Etiket: Sayı: 54

  • Tarih değil, politika tekerrür etti

    Tarih değil, politika tekerrür etti

    Siyasi iktidarlar doğaları gereği her şeye siyaset açısından baktıkları için, tarihin tekerrür ettiğine inanır ve toplumları buna inandırmaya çalışır. Ama toplumlar seslerini çıkarırken siyaset yapmıyordur. Onlar arayışlarının siyasi sonuçlarını düşünmez. Tarihi onlar yapar ama yaptıkları tarihin farkında olmazlar. 

    AHMET KUYAŞ
    m vel ut ea adit iriuremNet nim velit luptate minit landrerCat re, C. Egervium milin vivid

    Geçen ay Taksim Gezi Parkı’nda yaşananlar, “ambülansın ardına takılanlar”ı veya bulanık suda balık avlamaya çalışanları, “Ticari; sağa çek!” deyip bir kenara bırakacak olursak,
    iki yorumla karşılandı. Bu yaşananlar, birçok gözlemci tarafından yepyeni, bugüne dek görülmemiş bir şey olarak değerlendirilirken, başkalarınca daha önce yaşanmış bir dizi eylemin, özellikle de 27 Mayıs’ın ve 28 Şubat’ın öncesindeki eylemlerin yeniden sahnelenmesi biçiminde okundu. Yani kimileri “tarihte bir ilk” görürken, kimileri de tarihin tekerrüründen dem vurdu. 

    Bu gözlemcilerin, hem bir Nasrettin Hoca fıkrasında olduğu gibi hepsinin haklı, hem de bir La Fontaine fablinde olduğu gibi hepsinin haksız olduğu söylenebilir. Konunun, olaylara hangi açıdan ve hangi yöntemle bakıldığına göre değişik yorumlara yol açabilecek bir özelliği var. Eğer Gezi Parkı olayına toplumsal açıdan bakılırsa, tümüyle yeni bir olguyla karşılaşıldığını vurgulamak gerekir. Yeni bir nesil, yepyeni bir Türkçeyle ve yepyeni bir mizahla hoşnutsuzluğunu dile getirdi. Dergimizde bu konuda çok daha yetkin olanların kaleminden çıkma yazılar olduğu için, olayın bu boyutu üzerinde fazla durmayacağım. Bir tarihçi olarak söyleyebileceğim tek şey, sürekli değişen bir toplumdan her defasında ancak değişik bir şey beklenebileceğidir. Ama gene de şaşırırız; fakat biliriz: şaşırtmıyorsa, öngörülebiliyorsa nasıl yeni olabilir ki? 

    Gezi Parkı olayına siyaset açısından bakıldığında ise, bir tekrardan söz etmek mümkündür. Sonuç olarak hep bir iktidar vardır, bir de o iktidarın yaptıklarından veya yapmadıklarından rahatsız olan hoşnutsuzlar grubu. Bu hoşnutsuzlar grubunun, mutlaka modern politikanın muhalefet olarak adlandırdığı, yani kendini iktidara aday olarak gören, parti biçiminde örgütlenmiş bir kitle olması gerekmez. Nitekim Ortaçağ ve Yeniçağ’da hoşnutsuzluk- larını isyanlara, ayaklanmalara kadar götüren birçok – Yeniçeriler gibi – çıkar çevresi veya – köylüler gibi – toplumsal sınıf, beğenmedikleri ya da kızdıkları iktidarın yerine geçmeyi yahut iktidara başka birilerini geçirmeyi hayal bile etmemiştir. Belirli bir dizi istekleri vardır ve bunları bazen elde ederler, bazen de edemezler. Dolayısıyla siyaset açısından bir Yeniçeri isyanının diğer bir Yeniçeri isyanından farkı olmadığı gibi, Yeniçeri isyanlarıyla Celâlî İsyanları, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin etkinlikleri ya da 27-28 Nisan hadiseleri de aynı şeydir. Sonuçta da, bazen İstanbul Valisi Gezi Parkı’nı dağıtır, bazen de Mamuretü’l-Aziz Valisi, Sivas Kongresi’ni dağıtamaz. 

    Nim ing enit, venibh et et, con vel ut ilisit la feugue tio consent lut adipis am quismolum vel ut ea adit iriuremNet nim velit luptate minit landrer

    Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta da, Gezi Parkı’nda olanların isyan değil de direniş ya da protesto olmasının herhangi bir farklılık yaratmadığıdır. 27-28 Nisan hadiseleri de bir protestoydu ve polis gücüyle bastırıldı. Sonraki haftalarda Adnan Menderes hükümeti istifa edip erken seçime gidilseydi 27 Mayıs olmayabilir, biz de o dönem yaşanan hadiseleri bugün başka bir biçimde açıklayıp anlatabilirdik. Kaldı ki, 27 Mayıs’ın, 27-28 Nisan hadiselerine karışan üniversiteli gençlerin hepsinin arzu ettiği bir şey olmadığını da iddia edebiliriz. Ama bugünkü iktidar o zamanki üniversitelilerle Millî Birlik Komitesi’ni aynı hamurdan gördüğü için, Gezi Parkı’nı da 27-28 Nisan hadiseleri gibi gördü. Bütün bunlara, son haftalarda medyada görülen, AKP iktidarıyla 1950’lerin ikinci yarısındaki Demokrat Parti iktidarı karşılaştırmalarını eklersek, sanki tarih tekerrür ediyormuş gibi bir hisse kapılmak iyice kolaylaşıyor. 

    Ne var ki tarih hiçbir zaman tekerrür etmez. Zira toplum ve koşullar, hiçbir zaman aynı toplum ve koşullar değildir. Aynı olmayan toplumda ve koşullarda meydana gelen olaylar da hiçbir zaman daha önce görülmüş ve kayda geçirilmiş olayların tekrarı olamazlar. Yani Yeniçeri isyanları bile tarihin bir tekerrürü değildir. Hepsini Yeniçeriler çıkarsa da, nedenleri farklıdır. Nitekim 15. yüzyılın Yeniçerileriyle 18. yüzyılın Yeniçerileri arasında önemli bir toplumsal köken ve işlev farkı vardır. Aynı biçimde, 27 Mayıs’a ve 12 Eylül’e “darbe” deyip geçebiliriz. Ama Milli Birlik Komitesi’yle Milli Güvenlik Konseyi’nin arasında dağlar kadar fark olduğu gibi, 1961 Anayasası’yla 1982 Anayasası arasında da okyanuslar kadar fark vardır. Yani toplumsal aktörler farklı, toplumsal süreçler farklı, fakat bir ana özgü olan mekanik olgu (isyan, darbe) aynıdır. İşte bu yüzden diyebiliriz ki, bütün dillerde tarihin tekerrür ettiğini dile getiren bir deyimin olması gerçekte bir yanılgıdır ve tekerrür eden şey aslında tarih değil, politikadır. 

    m vel ut ea adit iriuremNet nim velit luptate minit landrerCat re, C. Egervium milin vividRilit wisi. Endreet vel ute conse del eu facing endre facinim zzriurerit nibh el.

    İktidar/muhalefet ya da iktidar/ iktidardan şikayetçi olanlar ikilileri, her zaman olagelmiştir. Bu ikililer arasındaki ilişkiler de, değişik biçimler alsalar da, temelde hep aynıdırlar. Buna koşut olarak, “politika” sözcüğünün anlattığı etkinlik alanında da durum hep aynıdır. Politikanın amacı, “polis”in, yani kendini bir devletle taçlandırmış olan toplumun barış içinde yaşamasını sağlamaktır. Modern devletlerin asayişi sağlamakla görevli birimlerine de bu yüzden ad olarak “polis” sözcüğünün çeşitli türevleri verilmiştir. Toplumsal barışın sağ- lanması ise, kimi durumlarda adları hiç değişmeyen, söz gelimi, “şehirli”, “köylü”, “tüccar”, “üretici”, “tüketici” gibi gruplar arasındaki ilişkilerin belli bir dengede tutulması, kimi durumlarda da adları zaman ve mekana göre çok değişen ama konumları hep aynı olan “büyükler ve küçükler”, “güçlüler ve zayıflar”, “zenginler ve yoksullar” arasındaki ilişkilerin belli bir dengede tutulmasıdır. Bu gruplar hep olagelmişlerdir ve aralarındaki ilişki de hep bozulma potansiyeli taşıyan bir gerginlik, bir çıkar çatışmasıdır. 

