı koymaya çalışmıştı. Benzinleri bittiği için daha fazla ilerleyemeyen Salvador askerleri, buna rağmen ellerindeki son model Belçika yapımı otomatik silahları ve zırhlı araçlarıyla düşmanlarına kıyasla çok daha avantajlı bir durumdaydı. Fakat disiplinsizlikleri ve kötü taktikleri nedeniyle bu avantajlarını başarılı bir istilaya çeviremediler. Gördükleri her şeye ateş eden Salvador askerleri tüm mühimmatını savaşın ilk saatlerinde harcamış, cephedeki kapışma çok kısa süre içerisinde iki tarafın da karşılıklı olarak palalarını çektikleri eski usül bir meydan muharebesine dönüşmüştü. 

    Binlerce göçmen geri döndü San Miguel’de bir Kızılhaç Binası’na sığınan Salvadorlular. Tarih 7 Temmuz 1969. Savaşta 14 bin göçmen Honduras’ı terkederek El Salvador’a dönmek zorunda kaldı. 

    Dört günden (100 saat) fazla süren çatışmalar, araya giren Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) sayesinde 18 Temmuz’da durdu. 2 Ağustos’ta da Salvador birlikleri çekilmeye başladı. 150 kilometreye ulaşan mesafeleri yaralı bir biçimde yürüyerek anayurtlarına ulaşmaya çalışan binlerce Salvadorlu, yıllar önce terketmek zorunda kaldıkları ülkelerinde hiç de hoş karşılanmamıştı. 10 yıl sonra El Salvador tekrar kaosa sürüklenecek ve senelerce süren içsavaş ülkeyi yine kana boğacaktı. 

    Tarihteki tek gerçek “futbol savaşı”nın bilançosu ağırdı. 100 saatte ölü sayısı 2 bini, yaralı sayısı 10 bini aşmıştı. 1969’da ateşkes çabuk ilan edilse de, iki tarafın masaya oturup barış imzalaması 11 yıllarını alacaktı. 

    Kıvılcımı meşin yuvarlak çaksa da, komşuların gerginliği çok daha öncesine dayanıyordu. Bu nedenle kimi tarihçiler Honduras-El Salvador arasındaki çatışmaya futbol savaşı yerine “100 Saat Savaşı” demeyi tercih ediyor. Kazananı olmayan, hattâ berabere biten bir harpti onlarınkisi. Futbolun asla sadece futbol olmadığı onlarca örnekten sadece biri. Belki de en vahimi! 

  • Ne nükleer ne termik, çare rüzgar ve güneş!

    Ne nükleer ne termik, çare rüzgar ve güneş!

    Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü profesörlerinden, İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Levent Kurnaz’la Çernobil’de neler yaşandığını, çıkarılması gereken dersleri ve Türkiye’de nükleer santrallerin risklerini konuştuk.

    Çernobil’i bu ay tarihî bir hadise olarak konu ediyoruz. Peki bugünkü teknolojiyle bir Çernobil daha yaşanmaz diyebilir miyiz?

    Kesinlikle diyemeyiz. Zira Çernobil bir teknik alettir ve teknik aletlerde de bu tür hataların olması her zaman mümkündür. Yani Çernobil’de yaşanan problem esasında bir deney yapılırken aletin o deneye uygun davranmamasıdır. O yüzden bu tür aletlerde bütün deneyleri yapılmış, çok iyi bilinen, uzun süre denenmiş teknolojilerin kullanılması gerekir. Çernobil’deki asıl problem budur. Santral kullanılmaya başlandıktan sonra artık aletin üzerinde deney yapılmaması gerekir. Çernobil’de yapılan en büyük hata buydu. 

    Bir kısım uzman, “güvenlik önlemleri devre dışı bırakılarak bir deney yapıldığı sırada gerçekleştiği için Çernobil’de yaşananları bir kaza değil, bir vaka/olay diye adlandırmak daha doğru” diyor. Katılır mısınız?

    O nokta doğru. Olan şey bir kaza değildi. Sadece bir deney yapmaya çalışıyorlardı ve o deneyi çalıştırabilmiş olsalardı Çernobil yaşanmazdı. Fakat bunu beceremediler. O yüzden kaza diyemeyiz. Deney çalışmadı.

    Riski azaltmak için Prof. Dr. Levent Kurnaz, nükleer santrallerin riskini en aza indirmek için denenmiş, hâkim olunan, sağlam teknolojilerin kullanılması konusunda uyarıyor.

    Japonya-Fukuşima’da 2011’de yaşanan felaket, ortada bir deney sözkonusu değilken ve teknolojinin çok daha gelişmiş olduğu bir dönemde yaşandı. Bu iki olayı nasıl karşılaştırabiliriz?

    Fukuşima’da dört büyük problem üstüste geldi. Nükleer santrallerde bir arıza olması halinde herhangi bir sorun yaşanmaması için bir güvenlik sistemi vardır, o güvenlik sisteminde sorun olursa diye bir kat daha, onda da sorun olursa bir kat daha güvenlik sistemi vardır. Ne yazık ki Fukuşima’da bütün bu güvenlik önlemlerini aşacak büyüklükte dev bir deprem oldu. O büyüklükte bir deprem kolay kolay olmaz diye düşünmüşlerdi; bu yüzden de hazırlıklı değillerdi. Ona hazırlıklı olabilmeleri için de Çernobil’deki deneyin çalışmış olması gerekiyordu. 

    Kapalı boru sistemi Dünyadaki pek çok uygulamada soğutma ihtiyacını karşılamak için deniz kıyısına kurulan nükleer santraller, yoğunlaştırıcıdan geçirdikleri suları denize geri verirken kapalı boru sistemi kullanıyor. Bu sistem sayesinde, deşarj edilen soğutma sularına herhangi bir radyoaktif madde karışması engelleniyor. 

    Çernobil’deki deney, Fukuşima’da ortaya çıkan riski bertaraf etmek için yapılıyordu bir bakıma, öyle mi? 

    Çernobil, Fukuşima’yı engellemek için yapılıyordu derken, tabii aralarında çeyrek yüzyıllık bir zaman farkı var. Ama oradaki temel nokta, nükleer santralin kendi yarattığı enerjiyi kullanarak kendisini kapatmayı becermesi. Nükleer santraller bunu yapamıyorlar. Kendilerini kapatmak için dışarıdan aldıkları enerjiye ihtiyaçları var. Çernobil’de kendi enerjisini kullanarak, kendisini kapatabilmesini sağlamak için yapılıyordu deney. Ve bunu beceremedikleri için patlama yaşandı. 

    Türkiye’nin gündemindeki iki santrali, Akkuyu ve Sinop’la ilgili riskleri nasıl değerlendiriyorsunuz? 

    Şimdi “bütün önlemleri aldık, hiçbir risk yok” diyemeyiz. Fakat şunu da söylemek lazım: Türkiye’deki raporlar, her sene 3 milyon insanın kömürlü termik santrallerden çıkan dumandan dolayı öldüğünü söylüyor. Bunlar kesin sayılar. Ve bunlar patlama gibi özel durumlarda değil, termik santrallerin rutin çalışması esnasında ortaya çıkan sayılar. Bir nükleer santralde, bir arıza olursa patlayabilir, evet. Fakat ikisini kıyasladığımız zaman, esasen kaza ihtimali nükleer santralde daha düşük. Yani sadece istatistik ve matematik açısından bakıyoruz duruma. Tabii nükleer santrallerin risklerinin en aza indirilmesi için, baştan beri söylediğimiz gibi, bilinen, kullanılan, hâkim olunan, en sağlam şekilde yapılmış teknolojiye dayanması gerek. 

    Türkiye’de şu anda sözkonusu olan yapı, bırakın en sağlam teknolojiyi Rusların daha kendilerinin deneyip oturtmadığı bir sisteme dayanıyor. Problem bu! En azından Akkuyu açısından… “Başka ülkeler bunu 20 yerde yaptılar, tıkır tıkır çalıştırıyorlar, şimdi de Türkiye’de yapalım” dense, bu kabul edilebilir bir risk olurdu. Çünkü bu olmadığı zaman Karapınar’da termik santral yapıyorsunuz, o termik santralden ne çıkıyor Allah bilir… Bugün kanser oranlarına baktığınız zaman Yatağan Termik Santrali’nden çıkan tozdan oluşan kanser oranları çok çok daha yüksek. Patlama, vs. yok. Her gün normal operasyondan çıkan tozdan bahsediyoruz. Böyle bir problem var karşımızda. 

    Ama bu demek değildir ki, hemen nükleer santrale gidelim. Aslında yapmamız gereken ne termik, ne nükleer santral… Bütün gücümüzle rüzgar ve güneşe yüklenmemiz gerek. Çünkü rüzgar ve güneş enerjisi şu anda çok daha ucuza, sürdürülebilir enerji kaynakları olma yolundadır. Fiyatlarına baktığımız zaman nükleer enerji, şu anda rüzgar enerjisinin dört katı maliyete sahip. 

    Rüzgarın yönü Herhangi bir kaza durumunda felaketin etkilerini kontrol altında tutmak için, nükleer santral projelerinde hâkim rüzgar yönlerini bilmek çok önemli. Prof. Dr. Levent Kurnaz’a göre rüzgarın kıyıdan denize estiği Akkuyu bu açıdan doğru bir nokta olmasına rağmen, aynı şeyi Sinop için söylemek mümkün değil. 

    Neden rüzgar, güneş ve su enerjisi daha ucuza mâlolmasına ve çevreye olumsuz etkileri daha az olmasına rağmen nükleer ya da termik santral tercih ediliyor? 

    Suyun da geleceği garanti değil çünkü. Yağmura bağlı. Bu yüzden ya rüzgar esmezse ya yağmur yağmazsa ihtimallerine karşı nükleer enerjinin daha güvenilir bir kaynak olduğu düşünülüyor. Ama bu teknolojiler düzgün kullanıldığı zaman 24 saat enerji üretme imkanı dünyada var. Belki daha pahalı olur. O zaman da dört kat daha ucuza değil, yarısı fiyatına gelir. Ne yazık ki biz bunları pek hesaba katmıyoruz. 

    Tekrar Akkuyu ve Sinop’a dönersek, mesela Akkuyu’nun zemininde bir çatlak olduğu söyleniyor. Ve ayrıca her ikisi de denize yakın bölgelerde… Nükleer santrallerin yapılacakları yerler neye göre seçiliyor? Yer seçerken nelere dikkat etmek gerekli? 

