Etiket: sayı: 33

  • Önce esaretten kaçtı sonra Erkadi’yi yaktı

    Önce esaretten kaçtı sonra Erkadi’yi yaktı

    Kayıkçıdan devşirme amiral Ahmet Fevzi, II. Mahmud’un ölümü üzerine Osmanlı donanmasını İskenderiye’de Mehmet Ali Paşa’ya elleriyle teslim etmiş, esareti içine sindiremeyen topçu çavuşu Gamsız Hasan bir filikayla Mısır’dan kaçmıştı. Daha sonra İzzettin korvetiyle Girit asilerine cephane taşıyan kendisinden daha güçlü ve süratli Yunan gemisi Erkadi’yi de safdışı bırakacaktı. Bir 19. yüzyıl kahramanının hikayesi… 

    Bizim onda birimiz kadar tarih zenginliği olmayan ülkeler, kendi efsanelerini yaratıp, medya hakimiyeti sayesinde dünya tarih algısını şekillendirirken; nice hikayemiz tozlu sayfalar arasında saklı duruyor, nice kahraman ve hain, iyilikle veya kötülükle anılmayı bekliyor. Bazen elektronik ortamda bir an görünüp, gene kenarlarda köşelerde sıkışıp kalıyorlar. Bununla birlikte, ülkemizde tarih ilgisinde çok sevindirici bir artış var. Birçok şeyin yitip gitmemesini ise devlet arşivlerine ve yayınlarına borçluyuz. 

    İşte bir 19. yüzyıl kahramanımız olan Gamsız Hasan Bey’e de ilk kez Donanma Komutanlığı tarafından yayımlanan Deniz Mecmuası’nın 1931 yılının Temmuz’unda çıkan 324. sayısına ait “Tarih” ilavesinde rastlamıştım. Çıktığı zaman 15 kuruşa satılan mecmuanın iç kapağında kırk bin lira yazdığına göre, herhalde 90’larda bir sahaftan almış olmalıyım. “Harp tarihi encümeni deniz mütehassısı” Ali Haydar Emir tarafından yazılmış olan 51 sayfalık değerli ek 1866-1869 Girit İhtilali’ni anlatırken, Gamsız Hasan Bey’in Erkadi’yi batırışına da özel bir yer ayrılmış ve makalenin alt başlığına taşınmıştır. 

    Ne var ki Hasan Bey’in ilk macerası, İskenderiye’de düşmana teslim edilen donanmadan kaçış hikayesidir. Donanmanın o tarihte düşmana, hem de Osmanlı devletiyle harp halindeki bir düşmana teslim edilmesi de başlı başına bir ibret vesilesi, tarihimizin utanç dolu sayfalarından birisidir. Ama bu tarihi iyi öğrensek ve öğretseydik, belki donanmamızın başına daha sonraki felaketlerden bazıları gelmezdi. 

    Gamsız Hasan’ın Girit isyanı sırasında komuta ettiği İngiltere’de imal edilmiş, altı toplu, 1075 tonluk yardımcı korvet sınıfından İzzettin gemisinin bir çizimi. 

    Kayıkçı donanma komutanı yapılırsa 

    Bu işi yapan şahıs, “hain” veya “firari” lakabıyla anılan Ahmet Fevzi Paşa isimli donanma komutanıdır. Donanmanın teslimi, Osmanlı devletini yöneten bürokrasinin ne kadar ihanete yatkın kişi ürettiğinin sayısız örneğinden birisidir. Bu bürokrasi içerisinde ilerlemek için çoğu kez üst makamların veya padişahın iltifatına mazhar olmak yetiyordu. Okuma yazma bilmeyen kaç paşa, söz konusu makamlara salt siyasi hesaplarla atanan kimbilir kaç beylerbeyi gelip geçmiştir yüzyıllar boyunca! Yönetim zaafları gerçekten büyüktü ve gerçekten değerli ve çalışkan kişilerin yanı sıra, dalkavuklar bir anda onların üstündeki makamlara getirilebilmekteydi. 

    “Miralay” Hasan Bey 

    Gamsız Hasan, Mısır’dan firar ettikten sonra zabit sınıfına yükselmiş, Erkadi’yi savaş dışı bırakmasının ardından miralaylığa (albaylığa) terfi etmişti. 

    Ahmet Fevzi, Girit’ten İstanbul’a gelerek kayıkçılık yaparken burada edindiği çevre sayesinde “Hassa müşiri” olmuş, yani rütbeyi saraydan almıştır. İ. Hami Danişment kapsamlı eserinin beşinci cildinde tüm kaptan-ı deryaların biyografilerini verirken bu adam için “… nihayet mülteci bulunduğu Mısır’da cariyeleri tarafından zehirlenerek, bir lekeden başka bir şey olmayan zararlı vücudu ortadan kaldırılmıştır” diyerek geleneksel tarih anlatımın dışına çıkacak şekilde, öfke dolu bir üslup kullanmıştır. İşte bu şahıs, üç yıldan uzun bir süre Osmanlı donanmasına komutanlık yaptı. 

    Rizeli Gamsız Hasan ise, İskenderiye’ye kaçırılan donanmada topçu çavuşuydu. 1804 yılında doğmuş, yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra başlatılan askerî reformlar sırasında tersaneye yazılmıştı. Gemilerin enterne edildiği bu limandan kaçıp ülkeye döndükten sonra subay sınıfına geçirilerek rütbe almış ve Girit isyanı sırasında da kendisine donanmanın en hızlı gemisinin komutanlığı emanet edilmişti. 

    Mısır’a kaçırılan Osmanlı donanması 

    Madem ki hikayeye girmiş buluyoruz, o halde donanmanın kaçırılış kısmını es geçemeyiz. Bir ülkenin donanmasının, hem de kendi komutanları tarafından kaçırılarak savaş halinde olunan ve teorik olarak isyancı bir güce teslim edilmesi son derece utanç verici bir olaydır. Osmanlı devletinin 19. yüzyılda içinde bulunduğu sayısız çalkantının en acı sayfalarından birisidir. 

    Mısır ve Yunan isyanlarının II. Mahmut’u en çok meşgul eden sorunlar olduğu bilinir. Napolyon işgalinden sonra Mısır’a gönderilen birlikler arasında bulunan Mehmet Ali, burada karışıklık çıkartıp kısa sürede iktidarı ele almış, Memlûk beylerinden geriye kalanları da maiyetlerindeki savaşçı liderlerle birlikte pusuya düşürüp öldürmüştü. Buraya müdahale edecek gücü olmayan Bâbıâli onun hakimiyetini ister istemez kabullendi. Esasen Vehhabî ayaklanmasını bastırmak için de başka çare bulamadı. Daha sonra Yunan ayaklanmasını bastırmak için de ona muhtaç kalındı. 

    Hasan Bey batırdı, Ertuğrul götürdü İzzettin vapuruyla tutuştuğu savaşta yanarak karaya oturan Erkadi’yi yedekleyip İstanbul’a götüren Ertuğrul fırkateyni (üstte). Gamsız Hasan Bey’in Kâtip Hüseyin Efendi tarafından yapılan suluboya portresi, Deniz Müzesi. 

    Tüm bu süreçte Kavalalı Mısır’da kendisine bağlı bir ordu ve donanma sahibi olmuş, Suriye’yi istemeye başlamıştı. İlk girişiminde Kütahya’ya kadar ilerledi ve akabinde yapılan antlaşmaya rağmen Çukurova’dan çıkmadı. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra 1839 Haziran’ında Osmanlı ordusu Nizip’te Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır kuvvetleri karşısında birkaç saat içerisinde dağılınca, Sultan bunu kaldıramayarak hayata veda etti. Bu, eski ordunun kaldırılıp, yenisinin henüz kurulmadığı, büyük devletlerin her konuya müdahil olduğu bir felaket dönemi idi. 

    İşte, Navarin felaketinden sonra büyük fedakârlıkla yeniden ayağa kaldırılan Osmanlı Donanması, Nizip Muharebesi’nin hemen öncesinde Ahmet Fevzi Paşa komutasında Akdeniz’e açılmak üzereydi. Çanakkale’de iken sultanın öldüğü haberi gelmiş, paşa da görevden alınacağı, hatta öldürüleceği korkusuyla garip davranışlar içerisinde girmişti. Bu sırada ikinci komutan Osman Bey de Mısırlılara teslim olmaktan söz etmeye başlamıştı. 

    Tam bu noktada devreye, uzun süredir Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile iyi ilişkiler geliştirerek Mısır’daki nüfuzlarını artırmak isteyen Fransızlar girdi. 

    2013 yılında yapılan Uluslararası Denizcilik Tarihi Sempozyumu’na bu konuda bir tebliğ sunan Ahmet Dönmez, Fransız Amirali Lalande’ın bu sırada Osman Bey ile görüşmeye geldiğini anlatmaktadır. Hüsrev ve Halil Paşaların II. Mahmut’u zehirleyerek iktidarı ele geçirdiklerini, Rusya ile anlaştıklarını ve Abdülmecit’in ellerinde esir olduğunu söylemişti. Sonuçta panik ve kafa karışıklığı yaratılarak donanma İskenderiye’ye götürülmüştür. Burada Mehmet Ali Paşa, Hüsrev Paşa’yı devirmeye çalışacağını söyleyerek donanmanın kendisine teslim edilmesini istedi ve donanma personeli, başlarındaki komutan paşaların buna boyun eğmesine karşı çıkamadı. Kayıkçıdan amiral yaparsan olacağı buydu. 

    Bu süreçte Fransızların rolünü öğrenen İngilizler devreye girerek donanmanın iadesini zorladılar ve Mehmet Ali Paşa, Babıali’nin Mısır’daki konumunu meşrulaştırması, yani adı vali olmakla birlikte pazarlıkla fiilen Mısır’daki saltanatının tanınması karşılığında gemileri serbest bıraktı. Osmanlı donanması iki yıla yakın esir kaldıktan sonra, 1841 Mart ayında İstanbul’a döndü. 

    Bu, son derece karmaşık askerî ve diplomatik olayları içeren, entrika dolu bir süreçtir. Olaylar devam edecek, 1866 yılında Mısır valiliği “Hidiv” unvanıyla değiştirilerek ve en büyük oğula geçmek koşuluyla İsmail Paşa’ya verilecekti. Bundan üç yıl sonra da, on yılda 30.000 işçinin ölümüyle tamamlanan Süveyş Kanalı Fransız kontrolünde açılacak, ama bir süre sonra İngilizlere geçecekti. Yani, Fransızların donanmanın kaçırılışındaki rollerinin arkasında, çok daha eskiye giden kanal açma hakkının elde edilme çabası da yatmaktaydı.

    Kaptanların ve Gamsız Hasan’ın firarı

    Donanma İskenderiye’de yatarken, bir grup gemi kaptanı gece er elbisesi giyerek bir işkampavya (büyük filika) ile gizlice İskenderiye’den ayrılıp, çok zorlu bir yolculuktan sonra Rodos’a ulaştılar. Umarım, bir gün bu hikayenin de ayrıntılarına ulaşırız. Limanda kalanlar onların kurtulup kurtulmadığından haberdar değildi. Ne var ki, Gamsız Hasan da kaçmaya karar vermişti. Güvendiği bir avuç denizciyle birlikte bir plan yapmış, gene bir işkampavya hazırlamış, gizlice silah ve malzeme yükleyerek gece karanlığında denize açılmıştı. 

    Ancak Mısırlılar bu kez tetikte duruyorlardı. Sabah olunca durumu fark ederek arama faaliyeti başlatmışlar, birkaç gemi alelacele denize açılmıştı. Bunlardan birisi Gamsız’ın işkampavyasını açık denizde fark ederek yanaştı. Ne var ki Hasan Çavuş, teknede bulunan ufak topuyla gelen geminin çarklarını parçalayarak uzaklaşmayı başardı. Ülkeye dönmek için her riski göze alan kahramanlar, günler süren zor bir seyirden sonra, anlatıma göre “aç, çıplak, susuz ve yorgun” Kıbrıs’a ulaştılar ve oradan İstanbul’a gönderildiler. Hasan Çavuş burada zabit (subay) sınıfına geçtikten sonra terfi ederek Hümapervaz ve Kılıç Ali gemilerinin süvariliğini yaptı. Bir süre de Tuna donanmasında çalıştıktan sonra, döndüğünde İzettin gemisinin komutanlığına tayin edildi. İşte burada, büyük Girit ayaklanmasının sürdüğü 1867 yılına gelmiş bulunuyoruz.