    Bu işlevsel olarak değişmeyen aktörlerin barış içinde yaşamasını daha iyi sağlama iddiasıyla politika sahnesine çıkan aktörler de hep aynıdırlar. Her toplumun gericisi, muhafazakârı, liberali, reformcusu ve devrimcisi vardır. Tarihsel ve toplumsal dönüşüm sonucunda belki bir dönemin gericisi, zaman makine- sine binip o döneme gelen daha eski bir dönemin gericisine devrimci gibi gözükebilir. Ama her dönemin, kendine özgü koşullarına göre bir gericisi – ya da muhafazakârı, liberali vs. – mutlaka olur. 

    Endreet vel ute conse del eu facing endre facinim zzriurerit nibh el.Hent acidunt in vel ut praessis

    27 Mayıs’a ve 12 Eylül’e “darbe” deyip geçebiliriz. Ama Milli Birlik Komitesi’yle Milli Güvenlik Konseyi arasında dağlar kadar fark olduğu gibi, 1961 ile 1982 Anayasaları arasında da okyanuslar kadar fark vardır.

    Demek oluyor ki, siyaset açısından bakılırsa, yalnız Gezi Parkı değil, her olay, her gelişme bir tekrar olarak görülebilir. Nitekim iktidarlar da, doğaları gereği, her şeye siyaset açısından baktıkları için, tarihin tekerrür ettiğine inanırlar ve toplumları buna inandırmaya çalışırlar. Geçmişteki her olayın, her gelişmenin siyasal bir sonucu olduğu için de, eğer benzetmelerini iyi seçmişlerse, haklı gibi görünebilirler. Ama toplumlar seslerini çıkarırlarken siyaset yapmıyorlardır. Onlar seslerini belli, somut konularda hak ve adalet aradıkları için çıkarırlar ve arayışlarının ne gibi siyasi sonuçlar doğurabileceğini düşünmezler. Tarihi onların yaptıklarına, ama yaptıkları tarihin de farkında olmadıklarına ilişkin meşhur söz, bu yüzden söylenmiştir. 

  • Hiyerarşiye rağmen orta yolu bulan halk

    Hiyerarşiye rağmen orta yolu bulan halk

    Türk halkı tarihte hiyerarşi içinde uyumlu bir tavır almayı bildiği kadar, orta yolu bulma yoluna da gitmiştir. Önderleri izleyen halk kitleleri kadar, uzlaşma yolunda giden halk hareketleri de vardır.

    İSENBİKE TOGAN

    Taksim Gezi Parkı olaylarının başlangıcında, 3 Haziran’da Hürriyet gazetesindeki bir haber ilgi çekici idi. Alman Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı Sigmar Gabriel, Türkiye’de devletin fazla yüce bir anlama sahip olduğunu, Gezi Parkı olaylarında şiddetin “ürkütücü” boyutlara ulaştığını vurguluyordu. Sigmar Gabriel devamla, “Almanya da böyle idi ama iki dünya savaşı yaşayınca devlet değil parlamento ön plana çıktı. Türkiye de 1. Dünya Savaşı’nı yaşadı, ama bunun etkisi devlete Almanya’daki gibi yansımadı. Bunu sizin politikacılarınızın tartışması lazım” diyor ve Almanya’da en yüce makamın cumhurbaşkanlığı değil, özgürce seçilmiş milletvekilliği, siyasette en büyük onurun seçilmiş olmak olduğunu belirtiyordu.

    Gabrel’in söyledikleri düşündürücü- dür. Durum, bizim hiyerarşik yapımızla ilgilidir. Her ne kadar Türkçede hiyerarşi diye bir sözcük yoksa da, sözcüklere sığmayacak kadar çok, farklı farklı hiyerarşilerimiz var. Biz hiyerarşiyi severiz; bir kişi için “yerini doldurmuyor” dediğimiz zaman, onun hiyerarşiye uygun hareket etmediğini belirtmiş oluruz; “albayım, dekanım, başkanım” dediğimiz zaman da hiyerarşide bizden üstün olduğunu düşündüğümüzü belirtmiş oluruz. Devletin böyle yüce bir konumda olması, sosyal yapımızdan kaynaklanmaktadır.

    Vaktiyle bir konferansta Thomas Barfield, “Türkler Araplara benzemez, onlar hiyerarşiyi tanırlar, o yüzden de tarihte bir çok devlet kurabilmişlerdir” demişti. Tabii bu haslet hiyerarşiyi tanımak ve üst kademelere saygı göstererek, itaat etmek şeklinde gösterir kendini. Bazen devlet yücedir, halk ise devletin kararlarına uyar, sesini çıkarmaz diye düşünürüz. Öte yandan şu geçen 30 yıl içinde halkın bir taraftan sesini çıkarmadan yaşamaya devam ettiğini, diğer taraftan aynı zaman içinde yaratıcılık gösterdiğini ve orta yollar geliştirdiğini görüyoruz. Örneğin cenaze kültürümüz, köyden getirilen adetlerle zenginleşti; genç, ihtiyar, kadın erkek bu değişiklikleri benimsedi ve hiçbir çatışmaya girmeden ara yol bulundu. Müzik konusunda da aynı şeyi söylemek mümkün. 1950’li yıllarda Türkçe şarkı, türkü vardı, hafif batı müziği İngilizce idi. Hatta Erol Büyükburç “O little Lucy” diye İngilizce bir şarkı bestelemişti. 70’li yıllarda Ajda Pekkan ile başlayan Türkçe söylemek, daha sonra Sezen Aksu’lar, Tarkan’larla yalnız Türkiye’de değil yurtdışında da dinlenen bir müzik türü oldu. Hatta 1990’larda Özbekistan’da “maşinası var yahşi mi yahşi, sürücüsü var şahsi mi şahsi” şeklinde Mustafa Sandal’ın pop müziği ağızdan ağıza dolaşıyordu. Demek halk hiyerarşi içinde uyumlu bir tavır almayı bildiği kadar, orta yolu bulma yoluna da gitmiştir.

    Bu tavırlar yeni değildir, tarihte de görüyoruz. Ancak bunlara bir üçüncüsünü de eklemek lazımdır. Bu da sabrın sona erdiği, bardağın taştığı demlerde halkın kendi iradesini kullandığını görmemizdir. Biz devleti yüce bir yerde, hatta ulaşılmaz gördüğümüz için, tarihe de o gözle bakarız. Örneğin 681’de Elteriş Kağan’ın İkinci Kadim Türk Devleti’ni sanki yanındaki birkaç kişi ile aniden ortaya çıkarak kurduğunu düşünürüz. Halbuki 679’da, elli seneden beri Çin idaresinde bulunan bölük halkları kendilerine iki kişiyi lider alarak ayaklanmışlar ve 24 vilayetteki halk da kendilerine katılmıştı. Demek ki tarihe bakarken belli bir dönemi sadece hükümdarlar ve kurdukları devletler, yaptıkları savaşlar çerçevesinde anlamak, bize gerçekçi bir resim vermemektedir. Önderlerin arkasından giden halk kitleleri kadar, orta yolu bulmaya çalışan, uzlaşma yolunda giden halk hareketleri de vardır. Türkler göçebe iken, beğenmedikleri durumun içinden sıyrılarak oradan ayrılma yolunu seçerlerdi: Dokuzoğuzların Kadim Türkleri terketmeleri gibi. Biz ise bu terkedişin vuku bulduğu devri, Bilge Kağan sayesinde Kadim Türk Devleti’nin en görkemli devri olduğunu düşünürüz. Aslında hem Dokuzoğuzlar hem de Elteriş öncesinde gördüğümüz gibi, halk kendi iradesini tarihe miras bırakmıştır. Halk tarih boyunca varlığını hissettirmiştir; ancak tarihçiler her zaman o yöne bakmamışlardır.

  • ABD’nin silahlı eylem geçmişi

    ABD’nin silahlı eylem geçmişi

    ABD’li Havadurumu Yeraltı Kuruluşu, Vietnam Savaşı’na son vermek için “savaşı ülkeye getirmeye” karar vermişti. Redford, bu örgütün, geçmişinden kurtulamayan üyesini canlandırıyor. 

    Geçmişin Sırları, bir politik aksiyon sayılabilir. Yönetmen Redford’a eski kuşak Hollywood yıldızlarının eşlik ettiği film, Amerikan sinemasının dramatik vasatlarını aşamıyor belki ama yine de ilginç. 

    Mesela ‘68 gençlik hareketleri denince akla en son gelecek ülkelerden ABD’de bir silahlı sol hareketin faaliyet gösterdiğini öğrenmek ilgi çekici. Çünkü genellikle İtalya’da Kızıl Tugaylar, Almanya’da Baader-Meinhoff (RAF), Türkiye’de THKP-C, Yunanistan’da 17 Kasım gibileri 1970’lerde Avrupa’yı kasıp kavururken, ABD’nin buna barışçıl hippi hareketiyle cevap verdiği sanılır. Oysa Neil Gordon’un romanından uyarlanan film, “sert” eylemlere imza atan ve “şehir gerillası” konseptine dayalı bir örgütün gerçek olaylardan esinlenilen öyküsünü konu alıyor. 

