Geleneksel medya önce yazılı sonra elektronik basın mecralarıyla halka ulaştı. Son Gezi eylemleri sırasında geleneksel medyanın ağır eleştiriye uğramasının ardında, devletle olan ilişkilerde 1937’den bu yana çözülememiş tarihî sorunlar yatıyor.
BÜLENT ÇAPLI
Türkiye’de iktidarın yazılı basınla ilişkisi her zaman biraz sancılı oldu. Gazetelerin kuruluşundan başlayarak, gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet dönemlerinde devleti yönetenler yazılı basına atfettikleri güçten kendi paylarına düşeni alma telaşında oldular. Bu çekişme yakın tarihlere kadar sürdü: Sansürler uygulandı, gazeteler toplatıldı, basın kuruluşları kapatıldı, hatta bu ‘kirli savaş’ mülkiyet yapılarına müdahale boyutlarına dek vardı.
Aslında 4. kuvvet basın, yazılı çağında kalıcı kanaatlerin oluşturulmasında tek başına o kadar da etkin değildi. İlk ezber radyo tarafından bozuldu, devlet-medya ilişkilerinde ilk kırılma onun hayatımıza girmesiyle yaşandı.
Türkiye radyonun sesiyle 1927’de Atatürk’ün çağını aşan bir öngörüsüyle kurulan Telsiz Telefon Türk A.Ş.’nin yayıncılığa başla- masıyla tanıştı. Bu bir devlet teşebbüsü değil, 10 yıllık imtiyaza sahip özerk bir kuruluştu. Böylece Türkiye gelişmiş ülkelerle aynı zamanda yakaladı radyonun yükseliş dönemini. Halk okur-yazar olmayı ve hergün para ödemeyi gerektirmeyen, üstelik kullanırken başka işler yapma özgürlüğü tanıyan elektronik medyanın bu “ilk sürüm”ünü sevmişti.
Fakat radyonun “özgür” günleri fazla uzun sürmedi. 1937’ye gelindiğinde radyo, devletin sesine dönüştürüldü. Milli Şef döneminde “devletin ağzı, milletin kulağı” olarak anıldı. İspat kanunu gibi uygulamalarla yazılı basına boğucu bir baskının uygulandığı Demokrat Parti döneminde ise -özellikle 58’den sonra- radyo tam bir politik propaganda aracı haline getirildi. Partinin yandaşlarını politize etme amacıyla kurulan Vatan Cephesi’ne katı- lanların isimlerinin saatlerce yayınlanması, iktidar destekçilerini bile bıktırdı. 1960 askerî müdahalesinin ardından esen özgürlük rüzgarıyla yayıncılık faaliyetinin ancak “özel, özgür ve özerk” bir kurum tarafından hayata geçirilebileceği gerçeği ortaya çıktı. Böylece 1964’te TRT kuruldu. Devletin medya algısı bağımsızlık lehine bir kere daha değişmişti.
İTÜ’nün ayrı bir başlık altında ele alınmayı hak eden yerel-deneysel televizyon yayıncılığını dışarda tutarsak, Türkiye TRT’nin ilk dört yılı boyunca televizyonculuk konusunda tuhaf bir körleşme yaşadı. Oysa, Amerika’da televizyon patlamış, görsel iletişimin altın çağı başlamıştı. Türkiye radyoda yakalayıp sonradan boşa harcadığı fırsatı televizyonda daha baştan kaçırıyordu. Ama TRT ismindeki ikinci T’yi 1968’de hatırladı ve Türkiye televizyon yayıncılığı konusunda 1971’e kadar sıradışı bir üç yıl geçirdi. Tarafsız yayıncılık anlayışıyla hazırlanan belgeseller, eğitici yapımlar, tartışma programları ekranlara alışılmadık bir özgürlük havası getirdi. 12 Mart 1971 muhtırasına kadar devam eden bu “devr-i saadet” 1972’deki anayasa değişikliğinde TRT’nin özerkliğini kaldıran 133. Madde’yle son buldu. Devletin medya ile yaptığı yeni “mesafe ayarlaması”nın günümüze kadar devam eden sonucu, TRT’nin devlet yayıncısı algısından kurtulamaması oldu.
TRT işini “devlet ciddiyeti”yle yaparken siyasal iletişimde katılımcılık, çokseslilik, tarafsızlık derslerinden hep sınıfta kaldı. Devlet-medya ilişkilerinde yeni bir kırılmanın yaşanacağı 1991 yılına kadar bu durum böyle devam etti. Kırılma, özel televizyonların baskısıyla geldi. Önce ilerde Star adını alacak Magic Box Almanya’dan, ardından Show TV Fransa’dan, Kanal 6 ise İngiltere’den yayına başladı ve ezberler bir kez daha bozuldu. Türkiye’de ne devletin ne milletin alışık olduğu sıradışı içerikler, şaşırtıcı üsluplar, afallatıcı formatlar ekranların “korsan konuk”ları oldular. Televizyon kanallarına özel radyolar katılmakta gecikmedi. 1993’te yurtdışı frekanslarını kullanarak yayın yapan özel radyolar Çiller hükümeti tarafından kapatılınca geniş çaplı protesto eylemleri başladı. Taksilere, toplu taşıma araçlarına, evlere, işyerlerine siyah kurdeleler bağlayan halk, özel radyoların kapatılmasını ülke çapında yankı uyandıran kitlesel bir eyleme dönüştürmeyi başardı. “Radyomu istiyorum!”, “Siyah Kurdele”, “Konuşan Türkiye!” isimleriyle anılan toplumsal eylemler iktidarı geri adım atmaya mecbur bıraktı.
Avrupa’da daha önceleri gerçekleşen bir gelişme 90’lardan itibaren Türkiye’de de yaşanmaya başladı. O güne kadar basın dışı sektörlerde sermaye birikimi yapan işadamları, ilgilerini medyaya yöneltti. El değiştiren gazeteler, radyolar, televizyonlar; inşaat şirketleri ve finans kuruluşlarıyla birlikte holdingle- rin çatıları altında toplandı. Artık çok katmanlı mülkiyet yapıları içerisinde yer alan medya, showroom ve vitrinlerini yani özellikle televizyonlarını kısmen de gazetelerini siyasal iktidarla pazarlık kozu olarak kullandı. Devletin ekonomide büyük ağırlığı vardı; devir ihaleler, teşvikler devriydi. Siyasal iletişimin ağır topları olan yüksek “rating”li kanallarla pazarlığa oturmak siyasal iktidarların da işine geldi. Üstelik “frekans tahsis ihaleleri” mevzuatını da düzenleyen 1994 yasası, elektronik medyayı “sağduyuya davet etme” konusunda hükümetlerin elini iyiden iyiye güçlendirmişti. Artık iktidarların damak zevkine uygun yayınları servis etmeyen kanallar, oyunun dışında kalma tehdidi altındaydılar.
Bu sorun halihazırda da Türkiye’nin elinde pimi çekilmiş bir elbombası gibi duruyor. Devlet-medya ilişkisindeki nihai kırılma, muhtemelen bu bombanın sosyal medya denen yeni aktörün “kışkırtmaları” sonucunda patlamasıyla yaşanacak ve belki de bir süre veya yıllar sonra yine bir tarih dergisine başka bir makale konusu olacak.
Tarihte çağların isimleri kimi zaman metaforlarla ifade edilir. 1945’ten sonraki döneme atom çağı dendi, 1969’da Armstrong aya ilk ayak bastığında uzay çağı başladı, 1980’leri bilgi çağı olarak adlandırdık, şu anda yaşamakta olduğumuz günlere ise bilgi iletişim çağı ismini veriyoruz. Peki bu çağ değişimleri bireyi değiştiriyor mu, sanatı değiştiriyor mu, kültürü değiştiriyor mu? MIT Technology Review dergisinin üç ay önceki kapağında yaşlı bir insan şunu diyordu: “Siz Mars’a koloniler yapacağımızı söylemiştiniz, ama elime tutuşturduğunuz şey Facebook.” Bugün üç sektörün biraraya gelmesiyle oluşan yepyeni bir alan var. Bunlar bilgi teknolojileri, iletişim teknolojileri ve medya. Bu üçünün biraraya gelmesiyle ortada oluşan bu alana ilk başta biz internet diyorduk, şimdi siber mekan diyoruz. Burası bir alan, bir meydan. Son Gezi eylemlerinin kalbi de aslında bu meydanda attı.
Genç kuşak bu alanı sahiplendi ve burada yeni bir yaşam kültürü oluşturmaya başladı. Onlar kendilerine farklı dünyalar, avatarlar, fotoğraflar, videolar yaratıyorlar. Bu etkileşim üzerinden yeni bir iletişim kuruluyor.
Burada zaman mekan sınırsızlığı var. Bu dünya Edirne’den Kars’a sınırları çizilebilecek bir yer değil. Bu sınırsızlığı kimileri “dış mihraklar” olarak görüyor ama, Twitter sayesinde dış mihrak kalmamıştır. Twitter bu işin en kamusal alanıdır. Bütün normları altüst eden bir yaratıcılığı var bu siber dünyanın. Örneğin, siz bu insanlara istedikleri müziği dinletmezseniz, hemen oturuyorlar bir müzik programı yazıyorlar. Bütün müzik endüstrisini altüst ediyorlar. Paylaşımcılık var. Kullanılan dijital araçların her birini birer medya haline getiriyorlar. Yeni medya dediğimiz şey budur. Siyasetçileri, anne babaları ters köşeye yatıran bir siber kuşağın başkaldırışı var burada. Eski siyasette liderlik anlayışı vardı, burada yok. Herkes kendi görüşünü ortaya koyuyor, buradan çıkan ortak akıl neyi söylüyorsa insanlar onun peşine takılıyor. Ortak akıl ağaçlar yok edilmesin diyorsa, insanlar bu doğrultuda hareket ediyor. Bugün eğer Wikipedia’da Taksim kronolojisi varsa, o ortak aklın tartışmaları sonucunda yazılan manzumelerden oluşuyor. Artık DNS, Proxy WPN vs. gibi aslında çok teknik insanların anlayabilecekleri şeylerin genelleştiğini görebiliyoruz. Dolayısıyla bütün bunların entegre olduğu bir yerde devletin interneti kesmek gibi bir tehdidi geçersiz. Tabii madalyonun öbür yüzüne de bakmak lazım. Siber dünyada birey dünyayı yerinden de oynatabilir. IP numaralarını kısıtlamanın vs. hiçbir etkisi olmaz. Kısıtlamaya çalışmak yerine bu dünyayı daha etik kullanabileceğimiz bir okuryazarlık vermemiz gerekiyor. Tarihî bir dönüşüm yaşıyoruz. Gerçeği arama ve sunma sorumluluğu işin uzmanlarındaydı, akademisyenlerdeydi, gazetecilerdeydi, öğretmenlerdeydi. Şimdi gerçeği her yönüyle bulma sorumluluğu bireyin kendi üzerinde.
İ. Hakkı Polat’la yaptığımız söyleşiden derlenmiştir.
Modern anlamda kurumsal siyaset içinde kendini ifade edemeyen insanlar, taleplerini, iradelerini 1848 Devrimleri’nden itibaren sokakta ortaya koydular. İktidarın karşısında, muhalefetin ilerisinde, kendi halinde insanlar; çoğu kez farkında olmadan tarih yazdılar. Kitlesel protesto gösterileri tarihinde bir gezi…
Mısır’da MÖ 1170’de Krallar Vadisi’nde mezar yapımında çalışanlar yevmiyeleri ödenmeyip açlıkla karşı karşıya kaldıklarında eşlerinin de desteğini alarak tarihin bilinen ilk grevini gerçekleştirdiler. Onları hareket geçiren ne bir fesat örgütü ne de bir yabancı devletin ajanlarıydı; yalnızca içgüdüsel olarak varlıklarını idame ettirebilmeyi düşünmüşlerdi. Spartaküs ayaklanması patlak verdiğinde köleleri ayaklandıranın becerikli bir gladyatör mü, yoksa onları isyan edecek hale getirecek yaşam koşulları mı olduğu üzerinde durulmadı. Ama kölelik o çağda heryerde vardı ve Spartaküs ayaklanması hesap edilemedik faktörleri biraraya getirerek tarihe bir örgürlük çığlığı olarak geçti.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Gezi olaylarını Arap Baharı’na değil, Londra, Madrid, Wall Street gibi Batı’da cereyan eden hadiselere benzetti. Büyük insan kitlelerinin genellikle sosyal nedenlerle, ama haysiyet meselesini de öne çıkararak meydanlara aktığı bu örnekler, ister istemez tarihteki benzerlerini de akla getiriyor. İnsanlar meydanları bir siyasal partinin, bir başka kurumun hatta devletin çağrısı üzerine de doldurabilir. Ancak sıralanan örnekler yalnızca hükümeti değil, muhalefet partilerini de fenersiz yakalayan, herhangi bir merkez tarafından yönlendirilmeyen, kendi içinde birbirinden habersiz binlerce, onbinlerce insanın iradesinin belli bir anda cisimleşmesi anlamına geliyor.
Birbirinden çok farklı taleplerin öne çıktığı bu hareketlerin siyasal, kültürel, sosyal bir kuluçka dönemi olsa da, bardağı taşıran damla farklı olsa da, kimi sinyalleri olsa da, bunları bir bütün olarak görme imkanı pek kimseye nasip olmadı. Kendiliğinden hareketler, hükümete yönelik olmakla birlikte muhalefet örgütleri tarafından da kuşkuyla karşılanan toplumsal olayların bir günah keçisidir.
Neden daha önce veya sonra değil de o anda kitleler sözleşmişcesine ortak bir hoşnutsuzluğu dile getirmek için yanyana gelirler ve hatta gerekirse rutin hayatlarını bile tehlikeye atarlar? Tarihin henüz yanıtlayamadığı bir sorudur bu.
Ancak harekete muhatap olanlar, genellikle bu öndersiz hareketlerin ardında bir bit yeniği ararlar. İnsanlık tarihinde kitlelerin önceden belirlenemeyen, herhangi bir hazırlığın ürünü olmayan, belli talepler için meydanları doldurmaları, bizzat o meydanları dolduranlarca da şaşkınlıkla karşılanmıştır. Siyasal rejimi doğrudan etkileyen hareketler olduğu gibi, 1968 Fransası’nda olduğu gibi toplumu uzun vadede etkileyen ama akabinde yapılan seçimlerde herhangi bir etkisi görülmeyen patlamalar da olmuştur. Ama meydanları dolduran her hareket, mütevazı ölçekte de olsa toplumsal bir sinyal olarak tarihe geçmiştir.
1848: ‘Halkların Baharı’
1848 Devrimleriyle, modern anlamda kurumsal siyaseti yeterli bulmayan veya kurumsal siyaset içinde kendini ifade edemeyenler, taleplerini, iradelerini kent sokaklarında dile getirdiler. Arap Baharı, özellikle demokrasi talebi ve kitlelerin kendiliğinden harekete geçmesiyle “halkların baharı” diye de anılan 1848 Devrimlerini çağrıştırdı. Yurttaşlık talepleriyle Fransa başta olmak üzere Avrupa’daki birçok ülkeyi sarsan bu hareketler, anayasal devrimler diye de tanımlanabilir. Osmanlılarda anayasal hareketin de dolaylı kurucusu olan 1848 Devrimleri, henüz bildiğimiz modern anlamıyla siyasal partilerin, sendikaların kurulmadığı bir tarihte, geniş halk kitlelerinin temsilî olmaktan uzak, dar yönetim rejimlerine karşı başlattığı ayak- lanmalardı. Farklı toplumsal kesimler, kendi sosyal taleplerini dile getirdiler. Yine de öne çıkan, Fransız İhtilal-i Kebiri’nden arta kalan meselelerin çözümüydü. Neredeyse kıta ölçeğinde patlak veren bu kendiliğinden hareketin ardında hanedan muhalefetinden işverenlere, sokaktaki insandan barikattakine, yoksullardan zanaatkâra uzanan karmaşık bir fiilî koalisyon vardı. Paris’te Şubat’ta başlayan harekete Haziran ayında işçiler ağırlıklarını koymak istedilerse de yenildiler. Henüz fabrika işçilerinin siyasete bulaşmadığı bu dönemde, kentin içinde çalışan zanaatkar emekçiler, yıllardır sanayi devriminin yarattığı tahribatla giderek hayatlarını sürdüremez duruma gelince, kendi koşullarının iyileştirilmesi için öne çıktılar.
