Etiket: sayı: 35

  • Ağız tadının uluslararası ustaları: Hemşinliler

    Ağız tadının uluslararası ustaları: Hemşinliler

    Doğu Karadeniz’in en yüksek dağı Kaçkarlar’ı mesken tutmuş Hemşinliler geçen yüzyıl başında Rusya, Polonya, İran gibi ülkelere giderek bu ülkelerde pastacılık, fırıncılık, lokantacılık mesleklerini öğrendi. Hemşinliler, bu göçle birlikte bugün Türkiye’de en çok bilinen pastane ve fırınların sahibi oldu. Bir geleneğin ilk izleri… 

    UĞUR BİRYOL*

    Doğu Karadeniz’de yüksek dağların derin vadileri kestiği bir coğrafya olan Çamlıhemşin, Kaçkar Dağları eteklerinde, tarihi Tebriz-Trabzon İpek Yolu’nun önemli bir geçit noktasında kurulan ve son yıllarda da adını dağ ve yayla turizmi ile duyuran bir bölge. Hemşinlilerin çoğu kışlarını gurbette geçirse de bir şekilde yazın mutlaka memleketlerine uğruyorlar. Gurbetçi Hemşinlileri Doğu Karadeniz’de yaşayan insanlardan ayıran en önemli özellikleri, kimlikleri haline gelen pastacılık ve fırıncılık meslekleridir. 

    19. yüzyılın başlarında Rusya, Polonya ve Avrupa’nın bazı kentlerine giderek bu mesleği öğrenmiş olan Hemşinliler, daha sonra Türkiye’ye dönerek hem bu mesleğin yayılmasını sağladılar hem de kendilerine gurbetin kapılarını açan mesleklerini icra ettiler. 

    Tahran’da Şah döneminde varlık gösteren Hemşinlilere ait Cafe Jale Restoran. 

    Hemşinlilerin gurbet yolculuğundaki Rusya şehirlerinin başında liman kenti ve yakın olması sebebiyle Batum geliyor. Varşova, Petrograd, Tallinn, Moskova, Mugilov, Berdiçev, Odessa, Sivastopol, Yalta, Kefe, Ryazan, Kazan, Tiflis, Gence, Rostov, Soçi, Poti gibi kentler de göç edilen yerlerden. Yapılan araştırmalar, bazı ailelerin şu şehirlere gittiğini ortaya koyuyor: “Şabanoğulları-Rostov, Poladoğulları- Berdiçev, Çolakoğulları- Varşova, Moskova, Kiev, Reyhanoğulları- Batum, Yalta, Moskova, Kozizoğulları- Tahran, Veziroğulları- Berdiçev, Ofluoğulları- Moskova, Matiloğulları- Odessa, Bağdasaroğulları- Batum, Hacaloğulları- Tahran, Takoşoğulları- Leningrad, Moskova, Sivastopol, Topçuoğulları- Moskova, Tarakçıoğulları-Yalta.” Yapılan bazı araştırmalar ve benim de kitaptan yola çıkarak tespit ettiğim üzere, 186 aile Rusya’ya göç etmiş. 

    Polonya’da bir Hemşin pastanesi Şerif Efendi’nin sahip olduğu Polonya’nın Suwalki şehrindeki pastanenin 1898 yılına ait fotoğrafı. En üstteki tabelada Şerif Efendi’nin “Şerif Gülab” olarak Lehçe ve Rusça dillerinde yazılmış olan tabelası var. Soldan beşinci sırada Şerif Efendi. Yapı bugün halen Suwalki’nin Mickiewicza Caddesi’nde bulunmaktadır. 

    Yüzyıllık yolculuk 

    Hemşinlileri gurbet yollarına döken esas sebep, ekonomiktir. Hacettepe Üniversitesi Antropoloji bölümünden Erhan Gürsel Ersoy’un hazırladığı Sosyo-Kültürel Değişim Sürecinde Hemşin’de Yaylacılık başlıklı doktora tezinde bu konuyla ilgili şu bilgiler aktarılmış: “Yörede tarıma elverişli arazi darlığı ve ekilen arazilerin dağınıklığı başlıca bir sorundur. Mahalle ve köylerde, küçük arazi sahipliğine bağlı olarak tarımsal üretimde aile işletmesi tipi esastır. Yörede, öteden beri kısıtlı araziler üzerinde mısır, patates, fasulye gibi ürünlere dayalı geçim ekonomisinin kalıntıları günümüzde de sürmekle birlikte çay üretimine ayrılan araziler ve üretim miktarı artmaktadır. Çay yetiştiren ailelerin çoğu kendi arazilerini işletmektedir. Yörede 70’li yıllarda büyük oranda yapılan büyükbaş hayvancılık yetiştiriciliği ise çay üretimine geçişle büyük ölçüde gerilemiştir”. 

    Hemşinlilerin ekonomik sebeplerle başlayan zorunlu gurbeti, onlara hem bir kimlik hem de zenginlik katmıştı. Büyük ve yüksek dağların, hayatı her anlamıyla dışarıya kapadığı bir coğrafyadan, ekmek parası uğruna yapmaya kalkıştıkları yolculuk onları bugünün en bilinen mekânlarının sahibi yaptı. 

    Ama bu o kadar kolay değildi, her şeyin bir bedeli vardı. Gittiler, karınlarını doyuracakları, yatabilecekleri ve elbette para kazanabilecekleri en iyi yer olan fırınlara kendilerini teslim ettiler. Hem anaları yaşlı gözlerle arkalarından bakarken, ‘Oğul, aman aç kalma oralarda, kendine karnını doyuracak bir iş bul’ telkininde bulunmuştu. İşte, bir taraftan henüz doğmamış çocuğunu taşıyan karnı burnundaki eşini, diğer taraftan anasını, babasını, memleketini, toprağının kokusunu ardında bırakarak, buruk bir tatla ayrıldı Hemşinli. Kimi hasretle memleketine döndü, kimi de bir daha göremedi geride bıraktıklarını. 

    Kırım’da Hemşinliler Kırım’daki şehirlerden Aluşta’da 1909’da tarihlenmiş Hemşinlilerin fırınından bir fotoğraf. Ortadaki kişi Reyhanzade Ali Faik, en sağdaki de onun abisi Reyhanzade Muhammed, İsmail Şişman ve muhtemelen Rus kadın müşteri. 

    Anadolu’ya pasta transferi 

    Çamlıhemşin’in eski adıyla Makrevis köyünden (Konaklar)Yunus Tarakçı, pastacılık mesleğine daha önce Rusya’da pastacılık öğrenip, Samsun’a yerleşen amcası Mehmet Ali Tarakçı’nın yanında başlamış. Türkiye’ye pastacılığın iki koldan yayıldığını anlatıyor Tarakçı: “Biri İstanbul’dan gayrimüslimler sayesinde, diğeri Hemşinliler sayesinde Anadolu’ya. Hemşinliler, öğrendikleri pasta türlerini Ruslardan bile güzel yapmaya başlamışlar. Öyle ki Rusların ilgisini çekerek iş sahibi oldular, hatta işveren oldular. 

    Mehmet Ali Tarakçı ve Tevfik Tarakçı pasta ustasıydı, Rusya’da yetişmişlerdi. Biskot, Napolyon Pastası, Yabloşki (Elmalı pay), Biçeyni (Kuru pasta), izdobni (mayalı mamuller), turubuçka (milföy hamuru) artık yapılmadığı gibi yavaş yavaş bu tatların yerini fabrika işi pastalar almaya başladı. Bu işler maharet ister, şimdi o tadı tutturamazlar. Rusya gurbetine çıkanlar elinde değer ihtiva eden bir şeyleri satıp gurbete gitmişlerdir. Kimi zaman pasaportsuz, gemiyle kimi zaman da yaya gidilmiştir. 24 saat çalışmayı göze alarak yollara çıkmışlardır. Çalıştıkları fırınların mamulleri iyi olsun diye gerekirse uyumamışlardır. İşte bu nedenden rekabet edemeyen bazı Rus fırıncılar Hemşinlilerle baş edemeyeceğini anlayıp iflas etmiştir. 

    Bir zamanlar Ankara’da Cinnah Caddesi’nde oldukça ilgi gören pastanelerden Kafe Pastanesi de Hemşinlilerindi. 

    Rusya’da o dönem aristokrat hayatı yaşanıyordu. Hemşinliler daha ziyade burjuva sınıfıyla ilişki kurmuşlar. Önce Rusça öğrenmeye çalışmışlar. Bunun için gazete okumaya dikkat etmişler. Yurtdışındaki gelişmeleri ve Avrupa’yı da Rusya’da çalışırken öğrenmişler. Birçokları resmi görev de almış, memurluk, kooperatifçilik yapmışlar. 

