Etiket: sayı: 34

  • ‘Ne iyi ettiniz de parlamentoyu bertaraf ettiniz’

    ‘Ne iyi ettiniz de parlamentoyu bertaraf ettiniz’

    Sultan Abdülhamid’in 13 Şubat 1878’de Meclis-i Mebusan’ı kapatması, toplumun yönetimde söz sahibi olma azmini doğar doğmaz katleden bir hamleydi. Osmanlı milletlerinin büyük umutlar bağladığı Meclis-i Umumi’nin devre dışı bırakılması, yaşanan tartışmalar ve yabancı ülkelerin tutumu Takvim-i Vekayi’de yayınlanan Meclis-i Mebusan tutanaklarından aktarılıyor. Sürecin içyüzü. 

    Meclis-i Mebusan (parlamento) tecrübesini 1877’de yaşamaya başlamış bir ülkenin, çok partili demokrasiye ancak 1946’da geçebilmesi ilginç bir çelişkidir. Bu çelişkiyi çözümlemede kullanılacak, Meclis’in kapatılmasındaki gerekçelerin izine rastlanabilecek en iyi kaynak “Meclis-i Mebusan Zabıtları”dır. 

    Devrine göre büyük yenilik olan stenografi ile kayda alınan meclis oturumlarındaki konuşmalar maalesef günümüze intikal etmedi. I. Meclis-i Mebusan’ın stenografi ürünü tutanakları, II. Meclis-i Mebusan’a tahsis edilen Çırağan Sarayı’nda 1909’da çıkan yangında tamamen yanmış olmalı. Neyse ki Abdurrahman Şeref Bey’in Takvim-i Vekayi’deki görevi sırasında günü gününe yayınladığı, halka açık her oturumun konuşmaları elimizde. II. Abdülhamid devrinde zabıtların yer aldığı Takvim-i Vekayi’ler suç unsuru olarak değerlendirilirdi. Bu bakımdan zorluklarla saklanabildiler. Dolayısıyla yakın zamanlara kadar tam bir koleksiyonu hiçbir yerde yoktu. Şimdilerde de dijital koleksiyonlar halinde tamamlanabildi. 

    Hakkı Tarık Us yıllarca arayıp binbir meşakkatle bulduğu, biraraya getirdiği zabıtları 1939 ve 1954 yıllarında iki cilt halinde yayımladı. O tutanaklar olmasa, Meclis-i Mebusan lehine-aleyhine söylenenleri sorgulamaya imkân bulamayacaktık. O “söylenenler” içinde öyle iddialar var ki… Bugün bile “Farklı milletlerden, dinlerden oluşan Osmanlı karmasının parlamentosu kapatılmasaydı, devlet 30 yıl önce dağılırdı; Mecliste Türkçe’nin yanında diğer dillerin de resmî dil olarak kabulü için Ermeniler, Rumlar, Araplar çok büyük kavgalar verdiler; Ermenilik, Rumluk, Araplık davası güden ayrılıkçı mebuslar, devleti Meclis’te parçalayabilirlerdi; Osmanlı toplumu Meşrutiyeti özümseyip benimseyecek siyasi olgunluğa erişmemişti; Ruslarla amansız bir savaşın sürdüğü anda savaş meclisten mi idare edilirmiş!” gibi hüküm içeren eleştiriler kolayca kabul görüyor. 

    İlk Meclis-i Mebusan 1877’de Ayasofya’nın güneyinde Darülfünun binasında açılan ilk Meclis-i Mebusan’da genel kurul salonunun içeriden görünüşü. 

    Topu topu iki dönemde beş ay ömür sürebilen, buna rağmen özetleri bile iki büyük cilt tutan tutanakların söyledikleri ile Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasındaki haklılığa dair kulaktan dolma söylentileri, temelsiz gerekçeleri tartmak çok zor olmasa gerek. Öne çıkarılan ve haklılığı vurgulanan kapatılma gerekçelerini ana hatlarıyla sıralayabiliriz.

    Çok dinli, çok milletli Osmanlı toplumunu değerlendirirken, günümüzün ulus devlet anlayışı ile hareket edilmesi sıklıkla düşülen bir hata. Osmanlı Devleti 623 yıllık ömrünün sadece son 83 yılında Tanzimat Islahat Meşrutiyet ilkeleri ile hareket etti. Öncesinde asırlar boyu Müslim ve gayrimüslim tebaa arasında eşitlik yoktu. Son yüzyılda gayrimüslimlerin elden uçup gitmemesi için bulunan formül, Müslim-gayrimüslim herkesin “Osmanlılık” kavramı çevresinde birleştirilmesi oldu. Gülhane Hatt-ı Hümayunu (Tanzimat), Islahat Fermanı, Kanun-ı Esasi süreçleri bu kavramı şekillendirdi. II. Abdülhamid de Meclis-i Mebusan’ı açarken Tanzimat ilkelerine vurguyu eksik etmedi. Böylelikle ilk Meclis’te herkes Osmanlılık kavramının içini doldurma peşindeydi. Bu kavramın muhteva ve sınırlarını belirlerken dil, din, mezhep ayrılıkları vurgulanarak yapılan tartışmalardan hareketle, gayrimüslim vekillerin ayrılıkçı kaygılarla hareket ettiğini iddia etmek anakronik bir yanılgıdır. 

    I.Meclis-i Mebusan’da Türkçe dışında dillerin kullanılması meselesi, asla bugün anladığımız gibi olmamıştır. Bir iki oturumda “Nahiyeler Kanunu” ve “Vilâyât Belediyeler Kanunu” görüşmeleri sırasında vilayet ve kaza meclislerine üye seçileceklerin Türkçe bilme zorunluluğu vurgulandı. Kanun-ı Esasi’de resmî dilin Türkçe, memurların Türkçe bilmesinin zorunlu olduğu kayıtlıydı. Anayasaya halel getirmeden bilhassa taşra diyarlarındaki Türkçe bilmeyen vatandaşların yerel meclislerde temsil haklarının kaybolmaması arayışında olan üyeler vardı. 

    Meclis’in kapatılma kararı Meclis-i Mebusan’ın kapatılma kararının yer aldığı 2099 numaralı 16 Şubat 1878 tarihli Takvim-i Vekayi 

    İstanbul mebusu Vasilaki, Suriye mebusu Nikola Nakkaş gibi üyeler kendi cemaatlerinden Türkçe bilmeyenlerin durumlarını sorgulayarak, “Osmanlılık kavramı içinde her lisanın ifade edilmesinin ne mahzuru vardır?” şeklinde sorular yönelttiler. Anayasanın bağlayıcı maddeleri hatırlatılarak tartışmalar bitirildi. Vasilaki Efendi başka bir söz sırasında Müslim-gayrimüslim ayrımının da söz konusu edilmemesini, herkesin eşit vatandaşlar olarak adlandırılmasını dile getirirken, laikliğe giden yolda olduğunun, II. Mahmud’un “ben tebaamın Müslüman’ını camide, Hıristiyan’ını kilisede, Musevi’sini havrada görmek isterim” sözünü geliştirdiğinin farkındaydı. 

    Türkçe dışındaki dillerde ısrarı konusunda en çok eleştirilen Vasilaki’nin, I. Meclisin 12. celsesinde “Hıristiyanlar Osmanlı olmak isterlerse Osmanlı lisanını öğrensinler” diye konuşma yaptığı görmezden gelinmektedir. Meclis Başkanı Ahmed Vefik Paşa’nın gayrimüslim vekillere şiddetle müdahale ettiği söylenegelir. Tutanaklara baktığımızda Nakkaş Efendi’nin Beyrut ’ta çok kimsenin Türkçe bilmediği ifadesine cevap olarak Vefik Paşa’nın tek cümle “dört yıldan sonra aklı olan Türkçe öğrensin” dediğini görüyoruz. Nakkaş devamında “Türkçenin bilinmemesinde ne mazarrat var?” sorusunu yöneltir, aynı medeni ölçü içerisinde Vefik Paşa’dan “İttihada manidir. İnşallah nasihatimizi kabul ederler de Türkçe öğrenirler” cevabını alır. Tartışmalar olgunlukla sonuçlanmıştır. Beş aylık sürede iki-üç defa gündeme gelen Türkçe meselesi, kapatılmanın haklılığına ikna edici bir gerekçe değildir. 

    Meclisin etnik yapısı da günümüzde çok sorunlu gösterilmektedir. Müslüman ve gayrimüslim vekil sayılarından hareketle 115 vekilin 69’unun Müslüman olduğu, ancak Arnavut, Arap gibi kavimler arasında Türklerin azınlıkta kaldıkları söylenir. Aslında bu yersiz kaygı da anakroniktir; ayrıca 46 gayrimüslim üyeyi bir Hıristiyan cephesi/bloku gibi görmenin sonucudur. II. Mecliste de sayılar değişik, oranlar yaklaşıktır. O günkü anlayışlar günümüze göre bariz farklılıklar gösterir. 

    Erzurum mebusu Kiragos Efendi mecliste, ahaliyi ezen, yerel güçlerle işbirliği yapan memurları anlatırken, daha çok Rum, Bulgar Ortodoks Hıristiyanların mahalli liderlerine verilen “Çorbacı” tabirini “namussuz çorbacılar” şeklinde kullanınca, Yanyalı Çanaka Efendi tarafından şiddetle protesto edilmiş, Kiragos Efendi bildiğinden şaşmamıştır. Marunî, Yahudi, Rum-Sırp-Bulgar Ortodoksu, Protestan-Ortodoks-Katolik Ermenisi birçok farklı mezhebin yekpare olmadığı, aralarında derin çelişkiler barındırdığı dikkatlerden kaçırılır. Müslümanların da benzer farklılık ve çelişkilerle dolu olduğu bir ortamda “Türkler o mecliste azınlıktaydı” demek, Osmanlılığın ne demek olduğunu yeniden düşünmeyi gerektirir. 

    II. Abdülhamid’in meclisi kapatmasındaki haklılığına delil gösterilen bu durum, tek adamlık devrinde Yıldız Sarayı’nda Karakeçili Yörüklerinden, Arap ve Arnavutlardan muhafız alayları kurmasında; sağlığını, sermayesini, istihbaratını emanet ettiği Marunî, Ermeni ve Rumları en yakınında istihdam etmesinde birleştirici ve yapıcı bir çaba olarak övülür ama aradaki çelişkiye hiç değinilmez. Ayrıca II. Mecliste başkanvekilliği için meclisin en yüksek oyla seçtiği üç Türk adayın listesini bir tarafa atan II. Abdülhamid’in, listede olmadığı halde usulsüz olarak Hüdaverdi Ohannes’i başkanvekili yapması da sorgulanmamaktadır. “Gayrimüslim tebaadan biri de başkanvekili oluversin” anlayışı mecliste tepkiyle karşılanmış ama gündem uzatılmamıştır. 

    HALEP MEBUSU SADİ EFENDİ
    İSTANBUL MEBUSU SOLİDİ EFENDİ 

    Türkleri savunan Solidi Efendi

    Mebus seçimlerinin tek aşamada doğrudan doğruya mı yoksa ikinci seçmenler vasıtasıyla mı olması gerektiği tartışmalarında Halep mebusu Sadi Efendi “Doğrudan seçim ahalinin özgürlüğünü arttırıyor lakin bizim ahalinin seçim kabiliyeti daha bu dereceye gelmemiştir” lafı üzerine İstanbullu Solidi Efendi “Bu yüce mecliste ahalimize yöneltilen cehalet ve ahmaklık sıfatını kabul edemem. Bizim milletimiz Avrupa milletlerinden daha ahmak değildir, onlardan daha kabiliyetlidir” demiştir.

    1877’de Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne savaş ilanı üzerine Mecliste olağanüstü görüşmeler yaşanır. Rusya’nın Hıristiyan topluluklar üzerinde himayeci bir tahakkümle yayınladığı notalara en sert tepkiyi Meclis’in Hıristiyan mebusları gösterir. Teker teker söz alarak nutuklar irad ederler. Halep Mebusu Manuk Efendi (Ermeni); Bulgar vekillerden Yorgi, Dimitri, Todori, Zahari, İstefanaki; Trabzon’dan Petraki, Sivas’tan Agop, Suriye’den Nevfel ve daha niceleri Ruslara nefret kusan, bilhassa Ortodokslar için din birliğini dikkate almayan, Devlet-i Aliyye için her fedakârlığa cemaatleri ile hazır olduklarını beyan eden konuşmalar yaparlar. 

    İstanbul’dan Sebuh Efendi “Hıristiyanların malen ve canen ne hizmet istenilirse hazır olduklarını” belirtir. Nakkaş Efendi “biz (Hıristiyanlar askere alınmadığı için) şimdiye kadar silah kullanmadık. Akçe ve sairece ne hizmet lazım ise, her türlü fedakârlığa hazırız” der demez Sebuh Efendi “Hıristiyanlar vatan savunmasına hazırdır, mal, can, silah ile de hizmet edebilirler” diye konuşur. Osmanlılık kavramını kendine göre doldurmaya meyilli Yanyalı Çanaka Efendi bile “Rusya bu savaşı Osmanlılar aleyhine ilan etti. Bu isim bize de şamildir. Biz de Osmanlıyız, savaşa hazırız” diye ilan eder. 

    Konuşmalar Meclis üzerinde o kadar etkili olur ki Müslüman mebuslar, başkan Vefik Paşa, gayrimüslimlerin bu heyecanına alkışlarla, teşekkürlerle karşılık verirler. Meclisin varlığının en büyük muhaliflerinden olan Dâhiliye Nazırı Ahmed Cevdet Paşa da memnuniyetle teşekkürlerini sunar. İzleyici locaları da alkışlı tezahürata başlayınca başkan tarafından izleyicilerin lehte ve aleyhte tezahürat, alkış yapamayacakları, sessizce oturumu izlemeleri uyarısı gelir. Osmanlı Ordusunun başarıları Müslim-gayrimüslim ayrılmadan hep birlikte alkışlanır, işler kötüye gitmeye başlayınca hep birlikte aynı duygularla üzülürler, cephelerdeki kayıpların sorumluları hesap vermeye çağırılır. 

    Klasik Osmanlı devri anlayışında padişah karşısında reaya ve kul statüsünde bulunan tebaanın da hukuku ihlal edilemezdi. Kölenin, cariyenin bile yüzlerce fıkhi kural içeren bir statüsü varken aksi düşünülemezdi. 1839 Tanzimat reformları sonrasında tarihe karışan klasik devirden miras kalan hukuk daha da geliştirilerek Batılı anlayışlara kapı açıldı. Mahalli meclislerin ülke gündemine girmesiyle, gayrimüslimlerle Müslimlerin eşit sayıda bulundukları ilk yönetim organları oluşturuldu. İstanbul bu tecrübeden mahrum kalsa da Anadolu, Rumeli ve Arap vilayetlerinde kıyasıya mücadele edilen meclis seçimleri ile taşranın İstanbul’a göre bir üstünlüğü ortaya çıktı. Taşradan habersiz İstanbul erkân ve zadegânı bilmese de, yarı burjuva, eşraf ve ahali demokrasi yolunda İstanbul ahalisinden üstün bir bilinç kazanmıştı. 

    İstanbul’da Kanun-i Esasi ve Meşrutiyet idaresini kolaylıkla kabul eden merkezi bürokrasi ve yarı aristokrasi, Meclis-i Mebusan’a seçilip gelen taşralıların kolay lokma olacakları, alıştıkları düzenin sarsılmadan yoluna devam edeceği konusunda endişesizdi. Ancak hiç de beklenildiği gibi çıkmadılar. İstanbul’un beşi Müslim, beşi gayrimüslim mebusu ilk defa seçim görmüşlerdi ama, karşılarındaki taşralılar yıllardır geliştirdikleri modelde politika üretebilen, yerel meclislerinde yönetim ve tartışma tecrübesi kazanmış, ağzı kalabalık adamlar olarak Meclis’te ipleri ele geçirmişlerdi. 

    HALEP MEBUSU MANUK KARACIYAN 

    Osmanlılık kavramı 

    Halep mebusu Manuk Karacıyan Efendi: Efendiler, Osmanlı Devleti’nin birliğini ve saltanat-ı seniyyenin bağımsızlığını korumak yükümlü olduğumuz görevlerin en önemlisidir. Her ne taraftan olursa olsun Millet-i Osmaniye’nin hukukuna saldırıldığında engellenmesi ve uzaklaştırılması için devletimizin yönetim başında olanlarına yardım etmemiz gerekir… – Meclis Reisi Ahmed Vefik Paşa: Elhamdülillah, Osmanlılarımız, Osmanlılık kavramını aynı şekilde hissediyorlar. 

    Midhat Paşa daha Tuna valiliği zamanında bu katılımcı yönetimin faydalarını görmüş ve uygulamaya başlandığında Bulgarların Osmanlıya bağlılığının yükseldiği ortaya çıkmıştı. Rusların da Bulgaristan üzerindeki emellerine engel olacağını düşündüğü bu gelişmelerin önünü kesmek için ne kadar uğraştığı ortadadır. İstanbulluların bu inceliklere vakıf olamamaları, Meclisteki birçok oturumda taşralılar tarafından susturulmalarına sebep olmuştur. Hatta Edirne mebusu Rasim Bey, nahiye meclislerindeki üye sayıları üzerine meclis genel kurulunda yürütülen tartışmada, İstanbul mebusu Vasilaki ve Sebuh Efendileri zikrederek “İstanbullu oldukları ve seçim işlerine bu sene girdikleri için bu işi bizim kadar iyi bilemezler. Biz taşralıyız. Bu işi elbette daha iyi biliriz. Şimdiye kadar azanın yarısı Müslim, yarısı gayrimüslim idi. İslâm-Hıristiyan bir yere gelip sizden kimi seçelim, bizden kimi seçelim diye müzakere ederdik… Biz elli beş (1839) senesinden yani Tanzimat’ın başından beri seçimler içindeyiz. İstanbul daha bu sene intihaba girdi” demiştir. 

    YENİŞEHİRLİZADE AHMED EFENDİ 

    Bize baraka yeter 

    Vefik Paşa’nın gelecek sene Heyet-i Mebusan binası inşa edilecek yer için mebuslardan önerge hazırlanmasını istemesi üzerine İzmir Mebusu Yenişehirli-zade Ahmed Efendi: Biz bina istemeyiz efendim, biz çadır altında otururuz, bize bir baraka kâfidir. 

    İşte bu vekiller, İstanbul’un zenginlikleri ile taşranın fakirliğini karşılaştırdılar. Vilayetlerden orduya toplanan yardımların büyüklüğü karşısında İstanbul’un cüz’i yardımlarının mukayesesini yaptılar. Taşrada merkezin yetkilendirdiği memurların ahaliyi ezmesinin önüne geçmek için seçim bölgelerinden gelen arzuhalleri işleme koyarak takipçisi oldular. 

    EDİRNE MENSUBU RASİM BEY

    Memurlardan da vergi alınsın 

    Edirne mebusu Rasim Bey’in “esnaf ve sanatkârlar temettu vergisi mükellefleri olarak vergilerini ödedikleri gibi memurlardan da temettu vergisi alınsın” önergesi alkışlarla kabul edilmiştir. 

    Örnek bir olay olarak anlatılması gerekir ki, İstanbul mebusu Solidi Efendi’ye gelen bir arzuhalde daha gözaltında suçsuzluğu anlaşılan ama memurların ihmaliyle dokuz yıldır suçsuz yere hapiste yatan Nikola Tatavlianos’un tahliyesine ve uygun bir tazminat ödenmesine karar verildi. Serasker Redif Paşa’nın tasarrufuyla sorgusuz sualsiz sürgüne gönderilenlerin, haklarının takipçisi oldular. Eski sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın yolsuzluklarını, devletin başına açtığı meseleleri sorgulayıp yargılanmasını istediler. Hatta aldığı emekli maaşı bile gündeme geldi. Bütçe Kanunu’nda Dâhiliye, Hariciye neyse de Maliye Nezareti’nin bütçesinde bile indirime gidip masraflar kısıldı. Halktan toplanan vergilerin doğru yerlere harcanıp harcanmadığı incelendi. 

    Vekiller, Zaptiye Nazırının mecliste bir hafiyeyi görevlendirdiğini haber alınca, durumu şiddetle protesto ettiler ve Bakanın yargılanmasını talep ettiler. Protesto konuşmalarında hafiyelik aleyhinde dile gelen cesur sözler, 30 yıl sürecek istibdat devrinde hafiye korkusu yüzünden hiç duyulmayacaktır. O nazır, meclis kapatılınca sürgüne gönderilecek vekilleri yanına çağırtıp “sizin gibi hiçbir içtimai mevkii olmayan kimseleri kendisine mebus seçen millete yazıklar olsun” diyerek, alenen millete de hakaret edecektir.

    İlk mebuslarımızın kısa bir sürede İstanbul’da kendilerine yaygın bir düşman kitlesi kazandıklarını düşünmek hiç de zor değil. Meclisi kapatma kararının mürekkebi kurumadan, on mebusun İstanbul’dan memleketlerine sürgün kararı çıkmıştı. Bunlardan Haleb Mebusu Nafi Efendi ile Manuk Efendi, İzmir Mebusu Yenişehirlizade Ahmed Efendi, Edirne Mebusu Rasim Bey, siyasi parti lideri niteliğine sahip görülüyorlar. 

    HALEP MENSUBU NAFİ EFENDİ

    Savaş suçluları

    Halep mebusu Nafi Efendi:

    Rus savaşı kötüye gittikçe mecliste sorumluların, bilhassa komutanların hesap vermesini isteyerek; “Bu savaşta bulunan Rauf Paşa, Süleyman Paşa, Mehmed Ali Paşa, Muhtar Paşa… Millet tamamına suçlu gözüyle bakıyor.”