1848, bu hareketlerin doruk noktasına ulaştığı yıldı. Halk 22 Şubat’ta Paris, 11 Mart’ta Viyana ve Prag ve 17 Mart’tan sonra da Berlin sokaklarına kimsenin telkini, teşviki ve tahriki olmadan indi. Paris’te askerlerle çatışmalar oldu, ancak ulusal muhafızların desteğiyle zafer halkın oldu. Böylece ekonomik ve sosyal sorunların sokağa döktüğü işçiler ve halk, burjuvazinin de katılımıyla kraliyet güçlerini yendi.
Ortada bir örgüt olmadığı gibi, öne çıkan isimler arasında adını tarihe nakşedecek kimse de yoktu. Viyana’da olayların tetikleyicisi, üniversite öğrencilerinin anayasa talebi oldu, ardından Berlin’de barikatlar kuruldu. Henüz birliğini sağlamamış olan İtalya’nın Sicilya adasında başlayan olaylar, başka bölgelere sirayet etti. Avusturya-Macaristan ve Almanya’da olayların gidişatını engellemek için anayasaların kabulüne geçildi.
Paris Komünü
Prusya’ya karşı açtığı savaşta Louis Napoléon’un 2 Eylül 1870’de Sedan’da yenilgiye uğraması üzerine, Marsilya ve Lyon’dan sonra 4 Eylül’de Paris, yurtsever bir neşeyle sakin, tamamıyla barışçıl bir devrimle cumhuriyetin ilanına sahne oldu. 1869’da seçilmiş hepsi de cumhuriyetçi on iki milletvekilinden oluşan ulusal savunma geçici hükümeti, Paris valisi general Trochu başkanlığında bugün belediye başkanlığı binası olan Hotel de Ville’de göreve başladı. Savaş bir yandan sürüyordu. Prusyalılar zafer üzerine zafer kazanarak 19 Eylül’de Paris’i kuşattılar.
150 bin düzenli asker, 300 bin kişilik yetişkin erkek yurttaşlardan oluşan ulusal muhafız ordusuyla, Paris’i düşmandan kurtarma umudunu taşıyordu halk. İnsanlık tarihinde doğrudan demokrasi açısından, yani halkın her düzeyde kendi kendini yönetmesine bir örnek oluşturan bu olay, savaştaki yenilgi üzerine aşağıdan bir cumhuriyetçi tepki olarak ortaya çıktı. Komün’ün geleneksel anlamıyla bir önderi yoktu. Önder vasfına layık görülebilecek ancak bütün katılımcıları temsil etmekten uzak olan Auguste Blanqui (1805-1881), hayatının önemli bir kısmını hapiste geçirmiş, Komün’ün ilanından kısa bir süre önce de yine hapse atılmıştı. Kuşatma sırasında Vatan Tehlikede (La patrie en danger) dergisini yönetmiş olan Blanqui’nin daha ziyade manevi bir gücü vardı.
72 gün süren Komün’ün herhangi bir şey inşa etme vakti yoktu, zaman Paris’i savunmak ve ölme zamanıydı. Komün, 1789’dan başlayan, 1848’de ateşlenen yurttaşlık taleplerini kadınlar ve yabancıları da kapsayacak bir biçimde geliştirdi. Kadınlar mahalle komitelerinde örgütlendi. Yabancılar ise o güne kadar insanlık tarihinde rastlanmadık bir oranda harekete katıldılar ve yönetsel görevlere de bir Fransızla aynı haklara sahip olarak seçildiler. Komün onlar için evrensel cumhuriyetin ta kendisiydi. O güne kadarki hareketler açısından askerî, sosyal, siyasal, kültürel bakımdan en geniş dönüşümün herhangi bir örgüt, kuramcı veya önder tarafından değil de bizzat kitleler tarafından gerçekleştirilmiş olması, Komün’ü ölümsüzleştirdi. Alman ordularına yenilen Fransız resmî yönetiminin yine Almanlarla işbirliği içinde Komün’ü kanla bastırması, herhangi bir dışgüçle işbirliği ithamını da anlamsız kıldı.
Rusya’da 1905 Devrimi
Osmanlı ve Rus İmparatorluğu 1848 anayasal hareketlerinin dışında kalmıştı. 1905’te Rusya, Japon savaşını yitirince otokrasiye karşı sesler daha gür çıkmaya başladı. Aydın çevreler anayasanın da varolduğu Batı tipi bir monarşi talep ediyorlardı. Çeşitli kent meclislerinde (Duma) basın özgürlüğü başta olmak üzere siyasal talepler yükselmeye başladı. Çar, parlamenter rejimden sözetmeksizin mevcut temsil kabiliyeti alabildiğine sınırlı meclislerin yetkilerini genişleteceğini vaadetti. Rejimin yukardan normalleşmesiyle ilintisiz olarak, başkentteki ülkenin en büyük fabrikası Putilov’da grev patlak verince bütün şehirde bir grev dalgası başladı. Papaz Gapon, Çar babaya işçilerin dileklerini iletmesi için bir gösteri düzenledi ve kitleleri Kış Sarayı’nın önüne götürdü. Tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçecek ve silahsız binlerce insanın açılan ateşle ölmesine neden olan olay, 1905 Devrimi’nin beklenmedik bir biçimde patlak vermesine yol açtı. Kafkasya’dan Polonya’ya, Rusya’nın her tarafında grevler başladı. Yerel meclis temsilcileri Çarla görüşerek bir takım liberal haklar elde etmeye yönelirken, Ekim’de Sankt Peterburg Sovyeti kuruldu ve genel grev çağrısı yapıldı.
20. yüzyıl festivali: 1968
1968 hadiseleri, kendiliğinden hareket- lerin en geniş kapsamlısı olarak tarihe geçmiştir. Japonya’dan Meksika’ya, Fransa’dan ABD’ye, Çekoslavakya’dan Almanya’ya, geçen yüzyılın bu en büyük dalgası, kendiliğinden hareketlerin tarihinde “devirdikleriyle” değil, siyasetten sanata getirdiği yeni anlayışlarla nice köklü dönüşümleri geride bıraktı.
Paris’teki Saint Germain Bulvarı’nda polisle çatışan öğrenciler, 6 Mayıs 1968.
Prag’da daha demokratik ve sosyal bir düzen talebi yükselirken, ABD’de ırkçılık karşıtı ve ardından Vietnam vesilesi ile savaş karşıtı hareketin yanısıra kadın hakları hareketi de patlak verdi. Fransa’da bir öğrenci hareketi olarak başlayan gösterilerin ardından, 10 milyon işçi greve gitti. De Gaulle, Almanya’daki Fransız birliklerine sığındı. Japonya’da havaalanının yapılacağı arazinin korunması için öğrenciler güvenlik güçlerine karşı köylülerle birlikte direndiler. Meksika olimpiyatlarında ABD’li zenci atletler protestolarını kürsüde gösterirken, 300 öğrenci Amerikan karşıtı gösterilerde öldürüldü. Dalga sona erdiğinde, dünya artık eskisi gibi değildi.
Yeni dönem yeni meydan
Batı Avrupa’nın en demokratik ülkelerinden, geçmişte kendilerine “sosyalist” diyen ülkelere, oradan yoksul ülkelere uzanan bir dizi kendiliğinden hareket 21. yüzyıla damgasını vurdu.
Cenova’dan Madrid’e, Londra’dan New York’a, La Paz’dan Arap ükelerine uzanan patlamaların genel olarak demokrasiye bir derinlik kazandırmak, yurttaşlık haklarını genişletme taleplerini yükselttikleri gerçeği, yine de bardağı taşıran damlanın ne olduğu konusunda herhangi bir bilgi vermez. Tunus’da kendini yakan bir genç, muhakkak ki ardı ardına rejimlerin değişeceği beklentisiyle değil, tamamıyla umutsuzluktan, çaresizlikten kendini yoketmişti.
Kasım 1999’da Amerika’da Yeni Ekonomi’nin simgesi olan Seattle’da on binlerce kişi “dünya satılık değildir”, “bizler yalnızca tüketici değil, yurttaşız” diye sokaklara döküldüğünde, bu topluluğun bir önceki dönemin ürünü olmakla birlikte yeni sorunları dile getirdiği görüldü. Bütün bu gösterilerin ana teması, 80’li yıllardan itibaren daha önceki dönemde kazanılmış olan sosyal haklardaki yıpranmadan hareketle, yurttaşlık hakları ana başlığı altında toplanabilecek toplumsal haklar savunusuydu.
Londra, Wall Street…
Ağustos 2011’de Londra’da başlayan ve başka kentlerin kenar mahallelerine uzanan olayların çıkış nedeni, 29 yaşında zenci bir gencin polis tarafından öldürülmesiydi. Şiddet ve yağma yayılırken Londra eski Belediye Başkanı Ken Livingston toplumsal hizmetlerden yararlanamayan, bir anlamda kamusal bir korumadan yoksun olanların tepkisine dikkati çekiyordu. Varolan yoksulluk ve ırkçlık bir polisin yargısız infazıyla ateşlenmiş, Londra savaş alanına dönmüştü.
100’e yakın ülkede 1000’i aşkın mekanda yankıları olan Wall Street eyleminin bir “fişekleyicisi” varsa, bu Kanada merkezli alternatif kültür dergisi Adbusters olmalı. Wall Street bütün finans oyunlarının müsebbibi, dolayısıyla krizden zarar gören herkesin hedefi olarak görülüyordu. Eylemin başlıca güdüsü, toplumun yüzde birinin dünya nimetlerinin neredeyse hepsine ve yüzde doksan dokuzunun ise hiçbirşeye sahip olmasıydı (Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz: “ABD % 1 için, % 1 tarafından yönetiliyor”). Ancak insanlar gösterilere farklı saiklerle katılmışlardı. 21. yüzyılın öne çıkan iki akımı feministler ve ekolojistler, kendi alanlarındaki faaliyetlerinden edindikleri demokrasi deneyimlerini harekete kattılar; elbette her zamanki gibi müzmin “istemezükçüler” de vardı. Ama eylemlere katılanlar, dünyanın sayılı gelir eşitsizliğinin bulunduğu ABD’de, bu eşitsizlikten en çok zarar gören kesimlere mepsuptular. Festival herkese açıktı. Ortada bir meclis, ortak tartışma ve karar mercii vardı ama örgütü soranlar, sonuçta dünya ölçeğinde yankıları olan bu hareketin örgütsüzlüğüne şaşırıp kaldılar.
… ya da Madrid
15 Mayıs 2011’de Madrid’in Republica del Sol meydanı büyük kitlelerce işgal edildi. Geleceksiz Gençler gibi gruplar, “evsiz, işsiz gelirsiz, korkusuz” diye inisiyatifler ortaya çıktı. Sosyal durumlarının bozulmasını, karar mekanizmalarının keyfi işleyişine bağlayanlar, kendilerini siyaseten “ne sağcı ne solcu” olarak adlandırıyorlardı. İki büyük siyasal partiye de karşı çıkıyorlardı. 25-28 yaş aralığında, iyi eğitim görmüş, işsiz, güvencesiz, deneyimsiz ve herhangi bir siyasal bağlılıkları olmayan 60 üyelik bir koordinasyon kurarak hareketi meydanlardan kenar mahallelere taşıdılar. Ancak hareket sönümlendi. Yapılan seçimlerde merkez sol büyük miktarda oy kaybetti, buna karşılık merkez sağ oylarını artırdı.
“Sosyalist” baskıya karşı
Meydanlar yalnızca gelişkin kapitalist ülkelerde kitleler tarafından doldurulmadı. Hatta en trajik olaylar Doğu’da cereyan etti. 1953’te Doğu Berlin’de sadece seksen işçi, ücretleri sabit tutarak verimin arttırılması için hükümetin aldığı karara karşı gösteriye başladı. Ancak “Özgürlük, artık köle olmak istemiyoruz” diye haykıran bir kitlenin kendilerine katılıp bütün kenti ayaklandıracakları akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Haziran 17’nin akşamında hareket bütün ülkeye yayılarak bir ayaklanma hüviyetine bürünmüştü. Sovyetler müdahale etme zamanının geldiğini düşünürek 18 Haziran’da 700 tankla harekete geçti. Sıkıyönetim ilan edildi. 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupası’nda ve Almanya’da ilk kez işçiler kendine komünist diyen bir rejime başkaldırmıştı. 300 kişi hayatını kaybetti, 20 bin kişi tutuklandı, bunların 200’ü kurşuna dizildi.
Sovyet tankları Berlin’de, 17 Haziran 1953.
Hükümet ayaklanmanın Batı’nın işi olduğunu belirtirken, Fransız Komünist Partisi yayın organı Humanité “intikamcı, faşist provakatör ve diğer gericiler Batı Alman kapitalist devletlerinin ve yabancı güçlerin yardımıyla…” diye açıklamada bulunuyordu.
Macaristan’da 1956 Ekim’inde başlayan devrim de, kendiliğinden hareketin unutulmaz örneklerindendir. “Yakın tarihte hiçbir olay Macaristan Devrimi kadar şekilsizleştirilmemiş ve lekelenmemiş, onca yalana kurban edilmemiştir” diye yazıyordu olayların tanığı gazeteci Leslie Bain. Soğuk Savaş sırasında hem Batı’da hem Doğu’da propaganda aygıtları benzer bir tarzda işliyordu. Macaristan hadiseleri Batılılar için diktatörlüğe karşı ulusal bir devrimdi; Doğu’dakiler için ise gerici bir komplo! Kasım-Aralık’taki ikinci Sovyet müdahalesinden sonraki artçı mücadelelerde işçi konseyleri direnişin merkeziydi. Çatışmalarda 2500’den fazla Macar ve 700 Sovyet yanlısı öldürüldü. 200 bin Macar sığınmacı olarak başka ülkelere yerleşti.
1949’da devrimi gerçekleştiren, 1966’da Kültür Devrimi’ni yaşayan Çin, tek parti yönetimi tarafından huzur içinde yönetilirken 1989 Nisan ve Haziran aylarında aydınların, öğrencilerin, işçilerin Tiananmen meydanında demokratik ve sosyal reformlar talep eden gösterileriyle sarsıldı. Resmî rakamlara göre 200-300, başka kaynaklara göre bunun on katı insanın öldüğü Tiananmen meydanı olayları, Şanghay başta olmak üzere başka kentlere de yayıldı. Çin Komünist Partisi önce göstericilere nasıl davranacağını kestiremediyse de sonuçta onları dinlemek yerine kanla bastırmayı tercih etti. Sıkıyönetim ilan edildi, tanklar Tiananmen meydanına girdi. Harekete sempati duyan parti ve devlet ileri gelenleri de tasfiye edildi, yaygın tutuklamalar yapıldı. Le Ping yönetimindeki askerî yetkilileri de içeren muhafazakar kanat otoriter yöntemler kullanmayı tercih ederken, Çin’in büyük reformcusu olarak kabul edilen Deng Xiaoping de bu kesime katıldı. Zhao Ziyang çevresindeki reformistler ise barışçıl ve müzakereci bir çözüm peşindeydi.
