Etiket: sayı: 35

  • İstanbul’u sarsan 10 tarihî hadise

    İstanbul’u sarsan 10 tarihî hadise

    Tarihî başkent İstanbul, 1453’teki fetihten önce de dünya tarihini değiştiren olaylara sahne oldu. Türklerin idaresindeki şehir de, 1481’den cumhuriyetin ilanına kadar geçen yaklaşık 450 yıl içinde büyük bunalımlar, ayaklanmalar, felaketler ve sevinçler yaşadı. İstanbul’u ayağa kaldıran veya eve kapatan 10 önemli tarihî vaka. 

    Konstantinopolis ya da Kostantiniyye… Bir zamanlar dünyanın en büyük, en güzel kentiydi. Ve o kente ilk kez gelen seyyahların Ayasofya’nın güneşte parlayan kubbesini uzaktan gördükleri an duydukları heyecan… Hipodromdan yükselen uğultu… Fetihten sonra sipahi atlarının nallarından çakan kıvılcımlar… Seferden dönen gemilerin top sesleri… “İstemezük” nidalarıyla kaldırılan kazanlar… 

    Bu kentin sokaklarından akan kanın, yangınların, depremlerin, surları aşan tsunamilerin, isyanların ve yağmanın hesabını tutan olmuş mudur? Hangi kent bu kadar acıyla yoğrulmuş ve bu acıları gömerek yaşamasını öğrenmiştir. Bir benzerinin olduğunu sanmıyorum. İnsan acıları unutmadan yaşayamaz. Ama acıların nedenlerini unutarak da bir yere varamaz. 

    Vanmour’un fırçasından Patrona Halil isyanı Fransız ressam Jean-Baptiste Vanmour’un Suikast (The Assassination) adlı Patrona Halil isyanını konu alan eseri (1730). Vanmour İstanbul’a geldiğinde başkentin Lale Devri’ni resmetti, Patrona Halil isyanına tanık oldu. 

    Kentimizi sarsan günler o kadar uzun bir liste oluşturuyor ki, bu yazımızı Osmanlı döneminin en önemli 10 olayıyla sınırladık. Ama örneğin 532 yılındaki Nika isyanı sırasında, Jüstinyen’in emriyle 30 bin kişinin Hipodrom’da kıstırılıp öldürülmesini, şehrin yarısının yanıp yıkılmasını unutmuş değiliz. Keza 1204’te Katolik Haçlıların kenti fethettikten sonra giriştikleri yağma ve katliamı da. Şimdi Venedik’te San Marko Meydanı’nı süsleyen at heykelleri, o dönemde daha sayısız başka zenginlikle birlikte Batı’ya taşınmıştı. 

    Latinlerin Kostantiniyye ahalisine yaptıkları zulüm hiç unutulmadı, ta ki kent düşünceye kadar. Ve 29 Mayıs 1453 günü kent tarihindeki en büyük sarsıntılardan biri, belki de birincisi meydana geldi. Herkes canının ve malının derdine düşmüşken, Fatih’in özel görevlendirdiği ekipler, surlarda kendisine karşı savaşan Osmanlı hanedanından Şehzade Orhan’ı arıyordu. Kıyafet değiştirip kalabalığın arasına karışmak istedi ama, kurtulamayacağını anlayınca surlardan atlayıp intihar etti. Kent, Osmanlı hanedanından yüzlerce kişinin katline sahne olacaktı. 

    Osmanlı hanedanı İstanbul’dan uzaklaştırılıp Cumhuriyet kurulduktan sonra da kent olağanüstü günler yaşadı. Bunlar arasında Atatürk’ün ilk ziyaretindeki heyecan ile hıçkırıkların sokaklara taştığı 10 Kasım 1938 günü önde gelir. Tabii Tan Matbaası’nın yakılışı, Missouri’nin gelişiyle yaltakçıların yaptığı taşkınlıklar, 6-7 Eylül rezaleti, 6. Filo’nun protesto edilmesi, 15-16 Haziran yürüyüşleri, 1 Mayıs Taksim Katliamı, Gezi olayları ve nihayet 15 Temmuz darbe girişimi de en yakın büyük olayları teşkil eder. Sayısı yüzü geçen büyük olayların hepsi dergiyi doldurur da taşırır. Bu nedenle Osmanlı döneminde, kenti fetheden Yedinci Padişah II. Mehmet’in ölümünden, 36. padişah VI. Mehmet’in kaçışı arasındaki 10 büyük olayı seçtik. 

    Bu tür seçimler daima tartışmalıdır. Örneğin II. Osman’ın öldürülmesini, Kuleli Vakası’nı, Abdülaziz’e karşı darbeyi ya da Babıali Baskını’nı veya şu veya bu olayı niçin almadınız denilebilir. Kabakçı İhtilali ve III. Selim’in öldürülmesi, Rusların Yeşilköy’e kadar gelmeleri, müzikli-eğlenceli bayram gibi 1908 seçimleri veya İstanbul’un müttefik uçakları tarafından bombalanması gibi olayları dışarıda bırakmamız da yadırganabilir. Biz daha ziyade büyük kalabalıkların katıldığı veya kurban olduğu önemli olayları öne çıkarmayı tercih ettik. 

    Kapıkulu Yağması ve Katliamları 

    (3-4 Mayıs 1481) 

    Fatih çok büyük işlere girişmiş, bir yandan İstanbul’u yeniden inşa ederken, diğer yandan dört bir yanda fetihlere girişmişti. Bunlar çok para gerektiren işlerdi. Para azaldığında piyasadaki paraları çekip içerisinde daha az gümüş olan sikke basarlar ve ödemeler bununla yapılırdı. 1450 yılında 100 dirhem gümüşten 278 akçe basılırken, 1475’de 355-457 akçe kesilmişti. Fatih, halkı elindeki akçeleri hazineye getirmeye mecbur tutuyor, getirdikleri her 12 akçe için 10 akçe iade ederek % 17 vergi alıyordu. Yeni akçe basılınca eskisi yasaklanıyor, bunları saklayanları bulmak için “gümüşarayıcılar” adı verilen görevliler her yeri basıp arama yapıyordu. 

    Halk, elindeki paranın altıda birine el koyan yönetime tepkisini açığa vuramıyordu ama, 1481’de Fatih ölünce, maaşları iyice azalmış olan Kapıkulu askerleri sokağa dökülüp gözlerine kestirdiklerini yağmalamaya başladı. İ. H. Danişment bunun aynı zamanda devşirmelerle Türk devlet adamları arasında bir savaşa dönüştüğünü yazar ki, ilk yağmalanan yerin, o gün katledilen Türk vezir-i azam Karamani Mehmet Paşa’nın konağı olduğunu, Yeniçerilerin liderliğini de devşirme İshak Paşa’nın yaptığını söyleyerek olaylara ayrı bir boyuttan bakar.

    Her halükarda 3/4 Mayıs gecesi Yeniçeriler ilk kez bir başveziri katletmişlerdi ve bunu daha birçokları izleyecekti. İstediklerini padişah yapabileceklerini çoktan öğrenmiş olan Kapıkulları, aynı zamanda Hıristiyan mahallelerinde de birçok evi basıp yağmayı sürdürdüler. Bu arada Amasya’dan getirilen Bayezit’i Cem Sultan’a karşı destekleyeceklerini söylediler, ama iki koşulları vardı: Bayezit yeni akçe çıkarmayacak ve yağmacılar cezalandırılmayacaktı. 

    Küçük Kıyamet (Kıyamet-i Suğra) 

    (13-14 Eylül 1509) 

    Konumuz sarsıntılı günler olunca, hep sosyal sarsıntılardan söz ediyoruz ama bir kez de fizik sarsıntıdan söz edelim. Kayda geçenler arasında en büyük depremin 1509’da, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan 13/14 Eylül gecesi meydana geldiğini belirtelim. Kıyamet-i Suğra, ya da küçük kıyamet adı verilen bu deprem o kadar şiddetliydi ki, yıkılan evler bir yana, Marmara’da muazzam bir tsunami oluşmuş, hem Marmara, hem de Haliç tarafında surları aşarak birçok mahalleyi basmıştı. Güçlü artçı sarsıntılar 45 gün sürünce kimse evine girememiş, padişah için saray bahçesinde çatma odalar yapılmıştı. 

    Ertesi yıl imparatorluğun dört bir yanından 3 bin ustabaşı ve 77 bin işçi getirilerek şehir yeniden inşaya başlanmıştı. Bu depremde yıkılan taş binaların yarattığı korku ve biraz da bunların pahalı olması nedeniyle, İstanbul’da Osmanlı dönemi yapılarının büyük çoğunluğu ahşap oldu. Bu kez de büyük İstanbul yangınları başladı ki, bazıları suriçinin üçte birini yakıp geçmiş, yüzyıllar boyunca sayısız felaket yaşanmıştır.

    Patrona Halil Ayaklanması 

    (28 Eylül-1 Ekim 1730)

    28 Eylül 1730 sabahı İstanbul esnafı dükkanını açamadı. Yeniçeriler çarşıları tutmuş, alışverişi engellemiş, sokakları dolduran kalabalık da üç koldan yürüyüşe geçmişti. Asiler, ulemadan İstanbul kadısı Zülalizade Ahmet ve Ayasofya vaizi İspirizade Hasan Efendiler tarafından destekleniyordu. Hapishaneler boşaltılıp mahkumlar da silahlandırıldı ve elbette her ayaklanmada olduğu gibi konaklar yağmalanmaya başlandı. 

    İsyancıları durdurmak için yapılan girişimler son derece zayıf kaldı, çünkü yetkililerin bir kısmı ikili oynuyordu. Bunlara ne istedikleri soruldu. Yanıt, başta Damat İbrahim Paşa olmak üzere 37 kişinin idamıydı. Bu değerli vezir-i azam, ertesi gün diğerleriyle birlikte idam edildi. Cesetleri aşağılandı. 

    Bir tarih belgesi
    Jean-Baptiste Vanmour’un Patrona Halil ve isyancıları gösterir bir resmi. Eser, Ortaçağ’ın dünya çapındaki en ilginç belgelerinden biridir. 

    Bununla birlikte öfke fırtınası devam edince III. Ahmet tahttan feragat etti ve yerine yeğeni I. Mahmut tahta çıktı. Ne var ki eski padişahın intikamından korkanlar, yenisinin gazabından kurtulamadı. 15 Kasım günü, vezir olma umuduyla saraya gelen elebaşı Patrona Halil, muhafızlarından ayrılarak diğer elebaşlarıyla birlikte öldürüldü. Ama bu günler boyunca Sadabat’ta bulunan 120 kadar köşk yakılıp yıkılmış ve devlet idaresi perişan olmuştu.

    İsyanın arka planında, Lale Devri adı verilen bu nisbi sükunet döneminde, üst sınıfın yaşantısına duyulan kindarlık ön planda gelir. Bunlar daha çok para harcayan bir nesil değildi ama bir yandan yobazlıktan daha uzak bir hayat yaşamakta, diğer yandan çok ılımlı olsa da devlet işlerinde reform istemekteydi. Bu nedenle hem ulemanın yobaz kesiminin hem de tehdit hisseden Kapıkulu askerlerinin düşmanlığı alttan alta yükselmekteydi. 

    Yakın neden ise, 1730 yazında Hemedan ve Kirmanşah eyaletlerinin savaşsız kaybedilmesi ve Sünnîlerin kıyıma uğradığı söylentilerinin ayaklanma hazırlayanlar için uygun bir vesile yaratmasıydı. 

    III. Ahmet bizzat sefere çıkacağını söyleyerek 3 Ağustos’ta tuğlarını Üsküdar’a diktirdi. Burası Doğu seferlerinin başlangıç noktasıydı. Ama asker tabiatlı olmayan padişah sekiz hafta boyunca seferi erteleyince, asiler propaganda için uygun ortam buldular. Bu olayda, yöneticilerin kararsızlığı görülür. Ama işler o hale gelmişti ki, en kararlı yönetim bile silahlı zorbaların önünde duramazdı. 

    Amiral Duckworth ve İstanbul baskını 

    (20 Şubat 1807) 

    1807 yılının Şubat 19’unda bir İngiliz donanmasının Çanakkale’yi aşıp İstanbul’a yaklaştığı duyulunca halkta büyük bir telaş başlamış, varlıklı olanlar konakları bırakıp içeri kaçmış, devlet ricali tophanede ne kadar top varsa alelacele çıkartıp sahillere mevzilendirtmişti. Ahalinin önemli bir kısmı da, kıyılarda tahkimat yapan askerin yardımına koşmuştu. Endişe içinde bir bekleyiş başladı ve 20 Şubat günü İngiliz donanması İstanbul önlerine vardı ama bombardımana girişmeden Adalar’a doğru şöyle bir dolaşıp gitti. 2 Mart günü gene rahatça Ege’ye açılıp gözden kayboldu. 

    İstanbul diken üstünde Amiral Duckworth’un Çanakkale’den geçerek İstanbul’a girmesini konu alan bir Philip James eseri. 1807 tarihli hadise başkentte panik yaratmış, buna rağmen İngilizler kenti terketmek zorunda kalmışlardı. 

    Herkes rahat bir nefes aldı ancak iki asır sonra ilk kez yabancı bir donanmanın Çanakkale’yi aşmış olması çok üzücüydü. Gerçi bu İstanbul’a denizden yapılan ilk baskın değildi. Kazak akıncıları 16. yüzyıl sonlarından beri şayka adı verilen hızlı kayıklarıyla sayısız kez Boğaz’ın yukarı köylerini, Baykoz’u, Tarabya’yı basıp yağmalıyor; sonra da aynı hızla Osmanlı donanmasından kaçıp gidiyorlardı. Ama Çanakkale nasıl olup da aşılmıştı? Amiral John Duckworth, birkaç gemiden atılan az sayıda etkisiz atışın dışında direniş görmemişti. Donanmamız neredeydi? Deniz tarihçimiz Amiral A. Büyüktuğrul, İngilizlerin gelişi bayram haftasına rastladığı için personelin izinli çıktığını, kalan birkaç kişinin tek tük top attıktan sonra gemilerini karaya oturtup kaçtığını yazıyor. Kıyı topları da vazifelerini yapmamıştı. 

    Yeniçeri İsyanı ve Alemdar Paşa 

    (15 Kasım 1808) 

    III. Selim, Kabakçı Mustafa ayaklanmasında tahttan indirildiği zaman, asiler Nizam-ı Cedit taraftarlarını vahşice öldürmüş, varlıklarını yağmalamıştı. Canlarını kurtarabilenler Rusçuk’a kaçıp, vezir Alemdar Mustafa Paşa’ya sığındı. Alemdar, İstanbul’a yürümüş, Selim’i öldürenleri cezalandırıp II. Mahmut’u tahta çıkarmıştı. İstanbul’a hakim olduğunu sanıyordu ama, bu kentin en- trikalarına alışık değildi. 

    Bu günlerde bir yandan Sened-i İttifak imzalanırken, kaldırılan Nizam-ı Cedid’in yerine Sekban-ı Cedid adı altında yeni bir talimli ordu kurulmasına karar verildi. Reformcu Kadı Abdurrahman Paşa Anadolu valisi olurken, Selimiye ve Levent Kışlalarında talim başladı. Donanma da Ramiz Paşa tarafından denetime alındıktan sonra Yeniçerilerin bir daha isyan edemeyecekleri düşünüldü. 

    Alemdar Mustafa Paşa (1755-1808) 

    Ancak yanılıyorlardı. Yeni bir ayaklanma İstanbul’u tanımayan Alemdar’ı gafil yakaladı. Konağına çekilip ümitsiz bir savunma yaparken, barut mahzenini ateşe vererek içeri girmeye çalışan ve sayıları çeşitli kaynaklarda 500 olarak geçen Yeniçerileri havaya uçurdu ama kendisi de dumandan boğularak öldü. Naaşı kuyuya atıldı ancak 19 yıl sonra Yeniçeri ocakları kaldırıldıktan sonra kemikleri oradan çıkarılıp defnedildi ve II. Meşrutiyet’ten sonra Zeynep Sultan Camii mezarlığına getirildi.

    Yeniçerilerin sonu: Vaka-i Hayriye

    (15 Haziran 1826)

    Fatih’in ölümündeki ilk yağmalarından 345 yıl boyunca, sayısız masum insanın, vezirin ve dahi birkaç padişahın kanına girdikten ve yıllarca İstanbul halkına kan kusturduktan sonra, Yeniçeriler nihayet devlet ve halkın elbirliği ile tarihten silindiler. II. Mahmut’un reformları tekrar gündeme getirmesi üzerine 14 Haziran akşamından itibaren kaynaşan Yeniçeriler, ertesi gün kazan kaldırdılar. Bu sırada tüm diğer asker ocaklarına, tersane eminine, humbaracılara, topçulara, lağımcılara haber gönderilmiş, sancak-ı şerif Sultanahmet Meydanı’na çıkarılmıştı.

    Yenilik taraftarı Şeyhülislam Tahir Efendi 3.500 medrese talebesiyle meydana gelip bunun devletin beka savaşı olduğunu ateşli bir nutukla anlattı. Yeniçeriler bu kez yalnız kalmışlar, kışlalarına çekilmişlerdi. Divanyolu ve Saraçhaneden ilerleyen diğer asker ocaklarının arkasında, artık esnaflık ve yağmadan başka şey yapmayan bu bela yuvasından kurtulmak için ellerine geçen her şeyle silahlanan, kalabalık İstanbul halkı vardı. 

    Türk usulü asayiş Yeniçeri devriyesi (1828). Halk için korkulu bir rüya halini alan Yeniçeri ocağının kaldırılışından sonra resmedilmiş oryantalist bir eser.