    Film bilindiğini varsayarak anlatmıyor ama, kısaca Weathermen olarak bilinen “Weather Underground Organization” (Havadurumu Yeraltı Kuruluşu), Michigan Üniversitesi’nde kurulan silahlı bir sol örgüt. Bu tuhaf ismi, Bob Dylan’ın bir şarkısında geçen şu dizeden alıyor: “Rüzgarın nereden estiğini bilmek için havadurumu uzmanına ihtiyacınız yok.” Tıpkı Avrupa’daki muadili örgütler gibi, “akademik-demokratik” mücadele veren gençlik hareketi içinden evriliyor. Üyeleri, Demokratik Toplum İsteyen Öğrenciler adında yasal bir derneğin içindeyken önce (bizdeki Dev-Genç’i akla getiren) Devrimci Gençlik Hareketi ismiyle bir fraksiyon olarak ayrılıyor. Sonra da 1969’da, o dizeyle başlayan “bildirge”yle silahlı eylem için yeraltına çekildiklerini ilan ediyorlar. Bildirgelerinde “Amerikan emperyalizmini yıkmak”, “sınıfsız toplum”, “komünizm” gibi hedeflerden bahsedilse de, kuruluş amaçları Vietnam Savaşı’na son vermek. Barışçıl öğrenci eylemleriyle, kampüs protestolarıyla bunu başaramayacaklarını anlayınca, geriye bir tek yol kaldığı fikrine kapılıyorlar: Savaşı ABD topraklarına taşımak! Sonra gelsin bombalamalar, adam kaçırmalar, banka soygunları ve ölümler… 

    Film işte bu örgütün, bir polisin ölümüyle sonuçlanan soygun girişimine katıldıkları halde FBI’ın elinden kurtulan üç üyesinden birinin 30 yıl sonra teslim olmaya karar vermesiyle başlıyor. Geçen zaman içinde bambaşka kimliklere, hayatlara, zihniyet dünyalarına savrularak “düzen”e ayak uydurmuş bu üç eski tüfek militanın kendi tarihlerine yönelik özeleştiri ya da savunmaları, bugün duvarlara “kahrolsun bağzı şeyler” yazan ’90 kuşağına biraz fazla idealist gelebilir ama başkaldırının poetikasında çok fazla tanıdık tat bulacakları da kesin. 

    Oyuncuların 30 yıl öncesinin genç militanları olamayacak kadar yaşlı olmaları, filmin politik temasının büyük ölçüde aksiyona feda edilmesi, özellikle “geçmiş muhasebesi” diyaloglarında karakterlerin birbirleriyle değil seyirciyle konuşmaları gibi kusurları bağışlanırsa, bu filmi görmek vakit kaybı değil.

    Dila Balcı

  • İstanbul’un kentsel düşüşü

    İstanbul’un kentsel düşüşü

    İstanbul’da yeşil örtüyü ve boşluklu dokuyu konuşmalıyız. Sorun elbette ağaç kesmekten ötede, rant gediklerinin cazibesine direnme, nefsine hakim olmakla ilgili.

    Yeşil, hemen hiçbir dönemde İstanbul’un ayırdedici göstergesi olmamış. İstanbul, eski haritalarda, yerleşmeleri arasında boşlukları olan çıplak bir kent. 

    İstanbul’da, yakın zamana dek nüfusun çoğunluğu Yeşilköy, Pendik, Sarıyer arasında kalan üçgende yaşıyordu. Geç dönem Osmanlı sayımlarında “Dersaadet Mülhakatı” denen bu yerleşme sistemi, 1960’lara kadar tarihî kenti kuşatan boşluklu bir doku oluşturuyordu. Yapılaşmanın en büyük bölümü hep bu üçgen içinde kaldı ve bu üçgen içerisindeki yeşil örtü ortadan kalkarken, boşluklu yerleşme dokusu da belirsizleşti. 

    Boşluklu dokunun ortadan kalkması kent algısını değiştirirken yerel kimlikleri de belirsizleştirdi. Sözgelimi “Kızıltoprak nerede biter, Feneryolu nerede başlar” sorusunu yanıtlamak için eskiyi bilmek gerekir. Geçmişin izleri pek az kentte İstanbul’daki kadar kazınmıştır. 

    İstanbul kentleşme süreci, 1945’ten sonra iyi yönetilebilmiş olsaydı boşluklu yapı kısmen korunabilirdi. 1958 devalüasyonu ertesinde müstakil konutlar apartmanlaşırken sanayi bölgeleri çeperinde beliren gecekondulaşma, 1973’te Boğaziçi Köprüsü’yle Anadolu yakasına sıçradı. Düzenli konutla gecekondunun, toplu taşımacılıkla dolmuşun, kayıtlı perakende ticaretle, işportanın yanyana bulunduğu ikili bir kent yapısı şekillendi. 1980’lerde toplu taşıma ve altyapı yatırımları arttı. Ne yazık ki imar afları ve ürkek toplu konut desantralizasyonu nedeniyle yenilikler sınırlı etki yaptı. 

    2001 krizinden sonra istikrarlı ekonomi, boşluklu bir kent dokusuna geçiş için fırsatlar sağladı. Düşük enflasyon ortamında toplu konut üretimi kolaylaştı. Desantralize bir kent formuna geçişe elverişli toplu taşıma araçları ve yollarla yeni yerleşme projeleri tamamlanma aşamasına geldi. Bugün, boşluklu bir kent kuruluşunu hayata geçirmek girişimci-kat malikleri pazarlığının ötesine geçen yeni bir vizyon gerektiriyor. 

    Gezi Parkı tartışmasının önemi işte tam da bu noktada. Bu aşamada Gezi Parkı’nda çiçek tarhlarının peyzajından çok, İstanbul’ da yeşil örtüyü ve boşluklu dokuyu konuşmalıyız. Sorun elbette ağaç kesmekten ötede, cazip rant gediklerinin cazibesine direnmek, “pastanın üzerindeki çileklere” hamle etmemek, nefsine hakim olmakla ilgili. Park, bir kamu hizmeti, bir görgü, bir sivil disiplin simgesi. Parkların varlığı, sivil toplumun “yüksek rant gedikleri” içeren kentsel boşlukların ne ölçüde koruyabildiğinin göstergesi. Bu, taşınmaz sektörünü ehlileştirebilmeyi gerektiriyor. Parkın simgesel önemi
    rant makasıyla ters orantılı. Dünyaca en ünlü parklar, üzerindeki rant baskısına direnebilenler. Kent içi boşlukları ve kamu alanlarının korunması konusunda parlak bir sicilimiz yok. Bu alanda rehavet, sivil toplum açısından geri getirilmez kayıplara yol açıyor. Çünkü taşınmaz pazarının işleyişinin dışında kalmış ancak kamunun kullanabileceği boşlukların yitirilmesinden sonra kamusal kullanımı olmayacak refüj, şev ve yamaç gibi boşlukların yeşillendirilmesi, yitirilenleri geri getirmiyor. 

    Kitap, kentsel dönüşümü, mimari, edebiyat, basın, hukuk ve tarih alanlarından uzmanlaşmış 15 yazarın ve Nar Photos kolektifinin gözünden sunuyor.

    Murat Güvenç

  • Tarih direnişlerini unutmadı!

    Tarih direnişlerini unutmadı!

    Ölümü göze alarak işgale direnmenin tarihi Anadolu’da yatıyor. Ksanthos’u yüzyıllar arayla Pers ordusu, Büyük İskender ve Brutus işgal etti. Halk hiçbirinde teslim olmadı, her düşüşten sonra yeniden doğdu. Anadolu’da Roma hakimiyetine en son giren bölge burasıydı.

    94-95

    Türkiye’nin Akdeniz kıyısında, Teke Yarımadası’nda konumlanan Likya bölgesindeki Ksanthos, halkının özgürlüklerine olan düşkünlüğü ve işgallere karşı amansız direnişleri ile hatırlanır.

    Eşen Çayı yakınlarında kurulan kent Likya bölgesinin her zaman en büyük yerleşimi olmuştu. Hatta Herodotos kenti Likya ile eş anlamlı gibi kullanmıştı. Kentin ne zaman kurulduğu belli değildir ama Arnos ve Ksanthos isminde iki efsanevi kurucudan bahsedilir. Burası, sanat gelenekleri ve dili ile Akdeniz çevresinden ayrışsa da Likya Birliği denilen ortak idare anlayışı dahilindedir.

