Etiket: sayı: 33

  • 47 senelik ömründe benzersiz eserler yaratan bir Çelebi!

    47 senelik ömründe benzersiz eserler yaratan bir Çelebi!

    Kâtip Çelebi’nin en bilinen eseri, bir coğrafya kitabı olan meşhur Cihannüma. Ancak yazarın Batı’ya tesir etmiş en önemli eserlerinin başında, dönemin Doğu dünyasındaki tüm kitaplarının bibliyografyasını teşkil eden Keşfü’z Zünun geliyor. Prof. Dr. Celal Şengör, müzayededen aldığı bu eşsiz kitabın macerasını, Katip Çelebi’nin kısa hikayesiyle birlikte okurlarımıza anlattı. 

    CELAL ŞENGÖR

    “Kâtip Çelebi Atlas Minor’u görüyor. Mercator atlaslarının bir büyüğü, bir küçüğü var; bu küçüğü, yani bir Dünya Atlası. Latinceden çevirisini yaparken, Avrupa’yı bilmesinin lazım olduğunu fark ediyor. Olabildiğince Avrupalı kaynak toplamaya çalışıyor. Fakat bu arada Kâtip Çelebi’nin bilmediği bir şey var, çok ilginç: İslâmi kaynaklar! Bunu ilk defa Fuat Sezgin Hoca fark ediyor. Dedi ki “Bu adam meraklı bir adam, bir şeyler öğrenmek istiyor fakat İslâmi kaynakları bilmiyor”. 

    Halbuki İslâmi kaynaklarda muazzam miktarda coğrafî bilgi var. Çünkü bir akademisyen değil Kâtip Çelebi, meraklı bir adam. Bir müptedî. Yani Mükremin Halil İnanç’ın hakkında söylediği bir laf vardır ki çok doğrudur; “Kâtip Çelebi bizim için büyük bir adamdır. Ama zamanının bir Descartes, bir Leibniz gibi dâhileri ile karşılaştırırsan müptedî bile değildir” diyor. 

    Ama Kâtip Çelebi’nin önemi, elde ettiği bütün bilgileri halkıyla paylaşmak için durmadan kitap yazmış olması. Fakat bu kitaplardan en önemlisi, Batı’ya da tesir etmiş olanı Keşfü’z Zünun’dur. Keşfü’z Zünun bir bibliyografya. Bütün Doğu âleminde ne kadar kitap varsa bunların hepsinin künyesini burada toplamış biraraya. Seferlere gittiğinde, herhangi bir şehre gittiğinde, camiye gidiyor, kütüphanelere gidiyor, oradaki tanınmış kişilerden rica ediyor, bakıyor, elinde ne varsa kaydediyor. Ve Osmanlı İmparatorluğu’nda ulaşabildiği ne kitap varsa listesini çıkartıyor. Ve bundan koskoca bir kitap oluşuyor. Bu bir referans kitabı, bir bibliyografya… Ve Bibliothèque Orientale ismiyle Batı’da yayımlanıyor. 

    Böyle bir şey daha sonra yok, Keşfü’z Zünun muazzam bir şeydir. Buna yapılmış ancak bir-iki tane ilave vardır. Bende var Keşfü’z Zünun, çünkü bunu Milli Eğitim Bakanlığımız bastı, Arapçasını. Arapça yazılmış çünkü, Türkçe’ye de çevilmemiş. Ne gerek var! Yabancılar yaptılar, Fransızcası var, esas çevirisi Almanca, fakat Türkçesi yok. Ama, o zaman milletin ihtiyacı da yok tabii. Yani entelektüel takım zaten çat-pat Arapça ve Farsça öğreniyor. 

    Prof. Dr. Celal Şengör’ün müzayededen aldığı ve kimsenin ilgilenmediği Keşfü’z Zünun kitabı ve meşhur Cihannüma’nın orjinali. 

    Peki bu önemli esere rağmen neden Kâtip Çelebi’nin Cihannüma kitabı öne çıktı? Çünkü bu kitap bir coğrafya kitabı ve milletin rahatça okuyabileceği bir metin. İçinde haritalar var, gök resimleri var, milletin açıp bakacağı bir şey. Keşfü’z Zünun bir liste, âlimsen kullanırsın. Ama değilsen n’apacaksın onu… O yüzden Kâtip Çelebi Cihannüma ile biliniyor. Cihannüma’nın önemi, Osmanlıların çağı yakalama teşebbüsünü yansıtmasıdır. 

    Keşfü’z Zünun’un bendeki orijinali Köprülü’nün kütüphanesinden çıkma. Bunu müzayeden alış hikayem de şöyle… Raffi Portakal bana müzayede katalogunu gönderdi. Açtık katalogu, bu arada ben Viyana’ya gidiyordum. Eşime dedim ki, “bu kitabı alacağız, 100.000 Dolar’a kadar yükselebilir, çekinme…” Sonra Oya aradı beni Viyana’da odamda yatarken. “Gözün aydın” dedi “60.000 liraya aldık”. Ben de “ucuza almışsın” dedim. Oya gülmeye başladı, “Ne 60 bini 12 bine aldık, açılış fiyatına!” dedi. Kimse ilgilenmemiş! İstanbul’a döndükten sonra Raffi’yi aradım, “Celâl, ben de anlamadım. Çünkü ben bütün büyük alıcılara, Cumhurbaşkanlığı’na Milli Kütüphane’ye hepsine haber verdim, katalogu da gönderdim” dedi. Bu olacak iş değil! Orijinal, el yazması kitap! Bu el yazması, Köprülü’nün kütüphanesinden çıkma ve Teschner, “Osmanlı Türklerinde Coğrafya” makalesinde bundan bahsediyor. Böyle bir şey kaçar mı?.. 

    Ben sana bir şey söyleyim mi? Biz bugün Kâtip Çelebi de olamayız. Yani adam Osmanlı ortamının kurbanı. Meraklı ama karşılığı yok, çevre yok. Öğrenmek istiyor. Öğrendiğini de anlatmak istiyor. Cihannüma da, Keşfü’z Zünun da az bir iş değil o ortamda ve 47 senelik bir ömür içerisinde”. 

