Etiket: sayı: 34

  • Uzaktaki savaş, yakındaki Kore

    Uzaktaki savaş, yakındaki Kore

    Türk askeri Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki ilk sıcak muharebeye 1950 sonlarında Kore’de katıldı. NATO üyeliği ve siyasi hesaplar çerçevesinde savaşa yollanan Türk Tugayları, üç yıl boyunca çok zor koşullarda görev yaptı, büyük fedakarlıklar gösterdi. Unutulan bir savaşın insani-askerî hatıraları ve hafızamızdan silinmeyecek fotoğrafların hikayeleri…

    Asya kıtasının doğusun­da, Çin’in kuzeydoğu­sunda, Mançurya’dan Japonya’ya doğru uzayan bir yarımada üzerinde bulunan Kore, 220 km’lik yüzölçümü ile Türkiye’nin dörtte biri büyüklüğünde bir ülke.

    Kore, tarihi boyunca ba­ğımsızlığını muhafaza etmek­te zorluk çekmiş. Bilhassa ilk çağlardan itibaren devasa kom­şusu Çin’in boyunduruğundan neredeyse hiç kurtulamamış. Çin nüfuzuna 16. yüzyıldan itibaren Japon tehdidi eklen­miş. Japonya açısından Asya anakarasına geçiş için bir at­lama taşı, hareket üssü olarak görüldüğünden, sürekli olarak elde bulundurulmak istenmiş. 19. yüzyıldan itibaren Asya’da yayılan Rusya’nın Mançurya’ya girmesiyle, Kore için korkula­cak üçüncü büyük komşu da sı­nırlarında belirmiş oldu.

    Japonya, 19. yüzyıl sonla­rında Kore üzerinde hakimiyet mücadelesinde Çin’i bertaraf ettikten sonra 1905’te Rusya’yı da mağlup ederek bu ülkeye hakim olmuştu; 1910’da Kore’yi ilhak ederek bir eyaleti olarak yönetmeye başladı. 1945’te Ja­ponya’nın 2. Dünya Savaşı’nda mağlup edilmesine kadar Kore, Japon işgalinde kaldı.

    ATKORE10
    Veda için… Kore’ye ilk gidecek askerler 1950 sonbaharında İzmir’de… Askerlerden birinin eşi, çocuğuyla birlikte son bir veda için koşuyor

    Japonya’nın Kore’den atıl­masıyla bağımsızlığa kavuşa­caklarını uman Korelilerin bu ümitleri çabucak söndü. Zira kuzeyden ilerleyen Rusya ile güneyden ilerleyen Amerikan kuvvetleri, 38. Paralel’i kendi­lerine sınır tayin ederek ülke­yi iki nüfuz sahasına ayırdılar. Bağımsızlıktan yana talihi kötü giden Kore, bu defa bölünme­nin eşiğine gelmişti.

    65
    Kunuri yolunda yalnız başına Türk birlikleri Kunuri yolunda. Sarp dağ yollarından geçerek ilerleyen askerler, Kasım 1950 sonunda saldırıya geçen üstün Çinli birlikleri karşısında yalnız kalacaktı.
    4565499631_ffae3606cf_b
    1. Tugay’dan ağır yaralı bir Türk askeri, Amerikan askerlerinin yardımıyla cepheden helikopterle tahliye ediliyor.

    1945’den 1947’ye kadar sü­ren çözümsüzlük Birleşmiş Milletler’e intikal etti. 31 Mart 1948’de tüm Kore’yi kapsa­yan bir genel seçimin yapıl­ması, tek bir Kore devletinin kurulması Amerikan ve Sovyet askerlerinin ülkeyi terketme­si kararlaştırıldı. Buna rağ­men Ruslar kararı uygulamadı ve Birleşmiş Milletler sade­ce Güney Kore’de seçimi yap­tırabildi; 17 Temmuz 1948’de Seul’de Kore Cumhuriyeti ilân edildi. Onun arkasından 9 Ey­lül 1948’de de kuzeyde Kore Demokratik Halk Cumhuriye­ti kuruldu. Böylece Kuzey Ko­re’nin Sovyet blokuna, Güney Kore’nin de Batı blokuna katıl­masıyla yaşanan bu ayrışma, gelecekteki acıların ve felaket­lerin başlangıcı oldu.

    ABD ve Sovyetler görünüş­te Kore’den çekildiler; ancak fiilen Kore’den ellerini çekme­diler. Nitekim önce ABD ile Güney Kore arasında 31 Aralık 1948’de bir askerî yardım ve güvenlik antlaşması imzalan­dı. İki buçuk ay sonra Sovyetler ile Kuzey Kore arasında 10 yıl­lık bir yardım antlaşması im­zalandı. Bu gelişmelerle artık saflar iyice ayrılmış, Kore halkı yabancı güçlerine etkisiyle bi­raraya gelemeyecek hale geti­rilmişti.

    Ne var ki Kore üzerinde hak iddia eden ülkeler, Korelileri kendi halinde bırakmadı. Ku­zeydeki Komünist Kore Hükü­meti, Çin ve Rusya’nın desteği altında güçlü bir ordu kurduk­tan sonra 25 Haziran 1950’de 38. Paralel’i geçerek Güney Kore’ye saldırdı. Ordusu zayıf olan Güney Kore fazla direne­medi ve başkent Seul 29 Hazi­ran 1950’de işgal edildi.

    BM Güvenlik Konseyi 25 Haziran’da acilen toplanarak savaşın durdurulmasını, Kuzey Kore ordusunun geri çekilme­sini istedi ama dinleyen olma­dı. ABD aralarındaki antlaşma­ya binaen Güney Kore’ye Ja­ponya’da bulunan askerleriyle yardım gönderdi. BM teşkilatı da bütün üye devletlere tecavü­ze uğrayan Güney Kore’ye yar­dım çağrısı yaptı. 56 devletten, Türkiye dahil 53’ü bu çağrıya olumlu karşılık verdi.

    Zayıf ve düzensiz Güney Kore ordusunu kısa bir zaman­da ezen Kuzey Kore ordusu, iki hafta içinde Seul’ün 200 km güneyinde Pusan bölgesine kadar ilerledi. Amerikalıların bölgeye intikal etmesiyle Ku­zey Kore ilerlemesi durdurul­du ve Pusan’da dar bir alanda tutulan köprübaşı, dışarıdan gelecek kuvvetler için hareket üssü oldu.

    Amerikalı General Mc Art­hur’un başkumandanlığı altın­da hareket eden BM kuvvetle­rinin 15 Eylül’de Seul yakın­larına yaptıkları çıkarma ile Pusan köprübaşından başlatı­lan karşı taarruz başarılı oldu, Kuzey Kore birlikleri geri atıldı ve 28 Eylül 1950’de Seul geri alındı.

    Çekilen kuzeylilerin pe­şinden 38. Paralel’i geçen BM kuvvetleri, Kuzey Kore’nin baş­kenti Pyong-yang’ı ele geçirdi. General Mc Arthur Kore’de­ki komünist kuvvetleri tama­men ezerek meseleyi kati ola­rak çözmek amacıyla 24 Kasım 1950’de genel taarruza karar verdi. Ancak hesap etmediği bir durumla karşılaştı. Kuzey Kore ordusunun ezilmesine se­yirci kalmayan Komünist Çin Hükümeti, Mançurya’da tatbi­kat halinde olan ordusunu 26 Kasım’da gizlice Kore toprak­larına sokarak taarruza geçir­di. Komünist Çin ordusu kısa bir süre içinde BM kuvvetleri­ni mağlup ederek geri çekil­mek zorunda bıraktı. Türk Tu­gayı’nın da içinde bulunduğu bu kuvvetler, Kuzey Kore’nin kuzeyinden güneye doğru, ağır zayiat vererek çekilmek zorun­da kaldı.

    20
    Gözetleme mevkiinde Türk askerleri BM askerlerinin Seul yakınlarına yaptıkları çıkarma ile Pusan’da tutulan köprübaşı, dışarıdan gelecek kuvvetler için hareket üssü oldu. Gözetleme mevkiinde Türk askerleri.

    Aralık ayı boyunca sürek­li gerileyen BM kuvvetleri, hem üstün sayıda kuvvetler­le taarruz eden hem de gerilla taktiklerini başarıyla uygula­yan Çinliler ve Kuzey Koreliler önünde direnemedi; 1951 yılı Ocak ayı başında Seul’ü de tah­liye ederek Han Nehri güneyi­ne çekildi.

    BM ordusunda karamsar­lık ve ümitsizlik başgöstermiş­ti. Hatta Kore’yi boşaltmak için tahliye planları hazırlanmak­taydı. Bu sırada içinde Türk tugayının da olduğu kuvvetle­rin 24-27 Ocak 1951 günlerin­de Çinlilere karşı elde ettikle­ri başarılar, Amerikan 8. Ordu Komutanlığında tahliyeden vazgeçip genel taarruz fikri uyandırdı.

    1951 Şubat ayı başında ile­ri harekete başlayan BM kuv­vetleri, Mart ayı başında Han Nehrini geçerek Seul üzerine ilerledi. 14 Mart 1951’de Seul, BM kuvvetleri tarafından ikin­ci kez geri alındı.

    Kuzey Kore ve Çin ordusu­nun Seul’ü ele geçirmek teşeb­büsünün akim kalması ve BM kuvvetlerinin de ilerleyememe­si üzerine, her iki ordu da 38. Paralel civarında mevzilendi. BM kuvvetleri sayıca çok üs­tün düşman karşısında Kuzey Kore’yi kurtarabilecek kudrette değildi. Öte yandan Komünist Çin ve Kuzey Kore ordusu da üstün ateş gücü ve hava üstün­lüğüne sahip BM kuvvetlerince müdafaa edilen Güney Kore’yi ele geçiremeyeceğini anlamıştı.

    20170523_161852
    Gerillalara karşı mücadele BM kuvvetleri, gerilla taktiklerini başarıyla uygulayan ve sayıca üstün Çinliler ve Kuzey Koreliler karşısında oldukça zorlanmıştı. Türk birlikleri gerek cephe hattında gerekse cephe gerisine sızan gerillalarla mücadele etmişti (üstte ve altta).

    8. Ordu Komutanı General Ridgway 30 Haziran 1951’de Kuzeylileri ateşkes görüşme­lerine davet etti. Davet kabul edildi fakat az zaman sonra gö­rüşmeler kesildi. Oldukça ağır işleyen görüşmelerden bir so­nuç alınamıyordu. Bir ara kesi­len görüşmeler tekrar canlan­dı, kesintili olarak 159 oturum halinde iki yıldan fazla sürdü. Bu sırada sıcak savaş da devam ediyordu. Nihayet 27 Temmuz 1953’de Panmunjon’da ateşkes anlaşması imzalandı. İki taraf ordularının aynı tarihteki te­mas hattı ateşkes hattı sayıldı ve burası iki ülke arasındaki sı­nıra esas teşkil etti.

    Kore’de Türk askeri

    25 Haziran 1950’de Kuzey Kore ordusunun güneye teca­vüzü üzerine, BM Güvenlik Konseyi üye devletlere Güney Kore’ye askerî yardım çağrısı yapmıştı. 29 Haziran 1950’de Türkiye, “üye sıfatıyla üzerine düşen taahhütleri yerine getir­meye hazır olduğunu” bildirdi ve ABD’den sonra Güney Ko­re’ye yardıma olumlu karşılık veren ikinci devlet oldu.

    50

    Türk Hükümeti’nin Kore’ye asker göndermekteki isteklili­ğinin altında, NATO’ya girmek için bunu bir vesile olarak gör­me eğiliminin etkisi büyüktür. Zira 2. Dünya Savaşı akabinde SSCB’nin düşmanca tutumu ve toprak talebi karşısında NATO şemsiyesi altına girmek isteyen Türkiye, BM gücüne asker he­men göndererek bu fırsatı de­ğerlendirmek istemiştir. Nite­kim Türkiye, Kore’de muhare­beler devam ederken, 1952’de NATO’ya kabul edildi.

    Türkiye asker gönderme ta­ahhüdünü verdikten sonra, 25 Temmuz 1950’de Ankara’da üç piyade ve bir topçu taburundan oluşan 4500 mevcutlu bir tuga­yın hazırlığına başlandı. Nihai olarak gönderilecek tugay; 259 subay, 18 askerî memur, 4 si­vil memur, 395 astsubay, 4414 er olmak üzere 5090 mevcutlu olacaktı.

    Türk Tugayının komutanlı­ğına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı tayin edildi. Tugayın çekirdeği­ni oluşturan 241. Alay Komu­tanlığına da Albay Celal Dora getirildi.

    Ankara’da eğitim faaliyetle­rini tamamlayan tugay, Kore’ye sevk edilmek üzere İskende­run’a gönderildi. Tugayı Ko­re’ye taşımak üzere tahsis edi­len üç Amerikan gemisinden ilki 25 Eylül 1950’de diğerleri de 26 ve 27 Eylül’de yola çıktı. 22 günlük yolculuktan sonra 17 Ekim 1950’de ilk gemi Pusan limanına ulaştı. Tugayın top­lanmasını takiben 20 Ekim’de, Pusan limanına 90 km. mesa­fede olan Taegu şehrine sevk edildi.

    Türk tugayı Kore’ye var­dığında Amerikan kolordu­su epeyce ilerlemiş ve Pyong-yang’ı ele geçirmişti. Türk tu­gayı 13 Kasım 1950’de cepheye nakledilerek 25. Amerikan Tü­meni emrine girdi ve 25. Ame­rikan Tümeni’nin taarruzunu desteklemek üzere hemen ateş hattına sürüldü. Tam da bu sı­rada Mançurya’da yığınak yap­mış olan Komünist Çin ordusu, Kuzey Kore ordusunu himaye etmek üzere gizlice sınırı geçe­rek taarruza geçti.

    26 Kasım’da başlayan Çin taarruzu, iki gün sonra Türk Tugayı’nın olduğu Kunuri böl­gesine ulaştı. Bağlı bulunduğu Amerikan kolordusuyla haber­leşmesi kesilen tugay, tecrit edilmiş bir halde üstün Çin kuvvetlerinin kuşatmasından kurtulmak için iki gün boyunca sürekli muharebe halinde geri çekildi. 30 Kasım 1950’de Çin kuşatmasından kurtulan Türk Tugayı mevcudunun 1/5’ini kaybetmişti; ancak üç gün bo­yunca verdiği mücadele ile Çin ordusunu oyalamış ve Ameri­kan kolordusunun kuşatılması­nı önlemişti.

