Etiket: Sayı: 62

  • Yol deyip ‘geçmemek’ lazım

    Yol deyip ‘geçmemek’ lazım

    Okul kitaplarında Çinggis Han ve devletinden bahsederken Çinggis Han’ın Harzemşahlar’a gönderdiği elçilerin öldürülmesi üzerine Batı seferine çıktığından bahsedilir. Ancak yazılmayan husus, bu hadiseden önce Çinggis Han’ın Harzemşah’a barış teklifi yapmış olduğu ve tüccarların geliş-gidişlerini kolaylaştırmak için yolların emniyetli olmasının öneminden söz ettiğidir.

     Biz yolları pek severiz; olumluyu da olumsuzu da “doğru yol”, “yolunu bulmak”, “yolsuzluk”, “yoldan çıkmak” örneklerinde görülebileceği gibi yol sözcüğü ile ifade ederiz. Bizim için yol değerlidir; evlerimizin yola bakan tarafları daha pahalıdır; insanlar bugün bile yoldan gelen geçenlere bakmak isterler. 

    Yeni bir yol yapılınca bu otoyol bile olsa, hemen yolun iki tarafına büyük büyük işyerleri yapılır. Hatta bundan altı sene önceki bir haberde (Hürriyet, 4.10.2013) “Kilitlenen TEM civarına 35 bin yeni konut, 100 bin nüfus daha geliyor. Her yer konut, her yer trafik” başlıklı bir haber vardı. Yol geldi mi, oraya insanlar gelir ve daha çok işyeri açılır. Halbuki bazı memleketlerde “yol her türlü insanı getirir” diye, bazı ufak yerleşim yerlerinde oturanlar yolun kendi bölgelerinden geçmesini istemez. Mesela ABD’de benzin istasyonu, lokanta gibi zaruri ihtiyaçları giderecek mekanların dışında, otoyolların iki tarafının da bomboş olduğu görülür; insanlar gürültüden kaçarlar. 

    Bizim için ise yol berekettir, sanki geleceğe açılan bir kapı gibidir. Siyasetçilerimiz de yaptıkları yollarla övünürler, hatta “yol medeniyettir” şeklinde görüşler de ileri sürerler. Bizim ülkemizde altyapı eksikliklerinden dolayı, gerçekten de yol gelen yere elektrik, su ve diğer ihtiyaçlar da gelir. Yolu olmayan veya yolları kapanan köylerin okul düzeni de yoktur. Bu, bugün için böyledir. Geçmişe bakacak olursak, yollardan derviş, tüccar ve orduların geçtiğini görürüz. Bugün biz tüccar ve askeri pek birarada düşünmeyiz; ayrıca yollardan askerlerin geçmesine de alışık değiliz. Halbuki eskiden durum farklı idi. Mesela bugün İstanbul’un önemli alışveriş yerlerinden olan Bağdat Caddesi, IV. Murad’ın Bağdat seferinin hatırasıdır. 

    Tüccarların çok yoğun faaliyet gösterdiği Çinggis Han ve daha sonraki Temür döneminde bu ikilinin birarada olduğunu “ordu bazar”lar bize gösterir. Ama tarih öğreniminde, siyasi tarih ve ekonomi diyerek bu ikisini birbirinden ayırırız. Okul kitaplarında Çinggis Han ve devletinden bahsederken de Çinggis Han’ın Harzemşahlar’a gönderdiği elçilerin öldürülmesi üzerine Batı seferine çıktığından ve o zamanki Türkistan bölgesini fethettiğinden sözedilir. Ama tarih kitaplarında yazılmayan bir husus daha vardır; o da sefaret kervanındakiler öldürülmeden önce Çinggis Han’ın dostluk ve barış teklifi için Harzemşah’a elçiler gönderdiğidir. Bu konuda Moğol ve Çin kaynaklarında herhangi bir kayıt yoksa da, Nesevi (13. yy.), Reşideddin (14. yy ) ve Mirhond (15. yy.) gibi kaynaklarda bu konuda ayrıntılı bilgi verilmektedir. Elçiler ağzından Harzemşah’a verilen bu mesajda Çinggis Han, kendisinin daha doğuda bulunan memleketinde sulh ve sükûnu sağlamış olduğunu ve yaptığı seferlerle Harzemşah’ın ülkesinin sınırlarına dayandığını ve artık dostluk ve işbirliği zamanı olduğunu söyler. Orta Asya tarihçiliğinde önemli bir yeri olan W. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan adlı eserinde Çinggis Han’ın bu vesile ile yaptığı uzlaşma ve anlaşma teklifinde samimi olduğunu düşünür. Mirhond’a göre Çinggis Han o kadar çok altın gümüş elde etmiş ve büyük şehirleri olan o kadar çok ülke fethetmiştir ki, divan azaları ve devletin ileri gelenleri bunları kaydetmekte güçlük çekmektedir ve artık yeni bir ülke fethetmekten kaçınmak (istiğna) gereğini hissetmektedirler. 

    Mesajda ayrıca dünya âlemin mamuriyeti ve dünya nizamının devam etmesinde önemli rol oynayan tüccarların geliş-gidişlerini kolaylaştırmak için yolların emniyetli olmasının öneminden sözedilir. Çinggis Han ayrıca ülkesinin asker ve gümüş bakımından bir maden olduğunu ve gün geçtikçe sayılarının arttığını belirtir. Bütün bu mesajda tüccar ve askerin gelip gideceği yollar için somut bir sözcük kullanılırken, dostluk ve muhabbet yolları için ise manevi yol anlamına gelen başka kelimeler devreye girmiştir. Böylelikle bütün mesaj, çeşitli şekillerde ifade edilmiş yoğun bir “dostluk yolu” teklifidir. Hatta elçilerin öldürülmesinden sonra bu olaylar Gizli Tarih’te “benim dostluk teklifimi kabul etmediği için sefere gidiyorum” şeklinde ifade edilmiştir. 

    Ama biz tarihçiler genelde Çinggis Han’ı görmek istediğimiz şekilde incelediğimiz için, onun yollarda emniyetin ancak dostluk ve muhabbetle sağlanacağı görüşüne önem atfetmeyiz. O bilgiler tarihî kaynakların yaprakları arasında kalır. 

  • Mutfağa er olarak girdi mareşal olarak çıktı

    Batı’da yüzyıllar boyu fakir halkın yiyeceği olarak hakir görülen ve kuvvetli kokusundan dolayı küçümsenen sarımsak, Doğu’da hem tıbbi faydaları hem de afrodizyak özellikleriyle hep kabul gördü. Avrupa, sarımsağı ancak 20. yüzyılda anlayabildi ve Çin hâlâ en büyük üretici. Tabii Taşköprü’nün yerini hiçbir şey tutamaz. 

    Mani mani maniki, tırnağı var on iki. Kat kat açılır, kokusundan kaçılır. O koku ki düğünden 40 gün sonra bile burnunuza çalınıverir. Asilzade ile köylüyü, fakir ile zengini, “gastarbeiter” (misafir/yabancı işçi) ile evsahibini birbirinden ayırır. Bu dünya ile uhrevi olanın arasında bir köprü kurar eski kültürlerde. Vampirleri kaçırır. Mikropları da kaçırır. Dünya mutfaklarının çoğunun severek kullandığı, lezzete etkisi bu kadar büyük başka hangi çeşni var? Onsuz hayat çok yavan olurdu. O zaman yaşasın sarımsak aşkımız! 

    Soylularla muhatap olduğu Latince ismi ile allium sativum, en az beş bin yıldır uygarlıkların mutfaklarında, halk tababetinde, ibadetlerin parçası olarak önceleri Tanrı, sonraları Şeytan’ın işbirlikçisi olarak yer almış. 

    İsmindeki sativum, insan eli ile yetiştirildiğine işaret eder. Kuraklığa, küfe ve bakterilere dayanıklı, kolay çürümeyen başı her yerde rahatlıkla yetişmesini sağlamış. Kuvvetli kokusu da birçok böcek ve hayvana karşı onu korumuş. Kokusunu ve bu özelliklerini çekici bulan insan haricinde. Botanikçiler doğada yabani formda sarımsak bulunmadığını söylüyorlar. Elbette kültüre alınmadan önce yaban formu olsa gerek. Kökeni tam bilinmese de göçebe kavimler eliyle Batı Asya’dan Anadolu, Mezopotamya ve Mısır’dan geçip Avrupa’ya, sonra tekrar Hindistan’a dönüp tüm Doğu Asya’ya ve dünyaya yayıldığı tahmin ediliyor. 

    Antik Mezopotamya uygarlıklarının sofralarında ve ilaç yapımında sarımsağa rastlanıyor. Babil’in saray bahçelerinde yetiştirilirmiş. M.Ö. 1700’lerden kalma yemek tarifleri içeren Akadça bir kil tabletten soğan ve pırasa ile birlikte et yahnilerini tatlandırmakta sarımsağa da yer verildiğini öğreniyoruz. 

    Vampir kaçıran 

    Vampir, kurt adam, iblis gibi bilimum “kötü huylu mahlukat”a karşı, sarımsağı kolye yapıp takmak oldukça yaygın bir savunma yöntemiydi. 

    Mısırlılara gelince… Sarımsak yaşamlarında çok önemli yer tutarmış. Tut-ankh-amon’un ve başka birkaç önemli kişinin mezarında bütün sarımsak başları ve kilden sarımsak bibloları bulunmuş. Harris papirüsünden 3. Ramses’in tapınaklara çok miktarda sarımsak dağıttığını öğreniyoruz. Ama rahipler haklı olarak insanların sarımsak yiyip yiyip tapınağa gelmelerini yasaklamışlar (Zaten bütün dinlerde sarımsak yiyen kitleleri tapınaklardan uzak tutmak için büyük bir çaba var. Hindistan’da Brahmanların sarımsaktan açıkça nefret etmelerinden tut, Müslümanlarda sarımsak yiyenin camiye girmemesi gerektiği yönündeki hadislere kadar). 

    “Ebers Kodeksi” adı verilen ve tıbbi bilgiler içeren bir başka papirüsten de kalp sorunları, bağırsak kurtları, boğaz tümörleri ve baş ağrısına sarımsak önerildiğini öğreniyoruz. Ayrıca mumyalama işlemlerinde de antifungal ve antibakteriyel özellikleri nedeniyle sarımsak bolca kullanılırmış. 1. yüzyılda da Pliny, eski Mısırlıların soğan ve sarımsağa tanrısallık atfettiklerini ve üzerlerine yemin ettiklerini yazmış: “Soğan sarımsak çarpsın ki ben yapmadım babacığım…”. 

    Eski Mısır’dan çıkışları sırasında aç kalan Yahudi kavmi, eski yurtlarındaki soğan-sarımsaklı yemekleri çok özlemişler. Sarımsak aşkını yeni yurtlarında da devam ettirmişler tabii. Tevrat, sarımsağın açlığı yatıştırdığını, bedeni ısıttığını, yüzü parlattığını, parazitleri öldürdüğünü söyler. Dahası kıskançlığı yok edip, aşkı beslermiş. Bu nedenle Cuma akşamları eşler için sarımsağın afrodizyak özelliklerinden yararlanma izni çıkmış. Kutsal kitaptan daha mı iyi bileceksin? 

    Her derde deva İbn Butlan’ın 11. yüzyılda yazdığı Takvîmü’s-sıhha kitabında, sarımsağın soğuk algınlığından zehirlenmeye, akrep ısırığından kurt dökmeye kadar çeşit çeşit faydası sıralanıyor. Kitap, 14. yüzyılda resimlendirilmiş Latince tercümesiyle Avrupa’da dolaşıma girmiş. 

    Çin’de de sarımsak en az 4 bin yıldır tıbbi özelliklerinden ve lezzetinden yararlanılan bir bitki. Geleneksel tıpta kullanımının yanısıra et veya balığın neden olabileceği zehirlenmeleri giderdiğine inanılırmış. Marco Polo seyahat notlarında Çin’de karşılaştığı insanların hayvanı keser kesmez ciğerini oracıkta sarımsaklı bir sos katarak çiğ çiğ yediklerinden bahsetmiş. Bugün sarımsağın etin korunma süresini dört katına çıkardığını biliyoruz. Tevekkeli bizim pastırma ve sucuklarımızda da sarımsak bol miktarda kullanılır. 

    Antik Yunan ve Roma’ya geldiğimizde Hipokrat’tan Dioscorides’e dek tüm tıp âlimleri çeşitli hastalıklarda sarımsak kullanımından bahsetmişler. 

    Allium sativum 

    Sarımsak için allium sativum terimini ilk kullananlardan biri, botaniğin kurucularından sayılan Dodoens… 

    Romalı ve Yunanlı aristokratlar sarımsağın kokusundan nefret etseler de asker, sporcu ve denizcilerin her gün sarımsak yemesine ses çıkarmıyorlardı. Özellikle savaşçıların gücünü artırdığına inanıldığı için günlük tayınlarda hep sarımsak olurdu. Romalı askerler gittikleri her yere götürerek, sarımsağın Avrupa’ya yayılmasında rol oynamışlar. Apicius’un ünlü tarif kitabı de re Coquinaria’da sarımsak içeren yemek tarifleri yok örneğin. Bu da soylu sınıfın sarımsak kokusuna dayanamadığını ve yoksul sınıfların baskın kokusu olarak bunu hor gördüğünü gösteriyor. Yüzyıllar sonra Amerika’daki İtalyan göçmenlerin sarımsak kokusu ile “İtalyan parfümü” diye dalga geçilecektir. Almanya’ya ilk göçen Türklerin sarımsak kokusunun toplu taşıma araçlarında Almanları rahatsız ettiği gibi. Rönesansın gelişi ile yeni araştırmalar ve tıp kitapları yaygınlaşınca, eski devrin halk tababetinin gözde bitkilerinin modası geçer gibi olmuş. Gerçi hâlâ sarımsağın yararlarından bahsedilegelmiş ama, kokusu ayaktakımı ile özdeşleştirildiğinden sarımsak kibar çevrelerden yine uzaklaşmış ve halkın gıdası olmuş. Ta ki arda arda iki dünya savaşı çıkıp da yaraların sarılmasında antiseptik özellikleri ile cephenin ön saflarında yıldızı parlayana dek. Ondan sonra sarımsağı tutabilene aşkolsun. Er olarak girdiği savaştan mareşal olarak çıkmış. Sabrın sonu selamet. 

    Bizde ise sarımsağın modası olmadı. O hep baştacımız oldu. Sayın şöyle bir en sevilen yaz yemeklerimizi! Sarımsaksız cacık, imambayıldı, çerkeztavuğu olur mu? Bugün dünya üretiminin %80’ini Çin sağlıyor ama aromasının kuvveti açısından bizim Taşköprü sarımsağımızın yerini tutabilir mi hiç? 

  • Dünyayı sarsan 42 saniye

    Dünyayı sarsan 42 saniye

    26 Nisan 1986’da yaşanan Çernobil faciası, insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biriydi. Çernobil’den 33 yıl sonra bile, sadece ve sadece 42 saniyede oluşan bir felaketin izlerinin silinebilmesi için uğraşılıyor. Santralin yakınlarında bulunan Pripyat kenti, 24 bin yıl boyunca insan yaşamına kapalı kalacak. Kazanın saniye saniye radyografisi ve bugüne uzanan gelişmeler… 

     

    Cenk Başlamış; gazeteci. 1989-2010 arası Türk ve dünya medyası için Moskova’da çalıştı. Çernobil kazası sonrası bölgeye gitti, röportajlar yaptı. 

    Anatoliy Dyatlov 25 Nisan 1986 gecesi işe geldiğinde canı sıkkındı ama hayati deneyi bu kez başarıyla tamamlayacaklarını umuyordu. 