  • KÂTİP ÇELEBİ: Dünya çapında bir 17. yüzyıl Osmanlı aydını

    KÂTİP ÇELEBİ: Dünya çapında bir 17. yüzyıl Osmanlı aydını

    Dinî ayrılıkların yol açtığı kavga-gürültü içindeki Osmanlı toplumunda yaşayan Katip Çelebi, sadece 48 yıllık ömrünün ardından, referans değeri taşıyan önemli eserler bıraktı. O devirde bir “kalem memuru” olduğu halde, nüfuzu ve ağırlığı tartışılmaz ulemanın, sufilerin, cedelcilerin arasından sıyrıldı. Kısacık ömründe herhangi bir taraf olmak yerine, bilginin ve bilimin peşinden gitti. 

    Kâtip Çelebi’nin 400. doğum yıldönümü olan 2009 yılı, UNESCO tarafından Kâtip Çelebi’yi Anma Yılı ilan edilmişti. Aradan sekiz yıl geçti. O yıl liseye başlayanlar, şimdi üniversite mezunu oldular. Özellikle yeni hayata atılan bu genç nesil arasında kısa bir soruşturma yapıldığında görülecek ki Kâtip Çelebi’ye yönelik derin bir cehalet hâkim. 

    Gönül isterdi ki 2009’da yakalanan ivme devam etsin ve nadiren içimizden çıkan evrensel çapta bir âlimin, her neslin bireyleri tarafından hakkıyla tanınması sağlansın. Eğitim meselesi geniş ve sorunları bitmek tükenmek bilmez bir mesele. Yıllardır yap-boza dönen müfredat içerisinde kendine yer bulamayan o kadar hayatî, acil ve gerekli konu var ki… Belki de Kâtip Çelebi gibi değerlerin tanıtılmasındaki eksikliğin farkına bile varılmıyor. 

    Kültürlü, entelektüel Osmanlı beyefendilerine 17. yüzyılda “çelebi” lakabı veriliyordu. Osmanlı dünyasında o asırda ortaya çıkan iki çelebi zat günümüzde de tüm dünyayı kendilerine hayran bırakmaktadır. Biri Evliya Çelebi, diğeri Kâtip Çelebi. Evliya Çelebi, sadece Seyahatnâme’siyle bu hayranlığı ve ilgiyi sağlamış. Kâtip Çelebi ise yirmiden fazla eseriyle çağını yakalamış nadir bir Osmanlı olarak günümüzde artarak süren bir ilginin odağındadır. 

    İkisi de gerçek isimleri ile tanınmazlar. Hatta Evliya Çelebi’nin gerçek ismi halen tespit edilememiştir. Kâtip Çelebi açısından oldukça şanslıyız. Süllemü’l-Vusûl ve Mizanü’l-Hak adlı kitaplarına yazdığı ayrıntılı biyografisini bizlere bırakmıştır. Asıl adı Mustafa, baba adı Abdullah’tır. Ulema arasında Kâtip Çelebi demekle bilinir, kâtipler arasında Hacı Halife lakabıyla meşhurdur. 

    Şubat 1609’da İstanbul’da doğdu. Babası Enderun’dan, Silahtar zümresinden, dindar, okur-yazar bir adamdı. Askerî seferlere katılır, ilim ve sohbet meclislerine devam ederdi. Oğlunun okuması için özel hocalar tutabilecek kadar meraklıydı. Küçük Mustafa, klasik Osmanlı eğitim sistemindeki Kuran, Arapça, hüsn-i hat gibi dersleri iyi bir şekilde tahsil ettikten sonra, 14 yaşında mâliye kalemlerinden Anadolu Muhasebesi Kalemi’ne girdi. Stajyer öğrenci statüsünde uzun süre çalışıp mesleğin inceliklerini ve öğrenilmesi zor siyakat yazısını öğrendi. Bu sırada açılan bazı savaşlara birlikte katıldığı babası ve amcası o seferlerde, gurbette öldüler. İstanbul’a dönünce Süvari Mukabelesi Kalemi’ne girdi. Ailesinden kalan yüklü mirasın büyük miktarını kitaplara yatırdı. Bir kısmıyla da Fatih’teki baba evini tamir ettirip evlendi. 

    Tuhfetü’l-Kibar kitabının İbrahim Müteferrika baskısında dünya haritası 

    Ayrılık devrinde bir Osmanlı bilgini

    O devirde dinî ayrılıkların yol açtığı kavga-gürültü içindeki Osmanlı toplumunun bağnaz hocalarından Kadızade Mehmed Efendi’nin derslerine devam etti. “Kadızadeliler” adıyla anılan grup kendilerini bu hocaya nispet etmektedirler. Karşı tarafta da “Sivasiler” adıyla Halveti Şeyhi Abdülmecid Sivasi’nin taraftarları yer aldı. Bunların kürsüden birbirlerine laf atmalarla başladıkları mücadeleyi; taraftarları bıçaklı, sopalı şiddet eylemlerine döktüler. Uzun yıllar asayişin ihlal edildiği ortam, Köprülü Mehmed Paşa’nın acımasız yöntemlerle aşırılıkları bastırdığı ana kadar sürecektir. Toplumda dinî tartışma ve çatışma konusu olan maddelerin açıklandığı ve Kâtip Çelebi’nin en çok tanınan, yayılan Mizanü’l-Hak fi İhtiyari’l-Ehakk adlı eseri, şahitlik ettiği olaylar ve tartışmaların tam içinde olduğu sıralarda kaleme alınmıştır. 

    Üniversitelerimizde de yeterince araştırılmamış, ne söylediği dikkate alınmamış, eserlerinin tamamı günümüz okuruna ulaştırılamamış bir durumdayken, söyleyeceklerimizde tekrara düşme endişesini hiç taşımıyorum. Çünkü Kâtip Çelebi’nin 17. yüzyılın kafası karıştırılıp zihni bulandırılmış orta halli Müslümanı için kaleme aldığı Mizanü’l-Hakk’ın değindiği konuların/soru ve sorunların çok daha basitlerinin, her yıl bilhassa Ramazan ayında canlı yayınlarda her kanalda bıkıp usanılmadan dile getirildiğine, toplumun her kademesinde son yıllarda daha da yaygınlaştığına şahit oluyoruz. Demek ki aradan geçen 350 yılda bu toplum tekrara düşme endişesini hiç yaşamadı; tekrar tekrar sorduğu soruların cevabını bile merak etmeden nesilden nesile taşıdı. 