    Türk tugayının katıldığı ikinci büyük muharebe, Kum­yangjang-ni muharebeleriydi. 24 Ocak 1951’den 27 Ocak gü­nüne kadar süren muharebe­lerde önemli başarı kazanıldı ve Amerikan 8. Ordu Komu­tanlığı karargâhında oluşan Kore’nin boşaltılması düşünce­si, yerini genel taarruza geçme fikrine terk etti.

    Kumyangjang-ni muha­rebelerinin sonucunda Türk Tugayı’na ABD Kongresi tara­fından “Mümtaz Birlik Nişa­nı (Distinguished Unit Citati­on) verildi ve nişan 6 Temmuz 1951’de 8. Ordu Komutanı Ge­neral Van Fleet tarafından tö­renle alay sancağına takıldı.

    Türk Tugayı, Haziran 1951’de Seul yakınında ihtiya­ta alındı ve burada Türkiye’den gelen 2. Türk Tugayı tarafın­dan değiştirilmeye başlandı. 1. Türk Tugayı Kasım 1951’de Ko­re’den tamamen ayrılarak yeri­ni 2. Tugay’a bıraktı.

    2. Tugay döneminde Kore Harbi siper harbine dönmüş olmasına rağmen her gün ka­yıp verilmeye devam edilmişti. Hatta 2. Türk Tugay Komu­tan Muavini Albay Nuri Pa­mir bu kayıplar arasındaydı. 20 Ağustos 1952’den itibaren 5080 mevcutlu 3. Türk Tuga­yı, 2. Tugay’dan görevi dev­raldı. 1952-53 kışını siperler­de geçiren 3. Tugay, ateşkes görüşmeleri devam ederken Mayıs 1953’te ansızın taarruza geçen düşmanla muharebeye tutuştu. Bilhassa 28-29 Mayıs 1953’te yaşanan Vegas tepesi muharebeleri, çok kanlı müca­delelere sahne oldu. Tepe iki gün içinde tam dokuz kez el değiştirdi. 28-29 Mayıs 1953 muharebeleri dolayısıyla ABD Başkanı 3. Türk Tugayı’nı “Li­yakat Nişanı” (Legion of Me­rit) ile ödüllendirmiştir.

    20170523_162128
    Han Nehri’nden geçiş Türk istihkam bölüğü Han Nehri’nde geçiş eğitimi yapıyor. 1951 başında aralarında Türk Tugayı’nın da olduğu birliklerin başarı göstermesi, Han Nehri güney kıyılarına gerileyen BM ordusuna moral sağlamıştı.

    27 Temmuz 1953’te ateşkes antlaşması imzalanana kadar Kore’de görev yapan üç Türk tugayı başlıca 14 önemli muha­rebeye katıldı. Bu muharebe­lerde üç tugayın zayiatı; 721 şe­hit, 2.147 yaralı, 234 esir (ateş­keste iade edildiler), 175 kayıp (akıbeti belli olmayan) olmak üzere toplam 3.277 kişidir.

    Kore’ye gönderilen tugaylar, sıcak savaşın bitmesinden son­ra da her yıl değiştirildi. Böy­lece Eylül 1950’den Ağustos 1960’a kadar toplam 10 tugay gönderilmiş oldu. 1., 2. ve 3. Tu­gaylar muharebelere katıldılar. 1953 yılındaki ateşkesten son­ra gidenler muharebe görme­yerek bölge güvenliği, tatbikat ve eğitimle meşgul oldular.

    1961 yılından itibaren Ko­re’ye tugay yerine, altı sene bo­yunca her yıl bir piyade bölüğü gönderildi. 1966’dan 1971’e ka­dar ise Kore’de bir manga gü­cünde “Şeref Kıtası” adı altın­da sembolik birlik bulundurul­du ve bu tarihten sonra asker göndermeye son verildi.

  • Tarihte sonuç değil, süreç

    Tarihte sonuç değil, süreç

    Millî kahraman Behram Çubin ve onun Türk hakanını öldürmesi, İran edebiyatında büyük yankı uyandırmıştır. Bu kağanın adı, şairane bir şekilde anlatıldığı Firdevsi Şehname’sinde de geçer. Ancak Çubin, Bizans’ın yardımı ile geri gelen Husrev Perviz’e yenik düşecek ve Türklere sığınacaktır.

    Günümüzde sonuç her şeyden önce gelmekte. Süreç çoğu kişiyi ilgilendirmiyor bile. Hatta anlatmak isteseniz şimdi “lüzumsuz ayrıntı ile kafamı şişirmek istemiyorum” sözleriyle bile karşılaşabilirsiniz. Yeni yaşam tarzlarımız, teknoloji , kısacası hayat bizi “sonuca” doğru yönlendirmekte… Ayrıca süreç ile ilgilenecek vaktimiz yok diye de hissediyoruz. Bütün bu sebeplerden dolayı kazananlar, galipler ve gündemi başarıları ile meşgul edenler ile ilgileniyoruz, onlara hayranlık duyuyoruz. Tarihe baktığımız zaman siyasi tarihin, özellikle de ulus devletlerin resmî tarihinin başarılarını anlattığını görüyoruz. 

    Tarihi bize hikâyeler şeklinde anlatan destanlar ise, sadece galipleri anlatmazlar, onların kahramanları bu ünü sonuç ile değil de süreç ile elde etmişlerdir. Örneğin Anadolu’da Köroğlu, Avrasya’nın batısındaki Edige destanlarında, kahramanlar galibiyetlerle veya süreç içindeki başarıları ile değil de haksızlığa karşı başkaldırmaları, adalet ve ahlak anlayışları ve mertlikleri ile dikkati çekerler. Bu özellikler yalnız Türkler için geçerli değildir. Genellikle destan geleneğinde kahramanları bir süreç içinde görür ve severiz. Yaşam ve faaliyetleri Kadim Türk tarihine değen Behram Çubin bu türden bir millî İran kahramanıdır.

    Orta ve Ön Asya kaynaklarında Behram Çubin’in attığı tek bir ok ile kadim Türk kağanını öldürmüş olması, destansı bir mahiyet almıştır. Afgnistan’ın Belh taraflarında Batıtürkler hâkimiyetindeki Akhun Eftalit kuvvetlerini 588’de yenen Behram Çubin, Belh’i ele geçirir. Ardından Amuderya’yı geçer ve gerçekleşen karşılaşmada Türk hakanını tek bir ok ile öldürür. Bu olayla, kendi aralarında ittifak içinde olan batıdaki Bizans ile doğudaki Türkler tarafından sıkıştırılmış Sasani devletinin kurtarıcısı olarak görülür. Sonradan Firdevsi Şehname’sinin kaynaklarından birini oluşturan Bahram Çubin-name bu çerçevede meydana gelmiştir. 

    Soyu, asalet, kültürü, medeni tavırları, gönül zenginliği, cesaret ve mertliği ile askerlerin ve halkın nezdinde seçkin bir yer kazanan Behram Çubin, kısa süreli de olsa tahtı ele geçirir ve hatta kendi adına para bastırır. Ancak çok geçmeden Bizans’ın yardımı ile geri gelen Husrev Perviz’e yenik düşer ve selameti doğuya yönelerek Türk kağanına sığınmakta bulur (593); onun hizmetine girer. 

    Batı’da destanlara ilham vermiş olan bu olaylar silsilesi Çin kaynaklarında ancak bir cümle ile geçer; tek bildiğimiz 588’lerde Batı’ya sefer yapan Chuluohou Bağa Kağan’ın bir okla alnından yaralanıp öldüğüdür. Behram Çubin’den de hiç bahsedilmez. Bumin Kağan’ın torunu olan bu kağan, uzun yıllar “kiçig kağanlık” yapmış ve 588’de tahta çıktıktan sonra Bağa Kağan unvanını almıştı. 

    Öte yandan Behram Çubin ve onun Türk hakanını öldürmesi, İran edebiyatında büyük yankı uyandırmıştır. Bu kağanın adı gerek şairane bir şekilde anlatıldığı Firdevsi Şehname’sinde gerekse Ön Asya tarihlerinde “Sawe/Şabe” şeklinde geçer. Muharebenin Buhara yakınlarında cereyan ettiği gözönüne alınınca, E. Chavannes’in dediği gibi Doğu’daki kağanın buralara kadar gelmiş olması yerine, yerel kağanlardan birinden sözediliyor olması daha akla yakındır. 

    Bu olaylardan 15 yıl sonra Behram Çubin’in sığındığı hükümdar ise Şehname’de “Eftalitlein de tâbi olduğu Turan ve Çin hanı” olarak geçer. Burada kaynakların Çin derken kuzey Çin’de hüküm sürenlerden sözettiklerini gözardı etmemeliyiz. Behram Çubin bu kez Buhara yakınlarına değil de doğuya gittiği için, 593’te kendisine sığınılan hükümdarın Dulan (Turan) kağan olduğu düşünülmektedir. Bu kağana daha önce İstemi Kağan’ın oğlu Tardu da sığınmıştı. 588-599 arasında hüküm süren Dulan Kağan’ı tahta geçme hakkı, veraset hususunda hassas davranışları ile tanıyoruz. Kendisine sunulan tahtın asıl sahibinin, töreye göre babasının küçük kardeşi, yani amcası olduğunu söyleyerek geri çekilmişti. Bu kez ise Behram Çubin’e iltica hakkı vererek onu hizmetine alması ile karşımıza çıkmaktadır.

    Bir taraftan Kadim Türkler’i sadece Çin kaynaklarında ve Moğolistan’da aramak, diğer taraftan salt sonuç ile ilgilenmek, bizi süreçten öğrenebileceğimiz hususlardan mahrum bıraktığı gibi, Dulan/Turan Kağan gibi bir hükümdarın karakterini öğrenmekten de yoksun bırakır. 

  • Bakteri mi dedin, hmmm nefismiş…

    Bakteri mi dedin, hmmm nefismiş…

    Bugünlerde fermantasyonun beslenme açısından değeri yeniden keşfediliyor. Severek tükettiğimiz binlerce yiyecek ve içecek; peynir, turşu, şarap, boza, şıra, lakerda, sucuk, pastırma…, bakterilerin, mantarların ve küflerin bize armağan ettiği ortak yaşamın ürünleri. Bunları unutarak ambalajlı gıdalara yenik düşmeyelim. 

    Çok eskilere gitmeye gerek yok; 1950’lere dek dünyanın her yerinde geleneksel gıda saklama yöntemleri uygulanmaktaydı. Sonraları modern tıbbın antibiyotikleri, modern tarımın zehirli uygulamaları, şehir sularındaki fazla klorla birlikte bedenimiz ve dost bakteriler arasında farkında olmadan bir savaş açıldı. Dünyada canlılık başladığından beri bakteriler var. Bedenlerimizi kolonize ettiklerini artık biliyoruz. Sağkalım savaşı her canlı türü için her boyutta devam ediyor. 

    Fermantasyonu çok basitçe simyaya benzetebiliriz. Doğru koşullarda sıradan malzemeler biraraya geldiğinde bir başkalaşım geçirirler ve yepyeni, bambaşka lezzet ve dokular ortaya çıkar. Maya veya bakteriler yiyeceklerdeki şeker veya nişastalarla uygun koşullarda buluştuğunda alkol veya asitlere dönüşerek doğal bir koruma ortamı oluşur. Bu süreç yiyeceklerin rengini koyulaştırır, tadını değiştirir; kuvvetli aromalar, ekşi veya mayhoş tadlar yaratır. Rokfor ya da Divle Obruk peynirini düşünün. Küflü görünüşü ve kuvvetli aromasıyla ilk hâli olan sütten ne kadar farklıdır! Dahası fermantasyon sindirimi kolaylaştırır, yiyeceklerin içindeki vitaminleri bedenin kullanabileceği şekilde sentezler. Basit bir lahana turşusundan alacağınız C vitamini, çiğ halinden beş misli fazladır. 

    Mısır’ın şarabı  Eski Mısır’da çok önem verilen şarabın yapımı duvarlara resmedilmiş, ürünlerin hangi bağdan olduğu ve tarihi kayıt altına alınmıştı. 

    Neolitik çağdan bu yana insanlar fermante yiyecekler ve içeceklerle haşır neşir olmuşlar. Bilinen en eski fermante ürünler bira, şarap, mayalı ekmekler ve peynirdir. Milattan 7000 yıl önce Çin’de, 5000 yıl önce Hindistan’da sağaltıcı şaraplardan bahseden kayıtlar bulunmuştur. Sonraki binyıllarda bu listeye yoğurt, turşular, ekşiyen şaraptan yapılan sirkeler ve diğer alkollü içecekler eklenmiş. 

    İlk fermantasyonun kazayla olduğu düşünülüyor. Tuz bir şekilde yiyecek maddesiyle birleşince yararlı bazı bakterilerin gelişmesine ortam hazırlamış ve fermante olan yiyeceğin tadı güzelleşmiş, besleyici özellikleri nedeniyle tercih edilir olmuş. Çinliler fermantasyon sürecini bir adım öteye götürmüş ve yiyeceklere enzimler yaratan küfleri eklemişler. 

    Eski insanlar fermantasyona yol açan nedenleri bilmediklerinden, böylesi başkalaşımı mucizelere ve bilinmez güçlere bağlamışlar. Mısırlılar birayı Osiris’in armağanı olarak kabul ederken Yunanlılar Baküs’ü şarabın tanrısı ilan etmişler. Japonların “miso” ve “shoyu” üretimhanelerinde, her gün şükran sunulan minik bir tapınak bulunurmuş. Kuzeyli tanrı Rugus, fermante işlerden sorumlu tanrı olarak kabul görmüştü. Eski insanlar bakteri ve mayalara tapındıklarını nereden bilsinler… (Yoksa bile bile mi yaptılar?) 

    Hollanda’nın meşhur peyniri  1800’lü yıllarda ABD’ye göç eden bazı Hollandalı aileler, evde mayaladıkları peynirleri satarak geçiniyorlardı. 