    94-95-1

    Kentin kaynaklarda ilk anılışı, Herodotos’un anlattığı korkunç bir olayla ilgilidir. MÖ 540’da Pers generali Harpagos bölgeye bir sefer düzenledi. Ksanthoslular başlangıçta işgalcilerle kent dışında mücadele etti ama sonuçta ağır bir yenilgiye uğradılar. Kalan savaşçılar hızla geri çekildi ve eşlerini, çocuklarını, köle ve mallarını alıp akropolde topladılar. Burada hepsini öldürüp, yaktılar. Ardından Pers ordusuna son bir saldırı gerçekleştirerek adeta ölüme gittiler.

    Ekran-Resmi-2021-03-16-13.34.35
    KSANTHOS
    Yer: Antalya-Muğla Fethiye’ye 46 km uzaklıktaki Kınık köyü yakınlarında
    Dönem: MÖ 7.-MS 7. yüzyıl
    Temel Önemi: Akdeniz’de kendi sanat anlayışını oluşturabilmiş Likya bölgesinin merkezidir. Kentin Roma çağı anıtlarında bile kendi mimari gelenekleri izlenebilmektedir. Likya bölgesinin en iyi korunmuş kenti ve kutsal alanıdır.

    Bu çetin direnişten sonra geriye sadece kuşatma sırasında kentte olmayan 80 Ksanthoslu aile hayatta kaldı. Kent zamanla tekrar genişledi. Ancak iki yüz yıl sonra tehdit bu kez batıdan geldi ve Büyük İskender’in ordusu kenti kuşattı. Grek tarihçi Appianos (öl. 165), kentlilerin teslim olmaktansa bir kez daha ölmeyi tercih ettiğini anlatır.

    Üçüncü kuşatmada, Mısır’a hakim olan Ptolemaioslar MÖ 197’de şehrin önüne geldiler. İstila edilmekten bıkan kent yine direndi. Mısır, savaşarak alamayacağını gördüğü kentin halkıyla bir anlaşma yaptı. Artık yerleşim, Likya tanrılarına adanacaktı. Bu statü Ksanthos’un zarar görmeden özgür kalmasını sağladı.

    Sonraki 150 yıl içinde Roma İmparatorluğu, Akdeniz dünyasında hızla yayıldı. Likya, kendini Roma’da Sezar’ın öldürülmesinden sonra ortaya çıkan iktidar kavgasının ortasında buldu. Suikastın öncüsü Brutus, çıkan iç savaşta ordusuna kaynak yaratmak için MÖ 42’de Ksanthos’u kuşattı. Kentin etrafındaki köyler boşaltılıp yakıldı. Halk kent yakınında büyük bir hendek kazıp orada bir savunma hattı oluşturdu. Uzun mücadele sonunda gün batarken Romalıların Ksanthos’a girdiğini gören savaşçılar, ailelerini öldürüp evlerini ateşe verdi.

    Brutus’un kuşatmasında hem yapıları hem de halkı harap olan kent, küllerinden bir kez daha doğdu ve Likya’nın merkezi olarak bağımsızlığını korudu. Saldırıdan yaklaşık 80 sene sonra Likya’da sıkıntılar başladı. İşgallere yok olma pahasına direnen kent, önde gelen ailelerin çekişmesine yenildi. 43’te bölge bir Roma eyaleti haline getirildi. Anadolu’nun en son Roma hakimiyetine giren bölgesi Likya oldu.

    Ksanthos’un yakınlarında bulunan Letoon kutsal bir alandı. Burada Tanrıça Leto ile çocukları Artemis ve Apollon için tapınaklar vardır. Hıristiyanlığın yayılması ile bunlar yerlerini büyük bir kiliseye bıraktı. Kent, Bizans döneminde küçük bir yerleşime dönüştü. Ortaçağ’da ise terk edilip ören yeri haline geldi. Ksanthos’un özgürlüğüne düşkün, teslim olmayı asla kabul etmeyen olağanüstü direniş tarihi, geçmişte olduğu gibi bugün de kenti gezenlerde heyecan yaratır.

    KSANTHOS-LETOON’U EŞSİZ KILAN ÖZELLİKLER

    Likya’nın manevi kuvveti

    1- Likya bölgesinin en önemli ve en büyük kentidir.

    2- Antik Dönem boyunca yer aldığı ve ilişkide bulunduğu bölgeler üzerinde önemli kültürel etkiler yaratmıştır.

    3- 1838’de Batılı seyyahlarca ziyaret edilen Ksanthos’un iyi korunmuş zenginliklerinin bir kısmı 1842’de İngiliz gemiciler tarafından yaklaşık iki ayda British Museum’a nakledilmiş, bu çarpıcı eser ve yazıtlar Likya kültürüne ilgi doğmasına neden olmuştur. 

    4- Mimarisi, sanatı, yazısı ve dili ile yokolmuş bir Anadolu uygarlığının en karakteristik kentidir. Bu nedenle, Likya bölgesi tarihsel sürecinin tüm aşamalarını bünyesinde barındıran ve yansıtan kültürel bir zenginliğe ve bütünlüğe sahiptir. 

    5- Likya Lahdi ve Harpyler Anıtı gibi kule mezarlar, dikilitaşlar, bölgeye özgü lahitlerle Akdeniz dünyasında Antik Dönem ölü gömme geleneğinde eşi bulunmayan anıtlarına sahiptir. Anadolu’nun en son Roma hakimiyetine giren bölgesi Likya oldu. Ksanthos’un yakınlarında bulunan Letoon kutsal bir alandı. Burada Tanrıça Leto ile çocukları Artemis ve Apollon için tapınaklar vardır. Hıristiyanlığın yayılması ile bunlar yerlerini büyük bir 

    6- Günümüze değin tamamıyla çözülememiş olan Anadolu’ya özgü Likya yazısına ait 250 satırdan oluşan en uzun yazıtın ele geçtiği yerleşmedir. 

    7- Temeli Ksanthos’ta, üst yapısı ise British Museum’da bulunan Nereid- ler Anıtı, Antik Dünya’nın yedi harikasından biri olan Halikarnassos Mausoleumu’na esin kaynağı olmuştur. 

    8- Ksanthos’a 4 km mesafedeki yer alan Letoon, Likya Birliği’nin kutsal kenti olmakla birlikte, Leto, Apollon ve Artemis gibi önemli tapınaklarıyla Antik Dünya’da bir benzeri olmayan, Likya dininin, sanatının ve kültürünün yansıtıldığı çok özel bir kenttir. 

    9- Letoon, Ksanthos’la birlikte, gerçekte çok eski bir Anadolu geleneği olan kent-kutsal alan sisteminin Antik Dönem’deki en çarpıcı örneğidir. 

    10- Letoon’da yer alan ve MS 5. yüzyıla tarihlenen kilise, kentin kutsal alan olma özelliğinin Erken Hıristiyanlık Dönemi’ne taşındığını gösterir. 

  • Taştan tablete iletişim

    Taştan tablete iletişim

    Yaklaşık 40.000 yıl önce, insan boya maddesi kullanarak bir kayaya izini bıraktı. Böylece, sonraki binyıllarda durmak bir yana, daha da hızlanan bir serüven başladı. 21. yüzyılda akıllı telefonlar ve tabletlerle beraber ilerleyen sosyal medyanın yaygınlığı, yontma taş devri insanının hayal bile edemeyeceği bir gelişmedir. Gezi olaylarıyla uygarlık belleğine elektronik olarak kazınan veriler de bu küresel yaygınlığı gösteriyor.

    Bağlantılar

    Braketlerin tarihi, bir anlamda mesajların tarihidir. Bıraktıkları resimler yoluyla tarih öncesi insanlarla iletişim kurabiliriz. Mezopotamya, Çin ve Mısır uygurlıklarının kurucuları hakkında, kile, tahtaya ve Papiruslara bıraktıkları kalıtlar sayesinde bir çok şey biliyoruz. Orta çağ insanın gündelik hayatı bize kendini parşömende gösteriyor. 15. yüz yılın keşfi olan matbaa sayesinde insanlığın kültürel mirası kayda alınmış durumda. Ama yeni binyılda karşımıza yeni bir teknoloji çıkıyor: gittikçe artan bir hızla ve akıl almaz boyutlarda veriyi depolama becerisine sahip elektronik arşivleme.