    1656’da kaleme alınan bu eserdeki yirmi bir başlık, tamamen dinî ihtilaf ve çatışma konusu halindeki meselere açıklama getirme iddiasındadır. Hızır’ın yaşayıp yaşamadığı, müzik, raks, tütün, kahve, afyon, Hz. Muhammed’in ana babasının küfr veya iman üzere ölüp ölmediği, Firavun’un son nefeste iman edip etmediği, Muhyiddin Arabî, Yezid’e lanet okuma, bid’at kavramının içeriği, kabir ziyareti, kandil geceleri, millet, rüşvet gibi tartışma konusu olan kavramlar irdelenir.

    O devirden günümüze bu maddeler halen tartışma ve ayrışma konusudur. Özünde birlik, beraberlik, dayanışma ve uygarlık içeren “din” kavramının bizatihi kendisinin çatışma ve ayrışmaya sebep olmaması gerekir. Teorisinde de buna uygun bir zemin yoktur çünkü. Kâtip Çelebi’nin yaşadığı devirde Osmanlı toplumunun sıkıntıları çeşitlenirken, devlet düzenindeki kargaşa ve ekonomik zorlukların yıpratıcı etkisi arasında kalan kitleler bir tarafa meyletme ihtiyacını daha derinden hissediyordu. Kutuplaşmadan beslenen cephelerin böylesi ortamlarda insan kaynağı hiç kesilmiyor. Yine de müfrit cephelerin kendi aralarındaki çatışmadan en az zararla kurtulmaya çalışan kitleler daima var; ama çileli hayatlarını sürdürme mücadelesinde yapayalnızlar. 

    Kâtip Çelebi devrinde de onun nitelemesiyle çoğunluk kavga ederken makul düşünenler azdı. “Bir grup akıllı insan -Bu hadise taassuptan doğan bir kuru kavgadır. Bunlar iki faziletli şeyhtir, ne Sivasi ne Kadızade Efendi bize cenneti garanti edemezler. Birbirlerine olan muhalefetleri bunları meşhur etti, padişah da bu sayede onları öğrendi. Onlar da yakaladıkları şöhreti iyi değerlendirdiler. İşlerini görüp dünya nimetlerinden yararlandılar. Ahmaklık edip onların davasını sürdürürsek elimize zarardan başka bir nesne geçmez-diyerek işe karışmadılar. İslam Sultanı iç çatışmaya ve bozgunculuğa yol açmaması için böyle taassup sahiplerini kahretmeli, cezalandırmalıdır. Bu ihtilafın, iki taraftan birinin galip gelmesine fırsat verilmeden sonlandırılması zorunludur. Gerek Sivasi gerekse Kadızade taraftarları ahmaktır. Âlemin düzeni insanların hadlerini aşmadan hayatlarını sürdürmeleriyle sağlanır.” 

    Mizanü’l-Hak’ta yer alan bu ifadelerin ne kadar doğru teşhisler içerdiği sonraki devirlerde de yaşanılarak anlaşılmıştır. Batıl inançları yerdiği kadar, örf ve adetlerle din adına mücadele edilmesine de karşı çıkar. 

    Kâtip Çelebi bir yandan okumaya, eserler vermeye devam ederken, öte yandan devlete hizmetini sürdürüyordu. Yirmi yıl çalıştığı memuriyet hayatında terfi etmesine imkân sağlamayan kalem şefine selametlik dileyip, kendini tamamen ilme adadı. Hocalık hayatı başladı. Coğrafi keşiflere, astronomiye, matematiğe olan merakı, devrindeki ulemadan farklı sahalarda da eserler vermesini sağladı. Keşfü’z-Zünun, Fezleke, Süllemü’l-Vusul, Cihannüma, Tuhfetü’l-Kibar, Takvimü’t-Tevarih, Düsturü’l-Amel, Levamiü’n-Nur gibi eserleri yanında, ihtida etmiş bir Hıristiyan olan Mehmed İhlasî’den çeviri yardımları alarak ortaya koyduğu İrşadü’l-Hayara, Tarih-i Frengî, Tarih-i Kostantaniyye gibi eserleri de vardır. 

    Cihannüma ile Tuhfetü’l-Kibar İbrahim Müteferrika tarafından basılmıştır. Eksik de olsa Avrupa’da da çeşitli basımları vardır. Mizanü’l-Hakk kitabı Şinasi’nin Tasvir-i Efkâr gazetesinde 1864 yılında tefrika suretiyle yayınlandıktan sonra kitap olarak da basılmıştır. Keşfü’z Zünun ise Kâtip Çelebi’nin Avrupa’daki ününü zirveye çıkaran en önemli eseridir. Arapça olup on beş bin civarında kitap ve yaklaşık dokuz bin yazar adı içeren bu muhteşem bibliyografi derlemesi yirmi yılda yazılabilmiştir. 1835- 1858 arasında Arapça ve Latince olarak Avrupa’da da yayımandı. Türk okuru için Türkçesinin ancak 2007-2008 yılında yayınlandığını söylemeden geçmek olmaz (BKZ. bir sonraki yazıda Prof. Dr. Celal Şengör röportajı). 

    Kâtip Çelebi’nin o devirde bir “kalem memuru” olduğu halde, nüfuzu ve ağırlığı tartışılmaz ulemanın, sufilerin, cedelcilerin arasından sıyrılıp, onlara karşı duruşunda, ara bulucu tavrında bir özellik aramak gereklidir. Belki de irfan noktasında yalnız bir adamdır. İçinde varolduğu çorak vadiyi yeşillendirmekle can damarlarını besleyecek kültürel iklimin zenginleşeceğinin farkındadır. Devrine göre akılcı, pozitif, bazen de liberal tavırları ağır basar. Bin civarında tarih kitabı olduğuna yönelik söylentinin doğruluğunu soran Şeyhülislam Yahya Efendi’nin, “doğrudur” diye verdiği cevaba inanmadığını görünce, ertesi gün on katıra yüklettiği üç yüz tarih kitabını konağının önüne gönderip “bundan fazla da ciltsizleri mevcut” diyerek ispata çalışması enteresan bir yaklaşımdır. 