    Bu sürgünlerin ortak özelliği muhalif ve halktan yana politika üretmeleridir. Sürgün kararında bu duruşlarının etkisi yadsınamaz. Asla ayrılıkçı olmadıkları gibi, o günlerde pek anlaşılamayan vatan sevgisi ile dolu oldukları da konuşmalarına yansımıştır. 

    İlk devrenin üyeleri hiç acemilik çekmeyip üç aylık sürede MM İç Tüzüğü, Seçim, Dış Borçlanma, Dersaadet Belediye, Vilayât Belediye, Teşkil-i Vilayât, Matbuât, Sıkıyönetim, Bütçe kanunlarını çıkardılar. II. Devre seçimlerinin ardından ilk dönemin etkili isimlerini yeniden mecliste görüyoruz. Ruslarla savaşın aleyhimize döndüğü bir zamanda, işleri hiç de kolay değildi. Cevdet Paşa’nın da Tezakir’inde isabetli bir şekilde cehaletini, ülkenin sınırlarından haberdar olmadığını vurgulayıp eleştirdiği Serasker Redif Paşa, mebusların hedefine oturdu. Bazı konuşmalarda “Hain Redif Paşa” olarak anıldı. 

    Savaş ilerledikçe, Ruslar doğudan batıdan Osmanlı Devleti’ni sıkıştırdıkça başarısız komutanları dinlemek, bir anlamda savaşın sevk ve idaresine müdahil olmak istediler. Kemikleşmiş askerî komuta kademesi, bürokrasi ve mülki erkân buna asla rıza göstermek niyetinde değildi. “Rus Savaşı Meclis-i Mebusan’dan mı yürütülürmüş” diye günümüzde halen dudak bükenler oluyor. Kırk iki yıl sonra Büyük Millet Meclisi’nin denetim ve talimatlarıyla yürütülen Kurtuluş Savaşı, ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğunu gördüğümüz için, Rus savaşında meclis etkili olsaydı sonuç nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum.

    İSTANBUL MENSUBU VASİLAKİ BEY 

    Ayrımcılığa karşı

    Nahiye Meclisleri Kanunu görüşmeleri sırasında meclislere seçileceklerin Müslim-Gayrimüslim ayrımı ve adlandırması yapılmadan Osmanlı tebaası olarak anılmasını isteyen İstanbul mebusu Vasilaki Efendi “Hep Osmanlıyız, hepimiz biriz. Bizi yalnız böyle tabirler birbirimizden ayırıyor” dediğinde ona muhalif olan Halep mebusu Manuk Efendi, Müslim-Gayrimüslim ayrımının Osmanlılığa zarar vermeyeceğini, şimdilik böyle kalması gerektiğini iddia ederek “ O dediğin bundan yirmi sene sonra eğitim-öğretim sayesinde fikirler birleştikten sonra olur. Şimdi ise her sınıf ahalimizde bazı fikirler vardır ki meydana koyamayız” demiştir.

    Rusya’nın harp ilanı Osmanlı toplumu için bir şans olabilirdi. Günümüzde anlatılanların aksine din-mezhep ayrımını içermeyen, devlet ve millet beraberliğini kapsayan Osmanlılık ruhu belki de o gün olgunlaşmıştı. Zaten Kanun-ı Esasi ve Meşrutiyet meclisinin gayesi de öncelikle bunu sağlamaktı. Hukukun üstünlüğü, kanunların eşit ve adil oluşu bu temelden inşa edilecekti. O gün yakalanan ruh I. ve II. Meclisin sonuna kadar yaşatılabilmişti. Bir daha da Osmanlılık politikasına bel bağlanmayacak, “çözüldüğü yere kadar” ilkesi esas alınacaktır. Sonrasında, kapatılan parlamentomuz günah keçisi olurken, Ayastefanos ve Berlin Kongrelerini milletin denetiminden kurtulmanın rahatlığıyla kendi bildikleri gibi yapan, Bulgar, Sırp, Ermeni, Arap, Arnavut demeden tüm etnik tebaayı kurtlar sofrasına bırakıveren sivil ve askerî, aristokrat veya hanedandan kim varsa sütten çıkmış kaşık gibi “ak” oldular.

    Yazımızı, II. Abdülhamid’in parlamentoyu kapatmakla ne kadar isabetli bir karar aldığına, ülkenin, milletin yararına davrandığına dair görüş sahiplerinin, Prens Bismarck’ın, iftihar ederek sahiplendikleri sözleriyle bitirelim: “Ne iyi ettiniz de parlamentoyu bertaraf ettiniz. Sizin gibi tek milletten ibaret olmayan devletlerde parlamentonun faydasından ziyade zararı olur!”.

  • Dünden bugüne ilk koklayışta aşk

    Dünden bugüne ilk koklayışta aşk

    Kokuyla cinsellik arasındaki cilveleşme tarih boyunca hep ilgi çekti. İnsanlar cinsel çekimlerini artıracak mucizevi formülün peşinde koşup durdu. Yiyecek aromalarından, çiçek ve baharat özlerinden, hatta bir geyik türünün testisinden bile medet umuldu. Oysa birini karşı cinsin tüm üyeleri için çekici kılabilecek o sihirli ve evrensel koku aslında hiçbir zaman var olmamıştı. 

    Güzel kokmanın cinsel cazibeyi artırdığına dair kanıtların tarihsel izlerini süreceksek, işe Yunan mitolojisinin meşhur hikayesiyle başlayabiliriz. Hatırlayacaksınız, Afrodit ‘uyumsuzluk elması’nın sahibini seçilebilmek için Paris’e rüşvet olarak ölümlülerin en güzelini, Helen’i vaad etmişti. Bu vaadin gerçekleşmesi için cariyesiyle minik bir şişe de parfüm yollamıştı. Hayatımıza ‘afrodizyak’ tanımını sokan bu parfümle Paris Bey, göz koyduğu Helen Hanım’ı kocası Sparta Kralı Menelaus’un at, ahır, kan ve ter kokan vücudundan uzaklaştırarak kendi yanına çekmiş, koynuna alabilmişti. İki gönül bir olmuş, Truva yangın yerine dönmüştü. 

    Afrodit’i tanrılar, tanrıçalar ve titanlarla dolu dünyasında bırakıp bugünlere gelirsek, havasını soluduğumuz kültürde cinsel çekim yarattığı iddiasıyla satılan pek çok ürün olduğunu görürüz. Oysa bizlerin uğruna cüzdan boşalttığımız bu ürünler, örneğin vücutlarını sığır dışkısıyla sıvamayı seksi bulan Etiyopyalı Dasanetchler ya da cezbedici kabul ettikleri soğan kokusuna bürünmeyi tercih eden Malili Dogonlar gibi pek çok ‘uygar olmayan’ kültür için herhangi bir anlam ifade etmiyor. Bu da bizi bu işin pek dillendirilmeyen acı gerçeğiyle karşı karşıya getiriyor: Ne tarih boyunca, ne de günümüzde evrensel olarak çekici veya tam tersi, itici bir kokudan söz etmemiz imkânsız. Çünkü, insanların içinde yaşadıkları toplumların kültürel kodları kokuların cinsellikle ilintilendirilmesinde belki de en önemli rolü oynuyor. 

    Koku duyusu, Philippe Mercier, 1744-1747. 

    Freud ve belden yukarı çıkan insan burnu 

    Koku ve cinsellik ilişkisi neredeyse tarih boyunca sürekli ilgi çekti ve merak uyandırdı. Hazır cazibe reçeteleri dayatmaya kalkmadan önce belki psikanalizin babası Sigmund Freud’a bir danışmakta fayda var. Freud, 1930 yılında yayınlanan Uygarlığın Huzursuzluğu (Das Unbehagen in der Kultur) kitabındaki geniş dipnotlarında koku duyusunun evrimsel süreçte iki ayak üzerine kalkıldığı (bipedal) andan itibaren bastırılmaya başlandığını yazıyor. Muhtereme göre dört ayak üzerindeki ‘insansı’nın burnu kaçınılmaz olarak hemcinslerinin erojen bölgeleriyle aynı seviyedeydi ve bu da cinsel güdülerden uzaklaşıp başka şeyler yapmaya pek de imkân tanımıyordu. Gene Freud’a göre bizler ki ayak üzerine kalkmamızla birlikte libidomuz ve ona harcadığımız enerjiyi başka alanlara kaydırabildik, bu sayede diğer konularda yaratıcı ve üretici olabildik. 

    Oysa dört ayak üzerindeki hayvanların âlemi pek çok mesaj gibi cinsel mesajları da koku duyusu üzerinden vermeye ve almaya devam ediyor. Bu mesajlar da kağıda yazılmış notlar veya akıllı telefonlarla değil, kimyasal iletişim araçları ile, bir başka deyişle kısaca “kimyasal mesajları algılama yeteneği” olarak tanımlayabileceğimiz koku duyusu aracılığıyla aktarılıyor. Hayvanlar arasındaki bu mesajlaşma muhabbetinin biz insanların hayatına yansıyan pratik faydaları da yok değil elbette. En azından şunu söyleyebiliriz ki hayvanlar âlemindeki bu kokulu iletişim olmasaydı, mesela pek kıymetli trüf mantarı nedir, haberimiz olmayacaktı. 

    Afrodizyak parfüm rüşveti Fesat tanrısı Eris, masaya üzerinde “en güzele” yazan altın bir elma atar. Hera, Athena ve Afrodit arasından en güzeli seçme işi Paris’e verilir. Afrodit’in Paris’e rüşveti güzeller güzeli Helen’dir. Onu elde edebilmesi için de genç adama hiçbir kadının dayanamayacağı bir parfüm yollar. Bu mitten günümüze afrodizyak sözcüğü ve Truva antik kenti kalacaktır. “Altın Uyumsuzluk Elması”, Jacob Jordaens, 1633. 

    Trüf: Bize kokmayan pahalı afrodizyak 

    Trüf mantarı (Tuber magnatum), toprağın derinliklerinde yer alıyor. Doğal olarak toprağın altını göremediğimiz için elimizde varlığını saptayabilecek tek araç kendine has kokusu, ne var ki o da bizim algı eşiğimizin altında kalıyor. Ancak bu mantarın bizim algılayamadığımız kadar düşük yoğunluktaki kokusu erkek domuzun çiftleşme döneminde salgıladığı ‘azgın’ kokuya fazlasıyla benziyor. Bundan sebep ormanda dolaşan dişi domuz, kokuyu duyduğu an erkeğine ulaşma çabasıyla toprağı eşelemeye başlıyor ve pek bir pahalı bu mantar türüne ulaşabiliyor. Trüf mantarı avlarındaysa artık domuz değil, kokuya eğitilmiş köpekler kullanılıyor. Neden? Çünkü dişi domuz “erkeğim benim!” diye toprak kazıp harcadığı emek karşılığında ulaşa ulaşa şekilsiz bir mantara ulaşınca, kızgınlığından mantarı ağzından kurtarmak her zaman mümkün olamıyor. Zor ulaşılan bu mantarın en pahalısı beyaz olanı. Fiyatı yıldan yıla değişmesine rağmen çiğinin kilo fiyatı en ucuz yılda bile 1500 Euro’nun altına pek düşmüyor. Avrupa’da pazar yerlerindeyse gramı 7-8 Euro civarında. Trüf mantarını bir aile olarak düşünürsek, Gaziantep’e özgü ‘keme’ veya ‘domalan mantarı’nı uzak akrabadan sayabiliriz. Ailenin bir diğer uzak akrabası da Arabistan’da “çöl mantarı” diye bilinen mantar. Bu mantarın ismi ise Taht Oyunları (Game of Thrones) dizisinin fanatiklerine tanıdık gelecektir: Khalesi. 

    Freud parfümü kullanın, koklayan köpeğiniz olsun Freud’a göre dört ayak üzerindeki ‘insansı’nın burnu kaçınılmaz olarak hemcinslerinin erojen bölgeleriyle aynı seviyedeydi ve bu durum uzak atalarımızın aklının fikrinin cinsellikte olmasına yol açıyordu. Freud’ün büyük torunu Bella, kendi ismini verdiği parfümün şişesinde kullandığı “dili dışarda köpek” görseliyle dedesinin bu saptamasını kullanıcıya bir vaat olarak sunma becerisini gösteriyor. 

    Trüfün kokusunu domuzların hayatından çıkarıp insan cinselliğine de bağlayan yok değil. 1812 yılında Val-de-Grace askerî hastanesinin baş eczacısı olan, geleceğin doktoru ve antropoloğu Julien-Joseph Virey, sıcak ülkelerde cinsel yaşama ilişkin fikirlerini “afrodizyaklara olan gereksinim sıcak ülkelerde daha fazladır; çünkü güneşin fazlası aynı çiçek yapraklarını söndürdüğü gibi cinselliği de söndürür. Kadının biyolojik görevi de doğurmak, dolayısıyla döl almak olduğundan güneşte gevşemiş erkeğini yeniden canlandırmak için bu tip malzemeye ihtiyacı olması doğaldır” diye açıklarken laf soğuk ülkelere geldiğinde bizim için önemli olan şu cümleyi de ekliyor: “Bizimkiler cinsel çekim sağlamak için çiçek kokularının falan peşinden koşuyorlar fakat aslında başta trüf mantarı olmak üzere mantar çeşitlerinin kokularına dikkat etmek lazım.” 

    Trüf mantarına dikkat! 18 ve 19. yüzyıllarda yaşayan Fransız eczacı, hekim, doğabilimci ve antropolog Julien-Joseph Virey, özellikle kuzey yarımkürede yaşayanlar için trüf mantarının afrodizyak etkileri olduğuna dikkat çekmişti. 

    Aşk aromalı gıdalar 

    İlginçtir ki yiyecek kokusunun cinsel çekim yaratması sadece hayvanlar için geçerli değil. Her ne kadar ‘tavlama kokusu’ olarak parfümler ön plana çıksa da, batı toplumlarında da bazı yiyecek kokularının cinsel arzuyu artırdığı biliniyor. Koku duyumuzun beynimizde işlendiği bölgenin bilişsel yargılara uzak olması sebebiyle bizler bunun farkında değiliz belki ama araştırmacılar bazen bizleri şaşırtacak ilginç sonuçlara ulaşabiliyorlar. Şimdi 1775’ten yakın geçmişe gelelim ve 1994’te Koku ve Tat Araştırmaları Enstitüsü (The Smell and Taste Research Foundation) isimli kuruluşun Dr. Alan Hirsch’ün yönetiminde yaptığı deneye bir göz atalım. Bu deneyde erkek deneklerin penislerine bir nevi tansiyon ölçme aleti bağlanıyor, ardından deneklere muhtelif kokular koklatılıyor ve kan basıncındaki değişim gözlemleniyor. Koklatılan kokular geniş bir seçki oluşturuyor. İçlerinde çiçek, parfüm, bir de tarçınlı kurabiye kokusu var. Deney sonuçlandığında beklentilerin aksine uyarının en fazla gözlemlendiği koku tarçınlı kurabiye kokusu oluyor. 

    Bunun üzerine Hirsch ve ekibi bir sonraki yıl deneyi bu kez seçkinin tamamını yiyecek kokularından oluşturarak tekrar ediyorlar. Deneyin kazananı %40’lık bir değişim oluşturan lavanta ve balkabağı turtası karışımı koku oluyor. Deney kadınlar üzerinde tekrar edildiğinde bu kez meyankökü (Glycyrrhiza glabra) ve salatalık kokularının karışımının en yüksek uyarıyı sağladığı görülüyor. İlginç olan ise erkeklerin hemen hemen her kokuya “olumlu”, buna mukabil kadınların bazı kokulara olumsuz, yani itici veya heyecan azaltıcı olarak tepki vermeleri. Kadınları iten kokular arasında ‘millî erkek sporumuz’ mangalın kokusunun da bulunduğunu ekleyelim. 

    Elbette bu kokuların uyandırdığı duygular da evrensel değil. Bizim mutfak kültürümüzde ‘balkabaklı turta’ diye yerleşik bir tarif yok; ayrıca meyankökünü de kimi yerel şerbetler (biyanbalı) dışında sofraya getirdiğimiz söylenemez. Bu da bizleri, deneyin yapıldığı ABD vatandaşlarını, Dogon’ları ve Dasanetch’leri aynı yerde, yani kültürel kodlarda buluşturuyor bir kez daha. 

    Misk: Geyik testisindeki keramet! 

    Bununla beraber, insanlar cinsel çekim için bir mucize peşinde koşmaktan hiç vazgeçmiyorlar. Muhtelif kokulu madde de bu hikâyelere malzeme oluyor. Misk kokusu mesela, Asya’nın yüksek bölgelerinde bulunmasına rağmen aşağılara, Arap ellerine inmesiyle beraber yaygınlık kazanıyor. Talmud’da bahsi geçen, İslamî literatürde kendisine sayısız kez atıfta bulunan, 6. yüzyılda Cosmas Indicopleustes’un Hristiyan Topografyası (Topographia Christiana) isimli beş ciltlik kitabındaki ‘afrodizyak’ nitelemesiyle birlikte “erkek sağlığının uyarıcısı” olarak bilinmeye başlanan ama doğurganlıkla da bağdaştırılan misk nedir peki? 

    Kralı kokusuyla cezbeden kadın Madame de Pompadour, başta misk olmak üzere güzel kokulara düşkünlüğüyle Fransa kralı XV. Louis’nin de başını döndürmüştü (altta). İngiliz kimyager Septimus Piesse’in (1820-1822) hâlâ bir referans kitabı olma özelliğini koruyan 1855 tarihli Parfümcülük Sanatı (The Art of Perfumery) isimli kitabının 1857 baskısı (üstte). 

    Misk, Moschus moschiferus isimli bir tür geyiğin testislerinin hemen üzerindeki bezeden alınan kömür karası toza verilen isim. Misk veya Moschus moschiferus nitelemeleri de zaten Sanskritçe testis anlamına gelen “mushkas” kelimesinden türüyor. Tenis topu büyüklüğünde ve tüylü misk bezesinin idrar kesesine de bağlanması sayesinde erkek geyik bahar aylarında idrarına karışan kokuyla dişisine çağrıda bulunabiliyor. Saf hali pek sevimli kokmasa da seyreldiğinde oldukça cazip bir profile bürünen kokuyu da insanlar fark edip kendi kullanımlarına alıyorlar. Biraz acımasızca oluyor elbette bu, zira miski hayvandan çıkarabilmek için ya öldürmek, ya da karnını yararak açıp, malzemeyi çıkarttıktan sonra tekrar dikerek hayvanı cinsel çağrı yapamayacak konumda doğaya serbest bırakmakla mümkün olabiliyor. Bu nedenle misk geyiğinin avı neredeyse tamamen yasaklanmış ve tür korumaya alınmış durumda. Ancak doğada insan dışı diğer canlılara yönelik bu hassasiyetlerin oluşmadığı zamanlarda bu koku sürülebilir parfümsü sıvı veya kremlerden yiyecek katkısına kadar her amaçla kullanılmış. Rivayetlere göre, Çin’de derebeyleri misk partiküllerini metreslerinin yemeğine karıştırır, yemek sonrası mahrem alana geçildiğinde de hanımefendinin terinden yayılan miskimsi kokuyla beyefedi daha bir uyarılır, bu sayede de daha verimli bir ilişki yaşarmış. İlişkide verimin ölçüsü de elbette çocuk sahibi olabilmek. Gene aynı niyetle dönem dönem Avrupa’da çocuğu olmayan erkeklerin miski muhtelif şekillerde, bal, şarap veya yemeklerine karıştırarak yutup dertlerine deva aradıkları malûm. İyi de, herkes bunu ister mi? Hayır. İngilizlerin meşhur Doğu Hindistan Şirketi mesela, misk ve çayı aynı gemiye kargo olarak kabul etmiyor. Haklı endişeleri, miskin baskın kokusunun çaya sinmesi ve alışık olunan lezzetten farklı bir lezzete yol açarak alıcıların beklentilerini karşılayamaması. 

    Beri yandan Romanov ailesinin dinî ve ruhanî hatta siyasi danışmanı, Çarlık Sarayındaki kadınların gözbebeği ve çoğu kez yatak arkadaşı Grigori Yefimovich, yani Rasputin’in dillere destan cinsel gücünü Sibirya’nın yükseklerinden elde edilen miski bol bol kullanmasına bağlayanlar da var. Rasputin miskin kendisine sağladığı avantajları Büyük İskender’den mi öğrendi, onu bilemiyoruz ama İskender Bey M.Ö. 326’da Hindistan’a girmesiyle beraber daha önce pek aşina olmadığı pek çok baharatın yanı sıra miskle de tanışmış, giysilerini de tütsülediği muhtelif kokulu malzemenin dumanına tutarak parfümlendirmişti. 

    Sadece erkeklerden örnek vermeyelim elbette. Jeanne Antoinette Poisson -veya bilindik ismiyle- Madame de Pompadour, hani şu XV. Louis’nin meşhur metresi, dönemin Fransız cemiyet hayatının önde gelen ikoncanı hanımefendiye gelelim. Söylentilere göre; gerek sanat hamiliği gerekse bugün bile uygulanan saç modeliyle oldukça ünlü bu tartışmalı tarihi şahsiyet vefat ettikten sonra odasının duvarlarına sinmiş misk kokusu 20 yıl boyunca çıkarılamıyor. O odanın misafirleri arasında yer alan kral hazretleri ve bizzat hanımefendinin kendisi bu koku sebebiyle sık sık migren ataklarıyla uğraşmak zorunda kalsalar dahi, insan tabiatı işte, çekici olmak aşkına vaz geçemiyorlar bir türlü bu kokulu alışkanlıktan. Onun ölümünden bir yıl önce doğan ve 1804 yılında görkemli bir törenle İmparatoriçelik tahtına oturan Josephine’in de misk ve gül kokusuna olan tutkusu dillere destan. 