    Teslim olmayı reddeden Yeniçerilerin kışlaları Karacehennem İbrahim Ağa’nın top ateşiyle yıkıldı ve 6.000’i öldürülüp, geri kalan binlercesi de dağıtılıp sürüldü. Yaralanmasına rağmen askerin başında ilerleyen İbrahim Ağa ile birlikte tersane imamı Hacı Hafız Ahmet Efendi Yeniçeri kışlalarına ilk girenlerin arasındaydı. Sabahtan akşama kadar süren çatışmalar biterken Osmanlı tarihinin bir dönemi de ebediyen kapanıyor, tek tük kovalamaca sürerken ahali rahat bir uyku çekmek için evine dönüyordu. Hayırlı olay nihayet gerçekleşmişti. 

    Gülhane Meydanında Tanzimat Fermanı 

    (2 Kasım 1839) 

    Sultan Abdülmecid Han tahta çıktıktan dört ay sonra, Gülhane Meydanı tarihî bir gün yaşıyordu. Sultan Mecid, bütün vezirler, kazaskerler, askerî ve mülki erkan, önce gelen bürokratlar, elçiler, yabancılar, hatta Fransa kralının oğullarından biri… herkes buradaydı. Meydanın İstanbul ahalisi tarafında tıka basa doldurulmuş, hatta civara taşmıştı. 

    Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu 
    Yaygın olarak “Tanzimat Fermanı” diye bilinen “Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu” adını, Gülhane Parkı’ndan değil, Topkapı Sarayı’nın içinde Marmara Denizi’ne nazır Gülhane Meydanı’nda okunmasından almıştır.3 Kasım 1839’da Gülhane Meydanı’nda kurulan bir kürsüden Mustafa Reşid Paşa tarafından okunurken dönemin padişahı Sultan Abdülmecid töreni aynı meydanda bulunan Gülhane Köşkü’nden izlemişti. 

    Ne var ki kalabalık bekliyor ama Mustafa Reşit Paşa bir türlü atlas kese içerisinde gelen “Hatt-ı Şerif”i okumuyor, saray münecciminin bunun için en hayırlı saati tayin etmesini bekliyordu. Nihayet müneccimin keyfi geldi ya da müdahale edildi ve Osmanlı modernleşmesinin en önemli aşaması sayılan ferman okundu. Burada hukuk ve eşitliğe dayanan yeni bir çağ müjdeleniyordu. Ne var ki, Tanzimat vaadettiği reformları yapacak kadroları yetiştirinceye kadar dünya çok hızlı değişecek ve imparatorluk yetmiş yıl sonra tarihe karışacaktı. 

    Kışkırtmalar ve 31 Mart İsyanı 

    (13 NİSAN 1909) 

    Meclis 30 yıl aradan sonra Temmuz ihtilaliyle de olsa tekrar açılmış ve son derece coşkulu bir hürriyet dönemi başlamıştı. Ama hayalkırıklığı da çabuk geldi. İttihatçıların devleti yönetecek kadroları olmadığı gibi, başkalarının da yoktu. Öte yandan birçok şikayetçi kesim yaratılmış olup, softalar İttihatçı iktidarı “şeytanların yönetimi” olarak niteliyordu. Ayrıca sıkı talim ve disiplin askerlerin canını sıkmış, alaylı subaylar da devre dışı kaldıkça, tasfiye edilen memurlarla birlikte memnunsuzlara katılmışlardı. Nitekim softa basının kışkırtması kısa sürede yankı buldu ve erken saatlerinde Taşkışla’da bulunan 4. Avcı Taburu erleri nöbetçi subayları hapsedip Meclis’e doğru yürüyüşe geçti. Ancak ortada büyük bir şaşkınlık vardı. Hükümet ortada görünmüyor, olaya sahip çıkacak bir muhalefete de rastlanmıyordu. En çok duyulan şey “şeriat isteriz” nidalarıydı. Tüfeklerin gölgesinde asilerin sürekli değişen taleplerini kabule zorlanan mebuslar korku içindeydi.

    31 Mart İsyanı 13 Nisan 1909 tarihinde başlayan 31 Mart İsyanı’nın ilk gününde Sultanahmet Meydanında hareketlilik. Bu gerici kalkışma, Hareket Ordusu’nun müdahalesiyle 27 Nisan’da bastırılmıştı. 

    Abdülhamid boşluğu sezerek şeriat kurallarını öne çıkaran ve isyancıların affedileceğini açıklayan bir bildiri ile devlete tekrar hakim olmaya çalıştı. Asiler ve bir kısım halk akşam saatlerinde Sultanahmet Meydanı’nı doldurup havayi fişeklerle şenliğe başladı. Ne var ki padişah ipleri tekrar eline alamayacaktı. Selanik’ten ilerleyen Hareket Ordusu kısa sürede İstanbul’a ulaştı ve birkaç gün süren çatışmalar sonrasında şehre hakim oldu. Meclis yeniden açılırken Mahmut Şevket Paşa yönetimi öne çıkıyor ve ilk iş olarak Abdülhamid tahttan indiriliyordu.

    Sokak çatışmaları 1909’daki 31 Mart vakasında Hareket Ordusu’na mensup askerler, özellikle Taksim-Pangaltı ve Sultanahmet civarında direnişle karşılaşmışlardı. 

    Hamidiye’nin seferden dönüşü 

    (7 Eylül 1913)

    Türk tarihinin en yıkıcı bozgunu olan Balkan Harbi’nde, silahlı kuvvetlerin yüzünü ağartan yegane olay kahraman Hamidiye kruvazörünün Ege, Adriyatik ve Akdeniz’deki muazzam akın hareketiydi. Yunan donanmasının ele geçirdiği Ege adalarının geri alınabilmesi için Çanakkale’den fırlayıp düşman ana filosunu peşine takacak, o sırada Türk gemileri de Ege’de mevzi üstünlük sağlayabilecekti. 

    Akdeniz’in efsanesi Hamidiye zırhlısı, Balkan Savaşı esnasında Yunan kıyılarına karşı çok etkili akınlar yaptı. “Akdeniz’in yırtıcısı” diye anılan geminin komutanı Rauf (Orbay) Bey’di. 

    Hamidiye 5 Ocak 1913 günü Çanakkale’den çıktı. Ne var ki Yunanlıların yetenekli Amirali Kunduriotis ana filoyu peşine takmadı. Buna rağmen komutan Hüseyin Rauf Bey birçok Yunan gemisini batırdı, kıyıları bombaladı, her seferinde doğu Akdeniz veya Kızıldeniz’e çekilerek ikmal aldı. Birkaç kez de kısa sürelerle tarafsız limanlara girdi. Yunan filosunun ona karşı hazırladığı tuzakları her seferinde atlattı. Makineleri o kadar yıpranmıştı ki adeta emekleyerek seyir yapar hale gelmişti. 

    Hamidiye, Balkan Savaşı bitince Ağustos ayında dönüşe geçti. 7 Eylül günü, Türk denizciliğinin şerefini kurtaran gemi için İstanbul’da muazzam bir karşılama oldu. Şöyle anlatılır: “Yeşilköy’den Beşiktaş’a kadar kıyı boyları mahşeri bir kalabalık içindeydi… Hamidiye’nin insanı büyüleyen silueti Yeşilköy açıklarında görününce, karşılayıcı halk, yeri göğü inleten bağrışlarla karşıladılar, ‘Yaşa Hamidiye’, ‘Varol kahraman Hamidiye’. Tophane önlerinde ise tüm gemiler bayraklarla donatılmış, sandallar denizi doldurmuş ve büyük coşku yaşanmıştı. 

    İstanbul’un İşgali ve kurtuluşu 

    (1789 kara gün) 

    Aslında bunu iki ayrı olay ve aradaki önemli günler olarak ele almak gerekir ama, işgalin başladığı 13 Kasım 1918 ile son yabancı askerin ayrılmasını takiben 3. Kolordu’nun kente girdiği 6 Ekim 1923 arasındaki 4 yıl 10 ay 23 günlük sürenin hepsini tek bir kara gün olarak görmek de mümkündür. Bu süreçte çok önemli hadiseler meydana gelmiştir. 

    1919’da İzmir’in işgali üzerine Sultanahmet Meydanı’nda yapılan dört büyük mitingin hepsinde 150-200 binlik muazzam kalabalıklar toplanmıştır. 23 ve 30 Mayıs, 10 Ekim 1919 ve 13 Ocak 1920 tarihlerinde yapılan bu mitinglerin hepsi, büyük birer direniş olayıdır. Bunların dışında Fatih, Doğancılar ve Kadıköy’de de işgale meydan okuyan mitingler yapıldı. 

    İstiklâl’siz günler İstiklâl Caddesi’nde İtilaf Devletleri askerleri… Yenik devletlerin başkentleri arasından yalnız İstanbul işgal edilmiş ve İstiklâl Caddesi Yunan bayraklarıyla donatılmıştı. 

    Ocak 1920’de toplanan Meclis’in Mart ayında basılması, bu ayın 16’sında Şehzadebaşı karakolunun basılarak askerlerin şehit edilmesi, nihayetinde 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’ın imzalanması üzerine işgalcilerin çekilmeye başlaması ve 19 Ekim 1922’de Refet Paşa’nın 100 kişilik bir birlikle Mudanya’dan İstanbul’a gelişi vardır. Onu 81. Alay ile gelen Selahattin Adil Paşa izlemiş ve nihayet 3. Kolordu’nun Şükrü Naili Paşa ile gelmesi ile kurtuluş günü 6 Ekim 1923 olarak belirlenmiştir. Kurtuluşun en büyük coşkusu da o gün yaşanmıştı. 

     

  • Türk resminde 3 büyük usta…

    Türk resminde 3 büyük usta…

    Cumhuriyet döneminin önde gelen üç ressamı, yaklaşık 25’er yıl arayla doğdular, birbirinden kıymetli eserler ortaya koydular. Bu benzersiz dönemin tanığı, üç ünlü ressamın da dostu Ozan Sağdıç, dünden bugüne her dem taze kalacak sanatçıları anlattı.

    FEYHAMAN DURAN

    Foto muhabiri olarak çalışmaya başladığım Hayat dergisi önce kahverengiye çalan bir mürekkeple basılan tek renkli bir dergiydi. Sanrım bu teknik elemanlarımızın tifdruk baskı tekniğine alıştırılma süreciydi. Zaten renkli fotoğraf çekimi de pek yaygın değildi; matbaa baskısına uygun renk ayrımı da mekanik yollarla yapılan çapraşık bir işti. Ama o tek renk nefis baskılar, derginin orta sayfalarında verilen resim ve fotoğraflar, kahvehane duvarlarını süsleyen eski taşbaskısı levhaların yerini almaya başlamıştı. 


    Aldığım aylık, asistanlık maaşı mıydı neydi, çok alçakgönüllü bir şeydi. Ama dikkat ettim, fotoğrafım arka sayfada ya da orta sayfada yayınlanmış ise 50 lira gibi bir prim veriliyordu. Orta sayfa derginin tam orta yerinde ya, ona “göbek” diyorduk. Diyelim ki o ay, orta sayfada iki kez benim minarelere tırmanıp çektiğim İstanbul panoramalarından ikisi yayınlanmış, yüz lira prim almışım; şakayla “bu ay mecmuaya iki göbek atmışım” diyordum. Sözünü ettiğim zaman 1956-57 yılları… 

    Günü geldi, dergi renkli yayına geçti. Önce göbek sayfasında ünlü yabancı ressamların tablolarından röprodüksiyonlar gelip oturdu. Çağdaş ve soyuta çalan resimler iş yapmaz kaygısıyla revaçta değildi. Elbette “adamı adam, manzarayı manzara gibi gösteren” klasik resimler seçiyordu. İyi de, bizim ekmek elden gidiyor, ne yapmalı? Topkapı Sarayı’nın resim koleksiyonu ilkyardım için can simidi. Padişah portreleri, tarihî tablolar birebir gereksinime yanıt. O seksiyonun başında, aynı zamanda restoratörlük de yaptığını sandığım -ışıklar içinde yatsın- Abdullah Çizgen diye bir insan var. Yıllar sonra tanıyıp arkadaş olacağım Gültekin Çizgen’in babası. İşte o Abdullah Amca bana yol gösterici oldu; “şunun resmini çek, bunun resmini çek” diye müzedeki eserlerin fotoğraflarını çektiriyordu. Gültekin’e “Rahmetli sık danıştığım bir ağabey niteliğindeydi, ona sordum. Eliyle yönünü gösterip, “üstadın evi şuracıkta, dümdüz git bulursun” dedi. Süleymaniye istikametinde, Beyazıt semtinde, atölyesi de içinde olan evinin kapısını çaldım. 

    BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

    Eşi Güzin Duran da ressamdı. Allah için, benim gibi genç, ama heveskâr olduğu belli toy bir delikanlıyı çok güzel ağırladılar. Oraya gittiğimde, zamanın ünlü kişilerinden birisi vardı bir iskemlede oturan, ressamın şövalesinde onun yarı yarıya yapılmış portresi duruyordu. Anlaşılan bir seans daha çalışılacaktı, ara vermişlerdi. 

    O toparlanıp gidinceye kadar bir süre beklemiş, bu arada atölyenin orasına burasına bakarak iyiden iyiye gözden geçirmiştim. Birkaç tablonun renkli fotoğrafını çektim. Üstad “Elde olan bunlar, ama benim resimlerimin çoğu ya müzede, ya resmî dairelerin şurasında burasında, ya da şahıslara dağılmış durumda” demişti benden özür dilercesine. Tablo röprodüksiyonları ile yetinmedim, kendi arşivimde olsun diye, sanatçımızın portrelerini ve atölyesindeki özel hayatından siyahbeyaz fotoğraflar da çektim. 

    Başkasını pek anımsamıyorum ama kesin bildiğim, Feyhaman Duran’ın mavi renkli bir koltuğa oturmuş Güzin Hanım’ın modelliğini ettiği pastelle boyanmış bir resmi Hayat dergisinin orta sayfalarından birini süslemişti. 

    Ne iyi etmişim de, onların yaşamından özel fotoğraflar da çekmişim. Bakın, altmış yıl önce çektiğim fotoğraflar, üstadın büyük anma sergisi (Sabancı Müzesi’nde 30 Temmuz’a kadar) dolayısıyla tarihî birer vesika olarak ilk kez bu satırların yazıldığı #tarih sayfalarında gün yüzüne çıkıyor. 

    ★ ★ ★ 

    1886 doğumlu Feyhaman Duran’dan sonra, 25 yaş farkıyla 1911 doğumlu ikinci kuşak ressamımız Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan (onun sergisi de Ankara’da, Cer Modern’de 7 Nisan’da açılıyor) söz edelim. 

    1950’li yıllarda ben henüz lise öğrencisiyken, her daldaki sanatçıları merak eder, onları birebir tanımak isterdim. İstanbul’da sadece iki-üç resim galerisi vardı. Oralardaki etkinlikleri kaçırmamaya çalışırdım. Tanışıp söyleşmeye pek cesaretimiz yoktu ama, o ortamlarda onları izlemek ve aralarındaki konuşmalara kulak misafiri olabilmek bile bize mutluluk veriyordu. 

    DEVRİM ERBİL Her fotoğrafçıya nasip olmaz Yazarımız Ozan Sağdıç, yaklaşık çeyrek asır arayla doğan üç büyük ressam Feyhaman Duran, Bedri Rahmi ve Devrim Erbil ile hem tanışma şansına erişmiş, hem de onları fotoğraflamayı başarmıştı. 

    Bedri Rahmi popüler bir kişiliğe sahipti. Onun İstiklâl Caddesinde Tünel’e yakın bir yerdeki Narmanlı Yurdu’nun avlusunda bir galerisi olduğunu duymuştum. O kadar sıcakkanlıydı ki, hemen ahbap oluverdik. Yazının ilerleyen satırlarında değineceğimiz Devrim Erbil onun öğrencisi olunca, dostluğumuz günden güne yükseldi. 

    Bedri Bey ressam olduğu kadar şairdi de. Bakış açısına göre değişir. Edebiyat ehline soracak olsan, belki “şair olduğu kadar da ressamdı” diyebilirlerdi. O yıllarda onun satın aldığım ilk şiir kitabı Tuz adını taşıyordu. 

    Genel bir tanımlama yapılacak olursa derim ki, Bedri Hoca’nın gerek ressamlığında gerek şairliğinde temel taşı halk sanatı idi. İlhamını yazmalardan, kilimlerden, üzerlik askılarından, ozanların deyişlerinden, türkülerden aldı. Onları kendi üslubuna uygun bir biçimde stilize edip yorumladı. Ayrıca Sabahattin Eyüboğlu gibi, başta Köy Enstitülerine emeği geçmiş çok yönlü bir eğitimcinin, kültür insanının kardeşi olması onun oluşumuna ciddi katkılar sağlamıştı. Yerelliği yanında sözü, sohbetiyle çok sevildi. Aşık Veysel’i ilk kez o iki kardeş sayesinde dinlemiştim. Adı sanı unutulmuş, unutturulmuş yıllarda Ruhi Su türkülerinin Sabahhattin Bey’in evinde özel olarak sarma banda doldurulmuş kopyasını onlar bana vermişti. 

    Ressam çift Ozan Sağdıç genç bir gazeteci olarak kapılarını çaldığında, Güzin- Feyhaman Duran çifti onu iyi ağırlamakla kalmamış, ileride tarihi belge niteliği kazanacak özel yaşam pozları da vermişti. 