    Tuhfetü’l-Kibar kitabında gemi resimleri ve açıklaması 

    Ulamanın cahilliği 

    Basitten bir derece yüksekteki mevkiine rağmen çevresinde sözü dinlenir, dikkate alınır. Devrin şeyhülislamlarından Bahaî Efendi ile sağlam bir dostluğu vardır. O devirde emekleme safhasındaki bilimin, akılcılığın ışığında aklına takılan üç soruyu fıkıh meselesi haline getirerek şeyhülislama gönderir, fetva ister. Hadislerde geçen kıyamet alametlerinden güneşin batıdan doğması meselesini astronomi bilimine uygulamanın mümkün olup olmadığı, kutuplarda namaz ve oruç ibadeti vakitlerinin nasıl ele alınacağı, Mekke’den başka yerde dört yönün kıble olup olamayacağı sorularını yöneltir. Bunlardan sadece birincisine fetva verilir ancak o da yanlıştır. Bunun üzerine kendi sorularının cevaplarını içeren İlhamü’l-Mukaddes adlı kitabı yazar. Ulemanın astronomi, matematik bilimlerindeki eksikliğinin, cahilliğinin kabul edilemez olduğunu birçok eserinde anlatır. 

    Maliye Kaleminde çalışırken oluşturulan bir komisyonda, devletin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal sıkıntılara çözüm önerileri getirir ama bürokratların bunları dikkate almayacağını bildiğini de ilave eder. Neyse ki bu önerileri bize bıraktığı Düsturu’l Amel li-Islahi’l-Halel kitabından okuyabiliyoruz. İbn-i Haldun’un izlerinin açıkça görüldüğü bu eserde halk, asker ve hazinenin birbiriyle ilişkisini ele alır. İran seferinde yol üzerinde Anadolu’nun harabeye dönmüş köylerini görmüştür ama, İran köyleri mamur ve refah içerisindedir. Bunun sebebinin de işin ehli olmayan yöneticilerin, rüşvet ve kayırma yöntemleriyle tayin edildikleri Anadolu’yu adaletle yönetmedikleri, verdikleri rüşvetin kat kat fazlasını halktan çıkardıkları yetmezmiş gibi, devletin vergilerini de fazlasıyla tahsil etmeye kalkmalarının köylüyü ezip çaresiz bıraktığını belirtir. Köylüye evini barkını terk edip firar etmekten başka çare kalmaz. Böylelikle ne asker tedarik edilebilir, ne de Hazinenin açıkları kapatılabilir. 

    Osmanlı tarihinin en mümtaz mevkiinde yer alan bu kültür adamının ömrü maalesef kısa oldu. 48 yaşındayken 27 Zilhicce 1068 (6 Ekim 1657) Cumartesi sabahı vefat etti. Ölümünden sonra terekesinden kitaplarını satın alan İzzetî Mehmed Efendi’nin sağlığında Kâtip Çelebi ile tanışıklığı anlaşılıyor. 

    Terekeden çıkan Cihannüma’nın kapak sayfasına kendi eliyle yazdığı cümlelerde yer alan ölüm safahatına dair bilgileri de bizzat ev halkından duyduğu şüphesizdir: “Kâtip Çelebi öldüğü günün gecesi bir miktar ham karpuz yiyip sonra eşiyle birlikte olmuş. Ekim ayında soğuk su ile gusledip sabah kahvesini içerken telaşlanınca elinden fincan düşüp aniden vefat etmiş. Ölmeden önce eşine ve hizmetçilerine ‘ne acayip, birbirine muhalif işler ettik, bir zarardan Allah koruya, hiç böyle işimiz yok idi’ diyerek korkuya kapıldığını beyan etmiş”. 

    İntiharını pozitivist bir deney konusu haline getiren Beşir Fuad’ı dışarıda tutmak şartıyla, son nefesinde yaşadığı ana dair akılcı, deneysel ve gözleme dayalı analiz bırakabilen bir başka Osmanlı bilmiyorum… 

  • Turistlerin ve protestocuların favori mekanı!

    Turistlerin ve protestocuların favori mekanı!

    Tarih 25 Şubat 1933; Taksim Cumhuriyet Anıtı yine protestocuları ağırlıyor. Olanları anlamak için üç gün önceye dönmeliyiz: 22 Şubat günü, meşhur Orient Express’in organizatörü Fransız demiryolu şirketi Vagon-Li’nin (Wagons-Lits) Beyoğlu’ndaki bürosunda telefon çalar. Memur Naci Bey, aramaya Türkçe cevap verir. Buna tanık olan Belçikalı müdür, şirketin resmî dilinin Fransızca olduğunu belirtir; Naci Bey’e 25 kuruş para ve 15 gün işten uzaklaştırma cezası verir. Gazetelere yansıyan olay büyük tepki yaratır. Darülfünûn ve Milli Türk Talebe Birliği öğrencileri şirketin bürosunu basar, camı çerçeveyi indirir. Halkın da katılımıyla olay büyük bir protesto gösterisine dönüşür. Vagon-Li hadisesi “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyasını da tetikleyecek, Naci Bey işine dönerken Pera’daki yabancı şirketler Türkçe isimler almaya başlayacaktır.

    ORİJİNAL FOTO: DEPOPHOTOS

  • DİSK: Türk işçisinin yarım yüzyıllık sınıf mücadelesi

    DİSK: Türk işçisinin yarım yüzyıllık sınıf mücadelesi

    Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, özellikle 1960-80 dönemine damgasını vurmuştu.

    Yalnızca sendikal alanda değil siyasal alanda da önemli bir kuruluş Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), 50’li yılların sonlarından başlayarak sermaye ve devletten bağımsız bir işçi hareketliliği mücadelesinin ürünü oldu, özellikle 1960-80 dönemine damgasını vurdu. 

    1961 Saraçhane mitinginde kendini açığa vuran bu yöneliş, anayasal bir hak olan grev kanununun henüz çıkarılmadığı bir dönemdeki Kavel direnişiyle mesafe almış, Paşabahçe greviyle geri dönüşü olmayan bir yola girmiş ve nihayet 13 Şubat 1967’de Türk-İş’ten ayrılan sendikalar tarafından DİSK’in kurulmasıyla ete kemiğe bürünmüştü. DİSK, 60’lı yıllarda yine sendikacıların kurmuş olduğu Türkiye İşçi Partisi’nin şahsındaki toplumsal uyanışla atbaşı gitmiş, demokrasinin kesintiye uğradığı dönemlerde ise baskı rejimlerinin hedefi olmuştu. 1980’de yaklaşık 500 bin üyesi olan DİSK, sendikal alanın dışında dönemin hak mücadelelerinde de yer almıştı. 

    DİSK’in genel başkan ve yöneticilerinden bazıları, TİP, CHP ve DSP gibi partilerden milletvekili oldular. Başındaki “devrimci” ibaresi, 60’lı yıllarda tıpkı konfederasyonunun İngilizce çevirisinde kullanıldığı gibi “ilerici” anlamındaydı. 

