DAİRE-İ UMÛR-I MİLLET Millet İşleri Kurumu, meclis. 1877de açılan ilk Meclis-i Meb’usân’ın, Sultanahmet’teki Adliye binasında toplandığı salonda asılı levha. Bu büyük yazı bir anlamda ulusal egemenliği vurgulayan Türkçe ilk demokrasi tanımlaması idi. Başkanlık kürsüsünün arkasındaydı. Üstünde II. Abdülhamid’in tuğrası, altında “Padişahım çok yaşa!” cümlesi vardı. Meclisin açılış oturumu ise Dolmabahçe Sarayı muayede salonunda yapılmıştı.
DADI Çocuğa doğumundan başlayarak bakıcılık eden, yaşamını ona vakfetmiş yaşlı câriye veya yanaşma dul kadın. Farsça ‘dada’dan galattır.
DAĞLI EŞKİYASI Rumeli’nde, daha ileri boyutta da bütün Balkanlar’da, 18. yüzyıl ikinci yarısından 19. yüzyıl sonlarına kadar yaşanan âyanlık ve derebeyliğe koşut yol kesme, soygun baskın olgusu. Her iki durum merkezî otoritenin zayıflamasının, güvensizliğin, Rusya ve Avusturya ile savaşların getirdiği yeniklik ve yoksulluğun sonucuydu. Bu uzun dönemde, dağlı eşkiyası denen soyguncular giderek arttı. Bunlara savaşlardan sonra başıboş kalan âyan milisleri de katıldı. Sırp ve Bulgar çeteleri köylere ve kasabalara baskınlar düzenledi. Yolcuları soydular öldürdüler. 18. yüzyılın son evresinde Osmanlı paşaları, özellikle Çirmen Mutasarrıfı Ali Paşa, dağlı eşkıyası başbuğlarından Arnavut Deli Hüseyin, Koca Ahmed ve Sertap çetelerini ortadan kaldırdı. Filibe – Edirne yolunu kesen eşkıya, 1797’de Dağlı ve Kırcalı çeteleri sindirildi. Sırp ve Bulgar ayaklanmaları sürecinde çapul ve kalkışmalar Trakya’ya kadar taşındı. Başına buyruk yerli âyanlar da dağlı eşkıyasına karşı milis birlikleri kurmayı yeğlediler. Kırcalıların yaşadığı Deliorman’da, Silistre’de, İbrail’de, Rusçuk ve Tırnova’da, Edirne’ye yakın Vidin’de, Gümülcine ve Serez’de, Edirne, Tekirdağ ve Lüleburgaz’da âyan derebeylerin egemenlikleri başladı. Yılıkoğlu Süleyman, İbrailli Ahmed Ağa, Pazvandoğlu Osman Paşa, Tokatçıklı Süleyman, Serezli İsmail Bey, dağlı eşkıyası sürecinde palazlanan yerel otoritelerdi. Diğer yandan Arnavutluk’ta Tepedelenli Ali, Yunanistan ve Mora’da oğulları Muhtar, Veli ve Salih Paşalar, İşkodra’da Mehmed Paşa-zâdeler, Avlonya’da İbrahim Paşa hâkimiyet kurmuşlardı. II. Mahmud’un bunlara karşı mücadelesi yıllarca sürdü.
Millet İşleri Kurumu 1877’de açılan ilk Meclis-i Mebusan ve başkanlık kürsüsünün arkasında, II. Abdülhamid’in tuğrasının altında “Daire-i Umûr-ı Millet” ( Millet İşleri Kurumu) yazısı vardı.
Bazı kelimeler zamanla kendilerine yüklenen ikincil ve olumsuz anlamlar öne çıktığı ya da insanlar durup dururken o kelimeden utanmaya başladığı için terkedilir ya da artık sadece olumsuz anlamda kullanılmaya başlanır. Bir kelimeden utanılmasına en yakın örnek “hela” sanırım. Ben mesela, tuvalet çağında dünyaya geldim. İnsanlar “hela” yerine daha kibar olduğunu düşündükleri “tuvalet”i kullanmaya başlamışlardı. Çocuğum olursa o da “lavabo” çağında büyüyecek. Belki de yakında “oynamak”, “oyunculuk” kelimeleri de, üzerlerine yüklenen negatif anlamla aktörler tarafından kullanılmaz olacak.
Zaten aktörlük bu konuda mimli. Aklımda yanlış kalmadıysa, bugün Batı dillerinin çoğunda “ikiyüzlü” anlamına gelen kelime eski Yunanca’da aktör anlamına gelirmiş. Bu kelime bilhassa politikacılar için ikiyüzlülüklerini, talkım verip salkım yutmalarını, yalancılıklarını işaret etmek için kullanılmaya başlayınca, aktörler kendilerini tanımlamak için başka bir kelime kullanmaya başlamışlar. İkiyüzlülük “ne zamanın bir işleri” diye düşünecek olursak, hemen her zamanın bir işleri diyebiliriz. En azından Antik Yunan’da var.
Tabii yakın tarihten de esaslı örnekler var. Misâl, özetle “Devlet sağlık hizmeti vermesin, parası olan doktora gitsin, parası olmayan ölsün” diyen para babası, milyarder, fabrikalar sahibi Charles Koch, aynı düşüncenin bayraktarı Hayek’i Amerika’ya çağırıyor, kurduğu enstitünün başına geçsin diye. Ama Hayek, “Yok abi, benim safra kesesi sorunlu, burada Viyana SSK’da tedavi beleş, gelemem” diyor. E milyarder Koch ne yapıyor? Hayır, “Hayekçiğim gel, safra kesenin masrafı benden” demiyor da “Ya sen bir vakitler burada üniversitede ders vermiştin, sigortaya girişin yapılmıştır, oradan yürürüz” diyor.
Daha gerilere gidecek olursak tarihteki ikiyüzlü ahlâksızların piri Titus Oates’i görüyoruz. Titus arkadaş, 17. yüzyıl Londrası’nda önce diplomasını kimse görmediği ve ‘mezun olduğu’ Cambridge’ten bir tane bile sınıf arkadaşı olmadığı hâlde, “üniversite mezunuyum” diye yalan söyleyerek vaazlar vermeye başlıyor ve İngiltere Kilisesi’ne rahip yazılıyor. Sonra hasımlarını altetmek için haklarında seks skandalları uydurup “Bunlar ahlaksız, bunlar böyle, bunlar şöyle” diye ortalığı birbirine katıyor. Katıyor katmasına da, hasımlarını neyle suçluyorsa kendisi on katını yapıyor.
Hırsından gözü dönen Titus, dönemin yıldızı parlayan tarikatı Cizvitlere yanaşıyor. Cizvitler, eğitime büyük önem veren, bugün hâlâ her yerde üniversiteleri olan, hep güleryüzlü ama ketenpereci bir adamlar. Sonra, daha önce bu yollarda beraber yürüdüğü Cizvit tarikatıyla arası bozulan Titus oturuyor sahte belgeler hazırlıyor ve “Cizvitler darbe yapacak” diye yaygaraya başlıyor.
E şimdi o dönem İngiltere’de darbeler dönemi, bir önceki darbenin üzerinden çok zaman geçmemiş, bu yalan etkili olur. Böylece Londra’da önce Cizvit avı başlıyor, daha sonra da kraliyete muhalif isimler teker teker derdest ediliyor. Cizvit olsun olmasın, yönetimin beğenmediği herkes “Bunlar içimizdeki Fransızlar! Bunlar Katolik! Bunlar Cizvit!” diye suçlanıyor. Katolik olduğundan şüphelenilenlerin bile Londra’ya on milden fazla yaklaşması yasaklanıyor, Cizvit tarikatına yakın zenginlerin malına mülküne el konuluyor.
Üç-beş yıl sonra darbe marbe olmadığı anlaşılsa da olan oluyor, Titus’un uydurduğu yalanlarla düzinelerce insan asılarak idam ediliyor, kovuluyor, kaçıyor. Ha peki olmayan darbeyi ortaya çıkardığı için önce kahraman, sonra at hırsızı ilan edilen Titus cezasını çekmiş midir derseniz, tarihte işler maalesef masallardaki gibi bitmiyor. Bir ara “Ulan hergele, hepten kolpacıymışsın” diye yargılayıp hapse atmışlar atmasına da, bir zaman sonra çıkmış, üstüne bir de maaş bağlatmış. Sonra bir ara maaşını kesmişler, sonra yeniden bağlamışlar falan feşmekan.
Ha aradan üçyüz yıl geçtikten sonra arkasından atıp tutuyoruz ama, işte suçluların cezasını vermeyi tarihe bırakınca böyle oluyor; düzinelerce insanın canına, binlercesinin mahvına sebep olan herifçioğlu ancak yıllar sonra tarihe “gelmiş geçmiş en madrabaz ikiyüzlülerden biri” olarak geçiyor.
Fatih Sultan Mehmet’in 1464’te Çanakkale Boğazı’na koydurduğu toplardan biri, bugün İngiltere’nin güneyinde, Portsmouth şehri yakınındaki Fort Nelson’ın müzesinde sergileniyor. 17 tonluk top, 1868 yılında Sultan Abdülaziz tarafından Kraliçe’ye hediye edilmişti.
Müttefiki Rusya’ya savaş ilan eden Osmanlı İmparatorluğu’nu baskı altına almak isteyen İngiliz donanması, 19 Şubat 1807’de Çanakkale Boğazı’na girdi. Sir John Duckworth komutasındaki donanma buradaki Türk savunma kuvvetleri ile karşılıklı topçu atışları yaparak Boğaz’ı geçti ve Marmara’ya ulaştı. Birbuçuk hafta Marmara Denizi’nde kalan İngiliz donanması, bir dizi görüşmelerden sonra karşısına çıkacak bir Türk donanması bulamayınca tekrar Çanakkale Boğazı’na yöneldi. İngiliz gemileri, kıyıdaki kalelerde bulunan Türk topçuları ile çatışarak Boğaz’dan çıktı ve üs kurdukları Bozcaada’ya (Tenedos) ulaştı. Türklerle çatışan İngilizler 42 ölü, 235 yaralı ve 4 kayıp vermişler, ama Boğaz’ı iki kez geçmeyi başarmışlardı.
Bu çatışma sırasında, Fatih Sultan Mehmet’in 1462 yılında inşa ettirdiği Çimenlik ve Kilitbahir kalelerine o devirde konmuş 350 yıllık Osmanlı topları da başarıyla görev yapmışlardı. Bu toplar, kalelerde deniz seviyesine yakın inşa edilmiş mazgallardan atış yaparak taş gülleleri su üzerinde sektiriyor ve ahşap gemilerin su kesiminde delik açıyorlardı (Topların yerleştirildiği mazgallar bugün de Kilitbahir kalesinde görülebilir).
Kraliyet Silahhaneleri Müzesi İngiltere’nin güneydoğu liman kenti Portsmouth yakınlarında bulunan Fort Nelson’da ki Kraliyet Silahhaneleri müzesinde, “Fatih’in topu”nun yanı sıra, 221 parça Osmanlı-Türk eseri daha sergileniyor.
1854 yılında, Kırım Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu bu kez Ruslara karşı İngiliz ve Fransızlarla müttefik olmuştu. Çanakkale kalelerini inceleyen İngiliz subayları, 47 yıl önce etkisini gördükleri Fatih devri toplarını inceleme imkanı buldular ve hayran kaldılar. Hatta bunlardan bir tanesini satın almak istediler. 1857’de İngiltere’ye bir top gönderildi ama bunun yanlış top olduğu, 18. yüzyıla ait olduğu anlaşıldı.
Sultan Abdülaziz, 1867’deki Avrupa gezisi sırasında Londra’da Kraliçe Victoria tarafından muhteşem bir şekilde ağırlandı (bkz. bu ayki kapak konumuz). Bunun üzerine, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1464’te yaptırılan ve tahminen Çanakkale’de Kilitbahir kalesinde bulunan devasa “şahi” top, padişahın bir hediyesi ve bir jesti olarak 1868’de İngiltere’ye gönderildi.