    Diziyi seyrettiniz; burada nükleer yakıtın aşağıya, yani yeraltı suyuna karışması engellendi. Gerçekte de böyle oldu; böylelikle çok daha büyük bir felaketin önüne geçilebildi. Karışmaması da tabana attıkları betonun çok kuvvetli olmasından kaynaklanıyor. Bu nükleer yakıt, herhangi bir problemde yeraltı suyuna karıştığında, oradan Akdeniz’e taşınır ve bütün Akdeniz’e radyoaktivite saçarsınız. Bu korkunç bir felaket olur. Bu bakımdan altına atacağınız beton son derece önemli. 

    Fakat santralleri denize yakın yapmak zorundasınız, çünkü soğutma mecburiyeti var. Başka yolunuz yok. Denize ya da göle ne kadar yakın olursa soğutması o kadar kolay olur. Nükleer santrali bırakın, termik santral de aynı şekilde işler. Bir derenin, gölün yakınında olmak zorundadır. Aslında nükleer yakıtın suya karışması çok zor görülen bir durumdur. Santralden suya karışması için aşağıdaki betondan geçecek, eriyecek, aşağıya inecek vs. bütün bu aşamalardan geçip suya karışması zordur. 

    Buna karşılık, herhangi bir patlama esnasında, Çernobil sırasında bir nükleer bulutun çıkıp İsveç’i, Orta Avrupa’yı dolanıp oradan Türkiye’ye gelmesi örneğindeki gibi bir olayın yaşanması daha büyük bir tehlikedir. Burada da ülkenin hâkim rüzgar yönlerinin bilinmesi gerekir. Bu açıdan Akkuyu aslında kötü bir noktada değildir. Çünkü orada rüzgar, kıyıdan denize doğru eser. Bunun analizi çok iyi yapılarak seçilmiştir. Tabii yapılmasın; ama eğer yapılıyorsa doğru yolu budur. Ne yazık ki aynı şeyi Sinop için söyleyemeyiz. Çünkü rüzgar Sinop’ta denizden karaya doğru eser. 

    Nükleer santralin işletilmesi için gereken uranyumun elde edilmesi için bir çalışma yapılabiliyor mu Türkiye’de? 

    Uranyumu biz yurtdışından alacağız. Hiç bizimle alakası yok onun. Uranyumun bir nükleer santralde kullanılması için saflaştırılması gerekiyor. Tam da bu problemden dolayı ABD ve İran’ın arasında bir sorun yaşanıyor şu anda. İran kendi başına bir nükleer santral yakıtı olarak uranyumu saflaştırmaya çalıştığı için… Nükleer santralin kendisini yapmak sorun değil. Önemli olan onun yakıtına sahip olabilmek. Bizim hiç öyle bir niyetimiz yok. Onun için yabancı devletler ‘Tamam size bu teknolojiyi verelim’ diyorlar. Verdikleri teknoloji santral yapım teknolojisidir. Ama asıl kıymetli olan nükleer yakıtın saflaştırılmasıdır. 

    Çernobil’de insanlar çekildikten sonra yaban hayatında bir patlama yaşanıyor, İnsanların ve hayvanların radyoaktiviteden etkilenme düzeyleri arasındaki fark neye dayanıyor? Neden bazıları daha çok, bazıları daha az etkileniyor?

    Şöyle anlatayım. Ortada bir tane çekirdek düşünün; bu çekirdek, dışarıya doğru ateş ediyor. Ateş ederken, çevresinde de diyelim 1 milyon kişi var. O kadar çok ateş ediyor ki, bu 1 milyon kişinin büyük ihtimalle 950 bini ölüyor. Ama arada 50 bin kişiye denk gelmiyor. Diyelim sizin vücudunuzda belirli noktalarda kanser görüldüğü zaman bu ölümcüldür. Ama bazı noktalardaki kanser, illa ölümcül olmak zorunda değil. Vücutta radyasyon hasarının yol açtığı problemler, vurduğu yer bakımından vücut açısından tehlikeli yerlerde olmayabilir. Ondan dolayı da sağ kalıyorsunuzdur. Ama oradaki insanların çok büyük çoğunluğu öldüler. 

    Yalnız şu da var. O noktada temizlik yapan insanlara koydukları radyasyon limiti, günde bir buçuk paket sigara içen bir insanın üç senede aldığı radyasyon oranıyla aynı. Ama etrafınızda gördüğünüz, günde bir buçuk paket sigara içen insanların hepsi üç senede ölmüyor. Demeye çalıştığım; bu bir risktir, kesinlik değildir. Ayrıca merkezden ne kadar uzaksanız, radyasyon o kadar geniş bir alana yayıldığı için size denk gelme olasılığı da o kadar azalıyor. 

    Dizide de gördünüz… İlk gece orada olaya müdahale eden itfaiyeciler gitti; bir de patlamadan zarar gören az sayıda kişi… Ama ana radyasyon probleminden ölen insan sayısı o kadar çok değil. Ölen insanların çoğu kanserden öldü daha sonra. Binler ölüyor kanserden. Ama ilk anda ölenlerin sayısı yüzler mertebesinde; binler değil…

    ÇERNOBİL 2019’DAN DOĞA MANZARALARI

    Hayvanların tercihi: İnsan değil radyasyon!

    Çernobil’den sonra insanlara kapanan yüksek radyasyonlu bölge, bugün birçok hayvan türünün yaşadığı zengin bir doğal yaşam alanı. Çernobil araştırmacısı Prof. Nick Neresford #tarih’in sorularını yanıtladı. 

    Kurt, vaşak, bizon, ayı, tilki… Çernobil’in yeni sahibi artık onlar. Reaktörden yayılan ölümcül radyasyonun, doğa için insanlar kadar tehlikeli ve acımasız olmadığı Çernobil’de kanıtlandı. Kazanın ardından çeyrek asır geçtiğinde, Çernobil ve Pripyat’ı benzersiz bir bitki örtüsü ve daha önce görülmemiş bir hayvan çeşitliliği sarmıştı. 

    Kazanın ilk günlerinde radyasyonun bölge dışına taşınmasından korkan Sovyet yönetimi, yaklaşık 2500 kilometrekarelik bir alanda görülen her hayvanın vurulması emrini vermişti. Ölümcül radyasyondan bitkiler de büyük zarar görmüş, yaprakların rengi yeşilden küf rengine dönmüştü. Binlerce ağacın yapraklarının renk değiştirmesinin ardından Pripyat’ın etrafındaki ormanlık alana “Kızıl Orman” denmeye başlanmıştı. 

    Çernobil’in etrafındaki pek çok alan binlerce yıl boyunca insanlar için ölümcül olmaya devam edecek; fakat görünen o ki bu alan, hayvanlar ve bitkiler için sadece hayatta kalınacak değil aynı zamanda insanın zulmünden uzakta gelişip çeşitlenecek bir vaha görevi görecek. 

    Çernobil’le ilgili çok sayıda saha araştırması ve makalesi bulunan Profesör Nick Beresford, #tarih’e yaptığı açıklamada “Çernobil Tahliye Bölgesi” olarak bilinen 4500 kilometrekarelik alanda kazadan sonraki ilk yıldan başlayarak hayvan popülasyonunun giderek arttığını söylüyor. Konuya ilişkin yakın tarihli araştırmalar da bu zenginlik ile radyasyon arasında negatif bir ilişki bulunduğuna dair herhangi bir bilimsel sonuç elde edilemediğini gösteriyor. 

    Prof. Beresford, doğal hayatın bu denli hızlı toparlanmaya başlamasında avlanma baskısının azalması, ticari ormancılığın ve tarımın son bulması ile hayvan türlerinin insan tarafından rahatsız edilmemesinin etkili olduğunu belirtiyor. Prof. Beresford bölgenin 400’den fazla türe evsahipliği yaptığını, bu türlerden 67’sinin balık, 11’inin amfibik, yedisinin sürüngen, 251’inin kuş ve 73’ünün memeli olduğunu söylüyor. Bu türlerin büyük bir çoğunluğu endemik olsa da “kahverengi ayı” gibi sonradan bu bölgede yaşamaya başlayan türler de var. Hatta soyu tükenmekte olan bazı türleri kurtaran da Çernobil kazası! Yokolma tehlikesiyle karşı karşıya olan Moğolistan kökenli bir vahşi at türü, bugün kaza alanında artan popülasyonları sayesinde bu tehlikeyi atlatmış! 

    Prof. Beresford’un dikkati çektiği bir diğer nokta ise çevre alanlardan buraya hayvan göçü olması. Buna göre hayvan popülasyonunun bölgede gelişmesinin en büyük nedeni “insansızlık” ve bu durum o kadar cazip ki, “yüksek dozda radyasyon mu, insanlarla birarada yaşam mı?” sorusuna hayvanların verdiği cevap çok açık: Tabii radyasyon! 

  • 9.6 (IMDB) şiddetinde bir dizi: Çernobil

    9.6 (IMDB) şiddetinde bir dizi: Çernobil

    HBO’nun yeni dizisi “Çernobil”, 33 yıl önceki felaketi gayet başarılı bir şekilde dramatize ediyor. Dört yıllık bir araştırma-geliştirme sonucu ortaya çıkan projenin çekimleri, Çernobil Santrali’ne neredeyse birebir benzeyen Litvanya-Vilnius’taki artık kullanılmayan bir nükleer santralde gerçekleştirilmiş. Yaratıcı ve senarist Craig Mazin, esas olarak Nobel ödüllü Svetlana Aleksiyeviç’in Çernobil’den Sesler: Felaketin Sözlü Tarihi isimli kitabını temel almış.

    Ülkemizde de gündem olan HBO’nun yeni hit mini dizisi Çernobil, baş karakterlerden kimyager Valeri Legasov’un (Jarred Harris) intihar etmeden kısa bir süre önce kasete kaydettiği şu cümlelerle başlıyor: “Yalanların bedeli nedir? Onları doğrularla karıştırmamız değil. Asıl tehlike şu ki, yeterince yalan duyarsak doğruyu artık hiç tanımayız. Geriye, doğruyu ummaktan vazgeçip hikayelerle yetinmek kalır sadece”.

    6 Mayıs 2019’da ABD’deki prömiyerinden beri çok ilgi çeken, çok izlenen ve çok tartışma yaratan dizinin bütün önermesi bu ilk cümlede saklı aslında: Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır ve ne kadar geç ortaya çıkarlarsa o kadar ağır bedellere sebep olurlar. Peki bu dizi nasıl ortaya çıktı, bu başarısının altında yatanlar ne, günümüz dünyasıyla ilgili neler söylemek istiyor ve ne gibi tartışmalara sebep oldu? 