    12 Şubat 1967: DİSK’in Kuruluşu 

    Maden-İş, Lastik-İş, Gıda-İş, Basın-İş ve Türk Maden-İş sendikalarının başvurusuyla DİSK 12 Şubat 1967’de İstanbul’da Çemberlitaş’taki Şafak Sinemasında kuruluş kongresini yaptı. Ertesi gün TİP’in kurucusu olan Kemal Türkler, Rıza Kuas, Kemal Nebioğlu, İbrahim Güzelce gibi sendikacılar, DİSK’i kuruyorlardı.
    (Ortada elinde sigara olan TİP milletvekili (1965 ve 1969) ve Lastik-İş başkanı Rıza Kuas). 

    15-16 Haziran 1970: Büyük Direniş 

    Yeni yasada bir sendikanın işkolundaki işçilerin üçte birini temsil etme mecburiyetinin getirilmesi üzerine, yalnızca DİSK üyelerinin değil Türk-İş üyesi işçilerin de katılmasıyla iki gün süren büyük işçi gösterileri gerçekleşti. İstanbul merkezli gösteriler tüm yurda yayıldı. Sıkıyönetim ilan edildi. Kanun Senato’dan geçmesine rağmen yeniden Meclis’e geldi ve Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) itirazı üzerine Anayasa Mahkemesinden döndü. 

    12 ŞUBAT 1967 

    KURULUŞ T. Maden-İş, T. Maden-İş (Zonguldak), Lastik-İş, Basın-İş ve Gıda-İş genel kurullarını İstanbul Çemberlitaş Şafak Sineması’nda ortak yaptılar. Kurulda sendika başkanları ve delegeler Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu (DİSK) kurma kararı aldı. DİSK’in kuruluş başvurusu 13 Şubat’ta yapıldı ve kuruluş ilan edildi. 

    24 HAZİRAN 1967 

    İLK MİTİNG Ankara’da İş Kanununu Protesto mitingi düzenlendi. Kemal Türkler, Rıza Kuas, İbrahim Güzelce gibi sendikacıların yanısıra milletvekili Çetin Altan, akademisyen Alparslan Işıklı ve bazı işçiler konuşma yaptılar. 

    4 TEMMUZ 1968 

    İLK İŞGAL Lastik-İş’in örgütlü olduğu Derby fabrikasında işveren bir başka sendikayla masaya oturmaya kalkınca işçiler fabrikayı işgal etti ve yasalarda referandum olmamasına rağmen “delil tesbiti” olarak referandum yapıldı. 950 işçinin 920’si Lastik-İş’i tercih etti. 

    18 Eylül 1976: DGM’ye Hayır! 

    12 Mart döneminin uzayan davalarının sıkıyönetimden Devlet Güvenlik Mahkemelerine nakledilmesini protesto eden DİSK, “DGM’ye hayır” kampanyası açtı. Yaklaşık 100 bin işçinin iş bıraktığı eylemde Barbaros Bulvarı’ndan Taksim’e motorize bir gösteri de yapıldı. 19 bin işçi hakkında, gösterilere katıldıkları gerekçesiyle soruşturma açıldı. 

    15-16 HAZİRAN 1970 

    BÜYÜK DİRENİŞ İktidardaki Adalet Partisi ile muhalefetteki CHP, toplu iş sözleşmesi ile Grev ve lokavt yasasını değiştirmek istedi. Söz konusu değişikliğin DİSK’in etkinlik alanını hedef aldığını söyleyen sendika, anayasal direnme hakkını kullanacaklarını açıkladı. Bu çerçevede İstanbul’un her iki yakasında büyük işçi eylemleri oldu. 

    17 EYLÜL 1974 

    ÜRETİM DURDU Ülker fabrikasında Mart ayından beri süregelen hareketlilik, işverenin DİSK’e bağlı Gıda-İş’i tanımamasıyla zirve yaptı. İşçiler üretimi durdurdu, mesai bitiminde fabrika kapılarını kaynakla kapatarak giriş-çıkışa izin vermedi. Polis gücüyle bastırılamayan direniş, sonrasında çatışmalara sahne oldu.

    20 EYLÜL 1975 

    KİTLESEL EYLEMLER Yurtta işçilerin çoğunlukta olduğu çeşitli bölgelerde mitingler ve toplantılar gerçekleştirildi. “Demokratik Hak ve Özgürlükler İçin Mücadele Mitingleri”, İstanbul’da büyük bir güç gösterisi ile tamamlandı. 

    1 MAYIS 1976 

    İŞÇİ BAYRAMI 51 yıllık bir aradan sonra Taksim Meydanı’nda DİSK’in öncülüğünde İşçi Bayramı kutlandı. Kutlamanın Taksim’de gerçekleşebilmesinde, kısa bir süre önce ölen İbrahim Güzelce büyük pay sahibiydi. 

    1 Mayıs 1977: Şanlı ve Kanlı 

    İlki 1976’da yapılan 1 Mayıs gösterilerinin ikincisi, yüzbinlerin katılımıyla tam son bulacakken kana bulandı. Tarlabaşı yönünden bir mermi sesi duyuldu, hemen ardından meydanı çevreleyen Intercontinental Oteli, Pamuk Eczanesi ve Sular İdaresinin üstünden 2000 mermi sıkıldı. Panzerler sinyal çalarak, su sıkarak ve gürültü bombası atarak meydana daldı. Beyaz renkli bir Renault silah sıkarak kitlenin üzerine gitti ve 8-10 dakika içinde meydan kana bulandı. Büyük kısmı Kazancı yokuşunun ağzında ezilerek hayatını kaybeden 36 kişinin yanısıra yüzlerce yaralı da hastanelere taşındı. 

    5 MAYIS 1976 

    İLK MADEN GREVİ Yeni Çeltek Kömür ve Madencilik AŞ’de Yeraltı Maden-İş Sendikası’na üye 980 işçi greve başladı. Bu, madencilik işkolunda ilgili yasalar uyarınca yapılan ilk grevdi. İşçiler ve şirkette hisse sahibi konumundaki kooperatif üyesi köylüler 23 gün süren grev boyunca dayanışma gösterdiler. 

    14 ARALIK 1976 

    BÜYÜK YÜRÜYÜŞ İstanbul Belediyesi işçilerinden DİSK/ Genel-İş’e üye olanlar bir süredir alamadıkları, birikmiş vaziyetteki ücretlerini talep ederek bir direniş başlattılar. İşçilerin yürüyüşünde Vatan Caddesi, Fatih üzerinde başlayan kortej Beyazıt, Eminönü, Karaköy hattından Beşiktaş’a kadar uzanıyordu. 