    O dönemde parfümlerin pek nadir tene uygulandığını, genelde giyim eşyası (iç çamaşır ve gecelikler dâhil) ve aksesuar olarak kullanılan kumaşlara püskürtüldüğünü de unutmamamız gerek. Zaten Fransızca kumaş anlamında kullanılan toile kelimesinden mülhem kumaş kokulandırmakta kullanılan sulara da eau de toilette deniliyor. Derdimiz etimoloji değil elbette, bizi ilgilendiren pamuk veya yün gibi doğal elyafların yağlı dokularıyla parfümün kokusunu çok daha uzun süre muhafaza edebilmeleri. 

    Ancak çekim yaratmak için doğal halimizle bizde mevcut olanın dışındaki araçlara başvurmak bazen tepki de yaratmıyor değil. Meşhur kimyager ve parfümcü Septimus Piesse 1855 yılında yayınlanan dillere destan kitabı Parfümcülük Sanatı’nda (The Art of Perfumery and Methods for Obtaining The Odors of Plants) 1770 yılında İngiltere’de kokulu ve kozmetik müdahalelerle kandırılmaktan bıkan halkın tepkisini dile getirmek ve bu işleri bir düzene bağlamak amacıyla parlamentoya sunulan bir yasa teklifinden bahsediyor. Yeterli sayıda leyhte oy alamadığından kanunlaşamayan teklifte özetle şöyle deniliyor: “Her türlü yaş, mevki, meslek veya dereceden, evli, dul veya bakire herhangi bir kadın, bu yasanın çıktığı tarihten itibaren eğer parfüm, boya, kozmetik sular, takma diş, peruka, demir korseler, veya yüksek ökçeli ayakkabılar giyerek majestelerinin tebaasından herhangi bir erkeği baştan çıkarmaya veya onu bu yolla evliliğe götürmeye yeltenirse, bu davranışları yürürlükteki büyücülükle mücadele yasası ve bu yasanın öngördüğü cezalar dairesinde değerlendirilecek, bu yolla sağlanmış bir evlilik akdi de geçersiz sayılacaktır”. 

    Bütün bu örnekler bizi yaşadığımız toplumların kültürel kodlarının önemi hakkında uyarıyor. O kültürel kodlar ve normlar ki, asla sabit değiller ve zaman içinde değişkenlik gösteriyorlar. 20. yüzyılın başı ve sonu arasında bile dramatik değişimler olduğunu söyleyebiliriz. Madem konuyu cinsellikten açtık, cinslerin toplumdaki rolleri üzerinden örneklerle bu değişimlerin neler olduklarına bir bakalım. 

    Koca adayları için “dayanılmaz” 1930’lardan itibaren parfüm reklamlarında kadının cinsel çekiciliği ön plana çıkartılmaya başladı. Ama henüz ‘özgür kadın’dan söz etmek için erkendi. Parfüm koca adayının aklını başından alacak, kadın evlilik hedefine ulaşacak! Irresistible reklamı, 1930’lar. 

    Seçkin ayrıcalığı parfümler ve değişen cinsel kimlikler 

    20. yüzyılın başlarında parfüm kullanımı henüz endüstri devrimi ve moda-marka olgularının günlük hayata yeterince nüfuz etmemiş olmasından dolayı, hâlâ bugünkü yaygınlığına ulaşmış değil. Bütün tarih boyunca olduğu gibi parfüm kullanımı, bir seçkin ayrıcalığı. Parfümü satmak için tasarlanan reklamlar da buna koşut mesajlar veriyorlar. Eğer söz konusu parfüm kadın pazarı hedeflenerek satılan bir parfümse dergi sayfasında tüketiciye balo salonu, ziyafet gibi seçkin mekânlar sunuluyor, görseller şık giysili hanımların kendilerini özdeştirmelerine yardımcı olacaklar arasından seçiliyor. Dönem itibariyle kadının toplum içindeki hiyerarşik yeri de bu görselleştirmede elbette atlanmıyor ve eğer kadın reklamda erkekle beraber yer alacaksa o erkek mutlaka kadından bir boy daha uzun oluyor. 

    Ne var ki yıllar geçtikçe cinslerin toplumsal rolleri de değişmeye başlıyor. Kadın, özellikle savaş yıllarından sonra hızlanan bir şekilde erkeğin toplum içindeki rolüne her alanda ortak oluyor. Bu anlamda 1930’lardan itibaren reklâmların içinde cinsel cazibesini öne çıkartan kadın figürünü seyrek de olsa görmeye başlıyoruz. Ancak rol belli, erkeği uyarıp beraber çıkma teklifi almak ve sonunda evlilik, dolayısıyla “aslî vazife”ye kavuşmak. 1935 tarihli bir parfüm reklâmında “aşkı uyandırarak tamamıyla karşı konulmaz olmanın sırrı” Irresistible (Dayanılmaz) isimli parfümü satın alıp kullanarak erkekleri etrafına toplamak, komplimanlar almak, yalvarırcasına dile getirilen çıkma tekliflerine muhatap olmak şeklinde tarif ediliyor. Bu yolla diğer kadınları yani muhtemel rakipleri kıskandırma şansı da atlanmıyor. 

    J’adore parfümünün şişesi, Burma’daki Kayan Lawshi kabilesinin kadınlarının boyun halkalarından esinlenerek tasarlanmıştı, 1999. 

    Bu dönemde sadece parfüm değil, bütün kokulu ürünlerde kadın toplumun ona biçtiği rolle özdeşleştirilmiş vaziyette. Bir ağız gargarası reklâmı mesela, uzun yıllar boyunca “evde kalma korkusu”nu ana tema olarak kullanıyor. Kampanya dâhilinde kadınlar söz konusu ürünü kullanmamaları halinde engelleyemeyecekleri ağız kokuları nedeniyle aslî vazifelerini yerine getirebilecek konuma, yani bir erkeğe eş olmaya asla ulaşamayacakları konusunda uyarılıyorlar. Evde kalma korkusunun muhtelif hüzünlü görsel kurgularla körüklendiği bu reklâmlarda koku veya kokulu ürünün itici olma halinin önüne geçmenin yegâne formülü olarak sunulduğunu görüyoruz. 1933 yılındaki Listerine reklâm görselinde başlıktaki “Onun balayı… oysa benimki olmalıydı” ve alt kısımda yer alan “Kumar oynamayın, sağlama gidin, Listerine kullanın” uyarısına; 1937 yılındaki reklâmın görselinde ise başlıktaki “Hep nedimeydi, hiç gelin olamadı” sloganına dikkatinizi çekerim. 

    Yıllar geçtikçe görece de olsa cinsler arası eşitlik kavramı kendisini daha fazla hissettirmeye başlıyor. Artık kadın sistemin motoru olan iş hayatına dâhil olabiliyor, üstelik yönetici konuma gelebiliyor. Otorite tahtına ortak olmasıyla beraber de “kadın peşine düşen erkekler”e nazire yaparcasına “erkek peşine düşen kadın” karakterini oynayabilmeye başlıyor. Bu söylediklerimin en bariz örneğini 1973 yılında piyasaya çıkan Revlon markasına ait efsanevi Charlie parfümünün reklâmında görebiliyoruz. Görselde kadın ve erkek eşit boyda, giysiler her ikisinin de kariyer sahibi olduklarını vurguluyor. Yetmiyor, Charlie kadını beş parmağıyla erkeğin kalçalarına hamle etmiş vaziyette. Yunanca pente beş, penthikos da beşli, yani “el” demek. Penthikos kelimesinin evrile evrile argomuzdaki “pandik” sözcüğüne dönüştüğünü söylemeyi de atlamayalım ki, bu reklâmın cinsellikle ilintisini çok boyutlu olarak irdeleyebilelim. 

    Efsanevi parfüm Charlie’nin efsanevi dergi ilanı, 1970’ler… 

    Kadının ve kadınsı cazibenin parfümlere malzeme olması sadece şişe içindeki sıvıyla değil, bazen şişenin kendisiyle de mümkün oluyor. Bir başka kültürün kadınlarının cinsel çekim için kullandıkları bir kısım malzemenin modern toplumda görselleşmesinin en bilindik örneği ise 1999 yılında Christian Dior firmasında çıkan J’Adore isimli parfüm. Hervé Van Der Straeten’in tasarladığı parfüm şişesini Myanmar’daki (Burma) Kayan Lawhi kabilesi kadınlarının geleneksel aksesuarı ile mukayese ettiğimizde, kabile kadınlarının cinsler arası ayrımı abartarak kadınsılığı öne çıkarmak, bu yolla da karşı cinse yönelik çekim sağlama amacıyla kullandıkları boyun halkalarının sembolizasyonunu net olarak görebiliyoruz. 

    Bilginiz için; Kayan Lawhi kızlarına şamanik ritüeller ve uzun hazırlık merasimlerinin ardından beş yaşlarındayken halkalar takılmaya başlanıyor ve birkaç yılda bir yeni halkalar ilave ediliyor. Sanılanın aksine bu halka boyunluklar boynu yukarı doğru uzatmıyor, bilakis omuzlara ve köprücük kemiğine aşağıya doğru baskı yaparak akıl almaz derecede uzun boyun görüntüsünü veriyorlar. 

    “Kokudan gelip kokuya giden her şey” hakkında daha fazlasını öğrenmek istiyorsanız, Vedat Ozan’ın Kokular Kitabı üçlemesine başvurabilirsiniz.

     

  • Bunları gören insan zannederdi!

    Bunları gören insan zannederdi!

    Haziran 2007’de ABD Soykırımı Anma Müzesi’ne bir fotoğraf albümü ulaştı. Albümün ilk sayfasında bulunan “Auschwitz 21.6.1944” notu bunun son derece nadir bir parça olduğunu gösteriyordu. Çünkü Auschwitz’de savaş sırasında çekilmiş pek az sayıda fotoğraf vardı. 

    Görsel-1-
    Auschwitz’de görevli subaylar ve kadın personelden (Helferhinnen) oluşan bir grup yakınlardaki Nazi dinlenme tesisi Solahütte’de kasvet (!) dağıtıyor.

    Nerede ve ne zaman çekildiklerini bilmiyorsanız bu sayfalarda göreceğiniz fotoğraflar sizde hoş duygular uyandıracaktır. Genç, sağlıklı, bakımlı kadınlar ve erkekler birlikte hoşça vakit geçiriyorlar. Sanki tatildeler, çalıp söylüyor, yiyip içiyor, eğlenip gülüyorlar. Fakat bir sorun var! Bu hayat dolu insanların hemen yakınlarında bir ölüm kampı bulunuyor. Orada adamlar ve kadınlar can verene dek zorla çalıştırılıyor, çocuklar tıbbi deneylerde perişan ediliyor, mahkumlar yakılıp yok ediliyor. Orası Auschwitz, tarihin gördüğü en korkunç yer! Fotoğraflarda iş streslerini atarken (!) göreceğiniz bu güzel(!) insanlar orada görev yapıyorlar. Bunlar Auschwitz’de çalışan Nazi subay ve gardiyanlar. Bunlar tutukluları öldüresiye çalıştıranlar, işkenceye yatıranlar, soykırıma tabi tutanlar. Bunlar korkunç emirleri gözlerini kırpmadan uygulayanlar. Oysa ne kadar da insana benziyorlar… 

    Görsel-2-
    Auschwitz’in daha önce hiç görülmemiş gülen yüzünü (!) dünyaya tanıtan fotoğraf albümü. Solda kamp komutanı Baer, sağda emir subayı ve albümün sahibi Karl Höcker.
    img176
    Gaz odalarının Nazi dönemindeki tek somut kanıtı! 1944 Ağustos’unda çekilmiş bu fotoğraf karesini, ilk kez 2001’de sanat tarihçisi Didi-Huberman kamuoyuna “gaz odaları”nın kanıtı olarak sundu ve Lanzmann ile aralarında “gaz odalarının varlığı için kanıt aranamaz” ekseninde kanlı polemik yaşandı (Photographies des camps de concentration et d’extermination Nazis, 2001).

    AUSCHWITZ’DE HAYATIN OLAĞAN AKIŞI 

    Üzerinde adı bulunmamakla birlikte, müze uzmanlarının yaptığı araştırmalar sonucunda albümün Auschwitz’in son komutanı Richard Baer’in yaveri Karl Höcker’e ait olduğu neredeyse kesin olarak anlaşıldı. Höcker Mayıs 1944’ten kampın boşaltıldığı Ocak 1945’e kadar bu görevde bulunmuştu. Albümde yer alan fotoğraflar SS subaylarının ve kamp çalışanlarının günlük hayatları ve rutin faaliyetleri hakkında yepyeni bilgiler sağlıyordu. 

    Görsel-3-
    Soldan sağa: “Ölüm meleği” doktor Josef Mengele, eski kamp komutanı Rudolf Höss, Josef Kramer ve ismi bilinmeyen bir subay.

    MACAR YAHUDİLERİ YANARKEN… 

    1944 yazında ve sonbaharında çekilen fotoğraflardan anlaşılan oydu ki, doğudaki kampları ele geçirip dağıtan Sovyet kuvvetleri kampın kapılarına dayanmışken bile Auschwitz’de çalışan subay, gardiyan ve diğer personel sosyal hayatlarını hiçbir şey yokmuşçasına sürdürüyordu. Üstelik fotoğraflar çok özel bir döneme aitti: O günlerde kampa getirilen Macar Yahudilerini yakarak imha etmek için fırınlar tam kapasiteyle çalıştırılıyordu. Albüm, Nazilerin bu insani dramdan zerre kadar etkilenmediğini gözler önüne seriyordu. 

    Görsel-4
    Karl Höcker (solda önde), aralarında Auschwitz’in işinin ehli (!) doktorlarının da bulunduğu bir grup iş arkadaşıyla sonbahar güneşinin tadını çıkartıyor
    Görsel-5
    Solahütte’de günlük dertlerinden (!) arınmak için hiyerarşik düzeni bozmadan akordeon eşliğinde şarkı söyleyen SS subayları. Ön sırada soldan sağa, Karl Höcker, Rudolf Höss, son kamp komutanı Richard Baer, Josef Kramer, Franz Hössler ve Josef Mengele.
    Görsel-6
    Yünlü eteklikler, pamuklu bluzlar… Auschwitz’in bir örnek giyinmiş kadın görevlileri bir Solahütte tatilinde Karl Höcker’in dağıttığı böğürtlenlerle müzik eşliğinde ziyafet çekiyor.
    Görsel-7

    EN ZALİMLER TATİL KAZANIYORDU

    Albümdeki karelerin en dikkat çekicileri, Auschwitz’e 30 kilometre uzaklıktaki Nazi dinlenme tesisi Solahütte’deki yaşantıdan kesitler içeriyor. Arşiv kayıtlarına göre göre Auschwitz’deki kirli görevlerini diğerlerine örnek olacak biçimde kusursuzca yerine getiren kamp çalışanları Solahütte’de bir tatille ödüllendirilerek teşvik ediliyordu. 

    Görsel-8
    Auschwitz’de günahsız insanlar acılar içinde can verirken, yemyeşil bir ormanın içinde kurulu Solahütte’nin huzur dolu sessizliğinde dinlenen kamp çalışanları.

    ALBÜMÜN SAHİBİ KARL HÖCKER’E NE OLDU?

    Höcker, Auschwitz boşaltılıncaya kadar kampta kaldı. Ocak 1945’te Dora- Mittelbau’ya komutan olarak atanan Baer ile birlikte yeni görev yerine gitti. Müttefikler kampı kurtarırken ortadan kayboldu. İngilizler onu Hamburg yakınlarında yakaladı. 1946’da sadece 18 aylık bir tutukluluktan sonra serbest bırakıldı. Batı Alman savcılar Eichmann Davası’ndan önce onu aramaya başlayıncaya kadar kimse peşine düşmedi. Engershausen’de karısı ve iki çocuğuyla yaşadı, bir bankada şef kasiyer oldu. 1965’te Frankfurt Auschwitz davalarında 1000 kişinin öldürülmesine yardımcı olmaktan yedi yıl hapse mahkum oldu. 1970’de serbest bırakıldı. Bankadaki görevine döndü. Emekli olduktan sonra bahçesinde çiçek yetiştirdi. Hakkındaki belki de en büyük delil olan fotoğraf albümü 2007’de ortaya çıktığında artık çok geçti. Höcker, 2000 yılında 88 yaşında eceliyle ölmüştü. 

    Görsel-9
    Auschwitz’de daktiloluk, sekreterlik, telgraf operatörlüğü gibi görevler üstlenen kadın çalışanlara Helferhinnen (yardımcı) deniliyordu. Höcker, Solahütte yolunda serviste personel kızlarla neşeli bir sohbette.

    Auschwitz güncesi 

    25 OCAK 1940 

    SS’ler Polonya’nın Krakow şehrine 60 kilometre uzaklıktaki Oswiecim’de bir toplama kampı kurmaya karar verdi. 

    20 MAYIS 1940 

    Berlin bölgesindeki toplama kampı Sachsenhausen’den nakledilen 30 hükümlüden oluşan ilk mahkum kafilesi Auschwitz’e getirildi. 

    1 MART 1941 

    Kampı ziyaret eden Heinrich Himmler kampın kapasitesinin 30.000 kişiye çıkarılmasını, yakınlardaki Birkenau’da yeni bir kamp inşası emrini verdi. 

    3 EYLÜL 1941 

    İlk gazla toplu öldürme gerçekleşti. Naziler 600 Sovyet mahkum ile hasta ve zayıf 250 mahkumu Zyklon B gazıyla imha etti. 

    15 ŞUBAT 1942 

    Yukarı Silezya’dan getirilen Yahudi kafilesi kampa ulaşır ulaşmaz gaz odasına gönderildi. 

    26 ŞUBAT 1943 

    İlk Roman kafilesi kampa getirildi, yıl sonuna kadar sayıları 18.000’i bulacaktı. 

    7 EKIM 1944 

    Gaz odalarındaki ölü bedenleri taşımaya zorlanan Yahudi grubu isyan girişiminde bulundu. Hepsi öldürüldü. 

    25 KASIM 1944 

    Sovyet birlikleri yaklaşırken Himmler kanıt bırakmamak için Auschwitz- Birkenau’daki gaz odaları ile krematoryumların yıkılmasını emretti. 

    18 OCAK 1944 

    Sovyet kuvvetlerinin kampa iyice yaklaşması üzerine SS’ler kampı boşalttı. 60 bin mahkum batıya yürümeye zorlandı. Bu ölüm yürüyüşünde 15.000’i hayatını kaybetti. 

    27 OCAK 1945 

    Kampa giren Sovyet güçleri kalan 7.000 civarında mahkumu serbest bıraktı. Kampta o güne kadar yaklaşık 1.000.000 Yahudi, 74.000 Polonyalı, 21.000 Çingene ve 15.000 Sovyet savaş esiri yok edilmişti. 

  • Şehr-i İstanbul’un kuruluş ezberlerine arkeoloji darbesi

    Şehr-i İstanbul’un kuruluş ezberlerine arkeoloji darbesi

    Tarihte ‘Körler Ülkesi’ yani Khalkedon olarak bilinen Kadıköy’ü MÖ 675’te kuran Yunan kolonistler (Megaralılar), bölgedeki verimli toprakları hedeflemişti. Hiç de kör değillerdi; zira Avrupa yakasında, bugünkü Sultanahmet-Ayasofya hattına yerleşmiş ve kentin Bizans’tan önceki sahibi olan Thrako-Frigler bulunuyordu. 

    İstanbul tarihi ile ilgili kitaplar hep aynı klişe ile başlar; “İstanbul (Byzantion/Tarihi Yarımada) Yunanistan’dan gelen Megaralılar tarafından MÖ 658’de kurulmuştur”. Bu klişe ile İstanbul’un bilinen en eski adının Byzantion olduğu tarihe not düşülmüş, aynı zamanda tarihsel dönemlere Grek yerleşmesiyle girilmiş olduğu algısı oluş(turul)muştur. 

    Öte yandan, 2000’li yılların ilk yarısından itibaren özellikle kentsel altyapı (Metro-Marmaray) çalışmaları nedeniyle Tarihî Yarımada’da gerçekleştirilen arkeolojik kazılar sonucunda açığa çıkmaya başlayan yeni bulgular, bugüne değin Batı tarzı tarihçilik anlayışı ile Hellen arkeopolitikası temelinde yazılan “İstanbul Resmî Antik Tarihi”ni arkeolojik kimlik temelinde sorgulamaya başlamıştır. 

    En eski İstanbullular: Thrako-Frigler Tarihî yarımadanın bugün Sultanahmet ve iç tarafında bulunan yerleşimi, Bizans’tan önce Thrakia’nın doğal parçası ve uzantısıydı. Thrako-Frig kökenli toplumlar, Megaralı kolonistler (Bizans) gelene kadar (MÖ 1200-700 arası) büyük ihtimal burada yaşadılar. FOTOĞRAF: AHMET HAMDİ BÜLBÜL 

    Yenikapı ve Sultanahmet’te gerçekleştirilen arkeolojik kazılar, İstanbul’un tarihsel geçmişinin MÖ 6500’lere (Neolitik dönem) değin uzandığını göstermiştir. Yoğun yapılaşma Suriçi’ndeki eski yerleşmelerin anlaşılmasını zorlaştırmış olsa da, tesadüfi buluntular Kalkolitik dönem (MÖ 5500-3500) ve Tunç Çağı’nda (MÖ 3500- 1200) İstanbul’un iskanlara sahne olduğu konusunda şüphe yaşanmasını engellemiştir. 