    Dyatlov, Vladimir İlyiç Lenin Nükleer Güç Santrali ya da kısaca Çernobil Santrali olarak bilinen tesisin başmühendisiydi; meslekte 26 yılını doldurmuş deneyimli bir uzmandı. Santral, o zamanlar Sovyetler Birliği çatısı altında yer alan Ukrayna’nın başkenti Kiev’e 100, adını aldığı Çernobil kentine 18, çoğunlukla çalışanların ailelerinin yaşadığı Pripyat kasabasına ise üç kilometre uzaklıkta, Ukrayna-Beyaz Rusya (şimdiki adı Belarus) sınırına yakın bir bölgedeydi. 

    Görüşbirliği yok  Dünyanın büyük nükleer felaketine dair tüm uzmanların üzerinde birleşebildiği bir neden yok. Buna karşın hemen herkes reaktörün gücünün kontrolsüz şekilde artarak aşırı buhar üretimine, bunun da patlamaya yol açtığı konusunda hemfikir. 

    Kafasını taktığı deney aslında 1982, 1984 ve 1985’te de yapılmış, ancak başarılı olamamıştı. Deneyin amacı, Çernobil’de de dört adet bulunan RBMK-1000 tipi reaktörlerin acil bir durumda gereken güvenlik önlemlerini adım adım alıp almayacağını görmekti. Acil durum için öngörülen senaryo, santralde soğutucu kaybı yaşanmasına yol açabilecek bir arıza ve aynı anda şebeke elektriğinin kesilmesiydi. Normal koşullarda böyle bir durumda devreye acil soğutma sisteminin girmesi gerekiyordu ama elektriğin de kesilebileceği varsayımıyla sistemin pompaları her reaktörde üç adet bulunan dizel jeneratörler tarafından çalıştırılacaktı. Aslında jeneratörler şebeke elektriğinin kesilmesinden sadece 15 saniye sonra devreye giriyordu ama tam kapasiteye ulaşmaları 60-75 saniyeyi buluyordu. İşte deney o kritik saniyelerde bunun başarılıp başarılamayacağını görmek için yapılacaktı. 

    Dyatlov’un sıkıntılı olmasının nedeni, geçmişte yapılan üç deneyin de başarısız olmasıydı. Bunun anlamı ise, hiçbir şeyin şansa bırakılmaması gereken nükleer reaktörde ciddi bir güvenlik açığı bulunmasıydı. 

    5 bin işçi çalıştı  Çernobil felaketinin ardından bölgede çalışan işçiler büyük miktarlarda radyasyona maruz kaldığından her işçi sadece belirli bir süre alanda çalıştırılabiliyordu. Bu nedenle radyasyondan arınma çalışmalarına yaklaşık 5 bin işçi katıldı (üstte). Çernobil’in baş mühendisi Anatoly Dyatlov yaşananları Milliyet gazetesinden Cenk Başlamış’a anlatıyor. Tarih 31 Ocak 1993. 

    1986’daki son deney aslında 25 Nisan’ın ilk saatlerinde dört numaralı reaktörün gücünü azaltmasıyla başlamıştı. Ancak, bölgedeki bir elektrik santralinde meydana gelen arıza nedeniyle Kiev’deki yetkililer ortaya çıkan enerji ihtiyacının karşılanabilmesi için güç azaltma işleminin ertelenmesini talep etmişti. Çernobil o sırada Ukrayna’nın elektriğinin yüzde 10’unu tek başına karşılıyordu. 

    Diğer santraldeki arızanın giderildiği, dolayısıyla güç azaltma işlemine devam edilebileceği bilgisi geldiğinde 26 Nisan’a girilmesine sadece bir saat kalmıştı. Ama erteleme nedeniyle deney için bekleyen asıl ekibin, hatta ondan sonrakilerin de vardiyası bitmiş, geceyarısı vardiyası için gelenlerin hazırlanmasına da sayılı dakikalar kalmıştı. 

    Bundan sonra kayıtlara ve görgü tanıklarına göre anbean şunlar yaşandı: 

    Saat 01.15’de Vardiya Müdürü Aleksandr Akimov, başmühendis Dyatlov’a hazırlıkların tamamlandığını söyledi. 

    01.23.04’de deney başladı. 

    01.23.40’da Akimov, Dyatlov’a dört numaralı reaktörün durdurulabileceğini söyledi. Bu aşamada acil durum düğmesine (AZ-5) basılması gerekiyordu. Operatör, Dyatlov’dan aldığı talimatla düğmeye bastı. Göstergeler normaldi. 

    01.23.43’te göstergeler çıldırmış gibi hareket etmeye başladı. Reaktörün gücü, olması gereken maksimumun üç katına çıktı. Dyatlov acil durum ölçme sistemine baktığında bir kaza meydana geldiğini anladı. Artan basınca dayanamayan reaktörün alarm zilleri çalmaya başladı. 

    01.23.46’da korkunç bir patlama odadaki herkesi bir tarafa fırlattı. Bina beşik gibi sallanmıştı. Dyatlov’un gözü, çöken tavana takıldığı sırada ikinci bir patlama meydana geldi. Soğukkanlılığını korumaya çalışarak gücü yettiğince bağırdı: “Yedek kumanda odasına koşun!” Herkes odayı terketmeye başlamıştı ki Dyatlov emrinden vazgeçti. Kontrol tablosunu yeniden incelemeye koyuldu. Gördükleri kanını dondurmaya yetmişti. Ağzından “Tanrım, bu bir kaza değil felaket” sözleri döküldü. 

    Haklıydı. 

    Çernobil manşetlerde  Çernobil haberleri tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gazetelerin manşetlerindeydi. Dünyada felaketin büyüklüğüne dikkat çekilirken, Türkiye’deki haberlerde radyasyonun bizi etkilemeyeceği öne sürülüyordu (üstte). Bölgenin boşaltılmasının ardından görevliler Pripyat kentindeki binaları “bourda” adı verilen ve radyasyonun havayla temasını kesmeye yarayan yapışkan maddeyle yıkadılar. 

    Ama deney sırasında basılan acil durum düğmesinin (AZ-5), felaketin asıl tetikçisi olduğundan o anda haberdar değildi. Normal şartlarda acil bir durumda reaktörün kapanması için yapılan düğmeyle ilgili çok önemli bir sorun olduğu, 1975’te Leningrad Nükleer Santrali’nde meydana gelen olaydan beri biliniyordu; fakat Sovyet yönetimi biliminsanlarının bu konudaki raporunu sümenaltı etmişti. Bu rapor kamuoyuna değil, sadece nükleer sektörde çalışanlara duyurulsaydı bile, Dyatlov AZ-5’e su basılması talimatını kesinlikle vermeyecekti. Çünkü reaktörü aniden durdurması, dolayısıyla koruması amacıyla yapılan düğme, aslında patlamayı tetikleyen en önemli unsur olmuştu. Ama Sovyet yöneticileri raporu saklamakla kalmamış, nükleer santrallerindeki hayati bir sorunu yoksaymıştı. 

    Yine Dyatlov’un talimatıyla santrale kısa sürede çok sayıda ambulans ve itfaiye geldi. Ancak, özellikle itfaiyeciler gerçekte nasıl bir felaket yaşandığından habersiz, sıradan bir yangına müdahale ettiklerini sanıyordu. 

    Faciadan 33 yıl sonra bile bütün uzmanların üzerinde birleşebildiği bir neden bulunmuyor. Ortada çok farklı teoriler dolaşıyor; hatta bazıları patlamayı deney sırasında meydana gelen depremin tetiklediğini ileri sürüyor. Herkesin görüş birliğinde olduğu tek konu ise, reaktörün gücünün kontrolsüz şekilde artmasının aşırı buhar üretimine, bunun da patlamaya yol açmış olması. 

    Kim suçlu? 

    Kazayı, RBMK tipi reaktörlerin sorunlarına ve eksikliklerine bağlayanlar kadar personeli suçlayanlar da var. Yine de facianın reaktörün yapısından kaynaklandığı, personelin hatalarının ise ikinci derecede rol oynadığı görüşü daha çok taraftar topluyor. 

    Kazadan 10 yıl sonra hayatını kaybeden Dyatlov da asıl suçlunun Çernobil’in tasarımından kaynaklanan yetersiz güvenlik önlemleri olduğunu düşünüyordu. Ama kullanılan teknolojinin de sonuçta insan yapımı olduğunu unutmamak gerekiyor. Dolayısıyla dünya, insandan kaynaklanan bir felaketle karşılaştı. 

    Nedeni ne olursa olsun 26 Nisan 1986’da meydana gelen patlama, Hiroşima’ya atılan atom bombasının yaklaşık 400 katı radyasyon yayılmasına yol açtı. “İnsanlık Çernobil’in bedelini nasıl ödedi?” sorusunun yanıtına gelince… 

    Sovyet resmî rakamlarına göre, ikisi 26 Nisan’da olmak üzere felaket 31 kişinin hayatına mal oldu. Hemen hemen herkes bunun gerçeği yansıttığı konusunda kuşku duyuyor, ancak gerçek rakam konusunda inanılmaz farklı tahminler yapılıyor. Buna göre, kazanın meydana geldiği 1986 ile 2006 arasında, yani 20 yıllık bir dönemde dünyanın en büyük nükleer felaketi olarak kayıtlara geçen kazanın doğrudan ya da dolaylı kurbanlarının sayısı 4-200 bin arasında değişiyor! 

    Değişik kaynaklara göre, kazadan Ukrayna’da yaklaşık iki milyon, Belarus, Rusya ile İsveç, Almanya, Avusturya, Polonya, Yunanistan ve Yugoslavya’nın da aralarında bulunduğu Avrupa ülkelerinde ise toplam 6-7 milyon kişi etkilendi. Buna, kurtarma çalışmalarına katılan yüzbinlerce kişiyi de eklemek gerekiyor. Fazla bilinmese de, Çernobil’den kaynaklanan radyasyonun neredeyse yüzde 70’i komşu Belarus’a ulaştı. Felaketin ulusal ekonomiye maliyetinin ise 235 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. 

    Kaza sonucu Belarus topraklarının yüzde 23’ü, Ukrayna topraklarının ise yüzde sekizine eşit olan 50 bin kilometrekarelik bir alanda radyasyon kirlenmesi yaşandı. Sözkonusu iki ülke ile Rusya’da radyasyondan etkilenen toplam alanın ise 200 bin kilometrekareye ulaştığı hesaplanıyor. Etkilenen tarım alanlarının toplamı ise beş milyon hektar (50 bin kilometrekare) civarında. 

    Kazanın meydana geldiği dört numaralı reaktörde 180-190 ton nükleer yakıt bulunuyordu; felaketin ardından bunun yüzde 5-30’unun çevreye yayıldığı tahmin ediliyor. 

    Kaza sonucu atmosfere değişik miktarda kripton, ksenon, iyot, tellür, stronsiyum ve sezyum karıştı. 

    Santralin yakınlarında bulunan Pripyat kentinin tam 24 bin yıl boyunca insan yaşamına uygun olmadığına karar verildi. Önce beton blokla kaplanan dört numaralı reaktörün enkazı 2016’da Avrupa Birliği’nin finansmanıyla 25 bin tonluk çelik bir kafesle kapatıldı. Yine santralin yakınlarındaki çam ormanı, felaketten en çok etkilenen yerlerden biri oldu ve neredeyse hiçbir canlı kalmadı. 

    Ancak, faciadan 33 yıl sonra biliminsanları o ormanda şaşırtıcı bir manzarayla karşılaştı: Aralarında ayı, bizon, kurt, yaban domuzu, at ve çok sayıda kuş çeşidinin bulunduğu canlılar burada yeniden yaşamaya başlamıştı. Doğa felaketle inanılmaz bir şekilde mücadele etmişti. Tabii bu durum bölgenin tümüyle temizlendiği anlamına gelmiyor. 2018’de yapılan bir araştırma Rovenskoy bölgesindeki ineklerden alınan sütün normalin üç buçuk kat üzerinde radyasyon içerdiğini gösteriyor. Tiroid kanseri ve lösemi vakalarında 10 kata varan oranda artış var. Sakat doğumlar ve büyüme bozuklukları dışında radyasyona maruz kalan yerlerde yaşayanlar bağışıklık sisteminin zayıflaması sonucu normalde öldürücü kabul edilmeyen hastalıkların kurbanı oldu. 

    Sovyet hükümeti radyasyondan temizleme çalışmalarına 18 milyar rubleyi aşan bir harcama yapmak zorunda kaldı. Dönemin Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’un sonradan itiraf ettiği gibi, Sovyetler Birliği’nin 1991 sonundaki çöküşü aslında, 1986’da Çernobil’le başlamıştı. Çernobil’in yarattığı korku nedeniyle 1986-2002 arasında hiçbir ülke nükleer santral yapmaya cesaret edemedi. Ama “hafıza-i beşer nisyan ile malûldür” sözünü doğrularcasına, sonradan, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ülkeler enerji açığını kapatmak için nükleer tesisler kurmaya yöneldi. Buna karşılık kimi ülkeler ise güneş, rüzgar, jeotermal ve dalga gibi yenilenebilir kaynaklara ağırlık verdi. 

    2019’un ortalarında Amerikalı yapımcı HBO tarafından hazırlanan beş bölümlük Çernobil dizisi “nükleer unutkanlık” yaşayanların gerçekle yüzleşmesini sağladı. “Dizide hangi hatalar vardı ya da komünizm düşmanlığı yapılıyor muydu?” sorularını bir kenara bırakıp, öncelikle karşı karşıya bulunduğumuz nükleer riski hatırlattıkları için yapımcılara teşekkür etmeliyiz. 

    Çernobil’den 33 yıl sonra bile, dünya sadece ve sadece 42 saniyede oluşan bir felaketin izlerini silebilmek için uğraşıyor. Felaketten en çok etkilenen ülkelerin başında gelen Belarus’ta nükleer tehlike konusunda farkındalık yaratabilmek için mücadele edenlerden biri olan yönetmen Vyaçeslav Nikiforov’un dediği gibi, “Yüzde 100 güvenli bir nükleer santral yok. Bu gerçeği kabullenmedikçe insanlığın ne kadar tehlikeli bir noktada bulunduğunu hiçbir zaman anlayamayacağız”. 

    TARİHE GEÇTİLER

    Çekirdeğin altında üç kahraman adam

    Alexei Ananenko, Valeri Bespalov ve Boris Baranov. Üzerlerinde yalnızca bir dalış kıyafeti ve ellerinde fenerlerle radyoaktif havuza girmeyi kabul eden üç kişi, Çernobil’deki felaketin dünya çapında milyonların ölümüne yolaçmasını engellemişti. Makine mühendisi Alexei Ananenko “kendimi hiçbir zaman kahraman gibi hissetmedim, işimi yaptım” diyor. 

    Tarihin en büyük nükleer felaketinden birkaç gün sonra Çernobil’de patlayan reaktörü soğutmak için itfaiyeciler tarafından kullanılan sular, bodrum katında radyoaktif bir havuza dönüşmüştü. Sıcak nükleer çekirdeğin bu havuzla buluşması, radyasyonlu suyun buharlaşıp tüm Avrupa’ya yayılacak radyasyon bulutlarına dönüşmesine neden olabilirdi. Bu ihtimal gerçekleşseydi, Çernobil yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısı milyonlara çıkabilir ve Avrupa’nın büyük kısmı yüzbinlerce yıl boyunca yaşanmaz hale gelebilirdi. 

    Dünyanın bu korkunç senaryonun kıyısından dönmesine, üzerlerinde yalnızca bir dalış kıyafeti ve ellerinde fenerlerle radyoaktif havuza girmeyi kabul eden üç kişi engel oldu: Makine mühendisi Alexei Ananenko, kıdemli mühendis Valeri Bespalov ve vardiya amiri Boris Baranov. 