    1 MAYIS 1977 

    BAYRAM VE KATLİAM İşçi Bayramı’nda DİSK’in öncülüğüyle Taksim’de gerçekleşen ikinci büyük mitinge yüz binlerce işçi katıldı. Mitingin bitiminde bayram havası, silah sesleriyle bir anda kesildi. 36 kişi hayatını kaybetti. 

    30 MAYIS 1977 

    … SIRA MESS’TE Sayısı on bini bulan DİSK/T. Maden-İş üyesi işçiler, MESS ile yapılan toplu sözleşmeler sonuçlanmayınca greve gitti. İşçiler “DGM’yi ezdik sıra MESS’te!” sloganlarıyla direndiler. İki kesimin resmen karşı karşıya geldiği direniş, Şubat 78’de sendikanın isteklerini elde etmesiyle son buldu. 

    22-26 Aralık 1977: Baştürk Dönemi 

    Birkaç yıldır yönetime eleştirilerde bulunan ve Türk-İş’ten ayrılıp yeni bir konfederasyon kurmak üzere olan beş sendika DİSK’e katıldı. 22 Aralık 1977’de Harbiye Şehir Tiyatrosunda yapılan 6. Genel Kurul’da bu sendikalardan toplam delegenin üçte birine sahip olan Genel-İş’in başkanı eski CHP milletvekili Abdullah Baştürk, Kemal Türkler’in yerine DİSK Genel Başkanı, Çağdaş Metal-İş’in başkanı Fehmi Işıklar ise genel sekreter seçildiler. 

    1 Mayıs 1978: Büyük Katılım 

    1 Mayıs 1978, DİSK yeni yönetiminin ilk büyük kitle gösterisi oldu. Katılımın yoğun olduğu gösteri sakin geçti. Önceki yıl yaşanan olaylara rağmen, Taksim meydanı ve bağlantı yolları tamamen doldu. 

    22 OCAK 1980 

    TARİŞ DİRENİŞİ Tariş fabrikalarında uygulana işçi değişimine karşı İzmir’de yılbaşından beri devam eden “meşhur direnişi” çok şiddetli geçti. Emniyet güçleri fabrikalarda arama yapacağını duyurdu; işçiler aramaya mukavemet etti. Bunun üzerine Ocak sonunda 600 işçi gözaltına alındı. DİSK şiddetin daha fazla tırmanmaması adına eylemi sonlandırdı. 

    1 MAYIS 1980 

    YASAKLAR DİSK İşçi Bayramı’nı yasakları protesto amacıyla bir miting yaparak geçirmek istedi. Ancak buna izin vermeyen sıkıyönetim DİSK üyesi sendikaları mühürledi, sendikacıları ve çalışanları gözaltına aldı. 

    22 TEMMUZ 1980 

    CİNAYET DİSK’in kurucusu Kemal Türkler öldürüldü. Evinin önünde vurularak öldürülen Türkler’i üç gün sonra yüz binler uğurladı. Türkler’in cenazesi, sağ siyasete karşı protesto havasında geçti. 

    11 KASIM 1980 

    BÜYÜK DAVA 12 Eylül darbesinden sonra DİSK üyesi sendikaların yönetimine sıkıyönetim komutanlarınca kayyumlar atandı. Yıl sonuna kadar 62 DİSK yöneticisi tutuklandı. 78 yöneticinin idamının istendiği dava 1986’da sonuçlandı ve 264 kişi 5 ila 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Kararlar temyiz edildi. Askerî Yargıtay 16 temmuz 1991’de davayı beraatla sonuçlandırdı, tüm yöneticiler aklandı. 

    22 Temmuz 1980: Türkler’in Katli

    DİSK’in eski genel başkanı Kemal Türkler, 22 Temmuz 1980’de silahlı bir saldırıda öldürüldü. Maden-İş iş bırakmaya gitti. Ertesi gün DİSK’in diğer sendikalarına üye işçiler de iş bıraktı. 800 bin dolayında işçi ve 200 bin dolayında memurun eyleme katıldığı belirtildi. İş bırakmaya Türk-İş’e bağlı bazı sendikalar ve bağımsız sendikalar da katıldı. Kemal Türkler görkemli ve büyük bir gösteriyle toprağa verildi. 

    1477 sanık 

    12 Eylül’de DİSK’in taşınır taşınmaz mal varlıklarına el kondu, 67 yönetici tutuklandı, 52’si hakkında (sonra 78’e çıktı) idam istendi ve toplam 1477 sanıklı bir dava açıldı. İddianame 67 günde okundu, Genel Başkan Abdullah Baştürk’ün sorgusu ise 109 gün sürdü. 

  • Hrant Dink: Tarihten gelip tarihe giden adam

    Hrant Dink: Tarihten gelip tarihe giden adam

    AGOS gazetesi yayın yönetmeni Hrant Dink on yıl önce öldürüldü. Dava belirsizliğe mahkum edildi. Hrant, “Biraz iyi bir Ermeniyimdir, iyi bir solcuyumdur. İkisi yanyana geldi mi bu ülkede neler olduğunu bilirsiniz…” derken yalnızca geçmişinden değil geleceğinden de söz ediyordu. 

    Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden on yıl geçti. On yıldır davası devam ediyor. Dava hakkında kitaplar yayımlandı ve belli ki yayımlanmaya devam edecek. On yıl her 19 Ocak’ta insanlar onu anmak için yürüyorlar. On yıl önce cenazenin kaldırılışındaki o görkemli yürüyüşün bir devamı, eksik kalan parçası gibi. 

    Bugün gazetelerin birinci sayfalarını kaplayan en canhıraş meselelerin hiçbiri on yıl önce tahmin bile edilmemekteydi. Memleketin bir beka sorunu olduğundan, hatta sıralı, kokteyl terör örgütlerinden de kimse söz etmiyordu. Ekonominin tıkırında olduğuna dair rivayetler kuvvetliydi. 

    016-017[1]-2

    Cinayet güpegündüz neredeyse herkesin gözü önünde işlenmişti. On yılda hukuk tarihine geçecek bir macera ile hâlâ cinayetin kurucu unsurları aranmakta. Artık kimse adalet peşinde değil. Dava divana değilse de tarihe kalmış durumda. 