    Tunç Çağı’nı izleyen Demir Çağı’nda (MÖ 1200-600), Sultanahmet-Ayasofya düzlüğünde yerel halkın (Thrako-Frigler) kurmuş olduğu bir yerleşme ile ilgili kanıtlar her geçen gün artmaktadır. Ayasofya Müzesi eski müdürlerinden Muzaffer Ramazanoğlu’nun 1945-1946 yıllarında Aya İrini’nin içinde gerçekleştirdiği sondajlar sırasında bulduğu ve Frig olarak değerlendirdiği gri renkli çanak-çömlek parçaları, Byzantion öncesi yerleşmenin varlığına işaret etmekteydi. Aya İrini’de anakayaya kadar inilen sondajlarda, kaya üzerindeki ilk tabakanın Frig tabakası olduğu, açığa çıkarılan bir duvar kalıntısının Çorum-Boğazköy’deki Frig duvarlarına teknik ve malzeme açılarından benzediği hususları ise Afif Erzen tarafından aktarılmıştır. 

    İlk Bizans Erken Bizans dönemine ait kimi taşlar, bugün Cankurtaran’daki sur kalıntıları arasında. 

    Öte yandan, Aya İrini’nin bitişiğinde inşa edilen İstanbul Arkeoloji Müzelerinin Ek Bina temel kazısında bulunan Thrak kökenli çömlek parçası, Aya İrini kazısındaki Thrak ya da Proto-Frig varlığını teyit eder nitelikte olmasının yanısıra, Topkapı Sarayı Birinci Avlusu’ndaki Demir Çağı yerleşmesinin mevcudiyeti için de güçlü bir işarettir. 

    Tarihî Yarımada jeostratejik konumuyla antik Thrakia’nın doğal parçası ve uzantısıdır. Mevcut ve güncel arkeolojik bulgular ışığında bölgenin yerli sakinleri olan Thrako-Frig kökenli toplumların Erken Demir Çağı’nda (MÖ 1200-1000) Sultanahmet (At Meydanı)-Ayasofya düzlüğünde bir yerleşmede yaşıyor olmaları ve bunu Megaralı kolonistler gelene değin (MÖ 7. yüzyıl) yaşatmış oldukları dikkate alınması gereken bir olasılıktır. Diğer taraftan 1997’de başlayan Sultanahmet Eski Cezaevi (Büyük Saray) kazılarında bulunmuş bir Frig fibulası ile bazı çömlek parçalarının, Thrako-Frig yerleşmesi ile ilgili bağlantıları henüz sorgulanabilmiş değildir. 

    Uydu görüntüsü ve tarih Tarihî yarımadanın uydu görüntüsü üzerinde Bizans’tan önceki tahmini yerleşim. Daha önce Kadıköy’ü mesken tutan Yunan kolonistler, büyük ihtimal Thrakların hemen kuzeyindeki sahil şeridine yerleşmişlerdi. 
    Frig iğnesi Bir Frig fibula’sı (çengelli iğne). Sultanahmet’teki eski cezaevi kazıları sırasında bulunan iğne, MÖ 7. yüzyıla tarihleniyor. 

    Bugüne değin İstanbul’un ilk kenti olarak kabul edilen Byzantion’un kuruluşuna ve kurucusuna ilişkin çok sayıda mitolojik hikâye bulunmaktadır. Sözkonusu mitolojik hikâyelerden yapılan çıkarsamalar sonucunda, kentin MÖ 658’de Orta Yunanistan’dan gelen Megaralılar tarafından kolonize edildiği kanısına varılmıştır. Efsaneye göre Megaralıların başındaki komutan Byzas idi ve kentin adı bu şahıstan gelmekteydi. 

    Başka bir efsaneye göre, Byzantion’un kurucusu olan Byzas, Zeus’un kızı Keroessa ile deniz tanrısı Poseidon’un oğludur. Byzas, doğduğu yerde bir kent kurmuş ve kente kurucusuna izafeten Byzantion adı verilmişti. Byzantion, İstanbul Boğazı’nın batı kıyısında, bugünkü Sarayburnu ile Ayasofya arasındaki bölgede kurulmuş olmalıdır. Sahil Yolu-Cankurtaran mevkiindeki sur temellerinde yer alan ilkel görünümlü kaba yonu iri blok taşlar, koloni kenti Byzantion ile ilgili olmalıdır. Bunun yanısıra Aziz Ogan’ın 1937’de Topkapı Sarayı İkinci Avlusunda, Babüsselam’ın önündeki alanda yaptığı sondajda bulduğu Yunanistan kökenli Proto-Korinth (MÖ 7. yüzyıl) çanak-çömlek parçaları, yine Koloni Dönemi’yle bağlantılı olmalıdır. 

    MÖ 10. yüzyıla ait çömlek parçaları Thrako-Frig’lere ait çömlek parçaları. Yenikapı kazıları sırasında ortaya çıkarılan buluntular, MÖ 10.- 9. yüzyıllara ait. 

    İstanbul arkeolojisinin bugün geldiği noktada, Koloni Dönemi, başka bir deyişle Byzantion’un kuruluşu ile ilgili herhangi bir yazılı ya da ciddiye alınacak arkeolojik buluntu olmadığına işaret etmektedir. Megaralı kolonistlerle ilgili gerçekten uzak, rivayet niteliğindeki bilgilerin hepsi antik dönem ya da sonrasından aktarmadır. Hiçbiri koloni ya da kuruluş dönemine ait değildir. Bu zorlamalar sonucunda bugün karşımızda tümüyle mitolojik hikayeler temel alınarak çalışılmış “Byzas-Megaralılar-Byzantion-MÖ 658” kurgusu bulunmaktadır. Kentin kurucusu olarak aktarılan kişinin (Byzas) Thrak kökenli bir isim taşıması, uzun yıllar önce Afif Erzen tarafından Kolonizasyon Dönemi için bir sorun olarak tanımlanmışsa da bugüne değin bu konu da maalesef gözardı edilmiştir. 

    İstanbul’un Kolonizasyon Dönemi’ne daha geniş bir çerçeveden bakıldığında yine tarihsel kayıtlarda yerini alan, ancak arkeolojik kimlik kazanmamış diğer bir konu, Kalkhedon’un (Kadıköy) “Körler Ülkesi” olarak tanımlanmış olmasıdır. 

    Tarihsel sürece göre Kalkhedon, İstanbul Boğazı’nın Asya kıyısında, MÖ 675’de yine Megaralılarca kurulmuştur. Bu iki kentin kuruluşundan yaklaşık 150 yıl sonra Pers (Akhaimenid) komutanı Megabazos, Kalkhedon’un Byzantion’dan yaklaşık 17 yıl önce kurulduğunu öğrenince, burasını “Körler Ülkesi” olarak tanımlamıştır. Megabazos yerleşmeye uygun iki yer arasından Kalkhedonluların daha elverişsiz olanını bilerek seçmelerindeki anlamsızlığı belirtmek için bu tanımlamayı yapmış olmalıdır. İstanbul Erken Dönem Tarihi’nin belki de en ilginç tanımlamasına neden olan Megabazos’un bu sözleri, sığ bir bakış açısını beraberinde getirmektedir. Bugüne değin İstanbul tarihini yazanlar olaya asker gözüyle, yani stratejik olarak bakan Megabazos’u temel alarak Kalkhedonluları yalnızca aşağılamışlardır. 

    Arkeolojik temelde değerlendirildi, Kalkhedon’un deniz ticareti için değil, tarımsal bir amaçla hinterlanttaki (Papaz’ın Çayırı) bereketli topraklar için kurulmuş olduğu söylenebilir. Yani tarım amacıyla yer bakan Kalkhedon kolonistlerinin Sarayburnu’na göre daha verimli topraklara sahip olan Kadıköy bölgesini tarımsal potansiyeli nedeniyle tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Kalkhedon’un kurucularının yer seçimini tümüyle bilinçli olarak yaptıkları gözlenmektedir. 

    Kalkhedon’dan kısa bir süre sonra Byzantion’u kuracak olan Megaralıların, Sarayburnu’nu yerleşme için seçmiş olmaları da denizcilikten ziyade yine tarımla ilgili olmalıdır. Bugünkü Topkapı Sarayı’nın ötesindeki alanda yer alan Aksaray-Vatan Caddesi ile Haliç Havzası gibi bölgelerde, su ve verimli topraklar bulunmaktaydı. Bununla birlikte, Sarayburnu ve Topkapı Sarayı civarına yerleşen Megaralı kolonistlerin, büyük olasılıkla bölgede bulunan Thrako-Frigler nedeniyle tarımcı düşünceden vazgeçip denizciliğe yönelmiş oldukları anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle Byzantion’u önemli bir yerleşme yapan etken “Kalkhedonluların körlüğü” değil, Thrako-Friglerin bölgedeki tehditleri ile varlıkları olmalıdır. 

    İnsan yüzlü boncuk Yine Sultanahmet meydanında bulunan insan yüzlü cam boncuk, büyük ihtimalle MÖ 5. Yüzyılda Fenike’den ithal edilmiş veya getirilmiş. 

    Tarihî Yarımada’nın Demir Çağı ile ilgili arkeolojik bulguları ve tarihsel kaynaklar, günümüzde Sultanahmet-Ayasofya düzlüğünde bir Thrako-Frig yerleşmesinin mevcudiyeti ile ilgili olasılıkları son derece güçlendirmektedir. Sultanahmet-Ayasofya düzlüğünde hatta Topkapı Sarayı’nın ikinci avlu kapısı Babüsselam’a uzanan alanda izlenebilen İstanbul Arkeoloji Müzeleri Ek Bina, Aya İrini ve Sultanahmet Eski Cezaevi kazılarının bulguları, Byzantion öncesi bir yerleşmeye kesin olarak işaret etmektedir. Bu bulgular içinde ön plana çıkan Thrako-Frig çömleği ve bir Frig fibulası Demir Çağı İstanbul arkeolojisinin karakteristik örnekleridir. 

    Sultanahmet çömleği Sultanahmet kazıları sırasında bulunan çömlek parçaları MÖ 7. yüzyıla ait ve Bizans’tan önceki Frig döneminden. 

    Bununla birlikte Antik Batı kaynaklarında Byzantion antik kenti sınırları içinde izlenebilen “Thrakion” ismi oldukça dikkati çekicidir. Byzantion’da bir meydan ismi olan Thrakion’un, Sultanahmet-Ayasofya düzlüğü olduğuna işaret eden tarihsel kayıtlar bulunmaktadır. Ksenophon, Anabasis adlı eserinde meydanın boyutuyla ilgili önemli bilgiler vermektedir. Meydanın üzerinde ev olmadığını belirten Ksenophon, Thrakion’un ordunun dizilmesine elverişli olduğunu aktarmaktadır. Thrakion Meydanı’nın oldukça geniş olduğu düşünülmektedir. 

    Plinius’un aktardığı bilgiler ise Byzantion’un, Thrakion isimli bir kapısı olduğunu kanıtlamaktadır. Thrakion Meydanı ile Thrakion Kapısı’nın bağlantılı olduğu Ksenophon tarafından aktarılan bilgiler arasındadır. Thrakion Kapısı’nın Bab-ı Hümayun’un bulunduğu yerde olduğuna dair güçlü bulgular mevcuttur. Bu bağlamda Thrakion Meydanı’nın Sultanahmet-Ayasofya düzlüğüne lokalize edilmesinde bir sorun olmadığı anlaşılmaktadır. 

    Sultanahmet-Ayasofya düzlüğünün Byzantion kent belleğinde yaşamış olması oldukça manidardır. Bir mevkii ya da bir yerleşme isminden hatıra kalmış olduğu anlaşılan Thrakion isminin hem bir meydana hem de bir kapıya verilmiş olması, çok büyük olasılıkla Sultanahmet-Ayasofya düzlüğündeki Thrako-Frig yerleşmesine atıf olarak değerlendirilmelidir. 

    Arkeolojik bulgular ve tarihsel kaynaklar ışığında Byzantion öncesi Thrako-Frig yerleşmesinin kent ölçeğinde olmasa da büyük bir köy ya da kasaba olduğu düşünülebilir. Bu bağlamda, Megaralıların Sarayburnu bölgesine geldiklerinde bölgenin ıssız olmadığı, bir Thrako-Frig yerleşmesinin Sultanahmet-Ayasofya düzlüğünde bulunduğu, Byzantion’u kuran halkın burayı Thrakion olarak isimlendirdiği, kentin tarihsel gelişiminde Byzantion ile bütünleşen bu yerleşmenin hatırasının Thrakion ismi ile yaşamış olduğuna inanıyorum. 

  • GEÇMİŞİN İZLERİ GELECEĞİN DÜŞLERİ

    GEÇMİŞİN İZLERİ GELECEĞİN DÜŞLERİ

    Ayrıntı Yayınları’nın 1000. kitabı Zamanın İzinde meşakkatli bir maratonun son yüz metresini andırıyor. Kitapta, geride bırakılan onca kilometrenin yorgunluğu, bugüne ulaşabilmenin gururuyla geleceği yaratma gücüne dönüşüyor. Bu, yayınevi için olduğu kadar Anadolu için de geçerli. Ayrıntı’nın okurla buluşturduğu 999 kitaptan süzülen deneyim ve birikim eserde billurlaşırken, binlerce yıllık çalkantılı ve görkemli bir tarihi ardında bırakan Anadolu, Zamanın İzinde’de görsel tanıklıklarla son 100 yılını anlatıyor. Eserden sizin için seçtiğimiz kareler… 

    AVAMA DA HAVASA DA NARGİLE Yıl 1901, mekân İstanbul. Yirmi küsur Osmanlı genci, keskin bakışları objektifte… Baştaki fes ne enseyi korur Güneş’ten, ne gözleri. Ama keyiflerin gıcır olmasına engel değil. Nargilenin o devirde soyludan da, avamdan da müdavimi vardır. 
    USULÜNCE GÖMÜLMEK İSTER HER GÜNAHKÂR Bir cenaze töreni, Yozgat’tan, 1900’ler. Müteveffiyenin kimliği belli değil, bir Ermeni kadını o kadar. Bilinmesin, usulünce gömülmüşse ona yeter. Zira Anadolu’da, özellikle son yüzyılda Anasır-ı Osmaniye’ye ait sayısız cenaze bu murada erememiştir. 
    ANADOLU’NUN KANADI KIRIK KIRLANGICI Neyzen Tevfik, kırlangıç gibi gezdi Anadolu’yu. 1930’da İstanbul’da çektirdi bu portre fotoğrafı. Kendi üslubuna göre tabii, vaziyeti bağdaş, kucağında neyi. “Izdırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer” mısrasının sahibi, Öğretmen Tevfik Kolaylı, bir kolu kırık, sebebi güreş merakı. 
    FABRİKADA TÜTÜN SARAR… “Köşeyi dönüp kaybolan” o kızların gittiği yer, tütün fabrikası. Zaman 1930’lar. Tütün sarmak titizlik ister, dikkat ve sabır ister. Zor iştir, onun için kadın işidir zaten. Sararken hayal kurulur muhakkak. Mutlu bir ev, rahat bir hayat… Tütün fabrikaları genç Cumhuriyet’in ekonomisi için önemli kaynaklardandı. 
    ATA’YA SAYGI DURUŞU Atatürk’ün naaşı, 19 Kasım’da Ankara’ya doğru yola çıktı. İlk durak Eminönü, Yavuz Zırhlısı’yla İzmit, sonra trenle Ankara… İstanbul ağır bir havayla uğurladı ‘yolcu’sunu. KKaraköy Yüksekkaldırım’daki Enli Yokuşu’nun merdivenlerine iğne atsan yere düşmez. Her milletten ahali, Atatürk’ü uğurlamak için bekliyor. 
    HEY BEN MÜSLÜMAN VATANDAŞIM! Cemil Filmer, Sultanahmet Mitingi’ni kayda almış, yaşamı boyunca 33 sinema kurmuş, 65 yılını sinemaya vermiş. 1895, İstanbul doğumlu. İstanbul’daki bir sinemasının önünden çekilmiş bu fotoğraf 6-7 Eylül olaylarından korunma çabasına bir örnek. Bayrak ve işyerinin sahibinin azınlık olmadığını kanıtlayan “BURANIN SAHİBİ CEMİL FİLMER” yazısı güvenlik amaçlı olsa gerek. 
    KIZ ÖĞRENCİLERDE CUMHURİYET DÖNÜŞÜMÜ Edirne Kız Muallim Mektebi öğrencileri izci kampına çıkıyor, Kasım 1933. Türkiye’nin eğitim teşkilatında Kız Muallim Mektepleri süreci 1870’te kurulan Dârülmuallimât ile başlıyor. Dârulmuallimât, 1858’de açılan kızlar için iptidâiye ve rüştiye mekteplerine öğretmen yetiştirmek üzere kurulmuşlardı. Cumhuriyet’le birlikte modernleştiler. 
    FIRAT’TAN GEÇİLİR KELEK İLE… Fırat’ın adı, Akad dilinde Purattu, Farsça’da Ufratu, Asurca’da Pratru, Yunanca’da Euphrates. Avesta’da geçiyor anlamı, ‘huperethuua’ yani geçmesi kolay. 1930’lar Urfa’sından bu kare, modern giyimli kadınlar, adamlar kelekle geçiyorlar. Kelek, Mezopotamya’nın en eski taşıma aracıdır. 
    ALMANYA ACI VATAN 70’lerde “Vatan doğduğun yer değil doyduğun yerdir.” fikri yaygındı. Gurbete giden Türk insanına maddi durumu, iyi giyimi ve edindiği Batı tecrübesiyle Türkiye’de gıpta ediliyordu ancak Almanya ‘acı vatan’dı. Münih Tren İstasyonu, 1974, belki de yolculuk anayurda. 
    ALNIMIN ÇİZGİLERİNDESİN MEMLEKETİM Nazım Usta’nın güzel bakışı Anadolu’dan değil bu ‘Çizme’den. Mart 1962, Floransa. Burada Uluslararası Yazarlar Kongresi’ne katılan usta, 61 yıllık ömrünün son 13 yılını sürgünde geçirdi. Türkiye’de iken yurtdışına çıkmasına izin olmadı, dışarıdayken yurda dönmesine. Vatandaşlığa 2009’da kabul edilen büyük şairin mezarı Moskova’dadır. 
    SÜLEYMANİYE: SEÇKİNLİKTEN ORTA HALLİLİĞE İstanbul’un üçüncü tepesi Süleymaniye, 1950 yılbaşı sabahı. Kanunî’nin 16. yüzyılda kendi adına yaptırdığı camiden alıyor adını bu mahalle. Bütün tarihi boyunca seçkinlerin tercih ettiği, yerleşimiyle tüm şehre hâkim olan semt birkaç kez dönüşüm geçirdi. Gözdeliğini kaybetmese de artık gelir düzeyi düşük yurttaşın ikametgâhı.. 
    SURETE AŞIK OLMA FİLMİ Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” filmi, 1965. Surete aşık olmak konusunu işleyen filmde bir boyacı boyamaya girdiği evin duvarında asılı çerçevedeki kadına aşık oluyordu. Film sinema tarihindeki yerini aldı ancak gösterilecek salon bulamadı. 
    MÜDÜR CEMAL SÜREYA GREVDEKİ İŞÇİLERLE Darphane’deki görevi sırasında grevdeki işçilerle birlikte, hoş sohbette bulunan kişi Cemal Süreya (soldan üçüncü). 1975 yılında burada müdürlük yaptı. Birçok edebiyatçı gibi memur olan Süreya’nın en üst kademedeki görevi burasıydı. Memurluğu borçlarını ödemek için yapıyordu. 
    DUVARLAR TAŞTAN YÜZLER PAMUK Nevşehir, Üçhisar’da bir düğünde çekilmiş bu fotoğraf. Yıl 1980. Yığma taşın 15. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlandığı bu yerde uzun süre kayalar oyularak konaklamaya uygun geniş alanlar açılmış. Bu kız evinin tarihi ne zamana dayanıyor bilemiyoruz, duvarları taştan. Az sayıda da olsa taş ev var hâlâ Üçhisar’da. 
    İZMİR HATIRASI Seyyar fotoğrafçılar 50lerin sonuyla popüler olmuştu. Anında baskı yapabilen makineler çıktığında kadraj ustaları deklanşör başına, hali vakti yerinde insanlar da onların karşısına koştu. Fotoğraf, pahalı bir zevkti. 1967, İzmir. 
    TURİST AMCALARDAN ÖNCE Fotoğraf 1967’de Kapadokya’da çekilmiş. Tarihi 12 bin yıla uzanan, adeta tamamı doğal ve kültürel bir sit alanı olan bölgenin bugün kitle turizmi sayesinde taşı toprağı altın. Turistlerin henüz akın etmemiş olduğu o mütevazi yıllarda, bir köy çocuğu yemeğini iştahla atıştırıyor. 
  • Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah

    1717’de doğan III. Mustafa, kafeste geçen 27 yılın ardından 40 yaşında Osmanlı tahtına geçti. Topu topu 57 yıllık yaşamı 21 Ocak 1774’te noktalandı. III. Mustafa’nın İstanbul’da mescitleri, camileri, ticaret hanı ve depoları, çeşmeleri, diğer bayındırlık eserleri saymakla bitmez. Yaptığı işler de azımsanamaz. Ama bugün adını yâd ettiren bir semti, meydanı çarşısı bulunmaz; sarayda onu çağrıştıran bir köşk veya daire de yoktur. Adı bugün neredeyse hiç geçmeyen, sıradışı bir sultanın portresi. 

    Günümüzden tam 300 yıl önce, 28 Ocak 1717’de geleceğin 26. padişahı III. Mustafa, Topkapı Sarayı hareminde doğdu. Annesi cariye kökenli Mihrişah Kadın, babası III. Ahmed’di. Lâle Devri’ni önceleyen günlerdeki bu doğum da saray âdetlerince velâdet şenliğiyle kutlandı. Mustafa ve öteki şehzade ve sultanlar, anılarını unutmayacakları bir Lâle Devri yaşadılar. 