    Bir başka durak: Tahran 

    Bu mesleği uzun yıllar sürdürdükten sonra, yaşlılıktan kendini emekli eden eski pastacılardan Muzaffer Yücel, Tahran’da çalışıp, memlekete dönmüş. Kendi köyünden Tarakçı Ahmet ve Hacal İshak isimli arkadaşları İran’da tanıdık bir konsolos aracılığıyla iş bulmuş, konsolos da parayı İran’a transfer ettirmiş, 1929’da iş sahibi olmuşlar. Avrupalılar İran’a akın edince İran’daki tek pastane olmasını fırsat bilip Ruznovan (Yenigün) pastanesini açmışlar. Aynı köyden Mithat Akay’ın da macerası Tahran’da başlamış. Ama öncesi var. 16 yaşında gurbete İstanbul’a gitmiş, orada Tümensa isimli bir kumaş fabrikasında bir sene çalışmış. Bir sene sonra da, ağabeylerinin yanına, Tahran’a gitmiş. Orada Tahran No isminde bir restoran açmış, arkadaşı Mehmet Yücel’le. Ancak işleri yavaşlamış, 2. Dünya Savaşı zamanında da iyice kaybetmişler her şeylerini, tüm malları orada kalmış. Hal böyle olunca da Ankara’ya dönmek durumunda kalmışlar. 

    Makrevis köyünden Tarakçı ailesinin Yalta’da işlettiği Dilber Pastanesi… 

    Çuvalla manat yakan gurbetçi 

    Hemşinli gurbetçilerin en ilginç kişilerinden biri olan Osman Gülay, Çamlıhemşin’in Makrevis köyünden komşusu İbrahim Gülay’la neredeyse çocuk denilecek bir yaşta Rusya’ya gitmiş. Osman Gülay, çok kısa sürede 30 yaşında, Moskova’da beş fırının sahibi olmuş. Orada Moskova Lisesi’nde tarih öğretmenliği yapan bir kadınla evlenmiş. Sonra Osman’ı sınır dışı etmek istemişler. Beş yıllık evli olsaymış, kurtaracakmış ama ne yazık ki üç yıllık evli olduğundan kurtaramamış durumu. Eşini de yanına alamamış. Yıllar sonra köyden arkadaşı olan Ahmet Altaş, Rusya’ya gidince, Osman’ın karısının yanına uğramış, halini hatırını sormak için. Ama kadının halini görünce çok üzülmüş. 

    Stalin, Osman’ı ve orada pastacılık yapan Hemşinlileri sürgüne göndermek isteyince, orada çalışanların büyük bir bölümü Polonya’ya gitmiş. Osman; giderken ayakkabısının tabanına biraz manat yerleştirmiş, o manatla da bir fırın kurmak için oradaki zengin bir Yahudi’yle anlaşmış. Yahudi iş adamı Osman’a çok yardımcı olmuş. Yahudi işadamının Macaristan’daki makine mühendisi damadından pasta ve fırın malzemesi alan Osman, malzemeyi trene yükleyip Polonya’ya götürmüş. 1930’lara kadar aralarında kendi köyünden arkadaşlarının da olduğu (Abdullah Kuşaksız) 110 kişi ile birlikte çalışmış Polonya’da. Orada 15–20 yıl kaldıktan sonra Hemşin’e dönmüş. Ancak o döndüğünde manat denilen büyük kâğıt paraların bir değeri kalmadığından, o da sinirlenip paraları bir çuvala doldurup yakmış. 

    Polonya’da pastacılığıyla nam salan bir başka isim de Şerif Gülaboğlu. Gülaboğlu’ndan geriye iki şey kalmış: Biri köyünde yaptırdığı ev, biri de Polonya’nın Suwalki şehrinde personeliyle birlikte çektirdiği fotoğraf. Şerif Efendi nüfus kaydına göre 1849’da doğmuş. Şerif Efendi, önceleri birkaç sefer koyun alıp Batum’a götürüp satmış. Bir seferinde de Moskova’ya kaçmış, oradan da Petersburg’a gitmiş. Pastacı çıraklığından sonra Petersburg’da (Leningrad) pastane açmış. Rus çarının sarayına pasta yaparmış, anlatılanlara göre. Moskova’da bir sokağın tamamen sahibi imiş, sonra Şerif Efendi işi ilerletmiş. Polonya’nın Suwalki şehrinde de bir pastane açmış. Pastanenin ismi Konstantinapol Pastanesi. Tarih, 1898. Orada evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş. Bu onun ikinci evliliğiymiş, o nedenle köyüne döndüğünde, ikinci eşine “Kerumli” demişler. Bu tabir genellikle Hemşin’e dışarıdan getirilen gelinler için kullanılırmış. 

    ‘Süper’ açılış Süperstar Ajda Pekkan 70’li yıllarda İzmir’in buluşma noktası ve yine Hemşinlilere ait Sevinç Pastanesi’nin açılışını yaparken… 

    Restorancılığın alamet-i farikası 

    Hemşinliler pastacılıkta olduğu kadar lokantacılık alanında da ilerleme kaydettiler. Bunun en önemli örneklerinden biri Ankara’daki eski Washington restoranlarıydı. 

    1917 Ekim Devrimi’nden sonra İstanbul’a gelen Beyaz Ruslardan biridir George Karpovitch. Ulus’taki ünlü Karpiç lokantasının sahibidir. Lokanta personelinin çoğunluğu ise Hemşinlidir. Hemşinli kadronun içinden iki isim Şinasi Şişmanhasanoğlu ve Hüseyin Şişman, 1950’de Amerika’ya gider, büyükelçilikte dört yıl çalıştıktan sonra, Ankara’ya döner. Dönüşte Playmouth marka bir araba getirirler. Daha sonra bu arabayı sermaye yapıp, Nisan 1955’te İnkılâp Sokak, Yenişehir’de ilk Washington Restoran’ı açarlar. 

    Restoranın isminin Washington olmasına gelince… “Hem o dönem Ankara’da bulunan Amerikalı müşterileri çekmek hem de kendilerince Amerika’ya olan vefa borçlarını ödemek için!” Ancak bir dönem sonra, 1975’te restoranın adı Amerikan ambargosunun ardından “Kristal” olarak değiştirilse de daha sonra tekrar eski ismi kullanılmaya başlanmış. Yıllarca Ankaralılara ve Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne hizmet veren Washington Restoran daha sonra mekân olarak 1962’de Bayındır Sokak’a taşınmış. Washington Restoran’ın konukları arasında Neil Armstrong, Tito, Todor Jivkov, Çavuşesku, Kissinger, Dubçek, Hillary Clinton gibi yabancı simaların yanı sıra İsmet İnönü, Turgut Özal, Süleyman Demirel, Nihat Erim gibi yerli politikacılar da yer almış. 

    Yine İzmir’in fuara bakan Lozan kapısının yanıbaşındaki Lozan Pastanesi ve sahibi Osman Pelit. 

    Anadolu damak tadını buldu 

    Washington Restoran’ın önemi Karpiç Lokantası geleneğini devam ettiriyor olmasından geliyor. Ayrıca pastacılıkla bilinen Hemşinlilerin lokantacılığı da becerebildiğinin önemli bir göstergesi olması bakımından da önemli bir örnek. 

    Hemşinliler’in pastacılıkla tanışma hikâyeleri kısaca böyle. Çok zorlu bir yolculuğun ve meşakkatin ardından varılan yerlerde yaşanan dram, çile ve sıkıntılar, nihayetinde onları kendileriyle özdeşleşecekleri meslekleriyle tanıştırdı. Ve ekmeğin bile zor bulunduğu Anadolu’da ekmeği de pastayı da insanlara taşımayı başardılar. Bugün büyük kentlerdeki pastanelere bakın, büyük bir bölümü Hemşinlidir. Anadolu’nun damak tadını Hemşinlilerin Rusya seferinden sonra bulduğu kesindir desek abartmış olmayız sanırım.

    *Gurbet Pastası, Hemşinliler-Göç ve Pastacılık kitabının yazarı 

  • 27 Mayıs sonrası darbecilerin büyük kampanyası

    27 Mayıs sonrası darbecilerin büyük kampanyası

    Cumhuriyet döneminin 27 Mayıs 1960’taki ilk darbesinden yaklaşık 13,5 ay sonra yeni Anayasa halkoyuna sunulur. Öncesindeki süreçte, devletin tüm olanakları “Evet” kampanyası için kullanılır. Propaganda sürecinde “evet” propagandası serbest ve meşru, “hayır” propagandası ise hukuken serbest, fiilen yasaktır. Oylama sonucu 6.348.191 Evet (% 61,7), 3.934.370 Hayır (% 38.3) oyu çıkar. Kritik bir dönemin kampanya analizi. 

    MEHMET Ö. ALKAN

    Türkiye’nin ilk darbesi 27 Mayıs’ta yaşanmıştı. Yönetime el koyan askerler 38 üyeli Millî Birlik Komitesi’ni (MBK) kurmuş ve TBMM’yi feshetmişti. Aynı gün MBK’nin 13 Numaralı Tebliği ile yeni bir anayasa hazırlanması için bir kurul oluşturuldu. Kurul hem DP’ye muhalefeti hem de orduya ve darbeye en büyük desteği veren İstanbul Üniversitesi’nin öğretim üyelerinden oluşuyordu. 