    Çekim mi, gerçek mi? HBO’nun Çernobil dizisindeki görüntüler gerçeğe o denli yakın ki, sosyal medyada yer alan ve 1986 yılında felaket bölgesinde yapılan gerçek çekimler ile diziden kareleri kıyaslayan videolarda iki görüntüyü birbirinden ayırt etmek neredeyse imkansız. 

    Çernobil’le ilgili bir dizi yazma fikri, yaratıcısı ve senaristi Craig Mazin’in (Hangover- Felekten Bir Gece 2 ve 3’ün yazarı) aklına 2014’te düşüyor. Sebebi ise, yazarın kendi deyimiyle günümüzde doğrunun üzerindeki global tehditle nasıl başedebileceğimize dair birşeyler söylemek istemesi ve Çernobil’de tam olarak neler olduğunu bilmemesi. Dizinin sağlamlığı, her şeyden önce çok çok iyi araştırılarak yaratılmış olmasından kaynaklanıyor. Mazin olay üzerine yayımlanan her türlü kitabı, araştırmayı, haberi okuyor; onu en çok etkileyen ise olayı yaşayan insanların öyküleri oluyor.

    Nobel ödüllü gazeteci yazar Svetlana Aleksiyeviç’in Çernobil’den Sesler: Felaketin Sözlü Tarihi isimli, olayı yaşayanların monologlarına dayanan kitabı senaryonun belkemiğini oluşturuyor. Dizide, olayın insani ve duygusal boyutunu sembolize eden, olaya ilk müdahale eden itfaiyecilerden birinin eşi Lyudmilla Ignatenko karakteri (Jesse Buckley) bu kitaptan alınma (Kaza esnasında hamile olan, eşini kazanın hemen sonrasında, bebeğini ise doğumundan dört gün sonra kaybeden Ignatenko zamanla kendine yeni bir hayat kurmayı başarıyor, bir oğlu var ve halen Ukrayna’da yaşıyor).

    “Çernobil’in kızkardeşi” Çernobil yakınındaki Pripyat yerleşim bölgesine ait çekimler için Litvanya’nın Fabijoniskes kasabası tercih edilirken, reaktör çekimleri için aralarındaki benzerlik nedeniyle “Çernobil’in kızkardeşi” olarak bilinen ve emekliye ayrılmış Ignalina Nükleer Güç Santrali kullanıldı. 

    Mazin’in senaryosu çok büyük ölçüde belgesel bir yaklaşım; fakat dramatizasyonun ve verilmek istenen mesajın daha etkili kılınması için bazı önemli yaratıcı eklemeler de var. Bunların en önemlisi, olayın hemen sonrasında gerçekleri ortaya çıkarmaya kendini adayan Minskli bir nükleer fizikçi biliminsanı, Ulana Komyuk karakteri (Emily Watson). Bu karakter hayal ürünü ve dizinin sonunda belirtildiği üzere olayla ilgili gerçekleri ortaya çıkarmak için emek harcayan bütün dürüst biliminsanlarını temsil ediyor. Çernobil’in erkek dünyasında, olayı çözmek için sonuna dek gidenin bir kadın karakter olması dizinin yaklaşımı açısından oldukça önemli. Zira iktidar ve güç tutkusu oldukça “erkek” olgular ve Çernobil’in meydana gelmesinin altında yatan en önemli sebeplerden biri. 

    Senaryo çok net. Biri kurmaca diğerleri gerçek beş önemli karaktere odaklanıyor: Patlamanın hemen sonrasında nükleer kirliliğin boyutlarının artmaması için getirilen biliminsanı Valeri Legasov (Jarred Harris), Gorbaçov tarafından görevlendirilen Bakanlar Kurulu üyesi Boris Şerbina (Stellan Skarsgaard), radyasyon seviyelerinde bir oynama olduğunu Minsk’teki ofisinde farkedip gerçeğe ulaşmak uğruna çalışmalara dahil olan kurmaca karakter Ulana Komyuk (Emily Watson), olaydan birebir etkilenen insanları temsil eden Pripyat sakini, yangına ilk müdahale eden itfaiyecilerden birinin eşi Lyudmilla Ignatenko ve felaketin en büyük sorumlusu pozisyonundaki, başmühendis Anatoli Dyatlov (Paul Ritter). 

    Dört yıllık bir araştırma-geliştirme sonucu ortaya çıkan projenin çekimlerine 2018 Nisan’ında Litvanya’da başlandı. Vilnius’taki yerleşim bölgesi Fabijonikes yine bir nükleer reaktör yaşam alanı olması sebebiyle Pripyat şehrine çok benzediği ve otantik Sovyet atmosferini çok iyi verdiği için seçilmiş. Nükleer reaktör çekimleri ise yine Litvanya’da, artık çalışmayan bir nükleer santral olan Ignalina’da gerçekleştirilmiş. (Tasarım benzerliği nedeniyle Ignalina’ya çalıştığı dönemlerde Çernobil’in kızkardeşi deniliyordu). Bazı detay sahnelerin çekimi ise Ukrayna’da yapılmış. 

    16 hafta süren çekimlerde, prodüksiyon ekibinden bestecisine tamamen “all-star” bir ekiple çalışıldığını es geçmemek lazım; dizinin başarısı biraz da bu çok başarılı ekipten kaynaklanıyor. Yönetmeni, fenomen dizi “Breaking Bad”den Johan Renck. Game of Thrones’un (GOT) Emmy ödüllü Carolyn Strauss’u, başarılı İngiliz dizisi “Broadchurch”ün Jane Featherstone’u, Black Mirror’un Sanne Wohlenberg’i ise yapımcılar arasında. Casting direktörleri GoT’un iki Emmy’lisi Nina Gold ve Robert Sterne’i. 

    Çernobil dizisinin en etkileyici öğelerinden biri de müziği. Netflix’te yayınlanan “Trapped” dizisinin de müziğini yapan besteci Hildur Gudnadottir, henüz çekimler başlamadan, ses kayıt uzmanı Chris Watson’la boş ve atıl durumdaki Ignalina reaktörüne gidip uzun ortam atmosferi sesi kayıtları yapıyor. Stüdyoda saatlerce süren kayıtları dinleyip örnekler alıyor ve bunları müzikte kullanıyorlar. İzlerken atmosferdeki o tekinsiz etkiyi artıran ana karakterlerden biri, işte bu çıtır çıtır, gerçek lokasyonda kaydedilmiş radyasyon sesleri… (Dizi müziğinin albümü Mayıs sonu Deutche Grammophon’dan çıktı). 

    Unutulmaz sahnelerden biri Dizide Michael Colgan’ın hayat verdiği dönemin Kömür Bakanı Mikail Shchadov. Bu sahne dizinin en çarpıcı sahnelerinden birisiydi. Bakanın ikna etmeye çalıştığı kömür madencileri kendileri için ölüm anlamına gelen teklifi kabul ettikten sonra ellerini Shchadov’un mavi takım elbisesine siliyor ve içlerinden birisi “Şimdi kömür bakanına benzedin işte” diyor. 

    Kastta hiç Amerikalı oyuncu olmamasına en baştan özellikle dikkat edilmiş. Mazin, Amerikalı oyuncuların seyirciyi diziden uzaklaştıracağına kanaat getirmiş. Her oyuncunun kendi doğal aksanıyla konuşması ise sonradan alınan bir karar… Klişeye düşmemek için Rus aksanından hemen vazgeçilmiş ama bir nevi ortak Doğu Avrupalı aksanında karar kılınması düşünülmüş. Seçmeler esnasında Mazin oyuncuların karakterleri yerine aksanı oynadıklarını ve bu yüzden inandırıcılıklarını yitirdiklerini gözlemlemiş. Böylece herkesin kendi doğal İngilizce aksanını kullanması yoluna gidilmiş. 

    Bu devasa prodüksiyonla ilgili birçok ilginç ayrıntı var elbette: Karakterler doğal aksanlarıyla İngilizce konuşuyorlar fakat radyo, acil telefon kayıtları, televizyon haberleri ve genel anonslar Rusça. Prodüksiyon tasarımı neredeyse birebir dönem SSCB’sini yansıtmasına rağmen toplu konutlarda bazı pencerelerde o dönemde kullanılmayan PVC çerçevelerin görülmesi eleştiriliyor. Pripyat’ın boşaltılması esnasında yapılan anons dizide aynen kullanılmış. Baş karakterlerden ikisini oynayan Emily Watson ve Stellan Skarsgaard bundan önce Lars Von Trier’in 1996 yapımı melodramı “Dalgaları Aşmak” filminde patolojik bir ilişki içindeki bir çifti canlandırmışlardı. 

    Yazar Mazin, dizinin her bölümünün yayınlanmasından sonra o bölüme ait sahne arkası bilgilerini ve başka ayrıntılarını paylaştığı bir podcast kaydettirmiş. Bu podcastler ve dizinin senaryosu, meraklıları için internette bedava ve herkesin ulaşımına açık.

    Dizide nükleer enerjinin kendisinin de bir ana karakter kadar rolü var neredeyse. The New Republic’ten Rachel Riederer’in eleştirisinde dediği gibi “nükleer enerjinin kendisi anlatıdaki en dramatik kavislerden birine sahip”. Bol miktarda ve çok net nükleer bilgiye maruz kalıyoruz. “Bir nükleer reaktör nasıl çalışır ve neler ters giderse sonuçları neler olur”u biz sıradan insanların kafasına iyice sokana dek vermeye çalışıyor adeta Mazin. 

    ‘Kötü gösterilen Sovyetler’ meselesi

    Çernobil’in yarattığı tartışma konularının başında Sovyetleri beceriksiz ve Sovyet hükümetini çok kötü göstermesi geliyor. Bir Amerikan yapımı olarak bunun için çok akıllıca bir yönteme de başvurmuşlar: Sovyetlerle dalga geçen replikler var ama, bu replikler Sovyetleri canlandıran karakterlerin ağzından çıktığı için Sovyetler kendi kendileriyle dalga geçmiş gibi görünüyor. Örneğin, kazanın hemen sonrasında bürokratik yönetim bir sığınakta toplandığında, bir karakter “merak etmeyin çok sağlam bir sığınak, sonuçta Amerikalıların nükleer saldırısından korunmak için yapıldı” diyor. Yanan çatının söndürülmesi için insanlı taşıt kullanılmasının çok tehlikeli olduğu anlaşılıp ay taşıtı devreye sokulmak istendiğinde “Aya adam gönderemedik bari ay aracımız insanları çatıdan uzak tutmakta işimize yarasın” deniyor. 