    1675’te Hollandalı Anton Van Leeuwenhoek mikroskopla baktığı mayanın içinde “animacules” dediği tek hücreli protozoaları keşfedince, yavaş yavaş fermantasyonun gizlerine giden yol açılmış oldu. Fermantasyon sürecine en önemli katkı 1850’lerde Louis Pasteur tarafından yapıldı. Bedenimizi 100 trilyon mikroorganizma ile paylaştığımızı biliyoruz artık. Bunların yaklaşık bir kiloluk kısmı bağırsaklarımızda yaşıyor ve bilimin radarına yeni yeni girdiler. 

    Alkol, Tanrı içeceği  Alkolü distile ve fermente ettikten sonra tanrılara ikram eden simyacılara dair bir gravür, 17. yüzyıl. 

    Fermante yiyeceklerin bir özelliği de, bazı yiyeceklerin insan için zehirli olan kısmını yokederek, bunların güvenli şekilde tüketilmelerine olanak sağlamaları. Batı Afrika halklarının önemli besin kaynaklarından olan “garri”, doğru fermante edilmediğinde zehirleyen “kassava” kökünden elde edilir. Tanzanya’nın fermante tahılı “togwa” ise kirli yaşam koşullarına karşın yiyecek kaynaklı hastalıkları önlediği için tercih edilmektedir. Daha eskiden beri Roma ve Çin tıbbında hep “yiyeceğin ilaç olduğu” vurgulanmış ve beslenme düzenleri bu anlayışla şekillenmiş. Fermante yiyeceklere pekçok kültürde sağlık açısından çok önem verilmiş. 

    Anadolu’nun geleneksel yiyecek saklama yöntemlerine baktığımızda da, bu coğrafyada gastronomi tarihinin binlerce yıla dayanmasından kaynaklanan olağanüstü bir zenginlikle karşılaşıyoruz. Bunların birçoğunun fermante yiyecekler olması şaşırtıcı değil. Örneğin, her bölgenin kendine özgü tarifle yaptığı tarhananın modern tanımla probiyotik olduğu bilinmese de, sabah kahvaltısında içilmesinin ne kadar yerinde bir alışkanlık olduğunu şimdilerde anlıyoruz. Bozadan şıraya, ekşi mayalı ekmeklerden hardaliyeye, kışın artık meyvelerle hazırlanan tükenmezden toprağa gömülerek olgunlaştırılan peynirlere, lakerdadan, sucuk-pastırmadan çeşit çeşit turşulara varana dek o kadar çeşitli fermante yiyecek-içeceklerimiz var ki, bunların unutularak ambalajlı gıdalara yenik düşmemiz gerçekten anlaşılmaz bir durum. 

    Binlerce yıl birikmiş bilgi dururken bilim varsın nedenleri keşfetmeye odaklansın, biz yararlı olduğunu bildiğimiz fermante lezzetlerin tadını çıkaralım. 

    LAHANA TURŞUSU

    Malzemeler: 

    İki kiloluk lahana 

    İki yemek kaşığı deniz veya kaya tuzu 

    Tarifi: 

    Dışındaki yapraklardan birkaçını ayırarak lahanayı ince ince doğrayın. 

    İki yemek kaşığı tuzla iyice ovun; biraz bekleterek suyunu salmasını sağlayın. 

    Geniş bir kavanoza iyice bastırarak yerleştirin. Amaç hava kalmaması için sıkıştırmak! 

    Aralarına arzu ederseniz acı biber veya 1 yemek kaşığı kadar kimyon tanesi serpiştirebilirsiniz. 

    İyice sıkıştırdıktan sonra ayırdığınız geniş yapraklarla üzerini örtüp kavanozun kenarına doğru sıkıştırın. 

    Üzerine bir ağırlık koyarak bastırın ve suyunun üzerine çıkmasını sağlayın. 

    Lahananın suyu yeterince çıkmazsa 1 kaşık tuzu 250 ml suda eritip ilave edebilirsiniz. 

    Lahanaların fermantasyon süresi boyunca suyun altında kalması lazım. 

    Lahanalar suyunu çeker veya yüzeye yükselirse açıp tekrar aşağı bastırın. 

    18-22 derece ideal ısıdır. 18 derecede iki haftada, daha sıcak bir ortamda ise on günde yemeye hazır olur. Bu sürede ağzını mümkünse açmayın. 

    Afiyet olsun! 

  • Neruda: Otoriteye karşı sanatın ölümsüz temsilcisi

    Neruda: Otoriteye karşı sanatın ölümsüz temsilcisi

    Şili’nin yakın siyasi tarihine dair filmleriyle dikkat çeken Şilili yönetmen Pablo Larrain, bu kez ünlü şair-politikacı Pablo Neruda’nın hayatına ışık tutuyor. Şairin hayatından izler içeren yarı-biyografik film, aynı zamanda polisiye bir dram olma özelliği de taşıyor. 

    Şilili yönetmen Pablo Larrain’in ünü No filmiyle Güney Amerika sınırlarını aşmıştı. Jacqueline Kennedy’nin hikayesi Jackie’yle (bkz. #tarih 32. sayı, Ajanda) üç dalda Oscar’a aday gösterilen Larrain’i, bu kez, şair-politikacı Pablo Neruda’nın kendi ülkesinde kaçak yaşadığı iki seneyi anlatan Neruda filmi ile izleyeceğiz. 

    Filmlerinde tarihsel konuları işlemeyi seven Larrain, No’da, başarılı bir reklamcının, Şili diktatörü Pinochet’ye karşı yürüttüğü referandum kampanyasıyla bizi 1988 Şilisi’ne götürmüştü. Bu kez ise yine Şili’de daha eski bir yolculuğa çıkıyoruz. Pablo Neruda’yı, şaire olan müthiş benzerliğiyle dikkat çeken tecrübeli oyuncu Luis Gnecco, kurmaca polis memuru Oscar Peluchonneau’yu ise Güney Amerika’nın en ünlü simalarından Gael Garcia Bernal canlandırıyor. 

    Film, biyografik olmaktan ziyade fantastik bir alegori. Büyük şair Neruda ile peşindeki karikatürize karakter Peluchonneau arasındaki kedi-fare oyununu anlatırken, aslında sanatçı ile diktatör, yaratıcılık ile otorite arasındaki bitmez tükenmez mücadeleyi de ortaya seriyor. Başarılı tarih tasviriyle göz dolduran film, aynı zamanda Şili’nin kartpostal gibi coğrafyasıyla güneyinden kuzeyine, şehir merkezinden karlı dağlarına kadar enfes görüntüleriyle de göz dolduruyor. 

    Duvara “Vatan haini Neruda” yazan hükümet görevlileri. 

    Neruda, “Vatan hainliğine devam ediyor” 

    Pablo Neruda, Fransa ve Meksika’da konsolosluk görevi yürüttü, ardından Komünist Parti’ye katıldı ve 1945’te senatör seçildi. Bir sonraki yıl Şili Başkanı seçilen sol görüşlü Gonzalez Videla, başkan olduktan sonra Komünist destekçileriyle ters düştü. Bu olaylar, Komünistlerin Videla’dan desteklerini çekmesi, ardından da Videla’nın komünist partileri kapatmasıyla sonuçlandı. Neruda, Gonzalez Videla’nın bu tutumunu ve maden işçilerine yönelik baskıcı tavrını protesto etti. Bunun üzerine ülkede Neruda hakkında tutuklama kararı çıktı. Neruda ise ülkesini terk etmeyi reddetti. Şiirlerini el altından dağıtmaya, sanatçı dostlarıyla şiir geceleri düzenlemeye devam etti.

    Çok yönlü Neruda Edebi karakterinin yanında politik bir figür olan Pablo Neruda’yı tecrübeli oyuncu Luis Gnecco canlandırdı.

    Bu esnada hükümet de Neruda’ya karşı bir karalama kampanyası başlattı. Neruda’yı gözden düşürmek için hükümet, “Neruda kendini Amerika’ya sattı” açıklamasında bulundu. Duvarlara ‘vatan haini Neruda’ yazılmakta, şair küçük düşürülmeye çalışılmaktaydı. Sonuç olarak 1948 senesinde hakkında tutuklama kararı çıkan Pablo Neruda kendi ülkesinde kaçak konumuna düştü. 

    Buraya kadar gerçek. Bundan sonrasında ise kurmaca bir polisiye öykü, filmi devralıyor: Şair’in peşine o dönem üst düzey sivil polislerden oluşan Şili Soruşturma Polisi’nin (PDI) başında bulunan Oscar Peluchonneau düşüyor. Videla’nın başkanlık döneminde görev yapan Peluchonneau, Neruda – hükümet kovalamacasında en etkili isim olarak görünüyor. Neruda’yı ‘komünist bir vatan haini’ olarak gören Peluchonneau için onu yakalamak bir onur meselesi haline geliyor. Filmde hırslı bir portre çizen, babası gibi iyi bir polis olmak için çabalayan, sürekli onu örnek alan Peluchonneau karakteri, Neruda’yı adım adım takip ediyor ve filmin heyecan ve mizah dozunu sonuna dek yüksek tutuyor. 

    Neruda, dünyanın üç önemli film festivalinden biri olan 69. Cannes Film Festivali’nde büyük ilgi toplamıştı. Yarışma kategorisine girmemiş olsa da tüm gösterimlerinde dolu salonlara oynayan filmin günlerce ayakta alkışlanması, Neruda’ya olan ölümsüz sevginin de bir kanıtı.

    Gerçekten polisiyeye Gael Garcia Bernal’in canlandırdığı polis memuru Oscar Peluchonneau karakteriyle film amansız bir polisiyeye dönüşüyor
  • Sofya günleri

    Sofya günleri

    Mustafa Kemal 1915 Ocak sonlarında yurda dönüp Çanakkale’de göreve başlamadan önce, 15 ay boyunca Sofya’da askerî ataşe olarak görev yapmıştı. Birkaç yıl önceki Balkan Savaşı’nda Osmanlıları feci bir yenilgiye uğratan Bulgarlar, güzel kadınlar ve vatan aşkı arasında geçen yılların izleri… 

    Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal Bey, Bulgaristan Krallığı’nın başkenti Sofya’ya 28 Ekim 1913’de, 32 yaşında geldi. 

    Bu ülke Osmanlı İmparatorluğu’ndan sadece beş yıl önce bağımsızlığını kazanmış, bir yıl önce de Balkan Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ne feci bir yenilgi yaşatıp, ordusunu Çatalca önlerine kadar getirmişti. Bulgarlar ve müttefikleri arasındaki çatışmalardan yararlanan Osmanlı ordusu, daha sonra güç bela Edirne’yi geri alabilmişti. Mustafa Kemal’in, arkadaşı Büyükelçi Ali Fethi (Okyar) Bey’le birlikte birkaç ay öncesine kadar savaşılan bir ülkeye diplomat olarak atanmaları, o kuşağın genç yaşta üstlendiği sorumlulukların ağırlığını bize gösterir. 

    Yeniçeri kıyafeti İstanbul’daki müzeden 

    Mustafa Kemal, İstanbul’dan istettiği Yeniçeri kıyafetini, 24 Mayıs 1914 gecesi Sofya Subay Kulübündeki kıyafet balosunda giymişti. 

    1878’de içişlerinde bağımsız bir prenslik olarak Osmanlı Devleti’nden otonomi kazanan Bulgaristan, hızlıca Batılılaşan bir ülke oldu. Suriye-Lübnan, Libya ve Balkan Savaşları’nın içinde cepheden cepheye koşan parlak genç subay Mustafa Kemal, hayatının 15 ayını Sofya şehrinde geçirecek ve hayal ettiği modern hayatı burada yaşayacaktı. Buradaki görevinden sonra 20 Ocak 1915’de Çanakkale’ye çıkacak ve bu savaş meydanının ateşinden yükselen bir yıldız olarak dünya tarihine geçecekti. 

    Atatürk’ün hayatının Sofya’daki bölümü için başvurduğumuz temel kaynak, Altan Deliorman’ın Mustafa Kemal Balkanlar’da isimli eseri. Bu kitap elimizde Sofya sokaklarında O’nun izlerini aradık; bir asker ve diplomat olarak buradaki hayatını takip ettik. Akıcı, etkileyici Fransızcası ve Makedonya aksanlı Bulgarcası ile burada herkes ile iletişim kurup, toplumun bütün kesimlerinde saygı ve sevgi uyandırdığını öğreniyoruz. 

    Mustafa Kemal 19 Mayıs 1914 akşamı İvan Vazov tiyatrosundaki Aida operasını izlemiş ve çok etkilenmişti. Kendisi de 20 yıl sonra kendi ülkesinin başkentinde ilk operayı kuracaktı. Tiyatro binası bugün hâlâ ayakta. 

    Mart 1914’te yarbaylığa terfi eden Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1914 akşamı İvan Vazov tiyatrosundaki Aida operasının galasına, arkadaşı Şakir Zümre Bey ile birlikte gitti. Perde arasında Bulgar Çarı Ferdinand’ın locasına davet edildiler, onunla sohbet ettiler. O gece uyuyamamış, arkadaşı Şakir’e “Balkan Harbi’nde neden yenildiğimizi anlıyorum” demişti. Opera gibi gelişmiş bir sanatı icra, tiyatro binalarını inşa etmiş Bulgar milleti, eski efendilerinin köhnemiş gücüne karşı tabii başarılı olmuştu. İvan Vazov Ulusal Tiyatrosu’na bugün bakarken, o genç subayın 20 yıl sonra kendi ülkesinin başkentinde kurduğu operayı düşünüyoruz. 

    O gece Mustafa Kemal’i uyku tutmamasının belki bir nedeni daha vardı: Gösteri sonrası gittikleri Bulgaria otelindeki davette tanıştığı General Kovaçev’in güzel kızı Miti. Mustafa Kemal, hayatının en büyük aşkı olarak kalacak bu güzel genç kadınla evlenmek istedi. Ülkelerin ve kültürlerin farkı, savaş ve vatan görevi bunu imkansız kıldı… Kraliyet sarayının hemen karşısında bulunan bugünkü Bulgaria oteli, o tanışmanın yaşandığı özgün binanın yerine 1938’de inşa edilmiş. 