    İ. Ü. Rektörü Sıddık Sami Onar başkanlığında oluşturulan “Yeni Anayasanın Hazırlanması İçin İlim ve Hukuk Heyeti”, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Hüseyin Nail Kubalı, Ragıp Sarıca, Naci Şensoy, Tarık Zafer Tunaya ve İsmet Giritli’den oluşuyordu. Komisyon ertesi gün 28 Mayıs’ta ilk raporunu yayınlayarak 27 Mayıs darbesini meşrulaştıran bir metin yayınladı. Aslında bu rapor Osmanlı geleneğinde tahttan indirilen padişahlar için şeyhülislamın verdiği dinî ve hukuki açıdan taht değişikliğini meşrulaştıran “hal fetvası”ndan pek de farklı değildi; adeta onun modern bir versiyonuydu. 

    Türkiye 27 Mayıs günü yalnızca ilk darbe ile tanışmamış, darbenin sene-i devriyesinde, yani 27 Mayıs 1961’de, Kurucu Meclis’te kabul edilen anayasa için yapılması öngörülen halk oylaması ile de tanışmıştı. 27 Mayıs darbesinden itibaren başlayan sürecin çok zor geçtiğine kuşku yok. Darbeciler önce 2 Ağustos tarihli bir kanunla orduda tasfiyeye giriştiler. Bu tarihten 25 Ekim’e kadar tasfiye edilen subay sayısı 4.905 olarak verilir. 29 Eylül’de DP kapatılmış, 3 Ekim’de Yüksek Adalet Divanı üyeleri açıklanmış ve 14 Ekim’de Yassıada Duruşmaları başlamıştı. Ertesi gün, 15 Ekim’de daha önce kurulan İlim ve Hukuk Heyeti ilk anayasa tasarısını MBK’ya sunmuştu. 

    Darbeye en büyük desteği üniversitenin vermesine karşın, beklenmedik bir şekilde 27 Ekim’de “147’ler Olayı”yla üniversiteden tasfiyeler yapıldı. Aynı şekilde “Babıali’nin üzerinden geçeceğiz” diyerek basın tehdit edildi. 19 Ekim’de “55’ler Olayı” olarak adlandırılan “2510 sayılı İskân Kanununa ek Kanun” yayınlandı ve Kürt ağaları sürgüne gönderildi. Nihayet 13 Kasım’da “14’ler Olayı” ile MBK kendi içinde tasfiye yaptı ve 14 radikali tasfiye etti. MBK 23 üye ile yeniden kuruldu. 

    İlk mitingi İnönü düzenledi Evet kampanyasının ilk mitingini İsmet İnönü Taksim’de düzenlemişti. 17 Haziran 1960 tarihli Hayat dergisi kapağında 27 Mayıs’tan hemen sonra İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin düzenlediği miting vardı. 

    Kurucu Meclis’in oluşturulması 

    MBK içinden şahinlerin/radikallerin temizlenmesi sonrasında yeni anayasa için çalışmalar hızlandı. MBK 13 Aralık’ta hem “Kurucu Meclis”in kurulması3 hem de “Temsilciler Meclisi Üyelerinin Seçimi” kanunlarını yayınladı. Kanuna göre Kurucu Meclis (KM), Temsilciler Meclisi (TM) ve MBK olarak iki kanattan oluşuyordu. TM illerden gelecek toplam 75 temsilci ile Devlet Başkanı ve MBK tarafından seçilecek temsilciler, Bakanlar Kurulu üyeleri, siyasi parti temsilcileri olarak yalnızca CHP ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, barolar, basın, Eski Muharipler Birliği, esnaf teşekkülleri, gençlik, işçi sendikaları, odalar, öğretmen teşekkülleri, tarım teşekkülleri, üniversite ve yargı organları temsilcilerinden oluşacaktı. Kanunda bu kurumların temsilcilerinin nasıl seçilecekleri ayrıntılı olarak belirtilmişti. TM’de bir de gençlik temsilcisi olacaktı. 

    TM’ye bakıldığında ezici bir çoğunlukla CHP’li veya CHP’ye sempati duyanlardan oluşan bir meclis olduğu dikkati çeker. Kurucu Meclis’e Devlet Başkanı kontenjanından azınlıkları temsilen Rum, Ermeni ve Musevi üç temsilci de seçilmişti. Musevi cemaatini temsilen Erol Dilek, Ermeni cemaatini temsilen Hermine Agavni Kalustyan ve Rum cemaatini temsilen Kaludi Laskari 6 Ocak- 25 Ekim 1961 tarihleri arasında TM’de görev yapmışlardı.

    1961 Anayasası’nın hazırlanması aşamalı bir süreç olarak öngörülmüştü. Önce Kurucu Meclis yasası çıkarılarak TM kurulacaktı. TM açıldıktan sonra içinden bir Anayasa Komisyonu seçilerek anayasa hazırlayacaktı. Hazırlanan anayasa TM genel kuruluna sunulacak, tartışıldıktan sonra MBK’ya gönderilecekti. MBK anayasa taslağında değişiklik yaparsa TM bunu görüşecek, aynen onaylamazsa Uzlaşma Komisyonu kurulması gerekecekti. Uzlaşma için MBK ve TM’den eşit sayıda üyelerden oluşan bir Karma Komisyon kurulması ve maddeler üzerinde çalışarak iki kanadın onayına sunması gerekiyordu. Yeni metin KM’nin ortak toplantısında oylanarak üçte iki çoğunlukla kabul edilince, taslağın devlet başkanı tarafından imzalanıp derhal yayınlanması kararlaştırılmıştı. Anayasanın halk oyuna sunulma tarihi MBK tarafından belirleneceği gibi, genel seçim tarihi ise referandum sonrasında KM birleşik toplantısında kararlaştırılacaktı. 

    ‘Devrimci Anayasa’ya Evet!’


    Anayasaya evet kampanyası için siyasi kurumlardan başka ilçe kaymakamları, muhtarlar ve öğretmenler de görevlendirilmişti. 

    Temsilciler Meclisi ve Anayasa 

    Kurucu Meclis’in oluşturulması sürecinde iki anayasa ön tasarısı ortaya çıkmıştı. Hatta bu tasarılar hazırlanacak olan anayasaya temel teşkil etmesi bakımından birbiriyle yarış haline girmişlerdi. Bu ön tasarılardan ilki, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından, diğeri ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi tarafından hazırlanmıştı. Bunlar kısaca “İstanbul Ön Tasarısı” ve “Ankara Ön Tasarısı” olarak adlandırılmıştı. 

    Kurucu Meclis 6 Ocak 1961 tarihinde toplandı ve 9 Ocak’ta da hem Temsilciler Meclisi Başkanlık Divanı seçimi yapıldı hem de TM Anayasa ve Seçim Komisyonları oluşturuldu. Başkanlığını Turhan Feyzioğlu’nun yaptığı 20 üyeli Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu 10 Ocak itibariyle görevine başladı. Anayasa Komisyonu, anayasa tasarısını hazırlamada, “etüt metni” olarak İstanbul Ön Tasarısını, “yardımcı metin” olarak da Ankara Ön Tasarısını esas kabul etti. Anayasa hazırlanırken en çok tartışılan konu ve kavramlardan biri milliyetçilik ve Türk milliyetçiliği ifadeleriydi. 

    Anayasa hazırlıkları devam ederken, 28 Mart’ta “Anayasanın Halkoyuna Sunulması Hakkında Kanun” da yayınlandı. Böylece ortaya çıkacak metnin nasıl oylanacağı da açıklığa kavuşmuş oldu. Kanuna göre referandum için Yüksek Seçim Kurulu halkoyu için gerekli bütün hazırlıkları yapacak ve bu maksatla lüzumlu araç ve gereçlerin zamanında ulaştırılmasını sağlayacaktı. Ayrıca halkoyu için, iki aynı renkte, birinin üzerinde (EVET), diğerinin üzerinde (HAYIR) kelimeleri bulunan iki çeşit oy pusulası yeteri kadar ve eşit sayıda bastırılacaktı. Zarf ve oy pusulasının, zarf dışından renk ayrılığı belli olamayacak şekilde ve aynı ölçüde hazırlatılması şart koşulmuştu. 

    Referandum için propaganda konusu ise şu maddeyle düzenlenmişti: “Madde 5- Anayasanın halkoyuna sunulmasında; (Siyasi partiler tarafından Anayasa konusunda yapılacak propaganda dahil) seçim öncesi işleri, seçim günü işleri, seçim sonrası işleri, itiraz ve şikayetler, suçlar ve cezalarıyla kovuşturma usul ve şekilleri ve mali konular bakımından seçimlerle ilgili mevzuatın bu kanuna aykırı olmayan hükümleri uygulanır”. 