    Osmanlı donanmasına iki yıl el koydu

    Donanma komutanı Ahmet Fevzi Paşa’nın Osmanlı deniz filosunu götürüp teslim ettiği Mısır hidivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa. 

    Girit isyanında Osmanlı deniz ablukası

    Adanın kolay kontrol edilemeyen sarp dağlık bölgelerinde güç toplamış olan asiler, bundan bir yıl önce 23 Ağustos 1866 tarihinde Girit’i Yunanistan’a bağlamak üzere harekete geçmişlerdi. Bir hafta sonra, 2 Eylül’de yayınladıkları bildiriyle bu amaçlarını dünyaya açıkladılar. Osmanlı hükümeti de gerek adaya asker göndererek, gerekse de donanma ile kıyıları ablukaya alarak tedbirlerini artırdı. 

    Asilerin en büyük umudu, hızlı Yunan gemilerinin abluka hattını delerek gece karanlığında gönüllülerin yanı sıra, adaya silah ve malzeme çıkarmayı devam etmesiydi. Esasen 245 kilometre uzunluğundaki adanın, ince girinti çıkıntılar hariç 600 kilometreyi bulan sahillerinin ortalama dört gemiyle sürekli kontrol edilmesi olanaksızdı. Ayrıca Türk gemileri ikmal, bakım ve tamirat için uzaktaki üslere döndükçe sayıları daha da azalıyordu. Keza, kömür sıkıntısı da buharlı gemiler için sürekli sorundu. 

    Ablukayı delmeye çalışan Yunan gemilerinin az bir kısmı yakalanıyor, bir kısmı tespit edilince yakınlardaki çok sayıdaki Yunan adalarına sığınıyor, asiler de kıyılarda sıkışınca bazen Batılı devletlerin gemilerine sığınıp kurtuluyordu. Daha sonraları birçok kez tekrarlanacağı gibi, tüm Hıristiyan dünyası asilere eğitim, silah, sığınma dahil her türlü desteği veriyordu.

    Donanma hem Yunan kıyılarını ve Ege adalarını gözetleme, hem Girit’te ablukayı sürdürme ve ayrıca İstanbul’dan sürekli asker, malzeme taşıma görevlerini yerine getirmekte çok zorlanınca, deniz kuvvetleri yeniden örgütlendi ve yetenekli-deneyimli Vesim Paşa başa getirildi. Gemiler daha etkili şekilde kullanılmaya başlandı. İsmail gemisi ve Meriç korveti üç Yunan gemisini yakalayıp çok miktarda malzemeyi ele geçirdiler. Ne var ki Yunanlıların hızlı Erkadi gemisi bir ayda on iki sefer yapıp asilere dayanmalarını sağlayacak kadar malzeme götürmüştü. Onu yakalayabilecek sürate sahip yegane gemimiz, Gamsız Hasan Bey komutasındaki, İngiltere’de yapılmış olan altı toplu, 1075 tonluk, ancak yardımcı korvet sınıfında sayılabilecek olan İzzettin gemisiydi. İkinci kaptan Sinoplu Hasan Bey olup, birinci zabit Cihangirli Ragıp, birinci çarkçı da (makine subayı) Trabzonlu Miktat Beylerdi. 

    İzzettin korveti isyanın başlaması üzerine önce abluka filosunda görev yapmış, daha sonra İstanbul’dan asker nakletmişti. Bir ara İstanbul’da tamire alınmış ve 11 Temmuz 1867 tarihinde Sadarete yazılan tezkere ile tekrar harekete hazır olduğu bildirilmişti. Ertesi gün hareket emri verildi ve 17 Temmuz’da Hanya’da demir attı. Bu sıralarda Mahmudiye zırhlı firkateyni ile Girit sularında bulunan Vesim Paşa, ambargo görevine çıkacak gemi kaptanlarına şu talimatı vermişti: “Bilhassa güneş battıktan sonra saat üçe kadar etrafa çok dikkat ediniz, zira bu suları çok iyi bilen kaçakçılar karanlığın en koyu saatlerinde kenara sokulmak isteyeceklerdir. Ağustosun yirmi birinci günü, ay saat üçte doğar. Buna iki gün var ama ay gene dolgun. Ortalık gündüz gibi aydınlanınca iyi bir av yakalamak için korkarım ki vakit geçmiş olmasın”. 

    İmza yerine Miralay Gamsız Hasan Bey’in, imza yerine kullandığı çinkograf baskı kalıbı ve kalıbın kağıt üzerine basılmış hali, Deniz Müzesi. 

    Gamsız Hasan’ın İzzettin’i Erkadi’ye karşı 

    Bu talimatı can kulağıyla dinlemiş olan Hasan Bey, gece vakti tam kararttığı gemisinin köprüsünde, anlatıma göre “kartal bakışlarıyla” avını ararken baş tarafta bir kıvılcım fark ederek seslendi: “Söndür onu Hoca Efendi”. Gemi imamı İsmail Efendi, mutat üzerine sigara içmeye çıkmıştı. O sigarasını denize atıp aşağı inerken, kaptan iskele yönüne dönme emri verdi. Ayın doğmasına çok az kalmıştı ama gökyüzü alçak bulutlarla kaplı olduğu için fazla aydınlık olmayacaktı. 

    Kaptan denizi tararken birden “silah başına” diye seslendi. Herkes görev yerlerine koşarken sancak baş omuzluğu yönünde ortaya çıkan karartıyı herkes tanıdı: “Erkadi…, Erkadi…” Giderek durumları zorlaşan ve küçük alanlara sıkışan Girit asilerine cephane ve yiyecek götürmekte olan Erkadi de tespit edildiğini anlamıştı ama önem vermedi. On dört millik sürati ve güçlü toplarıyla şimdiye kadar diğer Türk gemilerini rahatlıkla atlatmıştı. Rotasını biraz sancağa kırıp süratini artırdı. Ne var ki, Gamsız Hasan Bey ve mürettebat kendilerinden daha güçlü toplara sahip ve daha süratli olan bu geminin üzerine atılmakta bir an bile tereddüt etmedi. 

    Kovalamaca başlar başlamaz İzzettin avını kaçırmamak için kazanlarını sonuna kadar yaktı ve bacasından dumanla karışık kıvılcım fışkırarak ekstra sürat kazandı. Paralel rotada giden gemiler birbirine ateş ediyor, yaralıların feryatları bağırılarak verilen sert emirlere karışıyordu. İki gemi de isabet almış olup, bacaları delik deşik olan İzzettin istim kaybederek süratten düşmeye başlamıştı. Ayrıca içeride patlayan bir top mermisi altı denizcinin yaralanmasına neden olmuştu (Bu denizciler arasında şehit(lerin) bulunduğu ifade edilmekle birlikte, toplam zayiat içerisinde kaç kişi olduğu ayrıca verilmemiş). 

    Avını kaçırmaktan korkan Hasan Bey yardımcısına “Rampa edeceğim Efendi Kaptan, pruvaya asker hazırla” diye haykırdı. Bu sırada Erkadi de birçok isabet almış, kaptanı ve dümencisi yaralanmış, atışları düzensiz hale gelmişti. Erkadi mürettebatı durumu umutsuz görünce taşıdığı cephaneyi denize atmaya başladı. Bu sırada ay çıkmış, zifiri karanlık kırılmıştı. İzzettin avına yetişti. Amacı batırmak değil ele geçirip amirale teslim etmekti. Çok yaklaşınca “sancak bordasına rampa” komutu verdi ve İzzettin büyük bir gürültüyle Erkadi’ye bindirdi. Vesim Paşa daha sonra kendi kaleme aldığı raporda bu sırada Erkadi’nin sağ pervanesinin kırıldığını yazmıştır. 

    İzzettin ile Erkadi’nin gece kapışması Yunan gemisi Erkadi ve peşindeki Osmanlı korveti İzzettin gece karanlığında borda bordaya gelmiş kozlarını paylaşıyor, Deniz Müzesi. 

    Ali Haydar Emir’in heyecanlı anlatımına göre: “… İki gemi birbirine takılmış ağır ağır sürüklenirken makineler durmuş, toplar susmuş, kılıç, balta ve tabancalar işleme başlamıştı”. Gamsız Hasan Bey de eğri kılıcını sıyırıp güverteye atlamıştı. Ancak Erkadi’de başlayan yangın büyüyünce Hasan Bey gemisini biraz uzaklaştırıp top ateşine devam etti. Erkadi Alafonisi kayalıklarına doğru baştankara etmeye çalışınca tekrar rampa etti ama gene çekildi: “Böylece rampa ede, top ata, kılıç sallaya altı saat süren yakın çarpışmadan sonra Erkadi ateş topu haline gelerek bir sığlıkta karaya oturdu. Bu çatışmada bir Türk gemisi, kendisinden daha güçlü ve süratli bir Yunan gemisini yenmiş oldu”.

    Olayın akabinde Mahmudiye zırhlı firkateyni olay yerine gelerek durumu bizzat tespit etti. Erkadi’nin yükü tamamen yanmıştı. Bu durumda topları ve işe yarayacak makine aksamı sökülerek alındı. Daha sonra yüzdürülerek Hanya’ya, oradan da Ertuğrul firkateyninin yedeğinde İstanbul’a götürüldü. Önce tamiri düşünülerek Taşkızak Tersanesine çekildi. Bu sırada donanmayı büyütme amacında olan Abdülaziz, geminin tamir edilip yeniden silahlandırılmasını istediyse de, bunun yeni bir tekne inşa etmekten daha pahalıya çıkacağı anlaşıldı. Uzun süre hatıra olarak Taşkızak’ta kaldı. Temmuz İnkılabı denilen II. Meşrutiyet’ten sonra yapılan tasfiyede kaldırıldı.

    Kahramanın yeni ünvanı: Miralay Hasan Bey

    Gelelim bu muharebenin kahramanlarına… Gamsız Hasan Bey miralaylığa terfi ettirildi. Yani, İskenderiye’de kaçıp ülkesine dönen topçu çavuşu, şimdi albay olmuştu. Önyüzbaşı olan ikinci kaptan ve birinci çarkçılar binbaşılığa yükseltildi. Seyir subayı ise önyüzbaşı oldu. İki sivil makinist maaş zammı alırken, diğer personele de ikramiye verildi. 

    Erkadi’nin batırılması, karaya çıkan Türk kuvvetlerinin sıkıştırdığı asilerin moralini daha da bozdu. 1867’de zayıflayan isyan, 1868’de Yunanistan’dan adaya silah ve gönüllü sevkiyatının önemli ölçüde engellenmesiyle sönmeye yüz tuttu. Avrupa devletlerinin müdahalesi ile ıslahat öngören bir barış konferansı düzenlendi. Osmanlı Devleti bu vartayı atlatmıştı ama, yetişkin erkek nüfus olarak 15.000 Türk’e karşılık 40.000 Rum’un yaşadığı adada isyanlar hiç durmadı. Kaldı ki, Yunanistan’a yakınlığı nedeniyle asiler sürekli olarak yardım alabiliyordu. 

    1878, 1888 ve 1896 yıllarında yeni ayaklanmalar oldu ki, bu sonuncusu Yunanistan’ın yenilgisiyle sonuçlanan bir Türk-Yunan savaşına yol açtı. Buna rağmen ada elden çıktı; bunda Batılı devletlerin sürekli olarak Yunanistan lehine müdahalelerinin birinci dereceden rolü olmuştur. 

  • Ben bilmem beyin bilir

    Ben bilmem beyin bilir

    Bugün ileri teknolojik yöntemlerle insan beynini hem yapısal olarak görmek, hem de işlevsel olarak görüntülemek mümkün. Beynin birçok bölgesi ve bunların ne işe yaradığı, beyin hücrelerinin nasıl çalıştığı ve çeşitli ilaçların bu sistemi nasıl etkilediği büyük oranda biliniyor ama, hâlâ birçok bilinmeyen var. Niçin uyuruz? Nasıl rüya görürüz? Şuur nedir? Zeka beynin neresindedir? Hafıza nasıl yapılanır ve nasıl yıkılır? Aramaya devam ederken… 

    İnsanın kendi beyninin farkına varışının hikayesi M.Ö. 3000 yılına dek uzanır. İnsan beyninin tarihin bütün zamanlarında bugünkü kadar saygı ve itibara sahip olduğunu söylemek zor. Eski Mısır’da hayatın özü, aklın ve zekanın merkezi, iyiliğin ve kötülüğün kaynağı kalpti. En önemli organ sayılır, saygı gösterilirdi. Ölüyü mumyalamadan önce beynini burun deliklerinden bir çengel kullanarak dışarı atar; kalbini ise itinayla muhafaza ederlerdi. 