    Bulgaria’da başlayan ve biten aşk Bulgaria Oteli, Mustafa Kemal’in sıklıkla gittiği ve hayatının aşkı olarak kalacak General Kovaçev’in güzel kızı Miti’yle karşılaştığı yerdi. Ülke ve kültür farkları, savaş ve vatan görevi karşısında, evlilik planları da gerçekleşmeyecekti. Kraliyet sarayının hemen karşısında bulunan bugünkü Bulgaria oteli, o tanışmanın yaşandığı özgün binanın yerine 1938’de inşa edilmiş. 

    Temsil etmeyi, temsil ederken de göz kamaştırmayı çok iyi biliyordu. 24 Mayıs 1914 gecesi Subay Kulübündeki kıyafet balosunun yapıldığı salona girdiğinde bütün gözler ona döndü. Bu balo için İstanbul’daki Askeri Müze’den bir Yeniçeri kıyafetini özel olarak getirtmişti. Gecenin kıyafet birincisi olarak seçildi. Mavi Tuna valsi çalarken, Miti’yi dansa kaldırdı… Subay Kulübü binası ve balo salonu bugün de yerinde duruyor, davetler ve etkinlikler için kullanılıyor. 

    Mustafa Kemal otellerde kalmaktan hem sıkılmış hem de bunu karşılayacak parası kalmamıştı. İstanbul Harbiye Nezaretinden bir ev tutmak için izin ve para istedi. Ödeneğin gelmesi ile Ferdinand Bulvarı 17’deki tek katlı evi kiraladı. Bu evin bulunduğu yerin bugünkü adresi Vasil Nevski Bulvarı 80 ve buradaki evin yerine inşa edilmiş binada bugün Türkiye Büyükelçiliğinin ofisleri bulunuyor. Mustafa Kemal ve Ali Fethi Bey’lerin çalıştığı Osmanlı İmparatorluğu sefaret binası ise bugün Türkiye Büyükelçiliği rezidansı olarak kullanılıyor. 

    Sofya’dan ayrıldıktan 5 ay sonra, Çanakkale cephesindeki kan ve ateş içerisinde, Eceabat’tan yolladığı mektubunda eski ev sahibesine şöyle yazacaktı: 

    “Maydos, 5 Haziran 1915 

    Pek Muhterem Hilda Christianus Hanımefendi, 

    Birbuçuk ay yolda kalmış mektubunuzu dün aldım. Sizden ayrılışımdan beri beş ay geçti. O zamandan beri gerçekten tam manasıyla meşguldüm. Fakat sizin bana verdiğiniz Almanca derslerini asla unutmadım. Sizi temin ederim ki top gürültüleri ve mermi yağmuru altında mühim muharebe günlerinde dahi hayatımın en güzel hatıraları bu güzel ve dostane saatlerdi. (…) Psikolojik bir hadisedir ki, insan hayatta bazı dostluklar elde etmek için fevkalade çalışmak ve fedakarlıklar yapmak zorundadır. Mesela, siz bana sormuştunuz: ‘Siz ne zaman albaylığa terfi edeceksiniz?’ diye. Benim cevabım şu olmuştu: ‘Bu bir savaş meydanında kazanılır’. 

    Siz bana mukabele ettiniz: ‘Bunu ispat ediniz.’ 

    Sizin arzunuza uyarak beş günden beri albayım.” 

  • Selâtin ve ulu ibadethaneler

    Selâtin ve ulu ibadethaneler

    CÂMİ/ MESCİDÜ’L-CÂMİ: Müslümanların ibadet için toplandıkları yere câmi, Cuma namazı için gerekli minberi bulunan mabetlere de “ulucâmi, Cuma câmisi, câmi-i kebîr, mescidü’l-câmi” denmiştir. Arap dünyasında câmi yerine, Kur’an’da geçen mescid denirken Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dünyasında, aynı zamanda mimari bir tanımlama olarak vakit namazları kılınan minbersiz, minaresiz mahalle ve köy ibadethânelerine mescid, kentlerdeki tam donanımlı, Cuma, bayram namazları kılınan büyük ibadethânelere de câmi deniyordu. Daha gerilere gidildiğinde, Cuma namazlarının her kentte tek câmide toplanılarak kılınması koşulken, kent alanlarının genişlemesi, nüfus artışı sonucu, Kahire, Bağdat ve Şam’da 13. yüzyılda fetvâlarla Cuma câmilerine yenileri eklendi. Anadolu Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde de örneğin Konya, Sivas, Divriği, Bursa, İznik ulucâmilerinde tek Cuma mescidi kuralı geçerliyken, Edirne ve İstanbul payitahtlarında sayılar çoğaldı. İstanbul’da Ayasofya, Beyazıt, Süleymaniye gibi selâtin câmiler, Cuma câmii işlevindeydi. Osmanlı Devletinin kapanışına değin kentlerde yapılan câmilere minber konulması ve Cuma namazı kılınması için Meşihat’tan berât alınması koşuldu. Köy ve mahalle mescitlerinde Cuma namazı kılınmazdı. 

    CÂMİ’İ-EBÜLFETH: İstanbul fâtihi II. Mehmed’in yaptırdığı bu kentteki ilk selâtin câmi. Mehmediye, daha sonra Fâtih Câmii denmiştir. 

    CÂMİ’Ü’L-EZHER: Medresetü’l-Ezher de denir. Fâtimîler döneminde Kahire’de yapılan 972 tarihli büyük câmi ve medrese. Memlûkler döneminde yenilendi. Yavuz’un Mısır’ı fethinden sonra câmi işlevi yanında İslâm bilimleri, Arap edebiyatı ve sosyal bilimler merkezi oldu. Zengin vakıfları sayesinde İslâm dünyasının her tarafından gelen öğrencilerin, Arapça, İslâmî bilimler, İslâm felsefesi öğrendikleri başçıl medrese konumu kazandı. 1872’deki reform girişimine karşın klasik öğretim sistemini korudu. 

    II. Abdülhamid döneminin ünlü fotoğrafçıları Jean Pascal Sébah ve Policarpe Joaillier’den Fatih Camii. 19. yüzyıl sonları… 

    NECDET SAKAOĞLU’NUN OSMANLI TARİHİ SÖZLÜĞÜ 

    Osmanlı tarihinin temel sözcükleri

    Yayın Kurulumuzun seçkin isimlerinden tarihçi Necdet Sakaoğlu’nun son kitabı Osmanlı Tarihi Sözlüğü, geçen ay piyasaya çıktı. Sakaoğlu, bu sözlüğün özelliklerini ve içeriğini anlattı.

    #tarih Yıllar süren araştırma, derleme, fişleme ile hazırladığınızı bildiğimiz Osmanlı Tarihi Sözlüğü Alfa Yayınları tarafından geçen ay yayımlandı. Daha önce de Osmanlı padişahları, kadın sultanlar, Osmanlı sarayı, Osmanlı coğrafyası ve kentleri konulu kitaplarınız yayımlanmıştı. Bu çalışmanızın amacı nedir ve içeriğini nasıl belirlediniz? 

    NECDET SAKAOĞLU “Osman/Osmanlı” adlarından başlayarak açıklamakta yarar var: Devletin kurucusu Osman’dan türetilmiş bir sözcük Osmanlı. Doğrusu Otman mı, Ataman mı kesin bilmiyoruz. Arapça “Tarih” sözcüğü ise “Historya”nın karşılığı. Bunlardan kurulan kavramın kapsayacağı kurum, kavram, deyim, olay ve adları hesaplamak ve bir kitapta toplamak zor, bunun bir bitirme noktası da yoktur. Okurken, yazarken, konuşurken Osmanlı tarihiyle ilgili sözcükleri, örneğin, padişah, hanedan, şehzade, saray, cülus, sadrazam, paşa, sefer, harem ağası, kapıkulu… ve daha yüzlercesini kullanırız. Bunlar arasında sağlık-hekimlik, beslenme, edebiyat… alanlarıyla ilgili olanlar da örneğin hekimbaşı, has mutfak, kaside… gibi, okul sıralarında kültürümüze katılmış sözcükler de vardır. Bilmediklerimiz için de sözlük ve ansiklopedilere başvururuz. 

    Bir örnek olarak “çini”yi ele alalım. Çin çıkışlı, topraktan türetilmiş renkli cilalı kap kacak veya plakalar, yani çinicilik sanatı aklımıza gelir.

    Şimdi ben sorayım: “Çinicibaşı”, “Çiniden aşağı, Çiniden yukarı” bunlar ne demek? En kapsamlı sözlük ve ansiklopedilerde anlamlarını bulamamak doğaldır. Çünkü her ikisi de doğrudan Osmanlı tarihi ve dünyasıyla ilgilidir. Çinicibaşı, saray mutfağında padişaha özel yemekleri pişiren, hazırlayan uzman aşçıların unvanıydı. “Çini’den aşağı Çini’den yukarı” da Osmanlı sarayında, Baltacı denen görevlilerin koğuşunda iki farklı odaydı. Duvarları çini kaplı olanda, bir üst düzeydeki Baltacılar, ötekinde henüz o düzeye terfi etmemişler yatarlardı. Okurlar denemek için “çinicibaşı” veya “Çini’den yukarı, Çini’den aşağı” için sözlük ve ansiklopedilere başvurabilirler. 

    Bu arada bir de “Baltacı” geçti. Bunlar, saray hademeleri zümresindendi. Görevleri arasında gerçi saray ocaklarına odun taşımak da vardı ama, onları dış dünyaya tanıtan asıl görevleri, mevkib-i hümayun denen saltanat kortejlerinde, gözalıcı üniformaları, omuzlarına dayadıkları hilâl ağızlı baltalar ile boy göstermeleri, padişahın yakın koruma görevini üstlenmeleriydi.

    #tarih Kitabın önsözünde, 6 bin dolayında kavram, mekân, kurum ve olayın yeraldığını belirtiyorsunuz. Başka ilginç örnekler verebilir misiniz? 

    NECDET SAKAOĞLU Osmanlı paleografyası ve eski metinlerinde geçen ve zamanla terkedilen belki birkaç on bin kavram, sözcük söz konusu. Bunlardan, tarih okumalarımızı kolaylaştıracak olanlara bu sözlükte öncelikle yer verdik. Bir seçim yapmadan şu örnekleri sıralayalım: Arz-ı dâi-i kemine, Atabe-i sipihr-i ittilâ’-i hazret-i sultânî, Bâlâsı hatt-ı hümâyûnla tasdik ve tevşih olunmuş, Ceneral-i ordu-yı hümâyûn, Defter-i Sicilyateyn, Efsâr dûzan-ı hassa, Feth-i bâb-ı makaal eylemek, Gözden sürmeyi çalmak, Hal’ü akd eshâbı, İhkak-ı hukuk-ı ibâd ve hıfz-ı bilâd, Kahvehâne ukalası, Kırmızı Kitap, Kısa sedir/sofra, Libâs-ı mahsusa-yi kefere, Meclis-i Âlî-i Hazâin, Merammatçılar Ocağı, Mîr-i âb, Mükemmel kapu ve dâire halkı, Neşr-i Maarif ve Ta’mim-i terbiye, Nuhbet’ül-etfâl, Ortakapu meş’alecileri, Paşa defterlisi, Pençe, Püsküllü oturak kavuk, Revâbıt-ı kalbiye-i vatandaşî, Rûz-merre destâr, Sâhib-i değnek, Siyâset, Şakk-ı âsâ kaziyesi, Şehrizol Eyâleti, Şehzâde alayı, Tahsin-i Hüner Madalyası, Tavhâne/toyhâne, Tokad, Ulemâ-yı fihâm-ı resmiye, Usûl-i cedide-i Avrupa, ücret-i sûkûk,Üsküdar Cengi, Vapurhâne, Yedi altun başlı sancak, Zaleme-i vülât, Zenperestlik, Zeyrek yokuşu hotoz…

    #tarih Hocam bir son söz?

    NECDET SAKAOĞLU Osmanlı kültürüne ait kavramları okuyup yazmada, özellikle seslendirmede hiç hata yapmamaları gerekenlerin bile “beka”ya “bekâ”, “erkân”a “erkan” , “muhatab”a “muhattab” dediklerini duydukça okudukça, kitabî kaynaklar yanında fonetik imlâ aygıtlarına da gereksinim olduğunu düşünüyorum. Teşekkür ederim. 

  • Her yol Roma’ya çıkmıyor

    Her yol Roma’ya çıkmıyor

    Düzenli seçimlerin yapıldığı, seçim kampanyalarının sınırlarının kanunlarla çizildiği, seçmen sayısının neredeyse bir milyona yaklaştığı ilk medeniyetlerden biri, biraz da bunun gibi sebeplerden bu köşenin en sık konuğu olan Romalılar. 

    Her ne kadar seçim rüşveti vermek zinhar yasaksa da, kanunlar uygulanmayınca seçimler de halkın zamanla memnuniyetsizlik emareleriyle yaklaştığı bir sirk halini alıyor. Seçmenler Roma’yı muasır medeniyetler seviyesine taşıyacak adaylar yerine vergi indirimi getirecek, ceplerini dolduracak, karınlarını doyuracak ve Mısır’dan gelen tahılı, üzerinde “Parayla satılmaz. Sezar Kuzey Roma Gençlik Teşkilatı’nın hediyesidir” yazılı çuvallarla dağıtacak adamlara oy vermeye başlıyorlar, ki aslını isterseniz dönemin en muasır medeniyeti de kendileri olduğu için “Roma’yı daha ileri götüreceğim” diyeni kimse dinlemiyor. Zaten Romalılar dünyanın en ileri halkı olduklarına inandıklarından “Daha ne kadar gelişeceğiz arkadaş, su kemerleri yaptık, umumi helalarımız var, bizim dışımızda millet aç aç!” diyerek ellerindeki teknolojiyle fıskiyeli havuzlar yapıp durmaya başlıyorlar, sonra Vizigotlar gelip fıskiyeyi kırınca hüngür hüngür ağlıyorlar. 

    Her neyse, Roma’nın bu adil olmayan seçim düzeni tahmin edebileceğiniz gibi sorunlara yol açıyor. Bu sorunlarla başa çıkmak için Roma vatandaşlarına “En az üç, hatta beş çocuk yapacaksınız” diyen, Senato’nun üye sayısını bir anda 900’e çıkaran, bu 900 senatörün çoğunun kendi yandaşlarından olmasını sağlayarak Senato’yu kendisine tâbi kılan, Roma’nın hazinesinin mührünü kırdırıp tüm serveti kendi kontrolüne alarak denetimi ortadan kaldıran bizim meşhur Sezar. Ha nedir, efendim milletin ağzı torba değil ki büzesin, “İstemezükçüler”, “Hayır”cılar birer birer ortaya çıkınca “Böyle çok başlılık olmaz” diyerek kendisini ömür boyu diktatör ilan ettiren de yine bizim Sezar. 