    Bu arada MBK’nın ısrarıyla yeni anayasa metni 27 Mayıs’ın yıldönümüne yetiştirildi. Darbenin tam sene-i devriyesinde Kurucu Meclis tarafından hazırlanan Anayasa kabul edilmiş ve sonra Resmî Gazete’de halkoyuna sunulmak üzere ilan edilmişti. 

    Ordu-gençlik el ele Gençlik arasından orduya en yakın siyasi çizgiyi izleyen Milli Türk Talebe Birliği idi. İstanbul’da sıkıyönetim komutanı, vali, belediye başkanı ve üniversite temsilcileri “Evet” kampanyasını planlamak üzere bir toplantı yapmışlar, sokaklara binlerce el ilanı ve etiket yapıştırılmıştı. 

    Propaganda süreci 

    Halk oyuna sunulacak anayasa tasarısı yayımlanmış, ancak referandum tarihi henüz tespit edilmemişti. 20 Haziran tarihinde yapılan MBK toplantısında halkoylaması tarihi kesin olarak 9 Temmuz 1961 Pazar günü olarak ilan edildi. Propagandanın başlangıcı da 22 Haziran olarak açıklandı ve partiler o günden itibaren propaganda faaliyetlerine başladılar.

    Propaganda sürecine baktığımızda “evet” propagandasının serbest ve meşru, “hayır” propagandasının hukuken serbest, fiilen yasak olduğu görülür. DP’liler açıktan açığa “hayır” propagandası yapamazlar. Bu nedenle üstü kapalı bir propaganda süreci yürütürler. 

    “Hayır”ın hukuki olarak serbest ancak fiili olarak yasak olduğu bir ortamda veciz ifadeler, şifreli sözcükler ve cümleler günlük hayata dahil olur. Bunlar arasında en meşhur olanlarından bazıları “Hayırda hayır vardır”, “Hayır deyin hayırlı olsun” veya “Hayırlı sabahlar/günler” şeklindeki cümlelerdir. 

    “Hayır” oyu rengi olan kırmızıyı çağrıştırdığı için “demli çay” bir başka propaganda teması haline gelmiştir. Yine “Gözlerimin içine bak ne demek istediğimi anlarsın” da etkili fısıltı sloganlarından biri olacaktır. İçinde “hayır” geçen cümleler günlük konuşmalarda yerini alır. Bu arada muhtarlar, eski DP’liler, ev kadınları hatta bohçacı kadınların ev ev dolaşıp “evet” derseniz, Yassıada’dakileri asarlar” diye propaganda yaptıkları kulaktan kulağa dolaşır.

    Propaganda süreci başladığında bir yandan MBK, Temsilciler Meclisi ile devlet, diğer yandan siyasal partiler propaganda faaliyetlerine başlarlar. Propaganda sürecinde MBK üyeleri Türkiye’deki illeri paylaşarak sabah ve akşam olmak üzere iki kez toplantı yapacaklardır. Temsilciler Meclisi üyeleri de hem kendi illerinde hem de öngörülen yerlerde yeni anayasayı anlatacaklardır. İllerde valilerin başkanlığında kurulan komiteler de esnaf ziyaretleri dahil geziler yaparak bilgilendirme yaparlar. Bütün devlet görevlileri ve olanakları referandum için, daha doğrusu “evet” kampanyası için seferber edilirler. 

    Siyasal partiler ise hem toplantı hem de radyo konuşmalarıyla propaganda sürecine dahil olurlar. CHP ve CKMP zaten baştan itibaren darbeyi desteklemiş oldukları için propaganda dönemi boyunca anayasaya “evet” kampanyası yürütmeleri şaşırtıcı olmamıştır. 

    Bu süreçte 12 Ocak’ta siyasal parti faaliyetlerinin serbest bırakılmasıyla kurulan siyasal partilerden özellikle ikisi propaganda sürecinde dikkati çekmiştir. Bunlardan biri Adalet Partisi (AP) diğeri Yeni Türkiye Partisi (YTP) olmuştur. Her iki parti de kuruluşundan itibaren kapatılan DP’nin siyasal mirasçısı olduğunu ima ederek destek bulmaya çalışmaktadır. 

    Ancak referandum süreci iki partinin birbirinden belirgin şekilde ayrılmasına vesile olur. Referandum sürecinde DP’nin mirasçısı olarak ortaya çıktığını ima eden YTP, umulanın aksine Anayasa için “evet” propagandası yapar. Ve halkı evet oyu vermeye davet eder. AP ise başlangıçta “hayır” demese de “evet” de demeyecektir. Ancak karşılaştığı ağır eleştiriler, hatta ilginç bir şekilde “Adalet Partili komünistler” şeklindeki haberlerin basında yer alması sonrasında, anayasaya yönelik özellikle milliyetçilik ve sosyal devlet konularında eleştirilerini devam ettirmekle birlikte, sonuçta açıkça ve tereddüte yer bırakmayacak bir şekilde anayasaya “evet” demek ve “evet” oyu verilmesi çağrısı yapmak zorunda kalacaktır. 

    Evet seferberliği “Evet” kampanyası için yine yüzlerce değişik afiş yaptırılmış, mitingleri ve çeşitli ajitasyon gösterileri ile özellikle gençliğin seferber edilmesi sağlanmıştı. 

    Gençlik, darbe ve Anayasa 

    Darbeciler, 27 Mayıs’ın ilk saatlerinden itibaren gençlik ve özellikle üniversite gençliği ile çok yakın ve sıkı bir ilişki kurmaya dikkat etmişlerdir. Daha darbenin ertesi günü gençlerden “şehit” kahramanlar yaratmışlar, büyük ve muazzam bir törenle “Hürriyet ve İnkılap Şehitleri” adı altında Anıtkabir’e gömülmelerini sağlamışlardır. Cenaze töreni aslında gençliğin seferber edilmesi ve darbecilere destek sağlanması açısından kullanılmıştı. Bu tarihten itibaren gençler ile olan yakın ilişki devam etmişti. MBK’nın yönlendirmesiyle üniversite öğrencileri ve hocaları 27 Mayıs’ın meşruiyetini anlatmak üzere grup grup köylere dağılmışlar, köylüyü “aydınlatmak” için faaliyetlere girişmişlerdi. Darbeciler bu süreçte özellikle Turan Emeksiz’i kahramanlaştıracaklar, İstanbul ve Adana’da törenlerle beş ayrı büstünü dikeceklerdi. 

    Yeni anayasa hazırlıkları başlayınca gençlikle olan işbirliği yeniden yoğunlaştı. Kurucu Meclis Kanunu’nda Temsilciler Meclisi için bir gençlik temsilcisi olmasına karar verildi ve yer alacak gencin ismini açıkça kanuna yazdılar. Yalnızca “gençlik temsilcisi” seçimle değil, kanun yayınlandığında maddede ilan edilmişti. Kanunda, gençlik temsilcisinin karşısında madde olarak aynen şu ifade vardı: “İ.Ü. Hukuk Fakültesi öğrencisi Hüseyin Onur”. Kısaca kanun yayınlanmadan önce gençlik temsilcisi seçilmiş ve kanuna ismi yazılmıştı. 

    Anayasa hazırlığı süresince gençlik örgütleriyle başta yakın temas devam etti. Bu süreçte öne çıkan bazı gençlik ve öğrenci kurumları göze çarpar. Bunların başında Türkiye Millî Talebe Federasyonu ve Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı gelir. Milli Türk Talebe Birliği kapanmamakla birlikte, DP döneminde hükümetle yakın göründüğü için pek itibar görmemişti. 

    1961 Anayasası’na “evet” kampanyası yürüten kurumların başında Türkiye Millî Talebe Federasyonu (TMTF) geliyordu. TMTF 1948’de İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği ile İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği’nin birleşmesiyle oluşturulan bir federasyondu. TMTF öğrenciler arasında en güçlü örgüt olarak bilinmekteydi. Kuruluşundan itibaren Kemalist ve Cumhuriyetçi bir çizgisi olmuştu. 1950’li DP döneminde bir yandan komünizme telin mitingleri düzenlerken, diğer yandan da DP’nin izlediği dinî ve Atatürkçülüğe karşı politikalara tepki olarak “Ata’ya Saygı” mitingleri yapıyordu. Bir ara 1960 darbe döneminde MTTB ile birleşme girişimleri olsa da gerçekleşmemişti. 