    20 milyon litre suyu, lava benzeyen maddeyle temas etmeden boşaltmanın tek yolu, suyun içine girerek doğru vanaları açmaktı ve Ananenko vanaların yerini bilen tek kişiydi. Havuza girdiler; fakat yüzlerce boru ve vananın oluşturduğu labirentte doğru vanayı bulmaya çalışırken Baranov’un taşıdığı fenerin ışığı tükendi. Buna rağmen doğru vanayı bulup boşalan suyun sesini duyduklarında, bütün ekip rahat bir nefes aldı. 

    Bugün pek çok kaynakta, bu üç kişinin olaydan kısa süre sonra hayatını kaybettiği yazıyor. Gerçekte ise, Ananenko ve Bespalov halen hayatta; Baranov ise 2005’te kalp krizinden öldü. Kiev’de tek odalı mütevazı bir apartman dairesinde yaşayan Ananenko, diziden sonra kendisine yönelen yoğun ilgiye karşılık ısrarla “Kendimi hiçbir zaman kahraman gibi hissetmedim” diyor: “Ben yalnızca işimi yapıyordum. Bana oraya girmem emredildi; ben de girdim”. 

    TARİHTE NÜKLEER KAZALAR

    Şansımız yaver gitti; şimdilik…

    Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu IAEA, yaşanabilecek nükleer kazaların ve olayların büyüklüğünü belirlemek ve hızlı önlem alınmasını kolaylaştırmak için 1990’da bir derecelendirme tablosu hazırladı. INES (Uluslararası Nükleer ve Radyolojik Etkinlik Skalası) olarak adlandırılan derecelendirme 7 aşamadan oluşuyor. 1. Anomali 2. Olay 3. Ciddi Olay 4. Yerel Sonuçları Olan Kaza 5. Geniş Sonuçları Olan Kaza 6. Ciddi Kaza 7. Büyük Kaza 

    ANOMALİ

    Fukui (2004) Kayıtlara geçen tek örnek, Japonya’nın Fukui reaktöründe 9 Ağustos’ta yaşandı. Buhar kazanının patlamasıyla dört işçi öldü, yedi işçi yaralandı. 

    OLAY

    Forsmark (2006) 25 Temmuz’da İsveç’te Forsmark reaktöründeki elektrik arızası felakete yol açabilecek bir hadiseydi. Reaktör durduruldu, olay büyümedi. 

    CİDDİ OLAYLAR

    Greifswald (1975) Doğu Almanya’da 7 Aralık’ta yaşandı. Elektrik arızasından çıkan yangın, santralin güvenlik ve soğutma sistemlerini kül etti. Neyse ki radyoaktif bölümlere sıçramadan söndürüldü. 

    Oak Harbor (2002) 16 Şubat’ta ABD’de Ohio Nükleer Santrali’nde kontrol çubuklarının çok yıpranması küçük bir sızıntıya ve bir reaktörün iki yıl durmasına yol açtı. 

    Paks (2003) Macaristan’daki Paks santralinde temizlik sırasında işler ters gitti ve bir miktar radyoaktif gaz havaya salındı. Santral 18 ay boyunca kapatıldı. 

    YEREL SONUÇLARI OLAN KAZALAR

    Idaho Falls (1961) 3 Ocak’ta ABD’de bir prototipi test etmeye çalışan üç mühendis, meydana gelen patlama sonucu öldü. 

    Bohunice (1976-1977) O dönem Çekoslovakya’daki Jaslovské Bohunice Santrali bir yıl içinde iki kez hata verdi. 5 Ocak 1976’da yakıt değişimi esnasında sızıntı yaşandı. 22 Şubat 1977’deki kazada ise kontrol çubuklarında çıkan arıza, santral dışına taştı. Reaktör kapatıldı. 2000’lerde faaliyetine son verilen santral yeniden açıldı. 

    Ibaraki (1999) 30 Eylül’de Japonya’da gerçekleşen kaza iki çalışanın ölümüne, bir çalışanın ciddi miktarda radyasyona maruz kalmasına neden oldu. 

    GENİŞ SONUÇLARI OLAN KAZALAR

    Lucens (1969) 21 Ocak’ta İsviçre’nin Vaud kentindeki Lucens reaktörü, soğutucuların devre dışı kalmasıyla bombaya dönüştü. Çekirdeğin erimesinin düşük düzeyde kalması ve patlamaması Çernobil gibi bir kazanın yaşanmasını engelledi. Reaktör üstü örtülerek kapatıldı. 

    Three Mile Island (1979) 28 Mart’ta ABD-Pennsylvania’daki eyaletindeki Three Mile Island’da soğutucu sistemlerin çökmesi sonucunda çekirdek eridi. Yine bir rastlantı sonucu patlama yaşanmadı. Havaya radyoaktif gaz karıştı. Bağımsız kaynaklar bölgede kanser vakalarının hâlâ yüksek düzeyde gerçekleştiğini öne sürüyor. 

    CİDDİ KAZA

    Kyshtym (1957) Tarihte kayıtlara geçen tek ciddi kaza 29 Eylül’de Rusya’nın Kyshtym bölgesindeki Mayak Santrali’nde gerçekleşti. Plütonyum işlenen tesiste, 70-80 ton likit radyoaktif atık içeren bir tankın soğutma sistemlerinin çalışmadığı kimse tarafından farkedilemedi. Sıkışma ve basınç sonucunda yaşanan patlama 100 tonluk TNT’nin yaratacağı etkiye ulaştı ve üzerindeki 160 ton betonu havaya uçurdu. Patlamadan 22 köy hemen etkilendi, 10 bin kişi tahliye edildi, 66 insan yüksek radyasyona maruz kalarak kısa sürede hayatını kaybetti. Bölgede bir yıl içinde ölümle sonuçlanan 200 kanser vakası yaşandı. Üzerinden 62 yıl geçmesine rağmen bölge hâlâ radyoaktif tehlike altında ve ziyaretçilere kapalı. 

    BÜYÜK KAZA (NÜKLEER FELAKET)

    Fukushima (2011): 11 Mart Cuma günü Tohoku depremi ve sonrasındaki dev tsunami dalgalarıyla başlayan felaketler zinciri, bölgedeki büyük nükleer santrallerden Fukushima’yı da vurdu. Depremle birlikte güvenlik protokolleri uygulanmış ve santral otomatik olarak durmuştu. Sorun, yüksek ölçekteki depremlere ve tsunamiye dayanır denen binanın dayanıklı çıkmamasıydı. Tsunami dalgalarının yıkımı sonucu soğutma sistemleri devre dışı kaldı. Çekirdek eridi, havaya yüksek düzeyde radyoaktif bulut salan patlamalar gerçekleşti. Depolanan atıkların bir bölümü tsunami dalgalarına karışarak etrafa yayıldı. 

    Çernobil’le birlikte, dünya tarihinde yaşanan iki büyük felaketten biri. 

  • Tarihten silme işi: Damnatio memoria

    Tarihî bir eserin üretildikten sonra yarattığı etkiler de şüphesiz tarihin inceleme alanına girer. Roma’da ihanetle suçlanan devlet adamları tarihten siliniyor ve itibarsızlaştırılıyordu. Buna damnatio memoriae (hâtıranın lanetlenmesi) denilmiş. Osmanlı minyatür eserleri de kimi zaman tahribata maruz kalmış, siyasi, ahlaki veya taassuptan doğan tepkilere hedef olmuştu.

    Roma’da ihanetle suçlanan devlet adamları Senato kararıyla tarihten siliniyor ve itibarsızlaştırılıyordu. Buna damnatio memoriae (hâtıranın lanetlenmesi) denilmiş. Bu kişilerin isimleri kayıtlardan çıkarılıyor, kendilerinden kalan büst ve heykeller tamamen kırılıyordu. Benzer bir kınama hâlinin yahut tarihten kazınma durumunun, Romalılarınki kadar sistemli değilse bile Osmanlı yazmalarında da örneklerini görmek mümkün. Bazı zımparalanmış suretler, tarihin belirsiz bir döneminde kimliksiz bir okurun siyasi gadrine kurban gitmiş olabilir. 

    Tahrip edilen bazı ürkütücü figürlerden, kimi minyatürlerin psikolojik sebeplerle silindiği anlaşılıyor. Bunun dışında müstehcen içerikli olduğu için, kişisel düşmanlıktan veya hiç bilemeyeceğimiz sebeplerden okur zımparasının kıyıcılığına uğramış nice göz nurları var. Bazı minyatürlerse mutlak bir bağnazlıktan nasibini alıyor. Tevrat kaynaklı, her türlü tasvirin yasak olduğu görüşü, kitabî din mensuplarının hemen tümünü oyalamış. Hıristiyanlar bu konudaki kafa karışıklığını, okuma bilmez pagan kalabalıkları dinlerine çekmek için görsel betimleri kullanma fikriyle 9. yüzyılda halletmiş. 

    Müslümanlar, elleriyle ürettikleri tasvirlere tapınan Cahiliye putperestlerine benzememek ve Arapça’daki “musavvir” (ressam) kelimesi ile “el-Bârî” (Yaradan) kelimesi arasındaki anlamdaşlığın korkutuculuğundan, yani Tanrı’yı taklit töhmetinden korunmak için resme soğuk bakmışlar. Neyse ki iki boyutlu, perspektifsiz minyatür sanatına, dünyanın fiziksel gerçeklerine bire bir öykünmediği için, biraz olsun ısınmışlar. Ancak yine de Kadızadeliler gibi bazı akımlar arasında bu sanat bile katlanılmaz derecede “günah” sayılmış ve minyatürler keskin bıçakların tasallutuna uğramış. Evliya Çelebi 17. yüzyılda, Bitlis şehrinde, bir Şehnâme nüshasının minyatürlerini bozan Kadızadeli’nin paşa divanında ağır cezalandırıldığını keyifle anlatır. 

    Lanetli Davut Paşa

    2. Osman’ın Hotin seferinde (1621-1622) öncü kuvvet komutanı olarak görev yapan Kara Davut Paşa, olayı daha sonradan resmeden nakkaşın minyatüründe lanetlenerek anılmış: “Davud Paşa-yı la’în” (lanetli Davud Paşa). Bu hatırayı lanetleme notu bir okurun kalbini soğutmaya yetmemiş, paşanın sureti bir zımparanın ya da ıslak bir süngerin kurbanı olmuş. Davud Paşa 1622’de Osman’ı tahttan indirip yerine 1. Mustafa’yı geçirmiş, devrik sultanı kementle boğarak kanıt için kulağını kesmişti. Sultanın hemen önündeki bir yeniçerinin de yüzünün silinip bir başka el tarafından yeniden çizildiği dikkati çekiyor (Belirsiz bir savaş kroniğinden koparılmış minyatür yaprağı, Collection of Turkish Art at the Los Angeles County Museum of Art, M.85.237.42)

    Aman çocuklar görmesin!

    3. Murad’ın oğlu Mehmed’in sünneti için düzenlenen 1582 Atmeydanı Şenlikleri’nde birbirinden korkunç hareketli heykeller geçit töreni yapmıştı. Muhtemelen şenliğin yumuşatan havası, üç boyutlu tasvir ve heykel yasağını sınırlı bir süre için unutturuyordu. Şenlikteki hemen her şeyi resimleyen Nakkaş Osman ve öğrencileri, bu heykelleri de betimleyip İntizâmî Surnâmesi’ne kaydettiler. Ancak aynı yazmadaki bazı koyun tasvirlerinin ağzına ot çizilmiş olması ve başka acemice karalamalar, bu kitabın küçük okurları olduğunu da düşündürüyor. Bu ürkütücü resimler, çocukların rüyalarına girmemesi için saraylı ebeveynlerin talimatıyla da kazınmış olabilir (TSMK H. 1344). 

    Mutaassıp bir okur Artuklu mühendisi Cezerî’nin 1205 tarihli Kitâb fî Ma’rifeti’l-hiyel adlı eseri Topkapı Sarayı’nın 3. Ahmed koleksiyonunda bulunuyor. Yazarın, bir eğlence otomatının çalışma mantığını gösteren bu kendi çiziminde, insansı figürlerin yüz bölgeleri bilinçli olarak silinmiş. İşlemin kimler tarafından yapıldığını bilmek zor; ancak insan yüzünün tasvirinden rahatsız olan birisiyle karşı karşıya olduğumuz kesin (TSMK A. 3472). 
    Müstehcen bir sahne İstanbul’un gündelik hayatından esinlenmiş birçok öykü barındıran 17. yüzyıla ait Hamse-i Atâî’nin 100 yıl sonraki nüshalarında yer alan minyatürler, pek çok müstehcen öykünün sakınmasız betimlerini içeriyor. Nüshaların çoğunda açık açık görülebilen sahnelerden biri, okurunun pek de hoşuna gitmemiş. Bir koçun toslayarak kadınlar meclisine yuvarladığı cima eden çift, muhtemelen sünger marifetiyle silinmiş (TSMK R. 816). 
    Suretsiz cerrahlar 3. Ahmed’in oğulları için Okmeydanı’nda tertip ettirdiği 1720 tarihli düğünde, fukara çocukları da padişah himayesinde sünnet ettirilmişti. Yaşananları Vehbî Surnâmesi için resimleyen Levnî, sünnet çocuklarının yeniçeriler ve sünnetçi cerrahlarla geçişini böyle anlatmış. Ancak onun bu düğün için ürettiği 137 minyatür tabakasında sadece bu figürler kazaya uğramış”. Her nedense bazı saraylı okurlar, belli ki ıslak bir nesneyle, belki parmaklarını dilleriyle ıslattıktan sonra iki cerrah figürünün yüzünü düğün albümünden çıkarmak istemişler. Belki de cerrahlardan canı yanan haşarı birilerinin işidir, kim bilir? (TSMK A. 3593). 
  • ESKİ TÜRKİYE’NİN POPÜLER SİMALARI

    ESKİ TÜRKİYE’NİN POPÜLER SİMALARI

    Bir zamanlar bayramlar toplu whatsapp mesajlarıyla kutlanmaz; insanlar birbirlerinin yaşgünlerini, yıldönümlerini sosyal medya paylaşımlarıyla hatırlamazdı. 19. yüzyılın sonlarından 21. yüzyılın arefesine kadar bu kutlamalar için kartpostallar kullanıldı. Bugün birer sosyal tarih belgesi, koleksiyon objesi olan kartpostallar, akla gelebilecek hemen her konuyu-kişiyi görselleştirir, cazibelerine cazibe katardı. Ülkemizde 1970’lere kadar kartpostalların üzerinde artistlerden, şarkıcılardan, sporculardan çok edebiyatçıların birer “popüler kültür ikonu” olarak boy göstermesi, geç Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde kültür hayatımızın kalitesine tanıklık eder niteliktedir. Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın’ın Yüzler ve İzler: Kartpostallarda ve Pullarda Edebiyatçılarımız adlı çalışmasından, edebiyatçı kartpostalları… 

     NAMIK KEMAL KARTPOSTALIN ÖN YÜZÜNDE LATIN HARFLERIYLE “NAMIK KEMAL BEY” YAZISI VE FRANSIZCA “L’IMMORTEL POÈTE TURC” (ÖLÜMSÜZ TÜRK ŞAIRI) SÖZÜ BULUNUYOR. RESMIN ALTINDA ESKITÜRKÇEYLE NAMIK KEMAL’IN “HÜRRIYET KASIDESI”NDEN IKIDIZE YER ALIYOR. 

    Lütfen kıpırdamayınız!

    Kartpostallarda edebiyatçılarımızın fotoğraflarının kullanılmaya başlandığı ilk dönemlerde şairlerin, yazarların çoğunlukla bir eşyaya tutunduğu, yaslandığı ya da oturduğu görülür. Fotoğrafçılığın emekleme döneminde pozlama uzun sürdüğünden, fotoğrafı çekilen kişilerin kıpırdamaması bu şekilde sağlanıyordu. 