Toplam ağırlığı 17 ton olan ve taşıma kolaylığı için birbirine monte edilen iki parça halinde tunçtan üretilmiş topun yapımcısını, üzerindeki kitabeden okuyabiliyoruz: “Ey Allahım! Sultan Murat oğlu Sultan Mehmed’e imdâd eyle! Bu top Munir Ali tarafından 868 yılı Recep Ayı’nda (Mart 1464) imal edilmiştir”. 518.2 cm uzunluğunda olan topun namlu çapı da 63.5 cm’dir. Bu top yaklaşık 300 kg’lık bir mermer ya da granit gülleyi 1.500 metre uzaktaki bir hedefe etkili bir şekilde atabilmekteydi.
1868’de Londra’ya gönderilen bu Osmanlı topu, 1929 yılında İngiltere’nin güneyinde, donanma üssünün de bulunduğu Portsmouth şehri yakınındaki Fort Nelson kalesine getirildi. Bugün, bu kalede bulunan Royal Armouries (Kraliyet Silahhaneleri) müzesinin en seçkin parçalarından birisi. Royal Armouries koleksiyonlarında bugün bu top dışında kesici, ateşli silahlar, zırhlar ve çeşitli savaş malzemelerinden oluşan 221 adet Osmanlı/Türk eseri daha bulunuyor.
17 tonluk nadide parça! Müzede sergilenen koleksiyonun en değerli parçalarından biri, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1464’te yaptırılıp Çanakkale Boğazı’na yerleştirilen, 1866 yılında Sultan Abdülaziz tarafından İngiltere’ye armağan edilen 17 tonluk “şahi” top.
Fedakarân-ı Millet Cemiyeti’nin en önemli ve etkin şahsiyeti Avnullah el-Kazımî, önce Abdülhamit’e sonra İttihat ve Terakki’ye karşı durmuş önemli bir yazar ve gazeteciydi. Ünlü romancı Halide Nusret’in (Zorlutuna) babası, eğitimci İsmet Kür’ün dedesi ve romancı Pınar Kür’ün büyük dedesiydi.
Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler isimli çalışmasında “Fedakâran-ı Millet Cemiyeti, adı şantaj ve komplo hareketlerine karışmış, hayır cemiyeti ile siyasal parti arası bir topluluktur” der (1. Cilt, 131 – 141 sayfalar). Avnullah el Kâzımî’nin önderliğini yaptığı Fedekâran-ı Millet’i bütün çizgileriyle anlatır. Gedikpaşa, Tahtaminare Mahallesi, Fazlı Paşa Karakolu karşısında bulunan bu derneğin kurucuları, Avnullah el-Kâzımî, Esat Bey, Ali Vefa, Dr. Ali Saip, Abdülkadir Kadri, Hacı Cemal, Asitaneli Behçet, Ertuğrul Şakir Bey gibi şahsiyetlerdir.
Avnullah Kâzımi Sinop zindanında hücrede (Oda-ı Mahsusa) iken…
Tunaya hocanın ifadesiyle, “İkinci Meşrutiyetin getirdiği özgürlük ortamı ve şaşkınlık içinde kendilerini vatan kurtarıcı kimseler olarak tanıtan bu kişiler 12 Ağustos 1908 tarihinde Sultanahmet Bahçesi’nde bir miting yaparlar ve aralarında haklarını aramak konusunda bir cemiyet kurma yolunda sözleşirler… Abdülhamid’in istibdat rejiminden kaçmış olanlar (firariler) ile sürgünler (menfiler) ve mahkumların korunması için iane (yardım) toplama amacıyla hareket eden cemiyet, devrin padişahı Abdülhamit’ten para istemiş ve bin lira almıştır”.
Hükümet, Fedakarân-ı Millet Cemiyeti’nin silah dağıtma, fedai atama, şantaj, elçiliklerden para koparmaya çalışma gibi eylemlerde bulunduğunu iddia etmiş ve bu cemiyet 31 Mart Vak’ası’ndan sonra siyaset sahnesinden silinmiştir.
Fedakarân-ı Millet Cemiyeti’nin en önemli ve etkin şahsiyeti Avnullah el-Kâzımî’dir.
1868’de İstanbul’da doğan, Mabeyn katiplerinden Hüseyin Hüsnü Bey’in oğlu olarak birkaç yabancı dil öğrenmiş ve kardeşi, Türk basın tarihinin çok önemli isimlerinden Süleyman Tevfik Bey ile birlikte Mürüvvet gazetesini çıkarmıştır.
Kâzımi’nin Divan-ı Örfi ve Avnullah’ül- Kâzımî isimli eseri.
Avnullah el-Kâzımî kendi adını kullanmaya başladıktan sonra yakalanmış, müebbet kürek cezasına mahkum edilmiş ve Sivas’a sürgün edilmiştir. Kaçmaya teşebbüs ettiğinden Sinop kalesine gönderilmiş orada demir prangalara vurulmuştur. 1908 meşrutiyetinde af ile İstanbul’a gelmiş ve diğer sürgünler ile birlikte Fedakarân-ı Millet Cemiyeti’ni kurmuştur. İttihat ve Terakki Cemiyeti aleyhine yayın yapmış ve 1908–1909 yılları arasında 182 sayı süren Hukuk-ı Umumiye gazetesini çıkarmıştır.
Kerkük mutasarrıfı Yazarın Fedakaran-ı Millet Cemiyeti ve Avnullahü’l- Kâzımî kimdir? adlı ilk kez gün ışığına çıkarılan risalesi ve kendisinin Kerkük mutasarrıfı iken çektirdiği yine ilk kez yayımlanan fotoğrafı.
Daha sonra 31 Mart Vakası ile ilişkilendirilerek divan-ı harbe gönderilmiştir. Beraaat ettikten sonra Kerkük mutasarrıfı olmuştur. Divan-ı Örfi ve Avnullah el-Kazımî ve Son Müdafaa isimli iki eser daha kaleme almıştır. Bu kitaplar Avnullah el-Kâzımî’nin ilginç anılarını, siyasi maceralarını, mahkumiyet günlerini anlatığı eserlerdir. Her iki eser bir arada 2005’te Ahmet Nezih Galitekin tarafından yeni harflere aktarılmış ve Şehir Yayınları tarafından yayımlanmıştır.
Ünlü romancı Halide Nusret Zorlutuna’nın babası, eğitimci İsmet Kür’ün dedesi ve romancı Pınar Kür’ün büyük dedesi olan Avnullah el-Kazımî’nin hayatına dair yazılmış 7 sayfalık Fedakarân-ı Millet Cemiyeti ve Avnullahü’l-Kâzımî kimdir? isimli risale hiçbir kaynakta yoktur. Milli Kütüphane kayıtlarında olmadığı gibi Seyfettin Özege’nin Osmanlıca eserler katalogunda da yazılı değildir. 1914’te ölen Avnullah el-Kâzımî’nin bu yazıda kullandığımız Kerkük mutasarrıfı iken çektirdiği fotoğrafı da ilk kez yayınlanmaktadır.
Arap şarkına ait olan 1001 Gece Masalları’nın Arap garbında da bir karşılığı var: 101 Gece Masalları! Ancak bu bir kısaltma değil, başlı başına Endülüs kökenli bir masallar silsilesi ve tarihte ilk olarak Kâtip Çelebi’nin bir Osmanlı-Arap bibliyografyası olan Keşfü’z-Zunûn adlı eserinde bahsediliyor. Claudia Ott’un özenli çalışması, Ayrıntı Yayınları’nın 30. yılı dolayısıyla okurlarla buluştu.
Dünya edebiyatının başyapıtları arasında sayılan 1001 Gece Masalları, Arapça kaleme alınmışsa da Bizans ve Sasani imparatorlukları, Emevi ve Abbasi halifeliklerine uzanan bir zincirde bulunur. Anlatıda İran’ın yanı sıra Hindistan ve Çin’in de zikredildiği hatırlanırsa, “Doğu” topraklarında cereyan eden hikayeler yine de esas olarak Arap dünyasının ve elbette edebiyatının ürünüdür.
Fâtımîlerin, Eyyubîlerin ve Memlûkluların önemli şahsiyetlerinin isimlerinin zikredildiği 1001 Gece Masalları, ilk elyazmalarına varıncaya kadar muhakkak ki sözlü edebiyatta zamanla zenginleşmiş ve bugün bildiğimiz metinlere gelinceye kadar değişik kaynaklardan beslenmiştir. Eserin kökeni ne olursa olsun, Arap edebiyatının dünyaya önemli bir katkısı olduğu gerçeğini değiştirmez.
18. yüzyıl başlarında yapılan Fransızca bir çeviriyle Batı dünyasının haşır neşir olduğu 1001 Gece Masalları’nın fantastik dünyasından Marcel Proust, Edgar Alan Poe ve Borges gibi büyük edebiyatçılar; Ernest Lubitsch (Sumurun-1920) ve Passolini (1001 Gece-1974) gibi sinemacılar ve elbette Rimsky Korsakov (Şehrazad-1888) gibi kompozitörlerler etkilenmişler ve esinlenmişlerdir.
Kâtip Çelebi’nin Keşfü’z- Zunûn adlı eseri, tarihte 101 Gece Masalları’na değinen ilk kaynak.
1001 Gece’den 101 Gece’ye
Arap şarkına ait olan 1001 Gece Masalları’nın Arap garbında da bir karşılığı olduğunu Alman araştırmacı Claudia Ott’un Yüzbir Gece Masalları çalışmasıyla öğrenmiş bulunuyoruz. Ancak bu bir kısaltma değil, başlı başına bir masallar silsilesi. 2010’da Berlin’de Ağa Han Müzesindeki eserlerden düzenlenen bir sergide rastladığı 1234 tarihli Yüzbir Gece Hikâyesi Kitabı (Kitap fıhi hadıt mi’at layla ve layla) önceki elyazmalarından da yararlanarak tamamlamış ve böylece Endülüs kökenli, yani Arap batısına (Mağrip) özgü yeni bir eseri ortaya çıkarmış.
Her ne kadar 1001 Gece Masalları ile belli ortaklıkları olsa da anlatılanlar tamamıyla kendine has. Elbette Arap dünyasının genişliğine uygun olarak bunda da örneğin Hint etkisi var. Ancak kullanılan dil “yöresel sözcük dağarcığından” yani Emevi kökeni itibarıyla (Kordoba Emirliği halifeliği yıkılan Şam Emevi Halifeliğinin ardılı sayılıyordu) Mağrip, Maşrık’tan izler taşısa da 101 Gece Masalları yerlidir. Artık kestirilemeyen bir zamandaki “Hindistan’da bir padişah” ve ona bitimsiz, heyecanlı hikayeler anlatan Şehrazad başrolde gözükse de, bu ortaklıklar Arap dünyası için Doğu’nun Hindistan sayılmasından kaynaklanıyor. “Uzak, yabancı, egzotik ve tam da bu yüzden özellikle ilgi çekici bir Doğu ülkesi”ni temsil ediyor Hindistan.
101 Gece Masalları’ndaki Hindistan, Doğu’dan biraz Batı’ya doğru gelmiştir. 1001 Gece Masalları’nda Çin yakınken, bu kitapta İran’ın doğusu demek olan Horasan’da bir tüccar öne çıkar. Claudia Ott bu yönler arasındaki gidiş gelişleri şöyle özetler: “Doğu’nun batısının doğusuna”…
Masalların tarihi Claudia Ott tarihi metinlerden hareketle, yapıtın 10. yüzyıl başında oluştuğunu ortaya koyuyor.
1001 Gece Masalları’nın kimlik kartı 9. yüzyıldan 15. yüzyıla çeşitli kaynaklarla beslenirken, 101 Gece Masalları’na değinen tek kaynak Hacı Halife adıyla da bilinen Kâtip Çelebi’nin (1609-1657) bir Osmanlı-Arap bibliyografyası olan Keşfü’z-Zunûn adlı eseridir. Claudia Ott metinlerden hareket ederek yapıtın geç 9. veya erken 10. yüzyılda oluştuğunu, anlatılan hikayelerin başlangıç bölümünün 3. yüzyılda Sanskritçe’den Çince’ye çevrildiği sanılan birtakım meseller arasında bulunduğunu da belirtmekte.