    Darbe döneminde ve anayasa referandumu sürecinde dikkati çeken ve faal olan gençlik örgütlerinden bir diğeri Türkiye Millî Gençlik Teşkilatı’ydı. TMGT’nin kuruluş girişimlerini 1949’da Türkiye Millî Talebe Federasyonu başlatmıştı. O yıl İngiltere’de Dünya Gençlik Örgütleri toplantısına katılmış ve dönüşünde Milli Gençlik Komitesi kurulması kararı alınmıştı. Böylece 1951 yılında Türk Kadınlar Birliği, Yeşilay Gençlik Kolu, Kızılay Gençlik Kolu, Anadolu Oymağı, Milliyetçiler Derneği ve TMTF kendisinden ikişer temsilcinin katılımıyla Milli Gençlik Komitesi olarak kurulmuştu. 1954’te ismini Türkiye Millî Gençlik Teşkilatı olarak değiştirdi. Bu örgüte 1952’de Türk Devrim Ocakları, 1954’te Türkiye Tekstil ve Örme Sanayi İşçileri Sendikaları Konfederasyonu (TEKSİF) ve Avrupa ve Dünya Federasyonu Fikrini Yayma Cemiyeti, 1957’de de Türkiye İzciler Birliği temsilcileri de katıldı. Örgüt 1960 darbesini desteklediği gibi sonrasında MBK ile yakın ilişkiler kurmuş ve adeta bütün öğrenci gençliği temsil eden bir örgüt olarak tanıtılmıştı. 1961 Anayasası’nın propaganda döneminde yoğun bir “evet” kampanyası yürüttüğü görülmektedir. 

    ‘Gençlik yeni anayasa istiyor’ Dönemin aktif gençlik örgütlerinden Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı, referandumda bizzat rol almıştı. “Evet” yazılı etiketler, propagandanın en yaygın aracıydı. 

    TMGT’nin “evet” propagandası 

    Propaganda süresince etkin olan Türkiye Millî Gençlik Teşkilatı hem afişler hazırlayıp asacak hem de afişler için nöbet tutacak, yırtılanların yerlerine yenilerini koyacaktı. Etkinliklerinden biri, arkası zamklı propaganda pusulalarının basımı olmuştu. Değişik renklerde ve üzerlerinde farklı sloganların yazıldığı on binlerce pusula basılmış ve her yere dağıtıldığı gibi başta vitrinler olmak üzere birçok yere yapıştırılmıştı. Hazırlanan pusulalarda anayasanın özelliklerinin yer aldığı –benim tespit edebildiğim ve arşivimde bulunan- 18 değişik slogan göze çarpar: 

    “Âdil Vergi İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Basın Hürriyeti, Üniversite Muhtariyeti ve Egemenlik Kayıtsız Şartız Milletindir Diyen ANAYASAYA EVET” 

    “Çalışma Ve Sözleşme Hürriyeti İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Demokrasi İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Dürüst ve Eşit Seçim İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Grev Hakkı İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Hak Arama Hürriyeti İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Hâkim Teminatı İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Hürriyet İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Kanun Önünde Eşitlik İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Millî, Demokratik, Lâik, Sosyal Bir Hukuk Düzeni İçin Topraksız Çiftçiye Toprak İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Plânlı İktisadi Kalkınma İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Plânlı Sosyal Kültürel Kalkınma İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Sosyal Güvenlik İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Tarafsız Bir idare İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Topraksız Çiftçiye Toprak İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Ücrette Adalet İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Vicdan ve Din Hürriyeti İçin ANAYASAYA EVET” 

    TMTF’nin “evet” propagandası 

    Bu süreçte “evet” propagandası yapan diğer bir kurum da Türkiye Millî Talebe Federasyonu’ydu. Federasyon bir milyondan fazla ve çeşitli renklerde “Anayasaya Evet – Türkiye Millî Talebe Federasyonu” yazan yuvarlak yaka rozetleri bastırmıştı. Bir yandan gençleri örgütlüyor, diğer yandan da hummalı bir “evet” kampanyası yürütüyorlardı. Bu arada basın faaliyetlerini de ihmal etmiyorlardı. Federasyonun 2. başkanı Yalçın Gürsel 18 Haziran 1961’de bir basın toplantısı düzenleyerek şunları söylemişti: 

    “Geçirdiğimiz buhranlı ve haince bir on seneden sonra, inanmış ve ideal sahibi büyük Türk milletinin başardığı 27 Mayıs devrimiyle başlayan demokrasi yolundaki çalışmalar sonunda, geleceğimizi garanti altına alan yeni bir Anayasa hazırlanmış ve halkımızın tasvibine bırakılmıştır. Federasyonumuza bağlı birlik başkanları ile yaptığımız görüşmeler sonucu, Türk yüksek öğretim gençliği yeni Anayasaya “evet” diyecektir. 

    “Anayasamızın ana prensiplerini halka açıklamak için bütün üniversite ve yüksek okullara mensup arkadaşlarımızı vazifeye davet ediyoruz. Federasyonumuz bu yolda çalışmalarına başlamış ve ilk adım olarak pankartlar hazırlanmış bulunmaktadır. 

    (En güzel Evet Anayasaya) 

    (Anayasa bir milletin namusudur) 

    (Anayasa demokrasinin temelidir) 

    (Üniversiteli arkadaş, anayasayı açıklamak senin vazifendir) 

    (Anayasaya Evet diyeceğiz) 

    (Yeni Anayasa haklarımızın ve geleceğimizin teminatıdır) 

    (Yeni Anayasaya inanıyor ve güveniyoruz) 

    “Halk oyunda kabul edileceğine inandığım Anayasamızın millet ve memleketimize hayırlı olmasını temenni ederim”. 

    Türkiye’nin en eski ve dönemin gençlik örgütlerinden bir diğeri, Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) olarak göze çarpar. Üniversite gençliği içinde en fazla üyeye sahip olmakla birlikte DP döneminde hükümetle yakın olmasından dolayı, darbe sonrasında pek itibar görmemiş, yukarıda zikrettiğim diğer iki gençlik örgütü daha fazla öne çıkmış, inisiyatif almıştır. Bununla birlikte basına yansıyan haberlerde MTTB’nin de yeni anayasaya “evet” oyu verilmesi için gayret ettiği propaganda faaliyetlerine katıldığı görülür. Hatta TMTF ile birlikte ortak bir bildiri hazırlayarak desteklerini ifade etmişlerdir. Konu hakkındaki haber şöyledir:

    “Gençlik Anayasaya Beyaz Oy verecek. T.M.T.F ve M.T.T.B. dün birlikte bir bildiri yayınlayarak “Beyaz İhtilalin abidesi, Beyaz Anayasaya, beyaz oy” vereceklerini bildirmişlerdir. Bildiride şöyle denilmektedir: 

    “Yeni Anayasamızın Halk Oyuna sunulacağı bu günlerde her türlü şahsi ve siyasi kırgınlıklarımızı bir yana bırakarak her türlü kötü maksat ve ihtiraslardan sıyrılarak uzun ve zor mücadeleler ortaya koyduğumuz Anayasamıza ‘Evet’ oyu vereceğiz. Bunun haricinde her türlü tavrın menfaatlerimizi haleldar ettiğini kabul edecek ve karşısında olacağız. Millet olarak geleceğimizi ve fertler olarak hürriyetlerimizi, haklarımızı ve bu milli hudutlar içinde mesut hür ve eşit yaşamamızı temin edecek olan Anayasamıza arzuyla, iştiyakla, ittifakla ‘Evet’ diyeceğiz”. 

    Evet kampanyasına katılan bir diğer öğrenci derneği “İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Talebe Cemiyeti”dir. Cemiyet bildirisinde, “Yüksek Öğretmen Okulu öğrencileri olarak halk oyuna sunulacak Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına ‘Evet’ diyeceğiz. Anayasaya inanıyor ve güveniyoruz” açıklaması yapılmıştır.

    “Gençlik ve Partiler ‘Evet’ İçin Çalışıyor” başlıklı haberde izcilerin oto-stopla yurda dağıldığı, anayasa lehinde konuşmalar yaptığı anlatılır.

    Haberler ‘Evet’ten Kampanya için profesörler, öğretmenler, üniversite öğrencileri dolaşıp propaganda yaptılar. Gazeteler yurdun çeşitli yörelerinden “Evet” haberleri yaptılar (altta ve sağda). 

    “Evet” kervanı ve devlet olanakları 

    Propagandanın serbest bırakılmasından itibaren devlet olanaklarının ve memurların “evet” kampanyası için seferber edildiği anlaşılıyor. Meselâ İstanbul’da Sıkıyönetim Komutanı, Vali ve Belediye başkanı Tümgeneral Refik Tulga başkanlığında, Temsilciler Meclisi üyeleri, üniversite öğretim üyeleri ve gençlik temsilcileri “evet” kampanyasını planlamak için bir toplantı yapmışlardı. Ayrıca ilçelerde kaymakamlar, ilk ve ortaokul öğretmenleri, muhtarlar da bu toplantılara katılmışlar ve görevlendirilmişlerdi. 

    Temsilciler Meclisi üyeleri kendi aralarında İstanbul’un ilçelerini paylaşarak “Anayasaya Evet” toplantıları düzenlemeye başlamışlardı. “Evet” kampanyası için civar ilçelerden başka, şehir içinde ve iş yerlerinde de profesörler ve üniversite öğrencileri ile öğretmenler dolaşacaklardı. Şehirdeki büyük fabrika ve işyerleri gezilerek, buralarda çalışanlara yeni Anayasanın özellikleri anlatılmaktaydı. Bu amaçla gidilecek kurum sayısı 196 olarak belirlenmişti. 