    Devrim Erbil onun öğrencisi olduğu sıralarda, hocanın Narmanlı Yurdu’ndaki yeri galeri kimliğini korumakla birlikte daha çok bir üretim atölyesine dönüşmüştü. Çünkü o tarihlerde akıllı biri, eski şişeleri, kırık camları kumla karıştırıp eriterek çeşitli renklerde baklava dilimi büyüklüğünde karecikler halinde döküp pazarlamayı akıl etmişti. O zaman inşa edilmiş binalar “betebe” denilen bu malzemeyle kaplanır olmuştu. Bedri Bey daha da keskin bir akıllılık örneği verdi. O karecikleri daha küçük parçacıklara ayırıp, onları resimsel mozaik malzemesi olarak kullanmaya başladı. Sirkeci’deki Doğubank işhanının yan cephesi, Unkapanı Manifaturacılar Çarşısı blokları başta olmak üzere bazı binalar hocanın mozaik resimleri ile süslenir oldu. Örnekler arttıkça, bunlar Ankara’ya ya da yurtdışına da taşmaya başladı. Brüksel’deki dünya fuarında ya da NATO genel merkezindeki devasa panolar… 

    Ben o tarihlerde, başlangıçta İstanbul Umum Fotoğrafçılar Derneği kâtibiydim. İşimin merkezi Osmanbey’deydi. İlk fırsatta Şişli-Tünel tramvayına atlar, orada alırdım soluğu. Böyle bir gönül bağı oluşmuştu. Herkes harıl harıl çalışır da, sen durur musun. Ben de elimi işe atardım, sözünü ettiğim mozaiklerde benim de çok taşım vardır. 

    Bedri Hoca’nın galerisinde Ozan Sağdıç (solda) ile Devrim Erbil (sağda) tanıştıkları öğrenci yurdu kapanınca birkaç aylığına Erbil’in hocası Bedri Rahmi’nin (ortada) Narmanlı yurdundaki galerisine taşınmışlardı. 

    Bedri Hoca’nın Salıpazarı’nda bir apartman dairesi vardı; işler çoğalınca apartmanın bir katını daha kiraladı, orasını daha geniş bir atölye haline getirdi. Bir de Kalamış’ta geniş bir bahçesi ile içinde bir-iki odalı basit bir binacık vardı. Hafta tatillerinde oraya giderdik. Daha sonra oraya kendi ihtiyaçlarına göre atölyeli, asma katlı, teraslı bir mesken kondurdu. 

    İki usta ressam Bedri Rahmi ile gençlik arkadaşı ressam ve Ozan Sağdıç’ın kayınpederi Âbidin Elderoğlu 

    Ben 1960’ta Ankara’ya taşındıktan sonra da Bedri Hoca ile ilişkimiz kopmadı, aksine kuvvetlendi. O tarihlerde, çağdaş soyut resmin bizdeki öncülerinden Âbidin Elderoğlu’nun kızı ile evlenmiştim. Kayınpederim yıllarca İzmir’in en itibarlı okullarında resim ve sanat tarihi öğretmenliği yapmıştı. O dönem iki genç ressam, oldukça yakın bir arkadaşlık kurmuşlar. Eşim Olcay, o zamanlar onbir-oniki yaşlarında bir çocukmuş; Bedri Bey’in Buca’daki evlerine ziyaretlerini çok iyi anımsıyor. 

    Bedri Hoca’nın Âbidin Hoca’ya çok samimi bir saygısı vardı. Eskiden kalma bir alışkanlıkla ona Âbit derdi. Ankara’ya iş ve sergi dolayısıyla her gelişinde iki hoca buluşur, eski günleri yadederlerdi. Bir keresinde Bedri Bey benim evimde konukken, Elderoğlu’nun “Ayrılış” tablosunun duvarda asılı büyücek bir eskizinin karşısına geçmiş, elini omzuma koyarak “sana bir şey söyleyeyim mi reis, biz akademi hocalarından hiçbirimiz Âbit’in bu resmindeki konstrüksiyon mükemmeliğine ulaşamadık, ben dahil, çok samimi söylüyorum ben dahil, ben dahil…” demişti. Hocanın böyle bir kadir-kıymet bilirliği de vardı. Ruhu şad olsun. 

    ★ ★ ★ 

    Devrim Erbil ve Ozan Sağdıç Devram Erbil (solda) ve Ozan Sağdıç geçen ay Çankaya B. Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki serginin açlışında (üstte). 

    Nasıl ki Feyhaman Duran ile Bedri Rahmi arasında 25 yaş kadar bir yaş farkı varsa; Bedri Hoca’yla öğrencisi 1937 doğumlu Devrim Erbil arasında da o kadar bir yaş farkı vardı. Bu günlerde 80 yaşına ulaşmış durumda (bu vesile ile Ankara’da Şubat ayı boyunca Çankaya Belediyesi’nin Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin tüm katlarını kapsayan bir sergi gerçekleştirildi. Giriş katında da Devrim ile 60 yılı aşan dostluğumuzun, birlikte yaşantımızın öyküsünü yansıtan 80 kadar fotoğrafımla 12 panoluk “Sağdıç’ın sağdıcı DEVRİM ERBİL” adını taşıyan bir sergim açıldı. Bu öykünün tamamını kapsayan bir kitabın da hazırlığı içindeyiz). 

    Filmi başa saralım: 

    1955 yılındayız. Ben lise sonrası İstanbul denilen kocakentte yaşam mücadelesi verme çabası içindeyim. Gençlik ve sefalet yılları, elime geçen üç-beş kuruş yeterli değil. Zorunlu olarak öğrenci yurtlarında kalıyorum. Bir sabah gözümü açtım, çaprazlama yerleştirilmiş komşu ranzada incecik, dal gibi bir delikanlı. Gözgöze geldik. “Merhaba arkadaş, günaydın, memleket neresi? Balıkesir, ya seninki? Benim ki de Edremit, desene hemşehriymişiz! Valla, öyle… Nerede okuyorsun? Güzel Sanatlar Akademisinde…” İşte Devrim Erbil ile aramızdaki muhabbet böyle başladı. Ondan sonrası, altmış küsur yıldır kanka olarak sürüp gidiyor. 

    Ressam Devrim Erbil atölyesinde çalışırken.

    Kaldığımız yurt binasına bir gün müfettişler geldi, “köpek bağlasan durmaz, burada insan yaşamaz” dediler. Bizimkinin yanıtı pek hoştu: “Yaşayıp duruyorlar ya işte!” Sonuçta yurdumuz kapandı. Devrim’le Bedri Rahmi’nin Narmanlı Yurdundaki galerisine taşıdık. Orasını bir güzel yatakhanemiz yaptık. Yataklar dürülü vaziyette gömme dolaplarda duruyordu. Akşamları yere seriyorduk, sabahları topluyorduk. Dört-beş ay durumu böyle idare ettik. 

    Çok sonraları bir ev tutma gayretimiz daha olmuştu. Devrim tatildeydi, o işi ben üstlenmiştim. Mektuplaşıyorduk, hep de durumlarla dalga geçen mizahi mektuplardı bunlar. Sonunda bir ev buldum ve Devrim’e aynen şöyle yazdım: “Şimdi sana evin adresini veriyorum. Sakın dalga geçiyorum sanma. Baştanbaşa gerçektir: Pürtelaş Mahallesi, Tavukuçmaz. Mezarlık Yokuşu, Alçak Dam sokağı, No 13, Çatı katı”. 

    Daha anlatacak dünya kadar maceralarar var. Ne yazık ki hepsi bir dergi yazısına sığmıyor. Şimdilik bu kadarı yeter. 

  • Yeşilköy’de yıkılan meşhur Rus anıtı tekrar yapılacak mı?

    Yeşilköy’de yıkılan meşhur Rus anıtı tekrar yapılacak mı?

    Rusların bugünkü Yeşilköy, geçmişteki Ayastefanos’ta 1898’de yaptırdıkları anıt, Osmanlı Devleti’nin 1914 sonbaharında 1. Dünya Savaşı’na girmesiyle yıktırılmıştı. Dinamit patlatma anını 300 metrelik bir bobinle filme çeken yedek subay Fuat Uzkınay, Türk sinema tarihinin ilk çekimini yapmıştı. 103 yıl sonra anıtın yeniden yaptırılması gündemde. 

    Mısırlılardan itibaren dikili taşlarla, zafer taklarıyla önemli olayların anısını yaşatmak, dünyanın kadim milletleri arasında bir gelenek olmuştur. Türkler de Orta Asya’da bengütaşlarla, balballarla, Orhun Abideleri gibi anıtlarla bu geleneğin önemli mirasını yarattılar. 

    Oğuzların Anadolu’ya ilk geldikleri yerlerden Ahlat’taki mezartaşları, başlı başına birer anıttır. Osmanlılar bu geleneği, önemli olayların anısına köşk, kasır gibi binalar inşa ederek yaşattılar. Topkapı Sarayı’na Revan Seferi’nden sonra Revan Köşkü, Bağdat Seferi sonrasında Bağdat Köşkü inşa edilmesi bu kategoridendir. 

    Ayastefanos abidesinin bir zamanlar bulunduğu mevkii, bugün askerî bölge içerisinde kalıyor. 

    Taş dikme anlayışı ise sadece ok meydanlarındaki sportif yarışmalarda kırılan rekorları belirleyen nişan taşları ve birçok sanatın tezahür ettiği mezartaşlarıyla sınırlı kalmıştır. Buna karşın yüzlerce yıl üç kıtada seferden sefere koşan Osmanlılar, savaşlarda kaybettikleri askerler için şehitlikler kurma, kazandıkları zaferlerin hatırasına abideler dikme hususunda gayretsizdir. Ruslar ise bunun tam tersine her önemli olayı anıtlaştırma kültürüne çok eskiden sahip olmuşlardı. Osmanlı topraklarında ilk olarak 1833’te Kavalalı Mehmed Ali Paşa isyanına karşı Osmanlılara destek verdiklerinde yerleştikleri Beykoz’da Yuşa tepesine dev bir kaya anıtı diktiler. Ruslar bu anıta II. Mahmud’un izin vermeyeceğini düşünürken, izin verilmekle kalınmamış, anıtın bir yüzüne kazınmak üzere Pertev Paşa’nın Rus dostluğuna övgüler yağdıran bir şiir yazması da padişahın isteğiyle olmuştur. Bu abidenin dikilmesinden 20 yıl sonra Ruslarla dostluğumuz bozulmuş ve üç yıl boyunca Kırım Savaşı’nda mücadele edilmesine rağmen o abideye dokunulmamıştır.

    İhtişamlı anıt

    Ayastefanos Anıtı 19. yüzyıl sonunda tamamlandığında, 30 metre yüksekliği ve ihtişamlı vaziyeti ile İstanbul’un birçok yerinden fark ediliyordu.

    Kırım Savaşı’ndan yirmi yıl sonra aramızın tekrar bozulduğu Rusya ile savaşa tutuştuk. Osmanlı Ordusu 1877-78 yılındaki Osmanlı-Rus Savaşı’nda Balkan ve Kafkas cephelerinde hezimete uğradı. Ruslar doğuda Kars, Ardahan’ı aldıkları gibi batıda da İstanbul kapılarına dayandılar. Ayastefanos’ta (bugünkü Yeşilköy) kamp kurup, tarihinin en ağır şartlar içeren anlaşmalarından birini 3 Mart 1878’de Osmanlılara imzalattılar.

    Büyük devletlerin müdahalesiyle Ayastefanos Antlaşması’nın yürürlüğe girmesi engellense de, 13 Temmuz 1878 Berlin Anlaşması ile Osmanlıların Balkanlar ve Doğu Anadolu’da kayıpları büyük oldu. İngilizlerle yapılan anlaşma ile Kıbrıs da İngiliz denetimine geçti. Ruslar, Berlin Kongresi’nde imzalanan protokollerde, özerkliğini tasdik ettirdikleri Bulgaristan’ın Balkan Dağları’ndaki Şıpka Geçidi’ne bir manastır inşa etmeyi kabul ettirmişlerdi. Aslında iyi niyetli değillerdi. Projenin anıt ve manastır olarak tasarlanması, bu mevkii talep ederken askerî kaygılarla hareket ettiklerini gizlemeye yönelikti. Şıpka Geçidi savaşta çok şiddetli çatışmalara sahne olan stratejik bir bölgeydi ve sonraki yıllarda Osmanlı üzerine açılacak askerî seferlerde önemli bir nokta olarak kendilerine gerekliydi. Osmanlılar üzerine galip gelmelerinin coşkusunu Rus kamuoyunda da hissettirmek ümidiyle, ülkelerinde de çok sayıda anıt inşa ettiler. 

    Ruslar bu süreçte egemenlikleri altına giren Kars’a da hemen bir kilise ve abide yapmayı ihmal etmediler. Kars’ın en mutena yerine diktikleri abidenin bir tarafına Grandük Mihail Nikolayeviç’in resmini, diğer tarafına da “Kars kalesinin Türklerden alındığı vakit kahramanca ölen Rus askerlerine” yazısını koydular. 

    Ruslarla aramızda geçen savaşlarda Osmanlıların da binlerce kaybı olmasına rağmen, böyle abidelerimiz, hatıra nişanelerimiz hiç olmadı. 1. Dünya Savaşı’nda Kafkas ve Galiçya cephelerinde esir alınan Türklerin çoğunlukla gönderildiği Sibirya’daki Krasnoyarsk’da Türk-Alman-Avusturya ve Macar esirlerden ölenlerin anısına, esirlerin kendi aralarında topladıkları parayla diktikleri anıttan başka bir örneğimiz yoktur. 

    Yıkım hatırası Anıtın kule kısmı 15 Kasım 1914’te ahali ve asker eliyle yıkıldıktan sonra kaide etrafındaki hatıra pozu. 

    Ayastefanos anıtına giden süreç 

    Rusların bütün bu anıt-şehitlik-kilise-manastır projelerinde en önemli gördükleri yer ise Ayastefanos idi. Osmanlıları dize getiren antlaşma burada imzalanmıştı. Zaferlerinin tescili ve Osmanlılara sürekli bir mağlubiyet hissi tattırma arzusuyla hemen bir anıt dikmek istedilerse de olmadı. 

    Savaşın ardından Bulgaristan ile Ardahan ve Kars’taki Rus askerlerinin mezarları koruma altına alınmışken; Edirne’den Ayastefanos’a kadar olan sahada, savaşta veya hastalık sonucu ölen 5 bin kadar Rus askerinin mezarı dağınık vaziyette, korumasızdı. Ölülerinin kemiklerini tek bir anıtmezarda toplamak istediler. İşin bahanesi, görünen yüzü olan bu masum talebin ardında, inşa edecekleri kiliseye koyacakları dünyanın dördüncü büyük çanının seslerini bütün İstanbul’a duyurmak yatıyordu. 

    İlk teşebbüslerini 1890’da yaptılar. Rus asker mezarlarının en fazla bulunduğu Ayastefanos’ta “kemiklik” tabir ettikleri bir bina ve üzerine küçük bir kilise talebiyle ortaya çıktılar. İlk elde Ayastefanos Mezarlığı akla geldi. Yapılan incelemelerde zeminin bataklık ve çökmeye eğilimi tespit edilince, uygun bir arazinin Osmanlı Devleti’nden talep edilmesi düşünüldü. O sıralarda ünlü Barutçubaşı ailesi mensubu Ohannes Dadyan’ın Yeşilköy’ün kuzeyinde, bugün askerî havaalanı sınırlarında kalan Yeniçiftlik mevkiinde zemini Sultan II. Bayezid Vakfı’na ait bir tarlası vardı. Aynı sıralarda mülteci olarak ortaya çıkan, Rusya tebaasından olup Sivastopol’den gelme Hacı Baba Mehmedof, hayli kalabalık ailesine bir köşk inşa etmek iddiasıyla bu arazinin oniki dönümünü satın aldı. Ardından Bakırköy mahkemesinde düzenlenen bir senetle Rusya Devleti’ne hibe etti. Anıt ve kilisenin bu araziye inşa edilmesine dair görüşmelere başlandı. 

    Dinamit tahribatı 

    Teğmen Bahri Doğanay’ın patlattığı dinamit kalıpları ile kulenin eğilmiş hali. Kule daha sonra tamamen yıkılacaktı. 

    Görüşmelerin ilerleyen aşamalarında arazinin konumu, güneyinden geçen demiryolunun üzerinden yaya trafiğine izin verilemeyeceği, Ayastefanos’un kuzeye doğru büyümesiyle mezarlığın köy içinde kalıp sağlığı tehdit edebileceği gibi endişelerle, Türk tarafı buraya izin veremeyeceğini bildirdi. Ruslar kendilerine hibe edilmiş bir araziyi, inşaat maliyetini düşüreceği ayrıca hemen demiryolu kenarında bulunmasının da malzeme nakliyatını kolay ve ucuz kılacağı için değerlendirmek istedilerse de fazla ısrarcı olamadılar. Yeni teklif edilen araziler arasında bulunan, yine Barutçubaşı ailesinden Agop Dadyan’ın Kalitarya köyündeki (günümüzdeki Florya-Şenlikköy semti) bağ arazisinde mutabık kalındı. Rusya’nın satın aldığı yirmi dört dönümlük bağda inşaata 1893 yılında başlanıldı. 

    Rusların anıt inşaatı sürerken… 

    İnşaata üç yıldır İstanbul’da yaşayan mimar Bozorof ve Rusya sefareti ataşesi Pişkof nezaret ediyordu. Kilise binası henüz iki metre yükselmişken, inşaatın gidişatına dair yapılan bir tahkikatın raporunda oldukça ayrıntı verilmektedir. Rapora göre; her kenarı 25 metrelik kare bir bina, çok sağlam bir temel üzerine inşa edilmektedir. İki metre kalınlığındaki duvarlar altı metre yükseldiğinde taş kemerler ile örtülecek ve etraftaki ne kadar Rus mezarından kalma kemik varsa hepsi buraya toplanacaktır. Bu kemikliğin üst tarafına da yirmi dört metre daha eklenerek otuz metrelik bir kilise inşaatı düşünülmektedir. İstanbul’un her yerinden görüleceği, çan sesinin de her yerden duyulacağı muhakkaktır. 

    Barutçubaşı Agop Bey’in Florya Çiftliği sahiline iki metre genişliğinde, yüz on bir metre uzunluğunda bir iskele inşa edilmiş; buradan demiryolu hattına, oradan da inşaata kadar bir şose yaptırılmış; Agop Bey aşırı cimri olduğundan çiftliğe hiç yatırım yapmadığı halde bu yolun bir kısmını kendi cebinden yaptırmıştır. Manastır bahçesinde 200 kişinin kalabileceği barakalar da unutulmamıştır. 