    Diğer taraftan “beyin” kelimesinin kullanıldığı bilinen en eski yazılı kayıtların yanısıra, beyin anatomisi, beyin zarları ve beyin omurilik suyundan bahseden ilk tıbbi kayıtlar da yine Mısır uygarlığına ait. Edwin Smith papirüsü olarak bilinen meşhur belge MÖ 1700 civarında yazılmış, fakat içindeki bilgiler MÖ 3000’e kadar uzanıyor. Bu papirüs, insanlık tarihinin ilk yazılı tıbbi kayıtları olarak kabul ediliyor. Bir hekim tarafından tutulduğu bilinse de hekimin adı belli değil; Imhotep olması muhtemel. 

    İlk bulgu MÖ 1700’den  Edwin Smith Papirüsü (üstte) MÖ 1700 yılına ait, tarihin beyinden söz eden ilk kaydı. Adını kâşifinden alan bu papirüsün içindeki bilgiler MÖ 3000 yılına kadar uzanıyor ve beyin sözcüğü tam 7 kez geçiyor. Diseksiyon yani ikiye bölerek inceleme, antik dönemden beri kullanılan önemli bir yöntemdi. 

    Binlerce yıl önce bir hekim tarafından yazılan 48 vaka tanımı vardır bu papirüste. Anlatılan bazı vakalar beyin ve omurilik yaralanmalarıdır ve bu organlardan bahseden ilk yazılı kayıtlardır. 

    Papirüsü gün ışığına çıkaran ve bugünlere ulaşmasını sağlayan Edwin Smith (1822- 1906) Amerikalı bir arkeologtur. Belgeyi 20 Ocak 1862 tarihinde Luxor şehrinde Mustafa Ağa adında birisinden satın almış. Smith ölünce kızı Leonora, papirüsü New York Tarih Cemiyetine vermiş. 1920 yılında tercüme edilmeye başlanmış ve 1930 yılında nihayet İngilizce çevirisi yayınlanmış. Halen New York Tıp Akademisi koleksiyonunda yer almakta. 

    Edwin Smith papirüsünde 48 travma vakası var; bunlardan 27 tanesi kafa travması, 1 vaka da omurga yaralanması. Bu vakalar muhtemelen savaş yaralanmaları ve inşaat işlerinde yüksekten düşmeye bağlı yaralanmalar. Bütün papirüs boyunca beyin kelimesi yedi kez zikredilmiş; sinir kelimesi hiç kullanılmamış. Bu 48 vakanın teşhis ve tedavilerindeki rasyonel yaklaşım ve sistematik izahat son derecede etkileyicidir. Kullandıkları yöntem büyülerden ve ilahi güçlerden medet ummadan, rasyonel gözlem ve pratik tedaviye dayanır. Her bir vaka için yaralanma bölgesi tanımlanır; muayene bulguları kaydedilir ve teşhis belirtilir. Tedavi kısmında ise yaraya ne sürüldüğü, yaranın nasıl sarıldığı gibi detaylar belirtilir. 

    İlk yöntemler: delik açma, ikiye bölme  Trepanasyon, canlı kafatasının bir ya da birkaç yerinde delik açma işlemi, Antik Mısır’da sık sık başvurulan bir tedavi yöntemi. Hipokrat hayvan kafataslarında yaptığı diseksiyon işlemi ile beyni gözlemledi ve gizemlerin önemli kısmını ortadan kaldırdı. 

    Trepanasyon 

    MÖ 2000 dönemine ait arkeolojik bulgular, trepanasyon adı verilen kafatasında delik açma yönteminin tarih öncesi dönemde kullanıldığını gösterir. Delindikten sonra yaşamaya devam ettiklerini gösteren iyileşme bulgularına da sahip bu delinmiş kafatasları, dünya üzerinde çeşitli bölgelerde var. Güney Amerika’da İnkalardan önceki medeniyetler bronz ve keskin kenarlı volkanik taşlarla trepanasyon yapmış; bu bölgelerde bulunan çok sayıda kafatası bu yöntemin yaygın kullanıldığını gösteriyor. Niçin trepanasyon yapıldığı bilinmiyor ama, başağrısı, epilepsi, akıl hastalığı tedavisi için olabileceği gibi, ardında büyüye dayalı gibi sebepler de bulunabileceği değerlendiriliyor. 

    Klasik Yunan ve Roma uygarlığı 

    Naturalistik İyonyalı filozofların tabiat gözlemleriyle, MÖ 6. yüzyılda bilim başlamıştı. İyonyalılar belli yasalara bağlı olarak çalışan mekanizmalardan teşekkül eden evreni, akıl yoluyla anlamanın mümkün olduğuna inanırlardı. MÖ 500’lerde, Sokrates öncesi dönemde yaşamış olan Yunanlı hekim ve filozof Alkmeon, insan ve hayvan arasındaki temel ayrılığın insanın düşünce yapısından kaynaklandığını savunmuş; teorilerini kanıtlamak için ilk kez hayvan deneyi yapmış ve sonucunda kalbin değil beynin his ve düşüncelerin merkez organı olduğunu ileri sürmüştü. Alkmeon ayrıca optik sinirlerin beyne ışık taşıyan yollar olduğunu, gözlerde de ışık bulunduğunu düşünmüştü. Bu teori 18. yüzyıl ortalarına kadar kabul gördü. 

    Hipokrat (MÖ 460-379) epilepsiyi bir beyin rahatsızlığı olarak tanımlamış; bazı şifacıların ileri sürdüğü gibi ilahi bir durum olmadığını, herhangi bir hastalık gibi olduğunu ifade etmişti. Düşünmeyi, görmeyi, işitmeyi, güzeli-çirkini ve iyiyi-kötüyü ayırabilmeyi sağlayan organ beyindi. Mutlu olmayı, gülmeyi, acı çekmeyi, ağlamayı mümkün kılan beyin aynı zamanda korkuların ve deliliğin de kaynaklandığı yerdi. 

    Aristo ve hekim Galen 

    Antik çağların biyoloji bilgini ve karşılaştırmalı anatominin kurucusu büyük Yunan filozof Aristo’ya (384-322) göre akıl, duygu ve hareket merkezi insanın beyninde değil kalbinde yer alırdı. Şuur, muhayyile ve hafızanın da insanın kalbinde hayat bulduğuna inanırdı. Her ne kadar aklın ve duygunun organını kalp olarak tarif etse de, Aristo düşüncelerin temelini oluşturan rasyonel ruhun herhangi bir maddede değil, vücut içinde herhangi bir yerde de değil, “maddesiz” olduğuna inanıyordu. 

    MÖ 3. yüzyılda diseksiyon (keserek inceleme) Atina’da ancak illegal yapılabilirdi ama İskenderiye’de ceset diseksiyonu yüzyıllardır yapılıyordu. Herophilus ve Erasistratus İskenderiye’de diseksiyonlar yapan ve sinir sistemini de keşfetmiş olan anatomistlerdi. Herophilus, beyin ve beyincik ayrımını yapmış; beyin zarlarını, ventrikülleri (içinde beyin-omurilik suyu dolaşan boşluklar) tanımlamıştı. 

    Roma gladyatörlerinin hekimi Galen (129-199) klasik dönem tıbbın belki de en önemli figürü; beyni bir salgı bezi olarak tanımlamıştı. Galen, beyni duyguların, düşüncelerin ve hareket kontrolünün merkezi olarak bildi. Ayrıca hafıza, duygu, biliş gibi önemli zihinsel işlevlerin beynin ventriküllerinde olduğunu öne sürmüştü. Omuriliğin beynin devamı olduğunu, hasarlarında nasıl arazlar oluştuğunu belirledi. Kafa sinirlerini tanımladı. Galen’e ait teoriler, ölümünden sonra 12 yüzyıl boyunca kabul görmeye devam etti. Bir başka deyişle, Galen’in insan bedeni ve beynine bakış açısı Batı’da 1500 yıl boyunca hakim oldu. 

    Meşale Batı’dan Doğu’ya geçiyor  Ortaçağ’da Batı uygarlığında trepanasyon, bilgisiz ve eğitimsiz kişiler tarafından gelişigüzel biçimde kullanıldı. Bilimin meşalesi Doğu’daydı. İslam uyarlığının büyük tıp adamı, Abu al-Quasım Al- Zahrawi, Kitab Al –Tasrif’te nörolojik hastalıkları ve tedavileri anlattı. Latince edisyonu altta, 1544. 

    Ortaçağ’da İslâm aydınlığı 

    Ortaçağ’da Avrupa’da beyne dair mevcut bilgilere hiçbirşey eklenmedi. Bu dönemin beyine bakışının merkezinde, zihinsel melekelerin ventriküllerde olduğu fikri vardı. Kilise, ruhun madde ötesi bir tabiatta olduğu konusunda ısrarlıydı. Akıl hastalarına ve epilepsiden muzdarip hastalara eğitimsiz berberler tarafından trepanasyon uygulanabiliyordu. 

    Bu dönemde klasik tıp, İslâm medeniyetlerince korundu ve geliştirildi. İslâm’ın altın çağında (700-1300) tıpta ve matematikte ilerlemeler kaydediliyordu. Birçok Yunanca ve Latince klasik eser Arapça’ya, Farsça’ya ve İbranice’ye çevrilmişti. İbn-i Sina, insan zihninin nasıl işlediğine dair ipuçları arıyordu. Büyük İslâm hekimi Abu al-Quasım al-Zahrawi, bir tıp ansiklopedisi olan eseri Kitab al Tasrif’te çeşitli nörolojik hastalıklar ve tedavilerinden bahsediyordu. Alhazen (Al-Haytham; 965–1039) İslâm’ın altın çağında, zamanın en büyük hekimlerinden biriydi. Özellikle görme duyusu ve göz anatomisi üzerinde çalıştı. 

    Rönesans ve beynin tanımı 

    1504’te Leonardo da Vinci insan anatomisine dair mükemmel çizimler gerçekleştirdi. Ondan sonra gelen Belçika’lı hekim Andreas Vesalius (1514- 1564) bir Rönesans anatomistiydi. Nicholas Copernicus, bilimsel devrimi başlatmıştı. Modern anatominin babası kabul edilen Vesalius, Galen tıbbına son vermişti. Daha çok adli sebeplerden dolayı yapılan otopsiler kamuya açık yerlerde gerçekleştiriliyordu. 

    1539’da Padua’lı bir hakimin infaz sonrası cesetler üzerinde çalışmasına izin vermesi üzerine Andreas Vesalius 1543’te İnsan Bedeni Çalışmaları (De Humani Corporis Fabrica) eserini yayınladı. Sinir sistemini konu alan bilinen ilk gerçek tıp kitabıydı ve o zamana kadar gözlemsel bilgiye dayanan anatomiyi doğrudan diseksiyon (keserek inceleme) bilgisiyle kökten değiştirmişti. 

    Beynin gizemleri Rönesans’ta aşıldı  Roma İmparatorluğu’nun yıkılışının ardından Batı uygarlığının girdiği karanlık ve bunalım dönemi Rönesans’ta son buldu. 1504’te Da Vinci mükemmel insan anatomisi çizimleri yaptı. Sinir sistemi konusundaki bilinen ilk tıp kitabı, Vesalius’un İnsan Bedeni Çalışmaları 1543’te yayınlandı (altta). 

    17. yüzyıl: Cogito ergo Sum 

    Fransız filozof René Descartes’ın (1596-1650) Cogito ergo Sum (Düşünüyorum, öyleyse varım) beyanı, bilahare Batılı düşünce sistemini derinden etkileyecek olan birey ve birey aklının rolüne dair yeni bir düşünce tarzını tetikledi. Descartes, beynin merkezindeki epifiz bezini, bedenin ve zihnin kontrol merkezi olarak tanımlamış; bütün düşüncelerin burada şekillendiğini öne sürmüştü. Descartes’a göre beyin vücudu kontrol ediyordu ama, zihin elle tutulabilir fiziksel bir şey değildi; beyinden ayrıydı, ruhun ve düşüncelerin yeriydi. Bu konsept halen varlığını sürdürür. 