    M.Ö. 40000
    Taş
    Elimizde yontma taş devrinden kalma ilk dayanak kayadır. İnsan değişik boya maddeleri kullanarak taşa izini bıraktı.
    M.Ö. 3200
    Kil

    Yazının ilk örnekleri Mezopotamya bölgesinde bulunmuştur. İnsanlar o zamanlarda nemli kil tabletlere çiviyle yazı yazarlardı.
    M.Ö. 3000
    Papirüs

    Antik Mısırın en önemli icatlarından biri olan ve papirüs bitkisinin posasından yapılan Papirüs, hızla bütün dünyaya yayıldı.
    M.Ö. 1500
    Parşömen

    İnek derisinin özel bir yöntemle işlenmesiyle üretilen parşömen yavaş yavaş papirüsün yerini aldı.

    Sosyal medyanın direnişteki rolü

    Occupy Wall Street’ten Arap Baharı’na, sosyal medya son yıllardaki en büyük politik gösterilerin merkezinde. Bu gidişata katılan Türkiye’deki Gezi Parkı protestolarının Twitter’daki yansiması, New York Universitesi Sosyal Medya ve Siyasi Katılım (SMaPP) laboratuvarının yaptığı araştırmayla bize sosyal medyanın halk eylemlerine sağladığı katkıyı gösteriyor.

    31 Mayıs Cuma günü saat 16:00’dan sonraki ilk 24 saatte protestolarla ilgili en az 2 milyon hashtag gönderildi.

    Twitter gün boyu hareketliydi. Geceyarısından sonra bile dakikada 3.000’den fazla tweet atıldı.

    Tweetlerin yaklaşik % 90’ı Türkiye’den, % 50’si Istanbul’dan geldi. Mısır devriminde ise sadece % 30’u ülke icindendi.

    Tweetlerin ortalama % 88’i Türkçe’ydi.

    Merkez medyanın olayları ele almamasına istinaden oluşturulan #BugünTelevizyonlarıKapat hashtagi 50.000’den fazla tweette kullanıldı.

    II. Yüzyıl
    Kağıt

    Çin’de ikinci yüzyılda bile kullanılmasına rağmen Avrupa’da ancak 8. Yüz Yılda gelmiştir. Matbaanın da keşfiyle birlikte kağıt üretimi sanayileşmiştir.
  • Tirandım ama akıllandım Anadolu’da ilk ben ayaklandım

    Tirandım ama akıllandım Anadolu’da ilk ben ayaklandım

    Perslerin dediğini yapan, halkına sırtını dönmüş bir hükümdardım. Sizin miladınızdan 499 sene önce körlüğüm sona erdi ve Anadolu’da bilinen ilk halk ayaklanmasını başlattım. Altı yıl sonunda yenildik ama, İyonya ayaklanması ateşi yakmış, Pers tahakkümü sona ermişti.

    AHMET YEŞİLTEPE

    ktidar hesapları, kişisel ihtiraslar, ikbal arayışları, bitmek bilmez entrikalar… İyonya topraklarının 40 yıllık hastalıkları… İranlıların egemenliği Batı Anadolu’ya ulaştığından beri Hellen kentleri arasında ve kent yönetimlerinin içinde öyle aşinaydık ki bunlara. İtiraf etmeliyim, benim de derdim kendi iktidarım ve ailemin geleceğinden başkası değildi. Hesaplarım kağıt üzerinde doğru sonuçlar veriyordu. Başlangıçta, İyonya’nın görkemli kenti Miletos’un (Aydın’ın Söke İlçesi’ne bağlı Balat köyü yakınlarında yer alır), Karadeniz’in en ücra noktalarına değin koloniler kurmuş Ege’nin ticaret başkentinin tek adamıydım. İktidarımı korumak ve sağlamlaştırmak için Sardeis’te (Manisa’nın Salihli ilçesine bağlı Sart kasabası) oturan İranlı Satrapla, yani işgalcilerin başkomutanı Artaphrenes ile iyi geçinmeye çalışıyordum. İyonya’daki diğer kent devletlerinin tiranları gibi ben de tahakküme boyun eğmiştim. Miletos’ta, kendi halkıma Pers krallarının emirlerini uygulatıyor, önüme getirilen ağır vergi kararnamelerini onaylıyor, yurttaşlarıma zulmedenlerle işbirliği yapıyordum.

    Özüne yabancılaşmış, gelenek ve inançlarına sırtına çevirmiş, atalarının mirasına ihanet edenlerden olmuştum. Kabul ediyorum ki, bunların hepsini kendi ikbalim uğruna yapıyordum. Mevcut durumu meşrulaştırmak için halkıma, “Persler ile ters düşersek topraklarımızdan sürülürüz” diyordum.

    Gün geldi, içinde bulunduğum şuursuz ihanetin körlüğü sona erdi. İşbirliği yaptığım yabancılar kılıçlarını bana çevirdiler ve o anda ummadığım bir şey oldu; yıllarca zulmettiğim halkım bana rağmen benim yanımda toplandı. Vefanın, dayanışmanın gücünü gördüm, halkımla birlikte İranlılara başkaldırdım.

    Ben, Miletoslu Molpagoras oğlu Miletos Tiranı Aristagoras, bu topraklarda mutlak bir egemen karşısında gerçekleşen ilk halk ayaklanmasının önderi, ilk direnişin sembol ismiyim.

    Kardeşlerim, sizin milat saydığınız tarihin tam 499 yıl öncesinde, Pers işgali yüzünden Miletos’un uzun süredir Karadeniz’deki kolonileri ile ilişkileri kısıtlanmış, buğday ticareti yavaşlamış, siyasi etkinliği azalmıştı. Artık geriye fazla seçenek kalmamıştı; ya Perslerin baskısı ve sürekli dayattıkları yeni kurallarla yaşamaya çalışacak ya da her şeyi göze alıp Pers boyunduruğundan kurtulmak için savaşacaktık. Ben ikinciyi seçtim. Miletos halkı ve diğer birçok İyonya yerleşimi de aynı seçimi yaptı.

    Bu süreçte, Miletos’ta tiranlıktan çekildiğimi açıklayıp kentte halk yönetimi kurulmasını teşvik ettim. Bunun üzerine özgürlük hareketinin diğer İyonya kentlerine de yayılması için mücadeleye başladım. Ayaklanma çağrım kuru ot yığınına düşen kıvılcım gibi hızla yayılan sıçramalarla tüm İyonya’yı sardı. Kentlerde yaşayan ve uzun süredir Pers baskısından bunalan İyonya halkı İran yanlısı tiranların yönetimine son verdi. Her tiran benim kadar şanslı değildi!.. Halk, tiranlarını indirip kendi içlerinden önderler seçti, böylece İyonya, Sardeis’te oturan satraba ve onun sahibi, başkent Susa’daki (İran’ın Huzistan eyaletinde yer alır) Pers kralına açıkça başkaldırmış oldu. Yapılacak çok iş vardı. Hemen karşı kıyıya, Yunanistan’a geçtim, Sparta ile Atina’dan askerî yardım talep ettim. Spartalılar sırtlarını dönerken, Sardeis’e yapılacak baskın için Atina’dan ve Euboden gemi ve asker desteği aldım. Miletoslu gönüllü askerlerin de katılımıyla oluşturduğum ordu İyonya’nın bağımsızlık savaşını başlattı. Pers satrabı Artaphrenes’in oturduğu Sardeis’e ani bir saldırı düzenledim, kenti kuşattım, iyi savaştım ama ne yazık ki istediğim sonucu alamadım. Satrap bu gelişme üzerine Pers ordusunu Anadolu’ya çağırdı, ben ise bu defa Karya ve Likya kentlerini özgürlük hareketine davet ettim. Çağrıma onlar kadar Kıbrıslılar da kulak verdi. Perslerin denizlerdeki gücü olan Fenikelilerle uzun süredir çatışan Kıb- rıslılar bizim açtığımız isyan bayrağının altına girdiler. İyonya ayaklanması giderek daha geniş bir coğrafyada Pers işgali ve baskısına karşı büyük bir savaşa dönüştü. Savaş en az iki yıl süreyle karada ve denizde hayli kanlı çatışmalarla devam etti.