    Amele defterinde kayıtlı 82 kişiden ikisi Müslüman, diğerleri çeşitli milletlerdendir. Bunlarla civardaki Türkler arasında gerginlik baş gösterir. Kalitarya köyünde Ataşe Pişkof’un bir arabacıyı azarlamasının ardından işçiler de oturdukları kahveden Osmanlı armasına ateş etmek isterler. Önlerindeki bardak ve kadehleri kırarak hep bir ağızdan Rusça şarkılar söylerken tartışma çıkar. Kahvenin mumlarını söndüren Türklerle çıkan kavgada bir Makedon işçi bıçaklanır. 

    Malzeme ve irade Rusya Sefareti’nin Türkçe yazıp mühürlediği malzeme listesi ile anıtın inşaatında kullanılmak üzere Avrupa’dan getirilecek malzemenin gümrük muafiyetini sağlayan Sultan II. Abdülhamid’in iradesi. 

    7 Haziran 1893 tarihli bir irade [BOA. İ.RSM. 1/48] ile Avrupa’dan getirilecek inşaat malzemesinin gümrük vergisinden muaf olması sağlanır. Malzemenin niteliğine bakınca çok maliyetli bir bina olduğu açıkça görülüyor. Büyük kısmı bağışlarla elde edilen, az miktarı Rus hükümetinin bütçesinden çıkan bir buçuk milyon rubleye mal olduğuna yönelik bilgiler vardır. Belgenin ekindeki Rusya Sefareti’nin Türkçe kaleme alıp, Türkçe mühür bastığı takrirde muafiyet istenen malzemenin listesi verilmiştir: 

    1-Sekiz bin çuval içinde dört yüz ton kireç. 

    2-Bin iki yüz fıçı içinde Portland çimento. 

    3-Bir milyon tuğla. 

    4-Altı yüz metreküp taş. 

    5-On ton demir ve demir kiriş. 

    6-On ton ham ve işlenmiş bakır. 

    7-Elli ton dökme demir parmaklık. 

    8-Sekiz ton mabet içinde kullanılacak tasvir ve ikonostas. 

    9-Araba ve takımlarıyla beraber on iki beygir. 

    10-Yarım ton kazma, kürek, çapa. 

    Bütün aşamalarında titizlikle çalışan ekip bilhassa ince dekoratif süslemeleri en yetkin sanatçıların eline bırakmıştır. Böylelikle Rus sanatı açısından önemli bir eser ortaya konulmuş oluyordu. 

    İstanbul girişinde Rus askerleri Rus ordusu Ayastefanos’ta (bugünkü Yeşilköy) kamp kurup, tarihinin en ağır şartlar içeren anlaşmalarından birini 3 Mart 1878’de Osmanlılara imzalattılar. Ruslar Çatalca’dan Yeşilköy’e kadar olan bölgede her köy ve yerleşim birimine asker yerleştirmişti. Küçükçekmece (altta) ve Safraköyü (bugünkü Sefaköy-en altta) civarında Rus askerleri. 

    Anıtın açılışı ve yıkılışı 

    Anıtın tamamlanması hedeflenenden bir yıl uzun sürdü. Henüz tamamlanmadan, bir kutsama töreni yapıldı. 1898’in Kasım sonunda biter bitmez açılış töreni hazırlıklarına başlandı. 18 Aralık 1898’deki törene Rus çarını temsilen Grandük Nikola, Osmanlıları temsilen Ahmed Ali Paşa katıldı. Birçok üst düzey asker ve bürokrat, uluslararası davetliler ve Slav dünyasının ruhban sınıfı da davetliydi. Osmanlı ve yabancı basın yanında Yıldız Sarayı fotoğrafçılarından Bahriyeli Ali Sami’nin de fotoğraf çektiği biliniyor. Sirkeci istasyonundan Florya’ya özel trenler kaldırıldı. Yapılan ayin ve okunan toplu ilahilerin ardından verilen kokteylle tören bitirildi. 

    19. yüzyılın ilk yarısında Çavuşbaşı deresinin batısında çok miktarda Rum köyü ve nüfusu vardı. Rus ve Balkan savaşlarının ardından Rumeli’den gelen göçmenlerin Ayastefanos’tan ileriye İstanbul’a geçirilmemesi benimsendi. O civardaki birçok yerleşime iskân edildiler. 30 metrelik yüksekliği ile her yerden gördükleri, mağlubiyet ve acılarını sürekli hatırlatan abideye karşı hiç de iyi hisler beslemedikleri açıktı. Aynı şekilde İstanbul sakinleri de yapıldığı andan itibaren bu abideye “bir gün elbet elbirliğiyle yıkacağız” gözüyle bakıyorlardı. Osmanlının cihad çağrısı bu zemini hazırladı. 

    Rusya 1 Kasım 1914’te Osmanlı devletine harp ilan etti. Osmanlılarda, 11 Kasım da Rusya ve İngiltere’ye savaş ilan etti. Üç gün sonra da bu ülkelere karşı cihad çağrısında bulundu. Cihad fetvası Fatih Camii’nde okunduktan sonra cemaatin bir kısmı doğruca abidenin başına geldi. Orada da birikmiş bir kalabalığı karşılarında buldu. Fatih Camii’nden çıkan grupla abidenin etrafında bekleşen muhacirler birleştiler. Kilise görevlileri ve muhafızlar zaten Rusya savaş ilan eder etmez orayı terketmişler, giderken maddi-manevi değerli objeleri de yanlarında götürmüşlerdi. Bomboş anıtın başında bir miting düzenlendi. Ortaya çıkan karar anıtın yıkılması yönündeydi. Kalabalık halk kitlesi kazma küreklerle tahribata başladı ama sadece zarar verdiler, anıt yıkılamadı. 

    Ertesi günü yıkım için yine toplanıldı. Bundan sonrası için anlatımlarda farklılık olmakla birlikte, binanın dinamit kalıpları kullanılarak yıkıldığı kesindir. O zaman teğmen rütbesinde bulunan Bahri Doğanay’ın Tarih Dünyası dergisinin 1950 yılı 6. sayısındaki yazısına göre dinamitleyen de kendisidir. Mensubu bulunduğu 27. Süvari Alay Komutanı Binbaşı Hamid Fahri Bey’in emriyle çan kulesinin üst kısmındaki kemer ayaklarına yerleştirdikleri dinamitleri patlatmışlar, ama ancak külahını eğebilmişlerdir. O sıralarda İstanbul Emniyet Müdürü Bedri Bey’in engellemesiyle karşılaşmışlar, Binbaşı Hamid Bey’in sert çıkışıyla işlerini tamamlamışlardı. 

    Bu anlatımın tam aksine bazı arşiv belgelerinde Bedri Bey’in İstanbul’un işgali zamanlarında Fransızlar tarafından yıkımın sorumlusu olarak arandığı ve soruşturulduğu görülmüştür. Eldeki belgeler kesin kanaate sahip olmamıza yetecek kadar doyurucu değildir. 

    Bazı anlatımlara göre yıkım ve tahribat birkaç gün sürmüştür. Dinamit patlatma anını 300 metrelik bir bobinle filme çeken yedek subay Fuat Uzkınay, Türk sinema tarihinin ilk çekimini yapmıştır. Her ne kadar bu film henüz ele geçmediyse de, görüp izleyenlerin şahitliği itibariyle filmin varlığı şüpheden uzak bir gerçekliktir. Çan kulesindeki çan, bazı malzemelerle birlikte Askerî Müze’ye kaldırılmıştır. Günümüzde de müzede teşhir edilmektedir. 

    Yıkıldıktan sonra arazi üzerinde belirli tasarruflar olmuş, enkazın kaldırılması Şehremaneti’ne çok pahalıya patlamıştır. Harbiye Nezareti’nin kullanımına tahsis edilince Şehremaneti bu parayı talep etmiş, ama “halk hareketiyle yıkılan bir binanı enkaz temizleme parasını Harbiye Nezareti’nin ödeyemeyeceği” cevabını almıştır. Bundan sonra askeriyenin kullanımıyla günümüze kadar gelmiştir. İstimlâk edilip edilmediğini, mülkiyet durumunu tapu kayıtlarından maalesef araştıramadım. 

    İlk Türk filmi 

    Ayastefanos Anıtı’nda dinamit patlatma anı, yedeksubay Fuat Uzkınay’ın Türk sinema tarihinin ilk çekimi sayılan filminde mevcut. Bu film henüz ortaya çıkmadıysa da, görüp izleyenlerin şahitliği itibariyle şüpheden uzak bir gerçek. 

    Aynı günlerde Beykoz’da 1833 yılında dikilen “Moskof Taşı” da Vaniköyü’ndeki Rehber-i İttihat Mektebi talebeleri ve hocaları eliyle imha edildi. Brest-Litovsk Anltaşması’nın ardından Kars’a giren Türk ordusu ilk iş olarak 1877- 78 savaşının ardından dikilen anıtı yoketmiştir. 25 Nisan 1918 tarihli Donanma mecmuasında haberi yapılmıştır. 

    Yazımızın sonunda tarihten günümüze ani bir sıçrama yaparak Türk-Rus Dışişleri Bakanlarının 3 Aralık 2012’de İstanbul’da imzaladıkları anlaşmaya gelelim. Buna göre iki ülke karşılıklı olarak kendi topraklarında inşa edilmiş anıtlar, anıtsal yapılar ve mezarlıkları inşa ve restore edebilecektir. Türkiye’nin Krasnoyarsk’taki abidesi ile Ayastefanos ve Kars abidelerini aynı kefeye koyan bu anlaşma, Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak 8 Mart 2017 tarihinde, yani geçen ay başında 6773 numaralı kanun olarak yürürlüğe girdi. 

    Rus anıtlarının tekrar inşa edilip edilmeyeceğini önümüzdeki günler gösterecek.

    (Makalenin hazırlanmasında çalışmalarından yararlandığım Ertunç Denktaş, Roni Marguiles ve Fatma Ürekli’ye teşekkür eder, Reşad Ekrem Koçu ile Bahri Doğanay’a rahmetler dilerim)

  • Abdülaziz, Batı’nın kıyısında Doğu’nun sonunda

    Abdülaziz, Batı’nın kıyısında Doğu’nun sonunda

    31 yaşında tahta geçip, 46 yaşında ölen (veya öldürülen?) Sultan Abdülaziz’in 15 yıllık saltanatı, Osmanlı toplumunda ilklerin devri oldu. Avrupaî yapı, kurum, moda ve tarzların yayılmaya başlaması, giyim kuşam yenilikleri, basının ve fotoğrafın günlük yaşama girmesi, toplumda yeni düşüncelerin, özgürlük isteklerinin uyanması önemliydi. Ancak Batı’ya açılışın getirdiği lüks ve sefahat yaygınlaştı; askerî, endüstriyel ve ekonomik yönden Avrupa’ya bağımlılık yanında, ayrılıkçı ayaklanmalar da arttı. 

    2. Mahmud’un şehzadesi, Sultan Abdülmecid’in kardeşi, son veliaht, son halife Abdülmecid Efendi’nin babası. Annesi, Kafkasyalı Şapsıh Çerkes kabilesinden cariye Pertevniyal’i, 1. Abdülhamid’in kızı, Abdülaziz’in halası “Küçük” Esma Sultan 1826’da kardeşi 2. Mahmud’a sunmuş. O da ikbâl sanı vererek eşleri arasına katmış. Abdülaziz’i doğurunca, kadınefendi pâyesi vermiş. 

    Babası öldüğü sırada dokuz yaşında olan şehzade Abdülaziz, ağabeyi Abdülmecid’in (1839-1861) saltanatında çocukluk ve gençliğini veliaht konumunda özgür ortamlarda geçirirken, geleneksel İslâm ve saray terbiyesi, yazı-hat, müzik ve resim eğitimleri de almış. Hocaları arasında Akşehirli Hasan Fehmi Efendi, Bestekâr Yusuf Paşa da vardı. Güreşe, ava, atıcılığa, cirite meraklıydı. Buna karşılık siyasi, diplomatik askerî deneyimler edinmekten uzak tutulduğundan, 31 yaşında padişah olduğunda devlet yönetimine hazır değildi. 

    Abdülaziz
    Sultan Abdülaziz’in arabalar ile Paris’e ulaştığı an, Fransız basınında geniş yer almıştı.

    Tanzimat’ın ikinci padişahı sayılan Abdülaziz’in saltanatı, 25 Haziran 1861’de Topkapı Sarayında Babüssaade önünde altın tahta oturmasıyla başladı. O günkü cülûs-biat törenini Memduh Paşa, Mir’at-ı Şuunat’ta şöyle anlatıyor: 

    “Abdülmecid Han ölünce Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa, eski sadrazam Kaptanıderya Mehmed Ali Paşa ve Serasker Rıza Paşa, Veliaht Abdülaziz Efendi hazretlerinin dairesine giderek taht sırasının ve baht saadetinin yüce zatlarına tevarüs ettiğini bildirdiler. Biat töreninin bir an önce yapılması gerektiği sadrıazâm tarafından ifade edilerek bu konuda izin istendi. Kutlu şehriyar, paşaları maiyyetine alarak ve âdetleri üzere beline dışarıdan görünmeyecek şekilde bir pala takarak beş çifte kayıkla Topkapı Sarayı’na gittiler. Burada Hırka-i Saadet dairesinde ‘Tevfik, aziz bir şeydir ve ancak aziz bir kişiye verilir’ hadis-i şerifinin yüce manasını tefekkürle Cenab-ı Allah’ın dergâhına yalvarış ve yakarışta bulundu. Daha sonra yaldızlı saltanat tahtı Kapıaltına (Babüssaade önüne) konulup mübarek zatları bunun üzerinde tuba dalı gibi titrerken vekiller, müşirler, ulema, devlet ricâli ve komutanlar akın akın biat törenine gelip övünç sermayelerini arttırdılar. Devletin bu eski merasiminin güzelce bitmesinden sonra yirmi dört çifte koçulu saltanat kayığına binilerek Dolmabahçe Sarayı’na gelindi”.

    Abdülaziz
    15 yıllık saltanat
    1861-1876 arasında imparatorluğu yöneten Sultan Abdülaziz’in dönemin en ünlü fotoğrafçıları Abdullah Biraderler tarafından çekilmiş fotoğrafı. 

    Saraya dönen padişah, Abdülmecid’in şehzadelerini getirtip onlara, “Size hiçbir türlü sıkıntı çektirmem. Babanızın zamanında ben nasıl gezdiysem siz de öyle padişahzâdeliğe yakışır hal ve tavırla gezmelisiniz. Cuma günleri dilediğiniz camiye gidip namaz kılınız; sair günlerde de okuyup yazınız!” dedi. Veliaht konumundaki (5.) Murad Efendi’ye de kendisinden sonra tahta geçeceğini, bu nedenle çok çalışıp görgü bilgi edinmesini uyardı. Hanedan geleneğinde şehzadelerin çocuk sahibi olmalarına izin verilmediğinden, varlığı gizlenen oğlu, beş yaşındaki Yusuf İzzeddin’i getirtip kuzenleri şehzadelerin ellerini öptürdü. “Bu da sizdendir. Merhum efendimiz (Abdülmecid) bilirdi. Buna da bakıverin” dedi.

    Abdülmecid, harem ve sefahat dedikoduları, borçlar bırakarak ölmüştü. İstanbul’daki Avrupa sefirleri, Abdülaziz’in Tanzimat’a son vereceğini beklerken, yeni padişah yayınladığı ilk fermanla Tanzimat’ın devam edeceğini duyurdu. Savurganlığı önlemek için önce saray masraflarını kıstı. İç ve dış siyasette deneyimli diğer devlet adamlarının da girişimleri sonucu, Eflâk-Boğdan, Sırbıstan ayaklanmaları önlenerek 1862’de Karadağ ayaklanması da bastırıldı.

    Diğer yandan, babacan tavırlı, sade giyimli, halk adamı tavrındaki yeni padişah, giderek halkın sevgisini kazanıyor, devlet yönetimi de Babıâli’de odaklandığından, iç ve dış sorunlarla doğrudan ilgilenmesi gerekmiyordu. 

    Saltanatının başlangıcında bir görüşmelerinde sadrazam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşaya ordunun ve donanmanın güçlendirilmesini emrettiğinde paşanın: “Kabuksuz bir yumurtaya benzeyen bir hazine” ile bunun mümkün olmayacağını söylemesinden alınarak Kıbrıslı’yı azledip Âli Paşa’yı, iki ay geçince Fuad Paşa’yı sadarete getirdi. Fuad Paşa, değeri düşük ve enflasyona neden olan eski “kaime”leri toplattı ve daha bir dizi önlem aldı. 2 Ocak 1863’te istifa eden Fuad Paşa’nın yerine Yusuf Kâmil Paşa’yı getiren padişah, önceki tasarruf ilkesini terkederek saray giderlerini artırdı. 

    Yeni saltanatın ilk renkli olayı 27 Şubat 1863’te Sultanahmet Meydanında açılan ve Avrupa basınının da ilgisini çeken “Sergi-yi Umumi-yi Osmânî” oldu. Bu sergi, ilk Türk fuarı sayılmıştır. Yine o yıl, Abdülaziz’in fermanıyla Islah-ı Sanayi Komisyonu oluşturuldu. Komisyonun görevi, ithalat baskısını azaltmak, durma noktasına gelen yerli tezgâhları canlandırmak, teknik gelişimler sağlamaktı. Öngörülen tedbirler arasında Hazine-i Hassa denen saray hazinesinden küçük işletmelere ve esnafa düşük faizli kredi verilmesi de vardı. 

    Abdülaziz
    Sultan Abdulaziz’e takdim edilen Manchester Pamuk Birliği madalyası, arka yüz. 