    Londra’da hekimlik yapan Thomas Willis (1621-1675) 1664’te beyin ve sinirler hakkında “Beyin Anatomisi” (Cerebri Anatome) kitabını Latince yayınladı. Kendisinden sonraki çağları derinden etkileyen bu eserde, insan beyninin atardamar ağının haritasını çıkarmıştı. Beynin tabanındaki bu damar ağı, bugün halen “Willis poligonu” olarak zikredilir. Refleksleri, epilepsiyi, paraliziyi (felç) tanımlayan ve nöroloji terimini ilk kez kullanan Willis, aynı zamanda Oxford’da doğa felsefesi dersleri veriyordu. 

    18. yüzyıl: Elektriklenme 

    Sinirsel reflekslerin mekanizması üzerine ilk gerçek deneyi Robert Whytt (1714-1766) yaptı. Cilt üzerinde yapılan uyarıya refleks cevap almak için kurbağada bir omurilik segmenti gerekli ve yeterliydi. Modern refleks konseptini büyük ölçüde İngiliz fizyolog ve hekim Marshall Hall (1790-1857) geliştirdi. Refleksler beyinden bağımsızdı ve omurilikte gerçekleşiyordu; şuursuzdu ve istem dışıydı. Hall ayrıca, çeşitli ilaçların refleksleri şiddetlendirebileceği ya da baskılayabileceğini buldu. Teşhis ve tedavide refleksleri kullanan ilk kişiydi. 

    18. yüzyıl ortaları, aynı zamanda elektro-fizyolojinin başlama dönemiydi. Elektrik kaynağı ve elektrik kayıt cihazı icat edilmişti. Canlı organizmalarda da elektrik olabileceği fikri yayılıyordu. İtalyan fizyolog Luigi Galvani (1737-1798), kurbağa bacağını kullanarak, sinir üzerine elektrostatik makina ile elektrik vererek kasın kasılmasını sağladı. Bu gözlemi içsel elektriğin yansıması olarak düşündü ve sinirlerin elektrikle çalıştığını öne sürdü. 

    19. yüzyıl’da Frenoloji modası 

    1808’de Franz Joseph Gall, frenoloji çalışmalarını yayınladı. Frenoloji 1800’ler boyunca popülerdi, insan zihninin yegane bilimi olarak görülüyordu. Frenologlar, birinin karakteri hakkında bilmek istenen her şeyin kafatası şeklini ölçmek suretiyle öğrenilebileceği kanaatindeydi. 

    Viyanalı hekim Franz Joseph Gall (1758-1828) tarafından öne sürülen teoriye göre, beyin zihnin organıydı ve zihin de birbirinden farklı işlevlerin, özelliklerin bir kompozisyonuydu. Frenoloji 1840’lara kadar çok modaydı ve bir frenologtan alınan “çalışkandır, iyi huyludur” raporu işe girmek için önemliydi. 19. yüzyıl ortalarında tamamen gözden düştü. 

    1848 yılında Phineas Gage adındaki Amerikalı demiryolu işçisinin beyninin ön kısmına bir kaza sonucu demir bir çubuk saplandı. Kazadan sonra kişilik yapısının dramatik bir şekilde değişime uğradığının gözlenmesi, beynin bu bölgesinin insanın davranışlarını biçimlendirmekte oynadığı kritik role dair eşsiz bilgiler sunuyordu. Bu bulgular daha sonra davranış bozukluklarıyla kendini gösteren bazı zihinsel hastalıkların sağaltımı konusunda hekimlere ilham verecekti (NTV Bilim, sayı 2, Nisan 2009). 

    Büyük keşif ‘kazara’ geldi  Amerikalı demiryolu işçisi Phineas Gage’in bir iş kazasında kafasına demir çubuk saplandı. Genç Phineas (28) yaşamını sürdürdü fakat karakterinde büyük değişiklikler oldu. Bu trajik kaza ile beynin söz konusu bölgesinin fonksiyonu keşfedildi (1848). 

    Paul Broca ve konuşma merkezi 

    1861’in Nisan ayında Paris’te bir hastaneye 51 yaşında bir erkek hasta getirildi. Hastanın adı Leborgne idi; epileptik olduğu biliniyordu, ayrıca kangrene doğru giden ciddi bir enfeksiyonu da vardı. Konuşma güçlüğü çekiyordu; çıkarabildiği tek ses “tan” idi. Hastanın çıkarabildiği bu yegane ses, onun lakabı olmuştu. Hasta, 6 gün sonra kaybedildi. Yapılan otopside sol frontal lob bölgesinde belirgin bir lezyon görüldü. Buradaki beyin hasarı, konuşma probleminin sebebiydi. Beyindeki bu bölge, bugün halen ilk beyin cerrahlarından biri olan Broca’nın adıyla anılıyor ve “Broca alanı” olarak zikrediliyor. 

    Pavlov’un köpekleri kafaları değiştirdi  1903’te Rus hekim Ivan Petroviç Pavlov, köpekler üzerinde yaptığı deneylerle tıp jargonuna ‘şartlı refleks’ kavramını getirdi. Köpeklerde daha et verilmeden ayak sesleri, zil sesleri ile birtakım salgıların salgılandığının gözlemi beynin çalışma sistemini aydınlattı. 

    Darwin’de beden dili 

    1872’de Charles Darwin, “İnsan ve Hayvanlarda Duygunun İfadesi” (The Expression of Emotions in Man and Animals) adlı eserini yayınladı. Darwin burada öfke ve korku, neşe ve keder ya da diğer daha karmaşık duyguların yüz ifadesi ve beden diline yansıtılmasının içgüdüsel ya da kalıtımla geçen tabiatını irdelemişti. Darwin’e göre bu yüz ifadesi ve beden dili “duyguların lisanı” ve evrimin bir ürünüydü. Beden dili üzerine yapılan ve fotoğrafçılığa dayalı bu ilk bilimsel çalışma bilim ve fotoğraf sanatını birleştirirken, insanların ve hayvanların duygularını ifade ediş şekilleri arasındaki benzerlikleri ortaya koymuştur. 

    Alman nörolog Carl Wernicke 1874 yılında, beynin sol yarısında şakak bölgesinde ayrı bir konuşma merkezi bulunduğunu keşfetti. Bu bölgenin harabiyetinde, konuşma akıcılığını korumakla birlikte anlam bozukluğu vardı ve yanlış kelimeler kullanılıyordu (Bu tarz konuşma bozukluğu halen Wernicke afazisi olarak da bilinir). 

    1895’te yılında Wilhelm Konrad Roentgen, X ışınlarını keşfetti. Kısa süre sonra X ışınları tıpta kullanılmaya başlanmış ve canlı bedende kemik yapıyı görmek mümkün olmuş; sonraki yıllarda ise anjiografi gibi teşhis yöntemlerine imkan sağlamıştı (Röntgen Devrimi #tarih Ekim 2014, sayı 05). 

    20. yüzyıl ve ‘kafa’nın değişmesi 

    20. yüzyıl başlarken psikanalitik kuramın kurucusu Avusturya’lı nörolog Sigmund Freud 1900 yılında “Düşlerin Yorumu” (Die Traumdentung) adlı eserini yayınladı. Bilinçdışı kavramını tanımlayan Freud’a göre hiçbirşey tesadüf değildi ve öylesine olmuyordu. 

    1903’te yılında Rus hekim Ivan Petrovich Pavlov, bilim dünyasına şartlı refleks kavramını getirdi. Bugün deneysel psikolojinin kurucusu kabul edilen ve 1904 yılında Nobel Tıp Ödülünü alan Pavlov’un şartlı reflekslerin doğası ve işleyişi konusundaki buluşu devrim yaratmıştı. Pavlov aslında köpeklerde mide üzerine bir deney yapıyordu ve sindirim fizyolojisini inceliyordu. Bu çalışmalar sırasında bir şey farketti. Köpek daha et verilmeden önce ayak seslerini duyduğunda salya akıtmaya başlıyordu. Normal şartlarda et gören köpeğin salya salgılaması bir şart gerektirmeyen doğal bir durum olduğundan, bu şartsız bir tepkidir. Zil sesi duyulunca köpek zil sesine koşullanıyordu ve artık sadece zil sesine de salya akıtıyordu; bu şartlı bir tepkiydi. 

    1905 yılında Alfred Binet ve Theodore Simon ilk zeka testini yayınladı (NTV Bilim, Kasım 2010, sayı 21). Alman psikiatrist Alois Alzheimer, bugün Alzheimer hastalığı olarak bildiğimiz durumun tanımını ve mikroskobik bulgularını yayınladı. 

    Modern sinir-bilimin (neuroscience) kurucusu kabul edilen İspanyol biliminsanı Santiago Ramon y Cajal, beynin mikroskobik yapısını ve hücresel organizasyonunu incelediği çalışması ile1906’da Nobel Tıp Ödülünü İtalyan araştırmacı Golgi ile paylaştı. 1909’da Alman nörolog Brodmann, beyin kabuğunu anatomik yapı ve hücre dizaynına göre 52 bölgeye ayırdı. Bu bölgeler “Brodmann alanları” olarak bilinir. 

    En önemli teşhis aracıydı Alman psikiyatrist Hans Berger’in 1929’da icat ettiği EEG cihazı 70’li yıllara kadar beyin konusundaki en önemli tanılama aracıydı. Cihazın yaygınlaşmaya başladığı yıllardan bir EEG çekimi, Piedmont Hastanesi, 1947. 

    Alman psikiyatrist Hans Berger 1929’da beyindeki elektriksel aktiviteyi ölçen bir cihaz olan EEG’yi (Elektro Ensefalo Grafi) icat etti. O zamana kadar hiç bilinmeyen bir teşhis yöntemiydi. Galvani ise bir tesadüf eseri biyolojik elektriği bulmuştu. Buradan yola çıkan Volta, pili keşfetti. Rolando ise bunu kullanarak beyin kabuğu (korteks) uyarılmasını buldu. Acaba beynin kendi içinde de kaydedilebilir bir miktarda elektrik var mıydı? 

    Aslında Berger ilk EEG kaydını 6 Haziran 1924 tarihinde, 17 yaşında bir erkek çocuğun ameliyatı esnasında yapmış ve bunu 1929 yılında yayınlamış; alfa ve beta dalgalarını tanımlamıştı. EEG’nin keşfi özellikle epilepsi hastalarında tam bir dönüm noktası olmuştu. O zamanlar görüntüleme teknikleri henüz gelişmemişti ve EEG 1970’lere kadar en önemli teşhis aracı olmayı sürdürdü. 

    Portekizli nörolog Egas Moniz 1936’da insanda ilk frontal lobotomi üzerine çalışmasını yayınladı (Beyin anjiyografisini geliştiren kişidir ve psiko-cerrahinin de öncüsü kabul edilir). Lobotomiler 2. Dünya Savaşından sonra çok popüler olmuştu. 1949’da Egas Moniz’e Nobel getiren bu yöntemden, pek çok hastaya zarar vermesi sebebiyle 1960’larda tamamen vazgeçildi. 

    1962’de Ken Kesey tarafından yazılan “Guguk Kuşu Yuvasının Üzerinden Biri Uçtu” (One Flew over the Cuckoo’s Nest) isimli roman, ABD’de bir akıl hastanesinde lobotomiye maruz kalan bir hastanın dramını anlatıyordu. 1975’te Milos Forman tarafından beyazperdeye aktarılmış; ülkemizde de “Guguk Kuşu” adıyla gösterilmişti. Ayrıca, Kent Oyuncuları tarafından “Kafesten Bir Kuş Uçtu” adıyla sahneye konmuştur. 

    1957’de Penfield ve Rasmussen, beyin korteksinde hareket (motor) ve duyu haritasını çıkardı; insana benzeyen bu haritaya homunculus dendi. 1972’de ilk bilgisayarlı tomografi geliştirildi ve insan beyninin kesitsel anatomisini görüntülemek imkanı doğdu (NTV Tarih, sayı 3, Nisan 2009). 

    1974’te incelediği alanın metabolik durumunu gösteren PET (positron emisyon tomografi) geliştirildi. Beyin aktivitesine dair görsel enformasyon sağlıyordu. 1977’de manyetik rezonans (MR) ilk kez insanda görüntü almak için kullanıldı. 1992’de fonksiyonel MR (fMRI) insan beynindeki aktiviteyi haritalama için ilk defa denendi. 

    Portekiz asıllı nörolog Antonio Damasio 1994 yılında Descartes’ın Yanılgısı adlı eserini yayınladı. İnsan davranışlarında, özellikle seçim yapma ve karar verme süreçlerinde sadece akıl ve mantığın değil, duyuların ve sezgilerin de önemli rolü olduğunu ortaya koyduğu eserin çıkış noktasında, uğradığı kaza sonucunda karakteri değişen meşhur kafa travması vakası Phineas Gage yer alıyor ve akıl ile duyguyu birbirinden ayıran Descartes’e atıfta bulunuluyordu. 