    RECAİZADE EKREM BEY

    MURAD BEY

    BEŞİR FUAD BEY

    BİR KÜÇÜK RESİM ŞİMDİ

    ‘Benden sana son kalan…’

    ŞÜKRÜ HALÛK AKALIN

    Bir zamanlar kartpostallarımız vardı… 

    Bayramlarda, yılbaşlarında genellikle postane önlerinde sergilenen, sevdiklerimiz için beğeniyle seçip, özenle yazıp postaladığımız kartpostallarımız vardı. Çıkılan uzun yolculukların da bir belgesi, hatta kanıtıydı kartpostallar… Gidilen yerin en ilgi çekici görüntülerinin yer aldığı kartpostallar geride kalanlara gönderilirken “bakın ben nerelerdeyim, nereleri geziyorum” mesajı verilirdi. 

    Tarihî, kültürel, sanatsal açıdan önemli noktalardan gönderilen ve o bölgeden bilgilerin yanısıra görseller de içeren kartpostallar âdeta seyahat günlüğünün sayfalarıydı. 

    Yahya Kemal’in öğrencilik yıllarında Paris’ten babasına gönderdiği kartpostallarda Fransa’nın anıtsal yapılarına, tanınmış edebiyatçılarına, düşünürlerine ait fotoğraflar yer almaktaydı. Kimi zaman kartpostalın arka yüzünde yazacak yer bırakmayan, ön yüzündeki fotoğrafın çevresindeki boş alanları da yazılarıyla donatan Yahya Kemal, fotoğraftaki bina, anıt, kişi hakkında bilgiler veriyor, kartpostallarla seyahat günlüğü oluşturuyordu… 

    Günümüzde, akıllı telefonlardaki çeşitli uygulamalardan gönderilen kalıp sözlerle, iletilen çeşitli görsellerle kutluyor insanlar birbirini… Oysa 19. yüzyıl sonlarında yaygınlaşmaya başlayan, fotoğrafla buluşmasının ardından 20. yüzyıl başlarında altın çağını yaşayan kartpostallar için her şey konu olabiliyordu: Binalar, sokaklar, caddeler, arabalar, insanlar, hayvanlar, ağaçlar, çiçekler, dağlar, denizler, dereler, gemiler, fabrikalar, demiryolları, trenler, paralar, balonlar, zeplinler, uçaklar, savaşlar… 

    İnsan fotoğrafları mesleklerle çeşitlenmekteydi. Neredeyse her mesleğin en karakteristik tipleri kartpostal için verdikleri pozlarla ölümsüzleşiyordu. Bugün yokolmuş mesleklerden bazıları kartpostallarla belgelenebiliyor. 

    Sanatçıların, yazarların, şairlerin, düşünürlerin resimleri, fotoğrafları da kartpostalların önemli türlerinden biriydi. İnsanlar hayranı oldukları bu önemli şahsiyetlerin kartpostallarını da alıyorlar, topluyorlardı. 

    Bizde 1890’lı yıllardan itibaren şairlerimizin, yazarlarımızın önce gravürleri, resimleri sonra da fotoğrafları kartpostallarda yer almaya başlamıştı. Kartpostal editörleri edebiyatçılarımızın fotoğraflarının yanısıra kartpostallarda dizelere, birtakım bilgilere de yer veriyordu. Zamanla fotokartların yaygınlaşmasıyla bu gelenek devam etti. Ancak 1970’lerden itibaren şarkıcı, oyuncu, sporcu kartpostalları arasında edebiyatçılarımızın kartpostalları azalmaya, yitmeye başladı. 21. yüzyıl başlarında kartpostal hayatımızdan neredeyse tamamen çıktı. 

    Evet, bu dünyada pek çok şey değişiyor, dönüşüyor… Kartpostalların öncesinde manzumelerle, süslü sözlerle ve el yazısıyla yazılan tebriknameler, muharremiyyeler kaybolurken onun yerini alan tebrik kartları ve kartpostallardan sonra şimdi de kısa mesaj, anlık haberleşme, görüntülü iletişim ve “emoji” çağını yaşıyoruz. 

    Değişim kaçınılmaz ama bugünkü uygulamalardan yarına hangisi kalacak önemli olan o… Telefonun hafızası dolunca silinen veya daha üst bir modele geçince yitip giden mesajlar, görüntüler, görseller çoğunlukla yok olacak, yarına kalmayacak. Ama muharremiyyeler, tebriknameler, tebrik kartları, kartpostallar ve fotokartlar arşivlerde, koleksiyonlarda geçmişten bugüne kaldığı gibi bugünden de yarına, geleceğe kalmaya devam edecek. 

    Ve bir gün… Bir kitabın arasında unutulan, günü geldiğinde koleksiyonerin eline geçecek bir tebrik, bir kartpostal yüzyıl sonra tarihsel belge hâline gelecek ve adınızın anılmasına vesile olacak. Evet, önümüzdeki ay bayram… Kutlamalarınızı yine kısa mesajlarla, akıllı telefon uygulamalarıyla mı yapacaksınız yoksa bir geleneği canlandırarak kartpostallarla mı? 

    Takdir sizlerin…

    İsrailovich Kartpostalları 

    Moise İsrailovich, yayımladığı 1000 civarında kartpostalla, bu alanda Max Fruchtermann’dan sonra ikinci sırada gelir. Israilovich’in yayımladıkları arasında toplu çekilmiş fotoğrafların kullanıldığı kartpostallar ile ayrı ayrı kartpostalların biraraya getirilmesiyle oluşturulmuş büyük boy kartlar da vardır. 

    Osmanlı hürriyetinin öncüleri

    Edebiyatçı kartpostallarının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş büyük kartta Ziya Paşa, Şinasi, Namık Kemal, Abdülhak Hamid (Tarhan), Şemseddin Sami, Ahmed Cevdet Paşa, Ahmed Mithat Efendi, Recaizade Mamud Ekrem, Beşir Fuad, Ebüzziya Tavfik, Kemalpaşazade Said görselleri bulunuyor. Adların altında Fransızca “Les Pionniers de la Liberté Ottomane (Osmanlı Hürriyetinin Öncüleri) ibaresi okunuyor. 

    GENÇ TÜRKİYE KOMİTESİ

    Toplu çekilmiş bir fotoğrafın kullanıldığı Fransızca “Comité de la Jeune Turquie” altyazılı kartpostalda Ahmed Rıza Bey, Nazım Efendi, Prens Mehmed Ali Paşa Fazıl, Ahmed Saib Bey ile birlikte ünlü yazarımız Samipaşazade Sezai Bey de (soldan dördüncü, ayakta) yer alıyor.

    Hürriyetin ilanı anısına

    Kâinat Kütüphanesi edebî eserlerin yanısıra okul kitapları, çeviri popüler romanlar da yayımlayan bir yayıneviydi. Kainat’ın kartpostal da yayımladığını gösteren “Kanun-ı Esasî (24 Temmuz 1908) Yadigârı” serisine ait üç örnekte, ünlü edebiyatçılarımıza yer verilmiş. Yalnızca Şinasi ve Ziya Paşa kartpostallarında “merhum” sözü bulunduğundan, Ebüzziya Tevfik Bey’in ise 27 Ocak 1913 tarihinde vefat ettiği bilindiğinden, bu kartpostalların 23 Temmuz 1912’de veya daha önceki 23 Temmuz yıldönümlerinden birinde çıkarıldığı söylenebilir. 

    ZİYA PAŞA ŞİNASİ KARTPOSTALINDA YER ALAN TÜRKÇE VE FRANSIZCA İBARELERİN, ZİYA PAŞA KARTPOSTALINDA DA HİÇ DEĞİŞTİRİLMEDEN KULLANILDIĞI GÖRÜLÜYOR. 

    EBÜZZİYA TEVFİK FOTOĞRAFIN ALTINDA ESKİ TÜRKÇE “MATBUAT-I MEMLEKETE BİRÇOK HİZMETLERİ, EDEBIYAT-I OSMANİYYEYE PEK KIYMETTAR HEDİYELERİ OLAN TABİ(BASIMCI) VE EDİB EBÜZZİYA TEVFİK BEYEFENDİ” YAZIYOR. EN ALTTA İSE FRANSIZCA “EBOU-ZIA TEVFIK BEY” VE “ÉCRİVAIN ET ÉDITEUR” (YAZAR VE YAYINCI) YAZILARI OKUNUYOR. 

    Diken‘in karikatür kartları

    İlk sayısı 31 Teşrinievvel 1918 tarihinde yayımlanmış olan 15 günlük edebî, siyasi mizah gazetesi Diken, dönemin 12 meşhurunun karikatür kartpostallarını yayımlamıştır. Bunlar arasında edebiyatçılarımız da yer almıştır. Sedat Simavi’nin çıkardığı gazetenin ilk sayısının kapağında “sahne-i hadisatta eski bir sima” altyazısıyla Süleyman Nazif ’in karikatürü yayımlanmıştır. Diken’in daha sonra çıkaracağı kartpostallarının ilkinde de bu karikatür yer alacaktır.

    SÜLEYMAN NAZİF BEY 

    SÜLEYMAN NAZİF BEY 

    ÖMER SEYFEDDİN BEY 

    RIZA TEVFİK BEY 

    Foto Bayer kartları

    Kartpostal boyutundaki kartların ön yüzünde 5×7,5 cm boyutunda fotoğraf baskısı bulunmaktadır. Kartların ön yüzlerine edebiyatçılarımızın adları siyah mürekkeple aynı elden çıktığı belli olan güzel bir hatla, eski harflerle yazılmıştır. Kartların arka yüzünde “Carte Postale” ve “Foto Bayer” yazıları vardır. 

    NİGAR HANIM “SULTAN” ŞAİR NİGÂR HANIM’IN ADININ SONUNA “SULTAN” SÖZÜ SONRADAN EKLENMİŞTİR. 

    HÜSEYİN RAHMİ BEY 

    MEHMED RAUF BEY

    Cumhuriyet Dönemi kartpostalları

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra da edebiyatçılarımızın kartpostallarının basılması geleneği devam etmiştir. Baskı tekniğindeki gelişmelerle birlikte bazı kartpostallarda renkli zemin kullanılmaya başlandığı görülür. Latin alfabesi öncesine ait kartların fotoğraf altyazıları eski harflerle basılmış, 1928’den sonra çıkartılan kartlarda ise Latin alfabesi kullanılmıştır. 

    UŞŞAKİZÂDE HALİD ZİYA BEY 

    ABDÜLHAK HAMİD BEY 

    TEVFİK FİKRET BEY 

    Tasvir neşriyatı kartpostallar

    Ziyad Ebüzziya yönetiminde kitap, takvim, kartpostal yayımlayan Tasvir Neşriyatı, adını Şinasi’nin kurucusu olduğu Tasvîr-i Efkâr gazetesinden almıştı. Ziyad Ebüzziya tarafından 1940’ta yeniden yayımlanmaya başlanan gazetenin bir de yayınevi bulunmaktaydı. Ziyad Ebüzziya dönemin gazetecilerinin, yazarlarının karikatürlerinin yer aldığı bir kartpostal serisi çıkartmıştı. Orhan Ural tarafından çizilen karikatürler dönemin gazetelerinin adını taşıyan kartpostallarda yayımlanmıştır. 

    GAZETE KARTPOSTALLARI

     BU SERİNİN 12 KARTININ 11’İ GAZETELERE AYRILMIŞTIR. CUMHURİYET, AKŞAM, VAKİT-HABER, SON POSTA, SON TELGRAF, TAN, TANIN, TASVİR-EFKÂR, ULUS, YENİ SABAH, VATAN GAZETELERİ SAHİPLERİ VE YAZAR KADROSUYLA AYRI AYRI KARTLARDA KARİKATÜRİZE EDİLMİŞTİR. 

    DERGİLERE ÖZEL KARTPOSTAL 

    TASVİR NEŞRİYATI KARTPOSTALLARININ SONUNCUSU DERGİLERE AYRILMIŞTIR. AKBABA, BÜYÜK DOĞU, ÇINARALTI, HEMŞERİ, KARİKATÜR, KÖROĞLU, ŞAKA VE YEDİGÜN DERGİLERİNİN SAHİPLERİNİN KARİKATÜRLERİ TOPLUCA BU ON İKİNCİ KARTPOSTALDA YER ALMAKTADIR. 

  • Hazine-i Hassa muhasibi Hâfız Vehbi Efendi’nin gündelik hayat notları

    Hazine-i Hassa muhasibi Hâfız Vehbi Efendi’nin gündelik hayat notları

    1888’de vefat eden Hâfız Vehbi Efendi’nin 1850’lerde tutmaya başladığı günlüğü, o dönem Osmanlı dünyasındaki birçok hadisenin nasıl meydana geldiğine ve algılandığına dair ipuçları içeriyor. Ancak günlüğü neredeyse benzersiz kılan özellik, aynı dönemdeki bir dizi “önemsiz” sayılan ayrıntı ve yaklaşıma da yer vermesi. Tarih kitaplarında bulunmayan bir dönem ve insan analizi.

     Tanzimat dönemi ricalinden Hazine-i Hassa muhasebecisi Hâfız Vehbi Efendi’nin (öl.1888) vezir ciltli, kalın yapraklı günlüğü, Tanzimat yılları için tarihe düşülmüş notlar içerir. Bu zâtın gün-ay-yıl bazen saat de belirterek yazdıkları, birbirinden önemli ve ilginç konuları belgeler: Atama ve terfiler, rütbe ihsanları, aile-akraba haberleri, cariye-köle alım-satımları (bir fermanla yasaklansa da), yangınlar, Feshane, cam ve billur fabrikaları, şiddetli kış, Rus donanmasının Sinop baskını, Mustafa Reşid Paşa’nın oğlu, Sultan Abdülmecid’in damadı Ali Galib Paşa’nın Boğaz’da boğulması, Abdülaziz’in kılıç alayı, kaime (banknot) sürümünün fiyatları üç-beş kat arttırması, Kâbe için kisve-i saadet (örtü) dokunması, konakta misafir edilen Cemaleddin Efganî’nin (öl.1897) “def olup gitmesi (!)”, Vehbi Efendi’nin beylik arabasına koşulan kısrağın –tay almak amacıyla– Ressam Tevfik Paşa’nın Mısır kır atına çekilmesi!.. 

    Hazine-i Hassa muhasebecisi Vehbi Efendi’nin günlüğü. 

    Elyazması, vefat haberlerinin çokluğuyla da bir tür nekroloji yani “vefeyat” veya “teracim-i ahvâl” mecmuasıdır. Vehbi Efendi, tanıdığı devlet ricalinden vefat edenleri, günü gününe defterine kaydetmiş. 1865 kolera salgınının kentteki kırımına tanık olmuş, sokaklarda düşüp ölenleri görmüş. Kaçışlar sonucu kent neredeyse boşalmış. Yine o yılki Hocapaşa yangınının tahribatını da gözlemlemiş. 

    Kabe-i Muazzama Vehbi Efendi’nin günlüğünde kisve-i saadet (örtü) dokunup törenle gönderileceğine dair Sultan Abdülaziz’in buyruğunu içeren 1863 tarihli not. 

    Vehbi Efendi’nin anlatıları kısa, verdiği ayrıntılar önemlidir. Aile bireylerinden, akrabalarından, haremindeki eş, evlat ve cariyelerden ölenler için yazdıkları, 19. yüzyıl ortalarında varsıl bir İstanbul ailesinde gündelik yaşamın matemlerle nasıl karardığını da gösterir. Ölümler, çocuklar ve gençler için daha sıktır. Bu durum, toplumsal ve ekonomik yapı açısından da önemlidir. Dahası, günlük sahibinin servet değerindeki genç ve güzel cariyelerinin göçüşlerine ah’lar sıralaması da boşuna değildir. Zira o günün değerleriyle safkan bir binek atından daha pahalı olan bir cariyenin ölümü, yüreği kadar kesesini de yakmıştır! 

    Günlükten sayfalar

     Topkapı Sarayı’nda son cariyeler.