    Abdülaziz, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın damadı (Zeynep Hanım’ın eşi) sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın isteği ve serasker Fuad Paşa’nın refakatiyle 3 Nisan 1863’te Mısır gezisi için Feyz-i Cihad vapuruyla ve kalabalık bir maiyetle İstanbul’dan hareket etti. Bu bir Osmanlı hükümdarının ilk Mısır seyahati idi. Dönüşünde yedi gün yedi gece süren şenlikler, donanmalar düzenlendi. Bu gezinin amacı, Batı dünyasına Türk hakanının Mısır’a hâkimiyetini vurgulamaktı. 1517 de Mısır’ı alan Yavuz Sultan Selim’den sonra, bir Osmanlı vilayeti konumundaki o büyük ülkeyi gören tek padişah Abdülaziz oldu. 

    Abdülaziz
    Fransa’ya ayak basış Padişah’ın 29 Haziran 1867 sabahı Toulon’da karaya çıkışı. Abdulaziz Han limanda mızıka sesleri ve top atışları, ihtişamlı bir donanma gösterisi ile karşılandı. 

    Karaköy ile Eminönü meydanlarını bağlayan yeni Galata Köprüsü de (Cisr-i Cedid) 1863’te yaya, atlı ve araba trafiğine açıldı. 1864’te bütün Osmanlı topraklarında bir nüfus sayımı yapıldı. 1866’da Romanya (Eflâk-Boğdan) Prensi Karl von Hohenzollern İstanbul’a geldi ve Abdülaziz tarafından kabul edildi. Bu ziyaretle Eflâk-Boğdan (Romanya) prenslik olarak özerklik elde etti. 

    Aynı yıl İstanbul’a gelen Mısır Valisi İsmail Paşa’ya da yeni yetkiler tanınarak “Hıdiv” sanı verildi. Abdülaziz, İsmail Paşa’nın güzel kızı Tevhide Hanım’a âdeta vuruldu. Evleneceği konuşulurken Sadrazam Keçecizâde Fuad Paşa bunun sakıncalarını açıklayarak padişahı vazgeçirtti. 

    Abdülaziz, hıdivliğin ırsen ailenin yaşça büyük erkek evladına değil; babadan oğula sürmesi için yeni bir Mısır veraset fermanı yayınladı. Bu, Kavalalı hanedanı bireyleri arasında uzlaşmazlık doğurdu. İsmail Paşa ise hıdivlik sanından dolayı bir hükümdar gibi davranmaya başlayarak Süveyş Kanalının açılmasını gündeme getirdi. Mısır donanmasını güçlendirmeyi gözettiğinden de Babıâli’ce uyarıldı. Bu gelişmelerin sonucu, Osmanlı Devletini uğraştıracak “Mısır”, veraset sorunu oldu. Diğer yandan Sırbistan’daki ordu 1867’de geri çekilirken, aynı yıl Girit sorunu da başladı. Avrupa devletlerinin müdahalesiyle adada özerk yönetim kuruldu. 

    Abdülmecid döneminde gelen Mısırlılar gibi veraset hakkını yitiren Kavalalı hanedanı bireyleri de İstanbul’a göçerek “Mısırlılar” denen kalabalık ve zengin koloniyi yoğunlaştırdılar. Bunların Avrupa mallarına ve lükse düşkünlükleri, servet ve gelir açısından onlarla yarışamaz durumdaki İstanbulluları olumsuz etkiledi. Hıdiv İsmail Paşa’nın kardeşi Mustafa Fazıl Paşa ise hıdivlik hakkını yitirdiğinden Paris’e yerleşti. İstanbul’un özgürlük yanlısı aydınlarını Paris’e çağırarak Yeni Osmanlılar (Jeunes Turcs/Jön Türk) hareketini başlattı.

    1867’de Avrupa ilk kez bir “Türk” hakanını ağırladı. Abdülaziz, Fransa İmparatoru 3. Napoléon’un Paris Sanayi Sergisine; İngiltere Kraliçesi Victoria’nın da Londra’ya davetleri üzerine Mısır gezisinde olduğu gibi yine Fuad Paşa ve çok kalabalık bir maiyetle 21 Haziran’da Sultaniyye vapuruyla İstanbul’dan ayrıldı. Napoli, Toulon, Paris, Londra, Brüksel, Viyana, Budapeşte resmi ziyaretlerini kapsayan uzun gezi programı, padişahın Rusçuk-Varna üzerinden bir buçuk ay sonra 7 Ağustos 1867’de İstanbul’a dönüşüyle noktalandı. Yanında yeğenleri veliaht Murad (5.) Abdülhamid (2.) de vardı. Padişahı bu uzun deniz yolculuğuna ve merasim külfetine Keçecizâde Fuad Paşa razı etmişti. Türk padişahının başkentleri ziyaretlerinin Avrupa’daki yankı ve sonuçları önemli oldu.

    Abdülaziz
    Sultan Abdülaziz Fransa başkentinde Abdülaziz’in 30 Haziran 1867’de Paris Lyon Garı’nda karşılanması. Padişah burada Elysée Sarayı’nda konaklayacaktı. 

    Avrupa izlenimlerinden çok etkilenen Abdülaziz, eski yeni semtleri, hatta eski sarayları harabe görüntüsü veren İstanbul’u, Avrupa kentleri gibi imar etme hevesine kapıldı ama hayran olduğu Paris’i, Londra’yı, Viyana’yı geliştiren kaynakları hesaba katmaktan uzaktı. Avrupa bankalarından alınan borçlarla birtakım yatırımlar gerçekleştirildi. Çırağan ve Beylerbeyi saraylarıyla Ayazağa, Tokat Bahçesi, Alemdağ, İcadiye, İzmit köşklerinin; annesi Pertevniyal adına Aksaray’da Valide Sultan Külliyesinin yapımları başlatıldı. Borç ve krediler için Bank-ı Osmânî-i Şahane (Osmanlı Bankası) açıldı. Tuna valisi Midhat Paşa, Rusçuk’da örnek şehircilik, ticaret, eğitim, ulaşım yenilikleri gerçekleştirdi ve bizdeki bankacılığın temeli olan Memleket Sandıkları ile Emniyet Sandığını kurdu. 

    Tahta çıktığı günlerde saray giderlerini kısacağını, sade yaşayacağını vadeden Abdülaziz, Avrupa saraylarını gördükten sonra, Dolmabahçe, Çırağan, Yıldız, Beylerbeyi saraylarıyla köşk ve kasırların ihtişamına koşut saltanat törenlerinin de görkemli olmasını istedi. Saltanat saraylarının kadroları Avrupa sarayları gibi yüzlerce kişiyi kapsayacak boyutta genişletildi. Bu arada Tersanenin, donanmanın ve Tophanenin modernleşmesi, Feshanenin tevsii, demiryolu yapımı, Karaköy-Beyoğlu Tünelinin açılması gerçekleşti. Galata Köprüsü yenilendi. İlk atlı tramvay hizmete girdi. İdare-i Aziziye adı verilen bir deniz işletmesi açıldı. 

    Askerî fabrikalar kuruldu. Öğretim dili Türkçe ve Fransızca olan Mekteb-i Sultani (Galatasaray), ilk üniversite sayılan Darülfünun, İnas sanayi (kız sanat) Darülmuallimat (kız öğretmen); Darüşşafaka, tıbbiye mektepleri açıldı ve Maarif-i Umumiye Nizamnâmesi yayımlandı. 1868’de, “kuvvetler ayrımı”nın Türkiye’deki ilk kurumu sayılan Şûra-yı Devlet ile Bahriye, Adliye Nezaretleri kuruldu. Yabancılara Osmanlı topraklarında mülkiyet hukuku tanındı. 

    Abdülaziz
    Sultan Abdülaziz’in Londra ziyareti şerefine bastırılmış madalyon, ön ve arka yüzleri. 

    Aynı yıl “Kıla’-i Hakaniye” denilen Belgrad-Böğürdelen-Semendre-Fethülislâm kaleleri Sırbistan’a bırakıldığı sırada Süveyş kanalı da görkemli bir törenle açıldı ama Abdülaziz bu törene gitmedi. 1870’te Bulgaristan’ın yakın gelecekteki bağımsızlığının ilk adımı sayılan Bulgar Ortodoks Piskoposluğunun kurulmasına izin verildi. 

    Abdülaziz
    İmparator’dan Sultan’ı ziyaret  Fransa’yı seyahatlerinde, Abdülaziz Han Elysée Sarayı’nda konaklamıştı. Fransa imparatoru 3. Napoléon, Sultan’ı bu sarayda ziyaret etti. 

    Kraliçe Eugènie’in 1869’daki ziyareti, Abdülaziz’in saltanatı ve İstanbul hayatı bakımından olağanüstü günlerdir. Yabancılara uyrukluk hakkı tanınması, pasaport ve mürur tezkiresi uygulamaları da bu sıradadır. 

    Saltanatının ilk on yılı geride kalırken yaşanan iki “uğursuz” olay; 5 Haziran 1870’te çıkan ve Galata yakasında beş bin dolayında yapıyı kül eden Beyoğlu yangını; diğeri, keyfi saltanat sürmesinin önündeki engel gördüğü Sadrazam ve Hariciye Nâzırı Mehmed Emin Âli Paşa’nın 7 Eylül 1871’de ölümü oldu. Abdülaziz’in, Âli Paşa’nın ölümünü haber aldığında, “İşte şimdi padişah olduğumu anladım!” dediği rivayet edilir. Padişahın mizacına kölelik edecek yeni sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın göreve başlarken, “Efendimiz bir padişah-ı müstebidsiniz. Her emir ve fermanınızı icraya muktedirsiniz!” demesi, siyasi tarih yorumcuları tarafından Tanzimat’ın fiilen sona ermesi olarak yorumlanmıştır. Mahmud Nedim Paşa göreve başlar başlamaz, Âli ve Fuad Paşalar grubundan Babıâli’de kimler varsa rütbelerini kaldırtarak sürdürdü ama Abdülaziz’in Babıâli’yi dışlayarak devleti saraydan yönetme girişimi tepkiler doğurunca, Mahmud Nedim Paşa’nın yerine 31 Temmuz 1872’de Midhat Paşa atandı ama, demokrat düşünceli yeni sadrazamla müstebit Abdülaziz anlaşamadıklarından Midhat Paşa iki buçuk ay sonra azledildi. Ülkede özgürlük ve demokrasi isteyen başta Namık Kemal, Jön Türklerin önde gelenleri, Paris’te ve Londra’da gazeteler yayınlamaktaydılar. Durum dış dünyada Türkiye’nin despotizme yönelişi olarak yorumlanırken Abdülaziz de saltanatının son dört yılında, Mahmud Nedim Paşa dalkavukluğunu beceremeyen sadrazam ve nâzırları sık sık değiştirdi. Mütercim Rüşdi Paşa’yı (3. kez 19 Ekim 1872), Ahmed Esad Paşa’yı (15 Şubat 1873), Şirvanîzâde Mehmed Rüşdi Paşa’yı (16 Nisan 1873), Hüseyin Avni Paşa’yı (14 Şubat 1874), Ahmed Esad Paşa’yı (2. kez 26 Nisan 1875), Mahmud Nedim Paşa’yı (2. kez 26 Ağustos 1875), Mütercim Rüşdi Paşa’yı (4. kez 12 Mayıs 1876) kısa sürelerle sadarette denedi. 

    Yoksul ve borçlu ülkenin bütçe gelirlerinin büyük bölümünün saray giderlerine ayrıldığı 1870’li yıllarda Abdülaziz, sayıları binleri aşan cariye, hizmetçi, aşçı, uşak; “bendegân” denilen dalkavukları ortamında; “taabbüd” (kulların tapınması) takıntılı, kibirli ve müsrifâne yaşamadaydı. Oysa İstanbul’da ve ülkede basın ve iletişim olanakları gelişiyor ve padişah aleyhine yayınlar yurtiçinde ve dışında her gün daha artıyordu. Nâmık Kemâl’in İstanbul’da yayımladığı İbret gazetesi 1872’de kapatıldı. Kendisi de Gelibolu Mutasarrıflığına atanarak İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Orada yazdığı Vatan Yahut Silistre oyununun 1873’te İstanbul Gedikpaşa Tiyatrosundaki temsilinde halkın galeyana gelmesi üzerine N. Kemâl’in tutuklanıp Magosa’ya sürülmesi içte ve dışta yankılar uyandırdı.

    Hersek Ayaklanması (1875) Mostar’dan Avusturya sınırına değin çok geniş bir alana yayılarak Sırbistan-Karadağ savaşlarına dönüştü. Ama Abdülaziz’in saltanatını sarsan, ne sürgünler, keyfi cezalar, özgürlük kısıtlamaları ne askerî-siyasi bunalım değil, sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın 6 Ekim 1875’te ilan ettiği devlet borç ve faizlerinin yarısının ödeneceğine ilişkin “Ramazan Kararnâmesi” oldu. 200 milyon altın tutarındaki dış borcun yıllık faizi bile ödenemediği gibi yeni borçlanma olanağı da yoktu. Bu, devletin iflası demekti. 

    Ekonomik felâketi, Avusturya’nın, Bosna ve Hersek’te yapılmasını öngördüğü ıslahat için Babıâli’ye bir lâyiha vermesi izledi. 2 Mayıs 1876’da da Bulgaristan’da ayaklanma başladı. Dört gün sonra, İslâmiyet’i kabul eden bir Bulgar kadının gayrımüslimlerce çarşaf ve peçesinin yırtılması, Müslümanların da iki konsolosu öldürmeleriyle başlayan “Selanik Vak’ası” patlak verdi. 10 Mayıs 1876’da İstanbul’da medrese talebeleri, “Müslümanlar Hıristiyanların hakaretlerine uğruyor. Böyle zamanda ders yapılmaz!” diyerek “talebe-i ulum kıyamı” başlattılar. Mahmud Nedim Paşa istifa etti. 13 Mayıs 1876’da Berlin Memorandumu ile büyük devletler Osmanlı Devletinin içişlerine müdahale kararı aldı.

    Abdülaziz
    Katılımcılar mükâfatlandırıldı Abdülaziz ile İmparator 1. Napoleon ve İmpatoriçenin huzurunda Paris sergisine katılanlara mükâfatları dağıtılıyor. Padişah geziler esnasında 20 bini yoksullara, 160 bini liman çalışanlarına ve diğer hizmetlilere olmak üzere, 180 bin frank bağış yapmıştı. 

    Midhat, Hüseyin Avni, Mütercim Rüşdi Paşalarla kimi müşirlerin yer aldığı Babıâli (hükümet) – ordu erkânı, Abdülaziz’i tahttan indirmeye kararlı ve hazırlıklıydılar. Padişahın tahttan indirilmesi için şeyhülislamdan fetva alındı. “Hâl’ erkânı” denen kadro, 30 Mayıs 1876 günü sabaha doğru Süleyman Paşa’nın komutasındaki Mekteb-i Harbiye talebelerinin karadan, donanma gemilerinin de denizden Dolmabahçe Sarayı’nı kuşatmasına onay verdi. Top sesleriyle uyanan Abdülaziz “Bunlar cülûs topu!” diyerek giyinme, ailesiyle saraydan ayrılıp ayrılmama kararsızlığında iken, Serasker Hüseyin Avni Paşa, veliaht dairesinden aldığı (5.) Murad’la, Beyazıt’a Bab-ı Seraskeri’ye giderek oldu bitti denebilir bir cülûs töreni yaptı. 

    Yeni padişah 5. Murad’ın ilk iradesi, amcası Abdülaziz’in ailesiyle Topkapı Sarayı’na gönderilmesi oldu. Abdülaziz, oğulları kızları-kadınefendileri, annesi Pertevniyal Valide Sultan, sağanak altında kayıklarla Topkapı Sarayı’na götürüldüler. Burada eski hünkâr dairesine kapatılan Abdülaziz sırılsıklamdı. Mabeyncilerin Dolmabahçe’den çamaşır ve giysi getirmelerine izin verildi. Topkapı Sarayı terk edilmiş ve haraptı. Öğle yemeği verilemedi. Gece yatmaları için yatak yorgan arandı. 

    Abdülaziz, yeğeni 5. Murad’a yazdığı tezkire de “Evvelâ Cenâb-ı Allah’a bâdehu atebe-i şevketlerine sığınırım. Millete sarf-ı mesâi etmiş isem de hoşnudî hâsıl edemediğimi beyân ve zat-ı şahânelerinin hoşnûdî-i milleti müstelzim olacak hayırlı işlere muvaffakiyetini temenni ederim” dedikten sonra silahlandırdığı ordu ve donanmanın ihanetine uğradığını, bundan ders almasını; iyilik ve insanlık namına kendisini ıstıraptan kurtaracak “bir mahall-i mahsusa” naklini rica etti. Murad da bir tezkireyle “âram buyurulan mahallin hâl-i harabisi”ni bilmediğinden hemen çaresine bakılacağını bildirdi. 

    Eski padişah, annesi Pertevniyal, kadınefendileri, şehzadeleri, sayıları 300’ü bulan cariyeleri, 2 Haziran’da, Çırağan Sarayı fer’iyye dairesine götürüldü. Burada, -3.Selim gibi- öldürüleceği kuşkusuyla iki gün geçirdi. Bahçede dolaşırken bir nöbetçi zabitin, “Burada durmayınız Aziz Efendi, yasak!” demesinden, kendini kaybedercesine etkilendi. Annesinin avuntusu işe yaramadı, mutlaka öldürüleceği inancıyla Kuran-ı Kerim okumaya başladı. Yanında taşıdığı revolver ve 3. Selim’in palasının 3 Haziran günü alınması vehmini büsbütün artırdı. 

    4 Haziran sabahı abdest alıp odasına girerken, annesinden sakalını düzeltmek için makas istedi. Aradan kısa bir süre geçince odadan iniltiler duyuldu. İçeriden kilitli kapı kırılıp girildiğinde, kolları sıvalı, yere yatmış ve kan içinde olduğu görüldü. Henüz ölmemişti. Anlatılanlara göre önündeki rahlede Yusuf Suresi açılmış Kuran-ı Kerim vardı. 

    Abdülaziz
    Padişah Londra’da  Sultan’ın Buckingham Sarayı’na girişi. Sultan İngiltere’yi ziyaretinde Kraliçe Victoria, Prens Albert ve Londra belediye başkanı ile birlikte çeşitli etkinliklere katıldı. 