    2013’te “Human Brain Project” projesine start verildi. 2014’te ise John O’Keefe, Edvard Moser ve May-Britt Moser, beyinde bir pozisyon sistemi yapılandıran hücreler hakkındaki çalışmalarıyla Nobel ödülü kazandılar. 

    Bugün bilim dünyası insan beyninin biyokimyasal ve biyoelektrik bir sistem olduğuna inanıyor. Nöron denen beyin hücrelerinin oluşturduğu karmaşık bir şebekede duyularla alınan bilgi taşınıyor ve bir şekilde şuura dönüşüyor. Büyük muamma da zaten bu noktada başlıyor. Günümüzün bilgisayar sistemleri ile henüz taklit edilemeyen bu network sistemi, bilgi işlemenin çok ötesinde bir quantum düzeneği oluşturuyor. Bugün üretilmeye çalışılan quantum bilgisayarını tabiat binlerce yıl evvel gerçekleştirmiş bile!

  • Kürt Cemali öldü Keşanlı Ali doğdu

    Kürt Cemali öldü Keşanlı Ali doğdu

    Ankara’nın namlı kabadayılarından Kürt Cemali 1962’de vurulur. Yazar Haldun Taner ise bu hadiseyi yerinde inceler ve Türk tiyatro ve sinemasının klasiklerinden Keşanlı Ali Destanı böylelikle doğar. Altındağ’dan Sineklidağ’a, rahmetli Engin Cezzar’dan gününümüze bir modern zamanlar destanının öyküsü… 

    Ankara’nın Altındağ semti pek çok şiirde söz konusu edilir. Bunların en güzellerinden biri Orhan Veli’nin 1947’de yayımlanan Yenisi adlı şiir kitabının sonundaki “EK” kısmında yer alır. Başındaki açıklama şöyledir: 

    Altındağ, Ankara’nın arka tarafında kurulmuş büyük bir fakir fukara mahallesidir. Aşağıda okuyacağınız parçalar bu mahalleden bahseden uzun bir şiirden alınmıştır. Sabaha karşı bütün Altındağ rüya görür. Burada, sadece, bir genç kızla bir lağamcının rüyasını okuyacaksınız”.

    Arkasından rüyaları anlatan şiir gelir. Kitabın yayımlanmasından hemen sonra, Orhan Veli’nin lisede en etkilendiği edebiyat öğretmenlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar, Varlık dergisindeki bir söyleşisinde Altındağ şiiriyle ilgili bir roman temennisinde bulunur: “Orhan, Altındağ’ını roman olarak yazdığı zaman daha mes’ut olacağım” (Edebiyat Üzerine Makaleler, MEB, 1969, s. 539) 

    “Altındağ, Ankara’nın arka tarafında kurulmuş büyük bir fakir fukara mahallesidir. Aşağıda okuyacağınız parçalar bu mahalleden bahseden uzun bir şiirden alınmıştır. Sabaha karşı bütün Altındağ rüya görür. Burada, sadece, bir genç kızla bir lağamcının rüyasını okuyacaksınız”. 

    Orhan Veli üç yıl sonra öldü. Yaşamının son yıllarında, yazılarıyla da, toplumsal konularla gittikçe daha çok ilgilendiğini gösteren şair, şiirinin devamını yazabilseydi bir roman olmasa da bir Altındağ destanı çıkabilirdi ortaya. Yeni bir destan için yaklaşık 15 yıl beklemek gerekti. 

    Orhan Veli’nin elyazısıyla “Altındağ” şiiri. Kürt Cemali de bu semtte yaşamıştı.

    Ankaralı Kürt Cemali 

    Altındağ’ın namlı kabadayılarından Kürt Cemali, 1 Nisan 1962’de zamanın yine namlı kabadayılarından Hacettepeli Mehmet’in kulübünde yani kumarhanesinde vurularak öldürülür. Anlatılanlara göre bir ara elektrikler kesilir ve geldiğinde Kürt Cemali vurulmuştur. Gazeteler günlerce bu cinayeti yazar. Cemali’yi sevenler yürüyüşler yapar, intikam yeminleri ederler. Hatta Nuri Sesigüzel bir taşplak çıkarır: “Ankaralı Kürt Cemali’ye Ağıt”. Söz ve müzik Nail Bayşu’ya aittir: 

    Kaderim böyleymiş, ağlama anam 

    Cemalin boyandı al kızıl kana 

    Dört tane yavrumu bıraktım sana 

    Layık mıdır felek bu ölüm bana 

    Ben ölürsen bağlatmayın başımı 

    Arkadaşlar diksin mezar taşımı 

    Annem silsin gözlerimin yaşını 

    Dertli yazın mezarımın taşını 

    Cinayete karıştıkları iddiasıyla tutuklanan kabadayı Mehmet ve Dündar Kılıç, 1963 affıyla hapisten çıkarlar. Mehmet Kılıç 1965’te Kürt Cemali’nin yeğeni Nuri Coşan tarafından Hergele Meydanı’nda vurularak öldürülür. Dündar Kılıç’sa daha sonra çok ünleneceği İstanbul’a göçer, onlarca insanı vurduğunu kabul etmesine rağmen, Cemali’yi vurduğunu hiçbir zaman kabul etmez. Yıllar sonra Halit Çapın’a anlattıklarından (Bir Kabadayının Anatomisi), Nuri Sesigüzel’in plağının ne kadar etkili olduğunu anlayabiliriz: “Halit abi, Allah inandırsın, Ankara’da bu plakları dinleyip, rakıyı, şarabı içen, silahlanıp bizi öldürmeye çıkıyordu…” Nuri Sesigüzel’e bununla ilgili serzenişte bulunduğunda, “Seni tanımış olsaydım. Sana zararlı olacağını bilseydim yapmazdım” cevabını alınca, söyleyecek lafı kalmaz Dündar Kılıç’ın. 

    Mehmed Kemal’in Kürt Cemali’yi anlattığı yazı, 29 Mayıs 1982 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmıştı (Cumhuriyet Arşivi). Nuri Sesigüzel “Ankaralı Kürt Cemali’ye Ağıt”ın hem 45’liğini hem taş plağını çıkarmıştı. 

    Cemali’nin yakın arkadaşlarından Nurettin Eser’in (1937-2006) anılarına oğlu Selim Eser’in yazdığı önsözden Yılmaz Güney’in de Kürt Cemali’yle ilgilendiğini öğreniyoruz: “(Anıları) için Yılmaz Güney babama film senaryosu konusunda çok ısrar etmiş fakat babam zamanın erken olduğunu düşünerek eve kadar gelip yazıların bir bölümünü okuyan Yılmaz Güney’in isteğini geri çevirmiştir. Yılmaz Güney’in o dönemde çok ilgi duyduğu Kürt Cemali’nin hayatı bu kitapta gün yüzüne çıkıyor. Nasıl yaşadı, nasıl öldürüldü…” (http://www.nurettineser.com). 

    Bildiğim kadarıyla Nurettin Eser’in anıları, ne yazık ki yayımlanmadı. 

    Gerçek ve destan  Keşanlı Ali Destanı’nın Haldun Taner tarafından imzalanmış ilk basımı (solda üstte). Cemali Coşan, namı diğer Kürt Cemali’nin ölüm haberi ve birkaç fotoğrafı (Nurettin Eser arşivi). 

    Keşanlı Ali Destanı 

    Şimdi biraz da Keşanlı Ali Destanı kitabından bahsedelim. Sineklidağ adlı gecekondu mahallesinde geçen Haldun Taner’in iki bölüm 15 tabloluk bu oyunu, ilk defa Gülriz Sururi-Engin Cezzar Topluluğu tarafından 31 Mart 1964’te Muammer Karaca Tiyatrosu’nda sahnelendi. Müziğini Yalçın Tura’nın yaptığı eserde Genco Erkal hem rol aldı hem de oyunu sahneye koydu. 50’ye yakın rolün olduğu oyunda Keşanlı Ali’yi geçen hafta kaybettiğimiz Engin Cezzar, Zilha’yı ise Gülriz Sururi oynadı. Diğer rolleri oynayanlardan da birkaç isim verelim: Semiha Berksoy, Çetin İpekkaya, Aydemir Akbaş, Ani İpekkaya, Merih Dinçsor, Hasan Kuruyazıcı… 

    Oyunun başarısı muazzam oldu, yurtiçinde ve yurtdışında yüzlerce kez sahnelendi. Sinemaya uyarlamasında Fatma Girik ve Fikret Hakan başrolleri paylaştılar, yönetmen Atıf Yılmaz’dı. 

    Keşanlı Ali Destanı sahnelendiği yıl kitap olarak da basıldı. Kitabın başında oyunda rol alanların ve sahnelenmesinde emeği geçenlerin listesi var, fakat herhangi bir önsöz yer almıyor. 

    Engin Cezzar, Keşanlı Ali rolünde 

    İlk defa 31 Mart 1964’te sahneye konan Keşanlı Ali Destanı’nda başrollerde geçen ay ölen Engin Cezzar ve Gülriz Sururi yer almıştı. 

    Sonraki yıllarda Keşanlı Ali’nin kimliği, daha doğrusu esin kaynakları üzerine tartışmalar oldu, makaleler yazıldı. İnternette pek çok örneğini bulabilirsiniz. Bu konuda en önemli kaynak kişi bence Mehmed Kemal’dir. 

    Mehmed Kemal, Mayıs 1982’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazı dizisi “Türkiye’nin Kalbi Ankara”da Cemali’yi ve Haldun Taner’in kendisini ziyaretini anlatır. Bu yazıyı ufak tefek değişikliklerle Gayr-ı Resmi Yakın Tarih kitabına da almış. Yazı şöyle: 

    “Kürt Cemali’nin Ali’si… 

    Ankara’da Kürt Cemali’yi yeni vurmuşlardı. Gazeteler yazmış, sevenleri ağıtlar yakmışlardı. Cemali’nin vuruluşu kabadayılar arasında bir sorundu. Denge kurulmuş, kabadayıların çoğu kent değiştirmişlerdi. Birkaçı da daha sonra ünlenmek için İstanbul’a göç etmişti. 

    Bir gün Haldun Taner çıkageldi. Vatan’ın Ankara bürosunda beni buldu. Damdan düşer gibi “Şu Kürt Cemali işini öğrenmek istiyorum, bana yardım eder misin” dedi. Bana göre kabadayı öyküsünden öte gitmiyordu. “Kabadayılar arasında bir döğüş” dedim. 

    “Bana olayın geçtiği yerleri göster, kabadayılardan kimileriyle görüşmek istiyorum.” 

    Haldun’un isteği benim boyumu aşıyordu. Olayı bilenleri ve karışanları görüştürmek gerekiyordu. Aklıma hemen avukat Şefik geldi. Altındağ’da doğmuş, büyümüş, oranın kabadayıları ile arkadaşlık etmişti. Haldun’la tanıştırdım. Üçümüz birlikte Kürt Tahsin’e gittik. Tahsin durmuş, oturmuş, eleğini asmış, elini eteğini külhanbeylikten çekmişti. Haldun’a bir gecekondu kahvesinde öykünün girdisini, çıktısını anlattı. Baktım Haldun hiç not almıyor, Tahsin’i ürkütmemek için işi olağan sayıyor. Tahsin epeyce anlattı. Daha sonra büroya döndüğümüzde Haldun, hemen kâğıt kaleme sarıldı, duyduklarını unutmamak için ivedi kâğıtlara döktü. 

    Bir görüşme yetmemişti Haldun’a. Daha sonra birkaç kez rahmetli Avukat Şefik’le Altındağ’a gitti, başkalarını da dinledi. 

    Şefik şaşırıyordu. 

    “Bizim Altındağ’ı mı yazacak, Kürt Cemali’yi mi anlatacak” 

    “Bilmem. Belki yazacak.”

    “Yazmayacaksa, ne diye bu kadar üstünde duruyor?”

    “Kendisine sorsana…”

    “Sorulur mu hiç koskocaman yazar.”

    Şefik’in yaşamı yazarlar arasında geçiyordu. Karpiç’e gelen bütün yazarlar tanış idi. Nedense Haldun Taner’i tanıdıklarından ayırıyordu. Haldun, başka tür bir yazar gibi görünüyordu ona, kocaman.