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    III. Mustafa (28 Ocak 1717-21 Ocak 1774)

    Hattat, sanat ve zevk düşkünü padişah, çocuklarının eğitimlerine önem verdi. Şehzadeleri için Haliç sularında sûr-ı hümayun (sünnet düğünü) düzenletti. Su gösterileri, yarışlar, şölenler günlerce sürdü. Devrin eşsiz ressamı Levnî düğün sahnelerini resimlerken, şair Seyyid Vehbî de düğünün öyküsünü şiirleştirdiği Sûrnâme’yi yazdı. Mustafa o sırada dört yaşındaydı. 

    Lâle Devri şetaretini söndüren, sarayları köşkleri yakıp yıkan, vezirleri asan kesen, babasını tahttan alaşağı eden Patrona Ayaklanması hercümercinde, III. Ahmed ve şehzadeleri harem hapishanesine kapatıldılar. Taht önceliği amcaoğulları I. Mahmud (1730 -1754) ve III. Osman’da (1754 -1757) idi. Sultan Ahmed hapiste öldü (1736). Oğlu Mustafa 27 yıl sonra kafesinden çıkartılıp 30 Ekim 1757’de 40 yaşında tahta oturtuldu. Bu, dünyaya yeniden gözaçmaktı. Kasvetli kafes odasında, babasının, eniştesi Nevşehirli İbrahim Paşa’nın İstanbul’u imarlarını, Seyyid Vehbileri, Nedimleri, nakkaş Levnî’yi herhalde unutmamıştı. 

    III. Ahmed’in, kendi şehzadelerine taht yolu açabilmek için yaşça büyük yeğenlerini (I.) Mahmud’u, (III) Osman’ı, harem yöntemleriyle kısırlaştırdığı; onların da kendi saltanatlarında amcalarının kafesteki şehzadelerini öldürmeyecek kadar zehirletmeyi amaçladıkları söylenceleri doğruysa, tedricen solan şehzadeler, haremde loş birer odada yıllar boyu süren mahpusluklarını bir de zehirlenme korkusuyla geçiriyorlardı. Yine söylenceye göre Şehzade Mustafa bu vehimle muskalar bağlayarak, usturlap yöntemlerine başvurarak, değerli taşları havanda dövüp ürettiği panzehirleri dirhem dirhem yutarak ağulara karşı bağışıklık kazanmaya çalışırmış. Bu yüzden bitkin görünüşlü, solgun benizliymiş. 

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    Sultanın ünlü dörtlüğü
    Saltanatı sırasında yazılan bir şiir-güfte mecmuası. Bu yazmada sultan III. Mustafa’nın ünlü dörtlüğü.
    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    Ragıp Paşa’nın tanziri (en altta), ayrıca Cihangir mahlaslı birçok güftesi vardır.

    13 yaşından beri sakladığı hülya ve heveslerle 40 yaşında kavuştuğu taht, kimbilir ruhunu nasıl silkelemişti? Padişahlığının haftasında 4 Kasım 1757 günü, saltanat kılıcını kuşanmak için Sarayda atlanarak törenle Edirnekapı’dan Eyüp Sultan Türbesine indi. Şeyhülislâm dua ederek beline Hz. Ömer’in kılıcını bağladı. Bahren (denizden) saltanat kayığıyla Yalı Köşküne gelişinde Tersane’den toplar atılması, sancaklarla donatılmış donanma gemilerinin refakati görkemli olmuştu. İlan ettiği adalet fermanında, Memâlik-i şahânenin bayındırlığına çalışacağı vadinde bulundu. İzleyen günlerde kapıkullarına ve diğer ulufelilere cülus bahşişi dağıtıldı. O gün Venedik Balyosunu Arz Odasında kabul etti. 

    İstanbullu gayrimüslimlerin eskisi gibi sarı mest pabuç, elvan libas giymelerine izin verdiği fermanında, “kakım ve vaşak kürkle barata saraylılarla devlet erkânına mahsustur” diyerek saray ağalarının şatafatlı giyinmelerini, hademelerin şal kuşak sim bıçak, çiçekli entari, kakım kürk giymelerini; kadınların müşteha ve suzeni (erkekleri tahrik edici) libaslarla çarşı pazarda, mesire yerlerinde dolaşmalarını yasakladı. 

    Saltanatının ilk günlerinden başlayarak, önceki padişahların tebdilen (tanımayacağı kıyafetle) denetimlerde bulunma geleneğini sürdürdü. Koyduğu kıyafet yasaklarına uymadıklarını gördüğü bir Ermeni ve bir Yahudiyi idam ettirdi. 

    Sarayın rüşvet çarkını döndüren, Haremeyn evkafı gelirlerini yiyen Baltacı Ocağını kapattı. Kanlıca’da kıyıya vuran büyük balığın havyarının 400 okka (1300 kg) gelmesi padişahın uğurlu olduğuna, döneminde bolluk yaşanacağına yorumlandı ama, kışa doğru her tarafta kıtlık yüz gösterdi. Aç kalanlar payitahta yönelince İstanbul’da ekmek ve yiyecek kıtlığı, fırın yağmaları başladı. Tarihe geçen pirinç yağması 8 Mayıs 1758 de yaşandı. Olayın kahramanı kadınlardan biri, yatağan çekip dükkân sahibini kaçırtırken, yüzlercesi pirinç çuvallarını yağmaladı. O sırada Sadrazam Koca Ragıb Paşa, konağında saz faslı dinliyordu! Kul kethüdasını göndererek kadınları dağıttırdı. 

    1758’in ilk aylarında kurumları ziyaret ederek, Tersane’de Hısn-ı Bahrî kalyonunun denize indirilmesi töreninde bulunan III. Mustafa, sadrıazamlıkta alıkoyduğu Ragıb Paşa’yı, nikahlı iki eşini boşaması koşuluyla dul ablası Saliha Sultan’la evlendirdi. Çöpçatan Ahıskalı Mehmed Ağayı da üç tuğlu vezirlikle ödüllendirdi. Bu “zor nikâh”ın ve düğünün ayrıntıları Şemdânizâde’nin Mür’it-Tevârih’inde, Hâkim ve Vâsıf tarihlerindedir.

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    Ortakapı’yı yeniden yaptırdı Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatında (1520-1566) yapılan ve zamanla harap olan Topkapı Sarayının ikinci kapısı Bâbüsselâm’ın yıkık halde gören III. Mustafa, Hassa Mimarlarına “aslı gibi” yeniden yaptırtmıştı.

    III. Ahmed’in diğer kızlarıyla evli damat paşaların İstanbul’a gelişleri, bunlar için saray ve yalılarda yemeklikler verilmesi, padişahın Cuma selamlığı törenleri, tebdil gezişleri mutat olaylardı ama, bir tebdilde kendisini tanıyan Çorum alaybeyini, çarşı ortasında mansıp istemesine kızarak oracıkta idam ettirdi. Ekmeğin gramajını düşük tutan fırıncıları öldürtüp kimilerini kulaklarından mıhlatması da tebdil uygulamalarıydı. 

    III. Mustafa saltanatının başında saraydaki asıl sorun, 30 yıldan beri Haremde çocuk sesi duyulmamasıydı. 1728-1759 arasında padişah çocuğu doğmadığından Âl-i Osman’ın söneceği konuşuluyordu. Önceki padişahlar I. Mahmud ve III. Osman kısırdı. III. Mustafa’nın haremindeki câriyelerden “kadın” sanı verilen Emine Mihrişah, Ayşe Âdilşah ve Aynülhayat ile Kafkasyalı öteki güzel câriyelerden tek beklenti, yeni padişahtan hamile kalmalarıydı.

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    III. Mustafa’nın “Sultan Mustafa Hân-ı sâlis bin Sultan Ahmed Han” istifli altın mühr-i hümayunu. Topkapı Sarayı Müzesindedir.

    Sesi harem duvarlarında çınlayan ilk bebeği, Mihrişah Kadın 14 Mart 1759’da doğurdu. Bu uğur çocuğuna Hibetullah adı verildi. İstanbul’da ve ülkede günlerce süren velâdet şenlikleri düzenlendi, doğum tarihleri düşüldü, kasideler, velâdetnâmeler yazıldı. Saray, çarşılar donatıldı, gündüzleri şenlik ve gösteriler, geceleri şehrâyinler yapıldı. Bu yavrucak, üç aylık olunca yakın geleceğin sadrazamı vezir Hamza Hamid Paşa ile sûrî (göstermelik) evlendirilerek bir de saray düğünü geleneği sergilendi.

    O coşku ortamında bir muzibin İstanbul Efendisi (Başkent yargıcı) kıyafetine girip eşeğe ters binerek hayvanın kuyruğu elinde çarşı teftişine çıkmasına kızan ulema, Ragıb Paşa’ya giderek: “-Ulemaya hakaret reva mıdır?” deyip kavuklarını yere çaldılar. Sadrazam onlara, sarayının avlusundaki maskaralıkları gösterdi. “- Bakın veledizinalar benim gülünç suretimi (maketimi) eyersiz beygir sırtında hayal fenerinde döndürüyorlar. Padişah şenliğidir, olur!” diyerek gelenleri yatıştırdı.

    Aynı günlerde Ermeni Cemaati de Beşiktaş kilisesine “kaçak” bölüm eklemişti. Padişah mimarbaşı ağaya kilisenin eklentilerini yıktırttı. Uğur ve mutluluk kaynağı Hibetullah gerçi üç buçuk yaşında ölecekti ama, annesi Mihrişah ve diğer kadınların loğusalıkları sıklaştı, birkaç yıl içinde iki “şehzade ve sultan efendi” denen kızlar doğdu. Gümüş beşik alayları, loğusa ziyaretleri yapıldı. 

    III. Mustafa’nın tarihine yazılanlar 

    1759 yazında bir gece İstanbul semalarında bir alâmet-i semavi yaşandı. Herkes bunu büyük bir yangın sandı. Yeniçeriler ateşi bulup söndürmek için Boğaziçi’nde kayıklarla boş yere dolaşıp durdular. Tophane’de, Karabaş tekkesi şeyhinin duasıyla üçer kamalı toplar döküldü. Padişah bu yeni topların menzil ve sektirme ilk atışlarını Sarayburnu’ndan seyretti. O günlerde İran Şahı Nâdir Şah’ın armağanı Taht-ı Tavus da İstanbul’a getirilerek İç Hazine’ye koyuldu. Ağustos ayında iki yalancı tanık, yüzlerine pekmezli aşıboyası sürülüp eşeğe ters bindirilerek Yahudi ve kefere ve çocuk kalabalıkları ortasında “Yalancının hâli budur!” bağırışlarıyla gezdirildi. 

    1760- 61’de, İstanbul’un odun gereksinimini suyolundan taşımak için Karadeniz-Sapanca Gölü-İzmit Körfezi bağlantısı kazıları başlatıldı. Hezarfen Mustafa Ağa, mühendisler, suyolcu ve lağımcılar bölgeye sevkedildi ama; yaşamı loş bir odada geçmiş, arazi, mesafe, işçilik, maliyet… koşullarını kavraması zor padişahı, çevresini tutanlar “hazineye ağır yük getirir” diyerek caydırdılar. Tarihçi Şemdanizâde “Bir cami yapımına 4-5 bin kese harcanıyor ve 70-80 kişi faydalanıyor. Oysa bu parayla “İstanbul’un 400 bin nüfusunun odun kereste sorunu elli-altmış yıl için çözülmüş olacaktı” diyerek tarihine not düşmüş. 

    En çok kadınlara takan ve onları yola getirmede kararlı padişah, bir yasak fermanı daha ilan etti. III. Ahmed’in tanıdığı hoşgörüyü kaybetmek istemeyen kadınlarsa “avrete siyaset (idam) olmaz, yasak da üç gündür!” diyerek müşteha libaslar (tahrik eden giysiler), fâcir (yoldan çıkaran) edalarla sokaklarda gezmekten vazgeçmediler. Tarihçi Şemdanîzâde bu konuda da “yılda iki kez ferman çıkartılmazsa bu avretler uslanmaz!” notunu düşmüş! 

    III. Mustafa’ya göre bir diğer ferman dinlemezler, hekim ve sarraf geçinerek casusluk yapan Fenerli Rumlardı. Onları yola getirmek için önce Fenerli tercüman kıyafetine girerek ricâl konaklarını dolaşan padişah buralarda devlet aleyhine konuşan birini saptayıp Yalı Köşküne getirterek boynunu vurdurmuştu! 

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    Babüsselâm’ın kitabesi Babüsselâm evyanın iki her iki yanda taşa işli kitabede III. Mustafa’nın çiçekli tuğrası ve Zihnî’nin manzum tarihçesi vardır. Kısaca, III. Mustafa’nın tahta geçtikten sonra tackapının harap halini görerek, önceki padişahlar bu durumu görmemişler mi diye hayret ettiği ve kendi ödeneğinden ayırdığı parayla yaptırdığı anlatılmaktadır.

    Padişah, selâtin ve fevkani (altında bir çarşı olan) Lâleli külliyesinin temelini 5 Nisan 1760’ta attığı gibi, annesi Emine Mihrişah (öl. 1732) için Üsküdar Ayazma’da yaptırdığı camiyi de 1761 yılı ilk ayında ibadete açtı. Kadınlarından, Hibetullah’ı doğuran Mihrişah, 24 Aralık 1761’de de şehzadesi Selim’i doğurdu. 

    1762’de İstanbul tarihinin unutulmaz simalarından hazır-cevap, nüktedan, alaycı, şair, ehl-i meclis, Sadrazam Ragıb Paşanın musahibi Haşmet, Bursa’ya sürüldü. Efendisinin (sahibinin) karısını bıçaklayıp öldüren bir cariye, esir pazarında asıldı. 

    1763’te Üsküdar’da İstavroz (Beylerbeyi) denen yerdeki saray harabelerini yıktıran padişah, yazlık Yeşillioğlu sarayını eklemelerle restore ettirerek henüz bir-iki yaşlarındaki kızları Şah Sultan ve Beyhan (Bighan) için çifte saraylara dönüştürttü. Yıkılanları da ayıklatarak, tavan dolap, taş mermer, maden, çini, vitray… parçalarını restorasyonlarda kullandırdı. III. Mustafa’nın padişahlar arasında cimrilik düzeyinde tutumluluğuyla anılmasının doğruluğuna, bu enkaz ayıklatması bir kanıttır. 

    25 yıldan beri İstanbul Gümrük Emini, zenginliği ve yaşantısıyla dillere destan İshak Ağa, 1763’te öldü. Bu adam, sarayla vezirlerle, elçilerle, Avrupa tüccarlarıyla işler çevirirdi. Rahmana secde etmez, sekran (sarhoş) gezer, fuhşiyat ve küfrü severdi. Nüfuzlu ve korkusuzdu, çeviremeyeceği iş yoktu. Gümrük işlerini ve gelirlerini arttırmış, İstanbul’u zahire ve ithal malı cenneti yapmış, Türk kalyonlarını işsiz bıraktırarak Avrupa’dan ve Mısır’dan emtia taşıyan yabancı gemilere yol verdirmişti. Yabancı gemiler de İstanbul’a yüklediklerini -örneğin Mısır pirincini- başka gemilere aktarıyorlar, fiyat artışlarını körüklüyorlardı. Kadınların, gayrimüslimlerin kıyafetiyle ilgilenen, çarşıda sokakta, ibret olsun diye şunu-bunu astıran padişahın bunlardan haberi dahi olmuyordu. 

    III. Osman’ın son, III. Mustafa’nın ilk sadrazamı, Osmanlı Devletinin en namdar ve kültürlü veziriazamlarından olan Ragıb Paşa prostat kanserinden 8 Nisan 1763’te öldü. Bu ölüm de bir takım yolsuzlukları ortaya çıkardı. Paşayla rüşvet ilişkisi olanlardan Acem Ali’nin boynu vuruldu, Kazer asıldı. Paşanın eşi Saliha Sultan 3. kez dul kaldı (Bu sultanefendi, izleyen yıllarda iki evlilik daha yapmıştır). 

    Nişancı Hamza Hamid Paşa, III. Mustafa’nın atadığı ilk sadrazamdır. O yıl ki Ramazanda sarayda huzur dersi veren ulema, padişahın önünde kavgaya tutuştu. Bu, benzeri yaşanmamış bir olaydı. Ulemanın kimileri sürgüne gönderildi. 

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    III. Ahmed’in 1720’de sünnet olan şehzadeleri Süleyman, Mehmed, (III.) Mustafa. Yaşça en küçükleri (Levni’den) Mustafa en arkada.

    İstanbul’un bir başka renkli siması Tahir Çelebi’nin yıldızı da yine o yıl söndü. Yaşamak için Beykoz’u seçen, burada padişaha da bir yazlık saray yaptıran, Cevahir Bedesten’inde ser-zergerân (kuyumcubaşı) Tâhir Çelebi, gömgök zengindi. “Seyyidim” de (Hz. Ali soylu) diyordu. Mücevher ve para düşkünü padişahla da yakınlık kurarak daha parlamıştı. 

    Beykoz ise bu devirde devletliler, varsıllar sayfiyesi olmuş; kıyı, yalılar, köşklerle dolmuştu. Tahir Çelebinin yalısında, salınışları bir başka, güzellikte yekta, civan perçemli içoğlanları, mümtaz ve müşteha cariyeler, sazendeler, hanendeler, hayalbazlar, hokkabazlar, kırıla kıvrıla oynayan, rakkaseler, baştan çıkarıcı köçekler çoktu. Fasıllar, âlemler, eğlenceler her gün ve gece sürüp gidiyordu. Şehirdeki evlerini unutan İstanbullular, yaz geceleri “kayık kayığa bin iki bin kayık, kimi sarhoş, kimi ayık” Beykoz sevdalısı olmuşlardı. 

    I. Mahmud zamanında başlayan bu Boğaziçi, mehtab ve Beykoz çılgınlığına Sultan Mustafa son verdi: O 1763 yılında, beklenmedik bir değişim yaşandı. Tahir Çelebi’nin konağı, yalısı yandı kül oldu, yalılar para etmedi, Beykoz meydanındaki gösteri dükkânları da yıktırıldı. 

    İlk para operasyonu da o yıldadır. Venedik, Yıldız, Osmanlı fındık altınları arasındaki ayar- ağırlık dedikodularına son verilerek, her ikisi de 155 akçe sayıldı; ama bu kez de sahtekârlar altınları törpülemeye başladılar. Padişah, bir “arpa”dan fazla törpülenmiş altınların dolaşımını yasaklattı. Piyasadaki yerli, yabancı eski altın-gümüş paralar darphanece toplatıldı. 

    1 Kasım günü, yedi aydır sadrazam olan Hamza Hamid Paşa’dan sadaret mührünü alan padişah, Halep Valisi Köse Bâhir Mustafa Paşa’yı göreve getirdi. 1764 yılının 4 Mart Cuma günü, Lâleli Câmii ibadete, külliyede hizmete açıldı. III. Mustafa, Cuma selamlığı için kendi camisine geldi. O günlerde Fatih’te Paşmakçızâde sarayını kül eden yangını cinlerin çıkarttığı dedikodusuna İstanbul’da inanmayan kalmadığı bir yana, cin görmek (?) ve anlatmak da âdet oldu. 

    Sarrafların yakındığı Eğin Nakibinin idam edildiğini haber alan hemşehrileri İstanbul’a döküldüler. Meşihat’ı basarak Şeyhülislâmı ve Kadıaskeri tehdit ettiler. Verilen fetva üzerine Eğinli sarraflardan dördünün, saray kapısı önünde boyunları vuruldu. 

    Giysi yasaklamayı saltanatının şiarından sayan III. Mustafa, yeni bir fermanla vaşak kürkü, benekli kürk, çiçekli entari, kemerbend şal kuşak yasağı koydu! Yine o günlerde saray kafesinde 34 yıldır tutuklu, padişahın yaşça küçük kardeşlerinden Şehzade Nu’man öldü. 

    Mısır sükkeri denen şekerin teslim ve dağıtım merkezi, Mısır Çarşısındaki toptancılardı. Bunlar, Valide Vakfına yıllık akçe ödemekteydiler. 1764’te bu düzen bozuldu. Mısır gemileri şekeri doğrudan esnafa satmaya başladı. 

    28 Mart 1765’te Köse Bâhir Mustafa Paşa, kethüdasının yolsuzlukları açığa çıkınca azledilip sarayda Kapıarası mahbesine kapatıldı. Buradan Midilli’ye sürülerek orada idam edildi. Muhsinzâde Mehmed Paşa, sadrazam atandı. Bozok (Yozgat) merkezli Orta Anadolu bölgesinde âdeta hüküm süren Çapanoğlu Ahmed Paşa da idam edilerek kesilen başı İstanbul’da ibret taşına koyuldu. Kırım Hanı Selim Giray’ın 29 Haziran’da İstanbul’a gelişi, törenle karşılanışı, huzura çıkışı, bir ay boyunca ağırlanışı, Eylül günlerinde Eflak Voyvodasının Boğaziçi’ndeki yalısı önünde asılışı, servetinin mavnalara doldurularak taşınması da İstanbulluları heyecanlandırdı.

    1766 Mart başına rastlayan Ramazan bayramında padişah, Yalı ve Gülhâne köşklerinde Bamyacı-Lahanacı müsabakalarını, top şenliklerini izledi. Payitaht geceler boyu kandillerle şenlendirildi ama, 22 Mayıs 1766 Perşembe günü iki dakika süren depremde özellikle suriçi mahalleleri enkaz yığınlarına döndü. 1509 İstanbul depremine “Küçük Kıyamet” denmişti. Tarihçiler buna da “Zelzele-i Azim” dediler. Felâket büyüktü. Surlar, kârgir binalar, camiler, saraylar, hanlar, hamamlar, Kapalıçarşı… daha yüzlerce yapı yıkıldı. 