    Sonrasında direniş ruhu ilk dönemdeki gücünü kaybetti. Sonradan ayaklanmaya katılan Aiolis kentleri kısa sürede teslim oldular, Kıbrıslılar ise cesurca savaşıp kaybettiler. Yiğitçe yaptığımız savaşlarda ağır yenilgiler aldık. Etrafıma topladığım az sayıdaki askerle bu defa mücadeleyi daha kuzeyde sürdürmek üzere Miletos’tan ayrıldım. Kenti yeni halk önderi Pythagoras’ın yönetimine devrettim ve Trakya sahillerine geçtim. Burada geri dönmek üzere hazırlık yaparken yerli Trak kavimleriyle giriştiğim bir çatışmada hayatımı kaybettim. Ama öyküm burada sona ermedi. Anadolu’daki ilk şanlı direnişin bayraktarlığını yapan kentim Miletos, miladın 492 yıl öncesinde, bir Haziran gecesi İranlılar tarafından kuşatıldı. Kentim kuşatmaya uzun süre dayandı ama sonunda Pers ordusu Miletos’a girdi. İyonya ayaklanmasının başladığı günden itibaren 6 yıl süreyle bağımsız kalan kentimde büyük bir katliam yaşandı, genç kızlar, kadınlar İranlılara kapatma oldu, güzel erkek çocuklar iğdiş edildi, diğer Miletoslular köleleştirildi ve doğudaki kentlerde satıldı. Kentte taş taş üstünde bırakılmadı. Kutsal tapınım alanımız Didyma’da Apollon tapınağı ağır tahribat gördü, birikmiş armağanlardan oluşan hazineler İran askerlerince yağmalandı, rahipler diri diri yakıldı. Miletos’un başına gelenler daha sonra Atinalılar tarafından uzun yıllar boyunca kuşaktan kuşağa anlatıldı. Tragedya yazarı Phrynikhos’un bu korkunç olayı anlatan oyunu Atina’da oynanırken, halk hüngür hüngür ağladı.

    Kuzey Ege ve Marmara çevresinde küçük çaplı kent ayaklanmaları bir süre daha yaşansa da bunlar bastırıldı. Ancak, Persler artık bu coğrafyada uzun süre kalamayacaklarını anladılar. Daha fazla baskı ve şiddet uygulayarak varlıklarını korumaya çalıştılar. Ancak olmadı. Persler iki yıl sonra, bu defa Kıta Yunanistanı’na geçerek Atina ve Sparta’ya saldırdılar. Uzun ve kanlı çatışmaların sonunda Persler ağır yenilgiler alarak Anadolu’nun içlerine doğru çekilmeye başladılar. İyonya ayaklanmasının ruhu Ege halklarında birlik ve beraberlik duygusunu güçlendirmişti. Doğu’nun Batı’ya tahakkümü sona erecekti, İyonya ayaklanması bunun ateşini yakmıştı ve artık geriye dönüş yoktu.

  • Barikattan bulvara devlet estetiği ve ‘çılgın projeler’

    Barikattan bulvara devlet estetiği ve ‘çılgın projeler’

    Haussmann, III. Napoléon’un emriyle Paris’i yeniden inşa etti. III. Reich, buyurgan kent şemasını Berlin’e uyarladı. 1956’dan sonra İstanbul’daki Menderes-Gökay operasyonları, şehrin dokusunu tamamen değiştirdi.

    Barikat sözcüğünün dilimize yerleşmesini anlayabiliyorum da, sosyalist bir şairin onu soyadı seçecek ölçüde yerlileşmesi sevimli görünmüyor bana. III. Napoléon’un Haussmann’ı göreve getirme gerekçelerinin başında, 1848 Devrim girişiminde dar Paris sokaklarına kurulan barikatların payından sıkça sözedilir; bir payı olmuştur, ama “operasyon”un tek nedeni olarak onların yarattığı sorunu görmek karşıtarafı küçümsemek anlamına gelir. 

    Benjamin’in çözümlemeleri, bir uçta Brecht’i, öteki uçta Adorno-Horkheimer ikilisini yer yer düşkırıklığına uğratmış olsa bile, hızını marksist perspektiften alır: Yeni kapitalist düzenin mal dolaşımı politikası, üretim ilişkileri, hisse senetlerinin önem kazanması türünden ana odakları seçerek, cançekişme sürecini kateden imparatorluklarda yüksek burjuvazinin servet değerlendirme çabalarını okumaya yönelir. Fourier’nin, Marx ve Engels’in temel kaynakları arasında yer tuttuğunu görüyoruz. 

    Haussmann, şehri ülkenin ve kıtanın dörtbir yanına bağlayacak yeni garlardan hareket ederek geniş bulvarlar açarken, ürbanistik denklemleri tersyüz eder: Yalnızca yeni konut parametreleri, geniş ve havadar yeşil alanlar ve parklar, alışveriş merkezleri (“pasajlar”) öngörmekle kalmadığı, şehirlinin yaşam pratiğini sağlıklı düzene oturtmak amacıyla yeraltına neredeyse ikinci bir şehir kurduğuna tanık oluyoruz. Sébastopol Bulvarı yukarıdan aşağıya, Saint-Germain Bulvarı yanlamasına katedecektir şehri, Etoile-Concorde- République-Bastille gibi bugün de kan dolaşımının merkezini oluşturan meydanlardan merkezkaç kuvvetiyle dağılacaktır yeni sokaklar. 

    Albert Speer’in Yeni Alman Mimarîsi propaganda kitabına yazdığı tüyler ürpertici giriş yazısı, ona eşlik eden fotoğraf ve maketler, 1941 Almanyası’nda Führer’in paranoyak kalkışımlarını belgelemekle kalmaz: Bir yandan da, Berlin başta, III. Reich’ın gözde kentlerinde (Münih, Nürnberg ve ötesi) dayatılmak istenen buyurgan kent şemasını ve tamamlayıcı unsuru olarak devanası yapıların sembolist boyutunu eleverir. İkili, Berlin’i, bugün kalıntıları görülen Anthaler Bahnhof gibi iki büyük garın temsil ettiği toplardamardan dağılacak bir bütünlük olarak tasarlamış, “şimal-cenup hattı” görkemli bir bulvarla Unter den Linden’i şehrin göbeğinde bir haç çizecek biçimde kesiştirecek bir plandan yola koyulmuşlardı. “Başvekâlet binası” ve “Askerî Hal” yılgı verici estetiğin önde gelen örnekleridir ya, Tiergarten’in düzenlenişinde hiç değilse bir nebze incelik göze çarpar; sokak lambalarını Speer eliyle çizmiştir. 

    Savaş, “çılgın proje”lerin duraklamasına yolaçar. Üç yıl geçmeden, şehir Berlinlilerin üstüne çökecek, şehir ve yapı felsefesiyle III. Reich geniş çapta silinecektir. İşin acısı, ortadan bölünen, 1963-89 arası duvarla ayrılan Berlin’in doğu kesitine bu kez başka bir buyurgan anlayışın biçim vermiş olması — bugün, Alex’ten başlayarak kasvetli kâbusu hâlâ süren bir devlet estetiği. 

    Tanpınar, İstanbul’un 500. fetih yıldönümü yaklaşırken peşpeşe, imar kaygılı yazılar yayımlar. Şimdi okunduğunda acemi, amatör, çocuksu bulunabilir tasa ve önerileri; 1950’lerin başında başka kimin derdiydi, düşünmek gerekir. Edebiyat tarihimizde, şehrin tarihsel gelişim çizgisini onca gerçekçi ve ödünsüz bir üslûpla eleştiren bir imzaya daha rastlıyor muyuz? Bakışını, düşüncelerini Baudelaire’e borçlu olduğunu gösteren paragraflarına döneceğim; önce, “Türk İstanbul”u kurtarmak için, her cümlesinden bu yoldaki inancını yitirdiğini gösteren yazılarında, 

    Menderes-Gökay operasyonlarının başlamasına birkaç yıl kala, gazete sayfalarından saçtığı ünlemler tartılmalı. Orada, yangınların silip süpürdüğü ahşap mimarinin özgünlüğünün yerini dolduran, Beyoğlu’nun pis atmosferinden yayılmış aykırılığa yüklenir, çıkış yolları arar, son kale saydığı Boğaziçi’nin dokusunun da tehdit altında olduğunu vurgular. Sanırım, doğrudan tanığı olacağı 1956 sonrası operasyonlarıyla birlikte bütün umutlarını yitirmiştir. 

    İstanbul’u, şaşkın Bouvard ile Pécuchet’ye, Flaubert’in alıklık ansiklopedisine soyundurduğu güzelim çiftine benzetir Tanpınar: Tek tek bütün “peyzaj”larını yitirişinin karşısında kıvranmaktadır: Nedim’inkinden sonra, şimdi de Yahya Kemal’inki sahnede silinmektedir. 

    İyi ki bugünün “çılgın proje”lerini duymamış, görmemiştir. 