    Aradan epeyce bir süre geçti. Kürt Cemali’nin öyküsünden Keşanlı Ali Destanı çıktı. Bu şarkılı bir oyundu. Epeyce de tanıtımı yapılmıştı. O yıl ne yana bakılsa ‘Keşanlı Ali’ görülüyordu. O yılın yazında ‘Keşanlı Ali’ Ankara’ya geldi. Gençlik parkında bir yazlık tiyatroda oynayacaktı. Baktım Haldun Taner beni arıyordu. Hoş beşten sonra dedi ki:

    “Kürt Cemali’den bir ‘Keşanlı Ali’ çıktı. Senin genç bir arkadaş vardı hani, beni Altındağ’a götürmüş kabadayılarla görüştürmüştü. Neydi onun adı?”

    “Şefik, Avukat Şefik.”

    “Şefik beyi ve seni Keşanlı Ali’nin yarın galasına davet ediyorum. Onu nasıl buluruz da söylerim?”

    “Arayayım bakalım” dedim.

    Birkaç yere telefon ettim. Karpiç’te olduğunu öğrendim. Haldun’la kalkıp Karpiç’e gittik. Daveti işitince çok sevinmişti Şefik.

    “Ya”, diyordu “Demek bizim Kürt Cemali’den bir Keşanlı çıktı, öyle mi? Niye Cemali diye yazmadınız da Keşanlı Ali dediniz?”

    “İşin raconu, öyle çıktı tezgâhtan.”

    “Demek öyle çıktı.”

    Kendi kendine söylenip duruyordu: “Demek öyle çıktı.” Sonra durdu. 

    “Hani Kürt Tahsin Ağabey var ya sana Cemali’yi anlatan”

    “Evet.”

    “Bir bilet daha versen de o da görse ‘Keşanlı Ali’yi… Bakalım Cemali’ye benzetebilecek mi?”

    Adı mı olur, Haldun, Kürt Tahsin’i de galaya davet etti. Bir İstanbul efendisi olan Haldun’dan son günlerde çok söz ediliyor. Bu ortak öykü ara yerde kalmasın, gün ışığına çıksın, dedim. Oturup bir daha yazdım” (s. 103-105).

    Keşanlı Ali’nin temelinde Kürt Cemali’nin olduğu kesin. Nitekim Haldun Taner de Keşanlı Ali Destanı’na 1983’te yazdığı ve ondan sonraki bütün basımlarda yer alan önsözde 60’lı yıllarda Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde ders verirken, sık sık Altındağ’a gittiğini, çoğu akşam ve gecelerini orada geçirdiğini yazar. Gecekondu dünyasında geçecek bir oyun tasarlamaya orada başladığını da ekler. Üstü biraz kapalı da olsa Sineklidağ ile Altındağ arasındaki bağlantı Haldun Taner tarafından kabul edilmiştir.

    Tiyatrodan sinemaya

    Her sahnelemesi büyük başarı kazanan Keşanlı Ali Destanı oyunundan sonra, yazar Haldun Taner, Gülriz Sururi ve Engin Cezzar seyirciyi selamlıyor.

    Keşanlı Ali Destanı sinemaya da uyarlanmış, Atıf Yılmaz’ın yönettiği filmde başrollerde Fatma Girik ve Fikret Hakan oynamıştı.

  • Millet meclisi 139 yıl önce kendini kapattı!

    Millet meclisi 139 yıl önce kendini kapattı!

    Meclis-i Umumi, 19 Mart 1877’de, Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede Salonu’nda büyük bir katılımla açılmıştı. Osmanlı coğrafyasındaki bu ilk parlamento deneyimi sadece 11 ay sürecek, 13 Şubat 1878’de Bakanlar Kurulu, içinden çıktığı meclisi süresiz tatil edecekti! Aslında II. Albülhamid’in inisiyatifi, kararı ve uygulamasıyla gerçekleşen “Meclis kapatma operasyonu”, 30 yıllık bir mutlakiyet rejiminin başladığına işaret ediyordu. 

    Osmanlı İmparatorluğu’nda durumun kötüye gittiğini tescil eden 1699 Karlofça Antlaşması sonrasında, devlet teşkilatı, sosyal çevre ve eğitim üzerine ıslahat projeleri birbiri ardına sıralandı. Lale Devri, Nizam-ı Cedid, Sened-i İttifak, Tanzimat reformları, yetmedi bir de Islahat Fermanı yayınlandı. 

    1856’dan sonra Avrupa ülkeleri arasında yerini alan ülkenin, güç bela yönetildiği çok açıktı. Ara ara çıkarılan hukukun üstünlüğüne yönelik fermanlar, ekonomik sıkıntılardan bunalmış, sosyal çalkantılar içerisinde her biri ayrı yönlere giden farklı cemaatlerden oluşmuş tebaayı, Osmanlı Devleti’nin eşit yurttaşlığı idealinde birleştiremiyordu. Yeni Osmanlılar hareketi ile başlayan, Anayasa ve meşrutî idare talepleri ile gerginleşen ortamda gelişen olaylar, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesine kadar vardı. Yine de ortalık sakinleşmedi. 

    Devletin kuruluşundan beri en karmaşık ve hızlı politik gelişmelerin yaşandığı üç ay içinde Osmanlı tahtı inen ve çıkan üç padişaha sahne oldu. Şehzade Abdülhamid ile Midhat Paşa’nın yaptığı pazarlığın ucunda, halka Anayasa ve Parlamento, şehzadeye Sultan II. Abdülhamid olma garantisi veriliyordu. Darbeler, tahttan indirmeler, suikastler ve kargaşa içinde geçen üç ay mutlu sona ermişti. 

    Osmanlı devlet geleneğinde kuruluştan itibaren Müslüman olsun, gayrimüslim olsun tebaanın derdini, şikâyetini rahatlıkla dile getirebileceği, hakkını arayabileceği kurumlar işlevseldi. Beylerbeyi divanı, kadılık makamı ve en önemlisi padişahın yönetimindeki Divan-ı Hümayun bu işler için vardı. Devlet oradan idare edilir, hak, hukuk orada aranır, padişahın huzurunda her türlü dert dile getirilebilirdi. 

    Ne var ki Fatih’in Divan-ı Hümayun’da bizzat bulunduğu bir sırada divan çavuşlarının elinden kurtulup divana varan bir köylünün ulu orta “yüce hünkâr kangınızdır, şikâyetim var” demesi işin rengini değiştirdi. Bu duruma canı sıkılan Fatih, bundan sonra divanı vezirlerle birlikte oturduğu yerden değil kafesin ardından izledi (Halk ile yönetici sınıflar ve hanedan ayrışmasının ilk örneği olabilir). Fatih Kanunnamesi’ne giren madde ile padişahlar kendilerini Topkapı Sarayı Kubbealtı’nda aynı şekliyle günümüze ulaşan “kafes”in ardına kapadılar. Zamanla oraya da uğramaz oldular. 

    Güçlü sadrazamlar, valide sultanlar, harem ağalarının farklı zaman dilimlerindeki etkileri Divan-ı Hümayun’u da önemsizleştirdi. Yönetim etkisizleştikçe veya zulme saptıkça, halkın, paşaların, silahlı güçlerin zaman zaman adalet talebiyle kalkıştıkları isyanlar sistem değişikliğiyle değil, sadece tahttaki padişahın yerine diğerinin geçirilmesiyle sonuçlandı. Belki de ilk olarak 1703 Edirne Vakası’nda Yeniçeri Ağası Çalık Ahmed Ağa’nın devleti saltanat usulünden cumhuriyet rejimine çevirme isteği gündeme geldi, ama unutuldu. 

    Meclis-i Mebusan’ın açılışı Meclis-i Mebusan’ın 19 Mart 1877’de Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu’ndaki açılış töreni. Tahtının önünde ayakta duran Sultan II. Abdülhamid olup, Mabeyn Başkâtibi Said Paşa (sonraki meşhur sadrazam) mebusların ve davetlilerin önünde nutk-ı hümayunu okumaktadır. 

    Kargaşa ve ıslahat girişimleri ile geçen yıllardan sonra Meşveret (Danışma) Meclisleri mekanizması devreye girdi. Buralarda da merkezî bürokrasi ve ulemanın sözü geçerdi. Taşrada eşraf, ayan ve mütegallibenin de halkla birlikte yönetime katılma istekleri geri çevrilemez noktaya gelince, vilayet ve sancak meclisleri teşkilatlandırıldı. Halkın pek etkisi yoksa da güç ve servet sahibi olanların sözünün geçtiği bu meclisler, ülkeyi yavaş yavaş parlamenter yönetim sistemine alıştırıyordu. Midhat Paşa ve arkadaşlarının önderliği, II. Abdülhamid’in iradesiyle Kanun-i Esasi ve Meşrutiyet’in ilanı bu sürecin zirvesidir (Bkz. Ahmet Kuyaş’ın 31. sayımızdaki yazısı). 

    Osmanlıları Ruslarla karşı karşıya getirecek 93 Harbi’nin (1877-78 Osmanlı Rus Savaşı) hazırlayıcısı, uluslararası Tersane Konferansı’nın da toplandığı gün olan 23 Aralık 1876’da kabul edilen Kanun-ı Esasi (Anayasa), eşit vatandaşlık getirip, hukukun üstünlüğünü esas alsa da padişahın hukukunu biraz daha üstün tutuyordu. Toplum için en önemli yenilik, Meclis-i Umumi adı altında halkın da yönetime katılacağı anayasal kuruluştu (Meclis-i Umumi, Kanun-ı Esasi’ye göre ikiye ayrılır. Birincisi, üyeleri hükümet tarafından belirlenen Meclis-i Ayan (Senato), ikincisi, üyeleri ahali tarafından belirlenen Meclis-i Mebusan (Parlamento) adını alır). Daha Kanun-ı Esasi kabul edilmeden, mebus seçimi hazırlıkları başlamıştı. Bu sayede Osmanlı Devleti’nin Anadolu, Rumeli, Arap Vilayetleri ve Kuzey Afrika’daki vilayetlerinden kısa sürede mebuslar seçildi. Bazıları gelmediyse de 19 Mart 1877’de Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede Salonu’nda büyük bir katılımla Meclis-i Umumi’nin açılışı gerçekleştirildi. 

    Meclis-i Mebusan binasının (Adliye Nezareti) Marmara Denizi’nden görünüşü 

    Sultanahmet semtindeki ilga edilen Darülfünun’un binası, artık Meclis-i Mebusan olarak anılacaktı. Osmanlılığın sesi olacak binanın perde, koltuk ve kanepelerinin yerli kumaşlardan yapılmış olması bile gurur vesilesi kılınıyor belki de yerli ve milli oluşa bir katkı gözüyle bakılıyordu. Dördü umuma açık, üçü gizli olmak üzere haftanın yedi günü toplantı yapılacaktı. Yerli-yabancı basın ve diplomatik misafirlere yerler ayrılmış, talebin fazlalığını dengelemek için biletler dağıtılıyordu. Konuşmaların modern usullerle, zabıt kâtipleri tarafından yazıyla kaydedilebilmesi için ünlü İtalyan stenograf Bondini getirilmiş, Türk kâtipleri stenografi ile tanıştırıp eğitmişti. Bina günler öncesinden açılışa hazırlansa da, Sultan Abdülhamid açılış töreninin Dolmabahçe Sarayı’na alınmasını istemişti. 

    İstanbul o gün olağanüstü günlerinden birini yaşıyordu. Bütün resmî daireler tatil edilmişti. Beklenen an geldiğinde Sultan Abdülhamid, Topkapı Sarayı’ndan getirilen, cülus (tahta çıkma) ve muayede (bayramlaşma) törenlerinde kullanılan tahtın önünde ayakta durdu. Mabeyn Başkâtibi Said Paşa’nın okuduğu nutkun ardından dualarla meclisin açılışı tamamlandı. Top sesleri artık Osmanlı Devleti’nin de bir parlamentosu olduğunu ilan ediyordu. 

    Meclis-i Mebusan- Darülfünun (Üniversite) binası Mimar Fossati’nin eseri Ayasofya’nın güneyinde bulunuyordu. Üniversite olarak yapıldı ama Meclis-i Mebusan, Adliye Nezareti olarak kullanıldı. İstanbul Adliyesi olarak hizmet verirken 1933’te yandı. Arazisinin büyük bir kısmı günümüzde boştur. Bir bölümü üzerinde beş yıldızlı otel faaliyet gösterir. 