    Durumu öğrenen kadınları ortalığı velveleye verdiler, camları kafesleri kırdılar. Mabeynci Fahri Bey’in doktor bulma çabası sonuç vermedi. Karşı kıyıdaki yalısından Serasker Hüseyin Avni Paşa geldiğinde Abdülaziz ölmüştü. Naaşı, Fer’iyye karakolunun kahveocağına taşınarak bir ot yatağın üstüne konuldu. Sadrazam Mütercim Rüşdi Paşa ve vükelâ Fer’iyye’de toplandı. Çağırılan hekimler Abdülaziz’in bilek damarlarını keserek intihar ettiğine ilişkin bir rapor düzenlediler. Cenaze, Topkapı Sarayı’na götürülerek buradan törenle kaldırılıp babası 2. Mahmud’un Divanyolu’ndaki türbesine gömüldü.

    11 gün sonra ikbâllerinden Neş’erik Kadın’ın kardeşi binbaşı Çerkes Hasan Bey, eniştesinin katilleri diye suçladığı paşalardan Serasker Hüseyin Avni ve Hariciye Nâzırı Raşid paşaları “Çerkes Hasan Vak’ası” denen baskında öldürdü. 

    2. Abdülhamid, tahta çıktıktan beş sene sonra 1881’de amcası Abdülaziz’in intihar etmeyip suikaste kurban gittiği savıyla, 5. Murad’ı da tahttan indirip kendisini de tahta geçiren, bundan dolayı “hâl ü akd (indiren ve oturtan) erkânı” denen kişileri, yeni bir girişimde bulunmamaları ve hanedana karşı eylemlerini cezalandırmak için, başta Midhat Paşa, Yıldız Mahkemesi’nde yargılatıp mahkûm ettirdi. Bu dava, Abdülaziz’in ölümünü, “intihar mı etti, öldürüldü mü” ikilemine düğümlemiştir. 

    Abdülaziz’in hal’ini ve ölümünü konu edinen kitap ve makalelerin, –Ahmed Midhat Efendi’nin Üss-i İnkılâb’ı dışında– İstibdat Devri kapanıp II. Meşrutiyet ilan edildikten, yani en erken olaydan 33 yıl sonra yazılması ilginçtir. Üss-i İnkılâb ise olaydan hemen sonra ve Yıldız Mahkemesi’nden önce yazılmış tek kitap olarak intiharı doğrular. Kitaplığımızdaki, saray çevresinden Hamdi’nin İnşa-yı Dağarcık adını verdiği, vesika suretlerini ve kimi hatıraları kaydettiği yazma mecmuada da Abdülaziz’in hal’i ve intiharı gün gün anlatılmıştır.

    32. Padişahın kişiliği

    Gerçek (rötuşsuz, doğal) fotoğraflarıyla tanıdığımız ilk padişah Abdülaziz’dir. Avrupa devletlerine resmî ziyaretinin bütün görsellerinin araştırılıp gezinin 150. yılı belgeseli olmak üzere 2017’de yayınlanması beklenir. 

    Döneminde yapılan atlı heykeli de halife padişah kimliği için bir ilktir. Şişman, ablak yüzlü, tek tük ak düşmüş çember sakallı babayani fiziği, önceki sonraki padişahlara benzerlik vermez. Batı-Doğu giyim tarzları karışımı bol kesimli “Aziziye” tarzı bir modaya öncülük etmiş, Avrupa modalarına, alafrangaya ilgi duymamıştır. Tipine uygun tabla fese de o zaman “Aziziye” denilmiş. Mevlevî eğilimli olup, ney üfler, lavta çalarmış. Hicaz sirto, Şevkefzâ, muhayyer şarkılar bestelemiştir. Resim de yaparmış. Yazısı ve imlası kusursuzdur.

    “Huzur güreşleri” yaptırttığı bilinirse de vücut yapısına bakıp pehlivandı demek doğru değildir. Lâtife olsun diye belki el ense çekmiş ama herhalde güreşmemişti. Halk arasındaki pehlivanlarla güreş tuttuğu, bir oturuşta bir kuzu yediği söylenceleri; önceki Abdülmecid’in ve babası 2. Mahmud’un, “böyle padişah olur mu” dedirtecek vücut düşkünü, hastalıklı yapıları nedeniyle, “güçlü kuvvetli padişah” imajı özlemine bağlanabilir. 

    Abdülaziz
    İngiliz basınında Sultan Abdülaziz 
    İngiliz basınına ait karikatürize bir Abdülaziz illüstrasyonu. Abdülaziz babayani fiziğe sahipti, Doğu-Batı giyim tarzları karışımı bol kesimli kıyafetleriyle “Aziziye” tarzı bir modaya öncülük etmişti.

    Sık sık halk arasında dolaşması, kır âlemleri düzenletmesi, halkın eğlenişini izlemesi, bazen bir kır kahvesinin önünde oturup gelip geçenin selamını alması gibi jestleriyle sempati toplasa da müsrifane saray ve harem yaşamı, pek çok uydurma olaylar da eklenerek anlatıldığından olumsuz tepkiler almıştır. 

    Abdülaziz’in 1867’deki Fransa İmparatoru 3. Napoléon’u ziyaretine karşılık, İmparatoriçe Eugénie’nin iade-i ziyaret için 1869’da İstanbul’a gelişi, Abdülaziz’le aralarında bir aşk dedikodusuna yorumlanırken; Paris ziyareti sırasında da babaannesi Nakşıdil Valide Sultan’ın, 3. Napoléon’a akrabalığı uydurması dillendirmiştir. 

    Abdülaziz’in on beş yıllık saltanatını, gözlemlerle anlatan bir eser, Memduh Paşa’nın Mir’at-ı Şuunat’ıdır. Çırağan ve Beylerbeyi Saraylarını, Kasımpaşa Camiini; annesi Pertevniyal Sultan da Aksaray Valide Camii ile mektep, kütüphane ve kendi türbesini yaptırmıştır. Hayal ve orta oyunu ile karakucak güreşe altın çağlarını yaşatan Abdülaziz’in köçek oynatıp horoz döğüşü ve Karagöz seyretmesi eleştirilmiştir. Tahttan indirilişi ve ölümü halkı etkilemiş, destanlar, ağıtlar yazılmıştır. “Beni tahttan indirdiler / Üç çifteye bin- dirdiler / Topkapuya gönderdiler / Uyan Sultan Aziz uyan / Kan ağlıyor şimdi cihan!” dizeleri bunlardandır.

    Abdülaziz
    Viyana Abdülaziz’i karşılıyor Abdülaziz Viyana garından şehre doğru arabalarla giriş yapıyor. Avusturya imparatoru, kardeşi Maximilian’ın yasına rağmen padişahı kente davet etmişti. 

    Abdülaziz’in 15 yıllık saltanatında siyasal ve ekonomik buhranlara koşut, Batı’ya açılışın getirdiği lüks ve sefahat yaygınlaşmış, Mısır-Avrupa seyahatlerinin de önemli sonuç ve yankıları olmuştur. “Avrupaî moda ve yaşam tarzlarının yayılmaya başlaması, giyim kuşam yenilikleri, basının ve fotoğrafın günlük yaşama girmesi, toplumda yeni düşüncelerin, özgürlük isteklerinin uyanması önemlidir. “Sultan Aziz devri” denen kısa dönemde, askerî, endüstriyel ve ekonomik açılardan Avrupa’ya bağımlılık yanında, ayrılıkçı ayaklanmalar da artmıştır. Padişahın askerî bir darbeyle tahttan indirilmesi, dört gün sonraki “intiharı”nın öldürüldü davasına dönüştürülmesi, “önce uydur, sonra inan” türü Osmanoğulları tarihine eklenen son vak’adır.

    Eşleri Dürrinev Başkadınefendi, Edadil, Hayrandil, Neş’erik kadınefendiler, ikbâl konumunda Gevheri (veya Nesrin), gözdeleri Mihrişah ve Yıldız’dır. Şehzâdeleri: Yusuf İzzeddin (ö. 1916), Mahmud Celâleddin (ö. 1888), Mehmed Selim (ö. 1867), Abdülmecid (son Halife) (ö. 1944), Mehmed Şevket (ö. 1899), Seyfeddin (ö. 1927) efendilerdir. Kızlarından Emine, Fâtıma, Münire küçük yaşlarda ölmüş; Saliha Sultan, Ahmed Zülkif; Nazima Sultan, Ali Halid; Esma Sultan, Kabasakal Çerkes Mehmed, Emine (2.) Sultan, Mehmed Şerif paşalarla 2. Abdülhamid’in saltanatında evlendirilmişlerdir. Pertevniyal Valide oğlunun hal’i ve ölümü ardından dünyası kararmış olarak yedi yıl daha yaşamış, 1883’te ölmüştür.

    ACILI DÖNEM

    Osmanlıların aile trajedileri

    Osmanoğullarının 30.’su Mahmud, 3. Selim ile 4. Mustafa’nın tahttan indirilip kafese kapatıldığı sonra öldürüldüğü 1807-1808 14 ay aralığı ardından tahta geçmiş, 1839’da 54 yaşında halkın “illet-i fukara” dediği veremden ölmüştü. Çoğu gencecik veremden ölen 22 câriye eşinden doğan şehzadelerinden 20’sinin adları biliniyor. Bunlar da ikisi dışında, babalarının sağlığında bebek veya çocukken, yine 20 kızından da 16’sı küçük yaşlarda ölmüştür. Yaşayan dört kızından şair Âdile Sultan’ın, babasının evlat acıları için dizeleri şunlardır: “Kimi masum kimi âkil, kimi genç / Gördü çoğu(nun) acısı(nı) ol padişah”. 

    Yaşayan iki oğlu, ardılı Sultan Abdülmecid ile bunun ardılı Abdülaziz’dir. 

    Abdülmecid, 4. Mehmed’den (1648-1687) sonra, babasına ardıl olan tek padişahtır. Abdülmecid de babası gibi çok eşli, kız erkek çok çocuklu, eşlerinin ve çocuklarının çoğu, veremden, bulaşıcı hastalıklardan vakitsiz öldüğü gibi, kendisi de babası gibi içki iptilâsından, veremden, 38 yaşında ölmüş bahtsız bir sultan, acılı bir eş ve babadır. Bu baba-oğulun 1808-1861 arasındaki toplam 53 yıllık saltanatı, aile yaşantıları açısından uzun bir trajedi, devlet ve toplum açısındansa köklü yeniliklerin, dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir.

    Babası Mahmud öldüğünde 9, ağabeyi Abdülmecid’in ölümünde 30 yaşında olan Abdülaziz’inse, uzun şehzadelik evresinde hanedan geleneğine aykırı davranışı, şehzade iken baba olmasıdır. Çünkü, şehzadeliğinde aile kuran 3. Mehmed’den (1595-1603) 250 yıl sonra bu ilk vak’adır. Abdülaziz şehzade iken yasak olmasına karşın bir cariyesi 1856’da doğurmuş, Yusuf İzzeddin adı verilen bu şehzade oğlu şehzadenin varlığı, Abdülaziz tahta geçtiği 1861’e değin gizli tutulmuştur. 5. Mehmed Reşad’ın (1909-1918) saltanatında veliaht olan bu Yusuf İzzeddin Efendi (öl. 1916), 1603-1856 arasındaki 253 yıl boyunca babası şehzade iken doğan tek şehzadedir. 

    Sultan Abdülaziz’in Fransa günlüğü-1867 

    21 HAZİRAN

    İSTANBUL’DAN HAREKET

    Sultan Abdülaziz, Avrupa seyahatine bir hafta gecikmeli olarak İstanbul’dan hareket etti. O gün padişah cuma namazını Tophane Nusretiye Camii’nde kıldıktan sonra, çıkışında iskele ve çevresini dolduran devlet erkânı ve İstanbullular tarafından törenle ve dualarla uğurlandı. Padişahın yanında şehzadeler Yusuf İzzeddin, Murad Efendi, (Abdul)hamid Efendi, Mabeynci Cemil Bey, Başkâtip, yaverler, müşir rütbeli subaylar, Hariciye Nazırı Keçecizade Fuat Paşa da vardı. 

    29 HAZİRAN

    TOULON’A VARIŞ

    Fransız limanı Tolulon’da coşkulu bir karşılama töreni yapıldı. Top atışlarıyla yapılan donanma gösterilerinden Sultaniye gemisi aşırı sallanınca öfkelenip geri dönmek isteyen padişahı Fuat Paşa güçlükle ikna etti. “Vive le Sultan”, “Vive le l’Empereur” bağırışları, top ve mızıka sesleri arasında padişah ve erkânı küçük bir gemi ile kıyıya çıktı. O sırada Fransa hükümeti Paris’teki Namık Kemal ve Ziya Beyler ile diğer Jöntürkleri Fransa’dan çıkarıyordu. Aynı gün öğleden sonra arabalarla istasyona hareket edildi. Abdülaziz Toulon’dan ayrılmadan hayır kurumlarına ve yoksullara 20 bin Frank bağışta bulundu. Saat 17.00’de hareket eden tren, saat 18.30’da Marsilya’ya vardı. Padişah özel bir salonda (adet gereği) tek başına yemek yedikten sonra tren 19.30’da Paris’e hareket etti. 

    1 TEMMUZ

    TREN İLE PARİS’E

    Padişah, 3. Napoléon maiyetince istasyonda karşılandı ve birlikte Tuileries Sarayı’na gidildi. Burada Kraliçe Eugénie tarafından karşılandı ve konaklayacağı Elysée Sarayı’na gidildi. Aynı gün padişah istirahat ettikten sonra Champs- Elysée’de 687 bin metrekare bir alanı kaplayan Uluslararası Paris Sergisi’nin serginin açılışına katıldı. Padişah, imparator ve imparatoriçe yanyana oturdu ve ödül törenini izledi. 

    3 TEMMUZ

    KABUL VE TEHİR

    Padişah yabancı devlet adamlarını kabul etti. O günlerde Avusturya imparatorunun kardeşi Meksika imparatoru Maximilian’ın ülkesinde kurşuna dizildiği haberi gelince, Abdülaziz kendisi için yapılacak şenliklerin tehirini 3. Napoléon’dan rica etti. 

    4 TEMMUZ

    ‘GİRİT’İ KAÇA VERİRSİNİZ’

    Avusturya elçisi padişahı ziyaret ederek Abdülaziz’in Viyana’ya uğramasını rica etti. Ertesi günlerde de padişahın kabulleri devam etti. O günlerdeki resepsiyonda 3. Napoléon’un, “Girit’i kaça verirsiniz?” sorusu üzerine Fuat Paşa’nın hemen atılarak “Aldığımız fiyata!” yanıtını vermesi diplomasi tarihine geçmiştir. 

    5 TEMMUZ

    PARİS’TE ZİYARETLER

    Padişah Paris’teki Türkleri kabul etti ve bir kışlayı, Nebatat Bahçesi’ni, Paris sergisindeki Türk pavyonunu gezdi ve özellikle Türk silahlarını ve armalarını gözlemledi. Kahvehane-i Osmanî’yi açtı. Burada Türk usulü çubuk ve nargile içiliyordu. Bu kahvehane Türk dünyasının renklerini yansıtan muhteşem bir düzenlemeydi. Padişahın asıl merakı babaannesi Nakşidi Sultan’ın imparatorun akrabası Aimée de Rivery olup olmadığını öğrenmekti. Bu hikâyedeki amaç tamamen siyasiydi ve Abdülaziz ile 3. Napoléon’u akraba göstermek için uydurulmuştu.

    8 TEMMUZ

    MÜTHİŞ TÖREN

    Sultan Abdulaziz ile 3. Napoléon ve iki devletin ileri gelenleri önünde Champs-Elysée’de 50 bin askerin katıldığı muazzam bir askerî resmigeçit yapıldı. O akşam Paris belediye dairesinde resmî ziyafet verildi. Bando Sultan Aziz Marşı’nı çaldı. Ziyafet sırasında Paris Belediye Başkanı’nın “İstanbul sokakları ne kadar masrafla sulanıyor?” sorusuna karşılık ünlü Türk Nüktedanı Ömer Faiz Efendi “Bizde sokakları sulamaya hiç ihtiyaç yoktur! Sokaklarımız caddelerimiz iki taraflı kahve berber bakkal aşçı dükkânlarıyla doludur. Mesela bakkal peynir yıkadığı fıçının, aşçı yağlı tencerelerinin, kahveci kirli kahve çömleklerinin, nargilelerinin, berberler sabunlu leğenlerinin sularını dökerler dolayısıyla sokaklar yıkanır” cevabı ile bilinir. 

    10 TEMMUZ

    VERSAİLLES’DA BALO

    Tuileries sarayında akşam ziyafeti ve Versailles Sarayı’nda balo verildi. Padişah tuvaletleri ile göz kamaştıran güzel kadınları izledi. Yeğeni Veliaht Murad Efendi’nin dans etmesine de bozuldu.

    12 TEMMUZ

    İNGİLTERE’YE HAREKET

    Padişah yine Champs-Elysée’den geçip Paris istasyonuna geldi. O gün trenle İngiltere’ye hareket edildi. Padişah saray görevlilerine, Paris yoksullarına, Toulon limanı ve diğer hizmetlilere 160 bin Frank dağıttı.

    13 TEMMUZ VE SONRASI

    Sultan Abdülaziz 13 Temmuz cumartesi günü İngiltere’ye ayak bastı. İzleyen günlerde Vindsor sarayında Kraliçe Victoria ile görüştü. 23 Temmuz’da Londra’dan, 31 Temmuz’da Viyana’dan ayrılan padişah, Tuna yolundan Budapeşte’ye, oradan Rusçuk’a ulaştı. Vidin’de Tuna Valisi Midhat Paşa tarafından kabul edilen padişah, ertesi gün Türk donanmasına geçti. Böylece Avrupa seyahati sona erdi. İzleyen günlerde Sultaniye ve Pertevniyale yatları ile 7 Ağustos’ta İstanbul’a döndü. 