  • Çıktık açık alınla, politikadan geçtik, küresel bir ağ kurduk

    Çıktık açık alınla, politikadan geçtik, küresel bir ağ kurduk

    20. yüzyılda bir seçkinler grubu olarak ortaya çıkan okumuş genç nüfus, 1968’den 1980’e uzanan dönemde ülke siyasetinde özerk bir aktör oldu, 1980 darbesi sonrası depolitize edildi. Son yıllarda artan ve farklı grupları biraraya getiren “değer” merkezli eylemlerin içindekiler, küreselleşmeyi egemen aktörlerden daha iyi kavrıyor.

    HAKAN YÜCEL
    m vel ut ea adit iriuremNet nim velit luptate minit landrerCat re,

    Gezi Parkı eylemleri ile başlayıp ülkeye yayılan toplumsal hareketler, gençlerin yoğun katılımları, etkin aktörleri oldukları “orantısız” zeka ürünü afişler, duvar yazıları, sloganlar, şarkılar ve videolarla biçimlenen bir protesto kültürünün kendisini göstermesi, gençlik ve kuşak olgularını kamuoyu gündemine getirdi. 

    Toplumsal kurgu olan gençlik, çoğulluk içinde okunmalıysa da, gençler arasında kuşak kavramıyla belli düzeyde ortaklaşmalardan söz edilebilir. Kuşağı düşünceleri, duyguları ve yaşam tarzları benzeşen ve unsurları oldukları toplumu etkileyen büyük olaylara benzer tepkiler veren ortak fiziksel, entelektüel ve ahlaki koşullarda yaşayan insanlar topluluğu, yaş grubu olarak ele alıyoruz. Bizde modernleşme sürecinin başlamasıyla birlikte gençlik, devlet için temel önem- deki konuların arasındaki yerini aldı. 19. yüzyılda Batılı terbiye ile geleceğin seçkinleri olarak gençler yetiştirmek hedeflendi. Genç Osmanlılar ve II. Meşruti- yet rejimini kuran Jön Türk hareketi bu koşullarda oluşmuştu. Bu eğitimli gençlik uzun süre bir seçkinler grubu olarak kaldı. Cumhuriyet ilan edildiğinde nüfusun sadece % 10’u okur-yazardı. Yine aynı dönemde üniversite öğrencileri çok küçük bir nüfus oluşturuyorlardı; 285’i kadın olmak üzere 2.629 öğrenci vardı. Hemen hemen tümü kamuda istihdam edilen, “gençlik mit”i ile biçimlendirilen ve çok küçük bir nüfus oluşturan bu eğitimli gençliğin maddi ve ideolojik açıdan siyasi merkezden özerkleşen bir toplumsal aktör oluşturduğunu söylemek güç. Zaten Cumhuriyet’in ilk onyıllarındaki öğrenci olayları da genellikle yabancı şirketlere karşı “milliyetçi” gösterilerden ibaretti. 1950’lerin sonuna kadar bu durum pek değişmedi. Ancak Levent Cantek’in deyimiyle Cumhuriyet’in ilk özgün popüler kültürü olan ve 1940’lı yılların ikinci yarısındaki “buluğ çağı”nda başlayan Bobstil kültürü, gençlerin Batı etkisiyle oluşan hazcı özellikte bir kültürle özerkleşmeye başlamasının işareti olarak görülebilir. 1950’li hatta 1960’lı yıllara hakim olan saç stili, kılık-kıyafet tarzı, davranış kodları, İngilizceyle karışık kendine özgü bir argo ile biçimlenen bu gençlik kültürü bir tehdit olarak görülüp hem ilerici hem de muhafazakar seçkinler tarafından kıyasıya eleştirilmişti. 

    1950’lerden başlayarak kentlileşen, eğitime ulaşan, nüfusu çeşitlenen ve gelişen Türkiye’de 1960’larda eğitimli gençlik kendi yaş grubu içinde hâlâ küçük bir kesimse de, artık önemli ve heterojen bir nüfus oluşturmaya başlamıştı. 1968’de nüfusun % 6.5’i, yani 146.299 kişi artık üniversite öğrencisiydi. Bu koşullarda eğitim doğrudan kamuda istihdama yol açmıyor ve seçkinlik oluşturmuyordu. 

    Türkiye 68’inin ve onun oluşturduğu gençlik kültürünün, Batılı örnek- lerden etkilenmiş olsa da, kendine özgü nitelikleri oldukça belirgindi. Siyasi olan, kültürel olana göre daha ağırlıkta bulunduğu gibi, bireysel özgürlük arayışı da antiemperyalizm ve bağımsızlık taleplerinin gölgesinde kalıyordu. Devleti ve toplumu kurtarmayı hedefleyen bir gençlik söz konusuydu. Genelleyici bir açıklamayla, 1978 kuşağını 1968 kuşağının toplumsal tabanının yaygınlaşması olarak görebiliriz. 1960- 1978 yılları arasında yüksek öğretimde okuyan öğrenci sayısının 63 binden 298 bine çıkarak neredeyse beşe katlandığı görülür. 70’li yıllardaki üniversite nüfusu yeni bir toplumsal grup yaratmıştı. 

    1968’den 1980’e uzanan dönemde gençliğin özerkleşen bir toplumsal grup kimliğiyle ülke siyasetine özerk bir aktör olarak ağırlığını koyması, 1980 darbesinin ertesinde gençlik karşıtı ve depolitizasyon hedefli yeni bir politikanın belirmesine yol açtı. Ancak bu depolitazasyon politikası, spor ve kültür alanlarının daha fazla siyasallaşması sonucunu da doğurdu. Toplumsal hareketlerde son derece aktif olan taraftar grubu Çarşı, 1980’lerde kuruldu. Gençliği damgalayan “apolitiklik” ise, çok kez bilinçli olarak geliştirilen ve gençlerin katılımına kapalı ve ahlaki olarak kirlenmiş bir alan kabul edilen “kurumsal siyaset”ten uzak durup, siyasetin başka ortamlarda gerçekleştirilmesini içeren bir tutumdur. Bu nedenle 1990’lardan başlayarak yeni kuşakları anlamak için kültür alanındaki pratikleri önemsemek gerekir. 

    Son haftalardaki toplumsal hareketlerin aktörü olan 1990’lı yıllarda doğan gençleri, – imkan ve kısıtlarıyla – küreselleşme süreci, neoliberal politikaların krizi ve AKP hükümetlerinin özne olmaya çalışan toplumsal aktörlerin özgürlük arayışıyla çelişen otoriter uygulamalarıyla anlamak doğru olacaktır. Birbirinden son derece farklı grupları biraraya getiren gençlik eylemleri, “değer” merkezli Yeni Toplumsal 

    Hareketler’e uygun özellikler gösteriyor. Bu bağlamda bireysel/kolektif “çıkarlar” değil “değerler” ile birleşen Gezi Parkı gençleri iyi bir örnek oluşturmakta. 

    Dominique Reyné’nin yönetiminde yayına hazırlanıp 2011’de basılan ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu yirmi beş ülkeyi kapsayan güncel bir araştırma, bize oldukça ilginç veriler sunuyor. Türkiye’deki gençlerin % 63’ü, “ideal toplum”u kişisel performansın ödüllendirildiği bir toplum değil de zenginlik- lerin hakkaniyetli olarak dağıtıldığı bir toplum olduğunu ifade ederek, yirmi beş ülkenin gençleri arasında toplumsal duyarlılık açısından birinci sırada. Belki de Türkiye gençleri, bazı liderlerin sandığı kadar “maddiyatçı” değiller. 

    Sermayenin küreselleştiği bir dünyada sermayenin etkilerine karşı mücadelenin de küreselleşmesini ve dayanışma ağlarının kurulmasını dış komployla açıklama çabası bize şunu gösteriyor: Küreselleşmenin mağdurları, küreselleşme sürecini egemen aktörlerden daha iyi kavramakta. Gençlerden mi öğrensek? 

    19 MİLYONLUK BİR “ÖTEKİ”: 90 KUŞAĞI

    Kategorize edilemeyenler…

    BEKİR AĞIRDIR

    Bugün Türkiye’de 15-30 yaş arası, teorik tarif ile, gençliğe baktığımızda 19 milyon insan görüyoruz. Batı’daki tarifiyle bilgisayar ekranına doğmuş, daha eğitimli, aynı zamanda aileleri de eğitimli bir kuşak bu. Bunların sadece 2 milyonu Batı’da Y Kuşağı olarak adlandırılan normlara uyuyor ve Türkiye ortalamasını yansıtmıyor. Hâlâ bu ülkede üniversite mezunu 25 yaş üstü kişi oranı % 11. 