    Meclis’te her millet ve dinden vekiller, sayıları eşit olmasa da söz sahibi olmakta eşittiler. Her isteyen mebus adayı olamıyordu. Halkın bir miktar servet ve iktidar sahibi olanlarına vekil olma şansı verilmişti. Başta Sadrazam Edhem Paşa olmak üzere Cevdet, Rüştü, Namık Paşalar gibi önemli devlet adamlarının Meclis-i Mebusan üyelerine hesap vermek, denetimleri altına girmek gibi hususlara tepkileri, Meclis-i Mebusan’a toptan muhalefete dönüşmüştü. Batı dünyasının sermaye çevreleri ve İstanbul’daki uzantıları bankerler de gidişattan huzursuzdu. Yıllardır etkili makamlara gelmesinde etkilerinin olduğu bürokratlar ve devlet adamlarıyla iş görmeğe alışmışlardı. Halkın desteğini almış, otoritesini kanıtlamış bir parlamento ve tanımadıkları mebuslarla, eskisi gibi rahat hareket edemeyebilirlerdi. 

    Yıllardır saray ve bürokrasi çevresinde kümelenen bir grup da akıbetlerinden endişelenmeye başladı. Gelir kaynaklarının denetlenmesiyle bundan mahrum kalacaklarını kısa sürede kavrayıp, muhalefeti ve padişahı tahrik etmeye kalktılar. Sultan Abdülhamid zaten tahrike gerek kalmadan da bir hal çaresi aramağa başlamıştı. 

    Bu muhalefete rağmen Tanzimat reformlarından itibaren gerçekleştirilmesine çalışılan “Osmanlılık” idealinin tezahür ettiği bu meclis, toplumda büyük umutların yeşermesine yol açtı. Ahmed Vefik Paşa ilk başkan olarak olağanüstü bir yönetim tarzı gösterdi. Ne var ki Kanun-ı Esasi’nin mimarı ve Meşrutiyet’in hazırlayıcısı Midhat Paşa Meclis’te yoktu. Çünkü az bir müddet önce sadaretten azledilip yurtdışına sürülmüştü. 

    Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın ilk üyeleri. Servet-i Fünun’un 906. sayısından. 

    Meclis-i Umumi iki devrelik ömrünün ilk devresinde üç ayda 20, ikinci devrede iki ayda 15-16 defa toplandı. Bu kadar kısa sürede etkisi olmadığı, toplumun önüne geçip atılım fırsatı yaratamadığı iddiaları mesnetsizdir. Birinci Devre toplantılarının bitiminde Dersaadet Mebusu Hasan Fehmi Efendi’nin padişaha sunduğu teşekkür nutkunda yapılan işler tek tek gösterilir. İlginçtir, bu nutukta Abdülhamid öncesi dönem “devr-i istibdat” olarak nitelenir ve Anayasa ile Meşrutiyet’i getiren sultana övgüler düzülür. 

    Ruslar tarafından savaş esnasında Osmanlı tebaası Hıristiyanlara yönelik kalkışma çağrılarını Meclis’teki Müslümanlar kadar tüm Hıristiyan vekiller de protesto etmiş, Osmanlılık etrafında birleştiklerini dünya kamuoyuna göstermişlerdir. Uzun süredir dış müdahalelere açık Hıristiyan toplumu Meclis çatısı altında devletle ve diğer farklı dinden unsurlarla bir dayanışma ruhu geliştiriyordu. 93 Harbi’nin en şiddetli zamanlarında gerek askerî gerekse mâli başarısızlıkların üzerine korkusuzca giden vekiller, sorumluların Meclis’e hesap vermesinde ısrarcı olmuşlar, Sadrazam Edhem Paşa kabinesinin Sultan Abdülhamid tarafından azledilmesine zemin hazırlamışlardır. 

    Mahmud Celaleddin Paşa, büyük bir kısmını birebir yaşadığı bu devrin olaylarını, kaleme aldığı Mir’at-i Hakikat adlı eserinde ayrıntılarıyla anlatır. Süleyman Paşa ile bazı taraftarlarının kamuoyunda ve mebuslar arasında mağlubiyetin en önemli sorumlularının padişah ve bakanlar olduğuna dair propagandalarının aleyhine sonuçlar vereceğinden oldukça ürken II. Abdülhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatabilecek, mebusları İstanbul’dan memleketlerine sürebilecek bir sadrazam arıyordu. Meclis-i Mebusan’ın ilk reisi Ahmed Vefik Paşa’yı bu iş için gözüne kestirdi ve başvekil unvanıyla sadarete getirdi. 

    Rusların İstanbul’a doğru ilerlemelerine hiçbir engel kalmamışken, durumu müzakere için toplanan vükela ve ricalin türlü türlü fikirleri ortaya çıktı. Kimisi Abdülhamid’i Anadolu’ya geçirmekten, kimisi asla teslim olmayıp savaşı sürdürmekten bahsederken, padişah da kaçmayı asla düşünmediğini, canını ortaya koyarak savaşacağını Ahmed Vefik Paşa’ya bildirdi. Akabinde padişahın huzurunda bazı mebusların da olduğu bir toplantı düzenlendi. 

    Ahmed Vefik Paşa, 1823-1891 Entelektüel Osmanlı devlet adamlarının en önde gelenlerindendir. İlk açılışında başkanı olduğu Meclis-i Mebusan’ı sadrazamlığı döneminde kapatma bahtsızlığını yaşamıştır. 

    Burada tarihimizde pek hatırlanmayan bir isim öne çıkar: Astarcılar Kethüdası Hacı Ahmed Efendi. Bu İstanbul mebusu, meclis zabıtlarına göre oldukça muhalif ve çetin ceviz bir kişiliktir. Sözünü Meclis’te sakınmadığı gibi padişahın huzurunda da sakınmaz. “Huzur-ı Şahane’de böyle meclis akdiyle işlerimize çare düşünülmesi vaktinde gerekti. Harben mevkiimizin güzel zamanları geçirildi. İş bu dereceye geldikten sonra ne denilir” der demez, Abdülhamid’in sinirleri gerilir. Hazine-i Hassa Nazırı Said Paşa’ya hiddetle “Said Paşa, şu herife bir cevap ver, heyet işitsin” der. Said Paşa yerinden kalkıp Ahmed Efendi’ye durumu izah ederken, Abdülhamid gergin haliyle uzun bir nutka başlar. “Ben devlet ve milletimin hukukunu zayi etmedim. Benim başıma gelen ecdadımdan hiçbirinin başına gelmemiştir… Bu adamın geçen olaylara atfen şu heyet içinde makamıma söylediği sözleri hiçbir şekilde kabul etmem. Ben şu meselede vazifemin icrasına çalışmakla milletimden mükâfat beklerim” der. Ahmed Efendi başını öne eğse de Mahmud Celaleddin Paşa’nın tabiriyle “başı sarıklı esnaf gürûhundan kayıtsız bir adam olduğundan safderunlukla” sözlerini sürdürerek “benim maksadım sitem değildir, halimizin vehametini ortaya koymaktır” diyerek ısrarcı olur. Padişah eskisinden daha sert sözlerle uzun bir konuşma yaparak toplantıyı terkederken, Ahmed Efendi’nin Meclis-i Mebusan tarafından cezalandırılmasını ister ve “bu kadar adaletli davranmasına rağmen artık Sultan Mahmud’un yoluna gitmeğe mecbur olduğunu” belirtir. Ahmed Efendi bir odaya kapatılır ve başına muhafız dikilir. Çok geçmeden Abdülhamid tarafından affedilecektir. 

    Midhat Paşa, 1822-1884 Kanun-ı Esasi ve Meşrutiyet’i kabul etme şartıyla II. Abdülhamid’e taht yolunu açan, sadrazamlığında Rusya ile savaşın çıkmasında basireti bağlanan, ilanına sebep olduğu anayasanın 113. Maddesiyle sürgüne gönderilen, Sultan Aziz’in ölümünü cinayet olarak hükme bağlayan Yıldız Mahkemesi’nde idama mahkûm edilip cezası sürgüne çevrilince gönderildiği Taif’te boğularak öldürülen devlet adamı. 

    Artık II. Abdülhamid’in hedefi Meclis-i Mebusan’ın bir an önce kapatılmasıdır. Kendini suçlayan ve Abdülaziz’i hal’eden ekibin adamlarıyla dolu olduğunu düşündüğü Meclis’in varlığı çok tehlikelidir. O meclis ortadayken saltanatındaki egemenliği bölünecek ve tasarladığı yönetim anlayışını gerçekleştirmesi imkânsız hale gelecektir. 

    Ahmed Hamdi Paşa, 1826-1885 Dürüst devlet adamlarındandır. Meclis-i Mebusan ile II. Abdülhamid arasında kaldı. 1877-78 Rus Harbi’nin en zor zamanında sadarete getirildikten 27 gün sonra azledildi. 

    İkinci Devre Meclis görüşmelerinin tatiline bir ay kalmıştır ama, savaş mağlubiyetinin zorladığı şartlarda bir ay bile tahammül edilemez. Astarcılar Kethüdasının muhalefetinin sinirleri bozduğu toplantının ertesi günü, 13 Şubat 1878’de, Vefik Paşa ve bakanlar kurulunun imzalarını taşıyan bir mazbata hazırlanarak Meclis-i Mebusan’ın tatil edilmesinin gerekçeleri sıralanır. Sultan’ın kendini güvenceye almak ve tarih önünde, Meclis’i bakanlar kurulunun talebi üzerine kapattım diyebilmenin gerekçesi olarak, bu mazbatanın sipariş edildiğini söylemek akla yakın gelmektedir. Mazbata üzerine, padişahın onayıyla Meclis-i Mebusan tatil edilir. Böylelikle Osmanlı devrinin kısa süreli de olsa ilk ve coşkulu parlamento deneyimi sona erer. 

    Astarcılar Kethüdası Hacı Ahmed Efendi İlk Meclis-i Mebusan’ın muhalefeti ağır basan İstanbul mebusu. Osmanlı-Rus Savaşı’ndaki kötü gidişin sorumlusu olarak Sultan II. Abdülhamid’i itham eder gibi konuşmasının Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasındaki en büyük etken olduğu iddia edile gelmiştir. 

    Kanun-ı Esasî de askıya alınmış olur. Anayasa’da dört yıllığına seçim olacağının açık hükmüne rağmen, bir yıllığına seçim yapılmasının hikmeti de ortaya çıkar. Ülke bilfiil Abdülhamid’in tek adam politikası ile idare edilmeğe başlanır. Kanun neşri söz konusu olmadığından kısa süre sonra Takvim-i Vekayi (Resmî Gazete) kapatılacak ve kanun yapma ihtiyacı kararname ve padişahın iradeleri ile giderilecektir. Parlamentonun yeniden açılması ve Anayasa’nın tekrar yürürlüğe konması için 30 yıl beklemek gerekecektir. 

    Meclis-i Vükelâ Mazbatası Sûreti 

    Malûm-ı âlî buyurulduğu üzere Meclis-i Umûmî’nin vezâif-i asliyesi kavânîn lâyihalarının tedkîk ve müzâkerâtından ibâret olarak bunun tamâmî-i cereyânı ise ahvâl ve ezmine-i âdiyede Vükelâ-yı Devlet’le Heyet-i A’yân ve Meb’ûsân beyninde teâtî-i efkâr ve ârâ ile hâsıl olmak emr-i tabîi bulunduğu ve ma’a hâzâ Devlet-i Aliyye’nin uğradığı politika buhranı bugünkü günde her türlü hâl ü hareketi fevkalâde bir şekle koyup evkât-ı âdiyede kâbil-i icrâ olan mu’âmelâtı îfâ eylemek mümkün olamayacağı ve ale’l-husus Meclis-i Umûmî devam ettikçe her gün ve belki her saat zuhûr[a] gelen vukû’âtın gerek politikaca ve gerek idâre-i dâhiliyece beyne’l-vükelâ ittihâz olunan kararları kâ’ideten meb’ûsân ve a’yâna tebliğ eylemek lazım gelerek buna ise vakt ü maslahat müsâid olmadıktan kat’ı nazar böyle fevkalâde ahvâl içinde müştereklerimiz olan devletlerle cereyân etmekte bulunan muhâberât netâyicinin vakt ü zamânı gelmeksizin Meclis-i Umûmî’ye arzı âlemin hiç bir tarafından câiz olamayacağı ve bu cümle ile berâber meclisin şimdiki ictimâ’ı müddetinin hitâmına bir ay kalarak Edirne’de henüz mübâşeret olunan mükâlemât-ı sulhiyyenin itmâmı içün andan ziyade zaman iktizâ edeceği ve Kânûn-ı Esâsî hükmünce Zât-ı Şevket-simât-ı Hazret-i Padişâhî Meclis-i Umûmî’nin vaktinden evvel küşâdı ve zaman-ı ictimâ’ının temdîd veya tenkîsi hukûk-ı âliyesini hâiz bulundukları mülâbesesiyle meclis-i mezkûrun mücerred ahvâl-i hâzıra ve esbâb-ı ma’rûza mukteziyâtından olmak üzere muvakkaten ta’tîli bi’l-ittihâd tezekkür ve tensîb olundu ise de icrâ-yı îcâbı menût-ı irâde-i seniyye-i cenâb-ı Şehinşâhî olmağla ol bâbda ve katıbe-i umûrda emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emr efendimizindir. 