    Öldürülmesinin ardından Sezar’ın başlattığı reformlara Lepidus, Markus Antonyus ve Augustus sahip çıkıyor. Lepidus’un adını çok duymadınız muhtemelen, zira kendisi erken eleniyor, daha önce Karunlukla, hukuksuzlukla, hırsızlıkla suçladığı Augustus’un yanında ıvır zıvır işler müdürü olarak devam etmek zorunda kalıyor. Yani evet, bir nevi canını kurtarmış ama adını sanını kimse hatırlamaz olmuş, anca benim gibi yüzlerce yıl sonra zevzeklik yapanların alay konusu olarak arada bir adı geçiyor işte. 

    Markus Antonyus ve Augustus Roma’yı ele geçirirken Antonyus bakıyor ki bu Augustus bütün kupon arazileri kendinde toplamış, Roma’nın tellâllardan oluşan basın-yayın organlarının çoğunu ele geçirmiş. Antonyus da bu sırada bir manita işi için Mısır’da, Augustus başlıyor Roma’dan dev bir karalama kampanyasına. Antonyus son bir can havliyle Augustus’u devirmek için operasyon başlatıyor ama nafile. Augustus her tür alavere dalavere ve savaş işinde daha tecrübeli olan Antonyus’u yeniyor. Yeniyor yenmesine de sonra dönüp “Arkadaşlar bakın böyle çok başlılık olmuyor, Roma Cumhuriyeti’nin bir rejim sorunu yok, sistem sorunu var, bu sistemi değiştirmemiz lazım” diyerek MÖ 27 yılında kendisini eşitler arasında birinci ilan ediyor, Senato kâğıt üzerinde varlığına devam etse de tamamen işlevsizleşiyor. “Yahu sen, hayırdır?” diyenlere “Roma Cumhuriyeti rejim sorununu MÖ 509’da çözdü, bu yaptığımız sadece bir sistem değişikliğidir” diye cevap veriyor ve kırk yıl boyunca, yani ölene kadar da Roma’yı tek başına yönetiyor. Başkomutan o, yargıçları o atıyor, yürütme onda, yasaları o çıkartıyor. 

    Tabii arsız tarihçiler dış güçlerin etkisi altında ve elbette Roma’nın eşsiz su kemerlerini, hepsi Roma’ya çıkan yollarını, köprülerini falan çekemedikleri için “Yok ağa bu rejim değişikliği, Roma Cumhuriyeti bitmiştir artık”, “Roma Cumhuriyeti çok bozdu yea, Roma Romalıktan, cumhuriyet cumhuriyetlikten çıktı” diyerek Roma Cumhuriyeti’ne mezar taşı dikiyor, ölüm tarihine de MÖ 27 yazıyorlar. Hep bu tarihçilerin çekememezliği işte, yoksa gül gibi cumhuriyet. 

  • Dil, tarih-coğrafya ve kültür üniversitesi

    Dil, tarih-coğrafya ve kültür üniversitesi

    Bir dizi sözlü tarih görüşmesine dayanan, bin sayfayı aşkın hacmiyle ve DVD’siyle göz dolduran bu çalışma, cumhuriyetin yapı taşlarından biri olan DTCF’yi, 75 yıllık köklü bir eğitim kurumunu, hocalarının, eğitmenlerinin, öğrencilerinin gözüyle ele alıyor. 

    MERİN SEVER 

    Ankara Üniversitesi’nin 686 sayılı KHK’dan nasibini almasından sadece birkaç hafta önce, İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çok önemli bir kitap çıktı: Bir Cumhuriyet Çınarı – Sözlü Tanıklıklarla Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin 75 Yılı. Hayriye Erbaş öncülüğünde yürütülen bir dizi sözlü tarih görüşmesine dayanan, hacmiyle ve görüşmeleri içeren DVD’siyle göz dolduran bu çalışma. Aslında cumhuriyetin ilk fakültesi olarak kurulan, 1946’da Ankara Üniversitesi bünyesine dahil edilen meşhur ve “olaylı” DTCF’nin, orada öğrencilik yıllarını geçirenlerin, orada ders veren, havasını soluyanların gözüyle bir anlatımı… Görüşülen onlarca isim arasında, DTCF’nin ilk öğrencileri ve sonrasında ilk “ilmî yardımcılık”tan yükselen akademisyenleri arasında yer alan tarihçi merhum Halil İnalcık ve arkeolog Nimet Özgüç gibi isimler elbette ilk göze çarpanlardan… 1930’lar Türkiye’sinin hikâyesini dinlerken, aslında her DTCF’linin vurguladığı gibi, “modernleşen Türkiye”nin de hikâyesine tanık oluyoruz. Söz konusu fakülte, Atatürk eliyle “Türk tarihini, bu coğrafyanın dilini ve kültürünü” araştırma, dönemin dil ve tarih tezlerini ispat etme maksadıyla kurulan bir fakülte olunca, bu vurgu daha bir anlam kazanıyor. 

    Ne var ki, fakültenin bugünlerde yine tartışma konusu olan “mâkus talihi” de daha 40’lı yıllarda başlıyor. Halil İnalcık’ın “DTCF’nin daha tutucu bir renk alması” dönemi olarak tanımladığı bu yıllarda iki dönüm noktası var; biri Hitler döneminde Türkiye’ye davet edilen ve bugün bile DTCF ekolü olarak tanımlanan yapıyı kuran profesörlerin milliyetçi saldırılarla küstürülerek kaçırılması; diğeri ise Behice Boran, Niyazi Berkes, Mediha Berkes, Pertev Naili Boratav, Azra Erhat gibi önemli isimlere yönelik saldırılar ve nihayetinde 1948 Tasfiyesi… İlhan Başgöz, Demokrat Parti’nin başa gelmesinden sonraki “cadı avı” dönemini “Dil Tarihli olmak 1946’dan sonra bizim için bir avantaj, bir sevinç konusu olmaktan çıktı, korku konusu olmaya başladı” sözleriyle açıklıyor. 

    1937’de inşa edilen DTCF binası, Ali Saim Ülgen Arşivi. 

    DTCF’ye yönelik tasfiyeler ilerleyen yıllarda da devam etti; 1960 Darbesi’yle 147 akademisyen hiçbir gerekçe gösterilmeden fakülteden atıldı; 1980 Darbesi de benzer bir yol izledi. Ancak görüşülen kişilerin ısrarla vurguladığı gibi, DTCF her saldırıdan kendisini toparlayarak çıkmayı başardı. Kökleri derine uzanan bu çınar, kendi kurucu ekolüne de eleştirel yaklaşabilen sağlamlıkta bir duruşa sahip olmaya devam etti. Bu çalışma da, tam olarak bunu vurguladığı için anlamlı… 

    Bugün, kuruluşundan beri “DTCF’nin vitrini” olarak anıldığı kitapta da belirtilen Tiyatro Bölümü, yapılan ihraçlarla hocasız bırakılıp fiilen işlemez hale getirilse de eleştirel nosyona sahip akademisyenler KHK’larla uzaklaştırılsalar da; görüşmelerden anlıyoruz ki, DTCF’ye -ve genelde üniversitelere- yönelik bu tasfiye dalgaları, eleştirel ve üniversel düşünceyi öldürmeyi başaramıyor. 

    DTCF’nin 75. yılı anısına, o dönemin rektörü Cemal Taluğ ve dönemin dekanı Rahmi Er’in desteğiyle hazırlanan bu çalışma, bu açıdan iyi bir sözlü tarih örneği olduğu gibi; bireysel bellek ve kolektif bellek oluşumuna hizmet eden bir hafıza mekânı olan DTCF’nin tarihine daha ayrıntılı bir biçimde bakmamızı da sağlıyor. 

    Avrupa’da Osmanlı etkisi

    İlk basımını yapan Osmanlı ve Avrupa kitabı, özellikle Batılı pencerenin Osmanlı İmparatorluğu’na bakışını bizlere sunarken, Avrupa medeniyetinin Osmanlı Devleti’nden hangi konularda etkilenip pay aldığını da tahlil ediyor.

    Halil İnalcık’ın şimdiye dek Türkçeye çevrilmemiş makaleleri, Kronik Kitap ekibinin gayretleriyle çevrilerek Osmanlı ve Avrupa: Osmanlı Devleti’nin Avrupa Tarihindeki Yeri isimli kitapta yayınlandı. Merhum hocamız kitabın önsözünde, Osmanlı İmparatorluğu’nun 15. yüzyıldan itibaren Avrupa tarihinin şekillenmesindeki önemli etkisini ele alıyor.

    OSMANLI VE AVRUPA Halil İnalcık Kronik Kitap 272 sayfa 

    Tarihçi gözüyle seyahatname

    Hem dilin kendisine hem de kullanımına verdiği önemi hemen her yerde belirten İlber Ortaylı, bir kez daha yayımlanan Seyahatnamesi’nde kültür izlenimlerini paylaşıyor. İlber Ortaylı, Eski Dünya’yı, yani Asya ve Avrupa kıtalarını tarihçi gözüyle köşe bucak gezmiş. Merak uyandırmasının yanında eşsiz bilgiler de veren kitap, tabii en iyi gezi rehberlerinden bile daha kaliteli ve gerçekçi. İsrail’den Rusya’ya, Venedik’ten Singapur’a ve Japonya’ya uygarlıklararası etkileşim ve geniş kültürel deneyim ile bu seyahatname, dünyaya farklı bir gözle bakmayı sağlıyor. Ortaylı, Yeni Dünya, Afrika ve Güney Amerika kıtaları seyahatnamesinin de müjdesini veriyor. Sonda yer alan müze gezisi bölümü ise Louvre (Fransa), British (İngiltere) ve Ermitaj (Rusya) müzelerine ayrılmış.

    İLBER ORTAYLI SEYAHATNAMESİ İlber Ortaylı Kronik Kitap 230 sayfa 
  • Zürafa namında, hayvan-ı mübarek

    Zürafa namında, hayvan-ı mübarek

    Avrupalı, öteden beri, Afrika-Asya kökenli hayvanlarla tanışma fırsatı doğduğunda büyülenmiştir. Zürafa da çıtkırıldım gövdesi, sıradışı özellikleriyle besbelli bir çekim alanı yaratmış. Dünyadan ve Osmanlı döneminden gerçek zürafa hikayeleri. 

    20. yüzyılın en önemli sanat yayıncılarından biri Albert Skira’ydı, onun Yaratıcılığın Yolları dizisi bugün de varlığını cep formatında koruyor. 2. Dünya Savaşı sırasında, İsviçreli olduğunu anımsatalım, çıkardığı müthiş dergi Labyrinthe’i bir dönem kendisi yönetmiş, sonra sorumluluğu Jacques Damas’a devretmiş. O derginin hiçbir sayısı giremedi kitaplığıma; ama bazı nüshalarını Rue Furstenberg’deki Jean Hughes kitabevinde gözden geçirme olanağı bulmuştum — sahibinin ölümünün ardından kapanan o kitabevinin yerinde şimdi semizlere döşemelik kumaş satılıyor. Damase, 1986’da Labyrinthe’i yeniden çıkartmış; kaç sayı devam edebildiğini bilemiyorum, bende bir kitap hurdacısında karşıma yıllar sonra çıkan ilk sayısı var yalnızca — kıymetli bir sayı. 

    Minyatür, Surname

    Alberto Giacometti, Skira yönetimindeki Labyrinthe’e 1945’de, yontucu Laurens üzerine dolgun bir yazısıyla katılmış. Metin, vakfının yeni yayımladığı Neden Yontucuyum? (2016) başlıklı kitabında yeralıyor. Aynı kitapta, kendisiyle 1962’de yapılmış bir söyleşide, Giacometti bütün sanat eserlerinin ergeç kaybolacağını ifade ediyor, ki bana sorulacak olsaydı da hiçbir “şey”in kalıcı olmayacağını söylerdim. Giacometti, kısa vâdede bazı çok önemli yapıtların gözden kaybolabildiklerine dikkat çekiyor, Lacoon örneği üzerinden, buna karşılık Louvre müzesinin pek çok salonunu hıncahınç ucubelerin doldurduğunu ileri sürmekten kaçınmıyor. 

    Labyrinthe dergisinin 1986’daki ilk sayısını ‘kıymetli’ olarak niteledimse, nedeni vardı: Dergide, Bunuel’in 1929’da yazdığı ve kaybolduğu sanılan Goya 80 sayfalık senaryosunun -Saragossa’da bulunmuştu-geniş özeti ilk kez okur önüne çıkıyordu. Eşlik eden fotoğraflardan biri, senaryonun yazıldığı yıl Noailles ailesinin konutunun bahçesinde çekilmişti: Sağda Giacometti, solda Bunuel, ortalarındaysa, başı ağaçların arasında kalmış bir zürafa heykeli — altyazıda, neden ve nasıl bilinmez, bu heykelin kaybolduğu belirtiliyor. 

    Zürafa, asıl Dali’nin tutkusuydu. 1930’lu yıllardan başlayarak, otuz yılı aşkın bir süre takınaklı bir izlek olarak resimlerinde görülen “tutuşmuş zürafa”ları, yorumcular, ressamın sivil savaşı simgeleyen bir figür olarak seçip kullandığını düşünüyorlar. Ama, öncesinde, Dali’nin Lorca ve Bunuel’le sıkı bir üçgen oluşturduklarını, birlikte ortak işlere kalkıştıklarını unutmamak gerekir; ressamın hem şairin, hem sinemacının portrelerini yapmış olduğunu da. Bunuel’in o dönemini konu edinen The Red Years’de rastladığım bir ayrıntı, bana bu zürafa ‘meselesi’nin kaynağında onun payının bulunabileceğini düşündürttü: Gerçeküstücü hareketin dergilerinden birinde sinemacının zürafa ile ilgili bir metni yeralmış, Giacometti’nin buharlaşan yontusunu o metnin tetiklediği varsayılıyor. 