Claudia Ott’un Almanca metninin çevirisinin Arapça aslıyla da karşılaştırılmış olması 101 Gece Masalları’nın özenli sunuşuna katkıda bulunuyor.
1000 yıl sonra “bu masalların ne anlamı var” diyeceklere ise Claudia Ott şunları söylüyor: “101 Gece Masalları bize yabancı ama aynı zamanda hem yakın, hem de senlibenli olduğumuz kültürden büyüleyici şeyler gösteriyor habire. Vicdansız spekülatörlerin dürüst tüccarları borç tuzağına düşürmeleri günümüzde her zamankinden daha güncel. Bazen bir mesel sanki bir Bollywood filminden alınmış: Romantik sahneler, ezgili şiirlerle adeta bir film müziği; insanı heyecanlandıran art niyetsiz olaylar, ‘en güzel’ ya da ‘en iyi sabah’ın arka planı oluşturduğu bir sahnede cereyan ediyor ve kahramanlarımız gün battıktan sonra değil ancak güneşin doğumundan sonra birbirlerinin üzerlerine at sürüyorlar. Heyecan dolu hikâyeler her gece kesiliyor ve de mutlu son her zaman garanti ediliyor. İnsan ister western türü popüler mitleri, ister Grimm Kardeşler’in masal izleklerini ya da klasik hayalet hikâyelerini, Jules Verne’in gelecekteki ütopyalarını, sarayların cengâver destanlarını, kahramanlık efsanelerini, fabl ya da fıkraları anımsasın; ‘ben bunu daha önce de görmüştüm’ duygusu, benzerlikleri sezinlemesi, aşikâr olanın ya da ancak ikinci bakışta görülebilenin yaşantısı… Bütün bunlar kaynaklarından bize gelene kadar yüzyılları aşmış ve yerkürenin yarısını kapsamış olan bir hikâye derlemesinin çekiciliğidir”.
17. yüzyılla birlikte başlayan Osmanlının çözülme temposu vakıf kurumunu da derinden etkiledi. Önce başıboşluk, sonra da yağmacılık ve hırsızlık başgösterdi. 19. yüzyılın ikinci yarısında bir hareketlilik görülmüşse de, bu canlılık 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla sona erdi. Cumhuriyet ile yeniden canlanan Vakıflar, hem tarihi hem insanı besleyen geleneksel bir yapı.
En yalın anlamıyla, “toplumsal hizmet merkezi” olarak tanımlanabilecek vakıf kurumu, Selçuklu-Osmanlı geleneğinin günümüze dek uzanan bir ürünüdür. Bilindiği gibi, özellikle İslâm dinini benimsemiş toplumlarda, öteden beri şehirleşme ve imar hareketleri planlarında toplumsal gereksinmeler önem taşımıştır. Bu nedenle de, simgesel değerleri ağır basan hizmet merkezlerinden çok, kullanım değerleri ağır basan hizmet merkezleri yaygınlık kazanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları geliştikçe de vakıf sistemi gözle görülür ölçüde yaygınlaşmıştır. Bugün, yalnızca Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, ya da komşu Müslüman ülkelerde değil, Batı’da Balkanlar’da, doğuda Hindistan gibi komşumuz olmayan ülkelerde bile vakıf kurumunun etkileri hâlâ canlılığını korumaktadır.
Osmanlılar döneminde hız kazanan; cami, mescit, medrese, çeşme, hastane, misafirevi, çamaşırhane, kuyu, köprü gibi değişik nitelikteki toplumsal hizmet merkezleri ya da araçları için, tarihsel açıdan çok daha gerilere uzanmakta yarar vardır. Vakıfların hukuksal ve toplumsal yönleriyle ilgili araştırmalarıyla tanınan Ali Hikmet Berki, ilk vakfın Peygamber’in sağlığında Hazreti Ömer tarafından, Peygamber’in yol göstericiliği sayesinde kurulduğunu yazar. Selçuklulardan hayli önce Arap yarımadasının ve Mısır’ın büyük yerleşme merkezlerinde önemli işlevler üstlenen vakıf kuruluşlarının ağırlığı daha sonra Anadolu yarımadasına geçmiş, İstanbul’un fethini izleyen dönemde imparatorluğun başkenti sayısız “hayır binası”yla donatılmıştır.
Mihrişah Sultan İmareti
Osmanlılarda vakıf
İslâm hukukunda vakfın tanımlanış biçimi, onun kullanım biçimiyle doğrudan ilgilidir: “Bir malı, ammenin mülkü hükmünde olmak üzere bir ya da birkaç amaca müebbeden tahsis etmek; bir malı Allah’ın
mülkü hükmünde temlik ve temellükden alıkoymak”. Bu hukuksal anlam üzerine gelişen vakıf kurumu birkaç işlevi aynı doğrultuda bünyesine toplamıştır. Dinsel boyutta tekke, zaviye, türbe, namazgah; eğitim boyutunda medrese, mektep, darüttalim, darülhalis, toplumsal–ekonomik hizmetler boyutunda misafirevi, dulevi, gölgelik, sığınak, umumi hela, çamaşırhane, hastane, hamam, idman sahası; ulaşım ve savunma boyutlarında ise kale, köprü, yol, kaldırım, liman, deniz feneri türü etkinlik merkezleri ve araçları tesis edilmesi Osmanlı toplumunun gündelik yaşamını kolaylaştıran, bir yandan da insanlar ve toplumsal tabakalar arasında yardımlaşmayı somutlaştıran faktörlerin başında geliyordu. Vakıflar koşullarına göre, vakfın önde gelen toplumsal amaçlarından biri de “imaret”ler aracılığıyla, yoksul ve düşkünlerin yardımına koşmaktı. Bu amaçla, fakir halkın doyurulması için aşevleri, sağlık sorunlarının çözülmesi için hastaneler, eğitim sorunlarının çözülebilmesi için mektepler yapılmıştı. Gene “vakfiye” koşullarına göre yoksullara odun ve kömür parası temin edilmesi, mahpusların borçlarının ödenmesi, kuşlara köpeklere ekmek verilmesi, yoksul çocuklara elbise dağıtılması, kitap parası ve bayram topu temin edilmesi büyük önem taşıyordu.
Son yıllar, ilk yıllar…
17. yüzyılla birlikte başlayan Osmanlının çözülme temposu vakıf kurumunu da derinden etkiledi. Hilmi Ziya, ekonomik koşulların zayıflamasıyla vakıfların yönetiminde önce başıboşluğun sonra da yağmacılığın ve hırsızlığın başgösterdiğini, iki yüz yıl içinde çeşitli bilimadamı, tarihçi ve yöneticilerin yazmış olduğu “layiha”lara dayanarak açıklıkla ortaya koymuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak vakıflar konusunda yeniden bir hareketlilik görülmüşse de, bu canlılık 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla sona ermiştir. Bu dönemde, özellikle Mimar Vedat ve Kemalettin Beyler aracılığıyla yepyeni bir mimari üslup geliştirmek istenmiş, ancak bu atılım daha çok biçimsel planda kalmıştır.
Konunun önemi nedeniyle, Kurtuluş Savaşı sırasında bir “Şer’iye ve Evkaf Nezareti” kurulmuş, 1924’de kaldırılan bu bakanlığın yerine Vakıflar Umum Müdürlüğü tesis edilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak eğitim alanındaki çalışmalarına öncelik veren müdürlük, yeni kent Ankara’nın turistik gereksinmeleri doğrultusunda girişimlerde bulunmuş, Ankara Palas ve Belvü Palas’ı inşa ettirmiştir. Ancak, bu geçiş döneminde eski vakıf eserlerinin korunması ve yeni kullanımlar için düzenlenmesi yolunda sarfedilen çabalar yetersiz kalmıştır. 1935’den sonra yapılan hukuksal düzenlemeler ile kendisine etkili olma yolu açılan Vakıflar Genel Müdürlüğü, 1950’li yıllarda çıkan yasalarla bu yol iyiden iyiye genişleyince etkinlik hızını artırmıştır.
Mihrişah Sultan İmareti Eyüp’teki imaret 1792 yılında III. Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan tarafından yapıldı. Bugün de yapılış amacına uygun olarak, her gün 500 fakir aileye sıcak yemek dağıtılıyor.
Vakıfların etkinlik alanları
Vakıflar Genel Müdürlüğü, vakıf kurumunun geleneksel yapısının sağladığı birikimden de yararlanarak, vakıf felsefesinin ölçülerine uygun biçimde etkinliklerini düzenleme ve sürdürme arayışının içindedir. Bu çerçevede, toplumsal hizmetler önde gelmektedir. Günde bir öğün (bir kap) yemek verilen imaret yerleri işleten Vakıflar Genel Müdürlüğü, bunların yenilerini de açma hazırlıkları içindedir; köy muhtarlarına ve cami derneklerine yardım yapılmaktadır; körlere ve muhtaç durumdaki kişilere 1924’ten bu yana aylık gelir bağlama ça
lışmalarını sürdürmektedir; yoksul öğrenciler için “Yüksek öğrenim vakıf öğrenci yurtları” açmakta ve işletmektedir.
Vakıflar Genel Müdürlüğü, sağlık alanında da önemli çabalar göstermiştir; 1843’te II. Mahmud’un eşi tarafından kurulan “Bezmialem Gureba-i Müslimin” hastanesinin gerekli onarımları yapılmış, 1959’dan sonra da çeşitli ek binalar inşa edilerek hastane her bakımdan gelişkin bir düzeye ulaştırılmıştır.
4. Vakıf Hanı
İstanbul Eminönü’ndeki Dördüncü Vakıf Hanı. 1912’de yapımına başlanan bina savaş nedeniyle yarım kalmış, işgal döneminde Fransızlar tarafından tamamlanmış ve karargâh olarak kullanılmış.
Yeni vakıf hukuku
Cumhuriyet döneminde vakıfların statüsünde beliren boşluklar Medenî Kanun’un belli hükümlerince giderilmeye çalışıldı. 1835’te yürürlüğe giren Vakıflar Kanunu, 1938-1952 arası getirilen değişiklerle kesin biçimine kavuşturuldu. Bunu, eski eserlerin kullanım ve onarımını çerçeveleyen yasal düzenlemeler izledi.
İmparatorluk döneminde varolmayan, Cumhuriyet döneminde tesis edilen iki vakıf türü vardır: Aile vakıfları ve işçi lehine vakıflar. Medeni Kanun’un 322. maddesine dayanarak oluşturulan aile vakıfları, görece olarak kamu yararınadır; çünkü malın münhasıran aile üyelerine çıkar sağlaması da öngörülmektedir. İşçi ve müsdahdem lehine vakıf kurmak, gerçi imparatorluk hukukuna aykırı değildir ama, Medeni Kanun’da bu tür vakıflara bir dernek ya da şirket kimliği verildiği düşünülmüş, bu konu bir ölçüde eleştirilere de açık kalmıştır.
Cumhuriyet döneminde, 1950’li yıllarla birlikte yasalaştırılan yeni vakıf türleri içinde yoğun etkinlikler gösterenler olduğu gibi, âtıl kalanlar, kamu yararından çok dar bir çevreye yarar sağlayanlar da yok değildir. Son çeyrek yüzyılın en önemli vakıfları arasında Koç Holding Vakfı, Hacettepe Üniversitesi Vakfı, Türk Eğitim Vakfı sayılabilir.