    Evlerini dükkânlarını terkeden İstanbullular, meydanları, açık alanları cami avlularını doldurdu. III. Mustafa ertesi Cuma günü halka moral vermek için selamlık alayı ile Sultanahmet Camiine namaza gitti. 5 Ağustos’taki ikinci deprem, Galata’dan İzmit’e kadar birçok yeri daha yıktı. Aynı şiddette 31 Ocak 1767’de üçüncü, izleyen günlerde yeni sarsıntılar oldu. Halk yaşama umudunu yitirdi. Varsıl İstanbullular evsiz barksız yoksullar olarak kırlara, köylere barakalar yapmaya, çadır-çerge kurmaya, tövbeye koyuldular.

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    Oğlu Selim’le III. Mustafa, oğlu (III.) Selim’le, babası III. Ahmed’in yaptırdığı sonradan Yemişodası denen nüzhetgâh’da (hasoda). (Necdet Sakaoğul, Saray-ı Hümayın, sayfa 380).

    III. Mustafa’nın Osmanlı tarihindeki konumu, 8 ayda dört depremin yaptığı tahribatı hazine olanaklarını seferber ederek kent ölçeğinde başardığı imarla açıklanabilir. Yaptırttığı Ayvat bendini ve toplanan suyu görmek üzere 16 Haziran 1767’de Karaağaç’tan Evhadüddin’e giden padişah, kentsel onarım çalışmalarının simgesi sayılacak en görkemli anıt yapıyı, İstanbul’un depremde yerle bir olan ilk Fatih Camii’nin yerinde yüceltmek için yeni Fatih Camii ve türbenin temelini 30 Temmuz 1767’de attı. Bu eser, III. Mustafa’nın Ayazma ve Lâleli külliyelerinden sonra İstanbul’da yaptırdığı üçüncü selâtin camiidir ama bunlardan hiçbiri Sultan Mustafa Camii adıyla anılmaz. Bu konudaki söylence şudur: “Padişah, ‘camilerimden birini papaz (Ayazma), birini ecdadım (Fatih) birini de bir meczup (Lâleli Baba) sahiplendi!’ dermiş”.

    Bir felâket yılı sayılan o 1767’de, Haliç’te de bir kalyonda çıkan ateş öteki tekneleri tutuşturdu. Bunlardan her biri Haliç’in bir semtine yangın taşıdı. III. Ahmed’in yaptırdığı Aynalıkavak Sarayı, iskeleler, Halıcıoğlu’na kadar birçok çarşı ve mahalle kül oldu. 

    7 Ağustos 1768’de Muhsinzâde’yi azleden padişah, Silahdar Mâhir Hamza Paşa’yı, iki buçuk ay sonra 20 Ekim’de Yağlıkçızâde Hacı Mehmed Emin Paşa’yı sadarete getirdi. O arada, Rusya’ya savaş ilan edilerek İstanbul’daki Rus elçisi tutuklanıp Yedikule’de hapsedildi.

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    III. Mustafa’nın “adını Laleli Baba’ya kaptırdım” dediği Laleli’deki ünlü selâtin camii, Sébah & Joaillier.

    Zatülcenp olan padişah, 8 Şubat 1769 Ramazan Bayramı muayede merasiminde, hastalığına karşın sarayın Bâbüssaade denen kapısı önünde bayram tahtına oturdu. Önlem olarak tahtın çevresine perdeler gerilmişti. Bayramlaşmadan sonra bayram namazı için camiye gidemedi. 17 Mart günü dualarla Paşakapısı önüne tuğlar dikilip Rus harbi için seferberlik ilan edildi. 

    Yine o günlerde bir müteseyyid (uydurma seyyid), “bugün bizim günümüz” diyerek çevresine topladığı yeşil sarıklılarla terör estirdi. O ve peşindeki gözü dönmüş kalabalıklar, Edirnekapı’dan çıkıp yakaladıkları Yahudi ve Nasranileri soydular, kimilerini öldürdüler. Eyüp’te 28 ceset, 200’den fazla soyulmuş kişi saptandı. 

    İstanbul bu olayı yaşarken, Davutpaşa’da toplanan ordu da 8 Nisan’da cepheye hareket etti. 1 Mayıs’ta Hotin Zaferi müjdesi geldi. Camilerde dualar edildi. Sıbyan mektepleri talebeleri “feryad-ı âmin”e çıkartıldı. 12 Ağustos’taki 2. Hotin Zaferi üzerine, sefere çıkmadığı halde İstanbul’daki III. Mustafa’ya fetva ile “el-gâzi” sanı verilirken, cephede zafer kazanan Serdar-ı Ekrem ve Sadrıazam Emin Paşa idam edildi! Yerine atanan Moldovancı Ali Paşa da Hotin önündeki Köprü faciası ve Rus ordusunun Hotin’i alması sonucu 12 Aralık’ta cephede azledildi ve yerine İvazzâde Halil Paşa sadrazam yapıldı. 

    Akdeniz’e gelen Rus donanması, 7 Temmuz 1770’te Çeşme’deki Osmanlı donanmasını yaktığı gibi, cephede de Kartal ve Bender bozgunları yaşandı. Felaket büyüktü. III. Mustafa, yenilgileri yüklediği İvazâde’yı da azledip, 25 Ekim’de Silahdar Mehmed Paşa’yı göreve getirdi. 25 Ocak 1771’de padişahın üvey kardeşi, harem kafesinde tutuklu şehzade Bâyezid de öldü. 

    Yapımı dört yıl süren yeni Fatih Câmii, 25 Nisan 1771’de ibadete açıldı. O yaz Kırım’ın Rus işgaline uğraması üzerine, Selim Giray ülkesinden firar ederek sığınmak için İstanbul’a geldi. Kendisine gönderilen paraların hesabını veremediğinden, Silivri’deki çiftliğinde oturması koşuluyla İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Serdar-ı Ekrem ve sadrıazam Silahdar Mehmed Paşa da azledilip, 11 Aralık 1771’de Muhsinzâde Mehmed Paşa ikinci kez sadrıazam oldu. 

    1772 Şubat’ında sıklıkla yaşanan Galata vak’alarından biri daha yaşandı: Kalyoncu ve Tersane askerleriyle Altmışdört ve Yirmibeş Bölük yeniçerileri arasında siper ve metris cenkleri başladı. Sokaklara barikatlar kuruldu, gemilerden toplar çıkartıldı. İki tarafa aylaklar, serseriler, bekârlar, yağmacı ve kavgacılar da katıldı. Kalyoncular Arnavut pergendelerinden, Yeniçeriler Laz gemilerinden kurşun ve gülle yağdırdılar. Yüzlerce kayıp verildi. O zamanın siyasetinde buna “iti ite kırdırmak” deniyordu. Sonuçta tarafların güçleri tükendi. Soyguncu hırsız ve arsızlar kırılıp azaltıldı. Yine o zamanların deyimiyle haşarat temizliği oldu. Kimileri de yakalanıp idam edildi.

    Yalakaların İskender-i Zülkarneyn-i Sânî’si 

    Türklerin unuttuğu sıradışı bir padişah
    III. Mustafa’yı örf (oval) sarığı, sorguçlu tepeliği ve sade beyaz kürküyle gösteren portresi.

    Savaş ortamı görmeden onu gazi ilan edenler gibi, İskender’le arasında hiçbir benzerlik kurulamayacak III. Mustafa’yı ikinci İskender ilan edenler de tarihe bir başka gülünçlük bıraktıklarının farkında değildiler. Hazine ve para meraklısı III. Mustafa ise saltanatının ilk yıllarında biriktirdiklerini Rus Harbi giderlerine, Çeşme faciasında yanan donanmanın yenilenmesine, İstanbul depremlerine harcayarak hazineleri tüketti. Bir yandan da sağlığını yitirdi. Atalarından miras istiskadan (vücudun su toplaması) mustaripti. 1773’te sağlığı gün be gün bozuldu. 

    Bir 28 Ocak’ta doğmuştu; 27 yılı kafeste geçen 57 yıllık yaşamı yine bir Ocak ayında (21 Ocak 1774) noktalandı. Babası (III. Ahmed), amcası (II. Mustafa), büyükbabası (IV. Mehmed), atası (İbrahim) gibi ihtilallere tanık olmadan sarayda eceliyle öldü. Ertesi gün Lâleli’deki türbesine gömüldü. Kendisinin 13 yaşında bir şehzade iken kafese kapatılışı gibi, tek şehzadesi (III.) Selim de 13 yaşında kafese götürüldü. 

    III. Mustafa’nın İstanbul’da mescitleri, camileri, ticaret hanı ve depoları, çeşmeleri, diğer bayındırlık işleri çoktur. Ama kent kültüründe adını yâd ettiren bir semti, meydanı, çarşısı yoktur. Topkapı Sarayında adını çağrıştıran bir köşk veya daire de gösterilemez. O kadar ki, sarayın Alay Meydanından Divan Meydanına ve asıl saraya yol veren çift kuleli görkemli Bâbüsselâm’ı (Ortakapı) 1758’de Sultan Mustafa’nın yeni baştan yaptırttığını kapı kemerinin altındaki tuğralı kitâbe belgelese de, bu da gözardı edilir. Saray hazinelerinde portreleri, saklanabilmiş özel eşyası vardır.

    SÖZ SANATI 

    Sultan III. Mustafa ve Sadrazam Ragıp Paşa: İki mübtezel iğnelemesi! 

    Nutk-ı hümâyûn-ı Sultan Mustafa 
    Yıkılubdur bu cihân Sanma ki bizde düzele 
    Devleti çerh-i dû(n) virdi bu dem mübtezele 
    Şimdi erbâb-ı sa’âdetde ola heb hezele 
    İşimiz kaldı bizim merhamet-i Lemyezel’e 

    Cihangir mahlasıyla şiirler, güfteler yazan III. Mustafa’nın bu ünlü dörtlüğü (solda altta) ve eniştesi sadrıazam, şair (Koca) Ragıb Paşa’nın tanziri (yanda). Tevriyve-cinas ustası RagıbPaşa, kendi son dizesinde: “Hallâk, mübtezeli mübtezele verdi” diyerek tehlikeli ama kimsenin kolay anlayamayacağı bir sanat oyununa başvurarak: “Ben, eleştirilen (mübtezel) bir sadrıazamdım. Dünyadan bî-haber seni de hapisten çıkartıp tahtta oturttular. Şimdi iki mübtezel olduk!” yollu bir iğneleme yapmış olabilir mi? Bu dörtlükleri kısmen farklı veren kaynaklar vardır: 

    Merhûm Ragıb Paşa-nın tanziri 
    Niceler almadı kâmın bu cihânda tez ele 
    Felek devri mutabık yine bezm-i ezele 
    Sanma ey dil ki sa’âdet bula hezele 
    Verdi Hallâk-ı cihân mübtezeli mübtezele 

    DÖNEMDEN PORTRELER 

    Dedikodular ve ilginç uygulamalar 

    Defterdar Halimî Paşa: III. Mustafa döneminde Divan üyesiydi. Bu paşanın konağındaki gayri ahlâkî yaşayış, İstanbul’un dedikodu konularındanmış. “Hânesine her nevi puştları, yani Ermeni, Rum ve Müslim evladından, paşalı ve kalyoncu ve berber ve kalpaklı on kadar tâze ve kart oğlan alan Halimî”nin Şehzadebaşı’ndaki sarayında, biri hareme, biri de bu oğlanlara mahsus iki hamam varmış. Kethüdası Vanî Hüseyin Efendi ise “ilm-i cifr” ile meşgul olup hayli zenginleşmişti. Padişah bu dedikoduları duyunca Halimî Paşa’nın vezirliğini kaldırıp Limni’ye sürmüş, mallarına da elkonulmuş. 

    İstanbul Kadısı Karahalilzâde Abdurrahim Molla: Bu kadı halk beni pohpohlasın diyerek çarşılarda hava atar, çekindiği ocak ağalarının kılına dokunmaz, ama yoksul ve güçsüzlere en ağır cezaları uygular, sözgelişi değnek cezası en çok seksen, fazlası şer’an yasakken 100 -120 değnek vurdururmuş. Bir gün Şehzadebaşı’nda 80 yaşında gayrimüslim bir ekmekçiyi, eski bir seccadede otururken görüp, Müslümanların secdegâhına oturmakla suçlayarak çamura yatırtıp 85 değnek vurdurmuş. 

    Sarı Abdurrahman Paşa: III. Mustafa’nın kız kardeşi Zeyneb Âsıma Sultan’ın eşi Sinek Mustafa Paşa, karısının nüfuzuna dayanıp 1761’de Konya Valisi olan Abdurrahman Paşa’nın idamı için ferman çıkarttırmıştı. Bunu öğrenen vali, “Padişah tuğlarımı ref’ eder. Lâkin ruhumu bana yaratan verdi, ruhumu korumaya memurum. Hatun sözü (Zeyneb Sultan), Sinek (Mustafa Paşa) sözüyle can veremem!” diyerek ayaklandı. İki bin askerle Bolu’ya oradan Gerede’ye yürüdü. İstanbulluları yeni bir Gürcü Nebi Vakası yaşanacak korkusu sardı. Padişah Abdurrahman Paşa’yı bağışlamak zorunda kaldı. 

    ÖNEMLİ BİR YENİLİKÇİ 

    ‘Büyük ama talihsiz hükümdar’ 

    Avrupalı yorumcuların “büyük ama talihsiz hükümdar” cümlesiyle tanımladıkları III. Mustafa, çağdaşı Osmanlı uleması düzeyinde İslâmi kültüre sahipti. Fen ve bilim insanlarını toplayarak kimi konuları tartıştırdığı da biliniyor. İlgi alanı ilm-i nücûm (astroloji) imiş. Fransa’dan bu alanla ilgili kitaplar getirttiği, Prusya Kralı II. Friedrich’ten müneccimler talep ettiği bilinir. Avrupa devletleriyle ilişkileri önemseyerek Paris’e, Berlin’e, Viyana’ya, Varşova’ya elçiler gönderirken, bu heyetlere kattığı uzmanlardan askerî, teknik, ticari ve sosyal yenilik önerileri getirmelerini istermiş. 

    İstanbul’a gelen elçilerle dostane görüşmeler, elçi aileleri ile Osmanlı rical eşlerinin ilk temasları da dönemindedir. Baron de Tott’un önerisiyle ordunun çağdaş teknik olanaklara kavuşmasını önemsemesi, askerler için modern kışla, atış ve eğim alanları yaptırması, askerî uzmanlar görevlendirilmesi, Süratçiyan Ocağı (hafif topçu birliği) kurdurarak Tophane’yi ıslah ettirmesi, 1773’te Mühendishâne-i Bahr-i Hümayun adı verilen, deniz teknik okulunu açması önemli girişimleridir. Kahvecibaşısı Nakşî Efendiye tutturduğu günlüğü, Vekâyi-i Sultanî Târih-i Nakşî adlı bir rûznâmedir. 

    GÜNDELİK HAYAT

    Yeni kıyafetler, yeni uygulamalar

    III. Mustafa önceki padişahlardan farklı formlarda üstlük-sarık-kavuk öngörerek halkı zorunlu kıldığı kılık-kıyafet yeniliklerine bir bakıma kendisi de ayak uydurmuş, tüketimin önemli bir kalemini oluşturan pahalı giysileri, özellikle, kürk ve ağır işlemeli kumaş düşkünlüğünü önlemeye çalışmıştır. 

    Başlığı, ulema örfünü andıran oval tören kavuğuydu. Bunun tepesine pırlantalı tuğ ve uzun bir sorguç takardı. Young Albümü’nde görüldüğü üzere beyaz üstüne, omuz, yaka ve kenarları kürklü, göğüsleri dört köşe çizgili, içi beyaz, açık mavi- yeşil, sarı pembe işlemeli, kenarları düğmeli üstlük giyerdi. Günlük saray yaşamında çok daha sade giysileri paşalı kavuğu seçermiş. 

    Tebdil gezmeleri için sabah erkenden saraydan ayrılır, yanına kahvecibaşısı Nakşî Efendiyi de alarak Ayasofya’da sabah namazı kılar, cemaat konuşmalarına kulak verirmiş. 

    VALİDELER-ŞEHZADELER 

    Küçük ama eğitimli bir ailesi vardı 

    III. Ahmed’in 23 kadınının ile 35 kızının, 22 şehzadesinin adları biliniyor. Bunlardan 25 kız, 15 şehzade bebeklik – çocukluk çağında ölmelerine karşın yine de 40 kişilik bir ailesi vardı. III. Mustafa’nınsa, Mihrişah (III. Selim’in annesi valide sultan), Âdilşah, Rıfat, Aynülhayat adlı 4 kadını, Fehime, Gülmân adlı ikbâl hanımları biliniyor. Bunlardan Rıfat Kadın, İstanbullu hür bir kız veya kadınmış. Sultan Mustafa bir tebdil gezisinde görüp tutulmuş, sadrazamın eşi aracılığıyla razı edip nikâhlayarak saray haremine aldırmış. 

    Biri küçük yaşta ölen şehzade Mehmed, diğeri (III.) Selim iki şehzadesi; Şah, Beyhan, Hadice sultanlar da kızlarıdır. Diğer kızları Hibetullah, Mihrimah, Mihrişah (Mihrişah’ın kızı) Fâtıma, Hadice (2.) sultanlarsa küçük yaşlarda ölmüşlerdi. III. Mustafa öldüğü sırada, eşlerinden Mihrişah, Âdilşah, Rıfat, oğlu Selim, kızları Şah, Beyhan, Hadice sultanlar hayattaydı. Yani 7 kişilik bir aile bıraktı. Kızları, yaşları küçük olsa da çağa göre iyi eğitimliydiler. Saraylarının birer kültür ve sanat yuvası oluşu ise kardeşleri III. Selim’in (1789-1807) padişahlığındadır. 18. yüzyıl sonu koşullarında Beyhan ve Hadice sultanlar, kadın dünyasındaki açılıma öncülük etmişlerdi. Hadice Sultan’ın (1768-1822) mimar-ressam Melling’le dostluğu, ondan Fransızca okuma yazma öğrenmesi, Türkiye’de Lâtin alfabesine geçişin yüzyıl önceki habercisi oluşuyla tanınır. 

  • Çanakkale’de bir zengin çocuğu

    Çanakkale’de bir zengin çocuğu

    Büyük bahçeli, atlı arabalı, özel kasapları, özel terzileri olan, dadılar ve yabancı dilleri öğreten mürebbiyelerle dolu konakta büyüdü. 23 yaşında İsviçre’de mühendislik okurken, savaşın patlaması üzerine yurda döndü ve Çanakkale cephesine gönderildi. Çok zengin ve meşhur bir ailenin fedakar ve kabiliyetli oğlunun, kahraman bir yedeksubayın bilinmeyen hikayesi. 

    İlk kadın müzecimiz Seniha Sami Moralı’nın adına ilk kez Nâzım Hikmet’in bir biyografisinde rastlamıştım. Taha Toros’un verdiği bilgiye göre Seniha Hanım, Nâzım Hikmet’in büyük baldızı idi. Öyleydi ama kimdi bu kadın? Zira Nâzım Hikmet’in biyografisinde “Akrabası Olan Ünlü ve Tanınmış” kişiler kısmında bahsediliyordu. 

    Kısa bir araştırmadan sonra Seniha Hanım’ın “ilk kadın müzecimiz” olduğunu öğrendim. Hakkında daha fazla bilgi bulmak ümidiyle araştırmaya devam ederken, kendisinin “Meşrutiyet, Dolmabahçe Sarayı ve Ankara’nın İlk Günlerine Dair” başlıklı bir yazısına rastladım. Bu yazısında gönüllü olarak 1. Dünya Savaşında seferberliğe dahil olan, Çanakkale cephesine katılan kardeşi Mehmed Raşid ve kuzeni (dayızadem diye söz ediyordu) Raşid Efendi’den söz ediyor, onların akşamları zaman zaman cephe hikayelerini anlattığını belirtiyordu. 

    Mevzubahis Çanakkale olunca bunun üzerine artık Mehmed Raşid, daha doğrusu kuzeniyle beraber “İki Raşid Efendiler” Seniha Hanım’dan daha çok ilgimi çekti. Ve yine Taha Toros arşivi zenginliğiyle imdada yetişti. Mehmet Raşid’in yeğeni, Seniha Hanım’ın küçük kızı Nesrin Moralı, 1980 yılında dayısından kalan eski Türkçe günlüğü ve cepheden getirdiği üç mermiyi bulmuş, günlüğü de günümüz Türkçesine aktararak daktilo etmişti: 

    Muharebe günlüğü Mehmed Raşid Efendi’nin Çanakkale Muharebeleri sırasında tuttuğu ve yeğeni Seniha Hanım’ın küçük kızı Nesrin Moralı tarafından günümüz Türkçesi’ne aktarılan günlüğün ilk sayfası. 

    “Yazı, resim, fotoğraf, mektup, nişan, kitap gibi her evde bulunabilecek hatıra eşyalardan, bizim evdekilerin en kıymetlisi, en çok manevî değerle yüklü olanları üç mermi ile bir hatıra defteri- çünki bunlar Çanakkale’den getirilmiş. Defter kahverengi kaplı, bir ceket cebine kolayca sığacak kadar küçük, sayfaları muntazam, sık satırlar halinde, eski harflerle dikkatle yazılmış. Mermiler çok ağır, kırmızı boyaları kısmen aşınmış, 7,2 santim çapında, 14,2 santim yüksekliğinde. Bu sessiz, kendi halinde eşyalar, bir az düşünülünce, 65 sene evvel büyük bir zaferle neticelenen o müthiş ölüm kalım muharebesini bütün heyecaniyle nasıl canlandırıyorlarî Onlar o zaman ailenin tek erkek evlâdı olan ve muharebeye katılan 23 yaşındaki Mehmed Raşid tarafından getirilmiş”. 