    Bir gerçek daha ortaya çıkıyor: Meğer 1860’lı, 70’li yıllarda Saray hareminde hastalanıp verem tanısı konan cariyeler, görünüşte “Çerağ ettik (çırak çıkardık), hediyemiz olsun. İyi bakın!” tembihatıyla –tabii ki iyileşme umudu kalmadığından– devlet ricâlinin konaklarına gönderilir, böylelikle saray hareminin Meyyit Kapısı’ndan ikidebir cenaze çıkması önlenirmiş! Defterde, yazgısını Vehbi Efendi’nin hareminde noktalayan böyle saraylılar da var. Kendi cariyelerinin ölümüne “ah ah ah ah ah!..” lar sıralayıp ağıtsı cümleler yazarken, saraylıların sönüşünü bir kurtuluş sayarak “Hüve’l-Hallakü’l bâki”(Sonsuz olan Yaratandır) girişli bir-iki cümleyle geçiştirmiş. Örnek: 

    “Misafireten hasta bulunan Saraylı Pesend Hanım, işbu doksan bir senesi Ramazan-ı şerifinin on üçüncü (24 Kasım 1874) Cuma günü sabahleyin dördü on dakika geçerek Kelime-i tevhid ve Zikrullah ederek vefat etmiştir. Rahmetullah-te’alâ aleyhâ. Müteveffiye-i mumaileyhâ nâzik enzek dünyada emsalsiz güzel bir hâtun idi. Böyle on sekiz yirmi yaşında vefatına ben ve bilcümle ehl-i iman ‘ulûvv-i rahmetullah-teâlâ…” 

    Cariye Fatma Cemalifer’in ölüm haberi. Konak görevlisi Mehmet Efendi’nin kızı olduğu haberi. 

    Tanzimat padişahı Abdülmecid’in vefatı 

    Sultan Abdülmecid’in ölümü, defterin, Hicri 1277-78 (1861-62) olaylarının yazıldığı sayfalardan birinde. Altındaki paragrafta aynı gün ölen eski Rumeli Ordusu müşiri Gâzi İsmail Paşa da anılmış. Karşı sayfada da Abdülmecid’in vefatında hayatta olan sekiz şehzadesi ile sekiz kızının adları yazılı. 

    Türkiye’nin Avrupa topluluğuna katılmasında tarihsel öncülüğü olan Sultan Abdülmecid’in ölümü için Vehbi Efendi’nin yazdıklarını okuyalım: 

    “İşbu yetmiş yedi senesi Zilhicce-i şerifesinin bi-hasebi’l-esbâb (nedenlerden ötürü). on yedinci Salı günü (26 Haziran 1861) Sabahleyin iki buçuk saat bir çeyrekde (11.15) Gâzi Sultan Abdülmecid Han Hazretleri irtihâl-i dâr-ı beka ederek (ölerek) yevm-i mezkûrda (aynı gün) saat altı (14.30) kararlarında biraderleri Abdülaziz Efendi hazretleri taht-ı âlî-baht-ı Osmanî’ye cülus buyurub bil-cümle ulemâ ve vüzerâ ve vükelâ-ı ‘İzâm ve bendegân, bi’at buyurduktan sonra saat sekiz buçuk (17.00) kararlarında cennetmekân Abdülmecid Han hazretlerinin naaşı âlây-ı vâlâ ile (merasimle) Bâb-ı Hümâyûn’dan ihraç ile (Topkapı Sarayı’ndan çıkarılıp) Sultan Selim Han (Yavuz) Hazretlerinin türbe-i şeriflerinin kapısı karşısında binasına muvaffak oldukları (yaptırdığı) şehzâdegânın medfun (oğullarının gömülü) oldukları türbeye defn olunmuştur. Rabbimiz ta’alâ hazretleri Sultan Abdülaziz hazretlerini serir-i saltanatta da’im ve tûl-i ömrile muammer buyursun ve merhum-ı müşarünileyh hazretlerine rahmet ve mağfiret eylesin. Âmin bi-hürmet-i Taha ve Sîn (Taha ve Yâsin saygısına).

    Sultan Abdülmecid

    Merhum-ı müşarünileyh Hazretlerinin müddet-i saltanatları: Yevm mah sene (ölenin gün-ay-yıl saltanatı) 22 (yıl), hin-i vefatta sinni (ölümünde yaşı): yevm mah sene (gün-ay-yıl yaşı): 39”. 

    O tarihte nüfusu yüzbinlerde olan Payitaht halkı, Beşiktaşlılar, Galatalılar, Üsküdarlılar, cülus toplarından, tellal nidalarından, minarelerde okunan salâlardan Abdülaziz’in tahta çıktığını, dolayısıyla Abdülmecid’in de öldüğünü öğrenmişler. Beykoz’da, Rami’de, Kadıköy’de, daha uzak semtlerde oturanlarsa taht değişikliğini üç gün sonra Cuma hutbesinin Abdülaziz adına okunuşundan öğrenmiş olmalılar. Haberin uzak vilayetlerde, Erzurum’da, Bağdat’ta, Hicaz’da günler, haftalar sonra duyulmuş olması doğaldır. 

    Sultan Abdülmecid ölüm haberi (sağda) ve çocuklarının isimleri (solda). 

    Ölümünün yazıldığı sayfanın karşı sayfasında, Sultan Abdülmecid’in o sırada hayatta olan sekiz şehzadesi ile dördü evli, dördü sarayda (bekâr) sekiz kızı, yani sultanlar yazılmış: 

    “Cennetmekân Sultan Abdülmecid Han hazretlerinin terketmiş (geride bırakmış) oldukları şehzâdegânı ve sultânân-ı ‘İsmet-medâranın esâmisi (şehzadelerinin ve sultan unvanlı kızlarının adları): 

    Tevcihler: Âli Paşa’ya (üstte) Sadrazamlık, Fuad Paşa’ya Hariciye Nezareti, Mehmed Paşa’ya Tanzimat Meclisi Riyaseti verilmesi (1858). 

    Şehzâdegân-ı civânbahtân hazerâtı (bahtları açık saygın şehzadeler): Murad Efendi Hazretleri, Abdülhamid Efendi Hazretleri, Reşad Efendi Hazretleri, Kemâleddin Efendi Hazretleri, Burhaneddin Efendi Hazretleri, Nureddin Efendi Hazretleri, Süleyman Efendi Hazretleri. 

    Sultanân-ı ‘İsmetmedâran Hazerâtı (namus örneği sultanlar): Nuri Paşa zevcesi Fatma Sultan, Mehmed Ali Paşazâde Edhem Paşa zevcesi Refi’a Sultan, Fethi Paşazâde Mahmud Paşa zevcesi Cemile Sultan, Rızâ Paşazâde İbrahim Paşa zevcesi Münire Sultan. Saray-ı Hümayûnda: Behice Sultan, Seniye Sultan, Nâ’ile Sultan, Medihe Sultan”. 

    Âli Paşa’nın (altta) ölümü ve cenaze töreniyle Kıbrıslı Mehmed Paşa’nın ölüm haberine dair notlar. 

    Ali Paşa

    Mustafa Reşid ve M. Emin Âli Paşalar 

    Defterin başka sayfalarında vezirlerin, müşirlerin, öncül-ardıl sadrazamlar Mustafa Reşid (öl.1858) ve Âlî Paşa’nın da (öl.1871) ölüm haberleri var. Bu ünlü Tanzimat sadrazamlarının üçüncüsü Keçecizâde Fuad Paşa, İstanbul’da değil Paris’te öldüğünden (1868), Vehbi Efendi’nin defterinde vefat kaydı yok. Bu konuda İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Sadrıazamlar adlı eserinde Fuad Paşa’nın ölümünü, bir Hıristiyan yazarın, “Elinde Kur’an-ı Kerim’le ruhunu teslim etti!” diye yazmasına karşılık, Yeni Osmanlıların Paris’te yayımladığı Hürriyet gazetesinde Müslüman bir yazarın “Ölüm döşeğinde Katolik âyini icra edildi” diye haber yaptığını yazarak eleştirmiş. 

    3 Kasım 1839’da Saray’ın Gülhâne meydanında Gülhane Hatt-ı Şerifi’ni okuyan Mustafa Reşid Paşa’nın vefatı, Sultan Abdülmecid’in ölümünden üç yıl önce, 1858 kışındadır. Hazineye borçları, bankerlerle alacak-verecek ilişkileri olan Reşid Paşa’nın bu yönünü, Hazine-i Hassa muhasebecisi Vehbi Efendi herhalde biliyor ve kendisine pek de sıcak bakmıyordu. Kalp sektesinden ansızın ölümüne üzülmek şöyle dursun, vefat kaydını gözden kaçırmak istercesine, Fodla kâtibi Hâfız Ahmed Şükrî’nin ölüm kaydının altına, karalama denecek çıkma satırlarla sıkıştırmış. Babası, Bâyezid Camii evkafı ruznamcecisi Mustafa Efendi’nin ve aile kabirlerinin Okçularbaşı’nda olduğunu da belirtmeden, merhum paşadan bir “İnna-lillâh ve inna ileyhi râci’ûn”u esirgeyerek: 

    “Hâlâ Sadrı’azâm Mustafa Reşid Paşa Hazretleri işbu yetmiş dört senesi cemâziyelâhiresinin yirmi birinci Perşembe (7 Şubat 1858) günü saat yedi (01.00) kararlarında irtihal-i dâr-ı beka ederek ertesi işbu yetmiş dört senesi cemâziyelâhiresinin yirmi ikinci Cuma günü Sultan Bâyezid Câmi-i şerifinde cenazesi namazı eda olunarak mahall-i âlî-i mezkûrda (o yüksek yerde) Okçularbaşında kabristan yanında iki bâb dükkân mübâya’ ile der’akab dekâkin-i merkume hedm olunarak (iki dükkân alınıp yıkılarak) müşarileyh hazretleri mahall-i mezkûre (oraya) defn olunmuştur. Fi 22 Ca 74 yevm-i cum’a (8 Şubat 1858)”. 

    Abdülmecid’den ve Mustafa Reşid Paşa’dan yıllar sonra, Mehmed Emin Âli Paşa’nın ölümünde ise Vehbi Efendi başka bir durumu vurgulamış: 

    “Bir müddetden berü nâ-imizac (hasta) bulunan Sadrıazâm Âlî Paşa Cemadiyelâhir 288 ve 26 Ağustos 87 (8 Eylül 1871) tarihiyle irtihal-i dâr-ı beka ederek (sonsuzluk âlemine göçerek) na’aşı âlây-ı vâlâ (merasim) ile yani Asakir (askerler) tarik-i ‘aliye meşayihi (tarikat şeyhleri) ve Mevlevi Dergâhı ve Mekke-i Mükerreme ahalisi önünde Tevhid ve salât ü selâm ederek Süleymâniye Cami-i Şerifi Türbe kapısı sol tarafında vâki peder ve maderinin ve ta’allukatının (baba-anne ve akrabası) yanında tehiye kılınan (kazılan) kabre defn olunmuşdur. Vükelâ ve me’mûrîn ve Bâb-ı âlî hûlefâ ve zâbitanı (Bakanlar, kamu görevlileri) vesâire câmi-i mezkûrda hazır bulunmuşlar ise de bâ’de’s-salât-ı zuhur (öğle naması sonrası) cenâze namazını yalnız musalla yanında hazır bulunan cemaat eda edip bi’t-tesadüf câmide bulunan cemaate, müezzinler bulunamadığından haber verilemediği cihetle cemaat-i mezkûre (Paşa’nın) cenâzesi namazının edâsına muvaffak olunamamışdır. Hikmetullah-ı teâla Rabbim cümlemize tevfikat-ı ‘aliyyesini refık eyleye. Amin sümme amin. Dikkat eyle Ya-Hu (!) 21 Ca 288 (26 Ağustos 87 Perşembe).

    Vehbi Efendi gibi cemaat arasında bulunan Cevdet Paşa ise Maruzat’ta Âli Paşa’nın cenazesini özetle şöyle anlatır: 

    “Âlî Paşanın cenaze namazı Yenicami’de kılındı. Lâkin gariptir müezzinler, birbirlerinin seslerini yanlış anlamakla cami içindeki cemaat yoluyla cenaze namazını kılamadılar. Şeyh Osman Efendi tezkiyede üç defa “bu zâtı nasıl iyi bilirsiniz?” diye sorarken arada ‘Büyük bir zat idi. Devlete çok güzel hizmetleri vardır!’ dedi. (ama) Hiç kimseden, lâ ve neam (hayır ve evet) bir cevap duyulmadı. Halbuki cenazenin birinci ve ikinci safı hep paşanın yakınları ile doluydu. Sanki herkesin ağzı kilitlendi. Bu umumi sükut, bulunanlara acayip bir dehşet verdi. Tezkiyesine böyle tam sessizlikle karşılık verilen bir cenaze görülmemiş ve işidilmemişti. Bu hâli görenler, bundan sonra efkâr-ı umumiyeye dokunacak tavır ve hallerden sakınır oldular. Gerçekten de kişi, içinde yaşadığı milletin nefretini kazanması, hem kendisi hem yakınları için büyük mesaibdendir (musibetlerdendir)”. 

    Saraylı son cariyeler

     2. Meşrutiyet’te Anadolu’daki yakınları getirilerek teslim edilen cariyelerden bir grup. 

    Kolera salgını ve Hocapaşa yangını 

    Ve Tanrı İstanbulluları terbiye etti! 

    1865 yılı Osmanlı dünyası için bir felaketler yılı olmuştu. O yıl yaşanan kolera ve büyük yangın hem ciddi can kayıplarına hem de büyük paniğe yol açmıştı. 

    “İşbu 1282 senesi Muharreminin 19. günü (9 Haziran 1865) Dersaadet’de kolera zuhur etti. Bâd-ı semûm (samyeli) dahi karışarak sokaklarda düşüp ölenler yahut iki saat sonraca vefatı vuku’ bulanlar nihayet şu derecelere kadar şiddet buldu ki hatta günde Bilâd-ı selâse’den (Galata-Eyüp-Üsküdar) bin iki yüz kişi vefat olmuştur ve gayrimüslimlerin bilinemez derecelere varmıştır ve sekeneden (oturanlardan ve taşra ahalisinden) pek çok haneler memleketlerine ve taşralara firar etmişlerdir. İstanbul’da pek az adam kalmıştır. Rabbim Teâlâ ümmet-i Muhammed’in üzerinden def’ ve ref’ eylesin ve vefat eyleyenlere himmet buyursun” (kısaltılmıştır). 

    Bir sonraki sayfada salgının devam ettiğini yazan Vehbi Efendi, iki ay sonra Ağustos başında Eyüp Sultan Camii’nde Cuma namazına gittiğini, namazdan sonra 11 erkek, 18 kadın için cenaze namazı kılındığını, ölenler ve onların çoluk çocuklarının durumu karşısında çok üzüldüğünü, öğrendiğine göre Cuma namazından önce de bir toplu cenaze namazı kılındığını, daha aşağıda koleranın Haziran ayı sonunda günden güne hafifleyerek günde 17 cenazeye kadar düştüğünü yazmış. 

    8 Eylül 1865’te Hocapaşa’da çıkan yangının bir kolu Unkapanı’na ilerlerken, bir kolu da Cağaloğlu’nu, Çiftesaraylar’ı, Nuruosmaniye’yi, Divanyolu’nu, Gedikpaşa’yı, Sandıkçılar-İçi’ni yakıp kavurmuş. “İstanbul’da pek az yer kalmıştır” diyen Vehbi Efendi, 18 saat süren ateşte 10 bin kadar ev, konak, dükkân yandığını vurgulayarak kül olan paşa konaklarının adlarını sıralamış. Kolera ve yangın felaketlerini, Tanrı’nın İstanbulluları terbiye etmesine yorarak bir önceki Hicri 1242/M 1826 Hocapaşa yangınını da hatırlatmış. 