Kültürel çalışmalar
Eski eserlerin saptanması konusunda olduğu kadar, bunların onarımı ve yeni işlevler kazanması konusunda da önemli görevler üstlenmiş bulunan Vakıflar Genel Müdürlüğü, Vakıflar Kanunu ve Eski Eserleri Koruma Kanunu doğrultusunda çalışmalar yapmaktadır. İşlevlerini koruyan eski eserlerin onarımı konusunda bünyesi dışındaki uzmanların katkılarından da yararlanan genel müdürlük, işlevlerini yitirmiş eski eserlerin yeni hizmetlere açılması konusunda da çaba vermektedir. Bunların okul, müze gibi kültürel amaçlı hizmetlere doğru yönlendirilmesi konusunda belli bir duyarlılık gösterilmekle birlikte, uygulamada bazı yadırgatıcı sonuçlara ulaşıldığı da gözlemlenmektedir. Örnekleri çeşitlemek güç değildir, ama bu çerçevede somut tek bir örneğe bakmak yeterli olabilir: İmrahor’daki Mimar Sinan’ın elinden çıktığı ileri sürülen hamamın zamanında “süper bakkal” olarak kullanılması, uygulama konusunda düşündürücü olmaktadır.
Vakıflar’ın eski eserin korunması ve onarımı konusuna genel çizgilerinde olumlu bir yaklaşım getirdiği şüphe götürmez bir gerçek. 1939’da konuyla ilgili bir foto film arşivinin kurulmuş ve sonradan bunun 300 bin fotoğraf kapsayan zengin bir bütün haline getirilmiş olması; 1952’den bu yana sürekli gelişim gösteren bir rölöve bürosunun yoğun çalışmalar sürdürmesi; genel müdürlüğün çeşitli yayınlarla konuya açıklık getirmenin yanısıra sürekli yayınlar da ortaya koyması, bu olumlu yaklaşımın somut göstergeleridir.
Evkaf Nezareti’nin kuruluşundan bu yana derleme ve değerlendirme çalışmaları süren “Vakıf Kayıtlar Arşivi”ndeki belgelerin tasnifinde, özellikle vakfiyelerin yazılışında kullanılmış olan “siyakat” yazısının okunma güçlüğü nedeniyle zorluklar çıkmaktadır. Vakfiye, ferman, hüccet, berat gibi belgelerin hukuksal sorunların çözülmesi aşamasında taşıdığı önem gözönüne getirilirse, bu konuda eğitim kurumları ile işbirliği yapılması gerekliliği kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Eski eserler (Âsâr-ı atîka) ile ilgili ilk nizamname 1869’da çıktı, aynı yıl Müze-i Hümayun resmen kuruldu. Osmanlı Devleti’nin, genel modernleşme projesinin bir parçası olarak eski eserlerin çıkarılması, korunması, sergilenmesi için attığı adımlar, Batılı bilim çevrelerinde rahatsızlığa yol açtı. Türkiye arkeoloji tarihinin bir yönü de, topraklarındaki eski uygarlıklara ait kalıntıların Türklerin “hakkı” olmadığını ileri sürenlerle yaşanan bu gerilimli ilişkilerdi.
Müze-i Mülkiye Müdürü Ressam Hamdi Bey (1842-1910).
Türkiye tarihinin en kötü anlarından biriydi. 22 Ekim 1912’de başlayan Balkan Savaşı’nda bir haftada bütün Rumeli toprakları kaybedilmiş, Bulgarlar 3 Kasım’da Çorlu’yu alarak İstanbul üzerine yürümeye başlamışlardı. Bütün dünya, Osmanlı hükümetinin kabullenmek zorunda kalacağı toprak kaybını ve ağır tazminatı bekliyordu. Bu beklentilere göre pozisyon alanlardan biri de New York Metropolitan Sanat Müzesi Başkanı, Amerikalı bankacı ve koleksiyoncu J. P. Morgan’dı.
Morgan, İstanbul’daki Müze-i Hümayun’un (bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri) koleksiyonunun satılacağını duymuştu. Konunun araştırılmasını ve bir uzmanın hemen Osmanlı başkentine gönderilmesini istedi. Amerikalı arkeolog Crosby Butler, bildiklerini ona şöyle aktardı: “Eğer Türkiye, başkentini elinde tutabilmek için yüksek bir tazminat ödemek zorundaysa, topu topu 100 Türk’ten fazlasını ilgilendirmeyen nesnelerden vazgeçmeye istekli olabilir.” Butler’a göre iş hemen kotarılmalıydı çünkü rekabet büyüktü: “Almanya ve Avusturya’nın İstanbul’da İskender’e ait olduğu söylenen lahdi almak için iyi bir teklif vermeye hazır adamları vardı.”
Birkaç hafta sonra, 20 Kasım’da Morgan, bankasının Londra’daki ortaklarından E. C. Grenfell’e bir telgraf yolladı: “Türk Hükümetinin, İskender’in lahdi de dahil olmak üzere İstanbul’daki müzenin bütün koleksiyonunu mantıklı bir fiyata satacağına inanmak için yeterince neden var. Mümkün olursa koleksiyonu toptan satın alabiliriz. Hem Almanya hem de Avusturya’nın rekabete girmesinden endişe ediyorum”. Koleksiyon Metropolitan Sanat Müzesi’ne aktarılacaktı.
Bu beklentilerin gerçekleşmediğini söylemeye gerek yok. Ancak önemli olan, bu dedikodu ve hesapların ardında yatan zihniyetti. Batı dünyasına göre, büyük bir bölümü Osmanlı topraklarında (Anadolu ve Mezopotamya) bulunan eski uygarlıklar (Babil, Asur, Yunan, Roma vb.), yeni Batı uygarlığının temelinde yatıyordu; dolayısıyla Batılılara ait olmalıydı. Bugün o topraklarda yaşayanların bu eski uygarlıklarla bir ilgisi yoktu; arkeoloji ve müzecilik gibi yeni yeni gelişen modern uğraşlardan da anlamıyorlardı. Oysa modernleşme çabası içindeki Osmanlı İmparatorluğu, 1860’lardan itibaren bu yeni dallara gittikçe artan bir ilgi duymaya, yatırım yapmaya başlamıştı; bu da Batılı arkeolog ve müzecilerin hiç hoşuna gitmemişti.
İlk yerli kazılar Türkiye’de ilk bilimsel kazıları başlatan Osman Hamdi Bey, Lagina kazı alanında (Muğla –Yatağan) Fransız arkeologlar Chamonard ve Carlier ile birlikte,1892 (Ömer M. Koç Koleksiyonu).
Zeynep Çelik’in geçen kasım ayında Koç ve Texas Üniversiteleri tarafından yayınlanan Âsâr-ı atîka: Osmanlı İmparatorluğu’nda Arkeoloji Siyaseti adlı son kitabı, 19. yüzyıl sonlarında Avrupalılarla Osmanlılar arasında arkeoloji, antik eserler ve müzecilik alanlarındaki ilişkilere odaklanarak, bu çekişmelerin ardındaki ideolojik ve siyasi tutumları irdeliyor. Batı ve dünyanın geri kalanı arasındaki çok yönlü gerilim burada da ortaya çıkıyor: Batı, bir yandan gerektiği kadar “modern” olmadığı için dünyanın geri kalanını eleştirirken, bir yandan da aynı ülkelerin modernleşme çabalarını ciddiye almıyor veya bundan rahatsız oluyor. Diğer taraf ise bir yandan Batı’nın izinden gidip onu yakalamaya çalışırken, bir yandan da bu çabalarıyla gereken alkışı almadığı için içerliyor.
1860’larda Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin öncülüğüyle bir imparatorluk müzesi (Müze-i Hümayun) kuruldu ve ülke topraklarında Batılıların yaptığı arkeolojik araştırmalara gittikçe daha sıkı kurallar getirilmeye başlandı. Eski eserlerle ilgili çıkarılan her nizamname, bu arkeolog ve müzecilerin tepkisiyle karşılaştı. İlk büyük tartışma, 1874 nizamnamesinin çıkarılmasıyla başlamıştı. Bu yasaya göre, artık Osmanlı topraklarında arkeolojik araştırma yapıldığında, bulunan eski eserler üçe bölünecek, yarısı toprağın sahibine, yarısı kazıyı yapan yabancı arkeoloji ekibine, yarısı ise Osmanlı Devleti’ne ait olacaktı (Aynı yıl Yunanistan’da Almanların Olympia’da yapacakları kazı öncesi iki ülke arasında bir konvansiyon yapılmış, bulunacak eserlerin Yunanistan’a ait olacağına, Almanların bunların sadece replikalarını yapabileceklerine karar verilmişti).
Belli ki bu gelişmeler, Batılı arkeologların fena halde canını sıkmıştı. 1874 Nizamnamesi’nin çıktığı sırada, British Museum’un düzenlediği Ninova ve Nemrut kazılarının başında bulunan George Smith, artık bulduğu her şeyin yarısını Osmanlı Devleti’ne bırakması gerektiğini kendisine bildiren Musul Valisi’ni protesto etti. Nizamnamenin uygulanacağını anlayınca, Türklerin bu saçma kararıyla alay etti; bir yazıtın yarısı Londra’da yarısı İstanbul’da sergilenirse, ne işe yarayacaktı? Aslında George Smith haklıydı; bir yazıtın tamamı aynı yerde bulunmalıydı; ama nerede?
Osmanlı Devleti, bir yandan eski eserlerle ilgili yasaları çıkarırken, bir yandan da müzecilik alanında girişimde bulunuyordu. Müze-i Hümayun, 1869 Nizamnamesi’nin çıktığı yıl kuruldu. İlk koleksiyonlarından biri, New York Metropolitan Sanat Müzesi’nin de ilk koleksiyonlarından biriyle ortaktı: Bunlar Kıbrıs’tan çıkarılmış, Tunç Çağı’ndan Antik döneme kadar uzanan, eski Yunan, Mısır ve Yakındoğu uygarlıklarının izlerini taşıyan, pek çok eşsiz çanak çömlek, lahit ve heykelden oluşan eserlerdi. Cesnola koleksiyonu olarak bilinen bu eserlerin bulunuşu ve dağılışının hikayesi, 19. yüzyıl arkeoloji tarihinin de bir özeti gibiydi.
Nemrut araştırmaları Osman Hamdi Bey dev Apollon başının üstünde (1883, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Fotoğraf Arşivi). İlk kez önceki yıl Kraliyet Akademisi’nce görevlendirilen Otto Puchstein tarafından araştırılan Nemrut Dağı kazıları, Osman Hamdi Bey’le devam ettirilmişti.
Müze-i Hümayun ilk yıllarını yaşadığı Aya İrini’den 1875’te Topkapı Sarayı’nın bahçesindeki Çinili Köşk’e taşındı. Çinili Köşk bir müzenin gereklerini karşılamak üzere restore edildi; girişe sütunlu bir revak eklendi ve 1880’de kapılarını açtı. New York Metropolitan Müzesi’nin de bugünkü binasını aynı yıl açması sadece bir tesadüf değildi. Büyük Avrupa müzelerine karşı, doğuda ve batıda iki yeni iddia ortaya çıkıyordu.
Sonraki on yılda, Yunan ve Osmanlı hükümetlerinin antik eser meselesini iyice ciddiye almaya başladıkları ortaya çıktı. Bu sırada Batılı entelektüel dergilerde yayınlanan pek çok yazı, bir kampanyanın başladığını, arkeolog ve müze yöneticilerinin kendi hükümetleri üzerinde Osmanlı hükümeti nezdinde harekete geçmeleri için baskı oluşturmaya çalıştığını gösteriyordu. Bu yazılar içinde en ilginç olanı, Fransız arkeolog Salomon Reinach’ın 1883’te Fransa’da yüksek tirajlı Revue des deux mondes dergisinde yayınlanan “Le vandalisme moderne en Orient” başlıklı yazısıydı. Başlık manidardı: “Doğuda modern vandalizm”. Reinach ilk Türk arkeologu diyebileceğimiz Osman Hamdi Bey’i iyi tanıyordu, hatta Osman Hamdi Bey Müze-i Hümayun’un müdürü olduğunda Reinach da müze katalogunun hazırlanmasında çalışmıştı. Revue des deux mondes’daki yazısında özetle “Yunan-Roma Doğusu’nun eski eserleri buraların yeni efendileri [Türkler] açısından önemsizdir” ve “Yunan uygarlığının mirasçısı olan Avrupa, onların elinden anıtları geri alma sorumluluğuna ve şerefine sahip olmalıdır” deniyordu. Reinach’a göre, Osmanlı yasaları Avrupalı araştırmacılar açısından adaletsizdi; Osmanlı devleti antik eserleri koruyacak ve saklayacak olanaklardan yoksundu, zaten onlarla da bir ilgisi yoktu; “Türk ırkının” kendi “ulusal sanatı” vardı, bu da Yunan-Roma geçmişiyle alakasızdı. İddiasına dayanak olarak, Çinili Köşk’teki müzeyi Türklerin çok nadir olarak ziyaret ettiklerini ve “paranın heykelleri saklamak için harcanması karşısında haklı bir hoşnutsuzluk” hissettiklerini söylüyordu.