    Dün ve bugün

    Mehmed Raşid Efendi’nin24 Mayıs-11 Ağustos 1915tarihleri arasında cephedegörev yaptığı mevkiindönem haritasında (sağda)ve bugünkü görünüşü.

    İşte yukarıdaki satırlar, Çanakkale’de gazi olmuş, parlak bir mühendis Mehmet Raşid Bey’in yeğeni Nesrin Moralı tarafından aktarıldı. Nesrin Moralı, ölümünden bir yıl evvel 1980 yılında, yukarıdaki duygu yüklü tasvirleri yaptıracak düşünceler içinde, Çanakkale’nin ve dayısının bu manevi hatırasına binaen yazmış. 

    Aslında Nesrin Moralı sadece bu satırları yazmadı. Dayısının Çanakkale’den getirdiği defterinde yazdığı Çanakkale günlüğünü de bugünkü Türkçe’ye aktararak daktilo etti. Mehmet Raşid, 9. Tümen topçu alayında Kayaltepe bölgesinde ve Manol Çiftliği yakınlarında 24 Mayıs-11 Ağustos 1915 tarihleri arasında Çanakkale’de gün gün yaptıklarını, yaşadıklarını, cephedeki durumu anlatmıştı. İşte böylece Nesrin Moralı da bugün bu bilmediğimiz gaziyi ve hikayesini onun ağzından dinleyebilmemize imkan sağladı. 

    Eğitimini yarıda bıraktı Avrupa’daki tahsilini yarıda bırakıp Çanakkale cephesine koşan Mehmed Raşid Efendi. 

    Mehmed Raşid 19 Haziran 1892 tarihinde Boğaziçi’nde güzel bir yalıda doğmuştu. Evdeki tek erkek çocuk olduğundan bazı büyükleri onu “Sen bir tanecik tosun paşasın!” diye severlermiş. Mehmed Raşid de bunu iyice benimsemiş olacak ki üç yaşlarında iken bir olay vuku bulup sonrasında azarlandığında şaşırmış; “Ben bir tanecik tosun paşayım!” diye karşılık vermiş. 

    Mehmed Raşid oldukça köklü bir aileye mensuptu. Tanzimat’ın ilânından sonra ülkemizde ilk defa maarif teşkilatını kuran ve ilk Milli Eğitim Bakanı olan Abdurrahman Sami Paşa’nın torunlarındandı. Mehmed Raşid’in büyükbabası da, beş kez Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan Abdullatif Suphi Paşa’dır. Osmanlı İmparatorluğu’nda büyük hizmetler veren kültür ağırlıklı baba tarafı yanında, anne tarafı da devletin muhtelif kademelerinde hizmetleriyle tanınmış ünlü kişilere dayanmaktadır. Annesi de Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Mehmet Raşit Paşa’nın kızıdır. 

    Büyük bahçeli, atlı arabalı, özel kasapları, özel terzileri olan, dadılar ve yabancı dilleri öğreten mürebbiyelerle dolu konaklarda büyüdüler. Özel hocalar tarafından eğitildiler. Büyük ablası Seniha Sami Moralı, Batı Dilleri ve Edebiyatı Profesörü Mehmed Rauf’un (1883-1918) eşiydi. Seniha Sami Moralı aynı zamanda ilk kadın arkeologumuz olup, Topkapı Sarayı’nın ilk kadın yöneticisiydi. Cumhuriyetten evvel sarayda prenseslere İngilizce dersleri verirken, Cumhuriyet döneminde de Atatürk ve İsmet İnönü’ye tercümanlıklar yapmıştı. 

    Mehmed Raşid’in 1905’ten 1. Dünya Savaşı sonuna kadar olan dönemdeki hayatını kendisinden dinleyelim: 

    “1905 – 1910 Orta tahsilimi Istambulda fransız Faure Lisesinde ikmal edip “Diplôme de tin d’études secondaires” şahadetnamesini aldım. 

    1910-1912 Pariste Ecole Duvignau da yüksek mühendis mektebine hazırlandım. 

    1912-1913 Balkan Harbi dolayısı ile İstanbul’da kaldım. 

    1913-1914 Lausanne Üniversitesi Mühendis Mektebine kabul edilerek iki semestre ikmal ettim. 

    1914-1919 Seferberlikte ihtiyat zabit namzedi yazıldım ve sahra topçu sınıfına ayrıldım. Çanakkale harbine iştirak ettim.” 

    Mehmed Raşid, Fransa’da Ecole Duvignau’da Yüksek Mühendis Mektebi eğitimine hazırlandığı dönemde çalışmalarının meyvesini almış olacak ki 1913 yılında gitmek istediği İsviçre’deki Lozan Üniversitesine kabul edilmişti. Fakat Birinci Cihan Harbi’nin başlamasıyla kendi isteğiyle eğitimini yarıda keserek ülkesine döndü. 

    İki Raşid Efendiler Mehmed Raşid Efendi (solda) ile dayısının oğlu adaşı Raşid Efendi. Kuzen Raşid, Anafartalar’da Mustafa Kemal’in idare ettiği birliklerde savaşmıştı. 

    Mehmed Raşid ve Çanakkale 

    Mehmed Raşid, 1913-1914 eğitim yılında Lozan’da tam hayal ettiği yüksek mühendislik eğitimine başlamıştı ki Birinci Cihan Harbi patlak verdi. Yeğeni Nesrin Moralı’nın deyişi ile Mehmed Raşid de Osmanlı Devleti’ndeki yüz binlerce gencin vatanı kurtarmak için cepheye koştuğu gibi cepheye koştu; tahsilini bırakarak yurda döndü. Ailesi gözyaşlarıyla onu uğurlarken, o “çok yüksek bir gâye uğrunda çarpışacağı için âdeta bir şevk içinde Çanakkale’ye gitti”. 

    Mehmet Raşid Efendi Çanakkale’de yedek subay olarak görev yaparken, cephede bulunduğu 24 Mayıs 1915’ten cepheden ayrıldığı 12 Ağustos’a dek günlük tuttu. Bu günlükte tam olarak hangi birlikte görev yaptığından söz etmese de biyografisinde topçu sınıfına ayrıldığını belirtmiştir. Ayrıca yeğeni Nesrin Moralı’nın ifadesinde geçen “Mermiler çok ağır, kırmızı boyaları kısmen aşınmış, 7,2 santim çapında, 14,2 santim yüksekliğinde” söyleminden, bu mermilerin 75’lik dağ bataryasına ait top mermileri olduğunu anlıyor ve ancak topçu olan birinin bunları cepheden hatıra olarak götürebileceğini biliyoruz. 

    Hangi birlikte görev yaptığı konusunda ise coğrafi olarak özellikle Kayaltepe-Palamutluk-Çamtepe-Manol (Hacı Mail) Çifliği-Semertepe-Eyer(li)tepe bölgesindeki schneider ve mantelli topçu batarya bölükleri ile tabur karargahları arasında adeta mekik dokuyup telefonları tamir ettiğini, haritalar çizdiğinden bahsetmesi üzerine, 9. Tümen Topçu Alayı’nda görevli bir istihkamcı olduğuna kanaat getiriyoruz (Hacı Mail, Maydos’ta (Eceabat) yaşayan Rum Hıristiyan vatandaşlardan biri olup çiftliğin sahibidir. Hacı Mail 22 Nisan 1915’te müttefiklerin Eceabat’ı bombardımanında 63 yaşında vefat etmiştir): 

    “Temmuz 31- Arıburnu haritasını çizmekle meşgûlum. Akşam 5:15 de Serafim(çiftliği) iskametinde üzerimizden fasıla ile bir iki mermi aştı. Büyük monitor tarafından endaht edilmekte olduklarını Kayaltepeden telefonla haber aldık. Çadırın kapısına karşı oturuyorum. Üçüncü ve dördüncü mermi karşımızdaki sırtın arkasından duman çıkardı. Beşinci mermi soldaki derenin karşı yamacına çarptı. (saat 5.45) Haritayı bıraktım. 

    Teknik ressam Raşid Efendi Mehmed Raşid Efendi Harbiye’de silah imalatı kısmında teknik ressam olarak görev yaptığını gösteren 3 Ekim 1916 tarihli belge (üstte). Mehmed Raşid Efendi Tophane’de çalışırken (üstte, sağda) 

    Ağustos 1- Dünki haritayı akşama doğru bitirdim. İstanbul’a mektup yazdım fakat göndermesi yarına kaldı. Grafit levhaları kırık olan telefonların tamiri hakkında fırkaya takrir verildi. 

    Ağustos 2- Telefon takımından gönderilen telefondu grafiti kırık telefonların Maltape’de masrafı ödenmek şartıyla tamir olabileceğini söyledi. Birinci taburdan gönderilmiş olan grafiti kırık ve vızıltısı kamacının himmetine uğramış olan Eriksonun vızıltısını yeniden ayar ettim ve diğer bir telefonun grafiti tertibatını tatbik ederek başka bir kusuru olmadığını anladım. Mantelli birinci bölükten gelen Eriksonu tamir ettim. Kabzasının vidası gevşemişti. Pilin mayii biraz sızmıştı, tamir esnasında kurudu. 4. bölükten gelen tamir etmiş olduğum Eriksonu gönderdim Çamtepeden burnu direkli kruazör endaht etti. Tarassuda çıktım. (saat 5.20) Hacı Manol çiftliğinden geçen yola üç mermi düştü. Karadan atıldı.” 

    Mehmed Raşid, gençliğin verdiği heyecan ile dayısı Haydar Bey’in oğlu ile asker yazılmışlardı. Tesadüf odur ki kuzeni olan Raşid ile aynı cepheye, yani Çanakkale cephesine sevk edilmişlerdi. Mehmed Raşid Efendi’nin günlüğünde ara ara kuzen Raşid ile cephede görüştükleri hakkında ifadeler yer aldığı gibi, bu görüşmeye dair bir fotoğraf da bulunmakta. 

    Mehmed Raşid Efendi’nin ablası, ilk kadın müzecimiz Seniha Sami Moralı “Meşrutiyet, Dolmabahçe Sarayı ve Ankara’nın İlk Günlerine Dair” başlıklı yazısında bundan bahsederken Mustafa Kemal’in adını ilk kez duyuşundan da söz etmekte: 

    “Kardeşim Raşid ile dayızadem Raşid yirmi yaşlarında idiler. Gençliğin verdiği şevk ve cesaretle topçu yazıldılar. Kardeşim Lausanne Üniversitesinde bir sene okumuştu. Tahsili yarım kaldı. Dayızadem de İsviçre Ziraat Mektebi’nden şehadet- namesini yeni almıştı. İkisi de Çanakkale’ye sevkedildiler, birincisi Arıbumu’na, İkincisi Anafartalar’a.Yaralılar gelmeye başlayınca Galatasaray Lisesi hastahaneye çevrildi. Bizim kurstan yetişen hanımların çoğu orada çalıştılar. 

    Çanakkale muharebesi bitince iki Raşidler İstanbul’da birer vazifeye tayin edildiler. Dört sene Bebek’te kaldık. Çanakkale muharebesinden sonra akşamları toplanır idik. Biraderim sinema gösterirdi. Dayızadem komediler tertib eder, taklidler yapardı. Bir gün dedi ki: ‘Anafarta’da akşamları Mustafa Kemal Bey’in çadırında toplanırdık. Benim maskaralıklarıma gülerdi’. O ismi ilk defa işitmiş oldum”. 

    Günlüğünde Triump ve Majestic zırhlılarının batması ve 29 Mayıs 1915’te Quinn’s Post’ta (Bombasırtı) Türkler tarafından ilk lağımın patlatılması, 8 Ağustos’ta 9. Tümen Komutanı Kannengiesser’in yaralanması dahil olmak üzere, birçok meşhur olay, detayları barındırmasa da kendi şahitliği ile anlatılıyor. 

    Tüm bunların dışında Mehmed Raşid’in günlüğü Çanakkale cephesinin duayen ve vazgeçilmez tartışması “açlık meselesi”ni aralamak adına da bir katkı sağlıyor. Günlüğünde “mükemmel kahvaltı”lardan, sık sık “limonata” içmekten ve “kakao” pişirip içmekten söz etmekte: 

    “Temmuz 13- …Bir müddet sonra kakao pişirmek için aşağı indim ve tekrar tarassuda çıktım… 

    Temmuz 24- Dün akşam 5. bölükten aldığım kalmış bir maaş için defteri imzalamak üzere Kayaltepeye gittim. Emin İzzet bize uğrayıp Kilidbahire gideeğini söyledi. Peynir ve çay ısmarladık. 

    Temmuz 25- Sabahleyin çay pişirdim ve ekmek kızarttım. Dün gelen peynirle mükemmel bir kahvaltı ettik. 

    Ağustos 5- Sabahleyin çizmeleri pençeletmek için 4. bölüğe gittim ve Vehbi Efendi ile bir müddet, oturduktan sonra ikinci tabura gittim.Doktorla eski bir hesabımızı tesviye ettik (Zabitan lokantasından 60 kuruş alacağım vardı). 

    Arif ve Mazkarla da bir müddet oturduktan sonra avdet ettim. Doktorun verdiği ilacı aldıım. Salih bizim çadıra gelmişti. İstanbul’a gideceğimi anlattım. Yemekten sonra biraz yattım, hararetim vardı. Birkaç limonata içtim.” 

    Savaştan sonra Mehmed Raşid Efendi savaştan sonra da çalışmalarına devam etmiş, Mütareke döneminde yurtdışında mühendislik eğitimini tamamlamış, 1924’te makine mühendisi olarak Türkiye’ye dönmüş ve parlak bir mühendis olarak hayatını sürdürmüştü. 

    Mehmed Raşid’in hikayesini ilginç kılan en önemli noktalardan biri, cephede bir alet icad ettiğini iddia etmesi olsa gerek. Kendisi biyografisinde bu konuyla ilgili şu şekilde bahsetmekte: 

    “Seferberlikte ihtiyat zabit namzedi yazıldım ve sahra topçu sınıfına ayrıldım. Çanakkale harbine iştirak ettim. Düşman gemilerinin mesafelerini çabuk tayin etmek için bir nevi cetvel icad ettim ve bu suretle müteaddit harp gemilerine mermi isabet ettirdim.” 

    Mehmed Raşid Bey’in gerek mühendis olması, gerekse de o dönemki topçuluk teknikleri, iddiasının doğru olduğunu gösteriyor. Zira o dönem gemilerin mesafelerinin yatay olarak hesaplanmasında bir sorun olmamaktaydı. Esas sorun dikey ve açısal hesapların yapılmasında idi. Çünkü Müttefiklere göre bu oldukça ilkel yöntemlerle hesaplandığı için, hedefleri tayin etmek, ancak uzun sürebilen matematiksel hesapların sonucunda mümkün olabiliyordu. Elbette Mehmed Raşid Bey’in bu bahsine dek, bu hesapların özellikle Çanakkale cephesinde sadece Almanların katkılarıyla olduğunu bilmekteydik. 

    Mehmed Raşid Efendi’nin 1915 Ağustos’unda Çanakkale cephesinde bulunduğu bölgede en şiddetli çarpışmalar devam ederken, 4 Ağustos’ta İstanbul-Tophane’de bulunan Harbiye’ye teknik ressam olarak tayin edilmesi, muhtemel başarılarının komuta merkezi tarafından bilindiğini göstermekte. 1916 yılı itibariyle Tophane fabrikalarında çalışırken, poligonda atımların yandan tarassutu için bir mesafe aleti icad ettiğini de yine günlüğünden öğreniyoruz. 

    Mehmed Raşid Efendi 1919 yılında, Mütareke sonrasında teğmenliğe terfi ettirilerek ordudan terhis edilir. Mütareke döneminde tekrar Lozan’a geri dönerek mühendislik eğitimini tamamlar ve 1924’te makina mühendisi olarak yine yurda döner. Birçok fabrikada üst düzey yönetici olarak çalışır. Parlak bir mühendis olarak kariyer yapar. Ankara’da öldüğü zaman mezartaşına “Çanakkale Gazilerinden Raşid Moralı” yazılır. 

    Ablası Seniha Sami Moralı’nın kızı Nesrin Moralı ise Mehmed Raşid Efendi’nin günlüğünü böyle bitirmişti. Ben de kendime şunu sormadan edemedim: Neticede Mehmed Raşid, o dönemin hem saray ailesine yakın, hem oldukça zengin hem de kültürlü-eğitimli bir ailesinde dünyaya gelmişken; eğitimini yarım bırakıp cepheye gitmeyi zül görmemiş, en zor şartlarda vatan borcunu yerine getirmişti. Acaba bugün benzer pozisyonda, muktedirlere bu denli yakın olanların çocukları acaba bu erdemi gösterebilir miydi? 

    UZMAN GÖRÜŞÜ 

    Kilitbahir platosu Boğaz’ın kilidiydi 

    Çanakkale muharebeleri sırasında Kilitbahir Platosu hayati önem taşıyordu. Bu platoyu savunmak kıyı savunmasıyla başlıyordu ve düşmanı sahile çıkarmamak, çıkanları da süratle denize dökmek ana savunma prensibiydi. 

    M. ŞAHİN ALDOĞAN 

    Çanakkale Boğazı’nın merkez tahkimatını Kilitbahir Platosu korumaktadır. Türk savunmasının en kuvvetli hatları, İtalyan Savaşı’ndan itibaren, bu plato üzerinde yer almıştır, Çanakkale muharebelerinden önce de kuvvetli savunma hatları oluşturulmuştur. Boğaz tabyalarını korumak için 20 km tutan bir dış savunma hattı ve ona paralel, ikinci bir iç savunma hattı oluşturulmuştur. Esas korunacak cephe Saros körfezine bakan hatlardır. Şöyle ki; Kakma Dağı – Boyun noktası – Eğerli Tepe – Kayalı tepe – Oğuztepe – Beylik tepe hattı silsilesinden oluşur. Kilitbahir bölgesinin düşman eline geçmesi, Boğaz savunmasının sona ermesi, çökmesi demektir. 

    Yarımada’da Kumtepe ve güneyi, çıkarmalara en elverişli kıyılar olup, platoya da en yakın olan mıntıkadır. Çıkarmalara karşı genelde, Boğaz merkez tabyalarına en kestirme şekilde ulaşmak için Kumtepe sahilinden başka – kuzeyindeki, güneyindeki sahiller de önemli olup; Ece limanı ile Seddülbahir arasında bu hedefe ulaştıracak çıkarma koyları yer almaktadır. Düşman Kayaltepe hattına ulaşırsa, Batı’ya karşı savunma pek zorlaşır. Dolayısıyla “Boğaz’ın kilidi” olan bu platoyu savunmak, bahsi geçen kıyılarda yapılan savunmayla başlar ve düşmanı sahile çıkarmamak, çıkanları da süratle denize dökmek ana savunma prensiplerinden olmaktadır. 

    (Faydalanılan kaynaklar: Erkan-ı Harbiye Mektebi 1919-1920 konferanslarından Yb. Bursalı Mehmet Nihat Bey’in, “Güney Grubu Muharabeleri” konferansı / Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi- V. Cilt: Çanakkale Cephesi Harekâtı) 

  • Trafik gecikme bahanesi değilken

    Trafik gecikme bahanesi değilken

    Kızıltoprak Depo durağındayız. Yüzümüz Kadıköy’e, sırtımız Bostancı’ya dönük, Fenerbahçe yol ayrımına arkamızı vermiş, mevkinin yakın geçmişine bakıyoruz. 60’ların sonları, 70’lerin başları olmalı. Trafiğin o yıllarda çift yönlü olduğunu, belediye otobüsünün Bağdat Caddesi’ne -bugünkü akışa göre- ters yönden girmeye hazırlanışından anlıyoruz. İki genç kadın karşıdan karşıya geçiyor, cadde sakin, rahatlar. Geçen otomobiller aralarında uzun saniyeler bırakıyorlar. Bir Chevrolet İmpala dolmuş ‘dur-kalk’lara maruz kalmadan kuğu gibi süzülüp uzaklaşıyor. Ortada trafik polisi noktası, boş. Yaşları 60’lara yaklaşanların gözleri arayacaktır. Cadde’nin, Fenerbahçe’nin, Moda’nın ehliyetsiz genç sürücülerinin yüreğine korku salan Kadıköy’ün fiyakalı komiseri Erkan nerede? Havalı motorsikletine atlayıp patırtılar çıkartarak uzaklaşmış olmalı, kimbilir nereye? 

  • Evrensel sanatın ulusal temsilcisi

    Evrensel sanatın ulusal temsilcisi

    Cumhuriyet döneminin seçkin bestecisi, müzik bilimcisi ve eğitmeni Adnan Saygun, özellikle Yunus Emre Oratoryosu ile bilinir. Bu eser sadece müzikal anlamda değil, politik anlamda da Türkiye lehine büyük bir avantaj sağlamıştı. 1950’lerde Kıbrıs meselesi sırasında icra edildiği BM merkezinde büyük bir beğeni yaratmış, genel kuruldan Türkiye lehine karar çıkmasını etkilemişti. Saygun’un kısa ve unutulmaz hikayesi, büyük mirası… 

    Cumhuriyet henüz birinci yaşını doldurmamışken, Gazi Mustafa Kemal başkent Ankara’da yeni devletin çağdaşlaşmasına önderlik edecek genç kuşakları yetiştirmek üzere biri hukuk, diğeri eğitim alanında iki “Mektep” açılmasına önderlik etmişti. Bu iki öncelikli eğitim kurumu, Meclis binasına çok yakın bir yerdeki Hukuk Mektebi ve Cebeci semtinde Musiki Muallim Mektebi’ydi. 