Latin Amerika’nın suyu
Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Bolivya’da ise 1999’da suyun özelleştirilmesine karşı başlatılan mücadele, birkaç kişiden hızla milyonlara ulaştı. Yağmur sularını bile özelleştirmeye yönelik politikalara karşı başlatılmış olan bir hareket, yoksul kent halkı, yerliler, sendikalar, kadınların katılımıyla bir çığ gibi büyüdü. Gösteriler yerli, köylü, kadın, yoksul kent halkının talepleriyle harmanlanarak ülkenin siyasetini baştan aşağı değiştirdi. İki devlet başkanı kaçmak zorunda kaldı ve sonuçta 2006’daki genel seçimlerde herhangi bir siyasal partiden ziyade, bir dizi inisiyatifin desteğiyle bugünkü başkan Evo Morales iktidara geldi. Üçte ikisi yerli olan Bolivya’da 1997’ye kadar millet meclisinde yerli milletvekili yoktu. Bugünse yeni bir anayasayla yurttaşlık haklarını geliştirmiş, kendini çok kültürlü olarak tanımlayan bir yerli cumhuriyeti var. “Sudan” sebeplerle başlayan toplumsal hareket, ülkeyi dönüştürmüştü.
Güney ülkelerindeki krizlerin çaresizliği içinde insanlar meydanları doldururken, somut talepler etrafındaki en ilginç deneyim Arjantin’de 2001 krizinde geliştirildi. Arjantin tarihinde ilk kez devlet başkanları (sırasıyla üç) askerî darbe tarafından değil sokağa çıkan örgütsüz kitleler tarafından tencere-tava konseriyle (cacerolozo) görevden alındı. Krizden mağdur olanlar sokakta hayatlarını sürdürebilmek için taleplerini dile getirdiklerinde, buluştukları yer başkentin ünlü meydanı Plazo May’di. Krizin sorumluluları kimlerse, onların yargılanmasını istiyorlardı. Aralarında çeşitli sendika ve siyasal parti üyeleri olmakla birlikte, onlar rüyalarında bile bu kadar büyük bir kitle görmemişlerdi. Kurulan yerel halk meclisleri aracılığıyla, insanlar parklarda toplanarak, tartışarak, yardımlaşarak sorunlarını çözmeye çalışıyordu. Buenos Aires’in hemen hemen her parkında haftada en az bir defa komşular toplanıyor ve sorunlarına çözüm arıyorlardı.
Brezilya’dan selam
Kapak konumuz “Yaşarken Yazılan Tarih” başlığıyla baskıya hazırlanırken, tam da bu anlamda bir gelişme Brezilya’da ortaya çıktı. Ülkede büyük bir kitle patlaması gerçekleşti; Sao Paolu’da eyleme katılanların yüzde 75’ini ilk kez sokağa çıkanlar oluşturuyordu; herhangi bir siyasal partiyle de ilişkileri yoktu. Spor organizasyonlarına ayrılan büyük meblağlara duyulan tepkiyle sokağa dökülen insanlar, bu tür harcamaların eğitim ve sağlığa yönlendirilmesini talep ettiler. Organizasyonları karşılamak için yapılan zamdan ötürü “20 Cent devrimi” veya göstericilerin biber gazına karşı sirke kullanmaları vesilesiyle “Sirke Devrimi” diye adlandırılan olayları Başkan Rousseff “Yürüyüşlerin büyüklüğü demokrasimizin gücünün göstergesi” diyerek değerlendirdi ve talepleri haklı bulan ilk başkan olarak tarihe geçti, ardından da askerleri göreve çağırdı!
Türkiye’de yakın tarihin büyük kalabalıkları
Meşrutiyet’in ilanından bu yana, kitlesel gösterilerin kalbi genellikle İstanbul’da attı. Çoğu zaman sokağın hareketi, parti ve örgütlerin inisiyatiflerini aştı.
Türkiye’de kitlelerin şu veya bu nedenle herhangi bir kurumsal çerçeveye sahip olmadan, bir dernek, parti veya başka türden bir örgütlenmenin düzenleyiciliği olmadan, yani hiyerarşik olmayan bir biçimde meydanlara, sokaklara çıkması için 1908 Osmanlı İnkilabı ilk örnek olarak verilebilir. Selanik ve Manastır gibi illerde İttihad ve Terakki’nin belirgin bir gücü olmakla birlikte Temmuz günlerinde İstanbul’da örgütlü bir meşrutiyetçi güç bulunmuyordu. Meşrutiyetin ilanı ve ertelenmesinden sonra geçen otuz küsür yıldan sonra, halkın meşrutiyetin neye benzediğine dair belleğinde pek fazla birşey kalmamıştı. Zaten İttihatçı önderlerden Dr. Nazım gibileri bile Anayasa’nın iyi birşey olduğunu söylüyorlardı ama kendileri de okumamışlardı. Böyle olunca kentin dört bir yanında insanların sokağa çıkıp Meşrutiyet’i çılgınca ve tam bir birlik içinde kutlaması Abdülhamit’i olduğu kadar İttihatçıları da şaşırtmış olmalı.
Zonguldak maden işçileri, toplusözleşme için aileleriyle birlikte Ankara’ya yürümüştü, 1991.
Tanımsız bir özgürlük duygusu hareketin ortak noktasıydı. Bu hareketi sınırlandırmak ve gündelik hayatı eski rayında sürdürmek kısa sürede mümkün olmamıştı. İstanbul, kitlelerin haraketliliğine daha bir yıl geçmeden bu kez 31 Mart Vakası’nda şahit olacaktı. İttihatçıların komplo teorilerinin aksine Sultan Abdülhamit’in hiçbir şekilde yönlendirmediği bu hareket de bu kez İttihatçıların köşe bucak kaçmasına yol açacak, sokaklar özellikle yeni gelişmelerden hoşnutsuz askerler olmak üzere ahalinin işgaline uğrayacaktı (Ayrıntılı bilgi için, bkz. NTV Tarih, sayı: 3, Ahmet Kuyaş)
İstanbul sokaklarının bir kez daha çok büyük bir kalabalığa tanıklık ettiği bir sonraki tarih ise 1920’dir. Ünlü Sultanahmet mitingi kendiliğinden değil düzenlenmiş bir mitingdi. Ancak katılımcıların büyük çoğunluğu işgal arefesinde, mütarake ile birlikte gelişen hadiseler sonucu yapılan mitinge, kendi vicdanlarının sesini dinleyerek gelmişler, varoluş haklarını haykırmışlardı.
Beklenmedik bir biçimde kitlelerin bir kentin sokaklarını doldurmasına bir diğer örnek 1930’da yaşandı. Serbest Fırka seçimleri için parti başkanı Ali Fethi’nin İzmir’e gidişi büyük bir kitleyi sokağa döktü. Büyük kalabalığı gören Serbest Fırka yöneticileri bile, bunu lehlerine değil kendilerine karşı bir gösteri sanmışlardı! Cumhuriyetin ilanı üzerinden henüz on yıl geçmeden hoşnutsuzlukların biriktirdiği her sınıf, tabakadan insan Ali Fethi’den kendilerini kurtarmasını istiyordu.
Büyük kitleler Fevzi Çakmak’ın cenazesinde olduğu gibi bir baba simasının ardından veya mevcut iktidara karşı hoşnutsuzluklarını iktidarın pek de hoşlanmadığı bir simayı yücelterek de gösterdiler.
Yakın tarihimizde kimi “düzenlenmiş” gösterilerin, “kendiliğinden” gibi gösterilmesine de rastlanır. Bu, doğal olarak daha itibarlıdır ve arka plandaki karar vericilerin de ortaya çıkan nahoş sonuçlardan muaf kalmasını sağlar. Örneğin 4 Aralık 1945’te Tan Matbaası’nın basılması merkezden planlanmış bir hareket olmakla birlikte bir “infial”in ürünü olarak gösterilir. 6-7 Eylül 1955 olayları da baştan aşağı düzenlenmiş bir vandalizm örneği olmasına rağmen, o günlerde ve uzun zaman Kıbrıs meselesi dolayısıyla millî hassasiyetlerin sonucu olarak gösterilmiştir. Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığı haberinin nasıl işlendiği, bombanın daha sonra önemli devlet kademelerinde bulunan biri tarafından nasıl atıldığı artık herkesin malumu.
Mart 1959’da, Adnan Menderes’in uçak kazasından sonra yurda dönüşündeki büyük karşılama da bir tür mucize eseri kurtuluşun topladığı yığınların ürünü olsa da, büyük oranda düzenlenmiş bir karşılamaydı.
Aralık 1961’de Saraçhane’de düzenlenen işçi mitingi sendikal hakların yasallaşması için yapılmıştı. Her ne kadar arkasında İstanbul Sendikalar Birliği gibi bir heyet bulunsa da, yüz bin gibi beklentilerin çok ötesinde bir kitleyi toparladığı için kendiliğinden sayılabilir. 15-16 Haziran 1970 işçi olayları ise Türkiye tarihinin en büyük işçi eylemi, bir sendika kanunu anlaşmazlığının ürünü olarak çıkmışsa da, yönlendiricisi DİSK’ti. Hükümetin beklentilerinin çok ötesinde yüz bine varan büyük bir kitle sokağa indi. 4 kişinin hayatını kaybettiği olayların ardından sıkıyönetim ilan edildi.
1 Mayıs 1977 hadiseleri 41 kişinin ölmesiyle öne çıkmışsa da, tükenmeyen bir insan kitlesini toparlamasıyla da tarihe geçmiştir. Aynı yılın Haziran ayında Bülent Ecevit kendisine suikast yapılabileceği ikazına rağmen Taksim meydanına gideceğini söyledi ve çok büyük bir kitle kendisini izledi. Siyasal partilerin yaptığı büyük mitinglerden biri de, 6 Eylül 1980’de, darbeden bir hafta önce Millî Selamet Partisi’nin Konya’da yaptığı ve yüz bin kişinin katıldığı mitingdi.
“Bir kentin yürüyüşü” olarak da nitelenebilecek, Zonguldak maden işçilerinin aileleri ve neredeyse tüm şehir halkı olarak 30 Kasım 1990’da başlayan grevin ardından Ankara’ya yürümesi, Türkiye tarihinde özel bir yer tutmakta. 70 bin kişi Ankara kavşağına kadar 112 km. yol kat etmiş, bir toplusözleşme görüşmesinden çıkan hareket tarihe geçmişti.
Ocak 2007’deki Hrant Dink cenazesi ise herhangi bir düzenleyicisi olmamasına rağmen rakamlara sığmayan bir kitleyi biraraya topladı. Cenazeye katılanların bileşimindeki çeşitliliği anlamlandırmak zordu.
Osmanlı Devleti’nde Koçi Bey’le anılan nasihatname geleneğiyle, deneyimsiz padişahlara yönetime dair kurallar öğütlenirdi. 17. yüzyıla ait bir yazma örnek de bu tür uyarılar içeriyor.
İLK YAYIN
Hünkarım başlıklı nasihatnamenin iki sayfası.
Göriceli (Arnavutluk) Koçi Bey’in çocuk yaşta tahta çıkan IV. Murad ile korkulu bir şehzadelik döneminden sonra tahta çıkan Sultan İbrahim’e sunduğu risaleler, devlet yönetimine, saraya ve padişahlara özel kuralları, samimi, saygılı ve kolay anlaşılır bir dille veren öğütler içerir. Doğu’da ve Batı’da hükümdarlara öğüt ve uyarı içerikli Siyasetname, Nehcü’s-Sülûk ve benzeri eserler yanında, Koçi Bey Risalesi’nden ayrıca Osmanlı padişahlarına yazılmış başka öğütnameler de vardır.
Amcası IV. Murad’dan ve babası İbrahim’den sonra yedi yaşında tahta çıkan IV. Mehmed’e de (1648-1687) de Hünkârım başlığıyla yazılmış risale, Koçi Bey Risalesi geleneğinin devamı niteliğinde “Hünkârım”, “Mehmed Hanım” ara hitaplı, yer yer manzum, ahlakî dinî ağırlıklı, çocuk padişahı uyarıcı, yasakları, kuralları, yolsuzlukları anlatan özlü ve özgün yeni bulunmuş bir metindir. Girişteki ilk uyarı:
“Huzurunuza küstahâne tekrar tekrar nasihatler yazub gönderdiğimiz çoktur… Ağa kullarınız ile gönderdiğimiz risâlelerden gafil olman. Yani habs etme. Bir iki kere, beş on kere okumak ile kanaat (eyleme)” dir. Saray ağalarından biri aracılığıyla IV. Mehmed’e ulaştırılan bu öğütnameyi yazan, kendi adını vermemiştir.
34 yaprak olan Hünkârım’dan ilginç uyarı ve öğütler:
“Âlemin harabına bir sebeb dahi şöhrettir. Şöhret zulme kapudur. Şöhret donları ise zulm ile hâsıl olur. Şöhrete bir miktar perhiz eyle (ki) kulların da nâçar perhiz edeler. Yoksa vilayet gitti elden. Zira şöhret âfeti zulme âlettir.
Hünkârım, her adem ile zinhar ve zinhar meşveret- ten pek sakın taze âdemlere râzını (sırrını) açma.
Ceddine hizmet etmiş umurdide (güngörmüş) ihtiyar-pîr kullarınla olsun ekser sohbetin.
Ehl-i hakkın sözü tutul- sa idi/Din ve devlet böyle yıkılmaz idi/Devlet düşmanı merdudların (dinden çıkan)/ Tutulur sözü, tutulmaz âkılların.
Teftiş et kul defterlerin/ Ellerin kes hain olan kâtibin
Derviş-meşrep ol (ki), âlem de derviş ola.
Balyemez top ile âlem feth olmaz belki derviş meşreb olan hanlardır âlemi feth eden.
Ekser kibirdir şahların yolun (v)uran”.
Risalenin son satırları şöyledir:
“Tut sözüm kevneynde (iki dünyada) arkan üzre yat/Halk-ı İslam- bol gelürse tevbeye/Kurt koyun vallah bile (birlik ola).”
Osmanlı Devleti’nde saray protokollerinde de nasihatname geleneğinden kaynaklanan ritüeller vardı. Örneğin, tebrik için padişahın tahtına doğru ilerleyen sadrazamın her temenna veya yer öpmesinde alkışçılar “Maşaallah! Ömrü devletinle çok yaşa! Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var!” derlerdi. Bu seslenişi Divan-ı hümayun çavuşlarından alkışçıbaşı ve alkışçılar koro halinde yaparlardı.
II. Mehmed’in ölümünden (1481) II. Abdülhamid’in tahttan indirilişine (1909) değin 428 yılda, İstanbulluları ölüm korkusuyla titretmiş 100 dolayında olay saptanıyor. Bunlara, vak’a, haile, hâl’, fitne, ihtilal, gulgule, patırtı denmiş. Kent, ortalama beş yılda bir, hop kalkıp hop oturmuş.
Bin yıllık Roma-Bizans’ın izinde Türk-İslâm payitahtı olan İstanbul, ayaklanma geleneklerini de tevarüs etmiş ve Kapıkulu kışlalarını sur içinde yaptırarak bir bakıma ayaklanma odağını kentte konuşlandırmıştı. Buna koşut, surlar, iç kaleler (Sur-i sultanî, Yedikule) Boğaz hisarları, Kavak kaleleri, Tersane, Tophane, baruthane, zindanlar, kuleler, mahzenler; Et Meydanı, Atmeydanı, Ok Meydanı tecemmügâhları da (toplanma yerleri) de “Kıyam!” nârasını duyanların koşup omuzdaş olacakları noktalardı. İşaret bekleyen yığınlar, ocaklı (kul- asker), esnaf, medreseli, bekar, soyguncu, serseri, yığınları da çoktu.
Osmanlı İstanbul’u ayaklanmalarının en tehlikelileri, padişahı hedef alanlardı. 12 padişahın alaşağı edildiği bu kıyamların altısı idam veya dolaylı ölümle ( II. Bayezid 1512, II. Osman 1622, İbrahim 1648, III. Selim 1808, IV. Mustafa 1808, Abdülaziz 1876) noktalanmıştır.