Reinach Osmanlı fonlarının antik eserlerden harabe halinde terkedilmiş olan ama “Türk ırkının tarih karşısındaki onurunu” temsil eden İslâmi anıtlara yönlendirilmesini öneriyordu. Osmanlılara, “hayali engelleme” yasaları çıkarmaktansa sanat ticaretini serbest bırakmalarını ve ihracata izin vermelerini tavsiye ediyordu. Ellerindeki eski eserleri iki veya üç yılda bütün Avrupa müzelerinin temsilcilerinin hazır bulunacağı resmi satış alanlarında örgütlü olarak satışa çıkarmaları daha akıllıca olurdu. Sonra da bu parayı kendi anıtlarını restore etmek ve Avrupalılardan silahlar, Kütahya ve Bursa çinileri gibi ülke dışına çıkarılmış “eski Türk sanatının” artefaktlarını geri almak için kullanabilirlerdi. Çinili Köşk “dünyadaki tek Osmanlı sanatı müzesi” haline gelebilirdi.
Başlatmaya çalıştığı kampanya istediği sonucu vermedi; Osman Hamdi Bey, padişah 2. Abdülhamid’in tam desteğine sahipti. Böylece 1884’te yeni bir eski eserler nizamnamesi yürürlüğe girdi; buna göre Osmanlı topraklarında bulunan eski eserler, artık bölüştürülmeyecekti, hepsinin adresi Müze-i Hümayun’du.
Salomon Reinach, arkeoloji çevrelerinde uyarılarda bulunan yazılar yazdı; bu “anlamsız yasaklar” sonucu Avrupa’da eski eser fiyatlarının yükseleceğini, gizlice yurtdışına çıkarılmalarının engellenmeyeceğini iddia etti. Yunan ve Türk yasalarından söz ederek, “arkeolog gezginlere” öğütler verdi. Gerçi yasadışı hareket etmelerini, kaçakçılık faaliyetlerine girişmelerini doğru bulmuyordu ama, bir Milo Venüsü bulup da onu cesurca “güvenli bir yere” götürmeyi başaran bir gezgini de kutlayacaktı.
Amerikalı arkeolog James Theodore Bent’in 1888’de The Living Age dergisine yazdığı yazı da ilginçti. Osman Hamdi’yi överek başlıyor, ancak eserleri ülkesinde tutma konusundaki inatçılığına kızarak bitiriyordu. Bent’e göre, Osman Hamdi Bey “artık işler değişti” demişti, “yaşadığım sürece artık hiçbir şey ülke dışına çıkmayacak. Siz zengin İngiliz, Fransız, Amerikalılar kazı yapabilirsiniz ama bu, benim müzemi süslemek için olacak”.
Osmanlıların kendi topraklarında bulunan eski eserleri tutup kendi müzelerinde sergileme hakkını savunanlar da vardı. Bunlardan biri olan Alman Max Müller, Londra’daki The New Review’da yayımlanan yazısında eğer Osmanlılar Osman Hamdi’nin başlattığı ümit verici yıldan gidip daha sistematik çalışırlarsa, müzelerinin en iyi Avrupa müzeleriyle rekabet edebileceğini iddia ediyordu. Ayrıca Türklerin iddialarını “çok haksız” bulan Avrupa zihniyetiyle alay ediyordu. Benzer yasalar pek çok ülkede var olduğu halde, “sadece Türkiye’de bunlara karşı çıkmanın, hatta bunlara meydan okumanın haklı ve arkeoloji biliminin yararına olduğunu” düşünen Avrupalı arkeologları eleştiriyordu.
Kral Antiokhos’tan bugüne Osman Hamdi Bey, Antiokhos’u tasvir eden bir taş kabartmanın alçı kalıbını çıkarırken (1883, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Fotoğraf Arşivi). Kommagene medeniyetine ait olduğu belirlenen eserler, Kral 1. Antiokhos tarafından yaptırılmıştı.
İstanbul’daki Düyun-u Umumiye Müdürü Vincent Caillard, Müze-i Hümayun ile ilgili İngiltere’de yayımlanan bir yazısında “İstanbul daha ulaşılabilir hale geldikçe, bilimadamları buraya gelecek, eski eserlerin tümünü bir bütün olarak ele almak için oradan oraya yolculuk etmek yerine, tek bir kaynaktan inceleyebilecekler” diye yazmıştı. Yani, eleştirilere rağmen, İstanbul’da kurulan müze, yavaş yavaş arkeoloji dünyası ve akademik çevrelerde ciddiye alınan, önemli bir kurum olarak kendini kabul ettiriyordu.
1887’de Osman Hamdi Bey’in Sayda’da (Lübnan) bulduğu lahitler nedeniyle yeni bir müze binası yapılmasına karar verildi çünkü bunlar Çinili Köşk’e sığmayacaktı. Osman Hamdi Bey, bürokratik engelleri padişahla olan özel ilişkisi sayesinde aşarak, gereken fonları sağladı. Çinili Köşk’ün karşısında, mimar Alexandre Vallaury’nin yaptığı, 64 metre uzunluğundaki yeni müze binası (kısa sürede buna ekler yapılacaktı) 1891’de halka açılınca, Müze-i Hümayun’un Osmanlı Devleti’nin arkeoloji dünyasındaki temsilcisi olarak yeri sağlamlaştı.
Batılılara göre müze “eski eserlere düşman bir halkın” bağrında bulunuyordu ama Osmanlı basınında müzeyle ilgili yayınlanan sayısız haber ve makale, yeni kurumu göklere çıkarıyordu. Gerek yeni bina, gerek Sayda lahitleri gazete ve dergilerde konu ediliyordu.
Servet-i Fünun dergisi, yeni binanın açılışını haber verirken, ana girişin iki tarafında bulunan sergi salonlarının Avrupalı eşdeğerlerinin ilkelerine göre tasarlandığını belirtiyordu; buradaki lahitler en zengin Avrupa müzelerinde eşine nadiren rastlanan bir öneme sahipti. 1904’te arka arkaya yayımlanan üç sayı, Sayda lahitleri başta olmak üzere, müzenin bütün koleksiyonuyla ilgili ayrıntılı betimlemelere yer veriliyordu. Bunlardan Nevkaheran Lahdi’nin (Ağlayan Kadınlar Lahdi) müzeye girişi ayrı bir haber olarak verilmişti.
1895’te Malumat, İskender Lahdi’ni özel bir fotomontajla sundu; antik dönemin en çok sevilen eserleri, fotoğrafı daha büyük olan ortadaki İskender Lahdi’nin etrafında bir çerçeve oluşturuyordu. Bütün bu yazılarda, lahitlerin dünya arkeolojisi için ne kadar önemli olduğu vurgulanıyordu; Sayda kazısı “dünyanın her tarafında ihraç edilen bunca hafriyatın ve tahriyatın hiçbirisinde misli görülmeyen Sayda Keşfiyatı” olarak takdim ediliyor, arkeolojinin uygarlık için önemi vurgulanarak nihayet Osmanlı bilimleri arasına girdiği söyleniyor ve Osmanlıların bu alana katkılarının Avrupalılar tarafından da kabul edildiği belirtiliyordu.
Müze-i Hümayun, sonraki yıllarda ciddi bir yayın programı başlattı, pek çok katalog hazırlandı. İstanbul’a gelen her okumuş veya önemli insan, müzeye gelip özellikle lahitleri görmeden geçmiyordu. Ancak Türkler müzeye ne kadar geliyordu? Belli ki Türk ziyaretçi sayısı özellikle ilk yıllarda azdı. Ancak basın, bu konuda da etkili yazılar yayınlıyordu. 1895’te Servet-i Fünun’da çıkan “Müzelerden İstifade” başlıklı yazı, yeni fikirler ortaya atıyordu. Kemal adlı yazar, “daima halkın mizacına seslenmenin” müzelerin ön plana çıkmasında oynadığı önemli rolü vurguluyordu.
Yazar, ABD’de Smithsonian Enstitüsü’ndeki çalışmalarıyla tanınan, müzeci George Browne Goode’dan (“bir Vaşington müzesi müdürü Mister Gud”) söz ediyor, onun müzelerin demokratik birer kurum olması gerektiği yönündeki düşüncesine atıfta bulunuyordu. Müzelere ziyaretçi çekmek için, sergiler onları sıkmayacak ve sürekli çaba göstermelerini gerektirmeyecek şekilde tasarlanmalıydı. Kemal Bey, Osman Hamdi’nin akademik ve halktan uzak tavrını da üstü kapalı olarak eleştiriyordu. Ona göre müze müdürlerinin, repertuvarlarını sık sık değiştiren gazino ve tiyatro gibi eğlence kurumlarının yöneticilerinden öğrenecekleri çok şey vardı: “Ufak tefek eğlencelerle halk müzelere cezb edilmeli ki, bunlar istifade-i maneviyyesi de tamim ve temin edilmiş olsun.”
Günümüzde müzeciliğin Kemal Bey’in önerdiğine benzer şekilde kabuk değiştirdiğini söylemeye gerek yok; ancak elbette Müze-i Hümayun kendi bildiği yoldan gitti. Ama zamanla eğitim alanına girdi. İlk önce Fransızca basılan katalogların Türkçeleri çıkmaya başladı, Türkçe bir rehber yayımlandı, öğrenci grupları tıpkı Amerika ve Avrupa müzelerinde olduğu gibi müzeyi doldurmaya başladı. Öğrenci ve öğretmenler için ücretsiz giriş talepleri, eğitim gezilerinin boyutunu ortaya koyuyordu. Örneğin 1907’de Kızanlık’tan (Bulgaristan) ve İhsaniye’deki (Üsküdar) kız mektebinden, 1910’da Bulgaristan’daki bir Rum ruhban mektebinden, 1914’te Bursa Muallim Mektebi’nden gelmiş böyle talepler vardı. Hatta 1914’te müze yönetimi öğrenci kalabalıklarıyla başa çıkamaz hale gelmişti. Üç beş okulun ziyaretinin aynı ana denk gelmesi, “inzibat ve intizamın” sağlanmasını zorlaştırıyordu, öyle ki okul müdürlerinin ziyaretten bir hafta önce resmî bir mektupla kuruma başvurması istendi, böylece her okula belli bir zaman dilimi ayrılabilecekti. Öğrencilere önce bahçede kısa bir konuşma yapılıyor, müzecilik hakkında temel bilgi veriliyor, sonra grup müzeye alınıyordu.
Osman Hamdi Bey’in ölümünün (1910) ardından Müze-i Hümayun’un müdürü olan kardeşi Halil Edhem Bey, Osmanlı ve Osmanlı-öncesi İslam sanatına ve mimarisine büyük ilgi duyuyordu. 1914’te İstanbul’da bu konuda önemli bir girişim olarak Evkaf Müzesi’nin açılmasında rol oynamıştı. Şehbal dergisinde 1913’te bir dizi makale yayımlayarak okurlarının dikkatini ihmal edilen bu mirasa yöneltti. “Âsâr-ı atîka-i Milliyemiz Nasıl Mahvoluyor?” başlıklı yazısında, bahsettiği yerlere her yıl iki kere gittiğini, fotoğraflarla belgelediğini belirtiyordu. Örneğin Mimar Sinan’ın Gebze’deki Çoban Mustafa Paşa Camii’ni ikinci ziyaretinde, Mustafa Paşa’nın Mısır’dan getirdiği dört tunç fenerin çalınmış olduğunu farketmiş, durumu hemen Evkaf Nezareti’ne duyurmuştu. “Tabii bulunamadılar ve şimdi de unutuldu gitti. Kim bilir hangi müzeye yahut antikacı mağazasına dahil olmuşlardır! Fevkalade kıymetli eşya idi. Bir daha yerine konamaz”.