    Felaket notları İstanbul’un semtlerini kül eden 1856 Hocapaşa yangını (sol sayfa) ve 1865’te binlerce İstanbullunun ölümüne neden olan kolera salgınına dair notlar (sağ sayfa). 

    Beygir karşılığı cariye ticareti

    15 yaşındaki Şevkidil Hanım nasıl evlendirildi? 

    Osmanlı Devleti’nde cariye ve köle alım-satımları 19. yüzyılın ortalarında fermanla yasaklanmış, ancak bu durum fiiliyata geçmemişti. 

    “….İşbu bin iki yüz seksen üç Muharremü’l- haramının on altıncı Perşembe günü (30 Mayıs 1866) üç bin beş yüz kuruşa ondört onbeş yaşında bir Çerkesü’l-asl beyaz cariye iştira olunmuşdur (Çerkes bir cariye satın alınmıştır) ve ismine Şevkidil tesmiye kılınmışdır (adı verilmiştir). Ve cariye-i mezbure sümününü (cariyenin bedelinin sekizde birini) haremim (eşim) Seniye Hanım kerimesinden müntakil hissesine isabet eden mirasından tesviye etmiştir (kızından kalan miras payından vermiştir) ve câriye onun malı bulunduğunu mübeyyin (belgelemek için) işbu mahalle şerh verilerek işaret kılınmıştır. 16 Muharrem1282/19 Mayıs 1282 yevm-i Perşembe (1 Haziran 1865). 

    İş bu bin ikiyüz doksan senesi Şaban-ı şerifinin sekizinci (2 Ekim 1873) Salı günü Şehremini’nde Deniz Abdal mahallesinde sâkin esirci Adrumalızâde Trabzonlu Hacı Osman Ağadan Habibe ismiyle müsemma (adlı), bir re’s (baş) beygire (ata karşılık) beyaz (bir) cariyeyi altı bin kuruşa aldım. Mezkûr cariye kendi mal ve mülküm olup ismini Zihnifer tesmiye kılmışdım (koydum) (…) Bu da ihsan-ı Rabbani olup her ni’met-i ilâhiyenin teşekküründen ‘acizim (…)“ 8 Şa’ban 1290 yevm-i Salı (2 Ekim 1873). 

    Para karşılığı gönül oyunları

    ‘Mahruhsar Hanım bana varmadı; Rabbim akıllar versin’

    Saray’dan misafir olarak gelen Mahruhsar Hanım’ın kendisiyle değil de başkasıyla evlenmesi, Vehbi Efendi’nin kalbini kırmış: 

    “3 Muharrem 93 (31 Ocak 1876) tarihiyle Saray-ı hümayundan çerağ buyurulup çâkeriye (bana) misafereten gelmiş olan Mahruhsar Hanımın 10 ay 11 gün sonra (11 Aralık 1876), kendisinin bana yazmış olduğu tezkire ve haremlerimizin (eşlerimizin) ısrarı üzere Abdüllâtif Beyin (Sicill-i Osmanî, sf 126, Hazine-i evrak/arşiv müdürü) kaynı, hiçbir yerde müstahdem (görevli) olmayıp ve bir işte bulunmayan, kendi havasına tâlib Osman Şemsi Beye 14 Zilkade 93 (1 Aralık 1876) Cuma günü, bizim vekâletimiz ve Mâbeyn-i hümâyûn Müdürü Mustafa Efendi ve biraderim Emin Beyin şehadetleriyle 4500 kuruş mihr-i mu’accel ve 5000 kuruş mihr-i müeccel ile ‘akd (nikah) olunmuştur. Rabbim akıllar versin. Hanım-ı mumaileyhâ (adıgeçen hanım) müdebbire (tedbirli) ve hânemizin idaresine muktedire bulunduğu ve belki bir zürriyet getirir ümidiyle kendime ‘akd ve tezvice (evlenmeye) çalışmış isem de haremlerimin uygunsuzluğu cihetiyle hanım-ı mumaileyhâ canından bizar oldu. Çaresiz böyle bir herife varmıştır. Bundan sonra benim kalbimin inkisarı (kırgınlığı) cihetiyle cümlesinin hâlini görür ve zeyl eylerim efendim 24 Zilkâde 93 (11 Aralık 1876) yevm-i Cuma”. 

  • Nâzım Hikmet’in bilinmeyen yolculuğu

    Nâzım Hikmet’in bilinmeyen yolculuğu

    Prof. Dr. Haluk Oral’ın 20 yıllık araştırmasının ürünü olan Nâzım Hikmet’in Yolculuğu isimli kitap, ölümünün 56. yılında çeşitli etkinliklerle anılan ünlü şairin hayatına dair hiç bilinmeyen bilgi, belge ve detayları bir araya getiriyor. 

    Bundan 56 yıl önce, 3 Haziran 1963’te bu dünyadan ayrılan Nâzım Hikmet, ölüm yıldönümünde çeşitli sergi ve yayınlarla anılmaya devam ediyor. Prof. Dr. Haluk Oral imzasını taşıyan ve yazarın 20 yıllık uzun soluklu araştırmasının meyvesi olan Nâzım Hikmet’in Yolculuğu isimli kitap, ünlü şairin bilinmeyen yönlerini, ailesinin üzerindeki etkisini ve hayatının gizli kalmış noktalarını yeni belgeler eşliğinde okura sunuyor. 

    Nâzım Hikmet’in yolculuğuna büyük dedeleri Müşir Mehmet Ali Paşa ve Mustafa Celâleddin’den itibaren, aile seceresinin izini sürerek başlayan kitap, Osmanlı döneminden cumhuriyete, devlet yönetiminde önemli görevler almış, şiirle, resimle, edebiyatla ilgilenmiş aile üyelerinin Nâzım üzerindeki etkilerini takip ediyor. Ayrıca anne ve babasının boşanması, Bahriye Mektebi’ndeki öğretmeni Yahya Kemal’le ilişkileri, Mustafa Kemal’le görüşmesi, Kurtuluş Savaşı sırasında Almanya’dan gelen Spartakistlerle karşılaşarak sosyalist düşünceyle tanışması gibi kırılma noktaları da kitabın öne çıkan vurguları arasında. 

    Kitapta Nâzım Hikmet’in Selanik’ten Moskova’ya uzanan yolculuğu, mektuplar, belgeler ve ilk defa sergilenen fotoğraflar eşliğinde adım adım canlanıyor. 

    Haluk Oral, Nâzım’ın güreşçiliği, 1928’de Hopa Cezaevi’ndeki mahkumlara ve Hopa Kaymakamı’na yeni alfabe dersleri vermesi, kavgayla başlayan tanışıklıkları daha sonra dostluğa dönüşen Naci Sadullah’la ilişkileri gibi ilginç anekdotlarla birlikte, bulduğu yeni belgelere dayanarak Nâzım Hikmet’in hayatına dair bazı tarihlendirmeleri de düzeltiyor. 

    Kitabı tamamlar nitelikte bir sergi de geçen ay içerisinde Nâzım Hikmet’i daha yakından tanımak isteyen ziyaretçilerle buluştu. İş Sanat Kibele Galerisi’nde açılan ‘Nâzım’a Yolculuk’ başlıklı serginin küratörlüğünü Haluk Oral, proje koordinatörlüğünü Rûken Kızıler, tasarımını ise Emre Senan yaptı. Sergi, Nâzım Hikmet’in şimdiye kadar bilinmeyen yönlerine dair ilk kez gün yüzüne çıkmış 1000’e yakın belge, mektup ve görsel materyali biraraya getirdi. İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılan kitap da bu yeni belgelerden hareketle şairin biyografisine önemli katkılarda bulunuyor. 

    Prof. Dr. Haluk Oral aynı zamanda serginin de küratörü. 

    Üzerinde ellerinin izi 

    Adını şairin “Açıyorum birer birer kitaplarını. Satırlarının üzerinde ellerinin izi var” mısralarından alan “Nâzım Hikmet’in Ellerinin İzinde” sergisi ise Yapı Kredi Bomontiada ALT’ta devam ediyor. Serginin küratörlüğünü M. Melih Güneş, tasarımını Aykut Genç yapıyor. 23 Ağustos’a kadar ziyaret edilebilecek olan sergi, şairin sağlığında 40’a yakın dilde yayımlanmış, Brezilya’dan Japonya’ya, Sovyetler Birliği’nden ABD’ye kadar dünyanın pek çok ülkesinden toplanmış kitaplarını Türk edebiyatseverlerle buluşturuyor. 

    Nâzım Hikmet’in Moskova’daki evinde 55 yıldır korunan çalışma odasından getirilen kendi kitapları ve daktilosu serginin en önemli parçaları arasında yer alıyor. M. Melih Güneş’in geri dönmemek üzere Türkiye’ye getirdiği bu kitaplar, Nâzım Hikmet mirasının “memlekete” dönen ilk parçaları… Ayrıca şairin İtalya’da basılan bir kitabı için Abidin Dino’nun yaptığı illüstrasyonlar ve Ara Güler tarafından Moskova’daki çalışma odasında çekilen imzalı fotoğrafları da ilk kez bu sergiyle İstanbul’da izleyicilerle buluşuyor. 

    23,5, Dink’in anısına hafıza mekanı

    “23,5 Hrant Dink Hafıza Mekanı”, 19 Ocak 2007’de katledilen gazeteci-yazar Hrant Dink anısına eski Agos ofisinde açıldı. 

    Küratörlüğü ve tasarımı Hrant Dink Vakfı ekibine ait olan mekan, Hrant Dink’in bugüne kadar aynen muhafaza edilen çalışma odasını ve Agos gazetesinin eski ofisini bir hafıza mekanına dönüştürerek, 60 video, yüzlerce fotoğraf ve Agos’un 2007’ye kadarki arşiviyle birlikte ziyarete açıldı. Geçmişte yaşananlardan ders alarak, geleceği daha yaşanabilir hâle getirme amacıyla hazırlanan mekan, 80 yaşındaki sanatçı Sarkis’in “acılardan pırlanta yaratma”yı esas alan “Tuz ve Işık” adlı yerleştirmesi ile Horst Hoheisel ve Andreas Knitz’in “Büyükelçilik Kurma Projesi”ne de süresiz evsahipliği yapacak. Çalışmalarına 2015’ten beri devam edilen mekanda ayrıca çok amaçlı etkinlik alanı, ziyaretçilerin kendi hikayelerini paylaşabilecekleri “Tırttava” odası, Agos odası, “Atlantis Uygarlığı” odası, 2004’ten itibaren Dink’in hedef gösterilme süreciyle ilgili belgeleri toplayan “Güvercin Tedirginliği” odası ve 80 Darbesi’nin ardından kaldığı tuvaletten bozma hücreyi temsilen mekana eklenen “Tuvalet Korosu” gibi bölümler de var. 

    Hafıza Mekanı için Holokost kamplarından darbe dönemi trajedilerinin yaşandığı yerlere dünyanın pek çok bölgesindeki farklı örnekler incelendi. 
  • Bizimkisi bir aşk hikâyesi ve biz de yenilmiş sayıldık

    Bizimkisi bir aşk hikâyesi ve biz de yenilmiş sayıldık

    Bizim ayran gönüllü Avusturya-Macaristan Arşidükü Rudolf aynı zamanda dengesiz bir arkadaş. Sevgilisi Mary Vetsera’yla bir odaya kapanıyor, kıza bir veda mektubu yazdırıyor ve önce kızı vuruyor sonra da kendini. Yerine Franz Ferdinand geçiyor ve… Eh, gerisini biliyorsunuz zaten… Franz Ferdinand öldürülüyor ve bu 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden oluyor… Oğlana sevdiği kızı almadıkları için neler oldu görüyorsunuz. Üstelik sonrasında Almanlar ve Avusturya-Macaristan yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık. 

    Dünyada yaşanan süreçlerin izlerini ararken iyice geriye gitmek ve dünya tarihini adeta başlangıç koşullarına hassas bağımlılıkla açıklayarak, en ufak hadiselerin bile onlarca, yüzlerce yıl sonra gerçekleşen olaylara etki ettiği fikrine varmak, sanırım bir tarihçi hastalığı. 

    Bu şekilde dedektiflik yaptığınız zaman, 2019’da İstanbul’da bir yerel seçimin sonucunu 1. Dünya Savaşı’na, 1. Dünya Savaşı’nı 1848 Devrimlerine, 1848 Devrimlerini 1789 Devrimi’ne, onu 14. Louis’ye ve Westfalya Barışı’na, Westfalya Barışı’nı Haçlı Seferleri’ne, Haçlı Seferlerini Roma’nın gerilemesine, Roma’nın gerilemesini cumhuriyetin yıkılışına, cumhuriyetin yıkılışını da milattan önce 2. yüzyıldaki bir ekonomik krize bağlayabilirsiniz. Yani en sonunda 2019’daki bir yerel seçimin sonucunun, 2200 yıl önce günümüz İtalya’sında yaşanan bir ekonomik krizden kaynaklandığını iddia edebilirsiniz. Etmezsiniz tabii, yolda bir yerlerde (bana kalırsa daha 1. Dünya Savaşı’na bile varmadan) sebep-sonuç zincirini bitirirsiniz, ama böyle bir şey var. 

    1. Dünya Savaşı’nın asıl nedenlerini sıralarken pek akla gelmeyen bir hadise, aslında bahsettiğim şekilde (yani gerçek bir ruh hastası gibi) değerlendirilirse, birdenbire asıl nedenler arasında sayılabilecek bir önem kazanabilir. Nasıl mı? Mesela şöyle: 

    Veliaht Rudolf ve sevgilisinin çifte intiharı (#tarih, Nisan 2019). 

    Aklımda kaldığı kadarıyla, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliaht prensi Arşidük Rudolf, tarihin en eli kanlı krallarından Belçika Kralı 2. Leopold’un kızı Stephanie’ye görür görmez aşık oluyor ve annesinin çok istememesine rağmen babasını bu evliliğe ikna ediyor. Belçika kralı katil Leopold’un zaten canına minnet; boru mu, kızını Habsburg’lara gelin veriyor! Gerçi tarihte Habsburg’lara gelin vermeyen bir Tellioğulları bir de Seferoğulları ama, Leopold hanedanı çok genç bir hanedan. O kadar önemsiz ki, babası 1. Leopold’e yeni kurulan Yunanistan’ın krallığını bile teklif etmişler. Hatta “hepimiz güçlü devletiz, hiçbirimiz diğerinin Yunan kralı olmasını istemiyoruz; ama bu önemsiz bir adam, bunu yapalım” demişler (Sonra hem biraz daha az tehditkar olan hem de kişisel olarak Antik Yunan hayranı Bavyera kralının oğlu Otto’yu Yunanistan’a kral yaptılar biliyorsunuz. Tabii bağımsızlığını yeni kazanan Yunan halkına hiç soran yok, orası ayrı). 

    Artık lokum-çikolata yapıp mı gittiler bilmiyorum; Habsburggiller Stephanie’yi ailesinden ister, ailesi de verir ama Stephanie henüz çok küçüktür ve evlilik için hazır olmadığı görülünce evlilik iki yıl ertelenir. İki yıl sonra ise artık bizim Rudolf eşeğinin hevesi mi geçmiş bilinmez, özellikle çocukları olduktan sonra çok çalkantılı bir evlilik süreci başlar. Rudolf boşanmak ister ama burada koskoca Avustruya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliaht prensinden bahsediyoruz. Papa izin verse, babası Franz Joseph izin vermez ki, vermiyor da zaten. Bizim Rudolf da teselliyi içki, uyuşturucu ve başka kadınlarda aramaya başlıyor. 