Fatih Sultan Mehmet, 3 Mayıs 1481’de Gebze’de öldü. İzleyen günlerde yeniçeriler, İstanbul’a payitaht ayaklanmalarının ilk korkunç örneğini yaşattılar. Cenazeyi gizlice İstanbul’a getiren veziriazam Karamanî Mehmed Paşa’nın ardından gelen yeniçeriler, Karamanî Paşa’yı katledip başını mızrağa geçirerek sokaklarda gezdirdiler. Yahudi hekim Yakub’u ve başkalarını öldürdüler. Yahudi mahallelerini yakıp yıktılar, Venedikli Floransalı mağazalarını yağmaladılar. İshak ve Sinan Paşalar ortalığı yatıştırıp Amasya’dan gelen şehzade Bayezid’in 22 Mayıs’ta tahta geçmesini sağladılar.
Karamanî Mehmed Paşa, kul (asker) ayaklanmasında öldürülen sadrazamların ilki olarak tarihe geçerken, devşirme kökenli-ulufeli (aylıklı) Kapıkulları da vezir kellesi alan, taht adayını belirleyen ihtilal gücü olacaklarının ilk işaretini verdiler.
Cem Sultan karşıtı yeniçerilerin desteğiyle tahta çıkan II. Bayezid (1481-1512), saltanatının sonunda şehzadelerinden Ahmed’i taht varisi yapmak istediğinde, bu kez yeniçeriler şehzade Selim’i destekleyerek ayaklandı (21 Eylül 1511). Boğaz geçişlerini dur- durup iskelelere el koydular, ulema ve rical konaklarını yıkıp yağmaladılar. II. Bayezid’in para dağıtarak susturduğu askerler, altı ay sonra sarayı kuşatıp yaşlı padişahı feragat ettirerek 24 Nisan 1512’de Selim’i tahta oturttular.
Sonrası çorap söküğü gibidir: 1525’te Ayas Paşa’nın, vezirlerin konaklarını, Yahudi mahallelerini yağmalayan yeniçerilerin bu seferki kıyam gerekçesi, sefere götürülmeyip ganimetten yoksun kalmalarıydı. Sultan Süleyman elebaşıları idam ettirdi.
Sefer yolunda ölen Sultan Süleyman’ın oğlu II. Selim (1566-1574) Belgrat’ta cülus edip İstanbul’a gelişinde yolu kesildi; isyancılar saraya girmesini engelledi, paşaları tartakladı. Yeni padişah, “terakki ve cülus bahşişi” vererek kıyamı yatıştırdı. Oğlu III. Murad’ın (1574-1595) saltanatında, Yahudi sarrafların piyasadaki altını toplayıp Avrupa’ya satmalarından doğan enflasyon sebebiyle sipahi ve yeniçeriler, alacaklı esnaf, mağşuş (ayarı düşük) ulufe akçesi yüzünden 11 Ocak 1575’te Divan’ı bastı. Kapıkulu Gulgulesi denen olay, ulufeler tamamlanarak yatıştırıldı.
Gümüş-bakır karışımı ulufe akçesini esnaf kabul etmediği için Kapıkulları, 2 Nisan 1589’da tekrar saraya yürüdü. “Yerine başka padişah buluruz” tehdidi karşısında III. Murad, Divan üyesi Rumeli Beylerbeyi Doğancı Mehmed Paşa ile Defterdar Mahmud Efendi’yi idam ettirdi. Veziriazam Siyavuş Paşa’yı, şeyhülislamı uzaklaştırdı. “Baş isteriz” tehditli bu ayaklanma, Beylerbeyi Vak’ası’dır.
Temmuz 1591’de, yeniçeriler, saray hareminin sayılı kadınlarından Canfeda’nın kardeşi İbrahim Paşa’nın konağını yakıp servetini yağmaladılar. 26 Ocak 1593’te, eksik ulufe verildiğini ileri süren sipahiler sarayı basıp veziriazamın, defterdarın idamlarını istediler. Padişah, içoğlanları ve baltacılara sipahileri püskürttü. 300 sipahi öldürüldü.
III. Mehmed’in (1595-1603) 22 Nisan 1595’te cepheden dönen eski sadrazam Sinan Paşa’nın İstanbul’a girmesini istemeyen Ferhad Paşa’nın yolunu kesen sipahiler, şeyhülislam konağına yürüdüler. Padişah yeniçerileri, sipahileri tepelemekle görevlendirdi. Temmuz 1595’te Kapıkulları padişahsız seferine gitmeyeceklerini bildirip ulufe divanında çorba içmediler. Ayasofya camiinde toplanıp Kur’an’a el basarak yemin ettiler. “Ey Müslümanlar kalkın” diyerek halkı sokaklara döktüler. İstanbul karıştı. III. Mehmed’in sefere çıkma kararıyla ortalık yatıştırıldı.
1 Nisan 1600’de ayarı bozuk akçe yüzünden sipahiler bir daha ayaklanıp sadaret kaymakamı Halil Paşa’nın sarayına yürüdü. Safiye Sultan’ın rüşvet işlerini çeviren Yahudi kadın Ester Kira’yı parçaladılar. Oğulları idam edildi. Suçlular sur kapılarında diri diri çengellere asıldı. Anadolu’da da Celali Karayazıcı “Halim Şah”, asıp kesiyor, Osmanlı tümenlerini yeniyordu. Sarı Abdurrahman ise İstanbul’da halka: “Kıyamet, mahşer, cennet cehennem, günah, sevap yok!” telkininde bulunduğundan Divan-ı hümayunda yargılanıp idam edildi.
3 Ocak 1603’te Ocaklıların “istemezük” naraları üzerine kimi vezirler ve şeyhülislam azledildi. Sipahiler 5 Ocak’ta saraya yürüyüp III. Mehmed’i ayak divanına çağırdılar. Babüssaade önüne çıkan padişah, sipahilerden Hüseyin Halife, Poyraz Osman, Kâtip Cezmi’yi dinledikten sonra kimi saray ağalarını idam ettirdi. Sipahiler, 7 Şubat’ta da sadrazam Yemişçi Hasan Paşa’nın sarayını sardılar. Hasan Paşa, Ağa Kapısına sığınıp burada karşı eylem örgütledi. Sipahilerden çoğu öldürüldü. Diktatör tavırlı Yemişçi Paşa, yeniçeri ağasını ve kimi vezirleri idam ettirdi.
I.Ahmed’in (1603-1617) saltanatında, 1606’da Divan-ı hümayunda Celâli ayaklanmaları görüşülürken asi sipahilerden Kızılbaş Mehmed, Gödöslü Ali, Tepesi Tüylü, divanı basıp vezirlerin üzerine yürüdüler. Cürümleri bağışlanıp her birine bölük ağalığı verildi. Bir kez de yeniçerilerle sipahiler, giysileri ve ulufeleri zamanında verilmediğinden ayaklandılar. Ulufe divanında çorba içmediler, zabitlerini taşladılar. I. Ahmed, zorbaşı silahdar ağasını, sipahiler kâtibi Kargazâde’yi, Tekgöz Mahmud’u ve birçok askeri idam ettirdi.
İstanbul’da, Bizans ayaklanmalarını hatırlatan bir kıyam, 19 Mayıs 1622’de başladı. O gün Topkapı Sarayı’na yürüyen Kapıkulları, saray dairelerine ok yağdırdılar. Sadrazam Dilaver Paşa’yı, saray ağalarını öldürdüler. Eski padişah I. Mustafa’yı hapisten çıkarıp Kubbealtı’nda vezirleri, kılıç zoruyla biat ettirdiler. Mustafa’yı Eski Saray’a, oradan Etmeydanı’na Orta Cami’ye götürdüler. Sarayda saklanan II. Osman ise Ağakapısı’na gidip yeniçeri ağası Ali Ağa’ya sığındı. Etmeydanı’na giden ağayı askerler parçaladılar. Aksaray’a sürüklediler. Zindanlar açılınca ortalık soyguncularla doldu, yağmalar başladı.
Ertesi sabah Ağa Kapısına giden yeniçeriler, II. Osman’a hakaret ettiler. Sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa’yı parçaladılar. Böylece iki günde iki sadrazam öldürüldü.II.Osman’ı beygire bindirip hakaretler ederek Etmeydanı’na götürdüler. I. Mustafa, saraya getirilip cülus töreni yapıldı. Davut Paşa ve Ocak ağaları II. Osman’ı bir pazar arabasıyla Yedikule’ye götürülüp boğmak isterlerken Osman hayli direndi. Sipahi Kelender Uğrusu hayalarını sıkıp direncini kırdı. Tarihlere “Haile-i Genç Osman” diye geçen olayın tepkileri yıllarca sürdü. Davud Paşa, Kelender Uğrusu ve daha pek çok yeniçeri- sipahi idam edildi. Anadolu sipahileri Osman’ın kan da- vasını güderek Ocak 1623’te İstanbul’a dökülüp Divan-ı hümayunu bastılar. Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa da isyan etti. Olayın halk edebiyatında da yankıları oldu.
I. Mustafa’nın ikinci saltanatında (1622-1623) sadrazam Mere Hüseyin Paşa divan toplantısında Rumeli Beylerbeyini, başka bir gün bir kadıyı dövdürerek öldürtünce ulema ayaklandı. Fatih Vak’ası diye tarihe geçen bu ayaklanmada, Mere Hüseyin Paşa, yeniçerilere ulemadan kimilerini öldürttü.
IV. Murad’ın saltanatındaki (1623- 1640) ilk ayaklanma 7 Şubat 1632’dedir. Sipahi fitnesi denen bu kıyamı tertipleyen sadaret kaymakamı Topal Receb Paşa, hedef de IV. Murad’dı. Saraya yürüyen âsiler padişahı ayak divanına çağırdılar. İdamını istedikleri devlet adamlarının listesini verdiler. Hafız Ahmed Paşa’yı divan meydanında padişahın önünde parçaladılar. Bir ay sonraki saray baskınında padişah yine ayak divanına çıktı. Sipahiler, ileri geri konuştular. Ramazan olmasına karşın kışlalarına giderlerken kimi sarhoş kimi ayık çarşıları yağmaladılar. Bayramda, yollara meydanlara kurdukları salıncaklara hediyeler asılmasını duyurdular. Herkes korkusundan kumaş, üstlük, para yağdırdı. Zorbalar ortalıkta çengi oynatıp yakaladıkları kadın ve çocukları taciz ettiler. IV. Murad sert önlemler aldı. Receb Paşa’yı ve elebaşıları idam ettirip tütün, kahve, içki, gece sokağa çıkma yasakları koydu.
Sultan İbrahim’in saltanatında (1640-1648) Erzurum Beylerbeyi Hüseyin Paşa, “Veziriazamla davam vardır” diyerek 1643’te ayaklanıp yürüyüşe geçti. İstanbul’da panik yaşandı. Herkes evine yiyecek stoklamaya koyuldu. Çarşı pazar karıştı. Halka gözdağı için müebbet hükümlüler dizi dizi asıldı. Hüseyin Paşa iki bin milisle Üsküdar’da otağ kurdu. Padişahtan sadrazamlık mührü beklerken, gece baskınında bozguna uğradı. Ruscuk’a kaçarken yakalanıp öldürüldü.
Bunu, Sultan İbrahim’in Edirne’ye gitmesini fırsat bilen kapıkullarının 15 Temmuz 1644’teki ayaklanmaları izledi. Önce isyan dedikodusu yayıldı. Halk çarşılara hücum etti. Piyasa karıştı. Padişah İstanbul’a döndü. Elebaşılar asılarak ortalık yatıştırıldı, sükunet sağlandı.
Sultan İbrahim’in harem çılgınlıkları, bir hasekisiyle sevişeceği daireyi kürkle döşetmek için geceleyin çarşıları bastırması, samur ve amber vergisi koydurtması, mücevher kaplı saltanat kayığı yapılması için esnaftan hatta ulemadan para toplatması, haremdeki çılgın gece eğlenceleri payitahtı gerdi. Girit’ten dönen Kara Murad Ağa’nın “Bende baruttan ve kurşundan başka nesne yoktur” diye diklenişi İstanbulluları cesaretlendirdi. 7 Ağustos 1648 gecesi Fatih Camii’nde ulema, medreseliler ve ahali; Etmeydanı’nda da Ocaklılar toplandı. Kimi paşalar ve sadrazam Ahmed Paşa öldürüldü. Ertesi sabah kalabalıklar Atmeydanı’na yürüdü. Yürüyüşe katılmayan Rumeli kazaskeri linç edildi. O gün İstanbul’da Cuma namazı kılınmadı, dükkânlar açılmadı. Saraya yürüyen din bilginleri, ayak divanına çıkan Valide Kösem Sultan’la anlaşarak İbrahim’in tahttan indirilip yedi yaşındaki oğlu (IV.) Mehmed’in tahta çıkmasını ve ayaklanmanın yatışmasını sağladılar. 9 gün sonra da hapiste tutulan İbrahim idam edildi.
IV. Mehmed’in (1648-1687) ilk aylarındaki Sultanahmet Vakası da Justinianos zamanındaki Nika ayaklanmasını anımsatır. Acemioğlanları ile Sultan İbrahim’in kan davasını güden sipahiler, 25-28 Ekim günleri boyunca Atmeydanı’nda kanlı bir savaş sürdürdüler. Sipahiler yenilip dağıldı. Cami zarar gördü. 1649 bahar-yaz aylarında ise Sultanahmet Vakası’nın intikamı için İstanbul’a yürüyen Celâli başbuğu Gürcü Abdünnebi’yi, Sadrazam Kara Murad Paşa, 17 Temmuz 1649’da yendi.
21 Ağustos 1651’deki esnaf ayaklanmasının nedeni “meyhane akçesi” denen ayarı düşük akçeleri bozmak istemeyen esnaf, saraya yürüdü. Ayak divanına çıkan çocuk padişah IV. Mehmed bir fermanla haksızlığa son verdi. Bunu 2 Eylül 1651 gecesi, Topkapı Sarayı harem dairesindeki iç hesaplaşma izledi. Kösem Sultan öldürüldü. Ertesi gün yeniçeriler, ulema, esnaf ve halk, saray avlusuna çıkartılan Sancak-ı şerif altına çağırıldı. Suçlu ocak ağaları idam edildi.
1654 yazında Sipahiler, isyan için Üsküdar’da toplandılar. Anadolu âsilerinden Abaza Hasan Paşa’nın da sipahilerle İstanbul’a geldiği duyuldu. O panik ortamında, bir gece “ak ateş” görüldü ve veba başladı. Boğaz kıyılarını vuran Kazaklara karşı kayıklarla sevk edilen yeniçeriler yalıları yakıp yıktı. Temmuz ayındaki ulufe divanında sipahiler “Biz kızıl akçe almayız” yaygarasıyla bir daha ayaklandılar. Defterdarın konağını taşa tutup yağmaladılar, duvar çinilerini söktüler.
Halep valisi isyankâr İbşir Mustafa Paşa, Ekim 1654’te sadrazam atanarak payitahta çağırıldı. Yollarda oyalanan İbşir Paşa, herkesi korkutacak dedikodular yaydırdı. Yağmaya susamış sekbanlarıyla 25 Şubat 1655’te gelişi panik uyandırdı. İki ay süren bunalımlı sadrazamlığı idamıyla sona erdi. Girit’ten dönen ve ulufeleri ödenmeyen yeniçerilerle topçu ve cebeciler 5 Mart 1655’te Atmeydanı’nda eyleme geçtiler. Öncüleri Celeb Hasan Ağa, isteklerini dilekçeyle saraya bildirip 60 kişinin idamını istedi. IV. Mehmed Alay Köşkü’nde ayak divanına çıktı. Bir hafta süren ayaklanma, İstanbullulara sıkıntılar yaşattı. Elli dolayında yeniçeri idam edildi. Gezgin J. Thévenot, bu ayaklanmayı gün gün yazmıştır.