3200 yıllık aslanlar Hitit aslanları, Osmaniye (1884). Aslanlar olasılıkla M.Ö. 12-11. yüzyıldan günümüze ulaşmıştır (Harvard Üniv. Güzel Sanatlar Kütüp. Ağa Han İslam Mimarlığı Prog. Dkm. Mrk. Koleksiyonu).
Halil Bey, “usul-i atika-i mimariyemiz” için büyük önem taşıyan binalarda yaşanan tahribata da dikkat çekti. Karamanoğlu İbrahim Bey Türbesi’nin, Beyhekim Camii’nin uğradığı felaketlerin sonu yoktu. 1910’da Konya mebuslarının teklifi üzerine Meclis, Beyhekim Camii’nin tamiri için 1.500 kuruş ayırmıştı ama tamirler felaketti: “O canım emsalsiz çini mihrabın yerine samanlı çamurdan bir mihrab” yapılmıştı ve “şimdi caminin içi bir yangın mahali gibi” idi. Seccadeler bile çalınmıştı. Halil Bey’e göre, talanın bir nedeni, kimisi muazzam binaların “bir adamcağızın eline” teslim olunmasıydı. Hırsızlığı önlemek için, en azından geceli-gündüzlü nöbet tutan iki-üç bekçi gerekliydi. Halil Bey, Edirne’den Irak, Suriye’ye ve Filistin’e kadar, sonsuz değerli eserlerimiz olduğunu hatırlatarak, bunların korunması için tek çözümün yeni bir kanun olduğunun altını çiziyordu.
Burada görüldüğü gibi, arkeoloji, müzecilik ve kültürel miras gibi modern kavramlar, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tarihimizin bir parçası olmuştu. Ancak aradan neredeyse birbuçuk yüzyıl geçmesine karşın, Batı ülkeleriyle dünyanın geri kalanı arasındaki gerilim sona ermedi. Bugün Türkiye, Yunanistan, Mısır, Kamboçya, Peru gibi ülkeler, Batı müzelerinde bulunan, kendi topraklarının geçmişine ait eserleri geri almak için uğraşmaya devam ediyor.
Batı’da ise, bunları vermemek için eskisinden farklı, ama aynı sonuca ulaşan gerekçeler ortaya atılıyor. Örneğin müzeler ikiye ayrılıyor: Ansiklopedik (veya hümanistik) ve milliyetçi. İlk kategori, tahmin edileceği gibi Batı müzeleri: Louvre, British Museum, Metropolitan veya Altes Museum’un “herkes için, bütün dünya için, yeni bir tür dünya vatandaşı yaratma yolu olarak” kurulduğu iddia ediliyor; “milliyetçi” müzeler ise dünyanın geri kalanında, “ulusal hükümetler” tarafından, “kendi işlerine yarayan kararlara” uymak üzere, ulus yaratma sürecinin bir parçası olarak tanımlanıyor. Bu görüşler ileri sürülürken, Avrupa’nın büyük müzelerinin arkasında, aslında yine belli politikaların, özellikle de imparatorluk ve üstünlük iddialarının yattığı gerçeği unutuluyor.
MÜZENİN SİMGESİ
İskender Lahdi’yle tanıtım kampanyası
İskender Lahdi sayesinde Müze-i Hümayun, Louvre Müzesi’nin Mona Lisa’sı gibi, kendi simgesini bulmuştu. Osman Hamdi Bey’in bu süreçte yarattığı gizemli hava, müzenin ününü arttırdı.
Osman Hamdi Bey’in 1887’de yaptığı Sayda (Sidon, Lübnan) kazısı, arkeoloji dünyasında Türklerin iddiasını güçlendiren en önemli girişimdi. En ünlüsü İskender Lahdi (İskender’e ait olmadığının bilinmesine rağmen böyle deniyordu) olan bu lahit dizisinin bulunması, sadece eserlerin güzelliği ve iyi korunmuş olmaları açısından değil, arkeoloji dünyasında çokrenklilik tartışmasına yeni bir boyut kazandırdığı için de önemliydi.
Lahitleri ilk gören Batılı, Sayda’daki Amerikan misyoner W. K. Eddy olmuştu. Gerçi yetkililer nekropolün bulunduğunu anlar anlamaz hemen mezar odalarını kapatıp mühürlemişti ama Eddy, “aceleyle şöyle bir bakabilmiş” sonra da hemen bir yazı yazarak Amerikan Arkeoloji Dergisi’ne yollamıştı. Osman Hamdi Bey, meraktan çatlayan yabancı bilimadamlarına karşı “lahitlerini” kıskançlıkla korudu. 1889’de Fransız arkeoloji dergisi Revue Archéologique’e bir ön makale yollayarak dört lahitten söz etti. Ardından İskoç arkeolog Hayter Lewis’e bir-iki fotoğraf yolladı.
Bu arada İstanbul’da bu lahitleri sergilemek için yeni müze binası yapılmaktaydı. Müze için, lahitlerin uyandırdığı ilgiden daha iyi bir tanıtım yöntemi bulunamazdı. Osman Hamdi Bey dramatik bir atmosfer yaratarak merak uyandıran bilgi kırıntıları sızdırdı, söylentilerin yayılmasını sağladı.
American Architect and Building News’da yayımlanan bir haberde, 11 lahdin sandıklarda beklediği, Osman Hamdi’nin şimdilik dördünden söz ettiği, yedisini yazacağı kitap için “ayırdığı” belirtiliyordu. İngiliz The Athenaeum dergisinde “Hamdi Bey’in bu çarpıcı eserlerle ilgili yayımlanacak çalışması, arkeoloji araştırmalarında yeni bir çığır açacak” deniyordu.
Müzenin açılmasına az kala, Osman Hamdi Bey, arkeolog John Punnett Peters’ı davet etti; binada inşaat devam ederken bodruma inerek orada depolanan lahitleri gösterdi. Peters’ın nutku tutulmuş ve kendinden geçmişti.
Süreç zirve noktasına ulaşmıştı, “bina artık bitti, lahitler sergilendi ve aynı anda Hamdi Bey’in çalışması da (Une nécropole royale à Sidon) çıktı”. İskender Lahdi sayesinde Müze-i Hümayun, Louvre Müzesi’nin Mona Lisa’sı gibi, kendi simgesini bulmuştu.
ARKEOLOJİ EMEKÇİLERİ
Kazı işçileri ilkel, arkeologlar ise bilim kahramanları!
İlk dönem arkeologları, halkın içinde yaşadığı antik yapılara ve eserlere “saygı” göstermediği kanısındaydılar. Köylülerle topraklarının geçmişi arasında akademik değil doğal bir ilişki olabileceği ihtimali hiçbirinin aklına gelmiyordu. Onlara göre kazı işçisi Rumlar aptal, Türkler ise tembeldi.
İşçiler ve arkeologlar birlikte Arkeologlar ve kazı işçilerinden oluşan ekibin Behramkale kahvesinde dinlenirken objektiflere yansımış bir hatıra fotoğrafı (1882-1883, Pennsylvania Üniv. Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi Arşivleri).
Arkeolojik çalışmalar her zaman, yerel halktan gelen ve bazen yüzlerce kişiye ulaşabilen bir emek gücüne dayanmıştı. Asar-ı Atika: Osmanlı İmparatorluğu’nda Arkeoloji Politikaları kitabının bir bölümü de sesleri hiç duyulmayan bu insanlara ayrılıyor. Osmanlı topraklarındaki kazılarda çalışan işçiler, merakla yabancı arkeologların yaşam tarzını izliyordu; kazıda bir şey bulunduğunda ise genellikle bunu sevinç gösterisiyle karşılıyorlardı. Örneğin, Austen Henry Layard’ın Mezopotamya araştırmalarında (1845-47), pek çok Arap ve Türkmen çalışmıştı. Layard’a göre işçiler keşfettikleri “sakallı adamları” birer cin olarak kabul ediyor, heyecanlarını aşiretlere özgü “savaş” çığlıklarıyla ifade ediyorlardı. Osman Hamdi’nin Sayda kazısında, iki yeraltı galerisinin birbirine kavuşması kutlanırken işçiler “hurra” diye bağırmış ve bir kaval eşliğinde “Arap havaları” söylemişlerdi. Siyah mermerden muhteşem bir antropoid lahdi bulununca “çılgınca çığlıklar” atarak dans etmişlerdi.
Sayda’da çıkarılan lahitler, bütün yöre halkının ilgisini çekmişti. Halk bunları o kadar görmek istiyordu ki, Osman Hamdi bir limon bahçesinde bir “eski eserler bahçesi” kurmak zorunda kaldı; lahitler burada bir süre sergilendi.
Sardis’te 1909’da yapılan kazıda Amerikalı arkeologlar, Sart şehriyle kalıntılar arasında bir demiryolu hattı kurdular. Hat bittiğinde, işçilerin çiçekler ve yeşil dallarla süslediği lokomotif bir zafer havası içinde kazıların olduğu noktaya götürüldü. Ancak arkeologlar hep yerel halktan şikayet ediyordu. 1863’te Efes’i kazmaya başlayan James T. Wood’a göre, Türkler güçlü, Araplar çevikti ama “son derece kavgacı”ydı, Rumlar ise hızlı ve akıllı olmalarına rağmen çok tembeldiler. Kıbrıs’ta kazı yapan Cesnola’ya göre, Rumların aptallığı, Türklerin tembelliğiyle yarışıyordu.
Bazı arkeologlar, aynı zamanda birer etnograf olarak yerel halkı da inceliyorlardı. İçlerinde yaşadıkları antik kültürden bihaber olduklarını iddia ettikleri bu insanlarda, bir yandan da o eski kültüre benzeyen öğeler buluyorlardı. Çoğuna göre yerel kültür donuktu, dinamizm ve değişiklikten nasibini almamıştı.
Arkeologlar, halkın içinde yaşadığı antik yapılara ve eserlere “saygı” göstermediği kanısındaydılar. Köylülerle topraklarının geçmişi arasında akademik değil doğal bir ilişki olabileceği ihtimali hiçbirinin aklına gelmiyordu.
Osmanlı döneminde arkeoloji siyaseti
Zeynep Çelik’in About Antiquities:Politics of Archeology in the Ottoman Empire adlı kitabı Texas Üniversitesi Yayınları, Türkçesi ise Asar-ı Atika: Osmanlı İmparatorluğu’nda Arkeoloji Siyaseti adıyla Koç Üniversitesi tarafından geçen sene sonlarında yayımlandı. Arkeoloji tarihine yönelik bir soruşturma olan kitap, New York Metropolitan Müzesi ile İstanbul Müze-i Hümayunu’nun kuruluşunu karşılaştırıyor; arkeolojik araştırmalarda hep perde arkasında kalan emek gücüne ve yerel halka, ayrıca kültürlerarası ilişkilere odaklanıyor.
Osmanlı padişah ve devlet adamlarının eski eserlere olan yaklaşımı, “Memalik-i şâhânemde taş mı kalmadı, verin gitsin!” diye karikatürize edilen derecede duyarsız ve ilgisiz değildi. Padişah, bizzat kendi imzasıyla çıkarılan nizamnamelere rağmen, “özel izinlerle” eski eserlerin ait oldukları topraklardan koparılmalarına gözyummak zorunda kaldı.