    Yetmiyor, Stephanie’ye belsoğukluğu bulaştırıyor ve kızın kısır kalmasına neden oluyor. Bu arada İmparator Franz Joseph ne kadar muhafazakarsa, oğlu Rudolf de o kadar liberal bir arkadaş ve başta Bismarck olmak üzere Avrupa siyasetinin önde gelen muhafazakarları Rudolf’e uyuz oluyor. Zira Rudolf Avusturya-Macaristan’ın Almanya’yla ittifak yapmasını gereksiz buluyor ve imparatorluğun etnik yapısının sadece üçte birini oluşturan Almanların bütün önemli mevkilerin neredeyse tamamını işgal etmesine de karşı. Hatta eğer aklımda yanlış kalmadıysa, Fransa ve İngiltere’yle de daha sıcak ilişkiler kurmak niyetinde. 

    Bizim ayran gönüllü Rudolf, hepsinin üzerine gidip bir de genç bir baronese, Mary Vetsera’ya âşık oluyor. Barones deyince şimdi bize çok şaşaalı geliyor ama, kendi hâlinde orta düzey bir bürokratın kızı. Tabii olay Franz Joseph’in kulağına gidince imparator küplere biniyor ve hemen ilişkiyi bitirmesini istiyor. Ama Rudolf aynı zamanda dengesiz bir arkadaş. Mary Vetsera’yla bir odaya kapanıyor, kıza bir veda mektubu yazdırıyor ve önce kızı vuruyor sonra da kendini (Bkz. #tarih, sayı: 59, Nisan 2019, Cem Akoğul’un yazısı). 

    Rudolf’ün cinnetinin ardından, Franz Joseph’in başka oğlu olmadığı için veliahtlığa yeğeni Franz Ferdinand geçiyor ve… Eh, gerisini de biliyorsunuz zaten. Franz Joseph’in muhafazakar politikaları devam ediyor, imparatorluk topraklarında Rudolf yaşasa ve etkili olabilse kucaklayacağı halklar giderek radikalleşiyor ve Franz Ferdinand’ı öldürerek, hesapta 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden oluyor. 

    Yani en başta Franz Joseph, oğlu Rudolf’ün boşanıp sevdiği kadınla evlenmesine izin verse Avusturya-Macaristan ve Almanya bu kadar yakınlaşmayacak; 1. Dünya Savaşı çıksa bile ittifaklar bu şekilde kurulmayacak! Ama oğlana sevdiği kızı almadıkları için neler oldu görüyorsunuz. Üstelik sonrasında Almanlar ve Avusturya-Macaristan yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık. 

  • İngiltere’deki Türk hava şehitliği

    İngiltere’deki Türk hava şehitliği

    2. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin İngiltere’ye eğitim için gönderdiği pilotlardan 14’ü şehit düştü. Londra’ya bir saat uzaklıktaki Brookwood Türk Hava Şehitliği’nde bulunan mezarları, 50 yıllık unutuluşun ardından yeniden hak ettiği ihtimamı görüyor. 

    Pek çok ülke 1930’ların sonunda ufukta tekrar savaş belirdiğinde bir yandan güçlü ittifaklar arıyor, diğer yandan da ordularının niteliğini yükseltmek için yatırım yapıyordu. Kuruluşunun üzerinden henüz 15 yıl geçmiş genç Türkiye Cumhuriyeti de bu hararetli siyasi ortamın içinde kara, hava ve deniz kuvvetlerini güçlendirmek için çalışıyordu. 1939’da Türkiye ve İngiltere arasındaki görüşmeler olumlu sonuçlanmış; iki ülke ortak bir deklarasyon imzalayarak Doğu Akdeniz’deki İtalyan (ve elbette olası Alman) saldırılarına karşı ortak hareket edeceklerini tüm dünyaya duyurmuştu. 

    Savaş öncesinin tedirgin ortamında hızla gelişen bu Türk-İngiliz yakınlaşması neticesinde, Türk Hava Kuvvetleri genç ve başarılı pilotlarından bazılarını eğitim için İngiltere’ye göndermeye karar verdi. Ancak tam da bu sırada Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle resmen ve fiilen başlayan 2. Dünya Savaşı’nın ardından karşılıklı yapılan antlaşmalar da belirsiz bir süre için askıya alındı. Polonya’nın ardından 1 yıl gibi kısa bir süre içinde Romanya, Macaristan, Norveç, Hollanda, Belçika ve Fransa çoktan işgal edilmişti bile. Artık tüm dünyanın cevabını merakla beklediği iki soru vardı: Hitler, Britanya Adası’na çıkacak mı ve Sovyetler’e saldıracak mı? 

    1942’de İngiltere’de Sonradan Türk Hava Kuvvetleri Komutanı olacak Org. Emin Alpkaya (orta sıra sağdan üçüncü) ve İngiltere-Cranwell’de 1942’de eğitim gören diğer Türk ve Müttefik subaylar. 

    1941’de Yunanistan’ın da Hitler’in orduları tarafından işgal edilmesiyle artık gerilme sırası Türkiye’ye gelmişti. Almanya ile 18 Haziran 1941 tarihinde karşılıklı olarak “eşit şartlarda bir Saldırmazlık Paktı” imzalandı. 

    İngilizler bu durumdan rahatsızdı. Onların görüşüne göre “Almanya’yla yakınlaşmış bir Türkiye” özellikle Doğu Akdeniz’deki tüm dengeleri bozabilirdi. Bu sebeple hiç vakit kaybetmeden harekete geçerek Türkiye’yi yanlarına çekmek için hamle yaptılar. 

    Henüz savaşın başında (1939) Türkiye’ye hemen haber gönderilerek iki ülke hava kuvvetleri arasında imzalanan antlaşma çerçevesinde Türk pilotlarının eğitilmesi için tüm hazırlıkların tamamlandığı bildirilmişti. Bu büyük ve önemli görev için 19 deniz subayı, 63 deniz astsubayı ve 68 deniz eri seçildi. Denizcilere ek olarak, İngiltere’de pilotluk eğitimi alacak olan bir hava subayı, dört Hava Harp Okulu öğrencisi ile Kara Harp Okulu’nu üstün dereceyle bitirdikleri için İngiltere’de pilot olarak yetiştirilmelerine karar verilen 16 parlak öğrenci de birliğe katılmışlardı. Bu seçkin birlik, 40 yaşını devirmiş emektar Refah vapuru ile 23 Haziran 1941 akşamı Mersin Limanı’ndan demir aldı. 

    Hakkı Akarçay ve diğer şehitlerimiz 

    İngiltere’de hayatını kaybeden Türk pilotları arasında sadece Hakkı Akarçay savaşırken şehit oldu. Diğerleri çeşitli eğitim kazalarında şehit düştüler. 

    Ancak bu genç ve parlak askerlerin umut dolu yolculuğu sadece beş saat sürecekti. Nereden ve kimden geldiği anlaşılmayan bir torpido tarafından vurulan Refah çok kısa bir sürede, Kıbrıs sahillerine 10 mil mesafede gözden kaybolacak; denizin derinliklerine gömülürken beraberinde Türk ordusunun olası seçkin komutanlarını da beraberinde götürecekti. Saldırının bilançosu hayli ağırdı. Deniz ve hava subay, astsubayları ve öğrencileri ile gemi personelinden oluşan toplam 200 kişiden 167’si şehit oldu; ayrıca gemiye Mersin’den binen bir İngiliz görevli de hayatını kaybetti. 

    Mayıs 1942’de, facianın üzerinden daha 1 yıl bile geçmeden, ilk havacı birliği İngiltere’ye ulaştı. Ancak bu sefer güvenlik tedbirleri çok sıkı tutulmuş ve herhangi bir saldırıdan korunabilmek için yolculuğun dört aya uzaması pahasına rota değiştirilmişti (Afrika kıtası ve Atlas Okyanusu üzerinden). İngiltere’ye ulaşan bu ilk devrenin ardından başka öğrenciler de gönderilecek, savaş sonuna kadar Britanya’da eğitim alan Türk askerlerinin sayısı 300’ü bulacaktı. Burada eğitim alan ve memlekete dönerek Türk ordusunda hizmet etmeye başlayan bu subaylardan bazıları sonraki yıllarda çok önemli görevler üstleneceklerdi. Geleceğin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Emin Alpkaya, kısa bir dönem İçişleri Bakanlığı da yapmış olan Orgeneral İrfan Özaydınlı, Korgeneraller Remzi Yelman, Sami Alaybayoğlu ve Sabri Tavazar ilk akla gelenlerden… 

    Türk askerleri İngiltere’ye ulaşır ulaşmaz, Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin (R.A.F.) en ünlü uçuş eğitim okulu olan Cranwell’de eğitimlerine başladılar. Kısa sürede başarılı eğitimler yapıldı. Ancak meşhur Spitfire ve Hurricane uçaklarına geçmeden önce daha alt sınıf uçaklarla uçmaları uygun görülmüştü. Miles Master eğitim uçakları sık kaza yapmaktaydı ve ne yazık ki bu kazalar genç Türk pilotları için ölümcül olacaktı. 

    İngiltere’deki ilk kaybımız 22 yaşındaki Teğmen Reşit Nalbant oldu. 17 Ağustos’taki bir eğitim uçuşu sırasında uçağının düşmesi sonucu şehit olan Nalbant’ın vefatından 1 ay sonra Teğmen Nizamettin Şengün de yine uçağının düşmesi sonucu şehit oldu. Kayıplarımız sonraki aylarda ve yıllarda da devam etti. 1945’te 2. Dünya Savaşı bittiğinde, savaşa hiç girmemiş olmamıza rağmen Türk Hava Kuvvetleri’nin İngiltere’deki şehit sayısı 14’ü bulmuştu! 

    Bu kayıplardan 11’i eğitim uçuşları sırasında uçaklarının düşmesiyle, biri tren, biri de trafik kazasında gerçekleşti. Aralarında sadece Teğmen Hakkı Akarçay’ın kullandığı uçak, nereden geldiği anlaşılamayan bir Alman uçağının saldırısına uğramıştı. İki uçak, havada it dalaşına girdikten kısa bir süre sonra Teğmen Akarçay ve İngiliz Hava Subayı Chapman’ın beraber kullandıkları uçak, Almanlar tarafından düşürülmüş ve her iki pilot da hayatını kaybetmişti. 

    17 Ağustos 1942’de Teğmen Reşit Nalbant’ın cenazesi, eğitim üssündeki tüm subay ve askerlerin katılımıyla gerçekleşen büyük bir törenin ardından Brookwood Askerî Mezarlığı’na defnedildi. Kayıplar arttıkça, Brookwood Mezarlığı’ndaki şehitlik de büyüdü. 1945’e gelindiğinde mezartaşlarının sayısı 14’ü bulmuştu. Ancak ortada herhangi bir şehitlik veya özel bir askerî mezarlık düzenlemesi yoktu. Şehitler, mezarlıktaki boş bir köşeye yanyana defnedilmişlerdi. Bu ilgisizlik ve “unutma hali” uzun bir süre devam etti. 

    2. Dünya Savaşı sonrasında herkes evine döndü ve ülkesinden binlerce kilometre uzakta hayatını kaybetmiş bu vatan evlatları 50 yıl kadar sahipsiz kaldı. Türkiye ancak 1990’larda Avrupa’nın en büyük mezarlıklarından biri olan ve Londra’ya 1 saat mesafede bulunan Brookwood Mezarlığı’ndaki şehitliği yenileyerek bugünkü haline getirdi. 

  • Florence Nightingale: Hemşireliğin ötesinde

    Florence Nightingale: Hemşireliğin ötesinde

    Dünya, Florence Nightingale’i hemşireliğin saygın bir kariyere evrilmesinde başrolü oynayan cesur ve fedakâr bir kadın olarak tanıdı. Oysa o insanlık için bundan çok daha fazlasını yapmıştı. Mükemmel bir matematikçi, Virginia Woolf’u da etkileyen kuvvetli bir feminist kalem, istatistik bilimine öncülük eden parlak bir zeka… Olağanüstü bir kadının, sıradışı portresi. 

    Dünya, Florence Nightingale’i hemşireliğin saygın bir kariyere evrilmesinde başrolü oynayan cesur ve fedakâr bir kadın olarak tanıdı. Oysa o insanlık için bundan çok daha fazlasını yapmıştı. Mükemmel bir matematikçi, Virginia Woolf’u da etkileyen kuvvetli bir feminist kalem, istatistik bilimine öncülük eden parlak bir zeka… Olağanüstü bir kadının, sıradışı portresi. 

    florance
    Florence Nightingale’in 1858’de çekilen fotoğrafı. 

    İngiliz yüksek sınıfına mensup, varlıklı ve eğitimli bir ailenin ikinci kızı, 12 Mayıs 1820 tarihinde İtalya’nın Floransa şehrinde doğduğunda, ona hayata gözlerini açtığı şehrin adı verildi: Florence. Baba William Edward Nightingale ve anne Frances Smith bir yıl önce Napoli’de doğan ilk kızlarına da bu şehrin eski Yunanca adını -Parthenope- vermişlerdi. 

    Florence ve ablası Parthenope, eve gelen özel öğretmenlerden aritmetik, botanik, Fransızca, coğrafya, resim, piyano dersleri aldılar. Babaları Cambridge Trinity Koleji’nden mezundu ve kızlarına evde matematik, Latince ve Yunanca dersleri veriyordu. Florence da matematiği çok seviyordu. 

    Aileye büyük bir miras kalmıştı; kışları Hampshire’da 100 dönüm arazi içinde bir malikanede, yazları ise Derbyshire’da 14 odalı bir diğer malikanede yaşıyorlardı. Kıta Avrupası’na seyahatlere çıkıyorlar; İtalya’nın ve Paris’in sanat dünyasını yakından takip ediyorlardı. 

    e6ce9fd7485ed5e64c70e04204a70e90
    Kırım Savaşı’nda Florence Nightingale’i Kırım Savaşı sırasında Selimiye Kışlası’nda kurulan Üsküdar Hastanesi’nde bir İngiliz hastayla ilgilenirken gösteren yağlıboya tablo. Henrietta Rae, 1891. 

    Bu bilim ve sanat ortamında tanıma fırsatını buldukları insanlardan biri de matematikçi Charles Babbage idi. 1840’ta Florence artık 20’sindeydi ve el işlemelerinde değil çocuk yaşlarından beri büyülendiği matematikte ilerlemek istemesine ailesi şiddetle karşı çıkıyordu. Uzun süren bir duygusal mücadeleden sonra ebeveynlerinden nihayet izin alan Florence, matematik üzerine çalışma fırsatı yakaladı. 

    1844’e gelindiğinde, ilk yedi yılını geride bırakan Victoria Devri’nin keskin sınıfsal kalıpları Florence’a dar gelmeye başladı. Hemşirelikle ilgileniyordu; fakat bu hevesi ailesi tarafından hiç hoş karşılanmıyordu. Çünkü 19. yüzyılın ortalarında, hemşirelik sadece yoksul alt sınıfların yapacağı bir işti ve Florence’ın bu hevesi, ailenin ait olduğu sosyal seviyeyle hiç bağdaşmıyordu. Fakat Florence ısrarlıydı; artık geri dönüşü olmayan bir yol ayrımına gelmişti. Ait olduğu sosyal sınıfta bir kadından beklenen standart mecburiyetler vardı; piyano çalmak, nakış işlemek, davetlere katılmak, evlenmek, anne olmak, eşini ve çocuklarını mutlu etmek gibi… O bütün bunlarla uzlaşamıyordu. Ancak zekasını kullanarak kendini ifade edebileceği işlerle tatmin olabileceğinin farkındaydı. 

    3
    Nightingale, feminist külliyatın ilham verici eserlerinden Cassandra’yı 1852’de tamamlamıştı.

    Aile dostlarıyla birlikte 1849’da çıkılan ve birkaç yıl süren bir Avrupa ve Mısır seyahati sırasında Florence, farklı hastaneleri gözlemleme fırsatı bulmuş; 1850’nin başlarında Mısır’ın İskenderiye şehrinde Katolik Kilisesi’ne ait bir hastanede kısa süreli bir hemşirelik eğitimi almış; bunun üzerine, artık kızının evlenmekte gözü olmadığına ikna olan babası da hemşire olmak üzere eğitim almasına razı gelmişti. Nihayet Florence, 1851’de Almanya’nın Düsseldorf kenti yakınlarındaki Kaiserswerth’e giderek üç ay süren bir eğitim aldı. Daha sonra bir süre de Paris’te bir hastanede bulunduktan sonra 1853’te Londra’ya dönerek bir hasta bakımevinde gönüllü hemşire olarak çalışmaya başladı. 