    29 Haziran’da ise yine Tulga’nın başkanlığında yapılan toplantıda “1000 veya daha fazla işçi çalıştıran yerlere aralarında Kurucu Meclis üyelerinin de bulunduğu grupların gitmesi kararlaştırılmıştır. Ayrıca bütün okullar, Anayasa kampanyası için ikişer üye seçecektir. Bu üyeler ertesi günü üniversite konferans salonunda bir seminere katılacak ve takip edecekleri yol hakkında profesörlerden izahat alacaklardır” denmektedir. 

    En ilginç kampanyalardan biri de “Evet Kervanı” düzenlenmesiydi. Haberin bu kısmı aşağıdadır: 

    “Dün vilayette yapılan toplantıda Prof. Sulhi Dönmezer’in büyük bir kervan teşkili teklifi de kabul edilmiştir. Anayasa’nın halkoyuna sunulmasından 3-4 gün önce -muhtemelen 6 Temmuz’da- kervan bütün şehri dolaşmağa başlayacak ve bu gezi 3 gün devam edecektir. Kervanın gezi süresi içinde radyolarda yayın yapılacak, halk oyunları gösterilerde bulunacaktır”. 

    Kervandan başka planlanan bir kampanya şekli de, rozet bastırılmasıdır. Renkli ufak rozetlerde “Ben Anayasaya EVET diyorum” ibaresi vardır. Gençlik teşekkülleri de benzer küçük kağıtlar bastıracaktır. Bunlar evlerin kapılarına yapıştırılması için altları zamklı olarak hazırlanmaktadır. Bastırılmakta olan diğer propaganda kağıtlarında da şu ibareler bulunmaktadır. 

    “Hürriyet için Anayasaya EVET” 

    “Planlı iktisadi kalkınma için Anayasaya EVET” 

    “Grev Hakkı için Anayasaya EVET” 

    “Planlı sosyal kültürel kalkınma için Anayasaya EVET” 

    “Sosyal Güvenlik için Anayasaya EVET” 

    “Adil vergi için Anayasaya EVET” 

    “Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti için Anayasaya EVET” 

    “Kanun önünde eşitlik için Anayasaya EVET” 

    Propaganda döneminin son günlerinde üç gün sürecek bir kervan hazırlanır. Kervana 15 araç ve askerî bando eşlik edecektir. Kervan Perşembe günü Anadolu yakası, Cuma günü Beyoğlu ve Cumartesi günü Beyazıt, Aksaray, Taşlıtarla semtlerini dolaşacaktır. Seferber edilen yalnızca sivil memurlar değildir; askerler de “evet” kampanyası için çalıştırılır. Meselâ Harp Akademisi’ne bağlı 50 subay da İstanbul’un dışındaki köylere “evet” propagandası için gitmiştir. Benzer şekilde Türk Devrim Ocakları, yeni anayasanın halkoyuna sunulması öncesinde Açık Hava Tiyatrosu’nda folklor gösterisi tertipler. 

    İlk sonuçlar ve “Hayır”cı iller 

    Nihayet 9 Temmuz günü referandum yapılır. Oylama sonucuna göre katılım oranı %81’dir. %61,7 Evet, %38.3 Hayır oyu çıkmıştır. “Hayır” oyunun “evet” oylarından yüksek çıktığı iller İzmir, Denizli, Aydın, Sakarya, Zonguldak, Bolu, Kütahya, Bursa ve Samsun’dur. 

    Halkoyu sonucuna ilişkin kesin ve resmî rakamlar Yüksek Seçim Kurulu’nun 19 Temmuz 1961 tarih ve 106 sayılı kararıyla yayınlanır. Resmî Gazete’de yayınlanan YSK bildirisine göre oylama sonuçları şöyledir: 

    Seçmen olarak oy kullanması gerekli kişi toplamı 12.735.009 

    Halkoyuna katılanların toplamı: 10.322.169 

    Muteber bulunanların toplamı: 10.282.561 

    Muteber bulunmayanların toplamı: 39.608 

    Evet oyu verenlerin toplamı: 6.348.191 

    Hayır oyu verenlerin toplamı: 3.934.370 

  • TÜRKİYE’NİN KRALİÇELERİ

    TÜRKİYE’NİN KRALİÇELERİ

    Yarışma “Hafî ve balo kıyafetiyle” yapılacak, kraliçe seçilecek güzele tam 500 Türk Lirası mükâfat verilecektir. O sene müracaat eden sekiz genç kızdan Tüccar Halis Bey’in 17 yaşındaki kızı Keriman Halis Hanım yalnız 1932 Türkiye Güzellik Kraliçesi seçilmekle kalmaz, Belçika’nın Spa şehrinde Dünya Güzellik Kraliçesi tacını da takar. Böylece başlar öykü. “Güzellik kanaatimizi Avrupa’ya kabul ettirdik” manşetleri atılır yerli neşriyatta. Türkiye’nin modernleşme atağını dünyaya Türk kadınıyla ispatlamak mevzubahistir. Zamanla güzellik kanaatleri de değişir güzeller de, değişmeyen şey ise güzellerin her devirde revaçta oluşudur. 1920lerin sonunda başlayıp bugüne dek uzanan güzellik yarışmalarının fotoğraflı tarihi. 

    S. Süreyya (Keriman Halis, 1932, başvuru çekimi). 
    CUMHURİYET’İN İLK GÜZELİ Feriha Tevfik, Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesi olduğunda 19 yaşındaydı. Yarışma, 2 Eylül 1929’da Mustafa Kemal’in teşvikiyle Cumhuriyet gazetesi tarafından düzenlenmişti. 
    YENİ KRALİÇE 15 YAŞINDA “Yeni kraliçe Mübeccel Namık Hanım’dır. Kendisi yeşil gözlü, uzun boylu ve çok mütenasip endamlıdır.” Resimli Uyanış dergisinde tanıtılan 1930 güzeli, 15 yaşındadır. 
    KRALİÇE BİR MUALLİM 1931 yarışmasından önce tepkiler yükselmişti. Yeni kraliçe Naşide Saffet Hanım, Dünya Güzellik Yarışması’nda 4. geldi fakat muallim olduğu için hoş karşılanmadı. 
    İLK MAYOLU YARIŞMA 1950 Türkiye Güzeli Güler Arıman’ın, Avrupa müsabakası ilk kez mayo ile düzenlendi. Batı basını 5. seçilen Türk kızının rahat ve modern tavırlarına çok şaşırdı. 
    ‘RESMÎ’ KRALİÇE Keriman Halis’in onur verici zaferini izleyen sene, Nazire Hanım kraliçe oldu. Yarışma 9 Şubat’ta Tokatlayan Oteli’nde yapılmıştı. Jüriye İstanbul Valisi başkanlık ediyordu. 
    VATANİ GÖREV Günseli Başar 1952’de Avrupa Güzeli seçildi. Güzel Sanatlar Lisesi öğrencisiyken hocalarının “Bu vatani bir görevdir” teşvikiyle yarışmaya katılmıştı. 
    UTANGAÇ KRALİÇE 1952 Kainat Güzeli Yarışması’nda ise Gelengül Tayfuroğlu Türkiye’yi temsil etti (en solda). Yürüyüş, duruş gibi eğitimlerin olmadığı o yıllarda kraliçemizin işi zor oldu. 
    EĞİTİM DE ÖNEMLİ Türk Sinemasının efsanelerinden Belgin Doruk (soldan 4.) 1953 yarışmasında birinciliği ortaokul-terk olan tahsili yüzünden kaçırmıştı. 
    ALATURKA KRALİÇE 1960 Türkiye Güzeli Sevim Emre, müzikte alaturkayı sevdiğini söylüyordu. Daha sonra “Kral” lakaplı Orhan Gencebay ile yaşamını birleştirdi. 
    KRALİÇELER BEYAZ PERDEDE Sinema alanında kariyer arayan 1967 güzelleri Muhlis Sabahattin’den uyarlama “Karım Beni Aldatırsa” isimli müzikal film için Moda İskelesi’nde. 
    MURAT’INA ERDİ 1970’lere gelindiğinde yarışmaya basının ilgisi iyice artmıştı. Asuman Tuğberk 1970 Kraliçesi seçildiğinde Hürriyet gazetesinden son model bir Murat 124 kazanmıştı. 
    AVRUPA’YI DEVEYLE GEZDİ Filiz Varol 1971’de ikinci kez Avrupa Güzeli unvanını getirdi ülkeye. Batı basını Türkiye Güzeli’ne yoğun ilgi gösterirken ‘deve’ klişesinden vazgeçememişti. 
    MANKENLER KRALİÇESİ Bahar Erdeniz 1971’de “Mankenler Kraliçesi” seçilmişti. Daha öncesinde İsveç’te de mankenlik yapan Erdeniz bu mesleğin ilk isimlerindendi. 
    HALK GÜZELİ 1988 Güzeli Meltem Hakarar’a o yıl Sovyetler’de Dünya Güzellik Yarışması öncesi yapılan “Cazibe Güzeli” yarışmasında Kraliçe değil, “Halk Güzeli” unvanı verilmişti. 
    SKANDAL KRALİÇE Hülya Avşar 1983’teki yarışmada tacı bir önceki Kâinat Güzeli Karen Baldwin’den almıştı fakat sonradan “Miss” olmadığı anlaşılınca birinciliği geri alındı. 
    TÜRK GİBİ GÜZEL Arzum Onan 1993’te Avrupa Güzeli oldu. Ankaralı bir memur çocuğu olan 19 yaşındaki kraliçe için jüri üyeleri “Türk gibi güzel” demişti. 
  • Hiciv üstadı şahane derbeder: Neyzen Tevfik