Medeniyetlerin beşiği olarak kabul edilen ve Anadolu, Mezopotamya, Mısır gibi geniş bir coğrafyayı sınırları içerisinde barındıran Osmanlı Devleti, hiç şüphesiz dünyanın en önemli ve en zengin arkeolojik mirasının da üzerinde oturmaktaydı. Osmanlılar bu zengin mirasın pek farkında olmasalar da, bilhassa 18. yüzyıl sonlarından itibaren Avrupa’da arkeoloji ve eski eserlere karşı başlayan ve gittikçe artan merak ve talep, 19. yüzyıl boyunca yakından ilgilenilmesi ve çözülmesi gereken bir olgu olarak ortaya çıkmıştı.
Berlin’deki Bergama Berlin’deki Bergama Müzesi… III. Selim dönemine kadar uzanan eski eserlerin yabancılara hediye edilmesi geleneği, Osman Hamdi Bey döneminde sınırlanmıştı.
Osmanlıların “âsâr-ı atîka” diye isimlendirdikleri, antik medeniyetlerden intikal etmiş tarihî kıymeti haiz eski eserlere olan yaklaşımına bakıldığında, ülkede ciddi anlamda bir arkeoloji bilincinin varolduğu söylenemezse de, eski eserlere bir “taş yığını” gözüyle bakıldığını söylemek de doğru değildir. Âsâr-ı atîkaya dair arşiv belgelerine bakıldığında, eski eserlerin padişah bile olsa “verdim gitti” anlayışıyla tasarruf edilemediği görülmektedir. Arşiv belgelerinde III. Selim ile İngiltere elçisi Lord Elgin (Thomas Bruce) arasında yaşanan bir tarihî eser hadisesi bunun en bariz örneğidir. 1799-1803 yılları arasında İngiltere’nin İstanbul’daki elçisi olan Lord Elgin padişahla olan yakınlığını, gözkoyduğu bir tarihî eseri kendine hediye ettirmekte kullanmıştı. Bu eser, muhtemelen Nuruosmaniye Camii’nin yapımı sırasında ortaya çıkan ve cami avlusunda duran bir lahit kapağı idi. İngiliz elçisi birkaç defa bu lahit kapağını istemişse de halkın dedikodusundan çekinilerek talebi uygun görülmemişti. Ancak elçinin ısrarlı talepleri üzerine III. Selim’in de onayı ile uygun bir yol bulunarak istek yerine getirilmişti. Bulunan çözüm, lahit kapağının herkesin gözü önünde elçiye verilmektense, önce Topkapı Sarayı’na nakledilerek sonra da Topkapı Sarayı’nın Marmara sahilinde bulunan İncili Köşk’ten İngiliz elçisinin gemisine yüklenmesiydi.
Sisam Beyi’nin uyarısı Sisam Beyi Kiga’nın, Anadolu’nun bir çok yerinde Efes, Milet gibi antik çağdan kalma şehirler olduğu buralarda yapılacak kazılarda çıkan eserlerin İstanbul’a nakledilmesiyle kısa sürede burada Avrupa’nın sayılı müzelerinden birinin tesis edileceğini bildiren raporu 23 Mart 1857
Sadece çift olursa! İngiliz Wood’un Ayasluğ’da kazı yapma talebinin kabul edildiği, çıkacak eserlerden ikili olanlardan biri devlet müzesi için alınıp tek olanların kazıyı yapana terki kaidesine uyularak kazı sırasında kendisine kolaylık gösterilmesi. 4 Nisan 1863
Eski eserlerin korunup kollanmasına dair hiçbir kanun ve yönetmeliğinin olmadığı bu yıllarda, Osmanlı coğrafyasında izinli-izinsiz yapılan kazıların devlet eliyle yapılarak bir müze kurulması ilk defa Sisam Beyi Kiga tarafından önerilmişti. Kiga; Anadolu’nun birçok yerinde Efes, Milet gibi antik çağdan kalma şehirler olduğunu, buralarda yapılacak kazılarda çıkan eserlerin İstanbul’a nakledilmesiyle kısa sürede burada Avrupa’nın sayılı müzelerinden birinin tesis edileceğini söylemekteydi. Bu teklif padişah tarafından uygun bulunmasına rağmen, bahsedilen müzenin kurulması için 12 yıl daha beklenmesi gerekecekti.
Osmanlı bürokrasisinde arkeolojik kazıya resmen izin verilmesi ve bu iznin şarta bağlanması ilk defa 1863 tarihinde olmuştur. İngiliz J. Wood, Efes antik kenti üzerinde yoğunlaştırdığı kazılarını bir süre izin almadan yürüttükten sonra resmen başvuruda bulunarak kazı izin belgesi almıştı. Bu belgeye göre Wood’un çıkaracağı eserlerden tek olanı kendine kalacak, çift olanlardan birini devlete teslim edecekti. Tahmin edileceği üzere çift eser çıkması nadiren gerçekleşmişti!
Arkeolojik kazı yapanlar ciddi ve sert yaptırımlar içeren bir düzenleme olmamasından istifade ederek 1869’a kadar çıkardıkları eserleri kolaylıkla yurtdışına nakletmişler, devlete verilmesi gereken hisseyi ya hiç vermemişler ya da işe yaramaz küçük parçaları vererek göz boyamaya çalışmışlardır.
Osmanlı topraklarında yapılan eski eser kazılarından devletin faydalanamaması ve bu eserlerin neredeyse olduğu gibi yurtdışına çıktığı görülünce; 1869 yılında bir nizamname hazırlanması ve çıkacak eserlerin sergilenip muhafazası için bir müze kurulması, müze binası olarak Aya İrini’de bulunan eski Cebehane binasının kullanılması, bütün bu işlerin yürütülmesi için de Maarif Nezareti’nin görevlendirilmesi kararlaştırıldı.
Arkeolojik kazı ve eski eserlerin muhafazasına yönelik ilk resmî düzenleme olan 1869 tarihli nizamname ile; eski eserlerin yurtdışına çıkarılmasının -para ve sikkeler hariç- yasak olduğu, bir şahsa ait arazide çıkan eserlerin o kişinin malı sayılacağı, eski eserlerin yurtiçinde hükümete veya taliplisine satılabileceği kararlaştırılmıştı.
18 Ocak 1869. Şimdi Britanya Müzesi’nde bulunan Bodrum Müzesi’nden alınma Amazon kadını paneli.
Osmanlı topraklarında yapılan kazılarda ortaya çıkan usulsüzlükler ve devletin kontrolünün sağlanması amacıyla 1869’da çıkarılan nizamnamenin yerine 1874 yılında yeni bir nizamname hazırlanmıştı. Buna göre; yapılan kazılarda çıkarılan eserler üçe ayrılacak biri devlete, biri kazıyı yapana biri de arazi sahibine verilecekti. Yurtdışına çıkarılacak eski eserlerin bir listesinin Maarif Nezareti’ne sunulması, nezaretin onayı olmadan hiçbir eserin yurtdışına çıkarılmaması hükmü getirilmişti.
İlk müze için karar Bir âsâr-ı atîka nizamnamesi hazırlanması ve eski eserlerin muhafazası için müze kurulmasına dair irade.
Fakat bu nizamnamenin bir takım boşlukları vardı ve kazıyı yapanlar bundan azami derecede faydalanmaktaydı. Gerek kaçırma yoluyla, gerek şahsi hatır veya siyasi konjonktür gereği ait olduğu topraklardan çıkarılıp farklı ülkelerdeki müzelere götürülen tarihi eserleri elde tutabilmek için ilk ciddi adımı Müze-yi Hümayun müdürlüğüne getirilen Osman Hamdi Bey yapmıştır. Osman Hamdi Bey, sorunu ortaya koyup çözüm önerdiği 24 Haziran 1882 tarihli raporunda; âsâr-ı atîka yönünden çok zengin bir coğrafyaya sahip Osmanlı Devleti’nin bu eserleri kendi müzesinde muhafaza edemediğinden müzecilik açısından çok fakir bir durumda olduğu, bunun sebebinin mevcut âsâr-ı atîka nizamnamesi hükümlerinin yetersizliği sebebiyle ülkede kazı yapan ecnebilerin kanundaki boşluklardan faydalanarak çıkardıkları eserleri kendi ülkelerine kaçırmakta olmasından kaynaklandığı, manevi değeri bir tarafa maddi değeri bile çok büyük meblağlarda olan bu eserlerin yurtdışına çıkarılmasının önlenmesi ve eski eser aramasının devlet tarafından yapılması için yeni ve Avrupa’da yürürlükte olan kaidelere uygun bir nizamname hazırlanması gerektiğinden bahsetmektedir.
Miras kimin? Londra’daki Parthenon heykel grubu, Elgin Mermerleri… Avrupalı arkeologlar, Roma- Helen medeniyetlerinden bugüne kalan tarihî eserlerin mirasçısının kendilerinin olduğunu, bunların Türklerle kültürel bir bağı olmadığını savunuyorlardı.
Osman Hamdi Bey’in girişimi ile yeni bir nizamname hazırlanması kabul edilmişti. 1884 tarihli nizamnamenin öncekilere göre en önemli farkı, Osmanlı sınırları içerisinde mevcut olan veya kazı yoluyla ortaya çıkarılan her çeşit âsâr-ı atîkanın devlete ait olduğu hükmünün getirilmesiydi. Kazıyı yapanlara yalnızca eserlerin resim ve kalıplarını alma hakkı tanınmıştı.
Osman Hamdi Bey, 1884’te hazırlamış olduğu Asar-ı Atika Nizamnamesi’nin yetersiz gördüğü bazı maddelerini ve özellikle hafriyata ait maddelerini, Müze-yi Hümayun’un gelişme ve ilerlemesine katkıda bulunacak şekilde tadil ederek 12 Şubat 1906 yılında yeni bir nizamname hazırladı. Altı bölüm halinde 35 maddeden oluşan bu son derece ayrıntılı nizamname ile devlet sınırları içerisinde eski eser bulunan bütün yerlerin devletin malı olup çıkan eserlerin de devlete ait olduğu kesin olarak belirlenmiştir.
Almanların ricası Bergama’da Almanlar tarafından yapılan kazılarda çıkarılan eserlerden Osmanlı müzesinin hissesine düşenlerinin Alman veliahdı ricası üzerine Berlin Müzesi’ne verilmesi. 27 Temmuz 1881
Osman Hamdi Bey’in bu kapsamlı nizamnamesiyle, arkeolojik mirasın neredeyse “kazanın elinde kaldığı” bir ortamdan, Osmanlı sınırları içerisindeki bütün eski eserlerin devlete ait olduğu ve ülke dışına çıkarılmasının kesinlikle yasaklandığı bir aşamaya gelinmiştir. Bu bilinçlenme ve gelişmenin en son şekli olarak 1906 yılında hazırlanan nizamname, 1973 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.
Bilhassa Osman Hamdi Bey’in müze müdürlüğü döneminde eski eserlerin ait oldukları topraklarda kalmasına yönelik düzenlemelerin yapıldığı nizamnameler, çıkardıkları tarihi eserleri bir şekilde ülkelerine taşımakta olan kazı sahiplerini tedirgin etmişti. Eski eserlerin yurtdışına çıkarılmasının yasak olduğu nizamnamelerde açık olarak belirtilmesine rağmen, Avrupalı arkeologlar Roma-Helen medeniyetlerinden geride kalan tarihi eserlerin Türklerle kültürel bağı olmadığını, onların mirasçısı olan Avrupalıların elinde olmaları gerektiği inancındaydılar. Hatta çıkardıkları eserleri, “değer bilmez Türklerin” elinde bırakmamayı kendilerinde bir hak olarak görmüşlerdir. Çıkan eserleri ülkelerine nakletmek için, illegal yollarla veya nizamnamelerdeki boşluklardan faydalanarak kaçırmak, para gücünü kullanarak satın almak, elçilikleri vasıtasıyla hükümete siyasi baskı yapmak, bunun da yetmediği yerde bağlı bulundukları ülkenin hükümdar ve hanedan üyelerini Osmanlı padişahı nezdinde aracı ve ricacı yapmak yollarını denemişlerdir.