    Feminist düşünce ve Cassandra 

    Yüksek sınıfın tüm zenginliğine karşın kadınlar için belirlediği sosyal rol, Florence için yaşayan bir ölü olmak anlamına geliyordu. Evliliği reddedebilmesi, ailesi ile yıllarca süren bir mücadelenin sonunda kazandığı bir zaferdi. Bu zaferin anlamı büyüktü; babası tarafından ona yıllık 500 pound bir gelir bağlanmış ve bu şekilde ekonomik bağımsızlığını kazanmıştı. Bu aynı zamanda, uzun yıllardır içinde yaşadığı çaresizlik duygusunun bir isyana evrilmesinin sonucuydu. Yunan mitolojisinde Apollo’nun aşkını reddettiği için lanetlenen Cassandra’nın kimliğinde 1850 yılının başlarında yazdığı makalede bu isyanı dillendiriyor ve bir kadın olarak tutsak edildiği geleneksel değer yargılarına başkaldırıyordu. Cassandra’yı 1852’de Kırım’a gitmeden önce tamamlamıştı; ancak Suggestions for Thought adlı kitabın içinde 1860’ta yayımlayabildi. Cassandra daha sonra Ray Strachey ile Virginia Woolf’u da etkileyerek kadın yazarlığın evriminde bir dönüm noktası olacaktı. Florence böylece ilk feministlerden biri kabul edilecek, tarihte hemşirelikten ayrı bir yere daha sahip olacaktı. 

    Üsküdar’daki iyilik meleği Florence Nightingale (ortada) ve İngiliz subaylar ile hastane yöneticileri Selimiye Kışlası’na getirilen yaralı bir askeri karşılıyor. C. Barrett, Bakır Klişe Baskı, 1855.  

    Kırım Savaşı ve İstanbul 

    19. yüzyılın ortasında Rusya ile Avrupa ülkeleri ittifakı (İngiltere, Fransa ve sonradan dahil olan Sardunya) arasında, Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki çatışmalar Kırım’da bir savaşa dönüşmüştü. Avrupa halkı bu ilk modern savaşla ilgili gelişmeleri anbean takip edebiliyordu; çünkü telgraf icat edilmişti. Fotoğraf makinesinin ilk kez kullanıldığı bu savaşta, savaş muhabirliği de başlamıştı. 

    1854’ün 20 Eylül tarihli The Times gazetesinde, savaştaki İngiliz sağlık tesislerine dair ağır bir eleştiri yazısı yayımlanması üzerine, İngiltere Savaş Bakanı Sidney Herbert, ahbabı olan Florence Nightingale’e bir mektup yazdı. Bu mektupta Nightingale’e, Kırım Savaşı’na katılan İngiliz birlikleri için Türkiye’deki İngiliz hastanesinde hemşirelik hizmetlerini kurmasını teklif etti. Bu ricayı tereddütsüz kabul eden Nightingale, kendisine eşlik eden 38 kişilik gönüllü hemşire grubu ile 4 Kasım 1854 tarihinde Üsküdar’a ulaştı. Bu bir ilkti: Tarihte ilk defa kadınlar resmî olarak ordu hizmetine alınıyordu. İstanbul’a geldiğinde, Florence Nightingale kendisini büyük bir kaosun içinde bulmuştu. Kışla hastanesi çok kirliydi; ne yeterli besin vardı ne de yatak-yorgan. Her yer fare ve pire kaynıyordu. Hemşireler etrafı temizlemekle işe başladılar. Sonra askerlerin karınları düzenli doyurulmaya, kıyafetleri temizlenmeye başlandı. Tıbbi kayıtlar acınacak haldeydi; doğru düzgün hiç kayıt yoktu. Hastaneler arasında koordinasyon da sağlanamıyordu; her bir hastanenin kendine göre yöntemleri vardı. Ölüm kayıtları bile düzenli değildi; ortada ölümleri kaydedilmemiş yüzlerce ceset vardı. Öncelikle bir kayıt sistemi geliştirildi. Bütün veriler biriktirilecek, organize edilecek ve saklanacaktı. Bu sistem daha sonra sivil ve askerî hastanelerde de kullanıldı. 

    Bir kadın olarak askerî otoriteyle de mücadele etmek zorundaydı ama her şeye rağmen hastane sisteminde bir reform yapmalıydı. Üsküdar’a ilk geldiğinde gördüğü manzara nedeniyle, kolera ve tifüs gibi bulaşıcı hastalıkların niçin bu kadar yaygın olduğuna artık hiç şaşırmıyordu. Yaralı askerlerin hastanede hastalıktan ölme olasılığı, savaş alanındakilerden yedi kat fazlaydı. Bu izah edilmesi çok zor bir çelişkiydi. 

    crimeanwar
    William Simpson’un Nightingale’i hastanenin bir koğuşunu denetlerken gösteren resmi, 1856.

    Gönüllü hemşirelerin gayretiyle kısa bir zaman içinde çok bariz bir temizlik ve düzen sağlanmıştı ama bütün mücadeleye rağmen askerler ölmeye devam ediyordu. Tek bir kış boyunca dört bini geçen ölüm sayısı, görünüşte çok büyük değişiklikler olsa da aslında pek bir şeyin değişmediğini gösteriyordu. 

    1855 ilkbaharında İngiliz hükümeti tarafından görevlendirilen bir sıhhi komisyon Üsküdar’a geldi. Araştırmalarında suya lağım karıştığını farkettiler. Hastanelerin kanalizasyonlarının onarılması, dezenfeksiyonun sağlanması ve havalandırmanın düzeltilmesiyle birlikte, ölüm oranları da nihayet düşmeye başlamıştı. 

    Biriktirdiği verileri hastanedeki ölüm oranını hesaplamakta kullanırken, Nightingale’in yüksek matematik bilgisi de ortaya çıkıyordu. Hesaplar şunu gösteriyordu: Hastane hijyen şartlarının düzeltilmesi, ölüm sayısında bariz bir azalmaya yol açmıştı. Şubat 1855’ten itibaren mortalite oranı %60’dan %42.7’ye, baharla birlikte ise %2.2’ye kadar düşmüştü! Nightingale bu istatistik verileri kullanarak daha sonra “kutup dairesi” ismi verilecek olan grafiklerini oluşturdu. Bu grafikler Kırım Savaşı boyunca mortalitenin zamana göre seyrinin görsel olarak ifade edilmesini sağlayacaktı. 

    6
    Florence Nightingale’in Kırım dönüşü çekilen bir fotoğrafı, 1856.

    ‘Kutup dairesi grafikleri’ 

    Yerkürenin kutup dairelerine benzeyen bu grafiklerde, merkezdeki ortak noktadan ölçülen her bir renkli kama alanı istatistiksel bir oranı temsil ediyordu. Dış kısımdaki mavi alanlar kolera ve tifüs gibi bulaşıcı hastalıklardan ölümleri, merkezdeki kırmızı kamalar savaş yaralanmalarının sebep olduğu ölümleri, aradaki siyah kamalar ise diğer sebeplerden kaynaklanan ölümleri gösteriyordu. 

    Bölgedeki İngiliz hastanelerinde ölümler, 1855 Ocak ayında zirve yapmıştı; 2.761 asker bulaşıcı hastalıktan, 83 asker yaralanmadan, 324 asker de sair sebeplerden olmak üzere toplam 3.168 asker ölmüştü. Ordunun ortalama insan gücü, o ay için 32.393 idi. Bu bilgiyi kullanarak Nightingale, mortalite oranını her 10.000 kişi için 1.174 ve bulaşıcı hastalıktan her 10.000 için 1.023 olarak hesapladı. Bu mortalite oranı aynı şekilde devam etmiş ve birlikler sık sık değiştirilmemiş olsaydı, Kırım’da sadece hastalıklar tüm İngiliz ordusunu yokedebilirdi. Ancak bu sağlıksız koşullar sadece askerî hastanelerle de sınırlı değildi… 

    54cde687-cc44-4e35-8b85-2617db420be3
    Rakamları görselleştiren öncü istatistikçilerden olan Nightingale’in Nisan 1854-Mart 1855 dönemini kapsayan “Doğu’daki Orduda Ölüm Nedenleri Diyagramı” başlıklı grafiği . 

    İngiltere’ye dönüş 

    30 Mart 1856’da imzalanan barış antlaşmasından dört ay sonra, Ağustos 1856’da Florence Nightingale Londra’ya döndüğünde bir kahraman gibi karşılanmıştı. Çünkü Kırım’da, modern zamanların bu ilk savaşında telgraf kullanılmaya başlanmış; cepheden ve cephe gerisinden tüm Avrupa’ya eşzamanlı haber akışı sağlanmıştı. Savaş muhabirliği de –yukarıda belirttiğimiz gibi– ilk defa Kırım’da başlıyordu. Savaş devam ederken İngiliz gazetelerinde Florence Nightingale’in fotoğrafları ve haberleri yayımlanmış; böylelikle büyük bir hayran kitlesi oluşmuştu. 

    8
    Öğrencileriyle birlikte Florence Nightingale, kurucusu olduğu ve adını taşıyan hemşirelik okulunun mezunlarıyla, 1886 (üstte). Vefatından dört yıl önce, Saint Secret’deki evinde, 1906 (altta). 
    10

    Bu kahramanlık hikâyeleri kendisini kişisel olarak hiç cezbetmiyor; tam tersine o gölgede kalmayı tercih ediyordu. Ancak derdini anlatabilmek için de bu popülerliği kullanmaktan çekinmiyordu. İstatistik sonuçlar ışığında, bütün askerî hastanelerde sıhhi yönden bir reformun gerektiğini düşünüyordu. Başbakan Lord Palmerston dışında Kraliçe Victoria ve Prens Albert’ın da hemen dikkatini çekmiş; Kırım dönüşünün haftasında Kraliçe Victoria tarafından huzura çağrılmıştı. İşine olan tutkusu ve hâkimiyeti ile onları etkilemesi ve desteklerini kazanması zor olmadı; Kraliçe’nin mâli desteği ile bir fon oluşturularak Kraliyet Askerî Sıhhiye Komisyonu kurulacak ve kendisi dışında İngiltere’nin en önemli istatistikçisi William Farr ve ordu doktoru Thomas Graham Balfour da bu komisyonda yer alacaktı. 

    11
    90 yaşında hayata veda Florence Nightingale’in vefat haberini duyuran İngiliz gazetelerinin kupürleri.

    Farr, Nightingale’in fikirlerini destekliyordu ve karşılıklı mektuplarla başlayıp 20 yıl sürecek bir dostluk bu şekilde başladı. Florence Nightingale’in Kırım Savaşı’nın ilk yedi ayı boyunca biriktirdiği istatistik veriler William Farr tarafından da ayrıca analiz edildi. Bu kayıtlar daha sonra modern istatistiğin bilimsel bir disiplin olarak kurulmasında, halk sağlığının ve refahının belirlenmesi için istatistiğin kullanılmasında yol gösterici olacaktı. Nightingale, istatistik konusunda uzmanlaşmış olsa da Farr’ın analizleri son derece önemliydi. Birlikte tüm hastane istatistiklerini çıkardılar ve bu işbirliğinin ürünü olan Hastaneler Üzerine Notlar 1859’da yayımlandı. 

    İstatistik ve tıbbın işbirliği 

    Nightingale ve Farr rakamların resmedilmesinde dairesel diyagramları kullanan ilk istatistikçilerdi. İstatistik verilere bakmaya alışkın olmayanlar için grafiklerin ve görsel yöntemlerin kullanılmasını gerekli görüyorlardı. Florence Nightingale’in grafikleri sadece Kırım Savaşı sırasında askerler arasındaki beyhude ölümleri gözler önüne sermekle kalmadı; askerî ve sivil hastanelerdeki sağlık koşullarının düzeltilmesiyle ölümlerin önlenebileceği konusunda yetkilileri ikna etmeyi de başardı. 

    Florence Nightingale yalnızca askerlerle değil sivillerle de ilgileniyordu. 1858’de Londra hastanelerindeki kayıtları inceledi ve kayıt tutma yöntemlerinin revize edilmesi gerektiğini gördü. Hastalıkların sınıflandırılmasında standart sistem yoktu. Hastane istatistiklerini standart hale getirmek için kampanya başlatıldı; böylece karşılaştırmalı çalışmalara imkân olacaktı. Florence Nightingale tüm hastanelerde kullanılacak standart bir kayıt formu geliştirdi; bunu 1860’ta Londra’da düzenlenen Uluslararası İstatistik Kongresi’ne sundu ve bunların sonuçlarını 1862’de Journal of the Statistical Society of London dergisinde yayımladı. 

    Florence Nightingale’in istatistik yeteneği, askerî ve sivil hastanelerde gerçek bir sıhhi reforma neden olmuştu. 1858’de William Farr tarafından aday gösterilen Nightingale, Londra İstatistik Cemiyeti’ne seçilen ilk kadın üye oldu; 1874’te ise Amerikan İstatistik Cemiyeti tarafından kendisine onur üyeliği verildi. 

    Okulu, ödülleri ve nişanları 

    Kırım dönüşünde eklem sorunlarına yol açan kronik bir rahatsızlıktan muzdarip olan ve bu sebeple fiziksel bakımdan aktif bir hayat süremeyen Nightingale, her şeye rağmen ömrünün sonuna kadar çalışmayı sürdürdü ve sağlık standartlarının düzeltilmesine dair pek çok kitap yayımladı. İlk kitabı Hemşirelik Üstüne Notlar’ın 1860’ta yayımlanmasının ardından onu diğerleri takip etti. Yine o yıl kazandığı para ödüllerini bağışladığı bir fon ile Londra’da St. Thomas Hastanesi bünyesinde Nightingale Hemşire Eğitim Okulu’nu açtı ve böylece hemşirelik mesleği saygıdeğer bir kariyere dönüştü. 

    1883’te Kraliçe Victoria tarafından Florence Nightingale’e “Kraliyet Kızıl Haç Ödülü” verildi. 1907’de ise İngiliz liyakat nişanı “Order of Merit” sahibi ilk kadın oldu. 

    13 Ağustos 1910’da, 90 yaşında hayata veda etti. Hiç evlenmemiş, Tanrı’nın öyle istediğine inanmıştı. Oxford Üniversitesi’nde bir istatistik bölümü kurulmasını hayal etmişti ve bu hayali ölümünden bir yıl sonra Londra Üniversitesi’nde gerçekleşmişti. 1915’te Londra Waterloo Meydanı’nda orduya yaptığı katkılardan ötürü, hatırasına Kırım Anıtı dikildi. 

    Tarihin en çarpıcı kadın karakterlerinden biri olduğu şüphe götürmeyen Florence Nightingale, Victoria çağından günümüze hâlâ parlamaya devam eden bir yıldız. Hepimiz onu modern hemşireliğin kurucusu olarak tanıdık. Oysa o elinde feneriyle yalnızca hemşireliğin değil insanlığa dair iyiliğin, merhametin ve fedakarlığın sembolü oldu. 

    Sadece bir hemşire değildi Florence Nightingale; fenerin parlak ışığının arkasındaki bir biliminsanıydı aynı zamanda. 

    5ba82968-d191-490b-b367-b8bcb61c135b
    1855’te Florence Nightingale’in isteği üzerine Türk hükümeti tarafından İngilizlere verilen arazide Kırım Savaşı’nda yaralanıp ölen İngilizler de yatıyor: CWGC Haidarpasha Cemetery.