    Hiciv üstadı şahane derbeder: Neyzen Tevfik

    Son Osmanlı ve erken Cumhuriyet devrinin ünlü şair ve sanatçısı Neyzen Tevfik, gündelik hayatında yadırganmış, hapishanelerde, hastanelerde, meyhanelerde ve tımarhanelerde hiç yadırganmamış, aksine benimsenmiş bir insandı. Bilinmeyen yönleri ve belgeleriyle… 

    Bu yazımızda Neyzen Tevfik’in iki imzalı kitabını ve birkaç resmini sunacağız sizlere. Pek çok taş plağa kaydedilen eserlerini de bu arada dinleyebilirsiniz. Neyzen, 24 Mart 1879’da Bodrum’da doğmuş. Doğum tarihini bir beyitinde şöyle bildirir: 

    “Tamam bin iki yüz doksan altı sâlinde 

    Kademzen oldu şu hâke o ruh-ı nâlende” 

    Babası Rüşdiye mektebi muallimi Hasan Fehmi Bey, annesi Emine Hanım’dır. Babasının memleketi, Bafra’nın Kolay nahiyesi olduğu için soyadı kanunuyla “Kolaylı” soyadını almışsa da o hep “Neyzen” ya da Neyzen Tevfik olarak anılmıştır. 

    Hasan Fehmi Bey, zamanına göre oldukça açık fikirli, sanat ve musikiden anlayan bir öğretmendi. Bunun etkisi Neyzen Tevfik’te de görülür. Daha çok küçük yaşlarda sap ve kamıştan düdükler yaparak çalar. Kasabaya gelen dervişlerin üflediği neyi duyduğu an bu sese vurulur; o sırada henüz yedi yaşındadır. 

    1892’de babasının tayini dolayısıyla Urla’ya taşınırlar. Bir yıl sonra da bir berber dükkânından gelen ney sesini duyar. Uzun zamandır aradığı bu sese yönelir. Berber Kâzım Efendi ney çalmaktadır. Ona adeta yalvarır ders vermesi için. Kâzım Efendi, babadan izin alındıktan sonra, Tevfik’e ney dersi vermeye başlar. 

    Aşağı yukarı aynı günlerde Neyzen Tevfik ilk sar’a nöbetini geçirir. Aile büyükleri bunu neyin etkileyici sesine bağlayarak onu bu aşkından ayırmaya çalışırlar; bu arada okulu da bırakmak zorunda kalır. Ama nöbetlerin sonu gelmez. Emine Hanım oğlunu tedavi için İstanbul’a götürür. Altı ay dolaşmadıkları hoca, üfürükçü ve doktor kalmaz. Sonunda zamanın ünlü doktoru Musevi Pepo hastalığı kontrol altına alır ve aileye bir de öğüt verir: “Çocuğun ney çalmasına karışmayın. Üstüne fazla düşmeyin, istediğini yapsın”. 

    Neyzen’in başına buyruk yaşamı başlamıştır. Yalnızca neyle yetinmez, saz, tanbura, bağlama, cura çalmayı da öğrenir. Biraz düzelen Tevfik’i babası yatılı olarak İzmir İdadisi’ne verirse de sar’a nöbetleri yeniden başlar ve okulu bırakmak zorunda kalır. Bundan sonraki durak İzmir Mevlevihanesi’dir. Şeyh Nurettin Efendi’nin beğenisini kazanır ve şeyhin kardeşi Neyzenbaşı Cemal Bey’den ders almaya başlar. 

    Mevlevîhane aynı zamanda aydınların da uğrak yeridir. Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Ruhi Baba ve Şair Eşref gibi pek çok isimle burada tanışır. Şair Eşref yalnızca dostu ve hocası olarak kalmayacak, ona hiciv sanatının kapılarını da açacaktır. İlk şiiri bu sıralarda yayımlanır. 30 Nisan 1314 (Miladi 13 Mayıs 1898) tarihli Muktebes dergisinde çıkan bu şiir bir gazeldir. 

    Değişik kaynaklarda farklı tarihler verilse de, 1900 veya biraz öncesinde İstanbul’a gelerek Fatih’te Fethiye Medresesi’ne girer. İlk yıllar çok sıkı çalışır. Başında sarık, dersleri izler. Bu arada şair Mehmet Akif de (Ersoy) arkadaşı olmuştur. Sonra rivayet muhtelif: Birine göre medresenin cübbe, şalvar ve sarığı yerine Mehmet Akif’in verdiği setre pantolonu giydiği için, diğerine göre de oda arkadaşlarının ricasını kıramayarak medrese içinde ney üflediği için medreseden ayrılmak zorunda kalır. 

    Önce Fatih’teki Şekerci Hanı’na, sonra da Çukurçeşme’deki Ali Bey Hanı’na yerleşir. Bu arada babasını tanıyan ve daha sonra şeyhülislâm olan Musa Kâzım Efendi onu kendi derslerine kabul eder. Onun sayesinde Neyzen Tevfik, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci, Şair Şeyh Vasfi gibi edebiyatçılarla tanışır. Bir yandan Mehmet Akif’le olan dostluğu da sürmektedir. Ona ney dersleri verir ve Mehmet Akif de Neyzen’e Arapça, Farsça ve Fransızca çalıştırır. 

    Neyzen imzalı Azâb-ı Mukaddes İhsan Ada tarafından hazırlanan ve 1949’da basılan Azâb-ı Mukaddes. “Aziz dostum Necati Bey’e Neyzen Tevfik” yazılarak imzalanmış. 

    Arkadaş çevresi gittikçe genişlemektedir. İbnülemin Mahmut Kemal, Tevfik Fikret, Uşşakizade Halit Ziya, Ahmet Rasim, Tanburi Cemil, Hacı Arif Bey, Yunus Nadi gibi isimler artık onun dostlarıdır. Yazdığı hicivler yavaş yavaş yönetimi kızdırmaktadır. Önce hakkında saraya jurnaller uçmaya başlar, sonra tutuklanır. Onbeş gün hapis yattıktan sonra çıkar. Ama artık mimlenmiştir ve hafiyeler devamlı peşindedir. 

    Arkadaşlarına zarar vermemek için onlardan uzak durur. Kendini Beyoğlu meyhanelerine atar. Tek tesellisi içkidir. Bu arada Sütlüce Bektaşi Tekkesi’ne devam ederek Şeyh Mümin Baba’dan nasip alır. Ama siyasi baskı iyice artmıştır. O da pek çok Sultan Abdülhamid karşıtı gibi yurtdışına çıkmaya karar verir ve Mısır’a gider; yıl 1903’tür. En yakın arkadaşlarından Şair Eşref de oradadır. 

    Mısır’daki yaşamıyla ilgili değişik kaynaklarda değişik bilgiler verilir ama orada da hicivlerine devam ettiği biliniyor. Abdülhamid ve özellikle Mısır Hidivi üzerine yazdığı hicivler dolayısıyla tutuklanmak istenir. Bundan Kaygusuz Sultan Bektaşi tekkesine sığınarak kurtulur. 

    1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra Mısır’da durmaz ve İstanbul’a döner. Sirkeci rıhtımına ayak bastığında Meşrutiyet ilan edileli henüz 28 gün olmuştur. Önce hürriyetin ilanını büyük sevinçle karşılayan Neyzen Tevfik, İttihat ve Terakki’nin baskılarını arttırması üzerine, onları da hicveder ve yine tutuklanır. 

    1910 yılında Cemile adlı bir hanımla evlenir, Leman adını verdikleri bir kızları olur. Ama bu evlilik çok kısa sürer. Kızı henüz üç aylıkken Cemile Hanım babasının evine döner. Savaş sırasında askere alınır, mehterbaşı olarak askerlik yapar. 1919 yılında ilk kitabı Hiç yayımlanır. 