İlk nizamname onayı Osman Hamdi Bey tarafından hazırlanan 1884 tarihli âsâr-ı atîka nizamnamesinin padişah tarafından onaylandığı… 31 Ocak 1884
Avusturyalılara hediye Selçuk’ta Avusturyalılarca çıkarılan eski eserlerin padişah tarafından Avusturya imparatoruna hediye edildiği… 9 Kasım 1896
Arşiv kayıtlarına bakıldığında hatır yolu ile eski eserlerin yabancılara hediye edilmesi III. Selim dönemine kadar gitmektedir. İngiltere elçileri bu konuda ilkleri oluşturur. 1801-1803 arasında İngiliz elçisi Lord Elgin, Fransa’ya karşı İngiltere’nin yardımını alan III. Selim’den bir şükran ifadesi olarak “Elgin Mermerleri” diye bilinen Atina Akropolünden alınmış kabartma mermerleri Londra’ya taşıma izni almıştı. Bir diğer İngiliz elçisi Stratford Canning, 1846 yılında şahsi dostluk kurduğu Sultan Abdülmecid’den şahsen talepte bulunarak Bodrum Mausoleumu’nun bir kısmını British Museum’a götürmüştür. Efes Artemis Tapınağı’nın İngiltere’ye naklini sağlamak için Prens Arthur, padişah nezdinde ricada bulunmuş, hatta Efes harabelerini gezerek kazıyı yürüten Wood’a destek olmuştur. Bergama’da kazı yapan Humann, Zeus Sunağı’nı Berlin’e götürmek için Almanya veliahdı Frederick’i araya koyduğu gibi, Efes’te kazı yapan Avusturyalı Benndorf Avusturya imparatoru adına hareket ederek padişahın, çıkarılan eserleri imparatora hediye etmesini sağladığı, hatta gümrük vergisini bile bu yolla ödemediği arşiv belgelerinde kayıtlıdır.
Osmanlı Devleti’nin askerî, siyasi ve ekonomik açıdan zafiyet içerisinde bulunduğu, Avrupalı devletlerin desteğini aradığı 19. yüzyıl boyunca, bazen şahsi dostluklar, bazen düşmana karşı müttefik ülkeyi kaybetmeme korkusu, bazen reelpolitik gereği dönemin padişahlarının eski eserler konusunda ricada bulunan İngiliz, Alman, Avusturyalı hükümdarların isteklerini, iyi ilişkilerin bozulmaması için geri çevirmedikleri anlaşılmaktadır.
Âsâr-ı atîka hususunda arşiv belgeleriyle ortaya koymaya çalıştığımız sürece bakıldığında Osmanlı padişahlarının ve devlet adamlarının eski eserlere olan yaklaşımının; “Memalik-i şâhânemde taş mı kalmadı, verin gitsin!” diye karikatürize edilen derecede duyarsız ve ilgisiz olmadıkları görülmektedir. Padişah, bizzat kendi imzasıyla çıkarılan nizamnamelerin hükümleri hilafına olarak “özel izinlerle” eski eserlerin ait oldukları topraklardan koparılmalarına gözyummak zorunda kalmıştır.
Bütün bunlara ilave olarak gerek toplumumuzda genel olarak eski eserlerin layıkıyla korunup kollanmasına yönelik bilincin gelişmemiş olduğunu söylemek mümkündür. Bu durum yalnızca Anadolu’daki antik medeniyetlerden kalan tarihî eserler için değil kendi öz kültürümüzün parçası olan Türk-İslâm kültür mirası için de söz konusudur. Zira Anadolu’nun pek çok yöresinde cami, tekke, medrese vb. mekanlardan paha biçilmez çiniler, halılar, yazma eserler, muhteşem ahşap işçiliği olan kapı, mihrap gibi antika eserler çalınıp yurtdışına kaçırılmıştır.
Osman Hamdi Bey zamanında arkeolojik kazıları bilfiil yürütmeye başlayan Theodor Makridi Bey, Türk arkeolojisi ve müzeciliğinin altyapısını oluşturan çok değerli projeleri gerçekleştirdi. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde görevine uzun yıllar devam eden Theodor Makridi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk resmî kazılarını da gerçekleştiren isimdi.
Theodor Makridi’nin 1925’te Ankara tümülüslerinde gerçekleştirdiği kazılar, cumhuriyetin ilk arkeolojik kazıları olarak tarihe geçmiştir.
Dünyanın neredeyse her yerinde arkeoloji bilimi ile ilgili ilk çalışmalar Batılılar tarafından başlatılmıştır. Osmanlı coğrafyası da buna dahildir. Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda yaşamakta olduğu çöküş süreci, başta İngiltere, Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupalıların arkeoloji talanını rahatça gerçekleştirmesine olanak tanımıştır. Ninive (Koyuncuk), Dur-Şarrukin (Khorsabad), Kalhu (Nimrud), Sa’mal (Zincirli), Pergamon (Bergama) ve Truva (Hisarlık Tepesi) ile başlayan sözde arkeolojik kazılar, Babil, Karkamış (Cerablus) ve Sakçagözü ile devam etmiştir.
1881 yılında sistemsiz bir yapıya sahip Türk müzeciliğinin başına geçen Osman Hamdi Bey, Osmanlı’nın önemli entelektüellerinden ve sanatçılarından biriydi. Müzeci olarak ilk farkettiği, devletin arkeolojik değerlerinin 1869 ve 1874 Âsâr-ı Atika Nizamnameleri’ne karşın Batılılar tarafından durmaksızın yurtdışına taşınmakta olduğu idi. Bu sırada Musul’daki Ninive, Dur Şarrukin ve Kalhu kazıları çoktan bitmiş, eserler British Museum ve Louvre’a nakledilmişti bile. Oysa ki 1874 nizamnanesine göre kazıdan çıkan eserlerin üçte biri devlete, üçte biri ise arazi sahibinde kalması gerekiyordu.
Önemli ve değerli eserlerin ortaya çıktığı kazılarda denetimin yeterli olmaması, devlete yalnızca teşhir edilemeyecek nitelikte noksan eserlerin gelmesine neden oluyordu. Titizlikle hazırlanan 1884 Âsâr-ı Atika Nizamnemesi ile Osmanlı topraklarından açığa çıkan eski eserlerin ve arkeolojik değerlerin yurtdışına çıkarılması büyük ölçüde engellenmiş oldu. Bu yasa Osman Hamdi Bey’in ilk önemli başarısı değildi. Devletin eski eser politikasını 1884 nizammanesiyle belirleyen Osman Hamdi Bey, arkeolojik kazılarla ilgili stratejiyi göreve geldiği 1881’de kurgulamıştı bile; kazıların devlet tarafından yapılması ve eserlerin sergileneceği Batı tarzında bir müze binası.
Kurguladığı stratejiyi uygulamaya başlayan Osman Hamdi Bey, ilk kazıyı Anadolu topraklarında Nemrud Dağı’nda (1883) gerçekleştirdi. Bunu aynı yıl içindeki Irak-Sipara ile Muğla-Lagina (1891-1892) kazıları izledi. Ancak on yıllık süreçte yapılan iki kazı çalışması çok yetersizdi. Osman Hamdi Bey kazı sayısını daha da arttırmak istiyor, uzman yetersizliği bu duruma engel oluyordu. Türkiye’de henüz bir arkeoloji okulu yoktu ve uzman yetişmiyordu.
1907’de Theodor Makridi tarafından yürütülen Alacahöyük kazılarında ortaya çıkarılan sfenksler.
Mekteb-i Sultani mezunu Theodor Makridi 1892 yılında Fransızca katipliği görevi ile başladığı Müze-i Hümayun’da (İstanbul Arkeoloji Müzeleri) kısa sürede Osman Hamdi Bey’in dikkatini çekmişti. İyi derecede Fransızca bilen bu genç nümizmat olan babası Dr. Ferik Makridi Paşa’dan dolayı arkeolojiye yabancı değildi. Osman Hamdi Bey hiç düşünmeden Theodor Makridi’yi müzenin kazılarında görevlendirdi. Theodor Makridi’nin devreye girmesiyle birlikte arkeolojik kazıların sayısı hızla artmaya başladı. Bilecik-Bozüyük (1895), Aydın-Tralleis (1902) ve Alabanda (1902), İzmir-Yortan (1901) ve Notion (1907, 1913), Çorum-Boğazköy (1906- 1907, 1911-1912) ve Alacahöyük (1907, 1909), Samsun-Akalan (1907), Gaziantep-Sakçagözü (1907, 1909, 1911), Suriye-Kadeş (1894), Tedmür (1902) ve Rakka (1905, 1907), Lübnan-Sayda (1897-1900, 1902-1904, 1913), Bostane Şeyh (1900-1902) ve Sur (1913), Rodos (1906, 1909), Taşoz (1909, 1911) ve Yunanistan-Langaza (1910) kazıları Türkiye arkeolojisinin ve müzeciliğinin altyapısını oluşturan çok değerli projelerdir.
Theodor Makridi’nin göreve gelmesiyle kazı sayısının bariz biçimde artmasındaki doğru orantı bir tesadüf değildir. Theodor Makridi sözkonusu kazıların bazılarına bilfiil katılamamakla birlikte, bunların hepsine lojistik ve organizasyon anlamında altyapı sağlamıştır. Arkeolojiyi Batılı tarzda yapan ilk uzmanlardan olan Theodor Makridi, bu özelliğini yabancı kazılara müzeyi temsilen kazı komiseri olarak gönderilmiş olmasıyla kazanmıştır.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde görevine uzun yıllar devam eden Theodor Makridi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk resmî kazılarını da yapmıştır. Maarif Vekaleti’nin emriyle 1925’te Ankara tümülüslerinde gerçekleştirdiği kazılar Türkiye’nin ilk arkeolojik kazıları olarak tarihe geçmiştir.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden 1930 yılında emekli olan Theodor Makridi, Atina’ya Benaki Müzesi’ni kurmak için geçici olarak yerleşmiştir. İstanbul’u sıklıkla ziyaret eden Makridi Bey, 1940 yılında uzun yıllar yaşadığı Bakırköy semtinde 68 yaşında hayata veda etmiş, Bakırköy Rum Mezarlığında babasının ismi yazılı mezara defnedilmiştir.
1930’da emekli olan Makridi, 1940’ta uzun yıllar yaşadığı Bakırköy’de vefat etti ve Rum Mezarlığında babasının mezarına defnedildi.
125 yılı geride bırakan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Türkiye’nin en önemli, dünyanın sayılı tarih-kültür miraslarından birini bünyesinde barındırıyor. Son Osmanlı döneminin bu en büyük tarihi eser kurumu, Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasındaki medeniyetlerin benzersiz eserlerine ev sahipliği yapıyor.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Sultanahmet’te Gülhane Parkı girişinin sağından Topkapı Sarayı Müzesi’ne giden Osman Hamdi Bey Yokuşu’nun sol tarafında bulunuyor. Topkapı Sarayı, Darphane binaları ve Gülhane Parkı tarafından çevrelenen yapılar topluluğunda, Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi yer alıyor. Bu nedenle kuruluşundan itibaren çoğul olarak, İstanbul Arkeoloji Müzeleri olarak isimlendiriliyor. Üç ayrı müzeden oluşan binlerce koleksiyonu, kent belleğindeki yeri ve denetimi altında 13 özel müze ve 200 özel koleksiyoner ile bir bütün olarak Türk ve dünya arkeoloji-müzecilik tarihi içinde müstesna bir yere sahip. İstanbul Arkeoloji Müzelerinin 125 yılı geride bırakması dolayısıyla hazırladığımız dosyada, Ayşen Gür, Osman Hamdi Bey ve Osmanlı döneminde eski eserleri koruma mücadelesinin siyasi ve kültürel tarihini yazdı. Prof. Dr. Şevket Dönmez, arkeolojik çalışmaların kilit ismi, cumhuriyetin ilk resmî kazılarını gerçekleştiren Theodor Makridi’yi kaleme aldı. Muzaffer Albayrak, Osmanlı belgelerinde kazı izinlerini ve arkeoloji alanında devletin Avrupa’ya karşı tutumunu anlattı.