    Hükümetin rolüne dair eleştirilere verilen en güçlü cevap, dizinin büyük oranda yaşanan gerçekleri yansıttığı. Evet, Çernobil büyük oranda devlet bürokrasisinin büyük ihmalleri, sistemin ve teknolojinin çok atıl ve hantal olması ve bu sistem içerisindeki insanların bireysel hırs ve çıkarlarına yenik düşmelerinin bir sonucu olarak meydana geldi. Rus Komünist Partisi diziyi dava etme kararına kadar giderken şu an görevdeki bazı Rus yetkililer ise diziye şaşırtıcı bir biçimde pozitif yaklaşıyor: Kültür Bakanı Vladimir Medinski dizi için “ustaca kotarılmış ve sıradan insanların hikayelerine saygıyla yaklaşıyor” yorumunu yapmış. 

    Rusların işin içinde CIA’in komplo teorisinin olduğu kendi Çernobil versiyonları projesi ise, sanıldığı gibi bu diziden sonra ortaya çıkmamış; bu, Rus NTV kanalının HBO’nun dizisinden çok önce üzerinde çalışmaya başladığı bir proje. 

    Tarihî gerçeklere uygunluk/uygunsuzluk

    Bir diğer eleştiri/tartışma konusu, dizinin tarihî anlamda ne kadar doğrulara dayandığı. Bu eleştiriler esas olarak dramatik efekti artırmak için eklenmiş yaratıcı öğeleri hedef alıyor: Çekirdeğin, üzerinden uçan helikopteri yutması kazadan aylar sonra ve bambaşka bir şekilde gerçekleşmiş örneğin. Kazanın akabinde görevlendirilen Başbakan Yardımcısı Şerbina ve biliminsanı Legasov, Moskova’dan helikopterle Çernobil’e uçuyor ve Şerbina bir noktada Legasov’u vurmakla tehdit ediyor. Moskova, Çernobil’den helikopterle ulaşılamayacak kadar uzak ve böyle bir tehdit o dönemde artık mümkün değil tabii. En önemlisi ise dizinin sonunda Legasov’un verdiği, bütün yetkilileri suçlayan ifadenin aslında gerçekleşmemiş olması. Legasov bu duruşmada yokmuş. Bu eleştirileri getirenlere dizinin her ne kadar gerçek bir olaya dayansa da sonuçta belgesel değil, kurgusal bir drama olduğu gerçeğini hatırlatmak gerekiyor. 

    Peki IMDB’den 9.6 puan alarak tüm zamanların en beğenilen TV dizileri arasına giren, çok kıt notlu olmasıyla ünlü “Rotten Tomatoes” tarafından da yüksek puanlarla tescillenen Çernobil dizisinin günümüzdeki önemi ne? Bir prodüksiyon harikası olması, işlediği konunun yakın tarihimizin kolektif insanlık hafızasındaki çok özel yerinin yanısıra, dünyayı yokedecek güçlerin sürekli yalan söyleyen/yalandan beslenen idarecilerin elinde olduğu bir çağa dair çok önemli bir uyarıda bulunuyor aslında dizi: Yalandan beslenen toplumların başına kötü şeylerin gelmesi kaçınılmazdır. 

    Dizinin sonunda Legasov’un teyp kaydı sesi şöyle diyor: “Biliminsanı olmak saf olmaktır. Gerçeği aramaya o kadar odaklanıyoruz ki onu gerçekten bulmamızı çok az kişinin istediğini düşünmüyoruz. Ama gerçek her zaman orada. Görmeyi seçsek de seçmesek de. Gerçek, ihtiyaçlarımızı ya da isteklerimizi önemsemez. Hükümetlerimizi, ideolojilerimizi, dinlerimizi önemsemez (….) Bir zamanlar gerçeğin bedelinden korkardım. Şimdi sadece soruyorum: Yalanların bedeli nedir?”

    Dönemin devlet başkanı Gorbaçov bile “Çernobil SSCB’nin dağılmasının başlangıcıydı aslında” demişti. Sistemler ve insanlar, doğru kontrol mekanizmaları tarafından sürekli denetlenmedikleri sürece hataya düşmeye çok yatkındırlar ve günümüzde bu hataların sonumuzu getirmesinden her an sadece bir adım uzağız. Çernobil dizisi bu gerçeği en çıplak haliyle yüzümüze çarptığı için çok önemli. 

    KEHANET

    Çernobil – Pelinotu – İncil

    Çernobil’le ilgili oldukça esrarengiz bir ayrıntı ise Çernobil’in kelime olarak absent içkisinin ana maddesi pelinotu anlamına gelmesi. Pelinotu İncil-Yeni Ahit’te yedi kez geçiyor ve acılığından dolayı negatif bir sembol. “Apokalips” (Kıyamet) bölümünde pelinotu isimli bir yıldız-meleğin dünyanın sonunu getireceğine dair bir kehanet yer alıyor! 

    DAHA AYRINTILI BİLGİ İÇİN…

    Çernobil kaynakları

    Sadece soruyorum: “Yalanların bedeli nedir?”.

    Dönemin devlet başkanı Gorbaçov bile “Çernobil SSCB’nin dağılmasının başlangıcıydı aslında” demişti. Sistemler ve insanlar, doğru kontrol mekanizmaları tarafından sürekli denetlenmedikleri sürece hataya düşmeye çok yatkındırlar ve günümüzde bu hataların sonumuzu getirmesinden her an sadece bir adım uzağız. Çernobil dizisi bu gerçeği en çıplak haliyle yüzümüze çarptığı için çok önemli. 

    Nedenleri, etkileri, dünü ve bugünüyle Çernobil faciası, çok katmanlı ve karmaşık bir hadise. Çernobil’le ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenler için öne çıkan kitaplar, filmler, haberler, videolar, belgeseller…

    Chernobyl: Confessions of a Reporter / Igor Kostin: Felaket sırasında olay yerinde bulunan ve ilk fotoğrafları çeken muhabirin izlenimleri.

    Voices from Chernobyl: The Oral History of a Nuclear Disaster / Svetlana Alexievich: Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Svetlana Alexievich’in felaketten etkilenen insanlarla yaptığı röportajlar üzerine kurulmuş bir eser. HBO dizisinin de temel aldığı en önemli kaynaklardan. 

    Chernobyl’s Wild Kingdom: Life in the Dead Zone / Rebecca L. Johnson: Felaketten sonra yasak bölgede yaban hayatının nasıl geliştiğini merak ediyorsanız…

    Chernobyl: The History of a Nuclear Catastrophe / Serhii Plokhy: Felaketten çok sonrasında yaşananlara odaklanan ayrıntılı bir kitap.

    Manual for Survival: A Chernobyl Guide to the Future / Kate Brown: Bir Çernobil daha yaşanmaması için neler yapılması gerektiğine odaklanan bir eser.

    The Russian Woodpecker / Chad Garcia: “Ya Çernobil bir komploysa” önermesi üzerinden ilerleyen kurgu film 2015’te Sundance’te Jüri Özel Ödülü kazanmıştı.

    Chernobyl Heart / Maryann DeLeo: 2003’te Oscar ödülü alan kısa belgesel, felaketin çocuklar üzerindeki etkilerine odaklanmış.

    Chernobyl 3828 / Valeriy Starodumov: En tehlikeli bölgede temizlik faaliyetlerine katılan 3828 kişinin yaşadıklarını etkileyici görüntülerle anlatan bir kısa belgesel.

    Chernobyl: The Severe Days / Vladimir Shevchenko: Felaketin etkilerinin çarpıcı şekilde anlatıldığı bir belgesel.

    The Babushkas of Chernobyl / Holly Morris, Anne Bogart: Yasak bölgeyi terketmeyi reddeden ve 30 yıldır orada yaşamlarını sürdüren kadınlarla ilgili belgesel.

    Our Planet / Netflix: Netflix üzerinden izlenebilen belgeselin ormanları konu olan sekizinci ve son bölümünde, Çernobil’de insanlar gittikten sonra tekrar hâkim olan doğanın gücü anlatılıyor.

    32. Gün / Mehmet Ali Birand: Gazeteci Cenk Başlamış, felaketten yedi yıl sonra Çernobil’e giren ilk Türk gazeteci olmuştu. YouTube üzerinden izlenebilecek “Çernobil faciası nasıl yaşandı?” başlıklı bu bölüm 32. Gün’ün tarihî yayınlarından biriydi.

  • Devrik padişahın kızlarının özgürlük ve intikam aşkı

    Devrik padişahın kızlarının özgürlük ve intikam aşkı

    Sultan 5. Murad’ın kızları Hatice ve Fehime Sultanlar, amcaları 2. Abdülhamid tarafından yıllarca ev hapsinde tutulduktan sonra istemedikleri kişilerle evlendirildiler. Hatice Sultan intikamını Abdülhamid’in kızı Naime Sultan’ın kocası Kemaleddin Paşa ile yaşadığı yasak aşkla aldı. İki sultan da Abdülhamid döneminde katlandıkları mutsuz evliliklerine 2. Meşrutiyet’in ardından son verip, kocalarını boşadılar. Ancak Hanedan’ın sürgününden sonra, özellikle Fehime Sultan’ın dramı devam edecekti. 

    Amcası Sultan Abdülaziz’in askerî darbe ile tahtından indirilmesi üzerine 30 Mayıs 1876’da Osmanlı tahtına 5. Murad çıktı. Saltanatının ilk haftasında akıl sağlığı bozulunca, tedaviyle geçen üç ayın ardından geçici cinnet sebebiyle devlet erkânı tarafından tahttan indirilmesine karar verildi. Veliaht Şehzade Abdülhamid Efendi’nin ısrarıyla “cünun-ı mutbık” yani “cinnetinin asla iyileşmeyeceği” teşhisine göre verilen fetva ile 31 Ağustos 1876’da tahttan indirilip Çırağan’da oturması kararlaştırıldı. 

    Yerine geçen kardeşi 2. Abdülhamid’i devirip 5. Murad’ı tekrar padişah ilan etmek isteyenlerin birkaç kaçırma teşebbüsüne engel olundu. Ali Suavi ve arkadaşlarının başarısız darbe girişimi üzerine de 5. Murad ailesiyle birlikte Çırağan’da hapsedildi. 