    Yılların “Musika-i Hümayun”u da İstanbul’dan Ankara’ya getirilmiş, “Riyaseti Cumhur Musiki Heyeti” olarak göreve başlatılmıştı. 1935’e gelindiğinde müzik öğretmeni yetiştirme işi Gazi Eğitim Enstitüsü’nün uzmanlığına bırakılmış ve alnında MMM damgası bulunan tarihî binadaki eğitim, Paul Hindemith ve Carl Ebert gibi dünya çapında otoritelerin tavsiye ve programlarıyla modern bir konservatuvara dönüştürülmüştü. 

    En sevdiği portre Ozan Sağdıç’ın çektiği bu kare, dünya çapındaki Türk besteci Adnan Saygun’un en sevdiği portresiydi. 

    Aradan yıllar geçmiş… İşte 1977 yılındayız. Cebeci’deki ilk konservatuvarın gösteri salonunda, yine Atatürk zamanında sanatlarını geliştirmek üzere bursla Avrupa’ya gönderilmiş ve döner dönmez bu eğitim ocağına hoca olarak atanmış ünlü bestecimiz Adnan Saygun’un 70. doğum günü kutlanıyor. Çok sayıda müzisyen ve sanat dostu izleyiciler yanında, protokol gereği ön sırada daha önce büyükelçilik ve bakanlık yapmış olan ve o anda cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği makamında bulunan Haluk Bayülken, Milli Savunma Bakanı Hasan Esat Işık ve kısa bir süre sonra Kültür Bakanı olması beklenen Ahmet Taner Kışlalı gibi önemli kişiler de var. Deneyimli diplomat Haluk Bayülken birden sahneye fırlıyor ve büyük bir heyecanla bizzat tanık olduğumuz bir konuşma yapıyor: 

    “Biliyor musunuz, 1950’lerde Birleşmiş Milletler’deki Kıbrıs müzakerelerinin lehimize bir kararla sonuçlanmasını, yani o zaman için Kıbrıs’ta Türk varlığını kabul eden davadan bir zaferle çıkmışsak bu zaferi biz Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’na borçluyuz. Ben o zamanlar BM nezdindeki Türk delegasyonunda başkatiptim. Diğer delegasyonların tutumları gösteriyordu ki, ibre sonunda Enosis’in gerçekleşeceği biçimde Yunanlıların tezinden yana kaymaktaydı. Üstelik o sıralarda, ustaca planlanmış bir biçimde Yunan Kral ve Kraliçesi ABD’yi ve Birleşmiş Milletler’i ziyaret ettiler. Görkemli kıyafeti içinde, uzun boylu ve yakışıklı bir kral ile güzel bir kraliçe bu delegasyonlar üzerinde büyük sempati uyandırmışlardı. 

    70. yıl kutlaması Türkiye’nin ilk devlet sanatçısı olan Adnan Saygun, 70. yıl kutlaması sırasında eşi Nilüfer Hanım ile birlikte. 

    Ancak, Allah’ın hikmeti diyelim, şans bize bir başka yönden yardımcı oldu. Saygun’un oratoryosu, zamanın en ünlülerinden biri olan ve Amerika’da popülaritesi en yüksek orkestra şefi Stokowsky’nin dikkatini çekmişti. Bu eser onun yönetiminde kusursuz bir organizasyonla Birleşmiş Milletler’de icra edildi. Daha önce koridorlarda olsun, fuayede ya da salonda olalım, diğer delegasyonların üyeleri bizimle adeta gözgöze gelmek istemez gibi bir davranış içindeydiler. Hatta bariz bir şekilde sırtlarını dönerlerdi. O geceden itibaren bizim delegasyona karşı tavırları inanılmaz bir biçimde değişiverdi. Kıyısından köşesinden çekine çekine geçtiğimiz koridorlarda bütün delegasyonların üyeleri saygıyla kenarlara çekilip güler yüzle bize yol açmaları bir yana, iltifatlara boğulur olduk. Bu hava içinde Genel Kuruldan çıkan karar da bizim tezimizi destekler biçimde olmuştu”. 

    Ve Haluk Bayülken sözünü şöyle tamamladı: “Bu bir zaferse eğer, politikanın değil sanatın zaferiydi. Politikacılar ve diplomatlar uluslararası saygıya layık gerçek sanatı hiç gözardı etmemelidirler”. 

    Yunus Emre Oratoryosu’nun BM Genel Merkezi’nde icrası konusunda bizzat Saygun’un anlattıklarına da bir kulak verelim. Bestecimizin kayda geçirdiğine göre, Elisabeth Sprague Coolidge Vakfı, Washington’daki Kongre Kütüphanesi için dünyadaki kompozitörlerin orijinal eserlerini toplamaktadır. Vakıf 1958’de Saygun’a bir oda müziği siparişi vermiş. Bestecimiz yaylı sazlar için ikinci kuartetini onlar adına bestelemiş ve teslim etmiş. 

    Seçkin bestecinin onur gecesi Eserleri dünyanın en seçkin orkestraları tarafından yorumlanan Adnan Saygun, yine 70. yıl kutlaması sırasında eşi ve konservatuar müdürü Erçivan Saydam ile birlikte. 

    Saygun ABD’ye davet edildiğinde, kendi eserinin de bulunduğu o bölümü ziyaret etmek istemiş. Bu arada yalnız ABD’nin değil, dünyanın en büyük orkestra şeflerinden biri olan Stokowsky ile de görüşmek isteğinde bulunmuş. Bu arada kendisine yardımcı olmaya çalışan Büyükelçi Seyfullah Esin, BM’nin kuruluş günü olan 25 Kasım’da büyük bir konser düzenleneceğini öğrenmiş. Hemen, içeriği bakımından evrensel sevgi temasını işleyen Yunus Emre Oratoryosu’nu salık vermiş; “bestecisi de tesadüfen şu günlerde buradadır” demiş ve durum hemen Stokowsky’ye iletilmiş. 

    Stokowsky-Saygun görüşmesi çok dostane geçer. Bu arada bir başka ünlü orkestra şefi olan Toscanini kısa bir süre önce ölmüş ve onun orkestrası şefsiz kalmıştır. Stokowsky Saygun’a “Onun orkestrasını alabiliriz, koroyu da ayarlayabilirim. Solistleri de sana öneririm, hangisini istersen kendin seç. Bu konseri kesin olarak yapacağız” der. 

    İki müzik devi Dünyanın en büyük şeflerinden Stokowsky, BM kuruluş gününde Saygun’un bestelediği Yunus Emre Oratoryosu’nu yönetmiş ve ücret almamıştı. İki müzik üstadı, o gece bir de hatıra fotoğrafı çektirmişti. 

    Çalışmalar yoğun bir şekilde ilerlerken BM daimi delegemiz Seyfullah Esin kaygı içindedir. Dünyanın en ünlü şefinin kaşesinin çok yüksek olduğu biliniyor. İsteyeceği ücret ve diğer masraflar hükümet tarafından karşılanamazsa ya da karşılanmak istenmezse büyükelçi ne diyecek? Bürokrat içgüdüsüyle Adnan Bey’den Stokowski’den bu hususun açıkça sorulup anlaşılmasını ister. Adnan Bey konuyu iletince ünlü şef “aşkolsun” dercesine sitemkâr bir ses tonuyla “ben bu eseri 1950’den beri yönetmek istiyordum, paranın lafı mı olur” yanıtını verir. 

    O sırada Yunanlılar, genel kurulda Türkler aleyhinde tezviratta bulunarak, onların uygarlığa hiçbir katkılarının bulunmadığını söyleyip dururlar. Fatin Rüştü Zorlu ve Selim Sarper neredeyse çaresiz bir şekilde oradan oraya koşturmakta… Yunan Kral ve kraliçesi Başkan Eisenhower tarafından Beyaz Saray’da ağırlanmakta. Bu atmosfer içinde sözkonusu konser olağanüstü bir mükemmellikte icra edilir ve çok beğenilir. Öyle ki ertesi gün bazı diplomatların Yunus’un kimi melodilerini mırıldandıklarına bile tanık olunur. 

    Adnan Saygun’un başarısının sırrı neydi? Onun anahtarını belki Atatürk’ün bir TBMM açılış söylevinde söylediği sözlerde bulabiliriz: “Bir ulusun yeniliğe açık olmasının, bu konuda ne kadar yetkin olduğunun ölçüsü müzikteki değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Ulusal ince duyguları ve düşünceleri toplamak, onları bir an önce müziğin genel kurallarına ve gelmiş olduğu son aşamaya göre işlemek gerekir. Ancak bu yoldan Türk müziği yükselebilir. Evrensel müzik içinde yerini alabilir”. 

    Bundan daha doğru ve güzel bir yönlendiriş olabilir miydi? İşte Adnan Saygun da ulusal duygu ve düşünceleri kendisinde derleyip toparlamış Yunus Emre’nin sözlerinin yanında, o vadideki ilâhileri, deyiş ve semah gibi tasavvuf müziklerinden örnekleri önüne koymuş; onlardaki ezgileri orkestra sazlarının çalabileceği bir armoniyle kompoze etmişti. Hem yerel ve özgün hem de evrensel müziğin kurallarına göre yaratılmış tınılarla çağdaş bir eser… Tıpkı Atatürk’ün işaret ettiği yönde bir çaba. 

    Yunus Emre Oratoryosu Adnan Saygun, icra edilen bir Yunus Emre Oratoryosu’nun sonunda, sanatçılar ile dinleyiciler tarafından alkışlanıyor (üstte) ve orkestra şefi tarafından kutlanıyor. Ankara CSO salonu. 

    Evrensel müzik sanatının Saygun adıyla saygınlık kazanması, aklımıza onun meslektaşı Arif Melikov’un sözlerini getiriyor. Sovyetler Birliği zamanında yetişmiş, “halk sanatçısı” ünvanıyla ödüllendirilmiş, bağımsız Azerbaycan kurulduğunda Bakü Müzik Akademisinde görev almıştı Melikov. İlk ününü de Nâzım Hikmet’in Ferhat ile Şirin konulu librettosu üzerine bestelediği “Muhabbet Efsanesi” (Bir Aşk Masalı) adlı bale müziğiyle yapmıştı. Arif Melikov’un sözlerine, onunla Azerbaycan televizyonunda yapılan bir röportajda tanık olmuştuk. Kısacık ama çerçevelenip duvara asılacak nitelikte özlü bir sözdü. “Sanatkârı hürmet gören milletlerin itibarı yükselir” demişti Melikov. Nasıl Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün çok ayrı bir değer verdiği Saygun gibi, Melikov da Haydar Aliyev’in takdirlerine mazhar olmuştu. Onun jübilesinde aşağı yukarı şöyle konuşmuştu: “Arif benim kırk yıllık yoldaşımdır. Bilirsiniz bu sanatkârlar biraz tuhaf olurlar. Ben bunlara hürmet eylerim. Birisiyle konuşurken filânca senin için ne yahşi sözler ediyir derim. Onlar da birbirlerine eyi gözle bahırlar”. 

    Yunus Emre Oratoryosu, Adnan Saygun’un kafasında yıllarca süren bir evrilme ile oluşmuştur. Genç yaşlarda başlayan, derin ve ısrarlı Yunus ilgisi hep devam etmiştir. Yunus Emre’nin bizim en büyük düşünürümüz ve şairimiz kanısındadır. “Mistik Yunus Emre denilse de, o insani problemleri ortaya koymuş, onların üzerine eğilmiş ve o yolda şiirler yazmış büyük bir insan, bir şair, bir filozoftur” der. 

    Bu arada o şiirlerden bazılarını parça parça bestelenmişse de, beğenmemiş, yırtıp atmıştır. Sonunda 1940’lı yılların başında aşağı yukarı bir sonuca varır. Oratoryo, “Ararsan mevlâyı kendinde ara” tümcesinde özetlendiği gibi, tecelli felsefesine dayanan tasavvuf çerçevesine oturtulacaktır. Bunun ilk evresi çileli bir arayıştır. Bu arayış bir noktaya varır, bir anahtara. O anahtarsa sevgidir: “Aşk gelecek cümle eksikler biter”. Son menzil ise vahdettir: “Allah sana sundum elim”. 

    Saygun’un yolu tıpkı oratoryosunda olduğu gibi çileli bir yoldur. Ancak müzisyenlerin anlayacakları teknik ayrıntılara girmeden, ayrıca bir takım yabancı isimlere takılmadan öyküyü kendi halinde sürdürecek olursak, şöyle bir ön bilgiyle yetinelim: Ahmet Adnan Saygun 1907 İzmir doğumludur. Genç yaşlarda Fransızca ve piyano çalmasını öğrenmiştir. İlk hocaları daha çok makamsal Türk müziğinin üstatlarıdır. Ama araştırıcı karakteri onu Batı müziğine de yöneltmekten geri durmamıştır. Diyebiliriz ki, daha çok kendi gayretiyle besteler yapabilecek bir seviyeye kadar kendisini yetiştirebilmiştir. O yıllarda devlet sınavlar açarak yetenekli gençleri Avrupa’ya gönderiyordu. Saygun 1928 yılında bu sınavı kazanır ve hazır Fransızcası olduğu için Paris’i tercih eder. Orada zamanın en iyi hocalarıyla çalışır. 1932’de yurda döndüğünde Musiki Muallim Mektebi’ne öğretmen olarak atanır. 

    Ancak ondan sonra peşpeşe talihsizlikler peşini bırakmaz. Önce çeşitli engelleme çabaları, -sonra bir kulak ameliyatı dolayısıyla İstanbul’da geçecek uzunca bir süre. Ankara’ya dönüşünde, Türk sanatçılar ve Alman uzmanlar arsındaki tatsız kıskançlıklar ve çekememezlikler yüzünden görevinden ayrı kalma sürprizleri, vesaire… Neyse ki çileli bir yaşam sonunda verilen birçok eser, nihayet gurur verici bir şekilde taçlandırılmak… 

    Öykümüzün sonuna bir de şu bilgiyi eklemiş olalım: 1972 Münih Olimpiyatlarının Beethoven’in 9. Senfonisi’nin o ünlü final bölümü ile açıldığını anımsayabilenler çıkabilir. Ama bir başka olimpiyatın Türk bestecisi Adnan Saygun’un müziği ile açıldığını kaç kişi biliyor? Biz söyleyelim: 1980 ABD Placide Lake Kış Olimpiyatları, onun yine Yunus Emre ezgileriyle açılmıştır. Orada hiç bir Türk sporcusu yoktu ama bir Türk müziği vardı. Bunlar bir ulus için gurur verici olaylardır. 

  • Işık dolu, geniş ufuklu yenilik peşinde bir usta

    Işık dolu, geniş ufuklu yenilik peşinde bir usta

    Türk tiyatro tarihinde birçok ‘ilk’i gerçekleştiren Engin Cezzar cesur ve yenilikçiydi; 1959’da henüz 24 yaşında Hamlet’i oynadığında, dünyada bu rolü üstlenen en genç oyuncu olarak literatüre geçmişti. Türk tiyatrosu ve seyircileri, usta oyuncusunu 28 Ocak’ta kaybetti. 

    GÖKHAN AKÇURA

    Engin Cezzar’ın gözlerine bakarsanız güçlü bir ışık görürsünüz. İleriye bakan, yenilik arayan, cesur gözlerdir bunlar. Sakıncasız, protokolsüz, samimi bir insanla karşı karşıya olduğunuzu hemen anlarsınız. İyi bir oyuncu, iyi bir yönetmen, hepsinden önce iyi bir insandır Engin… 

    Engin Cezzar, Actors’ Studio’dan İstanbul’a döndüğünde işe Hamlet’i oynayarak başlar. Yıl 1959’dur. Sanki, daha ilk adımda ne denli farklı olduğunu görmemiz için üstlenmiştir bu rolü. 24 yaşında bir Hamlet! O güne kadar ancak tecrübeli ve bu nedenle yaşlı aktörlerin üstlendiği bir rolü, gencecik omuzlarında başarıyla taşımıştır. Muhsin Ertuğrul onun farkını gözlerimizin içine sokmak istercesine sarıya boyatmıştır saçlarını… 

    Engin Cezzar’ın kişisel tarihi, bu noktadan sonra hayat ve sahne arkadaşı Gülriz Sururi ile birlikte yazılır. İlk bakışta aşk, ortak bir tiyatro topluluğu ile yan ürününü verir. Gülriz’in de yazdığı gibi ufuk noktasını Engin belirlemektedir. Sakin bir denizde gitmeye yanaşmayan, zor dönemeçleri arayan bir kaptan gibi yönetir gemiyi Engin. Tiyatro tarihimizde birçok “ilk”i gerçekleştirirler birlikte. 

    Engin Cezzar Hamlet rolünde, İstanbul Şehir Tiyatrosu, 1959. 

    Erskine Caldwell’in Tütün Yolu, Andreyev’in Aklın Oyunu, John Herbert’in Düşenin Dostu ve ünlü Hair müzikali gibi birçok oyunun Türkiye sahnelerinde ilk kez oynanmasını sağlarlar. Daha da önemlisi yeni Türk yazarlarını arar, bulur ve oyunlarını sahneye çıkarırlar. Güngör Dilmen’den Canlı Maymun Lokantası, Kurban, İttihat ve Terakki, Midasın Altınları; Yaşar Kemal’den Teneke; Refik Erduran’dan Direklerarası, Kelepçe; Aydın Engin’den Aykırı, Bilgesu Erenus’dan Halide ve Haldun Taner’den Keşanlı Ali, Zilli Zarife, Yalan Dünya gibi… 35 yıl aradan sonra ilk Nâzım Hikmet oyununu, Ferhat ile Şirin’i sahnelemeleri de cabası… 

    Engin Cezzar, 2005

    Engin Cezzar’ı ilk kez İzmir Fuarı’nda Hair müzikalinde seyrettim. Yıllar sonra İstanbul’da tanıştık. O günden bu yana yakın bir ilişkimiz oldu. Çeşitli projelerinde yazarlık, araştırmacılık, dramaturgluk yaptım. Kırkıncı sanat yıldönümünde bir Engin Cezzar Kitabı hazırladım. Onun bende yarattığı en önemli izlenim samimi ve gerçek bir insan olmasıydı. Bir Dostoyevki uyarlaması üstüne uzun uzun konuşup, ardından kolkola eğlenmeye gidebileceğiniz bir insan… Ufkunu hep geniş tutmayı severdi. Sınırlardan hoşlanmazdı. Anı yaşamayı severdi, geçmişi değil geleceği merak ederdi. Bu nedenle yeniliklere hep açık, gençlere inanan bir tiyatrocu oldu. 

    Engin’in ufuk çizgisini anlamak için onun James Baldwin’le ilişkisinin tarihini gözden geçirmek yeter. Daha Actors’ Studio yıllarında tanışmıştı Baldwin’le. Beyaz insanlara güvenini yitirmiş bu aykırı ve siyahi yazarla arkadaş, hatta kan kardeşi oldu. Şöyle anlatır Engin Cezzar: “Jimmy itilip kakılmış, bir beyazla gerçekten dost olunabileceğine dair inancı kalmamış, karşısındakine güvensiz yaklaşan biriydi. Dostluğu tanımlayamıyordu. Bir gün içimden geldi ve şöyle dedim: ‘Yeni dost edinmek zor iş. Tam oldu zannedersin, olmayıverir. Sana bir teklifim var. Arkadaş nedir bilmiyor olabilirsin belki ama kardeş nedir biliyorsun. Bir sürü kardeşin var. Gel, biz de kan kardeşi olalım. Sen Afrikalısın. Ne kadar ciddi olduğumu anlayabilirsin. Kardeş olalım da bugün nasıl birlikte hareket ediyorsak, hayat boyu birbirimize destek olalım’. ‘Peki’ dedi. Kestim kollarımızı, sürttük birbirimize. Kardeş oluverdik”. 

    Engin Cezzar Düşenin Dostu oyununda, 1970. 

    Engin, James Baldwin’in Giovanni’nin Odası romanını oyunlaştırmasına yardım etti, Giovanni rolünü üstlendi. Baldwin’in yaşamının sonuna kadar sürecek olan arkadaşlıkları böyle başladı. James Baldwin bir iki gün geç de olsa Engin ile Gülriz’in evlenme törenlerine yetişti. Kendini yalnız hissettiği her dönem soluğu Türkiye’de aldı. Ne Zaman Gitti Tren adlı romanının büyük bölümünü burada yazdı. Gülriz Sururi- Engin Cezzar Tiyatrosu’nun sahnelediği Düşenin Dostu adlı oyunu yönetti. Yanyana gelmedikleri zamanlarda mektuplarla sürdürdüler arkadaşlıklarını… Bu ilişki anlayış, cesaret, sabır ve samimiyet üstüne kuruluydu. Engin’i tanımak için bir anahtardır James Baldwin’le arkadaşlığı… 

    En son Maksim Gorki’nin Ayak Takımı Arasında oyununda seyretmiştim Engin’i. Ona çok yakışan bir rolde. Aklımda hâlâ oradaki görünümü var. Her zamanki gibi deli, ışık dolu, cesur bakan gözleri duruyor belleğimde. Engin Cezzar tiyatro tarihimizde hep yeni kalmasını bilmiş bir isim olarak yerini her zaman koruyacak. 

    Gülriz Sururi ile birlikte, 2005. 

    YAZARIN NOTU: 

    Onu daha yakından tanımak için benim hazırladığım Engin Cezzar Kitabı’nı (YKY, 1995), İzzeddin Çalışlar’ın kaleme aldığı Engin Cezzar’ı Takdimimdir’i (K Kitap, 2. Baskı 2017 ve James Baldwin-Engin Cezzar imzalı Dost Mektupları’nı (YKY, 2007) okuyabilirsiniz.