    Avrupalı, öteden beri, Afrika-Asya kökenli hayvanlarla tanışma fırsatı doğduğunda büyülenmiştir: Fil ile, gergedan ile bağlantılı sonuçları iyi-kötü biliyoruz. Zürafa da, çıtkırıldım gövdesi, sıradışı özellikleriyle besbelli bir çekim alanı yaratmış. 

    Küpeli çavuş bindi alamete Çizeri meçhul içeriği muzip bu resimde, zürafanın sırtındaki kişi III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde saray musahiplarinden Abdi Bey, Nâm-ı diğer Küpeli Çavuş (Kaynak: 1453 İstanbul Kültür Sanat Dergisi). 1582 şenliğinde geçit yapan hayvanların en çok ilgi görenlerinden biri zürafa idi. 

    Durum “biz”de çok mu farklı gelişmişti, öte yandan? Elif Şafak’ın romanında konu edindiği ‘fil öyküsü’ne başka bir bağlamda döneceğim, buna karşılık, işte yeri geldi, Osmanlılardaki bir zürafa olayının uyandırdığı yankılara da değinmenin sırası: Önce, İstanbul Kültür Sanat dergisinde Yusuf Çağlar’ın, ardından bir kitabında Sunay Akın’ın popülarize ettikleri vakanın ana kaynağı, Cahit Kayra’nın çevrim yazısıyla 1989’da yayımladığı, Hızır İlyas Ağanın Letaif-i Enderun’udur. 

    Kayra, metni yayına hazırlarken günümüz okurunun anlamasını kolaylaştırmak amacıyla sadeleştirme yoluna gitmekle kalmamış, bazı bölümleri de kısaltmış ne yazık ki. Bugüne dek tanıdığım en bilge ve alçakgönüllü insanlardan biri olan Necdet Sakaoğlu’nu aradığımda, tek kelime etmeme gerek bırakmadan eksiksiz çevrimyazısını yaptı ve bana iletti — bir kutuda olduğu gibi iliştiriyorum o kıymetli belgeyi. Sayın Sakaoğlu bir not koymuş metnin altına: “Her iki metinde, getirilişi ve ölümü tarihlenmemiş. Ancak Hîcrî 1239 Rebiülevvelinin 23’ü ile Cemaziyelevvelin başlangıcı arasında 40 gün kadar yaşadığı anlaşılıyor”. 

    Olay, 1823-24’de geçiyor. Hızır İlyas Ağanın kitabı 1859 tarihini taşıyor. Zürafayı II. Mahmud’a armağan olarak gönderen Kavalalı Mehmed Ali Paşa; Mısır’dan deniz yoluyla gelmiş. Meraklılar Beşiktaş’taki Çinili Köşk meydanında toplanıp bu egzotik ‘harika’yı, gövdesini, yürüyüşünü hayretle izlemişler. Yusuf Çağlar, Letaif-i Enderun’da yeralmayan bir başka kesiti, Hikmet Feridun Es’in Hayat Tarih dergisinde (1967 Şubat sayısı) yayımladığı “İstanbul’a Bir Zürafa Geldi” başlıklı şakrak yazısından aktarıyor: 

    “Seyredenler arasında sarayın en renkli simalarından musahib-i şehriyarî Küpeli Abdi Bey de vardı. Geçen sefer zürafanın gelişinde Küpeli Abdi Bey’in bu vahşi hayvandan ödü patlamıştı. Nihayet Hünkâr ‘Küpeli Abdi Bey’in tevahhuş ettiği vahşi hayvandan zürafa nam mübarek endamın hafifçe huzur-ı hümâyun’a gelmesine’ irade buyurunca olan oldu. Küpeli Abdi Bey titremeye âğaz eyleyerek: 

    – Aman Padişahım, bu hayvan pek durmaz… Yaramazdır! 

    gibi sözler söyledi ise de kimse kendisine kulak asmayıp, üstelik musahip ağalar birlik olup, başlarına da Habeş Ağa’yı getirip: 

    – Zürafa müteyemmen ve mübarek bir hayvan olup onu eliyle tutarak bir kere gezdiren Müslüman yeryüzünde hiçbir zarar ve ziyan görmez… dediler. 

    Habeş Ahmet Ağa, yanındaki bütün muhasiplere, tabiî bu arada Küpeli Abdi Bey’e de: 

    – Haydi… Müslüman olan gelsin, zürafayı şöyle bir gezdirelim… Kim bu hayvanı gezdirirse cennete gidecektir… dedi. 

    Padişah da onlara tasvip eden bakışlarla bakarak: 

    – Memuldür… buyurdular. 

    Bunun üzerine Küpeli Abdi Bey, Padişaha dönerek yırtınıp yakınmaya başladı: 

    – Aman Sultanım… Aziz başın için inanma efendim!… Kulunuz her hatvesine bir Hac sevabı yazılsa dahi yine gönül rızasıyla gezdirmeye cesaret edemem. Yanına bile sokulamam… Baksanıza Efendim, lakırdısıyla bile benzim soldu… (Küpeli Abdi Bey) Hünkâr huzurunda yırtına dursun, müsahipler çoktan zürafayı meydana getirmişlerdi bile… Nihayet ağalar hep birden Küpeli Abdi Bey’i kaptıkları gibi zürafanın üzerine bindirdiler. Vakıa zürafa zararsız bir hayvandır ama sırtına bindirilen telaşlı adamın avaz avaz bağırıp çırpınması biçareyi de ürkütmüştü, birden bire huysuzlandı, hıza geldi ve İshakiye Köşkü’ne doğru bütün süratiyle koşmaya başladı. Abdi Bey çığlıklar savuruyordu. Her türlü teşrifat kaidesini unutmuş, hayvanın üzerinde Hünkâr’a seslenmekte idi. 

    – Ahiret hakkını helâl eyle efendimiz!… İlk menzilimiz ecel beşiğidir! İşte bindim gidiyorum. Elveda!…

    Padişah dahil herkes gülmekten kırılıyordu. Nihayet zürafaya tahsis edilen Arap seyis koşup hayvanı zaptetti, Küpeli Abdi Bey üstünde olduğu halde Padişahın önüne getirdi ve burada yine alayla Küpeli’yi zürafanın üzerinden aldılar. 

    Hünkâr son derece eğlenmişti. Bu macerada çok korkan Küpeli Abdi Bey’e büyük bir ihsanda bulundu. Bu ihsan o kadar esaslı idi ki, Abdi Bey’in sonradan:

    – Zürafanın mübarek bir hayvan olduğu, onun yüzünden gördüğümüz keremden belli!.. dediği rivayet edilir”. 

    Anlaşılan, “bindik bir alâmete, gidiyoruz kıyamete” deyişi bu hikâyeye sıkça bağlanmış.

    ★ ★ ★

    Kavalalı’nın armağanı zürafa İstanbul’da yaklaşık 40 gün yaşamış. Durumu, kimilerinin üzerinde durduğu gibi farklı iklim koşullarına uyumsuzluk olarak açıklamak hepten dayanaksız bana kalırsa: Kavalalı, iki yıl sonra da, bu kez Sudan’da ele geçirilen bir zürafayı, Fransa kralı X. Charles’a armağan etmek üzere Mısır’dan gemiyle Marsilya’ya göndermiştir. Taşkın coşkuyla karşılanan zürafa Paris’e getirilmiş, Doğa Müzesinde 18 yıl yaşamıştır. Bu süre içinde tanık olunan merakın çapı nedeniyle doğan Girofomania (zürafaperestlik) terimi sözlüklere girmiş, geniş bir ikonografya yaratmıştır. 

    İstanbul’da ölen zürafa bildiğimiz kadarıyla görsel kataloga katılamamış; tahnit edilip bir dönem Topkapı’da saklandığına, neden sonra çürüdüğü anlaşılarak yokolduğuna ilişkin bilgiyi doğrulatamadım. 

    Batı gözüyle zürafa Avrupalılar öteden beri yabancısı oldukları coğrafyalardan gelmiş hayvanlar karşısında büyülendiklerini gizlemez. Zamanın bir İtalyan dergisinde “İstanbul’da ölen zürafa adında bir hayvan” bilgisi ile yayımlanan bu tasvirde, Kavalalı’nın armağan ettiği ve İstanbul’da ölen zürafa canlandırılmış. Zürafa, Batı mitolojisindeki ejderhaya benzetilmiş. 

    Osmanlılarda hayvanat bahçeleri üzerine kapsamlı bir çalışma yürüten Feza Günergun, 2006’da bir sempozyuma sunduğu bildiride zürafa bağlamında biribirinden değerli ipuçları veriyor: Habsbourg’dan gelen bir elçi heyeti, Kanunî’nin sarayında, 1531’de zürafayla karşılaştıklarını kaydediyorlar. Dernschwann’ın 1553’de gördüğü zürafa bir başkası olsa gerek. İki yıl sonra İstanbul’a gelen, Türk Mektupları’nın yazarı, 1 Eylül 1555 tarihli mektubunda “İstanbul’daki hayvanlar arasında bir de zürafa varmış” diyor: “Fakat tam ben geleceğim sırada ölmüş. Kemiklerini gördüm. Bunları gömmüşlerdi. Tetkik edeyim diye çıkardılar”. 

    Paha biçilmez belge, Metin And’ın 40 Gün 40 Gece’ye aldığı Surnâme minyatürü: 1582 şöleninde ortaya çıkan zürafa orada, şaşkın hilkat, en önde. 

    II. Mahmud’a gelen zürafa öncesi, iki yüzyıl boyunca bir başkası boy göstermedi mi İstanbul meydanlarında? Sonrasında, Nurhan Atasoy, Abdülaziz’in Çırağan’ın inşası sırasında kuşlara ve aslanlara, bir de zürafalara bahçede özel bölümler yaptırttığına işaret ediyor. 

    Âdemoğlu meraklı. Kendisi açısından ilk bakışta olumlu bulunabilecek, erdem sayılabilecek bu özelliğinin bir o kadar zararlı, çünkü sınır tanımaz, öteki(leri)ne duyarsız, amansız ve insafsız olması gerçeğiyle nicedir yüzleşiliyor -beyhude çaba kalsa da. 

    Hayvanat bahçeleri bıçak sırtı örnek: Korumak ve araştırmak bir yakadaysa, bilerek bilmeyerek zulüm öteki yakada: Yazıktır, eşit derecede güçlüler. Kaldı ki, bir kez daha anımsatmalı, “İnsan Zoo’ları” ortadan kaldıralı yüzyıl bile olmadı: Teşhir, aşağılama (üstünlük taslama), vandallık dizboyu.

    Son, Sorrentino’nun büyük Roma şehrine odaklı güzelim filmi La Grande Belleza’da karşımıza çıkardığı, gecenin karanlığında bir sirk avlusunda dolaşan zürafanın yüreğimi dağladığını söylemeliyim: İki anlamıyla eşsiz, kırılgan, zarif, hiçbir canlıya zarar vermeyen o yaratık, dipsiz yalnızlığında bir sürgün, bakılmaktan yorgun, neredeyse süzülerek geçti kameranın önünden -içime bir cümle bırakarak: Dünyayı insandan kurtarmak gerek. 

    LETÂIF-I ENDERÛN’DAN 

    ‘Başı öküze, boynu deveye ve gövdesi kaplana benzer’

    Kavalalı Mehmed Ali Paşa, II. Mahmud’a armağan olarak bir zürafa göndermişti. Hızır İlyas Ağa’nın 1859’da yayımlanan Letâif-i Enderûn adlı kitabında, 40 gün kadar yaşayabilen bu zürafayla ilgili bilgiler yer almıştı. 

    “Sevâd-ı hatt-ı Habeş’de vücudu mevcûd ve diyâr-ı Rûm-ı behcet-rüsûmda ismi var ise de cismi mefkud olan zürâfe nâm hayvân-ı mübârek-endâmın bir dânesini ber-takrib-i dil-firib ile vâli-i-i vilâyet-i Mısr-ı Kahire devletlû Mehmed Ali Pâşâ hazretleri ele getürüb hâkipâyı emel-bahşâyi hazret-i zıllûllahîye bahren irsâl ve Memâlık-i Mahrûsada şimdilere-dek görülmedik bir hayvan-ı adîmül-emsâl olduğundan herkes görmeğe isti’câl ve belki bu gibi hayvânın seyri vâcibü’s-seyirdir dinerek nice kimseler iskeleden istikbâl eylediklerinden işbu Rebi’ül-evvelin 23. gününe tesâdüf eden yevm-i pâzâr yümn-âsârdavürûdı reside-i sem’-i padişah-ı itibar-ı ‘alî-tebâr oldukda bi’l-emr ü fermân vâcibü’l-iz’ân hayvân-ı mezkûr Çinili Köşkü Meydânında dâhil-i huzur-ı şâh-gubûr olunca sâye-i saltanatlarında Enderûn ağaları bâ-cem’ahüm seyrü temâşâ eyledikleri bir seyr-i ‘azim ve vali-i müşârileyhin ‘arz-ı hûlusu ilâve-i ta’zîm olub bu münâsebetde meşhûd-ı dîde-i hayret olan hayvanın hey’et ve kıyafetini her kim görse kuvvet ve kudret-i ilâhiyyeyi tefekkürden hâli olmayacağı zâhir ü bâhir ve şöyle bargir şeklinde görünür iken başı neva’mâ öküze ve boynu deveye ve gövdesi kaplana benzemesini zürefâ-yı Âcem “eşter ü kâv ü peleng” ta’birini ‘ilm kıldıkları müsellem-i âlem olub tîz-beri dürlü sohbetler tekevvün ve teşekkül ise hazret-i padişah mekârım mu’tad teyemmün ‘add ettikleri tebeyyün etmegin huzur-ı hümâyünlarında mevcud mudhîk musahibler zürâfeyi Zeyd ü Âmr’e benzederek sözü zencir eyledikleri şâh-ı kişver-gîrin keyfine gitmek ihtimâli ile ağalardan ve gerek sa’ir nâsdan etvâr ü reftârı iştihâr bulan kimselerin kimisinin koşuşuna ve kiminin bakışına müşahebetden bahsile esassız sözler uzayınca ukalâ-yı kurenâ “şevk-ı dilberle sözün vezni bulunmazsa n’ola/arzu-ı leb-i yâr âdeme çok bal yedirir” meâlini imâ ile cümleye izin ihsân ve o saatde yerler öpülüb odalara avdet olunduğu mazbut-ı ceride vekâyi-i nüvisân oldu. 