    Kurtuluş Savaşı bittikten sonra birkaç aylığına Ankara’ya gider. Cumhuriyete ve devrimlere bağlılığını ifade eden, Mustafa Kemal’i yücelten şiirler yazar. Fakat hastalığı ve alkol alışkanlığı nedeniyle sık sık Toptaşı Tımarhanesi’nde, Zeynep Kâmil Hastanesi’nde ve daha sonraları Bakırköy Akıl Hastanesi’nde tedavi görür. Burada onun önce doktoru sonra (tabiri caizse) müridi olan Rahmi Duman, Neyzen Tevfik üzerine şöyle yazmış: “Onu yakinen tanımak mahzariyetine 1932’de erdim. O tarihte, genç bir asistan olarak Bakırköy Akıl Hastahanesindeki 18 numaralı serviste (ehline) açmış olduğu şiir ve felsefe kürsüsünün hevesli ve usanmak, yılmak bilmeyen bir talebesi olmuştum. (Fuzuli) nin şiirlerinin tetkik ve tahliline ömrünün 25 senesini veren (Terzibaşıyan), bu 25 sene için: Ömrümün daima iftiharla anacağım 25 senesidir .. diyor. Benim hayatımda da, 1 Kasım 1932 den 29 Ocak 1953 e kadar –Neyzen’in vefat tarihi- geçen 21 senelik devre, edebi, felsefî varlığımın Neyzen hazinesinden doluşu seneleridir. 

    Neyzen’de herkes kendine göre, kendine uygun bir taraf bulurdu. Bu sebeptendir ki o, hapishanelerde, hastahanelerde, meyhanelerde ve tımarhanelerde hiç yadırganmamış, bütün bu birbirine aykırı yerlerde benimsenmiştir”. 

    Rahmi Duman, Bakırköy Akıl Hastanesi’nin 21. koğuşunun Neyzen’e tahsisini de sağlamıştır. Neyzen bu koğuşa istediği zaman gelir, istediği kadar dinlenir ve istediği zaman da çıkar gider. 

    Neyzen Tevfik’le ilgili bir anıyı, para koleksiyoncularının çoğuna öğretmenlik ve ağabeylik yapan rahmetli M. Bülent Coşkun’dan dinlemiştim: Neyzen Tevfik bir hamamın külhânını mesken edinmiştir. Aynı yerde hırsızlar, yankesiciler, hamallar ve serseriler de kalmaktadır. Sabah işe (!) giderken herkes gücüne göre Neyzen babalarına bir şeyler vermektedir. Bir yankesici yanına yaklaşarak bir kibrit kutusu uzatır. Kutuyu açan Neyzen şaşkınlıkla içindeki iki bite bakar sonra da tevekkülle gömleğinin içine atar. Zaten her gece en az iki kere kalkıp topluca bit kırma ve kaşınma seansları yapmaktadırlar, ha iki bit eksik ha fazla! Fakat o gece Neyzen kaşınmak için uyanmadığını ancak sabah fark eder; hediye edilen bitler vücudundaki diğer bitleri telef etmiştir. ‘Zavallı bana en kıymetli hazinesini vermiş’ der Neyzen Tevfik hikâyesini bitirirken. 

    1930’larda İstanbul Belediyesi’nin bağladığı yardım aylığını saymazsak, hiçbir zaman düzenli bir geliri olmadı Neyzen’in. Şahane derbederimizin yaşamı 28 Ocak 1953’te son buldu. Cenaze namazı Beşiktaş’ta, Sinan Paşa Camii’nde kılınırken mahşeri bir kalabalık onu uğurlamaya geldi. Yalnız cami değil, ana cadde, kahveler, kıraathaneler, yolun karşısındaki Barbaros Bulvarı tıklım tıklımdı. Memurların, müdürlerin, profesörlerin yanında, kılıklarına ellerinden geldiği kadar çeki düzen vermiş sarhoşlar, esrarkeşler ve sokak serserileri hep beraber uğurladılar Neyzen’i ebediyete. Çünkü o kelimenin tam anlamıyla göstermişti onlara baki kalanın bu kubbede hoş bir sada olduğunu. 

    ‘AĞLAMALI BİR HIÇKIRIK’ 

    5 liralık borcu ödeyen Hiç kitabı 

    Neyzen Tevfik’in 1919’da yayımlanan ilk kitabı: Hiç!.. Neyzen Tevfik bir Bektaşiydi, ve “Hiç” Bektaşilerin anahtar kelimelerinden biridir. Şöyle imzalamış “Çok aziz Ayhan Yaşaroğlu’na (matbu: Neyzen’in teranesi)! değilse de: heman heman nefehât diyarından ağlamalı bir hıçkırık Neyzen Tevfik”. 

    Ayhan Yaşaroğlu, Kanaat Kitabevi sahibi Ahmet Halit Yaşaroğlu’nun oğludur. Kendisi de kitapçılıkla uğraşmış, Teşvikiye’de bir kitapçı dükkânı açmıştır. Neyzen Azab-ı Mukaddes’in önsözünde bu kitabı anlatır: “İşgal devrinde Eskişehir’de iken Hiç’i yazmıştım. Bunu üstad Ahmet Halit Bey basmak lûtufkârlığında bulundu. Müteşekkirim. Kaç nüsha basıldı? Bunu sormak cür’etini kabul edemem. Yalnız şunun farkındayım ki, hepsini tanıdığım halde, hiçbir işportacının sergisinde veya bir attar dükkânında kese kâğıdı olarak da görmedim. İşte bu ilk perişannamenin kârından Ahmet Halit Yaşaroğlu, Sirkeci’de Manto denilmekle maruf olan meyhaneciye beş lira olan borcumu verdi. Bana da zannedersem bir miktar kitap vermişti. Onları ise Eskişehir’de Yunanlılar alıp götürdüler”. 

    DÖRTLÜKLER ARASINDA 

    Neyzen Tevfik, Tevfik Fikret ve Mehmet Akif 

    Büyük şair Tevfik Fikret, kendisini şöyle anlatır: 

    “Kimseden ümmîd-i feyzetmem dilenmem perr ü bâl; 

    Kendi cevvim kendi eflâkimde kendim taa’irim. 

    İnhinâ tavk-ı esâretten girandır boynuma; 

    Fikri hür, irfânı hür, vicdânı hür bir şairim.” 

    Neyzen Tevfik’in “kıt’a”sı, aynı düşünceyle yazılmış gibi: 

    “Felsefemdir kitab-ı imânım, 

    Taparım kendi ruhumun sesine. 

    Secde eyler hakikatim her an, 

    Kalbimin âteş-i mukaddesine.” 

    Yine Tevfik Fikret büyük ümitler bağlanan İttihad ve Terakki Fırkası’nın uğrattığı hayal kırıklığı ile şu ünlü şiiri Doksan Beşe Doğru’yu yazmıştı: 

    “Bir devr-i şe’amet: Yine çiğnendi yeminler, 

    Çiğnendi, yazık, milletin ümmîd-i bülendi. 

    Kaanun diye, topraklara sürtüldü cebînler; 

    Kaanun diye, kaanun diye kaanun tepelendi…” 

    Neyzen’in elyazısıyla… 


    ‘Felsefemdir kitab-ı imânım, Taparım kendi ruhumun sesine. Secde eyler hakikatim her an, Kalbimin âteş-i mukaddesine.’ 

    … 

    Neyzen sanki buna yanıt yazmış: 

    “Kim demiş kanun alınmıştır ayaklar altına 

    Böyle bir halin vukuunda hamiyyet çiğnenir. 

    Devleti yolsuz görenler halt eder bir beldede, 

    Kaldırım olmazsa kaanun-ı hükûmet çiğnenir.” 

    Bu kıt’anın altında Neyzen Tevfik’in şöyle bir açıklaması var: “Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın kanuna aykırı bir harekette bulunması üzerine Babanzade İsmail Hakkı ‘Kanun çiğnendi, kanun çiğnendi’ diye bağırmıştır. Bu kıt’a o vesile ile yazılmıştır”. (Azab-ı Mukaddes, s.75) 

    Hürriyet ve İtilâf Fırkası için mi yazılmıştır yoksa, İttihad ve Terakki Fırkası için mi? Yoksa istibdada karşı mı? Ne farkeder ki? Bakın bir beyitinde ne diyor Neyzen: 

    “Türkü yine o türkü sazlarda tel değişti, 

    Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti”. 

    Şimdi de çok sevdiği dostu Mehmet Akif Ersoy’un bir dörtlüğüyle Neyzen’in bir dörtlüğünü yan yana koyalım. Önce Mehmet Akif: 

    “Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! 

    Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? 

    ‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye ta’rif ediyorlar; 

    Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” 

    Ve Neyzen: 

    “Hadisâtı oku her an, o zaman geçti deme; 

    Hâbil’i Kaabil’i sağ belle, basiretle geçin. 

    Asl-ı kaanun-ı tabiatta tagayyür yoktur; 

    Vak’a tebdil-i kıyafetle gelir hergün için.” 

    Böyle bir insandı Neyzen: Mehmet Akif’i de anımsatabilir Tevfik Fikret’i de. Edebiyatımızda bunu yapabilecek başka bir kalem sahibi bulmak sanırım oldukça zordur.