    (Ali Kemâlî Aksüt’ün Sultan Azizin Mısır ve Avrupa Seyahati kitabından özetlenmiştir. Hasan Selçuk Turan). 

  • Sultan Abdülaziz ve Avrupa açılımı

    Sultan Abdülaziz ve Avrupa açılımı

    Osmanlıların 1856’daki Paris Konferansı’nda “Avrupa familyası”na katılmış olması hiçbir işe yaramadı ve 1877-78’de Rusya karşısında ağır bir hezimete uğrandı. 1861’de tahta çıkan Abdülaziz döneminde ise ilk kez bir padişah Batı Avrupa’ya gidecek; Osmanlı reform hareketine inanan liberal Avrupa, Türklere önemli bir siyasal kredi açacaktı. Bu durum ciddi bir reform ve iyileştirmeye yolaçmış, ancak maddi krediler kötüye kullanılmıştı. 

    Sultan Abdülaziz döneminde, Osmanlı Devleti’nin Batı Avrupa’yla ilişkileri çok ilginç bir dönüşüm geçirmiştir. Bilindiği gibi, dönemin sonlarında, yani 1875-1876 yıllarında söz konusu ilişkiler bir daha ancak Cumhuriyet döneminde düzelmek üzere bozulacaktı. 

    Abdülaziz

    Tersane Konferansı ve “93 Harbi” olarak bildiğimiz 1877- 1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na giden süreç başlamış, önce Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödeyemeyeceğini ilân etmesi Batı Avrupa ülkelerinde kamuoyunun Osmanlılar aleyhine dönmesine neden olmuş, sonra da Hersek ve Bulgaristan isyanları uluslararası bir kriz yaratarak Bâb-ı Âlî’nin yalnız kalmasına yol açmıştı. Nitekim, Osmanlı Devleti’nin 1856’daki Paris Konferansı’nda, Cevdet Paşa’nın deyimiyle, “Avrupa familyası”na katılmış olması hiçbir işe yaramayacak ve Rusya karşısında ağır bir hezimete uğranacaktı. 

    Ancak dönemin başlarında durum hiç de öyle değildi. Sultan Abdülaziz 1861’de tahta çıktığında, Osmanlı Devleti’nin liberal Batı Avrupa’yı temsil eden Birleşik Krallık ve Fransa’yla arası çok iyiydi ve giderek daha da iyileşecekti. 1848-1849 Macaristan ve Polonya kalkışmalarından sonra Osmanlı topraklarına kaçan sığınmacıların Rusya’nın bütün baskılarına karşın sınırdışı edilmemesi, Osmanlı Devleti’ne liberal dünyada olumlu bir görüntü kazandırmıştı. Kırım Savaşı sırasında gerçekleşen Rusya karşıtı ittifak da önemli ölçüde bunun bir sonucuydu. Savaş bittikten sonra ilân edilen Islahat Fermanı ise, liberal Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ni kendilerinden biri, yani Avrupa devletler topluluğunun bir üyesi olarak kabul etmesine yetmişti. 

    Abdülaziz
    Sultan Abdülaziz Han 2. Mahmud’un Pertevniyal Sultan’dan olma oğlu, 32. Osmanlı Padişahı Abdülaziz (8 Şubat 1830-2 Haziran 1876). The Illustrated London News gibi önde gelen dergiler Avrupa seyahatini konu almışlardı (20-27 Temmuz 1867 tarihli kapaklar). 

    1861-1864’teki Karadağ İsyanı, 1865’te Romanya’nın özerklik kazanması ve 1866’da başlayıp gene özerklikle sonuçlanan Girit İsyanı gibi gelişmeler, ülkemizde alttan alta anlatılagelen tarih açısından bakıldığında, Paris Antlaşması ve Islahat Fermanı’yla başlayan yakınlaşmanın bir göz boyamaca olduğunu ve Batı Avrupa’nın Osmanlı İmparatorluğu’nu açıkça parçalamaya çalıştığını gösteren öğelerdir. Ancak, bu tür bir tarih anlatısının, Sultan Abdülaziz ve Osmanlı devlet adamlarının nasıl olup da Girit isyancılarının önderiyle görüşen ve özerk Romanya Prensliği’nin ortaya çıkışında önemli bir rol oynayan Fransa İmparatoru 3. Napoléon’un davetini kabul edip 1867’de Paris’e gittiklerini, iki yıl sonra da İmparatoriçe Eugénie’yi İstanbul’da ağırladıklarını açıklayamamak gibi bir sorunu vardır. Nitekim dış mihrakların bu kadar kötücül düşmanlar olduğuna ilişkin vurgu, nedense Sultan’ı, Âlî ve Fuad Paşalar gibi parlak devlet adamlarını ve daha birçoklarını, zekâ katsayıları düşük hainlere dönüştürmez. 

    Abdülaziz
    Büyük karşılama Sultan Abdülaziz’in Londra’ya varışını gösteren dönemin Avrupa basınına ait bir illüstrasyon. Padişahı istasyonda Büyük Britanya Prensi Albert karşılamıştı. 

    Sultan Abdülaziz ve bakanları ise, gerçekte Tanzimat ve Islahat Fermanları’yla girdikleri dönüşüm yolunda liberal Avrupa’nın kendilerine hiç de küçümsenemeyecek bir siyasal kredi açtığının farkındalardı. Fransa’yı İtalyanların yaşadıkları toprakların kendilerine bırakılması için Avusturya’yla savaşa kadar vardıran “milliyet” ilkesi, Osmanlılardan ayrılmak isteyenlere uygulanmamıştı. Fransa ve “milliyet” ilkesinde kendisiyle aynı politikayı uygulayan Büyük Britanya, Girit Rumlarına sempati beslemekle birlikte; adanın Yunanistan’a katılmasına, Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarına saygı gösterdiklerinden, karşıydılar. Girit İsyanı’nın şiddetle bastırılmasına, Islahat Fermanı’nın gerektiği gibi uygulanmasını bekleyerek, ses çıkarmadılar. Aynı senaryo, bir-iki yıl önce Hersek ve Karadağ’da da sahnelenmişti. Kısacası, liberal Avrupa, Osmanlı reform hareketine inanıyor, destekliyor ve Paris Antlaşması’na sadık kalıyordu. Osmanlılar da bunun farkındaydılar. 

    Abdülaziz
    Abdülaziz Viyana’da Sultan Abdülaziz Viyana Arkeoloji Müzesi’nde (L’Illustration, 17 Ağustos 1867). Osmanlı padişahı ve eşlik eden heyet seyahat boyunca aşırı bir ilgiyle karşılanmış, sayısız davete katılmıştı. 

    Osmanlı Devleti’nin kendisine açılan bu siyasal krediyi, aldığı borçlar gibi kötü kullandığını söyleyemeyiz. Sultan Abdülaziz dönemi “Islahat” felsefesine gerçekten yakışan, ciddi bir reform ve iyileştirme dönemidir. 1865’te yeniden yapılandırılan yönetim sistemi, ilk örneği olan Tuna Vilâyeti’nde maliye ve eğitim alanlarında harikalar yaratacak kadar başarılı olmuş, Tuna Valisi Midhat Paşa’nın yıldızının parlamasını sağlamıştı.

    Eğitim alanında önemli bir atılım yapılmış, birçok okullar kurulmuştu. Bunların başında sivil tıp okulunu (Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye) ve Eczacılık Okulu’nu, Kız Öğretmen Okulu’nu (Dârü’l-muallimât), Galatasaray Lisesi’ni sayabiliriz. Ancak, gayet iyi tasarılar yapılmasına karşın, ortaöğretimde gözle görülür bir ilerleme kaydedilememişti. Ortaöğretimin zayıf kalması ise, her ne kadar bakanlıklar ve vilâyetler için memur yetiştiren bir okul, Mekteb-i Mahrec-i Aklâm, açıldıysa da, reformları yürütecek kadrolardan yoksun olmak anlamına geliyordu. Bunun nedeni parasızlıktır.

    Sultan Abdülaziz döneminin en büyük sorunu, 1875’teki iflası da açıklayan maliye sorunu, yani devletin kasasının boş olmasıdır. Doğru dürüst bir bütçe yapmayı henüz öğrenememiş olan Osmanlılar (adına layık ilk bütçe, 2. Meşrutiyet döneminde yapılacaktır), buna koşut olarak düzgün bir biçimde vergi de toplayamıyor, bu yüzden ülkenin birçok yöresinde yapılan yolsuzluklar nedeniyle isyan çıkıyordu. Dönemin karmaşa içinde ve Rusya ile bir savaşa gebe olarak bitmesini tetikleyen 1875 Hersek İsyanı da, tıpkı Girit İsyanı gibi, vergilendirmede yapılan haksızlıklar nedeniyle patlak verecekti. Kaldı ki, toplanabilen para da kendisinden çok şey beklenen devletin yapması gerekenleri karşılayamıyordu. Bu yüzden alınan borçlar ise, her yıl devlet giderlerine ek bir yük bindiriyordu. Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesine neden olacak 1875-1876 krizinin diğer tetikleyicisi olan iflâs böyle gelecekti. 

  • Avangard caz efsanesi Sun Ra Beyoğlu’nda

    Avangard caz efsanesi Sun Ra Beyoğlu’nda

    Üzerinde bir zamanlar dünyanın neredeyse bütün dillerinin konuşulduğu Beyoğlu-İstiklal Caddesi’ndeki unutulmaz bir konser, şehrin hafızasına damgasını vurmuş, 90’lara giren Beyoğlu’nun kültür-sanat takviminde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştu. Avangard ve “kozmik” cazın efsane ismi Sun Ra için, o yıllarda trafiğe açık olan İstiklal Caddesi kapatılmış, Sun Ra ve ‘arkestra’sı bir kamyonun üzerinde caddeyi boydan boya turlamıştı. Fotoğraf bir zamanlar çok kültürlülüğün ve çoksesliliğin merkezi olan Beyoğlu’nun seneler içinde geçirdiği kültürel evrimin de bir özeti. 

    FOTOĞRAF: CEM AKKAN / POZİTİF ARŞİVİ 

  • Batı ile Doğu ekseninde ‘Evet’li ve ‘Hayır’lı tercihler

    Batı ile Doğu ekseninde ‘Evet’li ve ‘Hayır’lı tercihler

    Batı ile Doğu arasında bulunmak bizim tarihî-coğrafi kaderimiz. Bu kelimelerin bugün nasıl eskitildiği, harcandığı, karşılıklarından koptuğu, hatta anlamsızlaştığı ortada. Aslına bakarsanız bunun pek de yeni birşey olmadığı, özellikle 17. yüzyıldan bu tarafa Doğu ile Batı arasında gelgitlendiğimiz onca hadiseden bellidir. 

    Osmanlı Devleti, hem Batı’ya hem Doğu’ya sahip çıkabilen bir zihniyetin aracıydı. Hem dinî hem idari açıdan sağlanan bu denge, giderek bozulmuştur. Balkanlar’ın elden çıkmasıyla, Osmanlı Devleti hukuken olmasa da fiilen sona ermiştir. 

    Türklerin “Batılı” yüzü, elbette sadece fetihlerle, işgallerle, haraçlarla açıklanamaz. Buna karşın “Doğulu” taraf da sadece İslâmiyet ortaklığıyla değildir. Kültürler ve medeniyetler arasında bir terkip çıkaran Osmanlılar, hem Bizans’ın mirasıyla hem de yeni coğrafyaların kültürleriyle beslenip, bir merkez devlet oluşturdular. Özellikle rahmetli hocamız Halil İnalcık’ın eserleri başta olmak üzere, Osmanlı Devleti’nin bu tarihsel konumu ve bilimsel kurgusunu yansıtan çalışmalar, gündelik ve tarihsel ideolojilerden bağımsız bir karakter kazanmıştır. 

    Batılı veya Doğulu olmak bir övünç vesilesi olmadığı gibi, bir şikayet ve talihsizlik de değildir. Gündelik hayatımızın neredeyse her alanına etkisini ve benzetmelerini taşıyan bu kavramlar, dün olduğu gibi bugün de maalesef siyasi tercihlerimizin en hassas noktalarında duruyor. Hal böyle olunca siyasetçiler de en çok bunlarla oynamayı, bunlardan oy ve taraftar devşirmeyi hesaplıyor. 

    Bugünlerde de Batı’ya dair nefret ile ibret arasında gelip giden bakışaçıları ne olursa olsun, bana kalırsa hiçbirinin kalıcı bir değeri yok. Bunun temeli, bizim çokkültürlü coğrafyamıza ait orijinal üretimin neredeyse hayatın tüm alanlarında çok zayıflamış, kalitesizleşmiş, düşük ve hatta pespaye hale gelmiş olmasıdır. Hal böyle olunca, elinizde “reaksiyon”dan başka bir şey kalmaz. O da her anlamda ve alanda yalnızlaşmayı getirir. 

    Batı’ya yardakçılık yapmakla, ucuz ve karşılıksız böbürlenmeler hatta Avrupa’yı tehdit etmeler arasında herhangi bir fark yoktur. Türkiye, Avrupa’ya efelenerek veya Ortadoğu ülkelerine yukarıdan bakarak yeni bir kimlik oluşturamaz; ancak her iki coğrafyaya sahip çıkarak bir kıymet tesis edebilir. Bu da yeniden bir merkez ülke olmak demek anlamına gelir ki, maalesef ekonomik ve kültürel açıdan bu durumdan epey uzaktayız. 

    150 yıl önce Sultan Abdülaziz’le başlayan Batı’ya diplomatik ve kültürel açılım, bugünlerde artık bir “kapanım” halini almıştır. Bu “hayır”lı bir hal olmadığı gibi “evet”lik hiç değildir. 

  • Türkçe: Bir konuşma dili

    Türkçe: Bir konuşma dili

    Türkler dilde devamlılığı sözde, konuşmada ve işitmede götürürken, yazıda böyle bir ihtiyaç duymamıştır. Bu açıdan da makamlarda devamlılık, kurumsallaşma da geliştirilmemiş, sözü söyleyen kişiler önem kazanmışlardır. Çin’de ise coğrafya değişmediği gibi, konuşulan değil yazılan dil devamlılık unsuru olmuştur.

    9. yüzyılda yaşamış olan el-Cahiz, halife ordularında çarpışan Türkler hakkındaki görüşlerini Türklerin Faziletleri adlı bir risalede toplamıştır. Ramazan Şeşen tarafından Türkçeye çevrilen bu eserde, Cahiz’in bahsettiği Türklerin göçebe kökenli olduğu görülür. Bizim okul kitaplarında “Memlûk” diye bahsi geçen bu Türkler, o yıllarda kitleler halinde Orta Asya’dan gelip esir düşmüş kişilerdi. O yüzyıllar Orta Asya’sının ne kadar karışık olduğu düşünülünce, batıya doğru bu göçlerin aslında bir kaçış olduğu da anlaşılmaktadır. Yoksa el-Cahiz’in dile getirdiği gibi cengaverlikleri ve kahramanlıklarıyla tanınan bu Türklerin hepsinin nasıl esir düştüğünü anlamak güçtür. 

    El- Cahiz, Türklerden bahsederken onların tarım ve el sanatları ile değil, ata binmek, avcılık yapmak, ganimet elde etmek ve çeşitli memleketleri dolaşmakla meşgul olduklarını söyler. Yazarın anlattıklarına göre, her tarafta dolaşan bu Türkler arasında vatan sevgisi diğer milletlerden daha fazla ve köklüdür. “Vallahi, onlar vatanlarına yabanda bağlı develerden daha fazla iştiyak duyarlar. Zira deve Oman’daki vatanını ve yerini Basra’da da olsa özler. Herşeye basarak, her vadiyi çiğneyerek, ancak ömründe bir defa geçtiği yollardan tekrar memleketine gelir” der. 

    Aslında bu benzerlik burada biter; zira tarihte Asya’nın doğusundan batısına göç eden Türklerden vatanlarına geri dönenleri pek bilmeyiz. Bugün Çin’de yaşayan Salarlar, Melikşah ordularına takılarak doğuya gidip vatanlarına dönen Salur (Oğuz) kabilesi gibi örnekler yok denecek kadar azdır. 

    Vatanlarını özleyen Türkler yeni gittikleri yerleri Karadağlar, Göksularla döşeyerek vatan hasretini bir nebze olsun gidermeye çalışmışlardır. Cahiz’e göre Türkler, “ikamet etmekten, bir yerde eğlenmekten, uzun müddet kalmaktan, beklemekten, az hareket etmekten, az işle meşgul olmaktan nefret ederler”di. 

    Türklerin tarihinde coğrafyanın değişmesi, bir yerde doğup başka yerde yaşamak, doğduğu yerlerle ilgili duygular beslemek sık görülen bir olaydır. Aslında burada yaşanan gerçek ile beslenen duygular arasında bir fark görülür. İdeoloji (adet, töre) ile uygulama arasında da görülebilen bu fark bazen uçurum kadar derin olabilir. Örneğin Türklerin tarihinin ne kadar eski olduğu bizim için çok önemlidir ama, öte yandan her şeyin yenisini isteriz. Bu tür ikilemler uzun bir liste oluşturur. Herhalde tarih boyunca doğduğu yerleri bırakıp yeni yerlere göçmüş olan bu kültür, coğrafyayı değiştirdiği gibi alfabesini, yazısını hatta dinini de değiştirmiş, ancak İslâmiyet’e girdikten sonra inanç dünyası sabitlenmiştir. Eskiyi bırakıp yenisini almanın bu kadar doğal geldiği bir kültürde, devamlılığı daha çok dil ve o dilde düşünme tarzı sağlamış gibi görünüyor. 