    Sabık padişahın bir süre sonra sağlığının düzeldiği iddia edilir. 2. Abdülhamid, Veliaht Şehzade Reşad, Şehzade Vahdettin, Abdülmecid ve diğer şehzadelerin, hafiyelerin tarassudu altında serbest dolaşmalarına izin verse de, ağabeyine klasik Osmanlı çağındaki şehzadelerin maruz kaldıkları tecrit şartlarını uygun gördü. 5. Murad ailesi ile birlikte saray dışını hiç görmeden 28 yıl yaşadı ve 1904’te öldü. 2. Abdülhamid ağabeyine ve çocuklarına iyi baktığını, Çırağan’da tecrit altında yaşayan yeğenlerinin eğitimleriyle ilgilendiğini ama onların kendi aleyhine dönerek küfran-ı nimet ettiklerini söyler. 

    Amcası Abdülhamid’i şikayet etti  5. Murad’ın küçük kızı Fehime Sultan da ablası Hatice Sultan gibi yıllarca gün yüzü görmeden yaşatılmış, hoşlanmadığı biriyle istemeden evlendirilmişti. Kadın sultanın Galip Paşa ile zoraki evliliğini ve boşanmasını yazdığı mektup, bugün istibdad dönemine “içerden” tanıklık eden bir belge niteliğindedir. Fehime Sultan’ın 1925’te Atiye Sultan’a gönderdiği portresi. 

    5. Murad’ın kızları 

    Sultan 5. Murad’ın büyük kızı Hatice Sultan 1870’te, küçük kızı Fehime Sultan ise 1875’te dünyaya gelmiştir. Babalarının tahttan indirilmesi sırasında henüz altı yaşında olan Hatice ile bir yaşındaki Fehime Sultan da babalarıyla birlikte hiç dışarıya çıkmadan çocukluk ve ilk gençliklerini “Çırağan Sarayı Hapishanesi”nde geçirdiler. İki kız da Çırağan’da iyi yetişmiş, bizzat babalarından, saray kalfaları ve yabancı muallimlerden gayet güzel konuşup yazacak kadar Fransızca, piyano ve beste yapabilecek seviyede Batı müziği eğitimi almışlardır. 

    Bu zaman diliminde en önemli husus, evlilik çağı gelen hatta o devrin şartlarında geç bile kalınan Hatice ile Fehime Sultanların evlendirilmeleri meselesi olmuştur. 2. Abdülhamid’in ağabeyinin kızlarını kasten geç evlendirdiği öne sürülür. Oysa 5. Murad’ın annesi Şevk-i Efsar’ın 15 Eylül 1887’de Sultan 2. Abdülhamid’e yazdığı bir teşekkür mektubunda kızların evliliklerinin çok erken gündeme geldiği anlaşılıyor. Babaanne Şevk-i Efsar o tarihte vücutça zayıf olduklarından ve Hatice’nin 17, Fehime’nin 12 yaşında olmasından dolayı padişahın yeğenlerini evlendirme niyetinin şimdilik ertelenmesini ve ileride bu merhamete yeniden nail olmalarını diliyor [Belgedeki imza Şevk-efza’dır. BOA.Y.PRK.SGE. 2/19]. Bu teşebbüsten sonra bir daha 2. Abdülhamid’in yeğenlerini evlendirmek gibi bir niyeti olmamış ve ancak kızların ısrarlı talepleri üzerine evlilikleri gündeme gelebilmiştir. 

    Sultanların evlendirilmesi 

    Aradan 14 yıl geçtikten sonra tahtından indirilmiş bir padişahın zamanın şartlarına göre yaşları oldukça ilerlemiş kızlarına talip olmak insanları ürkütüyordu. Sultanlar, kendilerini çocuk yaşta evlendirmeye kalkıştıktan sonra unutan amcaları 2. Abdülhamid’e evlenmek istediklerini ısrarla ilettiler. Babalarının yanına asla dönmemek ve gelin edilmek üzere 1901’de Yıldız Sarayı’na alındıklarında 25 yıl hapis hayatı yaşayan Hatice 31, Fehime 26 yaşına gelmişti. Rivayete göre Fehime Sultan, Çırağan’dan Yıldız’a götürüleceği sırada araba ve beygiri ilk defa görüp dehşete kapılmış. Yıldız’a yerleştikten sonra damad namzetlerini beklerlerken, 2. Abdülhamid yeğenlerine sonunda müjdeyi vermiş ve çeyizlerini sergilemeye başlamışlar. 

    Hatice Sultan’a namzet olan Vasıf Bey, asla padişah kızlarına denk olmayan bir sosyal çevrenin mensubu, düşük rütbeli, görünüşü çirkin, kaba saba bir sorgu yargıcı imiş. Fehime Sultan’ın namzedi ise 2. Abdülhamid’in bendegânından Posta Telgraf Nezareti Yönetim Kurulu üyesi Tevfik Bey’in Mülkiye Mektebi mezunu oğlu Galip Bey olmuş. Bu iki damat adayı da Abdülhamid’in tercihleriyle belirlenmiş ve damatlara verilmesi usulden olan vezaret unvanını Galip Bey’e vermiş ama Hatice Sultan’ın namzedi Vasıf Bey’e uygun görmeyip emirü’l-ümeralıkla yetinmiş. Abdülhamid’in kendi kızları Naime ve Zekiye Sultanların saraylarının bulunduğu Boğaziçi sahilinde, Ortaköy’den Kuruçeşme’ye kadar uzanan sultan saraylarının hizasına Hatice ve Fehime Sultanlar için de mütevazı saraylar yaptırılmış. 

    Hatice ve Fehime Sultanların düğünleri (Abdülaziz’in kızı Emine Sultan ile birlikte) Eylül 1901’de Yıldız Sarayı’nda yapılmış. Saltanat şatafatı ihmal edilmeden yapılan düğünlerin ardından Hatice ve Fehime Sultanlar kocalarını ilk gördüklerinde hiç hoşlanmamışlar; amcalarının kendilerini kasten küçük düşürmek için bu damat adaylarını seçtiğini düşünmüşler. Abdülhamid’in kendi kızlarına o zamanın en saygı duyulan askerlerinden Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa’nın yakışıklı oğullarını seçmesine rağmen, kendilerine layık görülen kocaların kaba saba adamlar olmalarını padişahın hakareti olarak telakki etmişler. Uzun süre harem dairesine almadıkları, zevcelik etmek istemedikleri damatları selamlıklarda yatırmışlar. 

    “Yasak aşk”ın kadın kahramanı Sultan 5. Murad’ın büyük kızı Hatice Sultan, amcası 2. Abdülhamid tarafından kendisine denk bulmadığı Vasıf Bey ile evlendirilmiş, daha sonra padişahın damadıyla yaşadığı yasak aşkla belki de Osmanlı sarayında eşi benzeri görülmedik bir intikam almıştı. 

    Yasak aşk bir intikam mıydı? 

    Had safhada mutsuz olan Hatice Sultan’ın, sarayına komşu olan Abdülhamid’in kızı ve kuzeni Naime Sultan’ın kocası Kemaleddin Paşa’yı tanımasıyla Osmanlı hanedan tarihinde bir benzeri daha olmayan olaylar zinciri başlamıştır. Hatice Sultan Kemaleddin Paşa’ya âşık olur veya bazılarının iddiasına göre 2. Abdülhamid’den intikamını almak için Naime’nin kocasını ayartır! Önce basit bakışmalar, mektuplaşmalarla başlayan ilişki, giderek Kemaleddin Paşa’nın Hatice Sultan Sarayı’na gizli yollardan veya merdiven dayayarak girmesiyle ileri bir safhaya taşınır. Niyazi Ahmet Banoğlu’nun yayımladığı mektuplara bakılırsa bir aşk hikâyesi dile geliyor ama iki tarafın da endişeleri, şüpheleri bu aşkı gölgeliyor. 

    Yaklaşık üç yıl süren bu yasak ilişki, giderek İstanbul halkının da diline düşer. Olayın bizzat padişah tarafından duyulmasını sağlayanın Hatice olduğu iddialarının yanında, hafiyelerin jurnalleriyle Abdülhamid’i haberdar ettiği de anlatılır. Hatta, evhamını tetiklemek için, padişaha Kemaleddin Paşa’nın karısı Naime Sultan’ı zehirleyeceğinin söylendiği rivayet edilir. 

    Mehmed Tevfik Biren’in hatıralarına göre, Naime Sultan hastalandığında tedaviye gelen doktor Hakkı Şinasi Paşa’nın kakodilat enjeksiyonu vermesi gerekmiştir. Jurnalciler tarafından Kemaleddin Paşa’nın talimatıyla sultana zehir şırınga edileceği jurnal edilince Abdülhamid küplere biner. Kendi usulünce yaptığı tahkikatta kakodilatın zehir olup olmadığını soruşturur ve her ilaçta olduğu gibi bir miktar zehir olduğu doğrulanınca, doktoru önce Basra’ya sonra Konya’ya sürgün eder. Hekimler ve diş tabipleri tarafından kakodilatın tedavilerde kullanılmasını da yasaklar. 

    Hatice Sultan ve kızı Selma Galip Paşa’dan boşandıktan sonra Rauf Bey ile evlenen Hatice Sultan’ın Hayri ve Selma adlı iki çocuğu olmuştu. Sultan, hanedanın yurtdışına sürgününde Beyrut’a yerleşecek ve 1938’de orada vefat edecekti. Bir Hint mihracesiyle evlenen kızı Selma Hanımsultan (altta), Saraydan Sürgüne adıyla ailesinin romanını yazacak olan Kenize Murad’ın annesidir. 

    Padişah bu olay üzerine 1904’te kızı Naime Sultan ile olan nikahını feshettiği Kemaleddin’in rütbelerini söktürüp Bursa’ya sürdürür. Hatice Sultan’a ise bir yaptırımda bulunmaz. 