    Vaz-ı hey’et-i zürâfe be-hazîne-i hümâyûn sâl-i sabıkda Mısır’dan paye-i serîr-i şevket-masire gönderilen zürâfenâm hayvan-ı mübarek-endâmın hârda vücudu perverde olduğundan her yerde mu’ammer olamayacağı ma’lûm-ı havass u ‘âvam olmagla muhafazası içün ihtimâm ve huddâm-ı ıstabl-ı âmire hayliıkdam-ı tânetdiler ise de İslâmbul’daki hevâ muayyen neşvünemâ olamayub geçen günler biraz muztarib ve iki günden sonra türaba münkalib oldukda hey’et-i asliyesi külliyyen mahv olmamak arzusiyle içerisi eczây-ı hekimâne ile tathîr ve cildi penbe (pamuk) ile doldurulub Hazine-i Enderûna vaz’ı tedbir olundu”. 

    (Hızır İlyas Ağa, Letâif-i Enderûn, H. 1276/1859, 

    Sf 284/5; çevrimyazı: Necdet Sakaoğlu)

     

  • Büyük Rus Devrimi 100 yıl önce başladı

    Büyük Rus Devrimi 100 yıl önce başladı

    1917’nin başlarında sadece Rusya’yı değil, 20. yüzyılı ve dünya tarihini değiştiren en önemli hadiselerden biri yaşandı. Çarlığın yıkılması, Sovyetlerin kurulması ve ikili iktidar durumuyla ortaya çıkan Şubat Devrimi, ekim ayındaki sosyalist devrime uzanacak sürecin başlangıcı oldu. Taraflar, olaylar ve yorumlarla…

    Rus Devrimi kimi için insanlığın kurtuluşu yolunda önemli bir adım, kimi için de bir felaket olarak 20. yüzyıla damgasını vurdu. Tarihin gidişatı üzerinde birinci dereceden etki yaratan bu olay, hiç şüphesiz Fransız Devrimi ile birlikte tartışmaların odak noktasında bulunmaya devam ediyor. Tıpkı 1789 Fransız Devrimi’nin 200. yılında olduğu gibi, Rus Devrimi’nin 100. yılında da tartışmalar yeniden canlanacak. Ama önce vâki olanın ne olduğuna kısaca bir gözatmak gerekir. 

    Rus Devrimi, ilki Çarlığı deviren, ikincisi Geçici Hükümet’e son veren bir sosyalist devrimle iki evreye ayrılır. #tarih dergi Şubat’ta başlayan, Ekim’de sonuçlanan devrimin ilk aylarını bu sayıda, son aylarını ise Kasım sayısında ele alacak. 

    Uluslararası Kadın Günü’nde, Nevski Bulvarı üzerinde yapılan sayısız gösterilerden biri. Sabah hali vakti yerinde kadınların gösterisinden sonra binlerce kadın tekstil işçisi “Ekmek” diye haykırarak devrimin yolunu döşüyorlar. 

    Doğu ile Batı arasında sıkışmışlık 

    Çarlık Rusyasının en belirgin özelliklerinden biri ekonomik, toplumsal ve kültürel olarak evriminin yavaşlığıydı. Step Rusyasının mirası dolayısıyla Doğu’nun boyunduruğunda iken, bir yandan da Batı’nın askerî baskısı altında bulunuyordu. Ülke, Avrupa kapitalizminin iktisadi evriminin bütün aşamalarından geçmemiş; ancak Avrupa kapitalizminin ulusal sınırların dışına taşmasına bağlı olarak gelişim göstermişti. Böylece Rusya aradaki boşluğu telafi etme imkanı bulmuştu. Bunun sonucunda, örneğin 1905’den 1. Dünya Savaşı’na kadar olan kısa dönemde, sanayi üretimi iki katına çıkmıştı. Yine de emek üretkenliğinin zayıflığından ve nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan köylülerin içinde bulundukları koşullardan ötürü, ekonomi dengesizdi. 

    Buna karşılık sanayinin ani büyümesi binlerce işçinin çalıştığı devasa fabrikaların kurulmasına yol açmıştı. 1000’den fazla insanın çalıştığı işletmeler ABD’de toplamın % 18’i iken Rusyada bu oran % 42 idi. Rus sanayisinin neredeyse tamamı, aracı bankalar ağıyla Avrupa mâli sermayesi tarafından denetlenen bankaların elindeydi. 

    Coğrafi yaygınlığının yanısıra Çarlık Rusyası, esas olarak tarımsal bir ülke olmakla birlikte dünyanın beşinci sanayileşmiş ülkesiydi. Sanayi sermayesi ise Fransa, Almanya ve Belçika’dan geliyordu (madenciliğin % 85’i, demir ve çeliğin % 50’si). Son derece yoğunlaşmış (Petrograd’daki Putilov fabrikasında 24 bin çalışan) 3.5 milyonluk bir işçi sınıfı vardı. 

    Bu ekonomik durum, Rus burjuazisinin toplumsal ve siyasal fizyonomisini derinden belirliyordu: Sayısal olarak zayıftılar ve siyaseten Çara, dolayısıyla kokuşmuş aristokrasi ve bürokrasiye teslim olmuşlardı. Bu rejim başta Fransa olmak üzere Avrupa burjuvazisi tarafından da destekleniyordu. 

    Rus burjuvazisi 1905’te işçiler ayaklandığında Çarı devirmek bir yana belli bir parlamenter rejim kurma azmini bile gösterememişti. Buna karşın işçi sınıfı oldukça güçlüydü ve hızla bilinçleniyordu. Bunlar Batı’daki kardeşlerinin deneyimine sahip olmayan köylü kökenli işçilerdi; daha doğrusu sanayinin yarattığı büyük talep karşısında hızla işçileşmişlerdi. 

    Kırsal kesimle bağlarını tamamıyla koparmamış olan bu işçi sınıfı, bir-iki büyük kentte yoğunlaşmıştı ve örgütlenme açısından hızla mesafe kaydediyordu. Batı’daki işçilerden farklı bir yörünge izleyerek, onların deneyimlerinin yanısıra, 1905’de görüldüğü üzere kendi özörgütlenmelerini, işçi delegeleri sovyetlerini kurarak, işçi hareketi tarihine çok hızlı bir giriş yapmışlardı. 

    Şubat Devriminden sonra Duma silahlı muhafızlar tarafından korunuyor. 

    Savaş herşeyi altüst ediyor 

    Hantal çarlık, savaşa aslında hem hazırlıksız hem de meşruiyeti pamuk ipliğine bağlı iken girdi. 1. Dünya Savaşı, “düveli muazzama”nın dünya egemenliğini paylaşım savaşıydı. Ancak Osmanlılar için olduğu gibi Rusya için de böyle bir iddia çapını fazlasıyla aşıyordu. Rusya’nın Boğazlar başta olmak üzere savaşta güttüğü amaç, ancak müttefiklerinin çıkarlarıyla uyuştuğu ölçüde geçerli olabilirdi. Dolayısıyla tıpkı Osmanlılar gibi Rusya da kendisinden daha güçlü olan müttefiklerinin hesabını ödemek durumundaydı. 

    Mecburi askerî hizmetin geçerli olduğu Rus ordusu da toplumsal çelişkileri en sıcak şekilde yaşıyordu. Subaylar geldikleri yönetici sınıfın geçmişe hayranlık, bürokratlık, kokuşmuşluk gibi arazlardan sakatlanmışken; köylüler de ileri tekniklerle yapılmış ithal askerî araç ve gereçleri kullanabilecek durumda değildi. Sanayide olduğu gibi askeriyede de Rusya müttefiklerine bağlıydı, ancak müttefikleri kendisine yardım yapamayacak kadar uzaktaydılar; daha doğrusu aradaki yol Almanlar ve Osmanlılar tarafından kesilmişti. 

    1914 Ağustos’undan sonra hızla bir takım başarılar elde eden Rus ordusu, özellikle sanayisinin ve komuta kademesinin yetersizliğinden devamlı gerilemeye başladı. Polonya, Litvanya ve Galiçya’da büyük topraklar kaybetti. Boğazlar’ın kapalı olması, dışarıya son derece bağımlı ekonomiyi tıkadı. 1916-17 kışı Rusya’nın savaşı sürdürme kapasitesi bir yana, ayakta kalmak için bile ne kadar kırılgan olduğunu açığa çıkardı. Büyük kayıplar veren ordunun mühimmat yetersizliğinin yanısıra gıda sorunu da, üç yıla yaklaşan bu savaşa artık dur demekten başka bir çare bırakmıyordu. 

    Ülkenin bütününde sefalet bütün haşmetiyle hüküm sürüyordu. Çarlık rejimi meşruiyetini yitirmiş, Rasputin’in öldürülmesinden sonra (bkz: #tarih, Aralık 2016) Çarlık ailesi halk bir yana aristokrasiden de uzaklaşmış, kaderiyle başbaşa kalmıştı. 

    Askerî yenilgiler orduda büyük bir moral kırıklığına ve firarlara yol açmaktaydı. Zaman geçtikçe de cephede ve cephe gerisinde belirgin bir savaş yorgunluğu ortaya çıktı. Onda dokuzu köylü olan ordu çok ağır kayıplar verdi (1.800.000’i asker olmak üzere toplam 3.5 milyon). 

    Öte yandan en yoksul kesimler ve köylüler savaş giderleri için günlük ekmeklerinden olurken, ulusal ekonominin %50’si ordunun ihtiyaçlarına ayrılırken, birileri büyük kârlar elde ediyordu. 1915’te savaşın Rusya’ya maliyeti 10 milyar rubleydi; 1916’da 19 milyar rubleye; 1917’nin yalnızca ilk altı ayında 10 milyar 500 milyon ruble çıktı. Kamu borcu 1918 başında 60 milyar rubleye, yani 70 milyar diye tahmin edilen millî servetin neredeyse tamamına eşit bir düzeye çıkacaktı. 

    Devrim manzaralı kışlık saray Şubat’tan Ekim’e Devrimin en simgesel mekanı Kışlık Saray’dı. Sarayın ele geçirilmesi kadar önündeki büyük meydandaki gösteriler sanki devrimin barometresiydi. 

    Ve grevler yeniden başlıyor… 

    1. Dünya Savaşı, Rusya’da yükselen grev dalgasına son vermişti. İşçiler cepheye gönderilince Petrograd’da işçi sınıfının %40’ı yenilenmişti. Ancak grevler 1915’de yeniden başladı ve ekonomik taleplerin ötesine geçerek başta savaşa karşı olmak üzere siyasal bir karakter kazandı. Savaş, hayat pahalılığını dayanılmaz kıldı ve henüz 1915 sonunda gıda krizi patlak verdi. Cephedeki askerlerdeki mühimmat kıtlığına, kentlerdeki grevler eşlik ediyordu. Çarlık ise karşı karşıya bulunduğu sorunlardan herhangi birini çözmekten aciz, felç olmuştu. 

    1916 yılı boyunca insanların gündelik hayatlarını idame ettirmeleri giderek zorlaşırken gösteriler yükselen bir eğri çizmeye başladı ve talepler radikal, siyasal bir yöneliş kazandı. 1916- 17 kışında kriz zirve yaptı: Soğuk iyice azıttı ve kentlerde aranan herhangi birşey artık bulunmaz oldu; fiyatlar üç ayda % 25 artı. Ekim’in ardından grevler patlak verdi (yaklaşık 200 bin grevci), Ocak ayında grevler yeniden hız kazandı, orduda huzursuzluklar ayyuka çıktı. 

    Rus işçi sınıfı toplumda azınlık olsa da, köylülükle sıkı bağları nedeniyle güçlü bir destek alabiliyordu. Köylü askerler de cephelerde, köylerinde ömürleri boyunca elde edemeyecekleri deneyimleri kısa zamanda edinerek, toplumun oldukça aktif bir kesimi haline gelmişti. Tarım meselesinin çözümü için çarlığın devrilmesinin bir önşart olduğu konusundaki genel kanı yaygınlaştı. Böylece askerî yenilgiler ve iç gerilimler monarşiyi olduğu kadar burjuvaziyi de sarsmaya başladı. 

    Duma’da herkesin hep bir ağızdan tartıştığı, alkışlar ve el kalıdırlarak oylanan kararların alındığı tam bir karmaşa ortamı hakimdi. Gerçek kararlar yürütme komitesinde ve komisiyonlarda alınıyordu. 

    Sol partiler 

    Sosyalizm adına sahne alan siyasal partilerin ise savaş başladığında siyaseten dönüştürücü bir güç olamadıkları görülmüştü. Köylü partisi (Sosyal Devrimciler) ve Menşeviklerin (Sosyal Demokrat) büyük kısmı, Avrupalı kardeşleri gibi savaşa karşı mücadele etmek yerine sosyal şoven bir tutum takınmışlardı. 1905 yenilgisinin ardından ağır bir baskı altında kalan Bolşevik Partisi ise sürgünde yeniden yapılanmış ve savaş arefesinde kendini oldukça toparlamıştı. Ancak polis her tarafa sızmıştı. Örneğin 1914’te Petrograd’da parti komitelerindeki yedi kişiden üçü polisti! Yani gizli polis Okrana’nın ajanıydılar. Bolşevik partisi 1914’ten itibaren savaşa karşı çıkan tek parti olduğundan, siyaseten ve örgütsel olarak polis tarafından çok sıkı gözetim altındaydı. Bir polis raporu şu satırları geçiyordu: “En enerjik, en canlı, yorulmak bilmeden mücadeleye, aralıksız direnmeye ve örgütlenmeye en yetenekli unsurlar…” 

    Çarlığın son beş günü: 23-28 Şubat 1917 

    16 Şubat’ta ekmek karneye bağlandı. Kente on günlük un kalmıştı. Petrograd ve Rus sanayinin kalbi olan Putilov fabrikasında bir grev girişiminden sonra lokavt ilan edildi ve fabrika kapandı. 