    Tabii dil derken, burada konuşulan ve “işitilen” bir dilden bahsettiğimizi gözardı etmemeliyiz. Alfabe değişiklikleri ile eskiyi bırakıp yenisini almakta beis görmemişiz. Örneğin Kadim Türklerin Orhun yazıtlarında kullandığı alfabe Uygurlar tarafından benimsenmemiş ve bugün Uygur alfabesi dediğimiz Ön Asya kökenli ve Soğdların çokça kullandıkları bitişik harflerden oluşan tamamen başka bir sisteme geçilmiştir. Daha sonra meydana gelmiş Arap, Latin ve Kiril alfabeleri ise herkesin malumudur. Dilde devamlılığı sözde, konuşmada ve işitmede götürürken, yazıda böyle bir ihtiyaç duyulmamıştır. Bu açıdan da makamlarda devamlılık, kurumsallaşma da geliştirilmemiş, sözü söyleyen kişiler önem kazanmışlardır.

    Tarih yazımında devamlılığın ve kurumsallaşmanın vurgulandığı Çin’de ise coğrafya değişmediği gibi, konuşulan değil yazılan dil devamlılık unsuru olmuştur. Modern öncesi dönemde yeni kurulan sülaleler geçmiş sülalelerin tarihini yazmayı ve bu çerçevede eski sülale mensuplarını kendi bünyelerinde içermeyi devletin devamlılığı açısından düstur edinmişlerdi. Örneğin 618-905 yıllarında hüküm sürmüş Tang sülalesinde üst düzey görevliler, önceki sülalelerin ileri gelen kişileri idi. Yazılı dilde de ülke, memleket, devlet, cumhuriyet anlamlarını taşıyan “im” (guo) kelimesinin millet, millî anlamına da gelmesi bu devamlılığın simgesiydi. 

  • Bıçak sağ elle, çatal sol elle

    Bıçak sağ elle, çatal sol elle

    Bugün sofra adabına ilişkin bir kitap yazılsa “Dirseklerini masaya dayama!” yerine “Masada mesajlaşma!” veya “Televizyonu kapat!” şeklinde uyarılar eklenirdi herhalde. Müzik üstadı Ziryab’ın 9. yüzyılda öğrettiği sofra kültüründen günümüze çok şey değişti, ancak üç öğün yemek kuralı ve üç yemek sıralaması o günden bugüne hâlâ aynı. 

    Ziryab’ın sofralara etkisi 


    9. yüzyılda yaşayan ve sofralara üç yemek sırası ile günde üç öğün yemek kuralını getiren büyük müzisyen Ziryab, resimde konuklara Bayad ve Riyad hikayesini anlatıyor, 12. yüzyıl.

    Isabella Beeton 150 yıl önce yazdığı “etiquette” kitabında “Bütün canlılar beslenir ama yalnız insanlar yemek yer” demiş (Mrs. Beeton’s Book of Household Management, 1861). Bugün “etiket” olarak tanımlanan kurallar, eğlenceler sırasında Versailles Sarayı’nın bahçesini talan eden davetlilere sınırları öğretmek için Kral 14. Louis tarafından uygulanmış. Davetiyelerin arkasında davet kuralları yazılmış ve herkesin uyması istenmiş. 

    Bu kuralların ortaya çıkma nedenlerinin çoğu kaybolmuş olsa da, öyle yer etmişler ki hâlâ uygulamaya özen gösteriyoruz. Ortaçağda bir kütüğün üzerine oturtulan tahtadan ibaret masaya dirseklerle abanılırsa masayı devirme tehlikesi olduğundan, bugün de dirseklerimizi masaya dayamadan yemek yemeye dikkat ediyoruz. Eski Yunanlılar peçete yerine ekmeğe ağızlarını siler, Romalılar gümüş kaselerde parmaklarını yıkayıp, keten peçetelere kurularlar ve yüzük parmaklarıyla serçe parmaklarını temiz tutmaya özen gösterirler ve daha çok yiyebilmek için kaz tüyü ile kusar, yemeye devam ederlermiş. Seneca bu alışkanlıktan nefret ettiğini yazmış, “Kusmak için yiyorlar, yemek için kusuyorlar” diye. İmparatorluğun çöküşü ile bu tür “incelikler” unutulmuş ve başa dönülmüş. 

    1200’lerin Fransası’nda kalıcı yemek masaları ve sandalyeler yoktu. Ortaçağ Avrupası’nda erkekler sofraya şapkalarıyla oturur, “öküz” sofraya bütün gelir, ev sahibi elleriyle parçalayıp dağıtır, çorba çanakları, içki kadehleri ve kaşıklar iki-üç kişi ile paylaşılırdı. Tabak yerine bayat kalın ekmek dilimleri kullanılır, konuk doyunca yemek sularıyla ıslanan bu dilimler köpeklere veya çalışanlara verilirdi. 

    O sıralarda Bağdat, İndüs Irmağı’ndan Atlas Okyanusu’na kadar uzanan dünyanın merkeziydi ve Bağdat’ın elitleri İslam alemi üzerinde etki sahibiydi. 9. yüzyılda, Bağdat’tan gelme azat edilmiş bir köle olan ve II. Abdurrahman yönetimindeki Endülüs Sarayı’na müzisyen olarak giren Ziryab’ın öyküsü ilginçtir. Barbar Vizigotlardan yeni alınmış ve henüz bir Bağdat olmayan Kurtuba’da üst sınıflar sahip oldukları zenginliği sergilemenin yolunu kaba saba ve oburca aşırılıkta görmekteyken, bir müzik dehası olarak bu dünyaya dahil olan Ziryab kısa sürede ayrıcalıklı hanım ve beyler arasında görgü, moda ve yemek konularında standartları belirleyen bir konuma yükseldi. Sofra düzeninden saç kesimine kadar her konuda Ziryab’ın ağzının içine bakılıyordu. Aşçılara yeni yemekler öğretti, kuşkonmazı tanıttı, en önemlisi günde üç öğün yemek yeme ve yemekleri sıra ile sunma adetini getirdi. Bugün bile Batı dünyası Ziryab’ın talimatlarına uyarak çorba ile başlar, balık, tavuk veya etle devam eder ve tatlıyla yemeği bitirir. 

    Rönesansla birlikte her konuda bir “incelme” yaşandı. Bu barbarlıktan uzaklaşma, doğaldır ki zevklere, dile ve yemek kültürüne de yansıdı. Artık “öküz” değil “biftek” yeniliyordu. Soylular kendilerini zenginleşmiş burjuvalardan farklılaştırmanın yolunu sofralara yeni adetler getirmekte bulmuşlardı. Artık tabak-kaşıklar çeşitlenmiş, yemeklerde miktardan çok sunum şıklığı, çeşitlilik ve nitelik ön plana çıkmıştı. Yine de Ortadoğu ve Bizans’ta çoktandır kullanılan çatalın Fransa’ya gelmesi için 1533’ü ve Catherine de Medici’yi bekleyeceğiz. 

    Aristokratların çocukları sofra adabını asil evlerde “staj” yaparak ve el kitaplarından öğrenirlerdi. 1530’da felsefeci yazar Erasmus, Veere Prensi’nin siparişiyle, onun 11 yaşındaki oğlu Hendrik için bir görgü kitabı yazdı (On Good Manners for Boys). Basit bir dille herkesin anlayabileceği şekilde yazdığı bu temel eser kısa sürede birçok dile çevrildi. Erasmus, küçük beye “Sofrada gaz çıkarman gerekirse bunu bir öksürükle gizle, çiğnediğin kemikleri tabağa çıkarma (yere at, köpekler yer), bıçakla dişlerini karıştırma” gibi öğütler vermişti. 

    Siz bunları yapmayın! Cumhuriyet dönemi Batılılaşma çabalarından biri de, dergi ve kitaplarda yayımlanan adab-ı muaşeret bilgileriydi. Ev-İş dergisi, 1938. 

    O dönemlerde altın çağını yaşamakta olan Osmanlılara yüzümüzü döndüğümüzde sofra adabına yönelik Batı’dan farklı kurallar olduğunu görüyoruz. Büyük ve zengin bir imparatorluk olmanın getirdiği bollukla kurulan büyük sofraların kendine özgü bir düzeni vardı. Yemek yer sofralarında ve ortadan, sağ elle ve üç parmakla yenir, herkes önündeki kaptan yerdi. Höpürdetmek, ağız şapırtısı, yemeğe herkesten önce saldırmak, durmaksızın diğerlerini düşünmeden yemek, yemeğin içinden tanelerini ayıklamak gibi konular sofra adabına uygun görülmüyordu. II. Mahmud ile başlayan Batılılaşma, önce gayrımüslimler, sonra Müslümanlar arasında yaygınlaşmış, sininin yerini yemek masaları, peşkirin yerini peçeteler, ortak çanakların yerini yemek takımları almıştı. 

    Cumhuriyet döneminde Batılılaşma çabaları ile genç kızlar ve erkekler için adab-ı muaşeret kitapları yayınlanmış, okullara dersler konmuştu. Batılı kaynaklardan doğrudan çevrilen kurallar elbette ilk başlarda zamanın aile ve toplum yapısına uymamış, ancak çabalar sayesinde masa düzeni, ayrı tabak ve bardaklarla temel temizlik ve sofra alışkanlıklarımız değişmiştir. Ama öğütlenenin aksine hâlâ yemekte konuşmaya bayılıyoruz ve sanat, edebiyat gibi zarif konular yerine iki kadehten sonra memleketi kurtarıyoruz. 

    1930’larda sofra kuralları 

    1938’de Yedigün dergisinde “Sofrada Çirkin Görülen Hareketler” başlığı ile yayımlanan yazı, adab-ı muaşeret kurallarının belki de en çok önemsendiği alanı, yemek sofrasını konu edinmiş. 

    1- Havluyu boynunuza asmayınız. 

    2- Havlunuzu buruşturarak ağzınızı silmeyiniz. 

    3- Su içerken bardağı dikmeyiniz. 

    4- Sofraya dirseklerinizle dayanmayınız. 

    5- Bıçak ve çatalla oynamayınız. 

    6- Tabağınızdaki etin hepsini kesmeyiniz. Yedikçe kesiniz. 

    7- Tabağınızı sıyırmayınız. 

    8- Ekmek lokmanızı bıçakla kesmeyiniz. 

    9- Ağzınızdaki lokmayı her ne sebeple olursa olsun çıkarmayınız. 

    10- Bıçağın ucu ile ağzınıza lokma götürmeyiniz. 

    11- Ellerinizi yahut parmaklarınızı ağzınıza götürmeyiniz. 

    Yedigün, Birincikânun (Aralık) 1938, Sayı: 301 

  • DAVID LYNCH: Bastırılamayan rüyaların engellenemeyen dönüşü

    DAVID LYNCH: Bastırılamayan rüyaların engellenemeyen dönüşü

    David Lynch birçoğumuz için sadece bir film yönetmeni. Ama Lynch aynı zamanda bir yazar, ressam, heykeltraş, besteci, şarkıcı, gitarist ve tasarımcı. İki albümü, mobilya tasarımları, yazdığı kitaplar ve plastik sanatlar alanındaki uğraşlarıyla… Sinema tarihine damgasını vuran sanatçı şimdi bu çokyönlü yaşamıyla beyazperdede. 

    David Lynch, sanat hayatının dışında, dünya barışının ancak transandantal meditasyonun kitlelerce benimsenmesiyle gerçekleşeceğine inanan ve bu uğurda ciddi çaba ve para harcayan biri. Politik tercihleri Ronald Reagan’dan Bernie Sanders’e kadar uzanan bir çeşitlilik içinde ama kendi ifadesiyle temelde apolitik biri o. “Mulholland Drive” filminde Hollywood sistemine yönelttiği şiddetli eleştirileri politik saymazsak… Ticari sinemanın dışında dursa da, ticarete de kafası basan biri Lynch. Kendi kahve markasından paralı üye olunan kendi sitesine, çektiği birçok reklam filmine ve hayranlarını büyük hayalkırıklığına uğratan bir kararla “Twin Peaks” adını bir restoran zincirine satmasına kadar. 

    Yönetmen Jon Nguyen’in üç sene süren çekimleri ve röportajlarından oluşan “David Lynch: The Art Life” (David Lynch: Yaşam Sanatı)* adlı filmde Lynch, çok mutlu bir çocukluk geçirdiğini anlatıyor. Lynch’in hem filmleri hem de resimleri son derece rahatsız edici, son derece karanlık ve şiddet içerikli eserler. Lynch’in dünyasındaki bu karanlık nereden kaynaklanıyor diye merak ediyor insan. “David Lynch: The Art Life”ta bu sorulara yanıt bulmak mümkün değil. Birtakım ipuçları var sadece. Anne ve babasından sevgiyle sözeden Lynch’in sorunları büluğ çağında başlıyor gibi. Lise yıllarında yanlış arkadaşlar edinip annesini hayalkırıklığına uğrattığını anlatıyor filmde. Sorunlarının ergenlikte başlamış olması ve filmlerinde karşılaştığımız yoğun ödipal temalar, insana aşılamamış bir karmaşa yaşadığını düşündürüyor. Özellikle “Blue Velvet”ta (Mavi Kadife), filmin kahramanı Jeffrey’nin, kendisi için bir tür anne figürü olan Dorothy Valens’le, bir tür baba figürü olan Frank Booth’un sevişmesini seyretmesi (Freud’un “primaere Szene” dediği ilk sahneyi hatırlatan biçimde), ardından Dorothy’yle yatıp, Frank’i öldürmesi klasik bir ödipal karmaşa tablosu çiziyor. Ödipal karmaşa yaşamak için özel biri olmaya gerek yok, herkes bir ölçüde yaşıyor. 

    Anne ve babasından sevgiyle sözeden Lynch’in sorunları büluğ çağında başlıyor gibi. 

    Lynch’in ölümle, şiddetle başka bir derdi olmalı ki bunu da anlatıyor sık sık. Konservatuvarda okuduğu dönemde, Philadelphia’nın son derece yoksul bir muhitinde, şiddetin göbeğinde yaşamasına bağlıyor filmlerindeki şiddeti. Taşınır taşınmaz evleri soyuluyor. Pencerelerine kurşun isabet ediyor, arabaları çalınıyor, oturdukları caddede bir çocuk öldürülüyor. “Hayatımdaki en büyük etkiyi bana bu kentte yaşamak yapmıştır” diyor Lynch.

    Ölüme bu kadar yakın olmak, belki de Lynch’i ölümü anlamaya iten şey. Bunu anlıyabiliyorum ama filmde anlattığı hikayede babasına daha yakın hissediyorum kendimi: Henüz Philadelphia’da öğrenciyken , babasının kendisini ziyarete gelişini anlatıyor filmde. Örümcek ağları içindeki bodrumunda bulunan nadide “şey”leri babasına göstermek istiyor. Bunlar çürümekte olan meyveler, silikonla kaplanmış bir fare ölüsü gibi şeyler. Babasının, kendisine garip bir ifadeyle baktığını ve ona “Sen sen ol, sakın çocuk yapma!” dediğini söylüyor. Bugün 71 yaşında olan Lynch’in dört ayrı eşinden dört çocuğu var. En küçük çocuğu olan Lula ise henüz 5 yaşında. Lynch, filmde gördüğümüz kadarıyla fosur fosur sigara içmeye de devam ediyor. Zamanında Reagan’a yakın hissetmesinin nedeni, Demokratların sigara yasağını icat etmiş olmasıymış. 

    David Lynch’in benim hayatımda önemli bir yeri var. İlk seyrettiğim filmi “Fil Adam”ın atmosferi beni çok etkilemişti. Bir sonraki filmi “Mavi Kadife” önce sadece Suadiye Sineması’nda vizyona girmiş, sonra Avrupa yakasına gelmişti. Filmin oturduğum Avrupa yakasına gelişini bekleyememiş, hemen ilk gün “karşıya” geçip izlemiştim. Lynch’in filmlerindeki bu büyü yönetmenin ruhundaki, belki kendisinin de anlamlandıramadığı ama derinden etkilendiği şeyleri, perdeye aktarmadaki başarısında saklı. Lynch, bilinçaltını ve rüyalarını filme çekebiliyor ve dolayısıyla seyircide karanlık ve derin bir yerlere dokunabiliyor. Bunu Lynch kadar iyi yapabilen başka bir yönetmen yok. Hem defalarca Oscar’a aday olan, hem Cannes Film Festivali’nde ödüller alan ve hem de bu kadar büyük bir hayran kitlesine sahip başka bir yönetmen olmamasını böyle açıklayabiliriz. 

    David Lynch

    Lynch’in resimden neredeyse organik bir biçimde sinemaya geçmesi de önemli. Bu geçişi şöyle anlatıyor Lynch: “Simsiyah bir arka planın üstüne bir miktar çimen resmi yaptım. Resme bakarken, sanki bir hareket ve bir uğultu hissettim. Hareketli ve sesli resim fikri böyle çıktı.” Lynch’in ilk hareketli ve sesli resmi “Six Men Getting Sick” adını taşıyor. Altı adamın midelerinin bulanıp kusma sürecini gösteren bu “filmli resim”, aynı zamanda Lynch’in neyle uğraşacağının da habercisi: içerde tutulan ve bastırılan nahoş şeylerin şiddetle dışarıya çıkması… 

    Seyircisinin ruhuna dokunabilen Lynch, apolitikliği ve transandantal meditasyon gibi “new age” akımlara merakıyla çağın ruhundan besleniyor, o ruh tarafından şekilleniyor. Lynch, Mayıs’ta kült dizisi “Twin Peaks”in (İkiz Tepeler) yeni bölümleriyle televizyonlara dönecek. Heyecanla bekliyoruz.

    *Filmin adının yanlış çevrildiğini “sanat hayatı” yerine bambaşka bir anlam içeren “yaşam sanatı”nın kullanıldığını belirtmeliyim. Bu kadar basit ama ciddi bir hata belki de hata değildir, filmi daha çekici yapmak için ticari kaygılarla tercih edilmiştir diye düşünüyorum. Fakat film içinde de aynı yanlışın sürdürülmesi, çevirmende sorun olabileceğini de akla getiriyor. Tabii çevirmeni denetleyen bir redaktör yoksa…