    2. Meşrutiyet’in ilanıyla sürgünden dönen Kemaleddin Paşa’nın Hatice Sultan’a olan ilgisi azalmamış, hatta evlenmek istemişse de Hatice Sultan tarafından reddedilmiştir. Bu arada Hatice Sultan’ın Vasıf Paşa ile olan evliliğinin bitirilmesi için amcası Şehzade Vahdettin’in aracılığını talep ettiği anlaşılıyor. Sultan Abdülhamid henüz tahttan indirilmediği halde istibdat zamanında padişahın en güvendiği kardeşi olan Vahdettin’in ağabeyi aleyhine yazdığı cümleler, 2. Meşrutiyet’in sağladığı güven ortamından ileri gelir. 5. Murad’ın zulme uğradığını belirterek başladığı 3 Şubat 1909 tarihli mektubunda Hatice Sultan’ın baskı ve zorlama ile arzusu hilafına hiçbir meziyeti olmayan biriyle evlendirilmesi hukuka uygun olmayacağından, mahkeme yolu açık olsa da halkın diline düşmemek için boşanma işinin sadrazam tarafından halledilmesini talep eder [BOA.YEE.KP. 34/3357]. 

    Hatice Sultan bu mektuptan iki ay sonra Hariciye Nezareti kâtiplerinden Rauf Bey ile evlenir. Hayri ve Selma adlı iki çocuğu olduktan sonra 1918’de ondan da boşanır. Hanedanın yurtdışına sürgününde Beyrut’a yerleşir ve 1938’de orada vefat eder. Kızı Selma Hanımsultan, Hint mihracelerinden biriyle evlenmiştir. Saraydan Sürgüne adıyla ailesinin romanını yazan Kenize Murad, Selma Hanımsultan’ın kızıdır. 

    Fehime Sultan’ın, Hanedanın yurtdışına sürgün edilişinden sonra Nice’de çektirdiği bir stüdyo fotoğrafı

    Fehime Sultan’ın dramı 

    Ablasının baskın kişiliği yanında biraz gölgede kalsa da kendine özgü bir kişiliği olan Fehime Sultan ise biraz sinirli olmakla tanınmış. Sinir nöbetleri geldiğinde 2. Abdülhamid’in doktoru İbrahim Paşa başta olmak üzere saray doktorları tarafından muayene edilip, sağlık raporları Yıldız’a sunulmuş. Uzun süre kapalı kapılar ardında kalmasından başka, sinirini tetikleyici bir sebep olmamalı ki verilen bir raporda bisiklete binmesi, top oynaması, denize girmesi öneriliyor. 

    Kumral, lacivert gözlü, beyaz tenli sultanın duygusal tarafı ağır basıyor. Bestelerinin bazılarının notaları basılmış. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, 1901’de Mülkiye Mektebi mezunlarından Galib Bey ile evlendirilmiş. Meşrutiyet’in ikinci senesinde Galib Bey’den ayrılarak Mahmud Tevfik Bey isminde küçük rütbeli ve kendinden genç bir subay ile evlenmiş ama Sultan Reşad tarafından bu evlilik hanedana uygun bulunmamış. 

    Fehime Sultan’ın kötü kaderi Meşrutiyet’in ikinci senesinde Galib Bey’den ayrılarak Mahmud Tevfik Bey isminde küçük rütbeli genç bir subay ile evlenen Fehime Sultan, Nice şehrinde vefasız kocası tarafından dolandırılarak terkedilecek, son yıllarını yokluk içinde geçirecek ve 1928’de hayatını kaybedecekti. Fotoğraf vefatından yaklaşık bir yıl önce çekilmiştir. 

    Hanedanın yurtdışına sürgününde, birlikte Fransa’nın Nice şehrine yerleştikleri kocası büyük bir vefasızlık göstererek onu orada terketmiş ve bütün maddi birikimini de dolandırarak Fehime Sultan’ı sefaletin kucağına itmiştir. Zenci halayığının dilencilik yaparak elde ettiği paralar ile küçük bir odada ömrünü geçirip 1928’de bu dünyaya veda etmiştir. Bu Mülkün Kadın Sultanları adlı eserinde belirttiğine göre, gençliğinde Çırağan’daki Farsça eğitiminde özenle kullandığı ciltli defteri Necdet Sakaoğlu’nun arşivindedir. 

    Fehime Sultan’ın kartviziti.

    Yakın zamanlarda Fehime Sultan’ın Taksim Atatürk Kitaplığı’nda bir mektubu ortaya çıktı. Mektupta muhatap olarak Mahmud Şevket Paşa’ya bir hitap yoksa da, içeriğinde Harbiye Nazırına yazıldığı belirtiliyor. Osmanlı devrinin son döneminde yetişen bir padişah kızının fikir düzeyi ve üslubunu göstermesi açısından, Abdülhamid’in dönemini “istibdat devri” olarak nitelendirdiği bu mektubun geniş bir özetini bugünkü Türkçe ile veriyoruz. 

    Gazi Osman Paşa Ortaokulu olarak kullanılırken sabotaj sonucu yanan ve otel yapılmak üzere restorasyonu süren Fehime Sultan Yalısı. 

    Fehime Sultan’ın isyanı

    ‘İstibdat devrinde gasp edilen haklarımı arıyorum’

    Fehime Sultan’ın Mahmud Şevket Paşa’ya evliliği, boşanması ve bir askerle yeniden evlenme isteği hakkında yazdığı mektup, amcası 2. Abdülhamid devrindeki baskıyı en yakından yaşayan bir hanedan kadınının hürriyet özlemini yetkin bir üslupla dile getiriyor (özet). 

    “Malumunuzdur ki 2. Abdülhamid’in istibdat yönetiminde babamızın yanından alınarak dört yıl Yıldız’ın kat kat duvarları içinde mahsur edildikten sonra gönülsüzce, istemediğim halde Galip Paşa ile evlendirildim. O zaman zulüm ve istibdat devrinde insan hukukunu arayamadığından, daha doğrusu söz söyleme özgürlüğüne sahip olmadığından ister istemez bu duruma tahammül ettim. Amcamın zalimce kıydırdığı nikah ile Galip Paşa ile aramızda hukuki bir bağ oluştuysa da… sizi babam makamında telakki ettiğimden utanarak beyan ederim ki asla onun eşi olmadım. Dokuz sene istemediğim, zorla koca olarak tanıdığım bir adamla hayatımı geçirmeye mecbur oldum ki bunun ne kadar acı ne kadar dayanılmaz ıstırap dolu bir hayat olduğunun takdirini insafınıza bırakıyorum. An geldi, özgürlüğün parlak güneşi Rumeli’nden parladı [Hareket Ordusu’nun Selanik’ten İstanbul’a gelişini kastediyor]. O zalim idareyi kahredip mutluluk dönemini getirdi. Bu bizim gibi felakete uğramışlar için mutluluğun müjdesi idi. 

    Meşrutiyet’in ilk yılları kavuştuğumuz şu beklenmeyen özgürlüğün verdiği dalgınlıkla geçti. Bu hal olağandı. Çünkü dünyaya geldiğim günden beri beni kucaklayan felaketten kurtulacağım o mutlu gün gelmişti. Herkes medeni ve kişisel haklarına ulaşıyor. Sürgünler sürgün yerlerinden, mahpuslar zindanlarından çıkıyor. Çoktan beri yüzüne hasret kaldıkları analarına, babalarına koşuyor. Her gün gazetelerde bu gibi sevinçli haberlere rastlıyorum. İşte o zaman düşündüm ki madem ki Kanun-ı Esasi bize eşit olarak her hukuku veriyor, şeriat boşanmayı hak gösteriyor, neden ben de herkes gibi istibdat devrinde gasp edilen haklarımı arayıp talep etmeyeyim. Neden dokuz yıldır çektiğim bu felakete bir son vermeyeyim. Dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş dünya uygarlıklarını hayrete düşüren o şanlı ordunuza karşı bir bağlılık hissediyor, sizin mert, kahraman namuslu oğullarınızdan birinin eşi olmayı hayal ediyorum. Meşrutiyet devrinden manen maddeten zarar gören Galip Paşa ise kendisinden ayrılma ihtimalimi görerek gece gündüz içmekle vakit geçirip o kadar kötü hareketlere başladı ki artık tahammülüme imkan kalmamıştır. 

    Bunun üzerine artık birlikte yaşamanın mümkün olamayacağını küçük amcama (Vahdettin olmalı) arz ederek bu felaketten kurtulmamı büyük amcama (Sultan Reşad) arz etmelerini rica ettim. Bundan haberdar olan Galip Paşa pek arzu ettiğim askerlerle evlenmeme mani olmak için alçakça bir iftira attı. Ailesi de intikam sevdasıyla ona uydular. Bu uydurmalar, iftiralar üzerine mahkeme-i şeriyyeye müracaatla boşanma davası açtım. Bundan altı ay önce boşanmayı başardım. Genç bir sultan olmamdan dolayı birçok taliplerin sonu gelmez rahatsızlıklarına maruz kaldım. Amcamın (Sultan Reşad) Kosova seyahatinden on beş gün önce seçtiğim bir subayla evlenmeme izin vermesini istirham ettim. Haber göndereceklerini vaad ettikleri halde ses çıkmadığı gibi ikinci evliliğimi tanımayacakları haberini aldım. Bu arada evleneceğim subayın annesi ve kız kardeşini almak üzere İstanbul’a izinli geldiğini haber alınca vekil ve şahitlerini de seçmesi haberini gönderdim. Nikâhımız kıyıldı, cemiyetimiz yapıldı. Padişah Kosova’dan döndükten sonra kocamın İstanbul’da kalmasını istirham eyledim. Biz karışmayız, Harbiye Nazırı karışır denildi. Şefkatli babam, işte size durumu arz ettim. Mağdur ve rahmetli pederimin ruhunu şad etmek isterseniz gereğini yapmanızı istirham ederim efendim. 

    30 Haziran 1911 

    Sultân Murâd kızı Fehime 

  • Yeşilçam tadında kısa bir aşk hikayesi

    Yeşilçam tadında kısa bir aşk hikayesi

    Fatma Girik’le Memduh Ün’ün yarım asırlık efsane aşkı, onuncu yılının sonunda kısa bir ayrılıkla kesintiye uğradı. Bu kısa ayrılık, başka bir efsane aşkın başlangıcı olmuştu; Fatma Girik ve birlikte sahneye çıktığı Durul Gence birbirlerine tutulmuşlar, alelacele nişanlanmışlardı. Ozan Sağdıç’ın ilk elden tanığı olduğu bu kısa ama tatlı hikaye, başladığı gibi yıldırım hızıyla bitecekti. 