    “Bir cinayet neden işlenir” diye gündelik bir sorun olamaz ama, her cinayetten sonra bu soru insanın aklına takılır kalır. Bu işin altından tek başına kalkamayacağı belli insan isimleri savrulurken, soru bir felaketler yumağına takılır kalır.

    016-017[1]-3

    Öldürülen kimdir? Kimisi bir gazeteci diyor, kimisi bir aile babası, kimisi içten pazarlıklı bir tarih kışkırtıcısı… Sabıka kaydı bomboş. Vurulana kadar yazı-çiziden suçlanmış, yargılanmış ve bir Türkçe cümleyi algılamak ne kelime, tersinden anlayanlarca 301’den mahkum olmuş.

    Cinayet için yeterli mi?  Hrant, “Biraz iyi bir Ermeniyim’dir, iyi bir solcuyumdur. İkisi yanyana geldi mi bu ülkede neler olduğunu bilirsiniz…” derken yalnızca geçmişinden değil geleceğinden de söz ediyordu. Rakel Dink on yıl önce cenaze alayının önünde eşine, sevgilisine seslenirken belki de tarihe sesleniyordu. Onuncu yılda yaptığı konuşmada ise artık davayı tarihselleştiriyordu.  Hrant, “biz yaşadığımız cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardık” demişti. Adalet ve haysiyet ancak ona yaraşanların eseri olabilecek.

    Bekleyeceğiz ve umudumuz hiç ölmeyecek

    Türkiye’nin eserleriyle tanıdığı İngiliz aydın, kuşaklar boyu yaşayacak.

    016-017[1]-4

    İngiliz yazar ve marksist aydın John Berger, 2 Ocak 2017’de, 90 yaşında hayata veda etti. Amerikalı yazar Susan Sontag, “çağdaş İngiliz edebiyatında benzeri yok” diye takdim etmişti Berger’i. Romancı, senaryo yazarı, sanat eleştirmeni, şair, ressam… Görme Biçimleri, Sanat ve Devrim ve ardından Türkiye’den gidenler de dahil olmak üzere göçmen işçileri ele aldığı Yedinci Adam ile John Berger, Türkçe okurun müdavimi olduğu bir yazardı. 

    Yaptığı herşeyde bir tarihî hassasiyeti olan John Berger, “yazarın işi, ‘onlar’ı değil ‘biz’i anlatmaktır” diye özetliyordu kendi işini. Sanat eleştirmeni olarak yaptığı da buydu, desen çizerken de. Resimi, şiiri, gündelik notları, anıları harmanlarken bir tür veya her tür sanatla en zor zamanda bile hayata ilişkin bir umut aşılamaya çalıştı. Giderayak pek de halinden hoşnut olmadığı dünya hallerinin geçici olabilmesi için “zamana ihtiyaç var” diyordu. Ama “işini zamana havale etmeden beklemesini de öğrenmek gerek” diyordu; dayanışmayla (MK).

  • Savaşın yıktığı 1000 yıllık minare

    Savaşın yıktığı 1000 yıllık minare

    İslâm mimarisinin en eski ve değerli yapılarından Halep’teki Ulu Cami’nin minaresi, içsavaş koşullarında dört sene önce tamamen yıkılmıştı. 1090 yılında Selçukluların ayağa kaldırdığı bu meşhur minare ve caminin son hali, bölgeye giden gazeteci Fehim Taştekin’in fotoğraflarıyla ortaya çıktı. 

    AYŞE DENKNALBANT 

    8. yüzyıldaki Şam Emeviye Camii ile çağdaş olduğu kabul edilen ve İslâm mimarisi içinde önemli bir yeri olan Halep Ulu Camii, Halep Kalesinin batısındaki eski Bezzazlar Çarşısı’nda yer alan külliyenin içinde bulunmaktadır. Emevi halifesi Süleyman b. Abdülmelik tarafından 715-716 yıllarında yaptırılan ilk yapı tahrip olmuştur. Caminin günümüze ulaşan en eski kısmı, 1090 yılında Selçuklu sultanı Melikşah’ın kapsamlı bir onarım esnasında ele aldığı minareydi. Sonrasında bir yangında tekrar harap olan cami, Nureddin Zengi’nin emriyle yeniden yaptırılmış ve bu inşa faaliyetinde minaresi korunmuştu. Memlûklu döneminde de tonozlarda, kubbelerde ve avlu revaklarında çeşitli onarımlar yapılmış olan yapıda, Osmanlı döneminde III. Murat ve II. Abdülhamid tarafından da çalışmalar yaptırılmıştı. 

    Bugün ise içsavaşın en çok zarar verdiği tarihî yapılardan Halep Ulu Camii’nin yıllara meydan okuyan tarihî minaresinin yerinde yeller esiyor! 

    Büyük bir revaklı avlunun güneyinde yer alan cami (harim mekânı), enine gelişen dikdörtgen şemada. Kare kesitli payelere oturan çapraz tonozlarla örtülü ve mihraba paralel üç nefli yapıda, orta nefte mihrap önünde kubbe bulunmakta. Mihrabın solunda, şebekeli bir ziyaret penceresi ile cami mekânına bağlanan ve Hz. Zekeriyya’ya izafe edilen türbe yer almakta. Caminin taçkapısı siyah, beyaz ve sarı renkli taş kullanımı ile geometrik geçmeli düzende, yerel Suriye mimarisi özellikleri gösteren süslemeler görülmekteydi. Camiyi ve revakları çatı seviyesinde dolaşan taş konsollar ve dendanlar da dikkat çekiyordu. 

    Caminin avlusu ile etrafındaki revaklar oldukça gösterişli mekânlardı. Avluya girişi sağlayan üç kapıdan kuzeybatı ve doğudakiler derin eyvan şeklinde olup batıdaki daha küçüktü. Kuzeybatı kapı da iki renkli taş süslemeli ve üç dilimli kapı açıklığının üzerinde yine renkli taşla oluşturulmuş geometrik örgülü süslemesi vardı. Avlunun beyaz mermer zemini üzerinde renkli taşlarla geometrik kompozisyonlar oluşturulmuştu. Zengi, Memlûklu ve Osmanlı dönemlerinde onarımlar gören revaklar, mimari düzenleme olarak farklı özellikler göstermekteydi. Ayrıca revak kemerlerinin bazıları da zigzag desenli geometrik motiflerle süslenmişti. Avluda bulunan iki şadırvan, altı sütunun taşıdığı kubbeli düzende idi. 