Kıyamların daha korkuncu, saray ağalarıyla Ocak ağalarının çekişmesinden doğan 1656 Nisan-Mayıs aylarındaki Çınar Vak’ası, Vak’a-i vakvakiye’dir. Yeniçerilerden Hasan Ağa, Şamlı Mehmed, Karakaş Mehmed, IV. Mehmed’i yine Alay Köşkü’nde ayak divanına getirttiler. Yolsuzlukları haykırarak kızıl (bakır) ulufe akçelerini yere saçtılar. Padişah, boğdurduğu Darüssaade ağası ile kimi saray ağalarının, sonra defterdarın ve kimi vezirlerin cesetlerini saray surlarından attırdı. Âsiler, bunları Atmeydanı’na sürükleyip ağaçlara başaşağı astılar. Dallarında cesetler asılı ağaçlar, bir doğu masalındaki yemişi insan olan Vakvak ağacına benzetildi. Özel yetkilerle sadrazam atanan Köprülü Mehmed Paşa, kışkırtıcı vezirleri, Ocak ağalarını, isyan elebaşılarını idam ettirip kimilerini sürdürerek olayları yatıştırdı. IV. Mehmed de annesi Turhan Sultan ve haremiyle Edirne Sarayı’na göçtü. Köprülü Mehmed Paşa, sipahilerin 4 Ocak 1657’de başlattığı ayaklanmayı yeniçerilere bastırıp yüzlerce sipahiyi öldürttü.
1687’de cephede ayaklanan ordu, keşmekeş içinde Edirne’ye döndü. Sadrazam Siyavuş Paşa, “Ulufemizi İstanbul’da alır, davamızı orada görürüz!” diye bağıran askerleri surların dışında güç bela durdurdu. Sadaret kaymakamı Köprülü Fazıl Ahmed Paşa, 8 Kasım günü sessiz bir operasyonla IV. Mehmed’in hal’ini, kardeşi II. Süleyman’ın cülusunu gerçekleştirdi ama, kente giren askerler ulufe bahanesiyle çarşıları yağmaladı, 23 gün süren bir terör yaşandı. Vezir konakları tahrip ve yağma edildi. Kabadayı kesilen yeniçerileri Ocak ağaları değil, zorba başı Fetvacı Hüseyin yönetiyordu. İstifa eden Siyavuş Paşa’yı konağını basıp öldürdüler. Çarşı esnafından yağlıkçı Emir, beyaz bayrak asıp “Ümmet-i Muham- medden olanlar gelsin” nidasıyla Bedesten, Arasta, Saraçhane esnafını, halktan binlercesini toplayıp saraya yürüdü, Sancak-ı şerif çıkartıldı. İstanbulluların tamamının hücuma geçeceğini korkan âsiler sindiler. Gece sokağa çıkma yasağı kondu ve elebaşılar idam edildi.
15 Temmuz 1703’te ayaklanan Cebecilere kapıkulları da katıldı. Edirne Vak’ası, Müftü Vak’ası denen bu kalkışma da yine ulufelerin zamanında ödenmemesindendi. İstanbul’dan Edirne’ye uzanan olaylar, 3 Eylül’de Edirne’deki taht değişikliği ve katliamla sonuçlandı. Ayaklanma başlarken İstanbul adeta sahipsiz; hayat pahalılığı had safhadaydı. Padişah, sadrazam, vezirler ve ulema Edirne’deydiler. Orada da durum karışıktı. Bütün yetkiler, padişahın hocası şeyhülislam Feyzullah Efendi’deydi.
Sipahi Karakaş Mehmed’in yönettiği âsiler, İstanbul’da Ağakapısı’nı, Paşakapısı’nı, vezir konaklarını yakıp yıktılar. Zindanlardaki mahkûmları serbest bıraktılar. Ocak ağaları öldürüldü. Atmeydanı’nda toplanan 20 bin askere 30 bin de ahali katıldı. Sultan II. Mustafa İstanbul’a gelmeyince, günlerce bekleyen eylemciler, Topkapı Sarayı’ndan Sancak-ı şerifi ve Hırka-i şerifi alarak 9 Ağustos’ta Kul Kethüdası Çalık Ahmed’in idaresinde Edirne’ye hareket ettiler. Yolda, Edirne’deki sadrazam Rami Mehmed Paşa’yı tanımayıp sadaret kaymakamı Ahmed Paşa’yı da sadrazam ilan ettiler. 22 Ağustos’ta tahttan çekilen II. Mustafa’nın yerine kardeşi III Ahmed padişah oldu. Edirne’ye giren İstanbullu âsiler şeyhülislâm Feyzullah Efendiyi çırılçıplak soyup papazlara sürüklettikten sonra öldürdüler.
Müftü vak’asıyla tahta çıkıp İstanbul’a dönen III. Ahmed’in (1703-1730) tahttan indirilişi de Lâle Devri’ni kapatan Patrona ayaklanmasıyladır. 28 Eylül 1730’da kılıç sıyırıp “şer’ ile dâvamız vardır, ümmet-i Muhammedden olanlar dükkânlarını kapatıp bayrak altına gelsin” diyen yenilik karşıtları sadece 17 kişiydi. Peşlerine binlerce asker, esnaf katıldı. Tarihçi Şemdanizâde’ye göre asıl tepki, eğlence düşkünü sadrazam Damat Nevşehirli İbrahim Paşa’ya idi. Elebaşı, “Patrona” (koramiral) lakaplı Arnavut Halil’di. Patrona Halil ve yandaşları çarşı girişlerini tutarken kalabalıklar Etmeydanı’na yürüdü. Yeniçeriler ve Acemioğlanları kazan kaldırdı. Yağmalar, baskınlar, yıkmalar aldı yürüdü. Padişah, İbrahim Paşa’yı ve damatlarını idam ettirdi. Bunların cesetleri sokaklarda sürüklendi. III. Ahmed de dayatma üzerine tahttan çekildi. Yerine I.Mahmud geçti. Ayaklanmadan sonra Patrona ve avanesi iki ay İstanbul’a ve yönetime egemen oldu. Kent harabeye döndü, Lâle devri yenilikleri yakılıp yıkıldı. 25 Kasım günü sözde toplantıya çağırılan elebaşılar sarayda öldürüldüler.
27 Mart 1731’de cebecilerle yeniçeriler kazan kaldırdı. I. Mahmud (1730-1754) zarar gören çarşı esnafının önüne düşmek istedi. Vezirler bunu onaylamadı. Sancak-ı şerif çıkartıldı. Esnafla halkın, Etmeydanı’na yürüyüşündeki sokak çatışmalarında Boşnak, Arnavut ve Kürt ayaklanmacıların çoğu öldürüldü. 6 Haziran 1740’da, padişah Beykoz’da, sadrazam Kâğıthane’de ikenbir kalabalık Sipahi Pazarı’nı bastı. Bitpazarı’nda, Kazancılar’da soygunlar yapıldı. Esnaf dükkânları kapadı. Soyguncuların amacı Etmeydanı’na gidip yeniçerileri eyleme katmaktı. Ancak Beyazıt Kulluğu çorbacısı kulluk neferleriyle kalabalığı dağıtıp birçoğunu öldürdü. Arnavut soyguncular hamamlarda basılıp öldürüldü. İşsiz bekârlar, kaçaklar memleketlerine gönderildi.
Benzeri bir olay 1748’de yinelendi. İstanbul’da bağ bahçe bekçiliği yapan Kürtler çarşıları bastılar. Dükkânlar kapanırken Kulluk çorbacı ve neferleri, çarşı salmacıları ve esnaf, kepenk sırıklarıyla yağmacıları dağıttılar.
III. Mustafa (1757-1774) döneminde fitne-i müteseyyidin olayı yaşandı. Bedesten tellalı, düzmece seyit Hüseyin bir beygire binip Haçlı Piyer Lermit gibi, “Bizim hizmet günümüz” diye yüzlerce sözde Hz. Ali soyluyu çevresine topladı. Bunlar, rastladıkları Yahudi ve Hıristiyanları soydular, Edirnekapı dışında tarlalarda çalışan rençber gayrimüslimleri öldürdüler. Bu, güvenlik boşluğunu fırsat bilen soyguncuların ilginç bir oyunuydu. Olay sonrasında keşfe çıkan Eyüp kadısı 200 ceset saydı.
25-27 Şubat 1771’de üç günde İstanbul, “Galata Vak’ası” denen bir şehir muharebesine tanık oldu. Kalyoncuların Galata’da bir kahveciyi öldürüp dükkanını yağma etmeleri üzerine Galata kulluk neferleri ile kalyoncular arasındaki kavga, Kalyoncu-Tersaneliler ile Altmışdört ve Yirmibeş bölük yeniçerileri savaşına dönüştü. Her iki tarafa aylaklar, yağmacı kalabalıkları da katıldı. İskeledeki gemilerden toplar çıkartıldı. Kürkçü Kapısından Galata Kulesine ve Sandıkçılara uzanan barikatlar kuruldu. Dört-beş bin asker sivilin, o zamanki deyimle “siper ve metris cengi” üç gün üç gece sürdü. İstanbul, top tüfek sesleriyle titredi Kalyoncular Arnavut pergendelerinden, yeniçeriler Laz gemilerinden kurşun ve gülle attılar. İstanbul-Galata deniz trafiği durdu. Sadaret Kaymakamı ve sekbanbaşı halkı savaşa çağırıp Topçu Ocağını da sevk ederek olayı bastırdılar. Elebaşıları idam edildi.
İLK YAYIN
Güzelliği ve zenginliği ile müstesna bir kent olan İstanbul’un öbür yüzünde zamanı meçhul yangınlarla zelzeleler, salgın, kıtlık, pahalılık ve kıyamlar vardı.
III. Selim 17 Aralık 1791 günü Ayasofya Camiinde Cuma selamlığında iken bir kişi ayağa kalkıp kendi lisanıyla küfür ve ithamlar savurarak hünkâr mahfiline misket güllesi fırlattı. Zabitlerin yakaladığı kişinin boynu vuruldu. Nizam-ı Cedit yeniliklerine karşı 1805’te başlayan tepkilerin hedefi doğrudan III. Selim’di. Yeniçeriler, alelen “Haşa Moskof olu- rum da cedit askeri olmam” demekteydiler. Rumelikavağı yamakları Kabakçı Mustafa’nın reisliğinde ayaklanıp “Nizamcı katliamı”nı başlattılar. 29 Mayıs 1807 Cuma günü Etmeydanı’nda on bin yeniçeri ve yamak toplandığını öğrenen padişah, Cuma selamlığına çıkmadı ve saltanatı kuzeni IV. Mustafa’ya bıraktı. Bundan bir yıl sonra, Nizam-ı ceditçi Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa Paşanın kendi milisleriyle İstanbul’a gelip yönetime el koyuncaya kadar İstanbul anarşi ve kıtlık yaşadı. Alemdar, III. Selim’i yeniden tahta geçirmek için 28 Temmuz 1808’de sarayı kuşattı. Ancak IV. Mustafa eski padişahı öldürtmüştü.
Alemdar, Mustafa’nın yerine II. Mahmud’u (1808-1839) tahta oturttu. Sadrazam olan Alemdar Mustafa Paşa’ya karşı 16 Kasım 1808’de ayaklanan yeniçeriler saraya ve Paşakapısı’na yürüdüler. II. Mahmud, Osmanlı hanedanının hayattaki tek bireyi kalmak için sarayda tutuklu ağabeyi IV. Mustafa’yı boğdurttu. Paşakapısı’nı kuşatan âsilerin çoğu, mahzendeki barut fıçılarını ateşleyen Alemdar Mustafa Paşa’yla birlikte ölürken II. Mahmud da sekban askerlerine yüzlerce yeniçeriyi öldürttü. İzleyen günlerde âsi döküntülerini örgütleyen Kandıralı Mehmed, Kasımpaşa ve Galata’da ayaklanıpTersane’yi Tophane’yi,Levent Kışlası ile ve Taksim’deki Topçu Kışlasını işgal etti. Bu ayaklanmada çarşılar yağmalanmış, kamu yapıları, konaklar yakılmış kadınların ırzına geçilmişti. Öldürülen yeniçeri sayısı beş bindi.
2 Nisan 1810’da ocakları Galata’da olan Yirmibeş ve Ellialtıncı bölük yeniçerileri, varillerden, un çuvallarından siperler yapıp savaşırlarken bir çatışma da Tahtakale’de yaşandı. Olayları kışkırtan sekbanbaşı idam edildi. 17 Nisan’da yeniçerilerin Melekgirmez mahallesine kaldırmaya kalkıştığı kadını kurtaran esnaf, çarşıya silahla gelmeye başladı. 1814’te bir grup zorba yeniçeri, Ağakapısı’nı kuşatıp yeniçeri ağasını öldürdüler. Kent güvenliğini sağlamaya kararlı II. Mahmud, Yeniçeri zorbalarını, kimi hamal ve serserileri temizlerken, bekar odalarını, Melekgirmez mahallesini yıktırdı. 1818 Mayıs’ında Tersane halkı ile Humbaracı ve Lağımcılar çatıştı, Semtler yakılıp yıkıldı. Başka bir gün Karaköy’de Yirmibeşinci ve Yetmişbirinci ortalar vuruştu. Etmeydanı’nda bayrak açan yeniçeriler de gelince kavga savaşa döndü. Galata kulesinden de ateş açıldı. Kavgacıların amacı yağmaydı. Kimileri, Ramazan olmasına karşın meyhaneleri açtırdılar. Ocaklı, kalyoncu kavgaları Ocak 1820’de yinelendi. O yılın Temmuz ayında Katolik-Gregoryen Ermeniler çarpıştılar. Ermeni Patrikhanesi kuşatıldı.
Yeniçeri aylıklarının dağıtıldığı ulufe divanları da birer ayaklanma provasıydı. Yeniçeriler, 28 Şubat 1821 günü ulufe almaya gelirken, “top tüfek şenliği” diyerek etrafa ateş açıp nâralar attılar, rezalet çıkardılar. Halktan on kişi öldü. Ardından, Eflâk ve Yunan ayaklanmaları bahanesiyle cami avlularında, meydanlarda sözde atış talimi bahanesiyle, gösterilere başladılar. İsyanları tahrik eden Rum patriğinin 23 Nisan 1821’de Büyük Paskalya günü patrikhane kapısında asılması heyecan uyandırdı. Rumlar katledilecekmiş dedikodusu üzerine külhanbeyleri infaza ve kiliseleri yağmaya koyuldular. Aynı günlerde medreseliler ve onlara uyan ahali de Hıristiyan mahallelerine, kiliselere saldırdı. Beyoğlu’ndaki gayrimüslim evleri yakılıp yıkıldı.
1481’den beri İstanbul’da olagelen ayaklanmaların sonuncusu, Yeniçerilerin 15 Haziran 1826’daki kazan kaldırmasıdır. O gün yürüyüşe geçen yeniçerilere karşı II. Mahmud, Sancak-ı şerifi çıkartarak halkı savaşa çağırdı. Boğazlar Muhafızı Hüseyin Paşa, Kara Cehennem İbrahim Ağa, yönetime bağlı askerler ve Topçu Ocağından getirilen toplarla Etmeydanı’ndaki yeniçeri kışlaları yıkıldı. İstanbul’da ve taşrada tek yeniçeri kalmayasıya bir katliam yapıldı. Bu operasyona, İstanbul’un 400 yıllık kâbustan kurtuluşu sayıldığından “Vak’a-i Hayriye” (hayırlı olay) denmiştir.
Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde, yukarıdan beri özetlenen eylemlerin bir örneği yoktur. Yaşanan nümayişler ve mitingler, önceki dönemlerin ayaklanmalarından farklıdır. Abdülmecid’i tahttan indirme girişimi (1859 Kuleli Vak’ası); 10 Mayıs 1876 tarihinde medrese öğrencilerinin, “Müslümanlar, Hırıstiyanların hakaretlerine uğruyor. Böyle zamanlarda ders yapılmaz” diyerek Fatih ve Beyazıt meydanlarında günlerce sürdürdükleri Talebe-i ulûm kıyamı sonrasında Sultan Abdülaziz’in indirilip V. Murad’ın tahta çıkartıldığı 30 Mayıs 1876 askerî ihtilali; üç ay sonra sağlık sorunu nedeniyle hal’ edilen V. Murad’ı tekrar tahta geçirmek için 20 Mayıs 1878’de Ali Suavi’nin başını çektiği başarısız Çırağan Sarayı vak’ası; 30 Eylül 1895’te patrik İzmirliyan’ın öncülüğünde Kadırga Ermenilerinin üç gün süren gösterileri; buna karşı II. Abdülhmid’in harekete geçirdiği Müslüman halkın nümayişleri; Ermeni militanların 26 Ağustos 1896’da düzenledikleri Osmanlı Bankası baskını; 21 Temmuz 190’teki II. Abdülhamid’e suikast amaçlı Bomba Olayı; 24 Temmuz 1908 Meşrutiyet’in ilanı; o yılki işçi grevleri; 31 Mart Vakâsı (13 Nisan 1909) ve sonrasında Hareket Ordusu’nun İstanbul’a gelişi, 27 Nisan’da II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi; savaş ve işgal yıllarındaki (1912-1922) gösteriler… Bunlar farklı siyasal ve toplumsal olaylardır.
Fransız şehir planlamacısı Henri Prost’un projelendirdiği İnönü Gezisi (bugünkü adıyla Gezi Parkı), 4 Eylül 1942’de açıldıktan sonra böylesi bir düzenlemenin Taksim’e değil, tarihî yarımadaya gerektiği şeklindeki eleştirilere hedef olmuştu. Belki de buna cevaben 12 Kasım 1944 Pazar günü çekilen fotoğrafın arkasına şöyle bir not düşülmüş: “Yöneltilen ‘Bütün bu parklar ne işe yarayacak’ sorusuna en iyi yanıtı çocuklar ve anneler veriyor.” Bu kareden yaklaşık 80 yıl sonra park, iki hafta sürecek “işgal”e ev sahipliği yaptı. 15 Haziran günü, parkta kurulan sahnede eylemin devam edeceği kararı duyuruluyordu. Ancak sadece birkaç saat sonra park, polis müdahalesiyle eylemcilerden tamamen boşaltılacaktı.
Fotoğraf: Henri Prost’un İstanbul Planlaması, 2010 Güncel fotoğraf: Engin Irız Photoshop uygulama: Candan İşcan
Kentteki isyanların çoğunluğu Hipodrom kaynaklıydı. Meydanda (Sultanahmet) atlı araba yarışı yapan Maviler ve Yeşiller, bugünün futbol kulüp ve taraftarını hatırlatıyordu. İmparatorun takımlardan birini tutmasının amacı ise, bunların biraraya gelip ayaklanmamasıydı. Ama bu her zaman mümkün olmamıştır.
Bizans başkentindeki isyanlar, tarihin ayrıntılı şekilde yazdığı konulardandır. Tabii isyan başarıya ulaştıysa övülür, ulaşamadıysa acımasızca yerilirdi. Olaylara şahit olan ya da onları şahitlerinden dinleyen yazarların duruşu da önemlidir. Modern tarihçiler bu metinleri ince ince değerlendirerek anlamaya ve yorumlamaya çalışırlar. Farklı Hıristiyan mezhepleri ya da dinî bir konuda farklı uygulama yapanlar – düşünenler, farklı coğrafyalardan gelenler, farklı kökenden olanlar, farklı sosyal sınıfların oluşturduğu çeşitli güç çevrelerinin faaliyetleri sık sık birbiriyle çatışır ya da birbirleri ile ittifaklar kurarak iktidar ile mücadeleye kalkışırdı. Başlangıçlar genellikle bir dilenci kadına yapılan kötü muamele, bir meydana dikilen heykel, yerinden indirilen bir ikona gibi sıradan ve basit bir olayın büyümesiyle olurdu. Kentin görkemli anıtları çoğu zaman isyanda tahrip oldukları ve isyan sonrası yeniden inşa edildikleri için konunun önemli dekorlarındandı. Bizans hükümdarlarına da birçok Doğu hükümdarına yapıldığı gibi nasihatname türü kitaplar hazırlanır, halkı idare ederken nelere dikkat etmeleri gerektiği birçok örnekle anlatılırdı. Hükümdar her zaman âdil olmalı ve sertlik ve şefkati kararında kullanmayı bilmeliydi. Uzun Bizans tarihi boyunca verilen bu nasihatler, imparatorların tavırlarını anlamak açısından çok ilginç ayrıntılar içerir.
İmparatoriçe Evdoksia’nın 404 tarihli heykelinin kaidesi, bugün Ayasofya’nın önünde yer alıyor.
Kentte tespit edilen ilk büyük isyanlardan biri, 5. yüzyıl başında İmparator Arkadius’un eşi İmparatoriçe Evdoksia ile ilgilidir. İmparatoriçe siyasi açıdan güçlü bir kadındı, ancak birçok sevgilisi olduğu, sarayda pek uygun bir yaşam sürmediği dedikodusu yaygındı. Dönemin İstanbul Patriği İoannes Hrisostomos, uygunsuz saray yaşamını vaazlarında şiddetle eleştiriyordu. En sonunda imparatoriçenin 20 Haziran 404 tarihinde Ayasofya önündeki bir meydana dikilen heykeli bardağı taşıran damla oldu. Heykel gümüştü ve beyaz mermer bir kaide üzerindeki porfir denen erguvani renkli bir sütunun üzerinde duruyordu. Heykelin açılışı muhteşem törenlerle oldu. Genç kızların tülden elbiseler içerisinde yaptıkları danslar izleyenleri büyüledi. Ama bu eğlenceler “iyi bir Hıristiyana ve Hıristiyan bir kente yakışmıyordu”. Hrisostomos bunu o kadar şiddetle eleştirdi ki sonunda ikinci kez sürgüne gönderildi. Bu gelişme İstanbul’da büyük bir isyana neden oldu. Halk sarayın, bugün Haseki Hürrem Hamamı yakınlarındaki anıtsal kapısının önüne yığıldı. Olaylar hızla büyüdü, kargaşada çıkan yangında Ayasofya ve Senato yandı. Büyük güçlüklerle bastırılan isyandan birkaç ay sonra 6 Ekim’de Evdoksia genç yaşta doğum yaparken öldü. O dönemde bu erken ölüm, yakışıksız hayatının ve isyanı acımasızca bastırmasının cezası olarak görüldü. İsyana neden olan heykelin kaidesi 1850 dolaylarında Ayasofya önündeki bazı temel kazıları sırasında bulundu. Kaide, bugün hiçbir izi günümüze ulaşmayan 4. yüzyıl Ayasofya’sının bir hatırası olarak Ayasofya Müzesi’nin girişinde bulunuyor.
İstanbul’da 4.-6. yüzyıllar arasında çıkan isyanların büyük çoğunluğu Hipodrom ile ilgiliydi. Hipodromun atlı araba yarışları için Maviler ve Yeşiller olarak anılan iki takımı ya da hizip vardı. Bunlar bugünkü futbol takımlarına ve taraftarlarına benzetilebilir. İmparatorların açıkça olmasa da takımlardan birini tutması, çoğu zaman birbirine düşman iki taraf arasındaki kavgaya da yansırdı. Bunun pratikte en önemli faydası, takımların bir araya gelip hükümdar aleyhine bir isyana katılmalarına engel olmasıydı. İsyanlar sırasında imparatorun isyancılarla görüştüğü yer de hipodromdu. 512’de Anastasius, isyan eden halkla hipodromda konuşmaya giderken imparatorluk tacını ve pelerinini çıkarmış, tek başına onların karşısına çıkmıştı. Muhtemelen bununla yeni bir imparator seçebileceklerini halka göstermek istemişti. İmparatorun bu mütevazı ve cesur hali bir anda hipodromu değiştirmiş ve sonunda halk Anastasius’a yeniden tahta çıkması için adeta yalvarmıştı.
Scylitzes Kroniği’ndeki minyatürde 1042’de isyancılar Büyük Saray’ın önünde imparatoriçenin üçüncü eşi Mihael Kalafates’e taş ve ok atıyor, 11. yüzyıl.
Nika isyanı: 30 bin ölü
Ama her isyanda hitabet, pazarlık ve cesaret bu kadar etkili olmayabiliyordu. 532’de çıkan meşhur Nika İsyanı belki de Bizans tarihinin en büyük ayaklanmasıdır. O sırada tahttaki hükümdarlar İustinianus ve Theodora idi. Bu meşhur kahramanların ikisi de aslında sıradan, hatta alt seviyeden insanlardı. Birçok maceradan sonra 527’de tahta çıkmışlardı. Soyluların “köylü ve fahişe” diye aşağıladığı imparator ve imparatoriçe, etraf-larına kendileri gibi hırslı ve gelenekleri yıkmaya hevesli bir grup toplamayı başardılar. Halkın büyük çoğunluğu İus-tinianus ve Theodora’nın kaba ve hırslı olmalarıyla ilgili değildi ama, vergileri toplamada gösterilen sert tutum onları rahatsız ediyordu. Olaylar 10 Ocak 532’de hipodro-mun grupları arasındaki sıradan çekişmelerin büyümesi ve tarafların sert bir şekilde cezalandırılması ile başladı. Kısa süre sonra olaylar hipodromun dışına taştı. İsyancılar Praetorion’u (hapis-hane ve güvenlik merkezi) basıp tüm mahkûmları salıverdiler. Çıkan yangınlarda Ayasofya ve Ayairini Kiliseleri, Zeuksipos Hamamı’nın da içinde olduğu kentin dörtte biri yandı. İsyancılar hipodromda çok sevilen bir tezahürat olan ve duruma göre “muzaffer ol” ya da “muzaffer oldu” anlamına gelen “Nika” sözcüğüyle bağırdıkları için, bu isyan Nika İsyanı olarak anıldı. Bu gergin ortamda hükümdardan memnun olmayan aristokratlar da isyana destek verdiler. İustinianus askerlerini meşhur komutanı Belisarius liderliğinde is-yancıların üzerine sürdü. İlk mücadeleyi isyancılar kazandı. 18 Ocak’ta imparator ve isyancılar uzlaşmak için hipodromda bir araya geldiler. İmparator, Anastasius’un 20 yıl önce yap-tığı gibi halkla konuşup isyanı sona erdirmeyeyi denedi, ancak başarılı olamadı. Halk bir soyluyu imparator ilan etmeye kalkıştı. Tarihçilere göre İustininus kaçmak üzere iken, Theodora onu cesaretlendirici sözler söylemiş ve özellikle yabancı askerler bir kez daha Belisarius tarafından halkın üzerine yönlendirilmiştir. Büyük mücadele sırasında 30 bin kadar insan öldürüldü ve isyan bastırıldı. Sonrasında da tutuklama ve idamlar devam etti. Hipodromda yapılan yarışlar beş yıl boyunca yasaklandı. Zalimlikleri ile iktidarlarını güçlendiren İustinianus ve Theodora, birçok yapı ile birlikte Ayasofya’yı da yeniden inşa ettirdiler. Başkentin hipodromunda çıkan isyanlar 7. yüzyılda yavaş yavaş azaldı. Araba yarışları devam etse de Yeşiller ve Mavilerin gücü sona erdi. Özellikle 8.-11. yüzyıllar arasında bazı isyanlar, başta Anadolu olmak üzere eyaletlerde başlayıp başkente doğru yayılmıştı.
Nika isyanını bastıran Belisarius, sonraları İmparator İustinianus’un emriyle kör edildikten sonra sokaklara düşmüştü, Jacques-Louis David, 1781
Kadınlar sokakta
19 Nisan 1042’de gerçekleşen isyan ise Makedonyalılar hanedanının yaşlı imparatoriçesinin, üçüncü eşi tarafından Büyükada’ya sürülmesi ile başlamıştı. İmparatoriçenin rahibe elbiseleri içinde saçları kesilmiş olarak gönderildiğini duyan halk ayaklanmış ve Büyük Saray’a yürümüştü. Dönem kaynakları herkesin sokağa döküldüğünü, hatta güneş yüzü görmemiş genç kızların, evlerinden sokağa hiç çıkmayan saygın hanımefendilerin bile sokaklarda “annelerimizi isteriz” şeklinde bağırdıklarını anlatır. İmparatoriçe ile kız kardeşi hükümdarlık giysileri içinde halkın karşısına çıkarılınca isyan durulmuş ve halk evine dönmüştü. Sadece üç gün süren isyanda 3 binden fazla insan hayatını kaybetti. İsyana İstanbul’da yaşayan Müslümanların ve yabancıların da katıldığı anlaşılmış, en ağır şekilde cezalandırılanlar da onlar olmuştu. 1182’de İstanbul’da çıkan büyük isyan ise Sirkeci ve Unkapanı arasındaki mahallelerde yaşayan zenginler ve Katolik Latinleri hedef almıştı. II. Andronikos bu korkunç isyanı teşvik etmişti. İsyanda Cenovalı, Venedikli, Pisalı, Amalfili binlerce insan öldürüldü. Evleri yağmalandı. Gemilerine kaçarak kurtulmaya çalışanlar surlardan atılan Grek ateşi ile yakıldılar. Ama imparatorun sonu da korkunç oldu. 1185’te İsakios Angelos etrafında toplanan halk, onu Ayasofya’da imparator ilan etti ve sarayı yağmalayıp II. Andronikos’u işkencelerle öldürdü. Olayların şahidi tarihçi Nikitas Khoniates’in isyancıları tanımlamak için kullandığı ifadeler, seçkin ve eğitimli sınıfın isyanları nasıl değerlendirdiğini gösterir: “Başka kentlerdeki ayaktakımı akılsızdır ve güçlükle yönetilir. Ama İstanbul’unki çeşitli ırklardan oluştuğu için, taşkınlığı ve inatçılığıyla özellik kazanır. Bu yüzden de haklı olarak sadakatsizliği, zayıflığı ve ikiyüzlülüğünden ötürü ayıplanır. Otoriteye saygısızlıkta bulunmayı marifet sayar. Bugün seçtiğini, yarın hainler gibi cezalandırır.” İmparatorluk, savaşlar kaybedip küçüldükçe, isyanlar büyüdü. 1342-1349 arasında Selanik’te başlayan Zelotes isyanı çok farklıdır. Dönem tarihçilerinin ifadelerine göre, “korkunç bir hastalık gibi yayıldı ve eskiden sessiz ve ılımlı olanları da sardı.” İsyancılar kontrolü ele geçirip yoksulların borçlarını sildi, vergileri azalttı. Birçok yerde halkı toplayıp gösteriler yaptılar, devlet görevlilerini hep birlikte seçtiler. Zelotes hareketinin etkisi zamanla azalarak bitmiştir. Bizans Devleti, 14. yüzyılın sonunda artık bir şehir devletinden ibaret kalmıştı. Yine de hem imparator olmak için yapılan mücadelelerde hem de dinî konularda şiddetli mücadeleler ve ayaklanmalar devam etti.
Çevreci taleplerle başlayıp giderek Türkiye’yi sarsan bir nitelik kazanan hareketleri, gelecek nesiller nasıl okuyacak? Tarih kitapları bu hadiselerden nasıl bahsedecek? NTV Tarih, bu soruları tarihçilere yöneltti. Tarihçilere göre tek bir tarih olmayacak ve önümüzdeki süreç, sıcak yaşanan 3 haftanın ilerde nasıl yazılıp ele alınacağını da belirleyecek.
Türkiye tarihinde dönüm noktası
Doğrusu, Türkiye tarihi bu kadar kendiliğinden bir toplumsal/siyasal hareket daha önce yaşamadı. Dolayısıyla kendisinden önceki toplumsal hareketlere pek benzemiyor. Hem birkaç kuşağı hem de biraraya gelmesi zor siyasal örgütlenmeleri buluşturması açısından dikkate değer bir olay oldu. Türkiye tarihi açısından gerçek anlamda bir dönüm noktasıdır. Bu olay, yalnızca ülkemizin iç siyasetini değil, diğer ülkeleri de etkilemesi açından önemlidir.