    Henüz amatör fotoğrafçıyken, 1955’te Sultanahmet civarında çektiğim bir fotoğrafımı Milliyet gazetesine götürüp rahmetli Abdi İpekçi’ye göstermiştim. Haber değeri olduğu için beğenmiş, ertesi gün yayımlanmak üzere odanın ortasındaki camlı bölmenin öbür tarafında oturan Turan Aytul’a vermiş ve “Arkadaşımızı muhasebeye götür de telifini versinler” demişti. O gün, benim sadece ünlü bir gazetecinin elinden aldığım ilk telif hakkının anısı olarak kalmadı; aynı zamanda büyük ustayla giderek gelişecek bir dostluğun başlangıcı da oldu. Takipçi ve dikkatli bir insandı. 

    Nişan günlerinde, Durul Gence ve Fatma Girik. 

    Gazetenin idarehanesi Molla Fenari Sokağı’ndan Nurosmaniye Caddesi’ne taşındığı zamanlar ben de Hayat mecmuasında mesleğe başlamıştım. Abdi Bey’in odası birinci kattaydı. Kıvrımlı bir merdivenden çıkar çıkmaz hemen karşınıza çıkardı. Hem merdiven boşluğuna hem de yazıişleri salonuna açılan iki kapısı da genellikle açık olurdu. Milliyet’te arkadaşlarım vardı. Onları ziyarete gittiğimde açık kapıdan gözüne çarparsam, işaretle yanına çağırırdı. Kimi konularda fikrimi sorardı. Ben işin başlarında çok genç bir gazeteciydim. Onun engin deneyimi karşısında benim düşüncemin ne değeri olabilirdi ki… Bu tutumu bana garip gelirdi. Kimbilir, belki de beni sınıyordu. 

    Nişan töreninde davetlilerden biri de o günlerde Ankara’da program yapan Öztürk Serengil’di Nişan. 

    Dergimizin Ankara bürosunun açıldığı 1960’ta, gönüllü olarak Ankara’ya atanmıştım. Hayat dergisinin yanında ona kardeş bir dergi daha yayın hayatına girmişti. Hayat bir aile magazini kimliğini korurken, Ses dergisi daha önce Türkiye Yayınevi’nin yıllardır yayınladığı Yıldız dergisinin konularını, yani sinema, tiyatro ve diğer eğlence dünyasının, şehirdeki gece hayatının aktüalitesini işleyecekti. Bize bu alemle daha çok ilgilenmek için bir alan açılacaktı. Böyle bir meşgaleden hoşlananlar için bulunmaz bir fırsattı. 

    Nişan yüzükleri takılıyor… 

    O günlerde ben şehirde konu avına çıktığımda peşimi bırakmayan meraklı bir arkadaş türemişti. Gittiğim her yerde bana eşlik ediyor; sorular sorup duruyordu. Ben Ankara’ya gideceğim için yerim boşalacaktı. Bizimkilere bu meraklı arkadaşı tavsiye ettim. Erol Dernek adındaki bu genç arkadaş, tam da bu işlerin adamı çıktı. Öylesine bu aleme daldı ki kendisini helak etti. Ve sonunda genç yaşında ölüverdi zavallı. 

    Gelelim bizim Ankara’daki yaşamımıza… Ankara’da büro açma fikri, o zamanlar iktidarda olan Menderes yönetiminin basın üzerindeki baskısı yüzünden onlara yakın olma politikasının sonucu olduğu kadar, o zamanın koşullarında Başkent’te yeni bir sosyetenin de yeşermesindendi. Opera, Devlet Tiyatrosu ve Cumhurbaşkanlığı Orkestrası sadece Ankara’daydı. Balolar, galalar gırla… Öyle ki, şaşaalı yılbaşı balolarında boygöstermek üzere tuvalet diktirenler iki ay öncesinden sıraya giriyorlardı. Hatta Paris’te tuvalet diktiren Bakan hanımlarından bahsedilir olmuştu. Henüz televizyon yoktu. Gazinoların altın çağıydı, pıtrak gibi çoğalmışlardı. 

    Öztürk Serengil, nişanın ikinci günü de onlarla beraberdi. 

    Birden “27 Mayıs İhtilali” oldu. Bazı oluşumların önü kesildi, bazıları şekil değiştirip devam etti. Gazino kültürünün sürdürülebilmesi için sahneye çıkaracak yeni elemanlara ihtiyaç vardı. Bunlar ya radyo sanatçılarından ya da sinema dünyasında parlamış artistlerden devşiriliyorlardı. 

    Türk sinemasının zirve yaptığı 1960’ların Türkan Şoray, Neriman Köksal, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Muhterem Nur gibi starlarının yanına yeni bir isim daha katılmıştı: Fatma Girik. Aslında genç bir sinema yıldızı olan Fatma Girik’i uzun boylu anlatmaya gerek yok. Henüz 16 yaşındayken figüran olarak katıldığı bu kafilede, sanat hayatı boyunca 180 civarında filmde rol alarak sevilen bir sanatçı olmuştu. Filmlerinin önemli bir bölümü köy filmleri idi. 1960 yapımı “Ölüm Peşimizde” rol aldığı ilk ciddi filmdi. Bu filmin yönetmeni Memduh Ün’dü. Bu olay aynı zamanda hayat boyu sürecek bir beraberliğin başlangıcı olmuştu. Memduh Ün, eski eşinden ayrılmamıştı ama Fatma Girik’le olan beraberliği 50 yılı aşan bir süre büyük bir bağlılıkla sürecekti. Bunun tek bir istisnası olmuştu. Talihin bir cilvesi olarak bunun yakın tanıklarından biri de ben olmuştum. O sıralarda Hayat Ses grubundan kopmuştum. Ankara’daki gazetecilik hayatımda, iki kişiyle sıkı-fıkı arkadaşlığım oluşmuştu. Bunlardan birisi Örsan Öymen, diğeri Mete Akyol’du. Ne yazık ki Örsan’ı pek genç bir yaşta yitirmiştik. Sessiz sedasız Mete’ye magazin malzemesi yardımı yapıyordum. Siyah-beyaz televizyon yeni başlamıştı. İlk kez Milliyet gazetesi bağımsız bir dergi niteliğinde radyo-televizyon eki vermeye başlamıştı. Tek televizyon stüdyosu Ankara’daydı. En güçlü radyo merkezi de oradaydı. Daha önce belirttiğim gibi, Abdi İpekçi ile özel bir tanışıklık içindeydik. Abdi Bey bu ilavenin hazırlanmasını Mete ile ikimize havale etmişti. O tarihlerde teknoloji, bir yayının bir şehirde hazırlanıp başka bir şehirde basılmasını sağlayacak kadar gelişme göstermişti. 

    İkilinin belki de son mutlu anı. 

    Yine daha önce söylediğim gibi gazinocular, ünlü oyunculara el atmıştı. Fatma Girik artık sahnelere de çıkıyordu. Bir süreliğine de Ankara’daki bir gazinonun konuğu olmuştu. “Kızı boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya” derler ya, Fatma Hanım da bu kısa süre içinde kendisine uygun bir davulcu bulmuştu! İş ortamında tanıştığı Durul Gence’yle birbirlerine kanları ısınmış ve alelacele evlenmeye karar vermişler. İlk etap da Durul’un babasının evinde gerçekleşecek nişan töreniydi. 

    Hem ben hem de Mete Akyol, son derece sevimli bir insan olan Durul Gence’nin iyi arkadaşıydık. Onu o günlerde Ankara’nın yıldızı olarak parlayan Alpay’a eşlik eden müzik topluluğunun bateristi olarak tanımıştık. Nişan töreninin doğal konuklarıydık. Olayı olabildiği ölçüde fotoğraflayabildiğimi sanıyorum. Nişandan sonra Maltepe’deki bir gece kulübüne gidildi. Genç çift bol bol dans ettiler. 

    İşin tadını kaçıran telefonun geldiği an, çiftin gerginliği gözlerinden okunuyor. 

    Ertesi gün yine baba evindeydik. Bu kez konuk olarak sadece üç kişiydik. Biri bendim o konuklardan, biri Mete, biri de Öztürk Serengil… Vakit muhabbetle geçerken telefonun zili çaldı. O zamanlar cep telefonunun hayali bile kurulamazdı. Şehirlerarası görüşmeler santrala yazdırılır; uzun bir bekleyişten sonra sıra gelirdi. Gelen telefon, şehirlerarası bir aramaydı. Kimdi acaba, haberi duyan bir dost tebrik mi edecekti? 

    Arayan, Fatma ile görüşmek istiyordu. Fatma Girik ahizeyi eline aldı. Evet arayan bir dosttu, ama arama nedeni çok farklıydı. Oldukça sert bir dille ona “Bu saçmalığı bırak, hemen İstanbul’a dön” ihtarını çekti. Tahmin edileceği üzere sesin sahibi Memduh Ün’dü. O an akan sular durmuştu. Gerisini anlatmaya gerek olmayacak sanırım. Bir tatlı rüya bitmiş; herkes kendi dünyasına çekilmişti. 

    Yıllar sonra Durul ile bir sohbet sırasında o günleri anımsadık. Güleç bir yüzle “Ama çok güzel bir şeydi yahu” dedi sadece. 

  • Bekâret değil, (düpedüz) cehalet!

    Bekâret değil, (düpedüz) cehalet!

    Üniversitedeki kız arkadaşlarımızdan birinin kimlik kartının medeni hal bölümünde “bâkire” yazdığını görmüş, çok gülmüştük. Anlaşılan nüfus memuru muhafazakâr bir vatandaştı ve ona göre henüz evlenmemiş bir kadın ancak bâkire olabilirdi. Ama nüfus memurumuz “bekâr”ın dişilinin “bâkire” olduğunu sanıyor, yani bu iki kelimenin aynı kökten, Arapça “bikr”den türemiş olduğunu sanıyordu. Tümüyle yanlış tabii. “Bâkire”, “bâkir”in dişili; “bekâr”ın değil. Bunlar da “el değmemiş” demek. Hiç cinsel ilişkide bulunmamış bireyler için kullanıldığı gibi, insanların henüz ayak basmadığı topraklar için de kullanılmış bir kelime. İsterseniz “balta girmemiş orman” yerine “bâkir orman” da diyebilirsiniz. “Bekâr” ise Farsça. Farsçadaki doğru okunuşu ise “bî-kâr”; yani işsiz demek. İşsiz delikanlılara kız verilmediği için, “işsiz adam” demek olan deyim, “evlenmemiş adam” demek olup çıkmış. İş yoksa aş yok; aş yoksa da eş yok; gayet basit! 

    Alp Er Tunga Destanı’ndaki ‘ödlek’ kim? 