    İşte bu birikimin ardından, 8 Mart Uluslararası Kadın Günü vesilesi ile kentin varoşlarında özellikle kadınların etkin olduğu, barış ve ekmek için grevler ve gösteriler patlak verdi. 24 Şubat’ta gösteriler devam etti; işçiler ateş eden polislerle çatıştı. 25 Şubat’ta göstericiler karakolları yağmalayarak silahlandılar. Çar ve genelkurmay, güvendikleri askerî birlikleri Petrograd’a gönderdiler; cesaretleri kırılan göstericiler evlerine döndü. Hükümet şimdilik kazanmış görünüyordu ve sıkıyönetim ilan edildi. Duma (Yasama Meclisi) başkanı Rodzianko bir “güven hükümeti” atanmasını rica eden bir çağrıda bulundu ama Çara göre bunlar “saçma sapan şeyler”di. 

    Bunun üzerine işçiler kendiliklerinden işi bıraktılar ve kitleler halinde gösteriye katıldılar. Fabrikadan fabrikaya dolaşarak diğerlerini kendilerine katılmaya çağırdılar. Sosyalist partiler gidişata ayak uydurmaya çalıştı. Büyük bir kısmı asker eşi olan ve emekçilerin en ezilen kesimini oluşturan tekstil işçisi kadınlar, hareketin yayılmasına büyük katkıda bulundu. Hemen ardından genel grev patlak verdi ve devasa gösteriler yapılmaya başlandı. Gücünün farkına varan kitleler, genel grevi kendiliğinden bir ayaklanmaya dönüştürdüler. 

    Hükümet sert önlemler almaya niyetlendiyse de, 1905 Devrimi’ni bastıran Kazaklar pasif kaldılar ve hatta kimi zaman ateş açan polise karşı göstericileri savundular. İşçiler, askerleri kendilerine katılmaya davet ettiler. Artık polis müdahale ettiğinde göstericiler sonuna kadar direnmeye kararlıydı. 

    Hiçbir parti kitlelerin tam tekmil tarihe dalmasına karşı ne yapacağını kestiremedi. 

    Çariçe ise 26 Şubat sabahı Çar’a “şehirde asayiş berkemal” diye yazarken, akşam “şehirde herşey yolunda gitmiyor” diyerek sanki olayların ne kadar hızlı aktığını aktarıyordu. 

    Tsarskoye Selo’daki yazlık sarayında gözaltına alınan Çar II. Nikolay olayların akışını anlamaktan uzak, hanedanını çöküşünü seyretmekteydi. 

    Sovyetler kuruluyor 

    1905’te olduğu gibi başkent Petrograd’da Menşevikler tarafından, her bin işçiye bir delege hesabıyla “sovyetler” kuruldu ve Bolşevikler de buna katıldı. İki farklı meşruiyetin ilişkisinden oluşan bir ikili iktidar durumu ortaya çıktı. 

    26 Şubat’ta başkentte artık genel bir çatışma ortamı vardı. İşçiler, polis ve askerle çatışıyorlardı. 200 bin göstericinin yer aldığı olaylarda 40 kişi hayatını kaybetti. Akşamında askerler de ayaklanmaya katıldılar. Silahlı kuvvetlerinden yoksun kalan monarşi tuzla buz olmuştu. Hapishanelerin kapıları açıldı, resmî daireler ve elbette Kışlık Saray ele geçirildi. Erzak işlerini düzenlemek için bir komisyon kuruldu. 

    Menşevikler Duma’daki burjuva partileriyle siyasal bir çözüm müzakere etmeye, Bolşevikler ise fabrika ve kışlalara yöneldi. 

    O ana kadar mevcut siyasal partilerden herhangi birinin olaylara müdahale etmesi sözkonusu değildi. 27 Şubat’ta Viborg varoşunda iki askerî birlik işçilere katıldı; böylece işçiler silahlanma imkanı buldu (40 bin tüfek). Kent artık fiilen ayaklanmacıların eline geçmiş oldu. 

    Askerler, öğrenciler, işçiler ve yoksul mahalle sakinleri Tavriçeskiy sarayına yöneldiler. Burada devrimci bir genelkurmay yer almaktaydı ama ayaklanmadan sonra ilan edilmişti ve herhangi bir şeyi yönetmemişti; devrimin gerçek yöneticileri sokaklardaydı ve bu ilk kurumsallaştırmaya güven duymuyorlardı. 1905’in anılarıyla, sınıf mücadelesi deneyimini taşıyanlar tabandaki, sokaktaki işçiler ve askerlerdi. 

    İkili iktidar 

    Ayaklanma karşısında burjuvazi Çarı destekledi ve monarşinin baskıyı artırmasını talep etti. Ancak isyan devam ediyordu ve işçi-asker sovyetleri kurulmuştu. Özelikle Petrograd Sovyetleri, 1905 Devrimi’nin küllerinden yeniden doğmuştu. Sovyetin yürütmesine, savaş öncesinde çoğunluk olan sosyalist partilerden Sosyal Devrimciler ve Menşevikler seçildi. 

    Kitleler sovyetlere güvenerek onlara iktidar rolü biçmişti. Ancak ortada paradoksal bir durum vardı: Bu sosyalistler iktidarı istemiyorlardı! Ortada bir devrimci durum varken, o güne kadar savundukları barış, cumhuriyet, toprakların dağıtılması gibi taleplerinden yasallık adına vazgeçiyorlardı. Geriye yalnızca ifade özgürlüğü kalmıştı. Ayaklanmada herhangi bir rolü olmayan ve hatta ayaklanmanın başarısızlığa uğraması için çalışan burjuvazi de iktidarı istemiyor; monarşiyi yeniden yerleştirmeyi talep ediyordu. 

    2 Mart’ta Moskova ve taşrada sovyetler kurulurken, Çar 3 Mart’ta kardeşi Büyük Dük Mihaïl Aleksandroviç Romanov adına tahtından feragat etmek istedi. Ancak Mihail Aleksandroviç bunu reddetti; çarlık monarşisi ve üç yüzyıllık bir hanedan hâk ile yeksan olmuştu. 

    Sonuçta liberal burjuvazinin partisi Kadetler (Anayasal Demokratlar), Sosyal Devrimciler ve Menşevikler, prens Lvov başkanlığında, aslında Kadetlerin şefi Milyukov’un yönetiminde, Adalet Bakanı Kerenski’nin şahsında sosyalist soslu bir geçici hükümet kurmakta anlaştılar. Sosyal Devrimciler ve Menşeviklerden oluşan Petrograd Sovyet Yürütme Komitesi, işçileri ve askerleri liberal burjuva yeni hükümeti desteklemeye çağırdılar. 

    Ayaklanmaya katılanların hepsi, şüphesiz aynı bilinç düzeyinde değildi. Ezici çoğunluğu köylü kökenli olan askerler, programlarında köylüye toprak vaadeden sosyal devrimcileri seçerek onları çoğunluk yaptılar. Kadetlerin dişe dokunur bir başarıları yoktu. İşçi partilerine gelince… Menşevikler tabanda nüfuz sahibi idiler, Bolşevikler ise daha ziyade öncü işçiler arasında. Lenin’in yokluğunda Bolşevikler de tıpkı Menşevikler gibi sovyetlerde bir tür parlamenter mücadele ile kendilerini sınırlamışlar, hatta ilk zamanlar geçici hükümeti desteklemişlerdi. 

    Nisan’da Petrograd’a gelen Lenin, önce partideki kafa karışıklığını giderir sonra hedefini belirler: Bütün iktidar Sovyetlere! 

    Her şey mümkün 

    Ortada tam bir ikili iktidar durumu vardı: Bir yanda kısmi sosyalist destekli liberal burjuvazi tarafından yönlendirilen resmî ve yasal bir geçici hükümet, öte yanda Petrograd sovyetlerinin iktidarı. Her ne kadar sovyet yürütme kurulu iktidarı reddederek ilk başta geçici hükümeti desteklemiş olsa da, durum belirsizliğini ve istikarsızlığını sürdürüyordu. Kitleler çarı devirerek elde ettikleri gücün farkında olarak, siyaset sahnesini terketmeye niyetli değillerdi. Ayrıca sekiz saatlik işgünü kazanımıyla gazete okuma, toplantılara katılma, siyasal tartışma ve eylem için zaman kazanmışlardı. Halkın siyasal bilincinde ve eyleminde tam bir patlama yaşanıyordu. 

    Petrograd’da bu tarihî hadiseler yaşanırken, savaş da bir yandan devam ediyordu. Askerler yığınlar halinde firar ederken, bir yandan da subaylarıyla kapışıyorlardı. Şartsız acil barış özlemi her tarafı sarmıştı… 

    Geçici hükümet ise devrimi tüketmek ve savaşa devam etmek niyetindeydi. Sovyetler ise tam anlamıyla bilincinde olmadıkları bir iktidarı ellerinde bulundurmaktaydı. Sovyetlere ilk seçilenler veya katılanlar da oldukça karmaşık bir tablo oluşturmuştu. Her ne kadar “işçi ve asker sovyetleri” dense de, temsil kabiliyetleri farklı kesimlerin yanısıra seçilmemişler de buradaydı. Özellikle öğrenci, avukat, gazeteci gibi kürsü alabilen kesimlerden gelenler kararların alınmasında etkin olurken, fabrikaların ve kışlaların gerçek sesi pek duyulmuyordu. 

    Sovyetlerdeki ve sosyalist partilerdeki karmaşaya son verecek ilk adım, Lenin’in 3 Nisan’da Petrograd’a gelmesi oldu. Gelir gelmez Nisan Tezleri adıyla ünlenecek, Bolşeviklerin siyasetini radikal bir biçimde çizen ve mevcut yönetimi eleştiren görüşlerini formüle etti. Lenin savaşa son vermek ve köylülere toprak dağıtılması için “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganını öne attığında, kendi partisinde bile bir sarsıntıya yol açtı. Bolşeviklerin 15 bini Petrograd’da (özellikle işçi mahallesi Viborg’da) olmak üzere 79 bin üyesi vardı. 28-29 Nisan’da yapılan parti konferansında Lenin kendi çizgisini kabul ettirdi. 

    Rusya’da tarih hızlı akıyordu ama bu akışta girdaplar da vardı. Ekim’e doğru düz bir çizgi üzerinde değil, askerî diktatörlük ihtimalinin de bulunduğu karmaşık bir eksen üzerinde yoğun mücadeleler sürecekti.

    1917: SÜREKLİ DEVRİM YILI 

    9 OCAK Petrograd’da 50 bin işçi grevde, 1905’teki Kanlı Pazar anısına gösteriler. 

    22 ŞUBAT İşçilerin son derece siyasallaşmış olduğu Putilov fabrikalarında lokavt. 

    23 ŞUBAT Uluslararası Kadınlar Günü; yiyecek kıtlığına karşı büyük gösteriler. 

    24 ŞUBAT 200 bin işçi grevde. 

    25 ŞUBAT Petrograd’da genel grev. 

    26 ŞUBAT Orduyla göstericiler arasında şiddetli çatışmalar. Çarın Duma’yı dağıtması. 

    27 ŞUBAT Çarlık muhafızlarında isyan. Petrograd’da ayaklanma. İkili iktidar: Duma’nın Geçici Hükümeti ve Petrograd İşçi Delegeleri Sovyeti. 

    1 MART Petrograd’ın büyük meydanları sürekli gösteri mekanlarına dönüşmesi; yüzlerce sovyet, binlerce fabrika ve mahalle, köylü, ev kadınları milis komitelerinin kuruluşu. 

    2 MART Prens Lvov’un başkanlığında, liberal bir geçici hükümetin kurulması; II. Nikolay’ın Grandük Mihail lehine tahttan feragati. 

    3 MART Grandük Mihail’in tahtı reddetmesi. 

    6 MART Geçici Hükümet programının ilanı: Genel af, genel oya dayanan bir kurucu meclisin oluşturulması, savaşın sürdürülmesi. 

    14 MART Sovyetlerin tazminatsız ilhaksız barış çağrısı. 

    3 NİSAN Lenin’in başkent Petrograd’a gelişi. 

    4 NİSAN Lenin’in Nisan Tezleri’ni açıklaması. 

    20-21 NİSAN Dışişleri Bakanı Milyukov’un Rusya’nın savaşı sürdüreceğini belirtmesi üzerine Sovyetlerin sert tepkisi. Gösteriler ve Petrograd sokaklarında şiddetli çatışmalar. 

    5 MAYIS Petrograd Sovyet temsilcilerinden Kerenski, Savaş Bakanı; Çernov, Tarım Bakanı olur, ikinci Geçici Hükümet kurulur. 

    7 MAYIS Troçki’nin Petrograd’a varışı. 

    17 MAYIS Kronstadt’da sovyetin kendini tek yönetici ilan etmesi. 

    18 HAZİRAN Rus ordusu Galiçya’ya taarruz eder; 2 Temmuz’da Almanların karşı saldırısıyla düzensiz biçimde geri çekilmeye başlar. 

    3-5 TEMMUZ “Temmuz günleri”nde hükümete ve sovyete karşı işçi, asker ve Kronstadt bahriyelilerinin şiddetli gösterileri. Bolşevikler uzun bir tereddütten sonra hareketi destekler. Sıkıyönetim ilan edilir. Yüzlerce Bolşevik militan, Almanya hesabına casusulukla suçlanarak tutuklanır. Lenin Finlandiya’ya kaçar. Troçki tutuklanır. 

    7 TEMMUZ Kerenskiy başkanlığında “Soyalist Devrimin Selamet Hükümeti”nin kurulması. 

    24 TEMMUZ Kerenskiy başkanlığında, 3. Geçici Hükümet’in (Kadetlerle birlikte) kurulması. 

    18-21 AĞUSTOS Almanlar’ın Riga’yı ele geçirerek başkent Petrograd’ı tehdit etmesi. 

    25-31 AĞUSTOS General Kornilov’un askerî darbe teşebbüsü. 

    4 EYLÜL Troçki’nin kefaletle serbest bırakılması. 

    9 EYLÜL Bolşevikler’in Petrograd Sovyetinde çoğunluğu elde etmesi. 

    24 EYLÜL Kerenskiy başkanlığında, son koalisyon hükümetinin kurulması. 

    (1 Şubat 1918’e kadar Rusya’da kullanılan Julien (Ortodoks) takvimi ile Batı (Gregoryen) takvimi arasında 13 gün fark vardır. Dolayısıyla Şubat Devrimi Mart, Ekim Devrimi, Kasım diye de anılmaktadır. Bu kronoloji, eski takvime göredir.)