Siyasete farklı, barışçı ve genç bir üslûp girmiş gibi gözüküyor. Gezi Parkı, herkesin ailesini, toplumu, partisini, ideolojisini ve yeni kuşağı anlaması için bir fırsat. Daha önemlisi kendimizi anlamak ve özeleştiri yapmak için de bir fırsat. Hadiseler sahip olduğumuz değerleri, tabuları, önyargıları, saplantıları, bildiğimizi zannettiğiniz iletişim yollarını, teknolojiyi kullanmayı, hakaretlerimizi, öfkemizi, kibrimizi, hassasiyetlerimizi ve önceliklerimizi gözden geçirme vaktinin geldiğini de öğretti. Bu ülkenin, yöneticilerin değil, yaşayan herkesin sahibi olduğu bir memleket olduğunu hatırlattı.
Daha önemlisi Gezi Parkı, kuru, soğuk ve mekanik bir şekilde demokrasiyi 4-5 yılda bir yapılan seçimlere ve “seçim sandığı”na indirgemeden, krizlerden darbe devşirmeyi önleyecek şekilde, karar alma süreçlerini her an ve çeşitli meşru siyasal katılma yollarıyla etkileyebilmemizin önemi üzerine düşünmemize vesile olmalı.
Bu olayın Türkiye tarihine, demokrasiyi daha da ileri götürmüş ve olgunlaştırmış olarak geçmesini umarım.
Mehmet Ö. Alkan (İstanbul Üniversitesi)
Sivil ve siyasibir hareket
Türkiye, küreselleşen dünyaya dahil olduğu 1980’lerden beri genel olarak “Washington konsensüsü” olarak tanımlanan neo-liberal politikalar izledi. Ülke, bunun sonucunda “occupy” hareketleriyle başlayan, dünya çapındaki neo-liberalizm karşıtı protestoları da takip etti. Gezi Parkı protestoları; sosyal, ekonomik ve özel hayatlarını düzenlemeyi amaçlayan ve giderek otoriterleştiğini düşündükleri bir hükümete karşı insanlık onurları için mücadele ettiklerini söyleyen muhtelif insan topluluklarından oluşan ve hiçbir siyasal partiyle ilişkisi olmayan, spontane, sivil ve siyasi bir harekettir ve henüz açıkça ekonomik alana yansımamıştır.
Feroz Ahmad (Yeditepe Üniversitesi)
Muhalefetin tabiatı değişecek
Hadise bugünkü belirtileri itibariyle sosyolojik karakterde seyrediyor. Bu ivmenin ne zaman tarihte bir başlık teşkil edeceği hakkında bir şey söylemek erken olur; çünkü hâlâ sürecin içindeyiz ve olgular henüz tasnif edilemeyecek kadar sıcak. Ne var ki gelişmeler, siyasetin tabiat ve seyrini etkileyecek gibi. Siyasi hayatın paradigmalarında değişim vaadeden bir kıpırdanma var.
Gelişmelerin, Türkiye’de toplumsal muhalefetin seyir ve niteliğini değiştireceğini düşünüyorum. Muhalefet için meşru ve demokratik vasıfta yeni alanlarla, hacimlerle karşılaşacağız ümidindeyim ama kısa vadede iktidar değişikliği beklemiyorum.
Taksim olayları, darbe öncesindeki toplumsal gerginliği andırması bakımından bir yerde 27 Mayıs’ı hatırlatıyor ama sadece o kadar. “28 Mayıs”ın, siyasi hayatımıza daha çok demokratik kültür ilave edici yönleriyle katkıda bulunması, geleceğin yakın tarihine düşülecek şık bir not olacaktır.
Ahmet Turan Alkan (Cumhuriyet Üniversitesi)
İllüstrasyon: Taha Alkan
Bu patlamanınbirebir örneği yok
Tarihî olayların değerlendirilmesi ve aralarında benzerlikler kurulabilmesi, dönemin ve şartların birbirine paralellikler göstermesi halinde mümkündür. Bu anlamda, siyasal iktidarın Taksim gezisine AVM yapma isteği sonucu ortaya çıkan olayların tarihte birebir örneğine rastladığımızı söyleyemeyiz. Türkiye’nin bir numaralı gündemi olmaya devam edeceği anlaşılan bu hadise tabii olarak ileriki dönemlerde tarihin ilgi alanına girecektir. Türk milletinin tarihsel olarak davranış biçimlerine baktığımızda, genellikle tepkisiz kalan ama üzerine çok gelindiğini görünce de şiddetli tepki veren bir yönü olduğunu görüyoruz. Taksim Gezisi olaylarını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. İnsanların tepkisi, yılların birikiminin patlaması olarak meydana gelmiştir. Tepki gösterenlerin arasına bazı terörist unsurların karışmış olması, geniş kitlelerin rahatsızlığının gözardı edilmesini gerektirmez (…)
Vahdettin Engin(Marmara Üniversitesi)
Uzun vadeli bir zihniyet değişimi
28 Mayıs 2013 tarihinde başlayan direniş hareketinin modern Türkiye tarihinde belirleyici bir dönüm noktası olarak anılacağını düşünüyorum. Öncelikle bu büyük kitlesel hareketin merkezinde kamusal mekanın kullanımı, dönüşümü, kentsel ve mimari mirasın korunmasına dair ciddi bir duyarlılığın bulunduğunun altını çizmemiz gerekiyor. Bu yönüyle “Her Yer Taksim” sloganında ifadesini bulan ve geniş kitleleri sokağa döken bu şehirli duyarlılığın Türkiye tarihinde bir ilk olduğunu düşünüyorum.
Gezi Parkı, Türkiye’de yeni ve beklenmedik türde bir sivil tahayyülün ortaya çıkmasına sahne oldu. Park ve ondan ilham alan başka kamusal alanlar, birbirinden çok farklı grupların birlikte varolabilme konusunda müzakereler yaptığı, bu konuda hayal kurduğu öncül demokratik performans alanları haline geldi. Tabii ki bu ani empati sıçraması, Gezi Parkı içindeki unsurların bile uzun vadede sorunsuzca birlikte varolacaklarını garantilemiyor. Ama burada, Gezi Parkı “neşesini” doğrudan paylaşmayan grupları da kapsayan uzun vadeli bir zihniyet dönüşümünün işaretlerini görmek mümkün.
Ahmet Ersoy (Boğaziçi Üniversitesi)
200 yıllık süreç devam eder
Cihangir’de oturan bir İstanbullu olarak doğrudan evime kadar giren biber gazı sisleri içinde iki hafta yaşamak durumunda kaldım(…) Hadisenin, toplumun demokrasi bilincini yeni bir ileri düzeye çıkarttığını göstermesi açısından tarihî bir olay olduğunu düşünüyorum. Gezi direnişinin anında dünya kamuoyunda da aynı enerji ile benimsenmesi, İstanbul şehir merkezinde patlak veren bu eylemlerin ruhunun, paylaşılan küresel bir dünya görüşünü tetiklemesi manidardır. Bu anlamda, Gezi olaylarının son derecede önemli ve kalıcı bir olgu olarak küresel tarihin bir parçası olduğunu göstermektedir. Bu tür olaylar, küreselleşmenin sadece paranın hızlı transferi olmadığını kanıtlamıştır (…)
Gezi olayının Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma sürecine zarar getirmesi kabul edilemez. Toplumumuzun Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden itibaren 200 yıldır süren modern siyasi tarihi, modern anayasal rejimin vatandaşlık hak ve hürriyetlerini gerçekleştirme sürecinin tarihidir. Aynen Avrupa ve tüm dünyada olduğu gibi zorlu bir süreç olması da tabiidir (…) Türkiye’de hükümetler çok çeşitli krizler ve bunalımlarla karşı karşıya kalmıştır. Ancak ülkemiz insanının çevresindeki demokrasi ve insan haklarını kabul etmiş bölgenin üyesi olması hakkından, geçmişte yaşanan anlık rejim sıkıntıları dışında, özünde çıkmamışlardır.
Selçuk Esenbel(Boğaziçi Üniversitesi)
Tek bir tarih olmayacak
Doğal olarak bu çaptaki bir gelişmenin bu günlerin tarihi yazılırken gözardı edilmesi mümkün değil. Ancak sorunuz resmî tarih yazımının oluşturduğu reflekslerin toplumumuzda hâlâ ne denli canlı olduğunu gösteriyor. “Tarih” bir özne olmadığı ve modern toplumlarda “tarih” değil “tarihler”in yeniden inşa edildiği gözönüne alındığında, anılan konu üzerine gelecekte tek ve tartışılmaz bir yargı değil, farklı değerlendirmelerin yapılacağını söyleyebiliriz. Nasıl günümüzde farklı tarihler 27 Mayıs konusunda “devrim”den “darbe”ye ulaşan bir yelpazedeki görüşlere dayalı yeniden inşa faaliyeti gerçekleştiriyorlarsa; 28 Mayıs sonrası gelişmeleri de ileride farklı biçimlerde yorumlanacaktır. Bunun yanısıra bu yorumlar zamanın ruhundan da derinden etkilenecektir. Tıpkı 1970’de yapılan 27 Mayıs yorumları ile 2010’da aynı konu üzerine gerçekleştirilen değerlendirmelerin farklı olması gibi, 2023 ve 2053 yıllarında 28 Mayıs değişik biçimde ele alınacaktır.
M. Şükrü Hanioğlu (Princeton Üniversitesi)
Çevre bilinci ve tarihçilik
Türkiye tarihinde olağanüstü bir evreye tanıklık ediyoruz. Bu, genç nüfus ağırlıklı bir toplumsal harekettir. Burada, geçmiş yılların biriktirdiği ve toplumun bireylerinin özgürlüğünü cendere içinde tutmaya çalışan yönetim değil vurgulamak istediğim. Eylemlerin dile getirdiği çevre sorununa eğilmek istiyorum. Tabiatı -sanki Osmanlı yönetimin bir rejim örneği sayılan “iltizam”, (İngilizcesiyle “tax-farming”) olarak tanımlanan ve tarihçilerin dilinde satış, kiralama, deruhte etme anlamlarına gelen bir sistemle- yağma edilen doğanın, çevrenin, kentin, yeşil güzelliğin, yani çevre sorunlarının ne denli önemli olduğunu anımsatan bir ışıklandırmayı ön plana çıkarmak istiyorum. “Özgürlük” isteğinin baş tacı yapıldığı ve buyurganlığın reddinin ilan edildiği direnişlerde kıvılcımın parkta 3-5 ağacın kesilmesiyle hararet kazanması tesadüf sayılmamalıdır (…) Eylem/ eylemler “çevre hakkı”nın temel bir hak olduğunu çok yüksek sesle ve görüntülerle anımsatmıştır bizlere; Türkiye tarihinde hiç tanık olunmamış biçimde, ölçekte (…)
Ben, önümüzdeki yıllarda tarihçiliğin çevre korumasına ilişkin geçmiş olayları, olguları, sorunları, yıkımları ve önlemleri konu eden çalışmalarının hız kazanacağına inanıyorum (…)
Salih Özbaran
Şimdiden efsane türemeye başladı
İllüstrasyon: Taha Alkan
Bir, “tarih” yazmayacak. Tarih diye bir özne yok. İnsanlar var; insanlar yazacak -tarihçi olan ve olmayanlar-, bir şekilde bu olaya dair bir hafıza, daha doğrusu çeşitli hafızalar oluşturacak. İki, bu koşulla tarihe geçecek; ileride hatırlanacak ve üzerinde düşünülecek, konuşulacak, tekrar tekrar incelenecek önemde mi? Herhalde. Ama üç, unutmamak lazım ki henüz çok erken. Tarihsel olaylara bakış, zaman içinde sürekli değişime uğrar. Heyecan soğudukça hayranlık azalabilir, olumlama düzeyi düşer, buna karşılık eleştiri dozajı artar (…) 1791- 94 ve Fransız Jakobenleri; Bolşevikler ve 1917 Ekim; Kemalizm ve Atatürk; bir tarafta 27 Mayısçılar ve diğer yanda Menderes, hep böyle historiyografik gelgitlere uğradı. Gezi Parkı örneğinde ise, Big Bang anından ancak çıktık ve olayın ilk artçı sarsıntıları bile daha yeni yaşanıyor (…) Bence en kritik soru şu: Bir bütün olarak siyaset sahnesinin yenilenmesine açılan bir başlangıç olabilecek mi? Bunu görmek en az beş-on yıla bağlı. Dördüncüsü, oldukça ileri bir noktada daha serinkanlı bir objektivizm hakim olabilirse de, oraya giden yolda farklı, çelişik hatırlayış biçimleri ve anlatımların oluşması kaçınılmaz (…) Çeşitli efsaneler 28 Mayıs-17 Haziran 2013 arasının Gezi Parkı ve Taksim Meydanı olayları etrafında da türeyecek, nitekim türemeye başladı bile. Kimisi (mesela asıl çevreci gençler) bu iki mekanı ayıracak, kimisi (mesela “eski sol” örgütler) birleştirecek. Kimisi Gezi “komün”ünü, kimisi “kızıl meydan”ı öne çıkaracak. Kimisi farklı doğru ve yanlışları içeren iki üç ayrı aşamadan, kimisi her ânında yüzde yüz haklı ve doğru tek bir “halk hareketi”nden söz edecek. Kimisi Müslüman demokrat ve kadınlara uygulanan yan şiddete üzülecek, kimisi bunu tümüyle yok sayacak. Kimisi bütün noktalarda polis şiddetini minimize, kimisi ise maksimize edecek ve buna dayanarak “mazlumların öz savunması”nı haklı çıkaracak, hatta bundan yeni bir “şehir gerillası” türetecek; çocuklarına torunlarına bir zamanlar “haramilerin iktidarı”nı “o biçim savaşarak püskürtmüş” olduklarını aktaracak. Biber gazı (28/29 Nisan-27 Mayıs 1960 arasının “kıyma makineleri” misali) “kimyasal silah”lara; olayın bütünü ”yükselen bir devrim dalgası”na; gösterilerin sona erişi de (1905 sonrasının Kara Yüzler’inden mülhem) bir “karşı- devrimci terör”e dönüştürülecek.
Bütün bunların karşısında ise, Başbakan Erdoğan’ın muazzam hataları ve birincil sorumluluğunu örtbas etmeye yönelik bir “anarşi mi istikrar mı” ya da “fazla demokrasiyle kalkınma olmaz” otoritarizminden türetilmiş karşı-anlatılar yer alacak. Hangisi, kimin hafızasında ağır basar? Ya da dengeli bir konsensüs teşekkül eder mi? Bunu, gene önümüzdeki yıllar gösterecek; Türkiye’nin genel demokratikleşme ve siyasal olgunlaşma serüveni belirleyecek.
Halil Berktay (Sabancı Üniversitesi)
Geleceğimiz uzlaşmaya bağlı
Tarih 2013 Haziran olaylarını yazacak mı? Kuşkusuz evet, çünkü bir dönüm noktasındayız, hiç olmazsa yakın bir gelecekte bu dönüm noktası hatırlanacak. Ne diyecek tarih? Onu bilemiyorum, çünkü bundan sonrası iki şekilde gelişebilir. Günümüzün olaylarına karışanlar ya da bakanlar üçe ayrılmış: ikisi birbirine zıt, birinin ak dediğine öbürü kara diyor. Gelişmeleri sadece tek yönden görüyor, kabahat hep öbüründe ya da başka birinde. Ya kendini aldatıyor böyle yazıp okuyanlar ya da başkalarını aldatmaya çalışıyor (…) Böyle giderse bu ikiye bölünmüşlük gittikçe yer edecek, kemikleşecek, tehlikeli hâle gelecek.