    İran üzerinden Anadolu’ya gelirken yüzlerce kelime almış atalarımız Farsçadan; ama anlamını, karşılığını değiştirdiğimiz Türkçe kelimeler de olmuş. Bunlardan birini neredeyse hepiniz biliyorsunuz; en azından hepinizin bilmesi gerekiyor çünkü lise son sınıf edebiyat kitabında Alp Er Tunga Destanı’nı okumamış olanınız yok: 

    ‘Alp Er Tunga öldü mü 

    Issız acun kaldı mı 

    Ödlek öcün aldı mı…’ 

    Kim bu “ödlek”? Zaman tabii. Erken Ortaçağ Türkçesinde “ödlek”, “zaman” demek. Yani Alp Er Tunga’yı öldüren korkak bir düşmanı değil, zaman. Gerçi zamanın hepimiz için korkak bir düşman olduğunu söylemek abartılı olmaz sanırım. Anlam da bunun için değişmiş zaten. Evet, anladınız. “Zaman” ile “korkak” arasında ortak ne yan var, değil mi? İkisi de kaçıyor işte! 

    İETT’de ‘sonraki’,  metroda emir! 

    İETT otobüslerindeki anonslarda, durakların neredeyse tümünün adlarını yanlış okuyan, güzel sesli ama İstanbul’u tanımayan bir hanım kızımız var. Örneğin “Kazasker” diyeceğine “kaz asker” diyor; yani kafası fazla çalışmayan, geri zekâlı bir askerden sözediyor. “Etemefendi” diyeceğine “Etem, efendi” diyor; yani Etem’in efendi bir çocuk olduğunu söylüyor. Ama bir de “gelecek durak” diyeceği yerde, “bir sonraki durak” diyor ki, olacak şey değil! Benim bildiğim kadarıyla sıralama, “şimdiki”, “sonraki”, “daha sonraki” (veya “bir sonraki”) diye gider. Sonrakine de Türkçede “gelecek” denir; “gelecek hafta”, “gelecek sene” ya da “gelecek ders”te olduğu gibi. 

    Bu açıdan metromuz iyi. Orada konuşan hanım kızımız, Allah’a şükür, “gelecek istasyon” diyor. Ama peronlarda olmadık şeyler var; anonslarda da. Yerlerde, “4’lü Vagon Bölgesi”, “8’li Vagon Bölgesi” yazıyor! Ne demek “4’lü vagon”? “8’li vagon” nasıl bir şey? Ya “4’lü katar (tren) bölgesi” olur, ya da “4 vagon bölgesi”. Anlambilim konusunda henüz İstanbul metrosunun öğreneceği çok şey var anlaşılan. Sekiz vagonlu trenlerin istasyona gelmesinden kısa bir süre önce de, “Gelecek tren sekiz vagonludur; lütfen kırmızı bölgelere ilerleyiniz” anonsu yapılıyor. Bu ne demek? “Mavi bölgelerde durmayın” demektir. Aslında, “kırmızı bölgelere ilerleyebilirsiniz” denmesi gerekir. Acaba emretmeyi mi seviyorlar? 

    Metro istasyonlarında… Ya “8’li katar (tren) bölgesi” olur, ya da “8 vagon bölgesi”. 
  • Nâzım alıp koydu Balaban’ı kendi yerine

    Nâzım alıp koydu Balaban’ı kendi yerine

    Ünlü ressam Balaban’ın biçim arayışı, 99. yaşının içinde hayata gözlerini yumana dek devam etti. Nâzım Hikmet’in “bir ressam Yunus Emre” diye andığı Türk resminin büyük ismi İbrahim Balaban’ı oğlu Hasan Nâzım, #tarih için kaleme aldı. 

    Balaban’ın uzun sanat yolu Bursa cezaevinde Nâzım Hikmet’i bulmasıyla başlıyor çoğumuzun bildiği gibi. Şair Baba ve Damdakiler kitabının girişinde şöyle diyor Balaban: “Şair Babam’la ikimiz buluşmadan önce el yordamı ile arıyordum kendi kendimi karanlıkta. 

    İlkin onu buldu ellerim. O da alıp koydu beni kendi yerime”. Nâzım Hikmet, Mapushaneden Kemal Tahir’e Mektuplar’da, “Ben burda bir ressam Yunus Emre keşfetttim. Köylü, ortaköylü, köy mektebinde okumuş, berberlik ediyor içerde. Ben resim yaparken başımdan ayrılmaz, nihayet bir gün boya istedi, verdim ve ilk iş olarak aynada kendi resmini yaptı. İkinci portre bir şaheserdi ve şimdi üç aydır şaheser portreler yapmakla meşgul. Bütün boyalarımı ona verdim. Şiir yazmaya, okumaya da dehşetli merakı var. Hayranım köylüme” diye yazıyor. 

    010-013-2
    Orhan Kemal, Nâzım Hikmet ve İbrahim Balaban Bursa Cezaevi’nde. Yedi yıllık bu süre Balaban’ın hayatını değiştirdi.

    Balaban ismi daha resimlerinden önce ulaşıyor sanat çevrelerine. 

    Nâzım, Balaban’ın nasıl bir yetenek olduğunu keşfetmişti ama, şunu da biliyordu ki yetenek bilgiyle donatılmazsa bir anlam taşımaz, bir değer ifade etmez. Balaban, o sıralar sürekli desen çiziyor ve mahpus portreleri yapıyor; fakat ortaya bir kompozisyon, bir tablo çıkmıyordu. Nâzım biliyordu bunun nedenini ve tabii çözümünü de. Memleketimden İnsan Manzaraları’nda aktardığı gibi hemen yurtdışından kitaplar getirterek hapishaneyi akademiye dönüştürdüler. Marksist bir akademiydi bu, hoca ise Nâzım Hikmet. Resim ve sanat tarihi dersleri yanında; felsefe, sosyoloji ve ekonomi politik dersleri alarak kendisini geliştirdi Ali. Tam yedi yıl süren bu eğitim sayesindedir ki, “İbram Ali”den bir BALABAN oluştu. 

    010-013-3
    Balaban’dan 1967 tarihli bir Nâzım Hikmet portresi.

    1949’da ilk kompozisyonlar ve tablolar ortaya çıkmaya başladı. “Yol”, “Doğum”, “Suda Dombaylar”, “Harman”, “Mapushane Kapısı”, “İlkbahar” tabloları 1950 affıyla serbest kalana kadar arka arkaya döküldü. 

    Nâzım Hikmet, Balaban’a resim öğretmedi ama çok daha önemli bir şeyi öğretti: Diyalektik bakış açısıyla hayatı ve dünyayı gözlemlemek ve sanatı bu temel üzerine oturmak. Bu büyük adam, gece gündüz aralıksız yedi yıl süren dostluklarında, şiirlerini nasıl kurguladığını, nasıl ve nerelerden esinlendiğini, her şiiri için nasıl bir “biçim” oluşturduğunu Balaban’a anlatıyordu. Nâzım’ın şiirinde ve yazılarında “biçim” çok önemliydi ve bütün sanatlar için de bunun önemli olduğunu düşünürdü. 

    010-013-4
    Genel kanının aksine, İbrahim Balaban sadece köylüleri ve onların yaşamını resmetmemiş; öğrenci olayları, demokrasi mücadelesi ve hatta Cumartesi Anneleri de Balaban’ın resminde kendisine yer buldu. 

    Nâzım’sız dönemde de, o bitmek bilmez iştahıyla okudu araştırdı; sürekli kendini yeniledi, geliştirdi. Yeni teknikler bulup zenginleştirme süreci her sergide devem etti. Biçim arayışları 99. yaşının içinde hayata gözlerini yumana dek yaşam sevinciyle dopdolu devam etti. Bunu şu örnekle açıklamak isterim: “Yaşamın Kendisi” adlı 70×85 cm boyutunda tablosunu yeni bitirmişti, bir gün ziyaretine gittiğimde. Babam bu tabloyu nasıl kurguladığını ve hangi felsefi temele oturttuğunu şöyle anlattı: İzleyiciler iki kadın görecekler baktıklarında; biri ekin demetine, diğeri çocuğuna sarılmış emziriyor. Çok basit gibi görünüyor; fakat altında yatan şu felsefe var: Yaşamın iki temel dürtüsü. Çocuğuna sarılan geleceğine sarılıyor, diğeri ise ekmeğe yani yaşamaya sarılıyor. 

    010-013-5
    İbrahim ve Nâzım Balaban İbrahim Balaban ve kendisi gibi ressam olan oğlu Nâzım Balaban, eserlerini birlikte sergilemişlerdi. 

    Genel kanı, İbrahim Balaban’ın köylüleri ve onların yaşamını resmeden bir ressam olduğudur. Bu bir noktaya kadar doğrudur. Fakat, genel sanının aksine Balaban, 1972-1980 arası öğrenci olaylarını, demokrasi mücadelesini resmetmiş ve bunları hem de o dönemde Ankara’da sergilemiştir. 1982-1990 arası halk kahramanlarını, evliyaları ve halk aşk hikayelerini, söylenceleri resmetmiştir. Son dönemde “Cumartesi Anneleri”ni ve deprem sonrası depremden etkilenen insanları resmetmiştir. Hem Marksist, hem de akademik eğitim almamış bir ressamı bizim sanat çevrelerinin hemen kabullenmesi, içine sindirmesi beklenemezdi. Bazı eleştirmenler tarafından sürekli ve sistemli saldırılara uğradı. “Köylü ressam” gibi nitelemelerle küçük görülmeye çalışıldı. Ve yine bu yüzdendir ki devlet ve belediye galerilerinde resimlerini sergileyemedi; sergileyebildiği yerlerde saldırıya uğrayıp resimleri tahrip edildi. Resimleri yüzünden kovuşturmaya uğradı, tutuklandı. Bütün bunlar onu yolundan alıkoyamadı; emin adımlarla yürüdü. Binlerce desen ve bine yakın tablo üretti. Adına basılan dört kitap haricinde, kendi kaleme aldığı ve basılıp yayımlanmış 11 kitap yazdı. 

    Hakkında en çok yazılıp çizilen sanatçıdır Balaban. Ancak bunların çoğu, ilk dönemler hariç, daha çok magazin boyutunda ve Nâzım’la olan ilişkisi ile dostluğunu öne çıkartan yazılar ve işlerdir. İnanıyorum ki Balaban’ın sanatı gelecekte hakettiği gerçek yerine oturacaktır.