    Tarih de katledildi 2013’ün Nisan’ında yıkılan Halep Ulu Camii’nin minaresi, 1000 yıllık bir kültür mirasıydı (altta). Gazeteci Fehim Taştekin, Ocak başlarında Halep’ten geçti ve yıkımın boyutlarını twitter’da sergiledi (üstte ve altta).

    2013 senesine kadar caminin kuzeybatı köşesinde avlu duvarları üzerinde yükselen minare, kesme taş malzemeyle örülmüş olup kare planlıydı. Dikdörtgen prizma kaidesiyle birlikte altı kattan oluşan minarenin her katı silmeli çerçevelerle diğerinden ayrılmıştı. Minarenin cephelerinde kabartma rozetler, sütunçelerle taşınan dilimli kemer motifleri ve kufi kitabe kuşakları süsleme olarak yer almıştı. Kitabelerden minarenin inşasına sultan Melikşah zamanında başlandığı ve Sultan Tutuş zamanında bitirildiği anlaşılmakta idi. Buradaki kitabelerde ayrıca çeşitli sureler vardı. 

    Suriye’de 2011 senesinde başlayan içsavaşta Halep Ulu Camii de diğer anıt eserler gibi büyük zarar gördü. 2013 senesi Nisan ayında ise Selçuklu medeniyetinin Halep’teki en önemli simgelerinden biri olan Ulu Camii’nin minaresi tamamen yıkılarak yok oldu. 

    Kitabelerinde Selçukluların Suriye’deki hâkimiyet dönemine ait önemli bilgiler içeren, ayrıca süslemeleriyle dikkat çeken, şehrin neredeyse her yerinden görülebilecek bir konumda yer almakta olan minarenin günümüzde tamamen yok olması, savaşın insanlar üzerindeki yıkım etkisinin yanı sıra, kültür varlıkları için de nasıl tahrip edici olduğunu bize acı şekilde göstermektedir. 

  • “İslâmcı” olmak “İrancı” olmaktı…

    “İslâmcı” olmak “İrancı” olmaktı…

    İran’da yükselen gerginlik 1979 kışında çatışmalara dönüşmüştü. İran şahı 16 Ocak’ta Kahire’ye kaçtı. Sürgündeki Ayetullah Humeyni yurda döndü ve 11 Şubat’ta iktidara geldi. Humeyni’nin demokratik söylemleri ve “İslâm-hümanizm sentezi” muhalefetin merkezini oluşturuyordu. Ancak devrimden sonra acımasız bir dikta rejimi kuruldu. Batılı kaynaklara göre sayısı 8000’i bulan idam kararları, şah hükümetlerinin kurmaylarından genelev çalışanlarına, alkollü içecek satıcılarına ve hatta 15 yaşındaki çocuklara kadar ulaştı. Humeyni rejimi ABD’nin uyguladığı ambargo sonucu meydana gelen büyük ekonomik krizlere rağmen, dünyadaki İslâmcı kesimlerin ezici çoğunluğunun desteğini almıştı. “İslâmcılık” ve “İrancılık”ın aynı anlama geldiği yıllardı. Devrimin hemen ertesi günü Tahran Meydanı…

    FOTOĞRAF: KAVEH KAZEM

  • Dünden bugüne ‘yasayamama’ ve çeşitli ‘insanlık’ halleri…

    Dünden bugüne ‘yasayamama’ ve çeşitli ‘insanlık’ halleri…

    Karl Marx, 1852’de yazdığı Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı kitabının önsözünde şöyle der: “Hegel bir yerde, dünya tarihinin önemli kişilerinin ve olaylarının iki kez yer aldığını söyler. Ama, şunu eklemeyi unutmuştur: İlk kez trajedi, ikinci kez ise fars olarak… İnsanlar kendi tarihlerini, kendileri yaparlar. Ama bunu sırf kendi keyiflerine göre yapmazlar. Kendileri tarafından seçilen durumlarda değil de, tamamen geçmişten gelen, geçmişin belirlediği koşullar altında yaparlar bunu. Tüm ölü kuşakların geleneği, yaşayanların beynine bir kâbus gibi çöker…” 

    II. Abdülhamit’in sadece 11 aylık ömrü olan birinci Meclis’i 13 Şubat 1878’de “tatil etmesi”, daha doğrusu kapatması; Türkiye coğrafyasının yakın tarihindeki en önemli trajedilerden biridir. Dergimizde Sinan Çuluk’un kaleminden ayrıntılarını okuyacağınız bu hadise, bugünümüz için de önemli dersler barındırıyor. Bugün de Millet Meclisi, kapanma değilse de bir tür “yasayamama” içinde ve millet olarak yakında bir fars mı yoksa başka bir tür durum mu yaşayacağımıza karar vereceğiz. 

    Marx’ın bahsettiği “ölü kuşaklar”a gelince… Onların tamamı değilse de epey bir kısmının, bugünün dünyasındaki milletvekili veya yöneticilere kıyasla oldukça bilgili ve yenilikçi olduğu ortada. Zaten şimdikilerin seviyesi, zekası ve özellikle son oturumlarda izlediğimiz değişik “insanlık” halleri (hangi partiden olursa olsun), insana “valla bizim bunlarla bi ilgimiz yok” dedirtiyor. 

    Kapak: Taha Alkan 

    Aslında ilgimiz var tabii. Biz de biraz buyuz. Meclis’e yolladığımız milletvekilleri de “yukardaki mühim adam kararları versin, biz de aşağıda birbirimizle uğraşıp, eğleniriz” havasındalar. 

    Bazı şeyler hiç değişmiyor havasına da çok girmemek lazım. Zira o vakit genleşen- genişleyen bir umutsuzluk, doğru düzgün iş yapmayı, kaliteli işler gerçekleştirmeyi imkansız kalıyor. Örneğin Kleopatra’lı filmlerden tanığımız Kleopatra’yı nasıl biliyoruz? Kafamızdaki bilgi, tanım ve yargılar nasıl oluşmuş? Bu sayıdaki Ayşen Gür’ün yazısını okuyana kadar Elizabeth Taylor ve Asterix’le sınırlı bir dünyam vardı. Şimdi artık biraz öğrendim. 

    Bizim herşeyle ilgimiz var. Yetersizliklerimizi de biliyoruz, avantajlarımızı da. Tarih yine yaşarken yazılacak; yeter ki öğrenmekten ve değiştirmeye çalışmaktan vazgeçmeyelim.