    Bizim ıskaladığımız şey, bu topraklardaki farklılar. Artık ezberlerden kurtulmak lazım. Mesela eğitimi, geliri arttıkça insanlar bireyselliğe ve özgürlüğe daha düşkün olurlar, aileye bağlılığı daha az olur gibi şema var. Ancak genel gençlik araştırmasında, “hayata hazırlanmak için en çok şeyi nereden öğrendin” diye sorduğumuzda % 65 “aileden” cevabını veriyor. Bu çocuklar elbette özgürlüklerine düşkün, ama aynı zamanda daha çok geleneklerine bağlılar (…) Son 30 yıldır bu ülkede bütün hayat değişti. Nüfusun yarısı göç etmiş, %52-53’ü metropollerde yaşıyor. Biz ise hala eski kurallarla yeni hayatı yönetmeye ve etkilemeye çalışıyoruz. 

    Şimdi bizim bankacımız, reklamcımız vs. bütün o yeni teorileri kullanıyor. Ama bilgisayarı kapatıp hayat konuşmaya başladığı zaman, eski kavramlardan devam ediyor sanıyor hâlâ. Artık politikanın sadece politika denen particilikten ibaret olmadığı anlaşıldı. O çocuklar yarın da gidip bir partiye üye olmayacaklar. Hep şöyle bir ezberi var Türkiye entelektüellerinin, medyasının: Efendim “Türkiye örgütsüz, tepkisiz, Mısır’da kıymaya zam geliyor, halk sokaklara dökülüyor, bizimkiler hiçbir şey yapmıyor” gibi. Bütün bunların efsane olduğu ortaya çıktı. Gezi’nin buradaki anlamı, “bir dakika abi bütün bu değişimi sadece siyasetten okumayın” olmuştur. Gezi bize dedi ki “bu yeniyi sadece Kürtler, Türkler diye kuramazsınız; Aleviler, Sünniler diye kuramazsınız. Hayat diye bir şey var ve bu hayatın ihtiyaçları ve karakterleri farklı şeyler: kadın meselesi, çevre vs.”. İşin özü budur. 

    Bekir Ağırdır’la yaptığımız söyleşiden derlenmiştir. 

  • Yaratıcı zeka kaba gücü marjinalleştirdi

    Yaratıcı zeka kaba gücü marjinalleştirdi

    Meşrutiyet’ten itibaren 20. yüzyılda otoriteye karşı eleştirinin başlıca sanatsal ifadesi olan mizah, Gezi Parkı eylemleri sırasında özellikle duvar yazıları, çeşitli performanslar ve sanal ortamda geliştirilen uygulama, esprilerle profesyonelleri dahi şaşırtan anonim bir kimlik kazandı.

    LEVENT GÖNENÇ
    m vel ut ea adit iriuremNet nim velit luptate minit landrerCat re, C.

    Hep söylenir “mizah baskı dönemlerinde patlar” diye; doğrudur, tarihte örneği çoktur. Mizah sıkılmış, sıkıştırılmış kitlelerin nefes almasını sağlar zor zamanlarda. Mizah muhalefetin güleryüzlü koçbaşıdır çoğu zaman, topla tüfekle yıkılamayan kaleler mizahın hınzır salvolarıyla -yıkılmasa dahi- sarsılır. Mizah doğası gereği muhalefete bitişiktir; mizah muhalefetten, muhalefet de mizahtan beslenir. Özellikle baskı dönemlerinde mizah, kendisine özgü diliyle söylenmeyenleri söyler, üzeri örtülmek istenenleri açık eder. 

    Hemen Fransız Devrimi’nden bir örnek verelim: 1789 Devrimi öncesinde ve sonrasında elden ele dolaşan mizahi gravürler öylesine etkili olmuştur ki, kral yanlısı yayıncı Jacques-Marie Boyer-Brun bu karikatürleri yapanları hainlikle suçlamıştır. Avrupa’da 18. ve 19. yüzyıllarda yaşanan toplumsal hareketlerde benzer mizahi gravürler, sokaklara dökülen insanların ellerinden eksik olmamıştır. 20. yüzyıl başında, Osmanlı topraklarında da benzer şekilde siyasal iktidar mizahın sivri diline dolanır. 1908’de Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte sokaklarda kitlelerle buluşan “çizgili el bildirileri” II. Abdülhamit döneminin yöneticilerini, hafiyelerini ve jurnalcilerini yerden yere vurur (Bu çizimler için Turgut Çeviker’in derlediği, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Dairesi Başkanlığı Yayınları arasında çıkan İbret Albümü 1908 kitabına bakılabilir). 

    Cumhuriyet döneminde, Türkiye’de sokak hareketlerinin yükseldiği 70’li yıllarda, sağ-sol ekseninde artan siyasal kamplaşmanın etkisiyle slogan dili hakim olur ve tabii sloganlara da semboller eşlik eder. Hatta 70’li yıllardan kalan “afişe çıkmak” bir deyim olarak yerleşir dilimize. Belki bugünkünden biraz farklı bir biçimde ama, mizah da eksik değildir bu dönemin hareketlerinde. 

    O vakitler Türkiye’de mizah dünyası “Gırgırcılar” ve “Dernekçiler” olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Dernekçiler yazısız, evrensel sembollere yaslanan grafik bir anlatım biçimini ve toplumsal konuları öne çıkaran bir anlayışı benimserken, Gırgırcılar daha çok eğlenceli işler üretirler. Bir çok genç karikatürcünün de üye olduğu Karikatürcüler Derneği o yıllarda doğrudan ya da dolaylı biçimde siyasetin içindedir. Örneğin Tan Oral’ın birkaç kez sergilediği ve çeşitli dergilerde yayımlanan “Yürüyenler” serisi afiş, kart, pankart olur. Benzer araçlarla Selçuk Demirel, Emre Senan, Mehmet Sönmez gibi karikatürcülerin çizgileri de hiçbir zaman boş kalmayan sokaklarda yerlerini alırlar. Sonuçta mizah ve karikatür 70’li yıllarda sadece sayfalarda kalmaz, sokaklara taşar. 

    Bu dönemde (aynen bugün Gezi Eylemlerinde olduğu gibi) gençlerin arasından çıkan ve tüm bu birikime katkıda bulunan isimsiz yazar ve çizerler de vardır. Örneğin 1977’de “Hasan Tan ODTÜ’ye Rektör Olamaz” sloganıyla örgütlenen direniş hareketine rengini veren en önemli unsurlardan biri de mizahtır. ODTÜ’de 45 fotoğraf ve 30 karikatürden oluşan “Hasan Tan Olayı” başlıklı bir sergi açılır ve o günlerden bugünlere bu sayfalarda örneklerini bulacağınız imzasız bir karikatür albümü kalır. 

    Bugün Gezi Parkı eylemlerinde de sokakta mizah var. Olayların başından sonuna kadar bir dökümünü yaptığınızda, kendine özgü ve kendiliğinden ortaya çıkıp gelişen bu toplumsal hareketin ortak dilinin büyük ölçüde mizaha dayandığı söylenebilir. Peki neden böyle olmuştur? Nasıl olmuş da toplumun mizah damarı böylesine kabarmıştır? 

    Bunun bir nedeni sokağa sinen mizah geleneği olabilir; ancak bunun ötesinde şunları da not etmemiz yerinde olur: Bu hareket, gençlerin ateşlediği ve sürüklediği, sonrasında her yaştan ve kesimden kitleleri içine alan bir harekettir. 90 Kuşağı diyebileceğimiz bu gençleri besleyen en önemli kanallardan biri ise kuşkusuz sosyal medyadır. Sosyal medya gençlerin söylemi iki şekilde etkiler; birincisi yazılanlar kısa ve vurucu olmalı, ikincisi mesaj en kısa yoldan ve doğrudan verilmelidir. Yoksa uçsuz bucaksız dijital kelimeler okyanusunda okunma şansınız yoktur. Bu ortamda aforizma türü zekice kurgulanmış esprilerin her zaman farkedilme ve yaygınlaşma potansiyeli vardır. İşte sosyal medya ile yetişen, iletişim kuran ve düşünme-yazma faaliyetini esas olarak sanal ortamda geçekleştiren gençler, çok iyi bildikleri bu tekniği sokaklara, sokak hareketinin diline taşımışlardır. Bir başka önemli neden de mizah dergileridir. Apolitik denen kuşağın politik olarak beslendiği en önemli kanallardan biri, son yıllarda yazılı basında muhalefetin sürdürülebildiği mizah dergileridir. 

    Kuşkusuz Gezi eylemleri toplumsal hafızada derin izler bırakacak ve ileride farklı boyutlarıyla, ama en çok da genç beyinlerden süzülüp gelen mizah pırıltılarıyla hatırlanacak.