Ya da üçüncü grup baskın çıkacak. Bu gruptaki serinkanlı, sâlim akıllı kişiler sadece bir tarafın hatasını-sevabını görmek ve göstermek yerine, siyasal ve toplumsal uzlaşma kültürünün yeşermesini, güçlenmesini sağlayacak; ötekini anlayan ya da hiç olmazsa anlamağa çalışan bir topluma evrilmemize yol açacak. O zaman tarih diyecek ki, Haziran 2013’de dayatmacı değil anlaşmacı bir siyasal kültür sayesinde Türkiye tam anlamıyla demokratlaşmaya yürüdü. İnşallah.
Metin Kunt (Sabancı Üniversitesi)
Tarihe geçeceksivil itaatsizlik
Taksim Direnişi kuşkusuz tarihe geçecek bir sivil itaatsizlik eylemi, ama tarihimizdeki ilk kitlesel gösteri değil, tabii ki! Örneğin, 1871’de greve giden Hasköy Tersanesi amelesi, devlet memuru olduklarından nümayiş yapamamışlar, bunu karıları ve çocukları üstlenmişti. 1905 Erzurum İsyanı da kayda değer, çünkü orada da Müslüman ve Emeni kadınlar hep birlikte boş tencerelerin kapaklarını birbirine vurarak “açız, aç!” diyerek şehrin sokaklarını dolaşmakla yetinmemişler, devlete ait zahire ambarlarını da talan etmişlerdi. New York Times gazetesi 1. Dünya Savaşı yıllarında, birkaç kez “aç Müslüman kadınlar İstanbul’da boş tencerelerle nümayişler yaptılar” şeklinde haberler yayınlamıştır. Aklıma gelen son örnek ise 1960’dan bir öğrenci eylemi ve bence en çarpıcı olanı: Türkiye’de 555K! Yani, “5 Mayıs saat 5:00’te, Kızılay’da!” Sonrası malum, 27 Mayıs 1960!
Öğrenci olayları ve kitlesel protestolar tek başına iktidarları devirmeye hiçbir zaman muktedir olamamıştır, ancak hükümetler hep bu olayların hemen akabinde gelişen ekonomik krizlerden sonra devrilmişlerdir!
Yavuz Selim Karakışla (Boğaziçi Üniversitesi)
Hayatın sorgulanması
Gezi Parkı şimdiden bir “concept,” bir yeni marka olmuştur. Türkiye’de “Zeitgeist” başta kadınlar, sonra gençler tarafından ciddi biçimde değiştirilmiştir. Gezi her büyük tarihsel olay gibi “yapılmamıştır”, bir deprem gibi “gelmiştir”. Bu boyutta bir olayı iktidar da, muhalefet de ilk defa vizyona giren bir film gibi algıladığına göre, tarihe geçme ihtimali şüphesiz çok yüksektir. Bu sürecin altında yatan en önemli tarihsel dinamik, iktidarın “nüfus” meselesini merkeze alarak uygulamak istediği özel hayata yönelik dayatmacı, muhafazakar çabalara verilen tepkilerdir. Gezi süreci hayatın temellerinin sorgulanmasına bir geçiş diye de tarihe geçebilir (…)
Tarihçiler, çeşitli noktalarda DP döneminin son yıllarıyla mukayeseler yapacaklardır; ne var ki ezici çoğunluğu kırlarda yaşayan bu dönemin Türkiye’si ile % 77’si kentlerde yaşayan ve askerî vesayetin gücünün bir hayli kırıldığı bir Türkiye’yi kıyaslamak risklidir.
Asım Karaömerlioğlu (Boğaziçi Üniversitesi)
İllüstrasyon: Taha Alkan
Tarih yazımında ‘Her Yer Taksim’
Elbette Taksim Gezi Parkı olayları Türkiye tarihinde önemli bir yer tutacak ve gelecekte tarihçileri oldukça meşgul edecek bir konu olacaktır. Öncelikle bu “olay”a tarihyazımında nasıl bir isim verileceği tartışma konusu olacaktır. “Gezi Parkı Olayları” gibi görece nötr bir isim üzerinde konsensüs oluşabilir, ama tarihyazımında bu konuda farklı yaklaşımlar kendini en başta isimlendirme konusunda gösterecektir: “Taksim Direnişi” gibi isimlendirme ile direniş olgusu öne çıkarılabileceği gibi, olayların hükümete karşı bir tezgah olduğunu belirten “Gezi Komplosu” gibi isimler veya eylemin barışçıl yöntemlerine dikkat çeken veya polisin buna karşı orantısız şiddetine vurgu yapan sözcükler de tercih edilebilir. Ayrıca “olay”ın Taksim Gezi Parkı ve hatta İstanbul ile sınırlı olmadığını, tüm Türkiye’ye yayıldığını belirtmek için ‘Mayıs-Haziran 2013 Olayları’ gibi bir isim de öne çıkabilir.
Bugünden kalacak olan medya ve internetteki görsel-işitsel malzeme ve özellikle sosyal medya, bu konudaki tarihyazımının en önemli kaynakları olacaktır. Ayrıca başından beri alanda çalışma yapan siyaset bilimcilerin ve özellikle sosyologların eserleri, geleceğin tarihçileri için paha biçilmez değerde olacaktır. Aynı şeyi, güvenilir gazetecilik ürünü olan çalışmalar ve özellikle ciddi kamuoyu çalışmaları için de söylemek mümkündür. Genelde olduğu gibi, bugün olaylar sırasında medyada yer almış derinlikli analizler de geleceğin tarihyazımının önemli kaynağı olacaktır. Bu kadar çok kaynağa bu kadar kolay ulaşma olanağının tarihçilerin işini çok kolaylaştıracağı düşünülebilir, ama tam da bu kaynak enflasyonu ve kaynakların güvenirliği sorunu, aynı zamanda zorlaştırıcı bir rol oynayabilir.
Diğer yandan, bugünden yarına kalacak görsel-işitsel ve yazılı kaynaklara oranla bu sürece ait objeler zamanla yitip gidecektir. Bu nedenle, Tarih Vakfı’nda oluşturulan bir komisyon, kolayca ulaşılabilen görsel-işitsel malzemelerin yanısıra, objeleri de arşivleyerek gelecekte bu konuda ilgili diğer kurum ve kuruluşlarla gerçekleştirmek istenilen sergi, yayın ve benzeri faaliyetler için hazırlık yapmaktadır. Sözlü tarih konusunda zaten deneyimli olan vakıftaki bu komisyon, ek olarak Gezi’nin materyal temsiline ve belleklerde yapacağı izlere yoğunlaşacaktır (…)
Bu olayların, “çoğunluk demokrasisi” ve “çoğulcu demokrasi” arasındaki farkın ortaya çıkmasına (veya birinden diğerine geçişe) hizmet edip etmediği sorusu da özellikle siyasi tarih ve düşün tarihi yazınında ele alınacaktır (…) Tarihçilerin başvuracağı çok önemli bir araç da “psiko-tarih” olabilir ki başbakanın dilinin ve tavırlarının bu süreçte oynadığı belirleyici rol ve bunun arkasındaki kişisel nedenler psiko-tarihçilerin bu tavrı anlamak için teoriler ve modeller peşine düşmesine yol açacaktır. Tarihyazımının eksik olmayan komplo teorisyenleri de boş durmayacak ve olayların ortaya çıkmasından itibaren her detayı öne sürülen komplo teorilerini desteklemek için kullanacaklardır (…) Olayların tarihyazımında ilgi görecek bir boyutu da o güne kadar bir araya gelmesi bile düşünülemeyen farklı muhalif grupların ilk defa günlerce birarada mücadele etme deneyimi yaşamış olmasıdır. Son olarak, geleceğin tarihyazımında en ateşli tartışma konularından biri de eski müesses nizamın (ordu-bürokrasi devlet) tasfiyesi için çaba harcayan bir hükümetin neredeyse eş zamanlı olarak kendi müesses nizamını (lider-parti-polis devleti) kurma süreci ve bunun sivil toplumun geliş(me)mişliği ile ilişkisi olacaktır (…)
Olgusal tarih konusunda gereğini yapmakta pek zorlanmayacak olan tarihçilere düşecek en önemli görev, her zamanki gibi “süreklilik-kopuş” tartışmaları içinde bu olayları tarihsel bağlamına oturtmak olacaktır.
Türkiye’de özellikle 1965 sonrasında, çok sayıda özel yüksek okul açıldı. Ancak bunlar, fırsat eşitsizliği iddiaları ve eğitim düzeyindeki yetersizlik nedeniyle diğer eğitim kurumlarının, meslek odalarının tepkisiyle karşılaştı. 1971’deki bir mitingde öğrenciler Taksim’de eylem yaptılar ve “Bıçak kemiğe dayandı, talebeler uyandı”, “Babamın emeği, patronun yemeği” sloganları atıldı. Aynı yıl özel okullar Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatıldı, burada okuyan öğrencilerin eğitimlerinin devlet okullarında devamı için kanun çıkarıldı.
Hem cesur hem bilgeydiler. Hem bir, hem birliktiler. Hem birbirlerinden farklı hem ortaktılar. Hem tek başına hem kalabalıktılar. Böyle olduklarını bilmiyorduk. Belki onlar da kendilerini böyle bilmiyorlardı. Çadırlarının yakılmasından iki gün önce onları Gezi Parkı’nda gördüğümde, “ne kadar kendi halinde” çocuklar demiştim. Bu çocukların Türkiye tarihindeki en geniş kapsamlı kendiliğinden hareketi başlatacaklarını hiç düşünmemiştim. Siyasi partilerden en marjinal örgüte, medyasından polisine, belediyesinden yargısına, sendikasından iş dünyasına neredeyse bütün kurum-kuruluşları sallayacak bir etki yaratabilecekleri kimin aklına gelirdi?
Bunlar sonuçta “üç-beş çapulcu” değildi ama, biz çoğu yetişkinin de yıllardır tekrarladığımız “okumaz etmez, kültürsüz, bilgisiz, bilinçsiz, Türkçesiz, geçmişinden habersiz, yol-yordam bilmez, bencil, apolitik, vs.” gençler değiller miydi?
Değillermiş. Bunu hem herşeyden önce kendilerine kanıtladılar hem de cümle aleme gösterdiler. Onların direnişini bırakın anlamayı, algılamakta zorlandık. Onların mizahı karşısında komik durumlara düştük. Onların iletişimi karşısında postacı bile olamadık.
Görüşü, ideolojisi ne olursa olsun, hadiseleri siyaseten yorumlamaya, daha doğrusu kendi bildiği siyaset üzerinden açıklamaya çalışan her kurum, kuruluş, kişi; bu gençlerin ortaya koyduğu “ortaya karışık” talepler ve sokak manzumesi karşısında, son kullanma tarihi geçmiş kaldı. İlerici, solcu, liberal, ulusalcı kesimlerin kimi sözcüleri, eylemlerin motoru gençler üzerinden bir devrim romantizmi devşirirken; muhafazakar, sağcı, Müslüman kimliğin öne çıkan aktörleri, uluslararası bir komplonun piyonları olarak nitelediği gençleri aşağıladı. “Büyük Oyun”da, son sıraya ulaşan piyonun vezire terfi edebileceğini göremedi.
NTV Tarih dergisi, çıktığı günden bu yana ilk kez bir sayısını tamamen özel bir konuya ayırıyor. Bu özel sayı, bu “fevkalade nüsha”, sabit sayfaları ile birlikte Gezi Parkı eylemlerine, onun hatırlattığı ve gündeme taşıdığı tarihteki diğer hadiselere, kavramlara, tartışmalara, analiz ve yorumlara ayrıldı. Amacımız, “yaşarken yazılan tarih”i yaşandığı dönemde yansıtmak ve geleceğe kalacak tarihî malzemeye bir katkı sağlamak.
NTV Tarih olarak bu sayımızı, hadiselerde yaşamını yitirenlere, onların ailelerine, yaralanıp sakat kalanlara, acı çekenlere ve asabı bozulan herkese adıyoruz.
Barış, huzur, kardeşlik içinde, farklılıkların zenginliğiyle yaşayalım.
Taksim’de başlayan eylemler, kısa sürede İstanbul’a ve diğer illere yayılarak kitlesel bir nitelik kazandı. Kimi zaman polisin sert, orantısız müdahaleleri, küçük grupların provokatif eylemleriyle bir iç çatışmaya dönüşen olaylar, her şeye rağmen kendiliğinden hareketin kalabalıkları ve bireyleri ile belgelendi, simgeleşti.
Fotoğraf: Daniel Etter
Alman fotoğrafçı anlatıyor: “Maskesi yoktu ve tamamen biber gazı içindeydi. Birkaç dakika boyunca bayrağı salladı, en sonunda dayanamayıp yere yığıldı. Sonra kalkıp sallamaya devam etti”, Dolmabahçe 1 Haziran gecesi.
Fotoğraf: Osman Önal/Reuters
Gezi Parkı’nda başlayan eylemi sadece Türkiye’ye değil dünyaya duyuran kare. Parktaki çalışmaları protesto eden Ceyda Sungur ya da ünlenen adıyla “kırmızılı kadın”, suratına sıkılan biber gazından değil de, bir rüzgar esintisinden korunuyormuş gibi, 28 Mayıs.
Fotoğraf: Oktay Cayırlı/DHA
Başkomiser Safa Nar, Milas’ta engelli bir eylemciye yardım ediyor.
“Biber gazı cildi güzelleştirir”
Fotoğraf: Halit Bingöllü
Gezi Parkı’ndaki sivil direnişin sembol fotoğrafı, 30 Mayıs.
Fotoğraf: Rıza Özel/Hürriyet
Ankara’daki gösterilerde şık giyimli bir kadın, gaz bombasının üzerinden atlıyor. 31 Mayıs öncesi gaz bombasının başkentteki günlük hayatın bir parçası olacağı kimin aklına gelirdi? 1 Haziran.
“Gel gel, kim olursan ol, gel!”
Fotoğraf: Burak Akbulut/AA
“Kırmızılı kadın”dan birkaç gün sonra “siyah elbiseli kadın” ortaya çıktı ve Taksim’de su sıkan TOMA’nın karşısında durdu. 1 Haziran.
Fotoğraf: Hüseyin Özdemir/Milliyet
Eylemciler İnönü Stadı yıkım çalışmalarında kullanılan bir dozeri, TOMA’ların üzerine sürüyor, 3 Haziran.
Fotoğraf: Hüseyin Özdemir/Milliyet
Beşiktaş’taki çatışmaların aralıksız devam etmesiyle sayısı artan yaralılar, Bezmiâlem Valide Sultan Camii’ne sığındı. Cami birkaç saat içinde revire döndü, 3 Haziran sabaha karşı.
Fotoğraf: Bülent Kılıç/AFP
1 Haziran’da Taksim Meydanı’nı boşaltan polis, 10 gün sonra sabah 8’de meydana müdahale etti. Sapanla polise taş atan “teyze”, 11 Haziran.
Fotoğraf: Kostas Tsironis/AP
Taksim Meydanı’nı 10 gün boyunca kontrol eden eylemciler, AKM’nin çatısına çıkarak binanın ön cep- hesini afiş ve parti bayraklarıyla donatmıştı, 4 Haziran.
“Kahrolsun bazı şeyler”
Fotoğraf: Uğur Can/DHA
Taksim’e müdahale sırasında çekilen fotoğraf, birbirlerinden çok farklı eğilimde eylemcilerin dayanışma ruhunu özetliyor, 11 Haziran.
Fotoğraf: Kemal Aslan
Gaz bulutu arasında kaçmaya çalışan engelli gösterici de, TOMA’nın tazyikli suyundan kurtulamadı, 11 Haziran.
“Sözün bittiği yede tarihî duruş”
Fotoğraf: Engin Irız
Taksim’de bir adam, Erdem Gündüz, AKM’ye baktı. Aynı noktada saatlerce durdu, 17 Haziran.