    Fî 10 S[afer] sene [12]95 / [13 Şubat 1878] 

    Ahmed Vefik [Başvekil-Sadrazam], Halil [Şeyhülislam], Rauf [Serasker], Said [Bahriye Nazırı], Server [Hariciye Nazırı], Hurşid [Adliye Nazırı], Kânî [Maliye Nazırı], Subhi [Maarif ve Evkaf Nazırı], Ohannes [Ticaret ve Nafia Nazırı] 

  • NAZIM’IN TARİHİNİ YENİDEN YAZANLAR

    NAZIM’IN TARİHİNİ YENİDEN YAZANLAR

    Memleketten, devrimden, hapisten, çileden, sıladan, hasretten, hayattan, aşktan ilham aldı Nâzım, sadece büyük şair olmakla kalmadı, arkasından gelen sanat ve fikir insanları için büyük bir esin kaynağı oldu. Yaratıcılığının tohumları Nâzım’ın izinden yürüyenlerde; yazarlarda, şairlerde, ressamlarda, heykeltraşlarda, oyuncularda, müzisyenlerde, sinemacılarda filizlendi, çiçeklendi, meyve verdi. Nâzım’ın tarihi onlarla yazılmaya devam etti. “Nâzım’ı Yazanlar” kitabı ve sergisi, onun hakkında eser veren 121 değerli insanı, onların Nâzım hakkındaki düşüncelerini, hissiyatlarını, Nâzım’dan esinlenerek ürettiklerini bir araya getiriyor. “Nâzım’ı Yazanlar”dan sizin için derlediğimiz portreler… 

    FOTOĞRAFLAR: ATTİLA DURAK, KEMAL ASLAN, ERSİN İLERİ 

    HIFZI TOPUZ Yusuf Ziya Nâzım’a; “Gelin Anadolu’ya kaçalım, dedi. “Kim kim?” “Faruh Nafiz, Orhan Seyfi, Halide Nusret, Vâlâ, sen ve ben, belki birkaç arkadaş daha.” “Kabul, ben varım elbette. Nasıl yapacağız?” “Orasını sen bize bırak!” “Sana güveniyorum.” Hava Kurşun Gibi Ağır, Remzi Kitabevi, 2011, s-14-16
    DOĞAN HIZLAN “Kendi eserleri kadar-ondan bile çok-başkalarının eserleri üzerine düşünceleri, seçtikleri önemliydi. Çünkü başkalarını anlatırken, beğenirken, eleştirirken, överken, yererken, ince alayın süzgecinden geçirirken, dolaylı yoldan onun edebiyat üzerine düşüncelerinin bir bölümünü daha öğreniyorsunuz.” Nâzım Hikmet’in Düzyazılarında Şiire, Edebiyata Bakışı/ Nâzım Hikmet: Zu Seinem 100. Geburstag-Doğumunun 100. Yıldönümünde, hazırlayan İmdat Ulusoy, Verlag Anadolu, 2002. 
    GÜLSÜM CENGİZ “Nâzım Hikmet insanın insanı sömürmediği, kadın ve erkek cinsinin birlikte özgürleştiği, aydınlık bir dünyanın sosyalist bir toplumda gerçekleşeceğine inanmış, böyle bir yaşamı özlemiş ve bu uğurda örgütlü mücadelenin içinde bulunmuş bir ozandır.” Kadınlar İçin Söylenmiştir, Evrensel Basım Yayın, 2012. 
    MÜSLİM ÇELİK “Ayışığı içe işler saman sarısı şiirin Bulutlar bak ki gölgelerini bırakırsa Kıyıda küçük balıkçı nişan almak için Dalgaları giyindirip kayalara asmış” Nâzım Hikmet Yahşi Güzel, Artshop Yayıncılık, 2008. 
    İBRAHİM BALABAN “Nâzım’ın portresini güzel olarak boyamak hüner değildi… Çünkü o zaten güzeldi…” Nâzım Hikmet ve Biz, Milliyet Yayınları, 1998. 
    CENGİZ BEKTAŞ “Mimarlık, bilinen gerekçelerle daha önce var olmamış bir yapıt ortaya koyuyor. Şiir, bilenen sözcüklerle yeni bir duyguyu, kavramı, bilinmeyeni ortaya koyuyor. Kısacası ikisi de yoktan var edebiliyorlar. Bu ortak yönü Nâzım Hikmet, 90 yıl önce saptıyor…” Nâzım Hikmet’in Mimarlığa Bakışı, Yem Yayınları, 2016.
    AYFER TUNÇ “O büyük devrimci şair, Nâzım Hikmet’i “hiç” olmaktan çıkaran ve aynı zamanda kadınlarla ilişkilerinde yine “hiç” kılan şey, aşk değil mi?”. Nâzımsever Küçük Komünistin Hikayesi/ Nâzım Hikmet: Zu Seinem 100. Geburstag-Doğumunun 100. Yıldönümünde, hazırlayan İmdat Ulusoy, Verlag Anadolu, 2002. 
    GENCO ERKAL Sahneye koyup oynadığı Kerem Gibi (1974), Sevdalı Bulut (1991), Nâzım’ın Armağanı (2002), Yaşamaya Dair (2013) ve Güneş’in Sofrasında’da (2016) Nåzım’ın şiirlerini oyunlaştırdı. Yunus Emre Oratoryosu’nda ve Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni kitaplarında Nâzım’ın şiirlerini seslendirdi. 
    ALPER ÖZBEK “Fransa’da yazılmış olsaydı insan manzaraları En çılgın varoşların en çılgın ihtilâl işçileri Ve ikinci büyük savaşın komünist direnişçileri Kaç bin kitap olurlardı kimbilir” Nâzım Hikmet Destanı, Siyah-Beyaz Kitap, 2014. 
    ORHAN PAMUK “Ben lise iki öğrencisiyken 1968’de Nâzım Hikmet’in Kemal Tahir’e Mahpushane’den Mektuplar’ı yayımlandı. Çok dikkatle okuduğum bu kitap, bana hayatta yolumu ararken yardımcı olmuştur”. Nâzım Hikmet, Notos 50, 2015. 
    AYŞE KULİN “Çok da düşünmüşümdür, neden “kurtuluşa” dair yazılmış başka hiçbir şiirin Kurtuluş Savaşı Destanı’nı aşamadığını ve şu sonuca varmışımdır: Ülkesinin kaderini değiştirmeye soyunan, yürekli, ufuklu genç bir adamın başlattığı onurlu savaşı, böylesine içtenlikle, ancak dünyanın kaderini değiştirmeye soyunan yürekli bir şair yazabilirdi, şair kendi kavgasını hicranla noktalamış olsa da!” İçimde Kızıl Bir Gül Gibi, Everest Yayınları, 2015. 
    ZÜLFÜ LİVANELİ “Nâzım Hikmet, doğru bildiği yoldan ayrılmadan, emeğe ve işçi sınıfına inancını yitirmeden yaşadı, düşüncelerine ihanet etmeden bir devrimci olarak öldü…” Edebiyat Mutluluktur, Doğan Kitap, 2012. 
    MÜJDAT GEZEN “Moskova’da ünlü kişilerin yattığı “Novodeyvici” mezarlığı vardır. Mezarlıktan çok bir anıtlar müzesidir burası. Büyük demir kapıdan az yürüyün, karşınıza bir alan çıkacak, alanın hemen solunda bir granit taş göreceksiniz. Üzerinde Nâzım Hikmet’in yürüyen bir siluetini göreceksiniz, kararlı adımlarla…Üst köşesinde de kendi el yazısıyla yazılmış gibi “Nâzım” diyen imzası… Baş ucunda koca bir ağaç ve gölgesi…” Çizgilerle Nâzım Hikmet, Müjdat Gezen-Savaş Dinçel, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Yayınları, 1995. 
    GÜNDÜZ VASSAF “Şiirin her kelimesi film şeridi. Böyle bir eser nasıl mı yazılır? Şair gücünü aşktan alır. “Yaşamam mümkün değildir,” der, “Ağaca, ormana, insana/Âşık olmadan.” Nâzım, Aylak Adam, 2015. 
    ARA GÜLER “Bana dediler ki, Hayat mecmuası’ında çalışıyordum. Yahu Nâzım Hikmet hapisten çıkmış. Baba Gelembevi’nin çevirdiği bir filmde tarihi advisorlar yapıyor, tarihi düzeltmeleri yapıyor. Filmin adı Lale Devri. Şimdi demek film çekilecek. Sabahtan Nâzım da gidecek, burası öyle değil böyle olmalı diyecek…” Nâzım’ın Evinde, Vera’nın Sofrasında, hazırlayanlar Melih Güneş ve Arif Keskiner, Mitos Boyut Yayınları, 2016. 
    ALİ ÖZGENTÜRK “Son şiirlerinden biri olan “Cenaze Merasimim” tek başına bir kısa film atmosferi taşır. Kendi cenazesini izleyen bir kamera gibidir…” Nâzım Hikmet’in Kamerası/75. Doğum Yılında Nâzım Hikmet’e Armağan, Türkiye Yazarlar Sendikası Yayınevi. 
    ARİF KESKİNER “O gün Nâzım ve Vera’nın birlikte yaşadıkları evlerine biz, Moskova Film Festivali’ne katılan Türk Sineması ekibinden Nâzım’ı seven bir grup arkadaş gitmiştik. Takvimin en üstüne “Dünyanın en güzel Saman Sarısına saygıyla” diye yazıp altına bütün ekip imza atmıştık…” Nâzım’ın Evinde, Vera’nın Sofrasında, hazırlayanlar Melih Güneş ve Arif Keskiner, Mitos Boyut Yayınları, 2016. 
    FAZIL SAY Şairin 100. Doğum yıldönümü için 2002’de Nâzım Oratoryosu’nu besteledi. Aspendos antik tiyatrosunda canlı DVD kaydı yapılan eserin şiirlerini Genco Erkal seslendirdi. 
  • Kleopatra nasıl kleopatralaştırıldı?

    Kleopatra nasıl kleopatralaştırıldı?

    Sanat aracılığıyla efsaneleşen tarihî kişilikler arasında Kleopatra belki de en ilginciydi. Bu onun hem Mısırlı, yani Batılıların gözünde esrarını koruyan bir Doğulu, hem de bir kadın olmasından kaynaklanıyordu. İki bin yıl boyunca resim, oyun ve filmlerle tam bir klişeye dönüştü. 

    Sanat aracılığıyla efsaneleşen tarihî kişilikler arasında Kleopatra belki de en ilginciydi. Bu onun hem Mısırlı, yani Batılıların gözünde esrarını koruyan bir Doğulu, hem de bir kadın olmasından kaynaklanıyordu. İki bin yıl boyunca resim, oyun ve filmlerle tam bir klişeye dönüştü. Dali’ye kadar sayısız sanatçıya esin kaynağı olan Kleopatra, bu resimlerin hepsinde çıplaktır; çoğunda yılana sarılmış olarak görülür çünkü kılıç yerine zehiri tercih eden sinsi kadın katil tipinin şahikasıdır. Resimlerin büyük bir bölümünde de genellikle bir kanepeye uzanmıştır. 

    Bu tabloların dönemin insanları için ne anlama geldiğini, 19. yüzyıl edebiyatından aldığımız bir örnekle açıklayalım. İngiliz yazar Charlotte Bronte’nin Villette adlı romanında, genç bir kız bir Kleopatra resmine bakarak şöyle der: “Bir kanepeye uzanmış yatıyor; neden, belli değil… Ayrıca daha derli toplu bir şeyler giyse iyi olur…” O sırada nişanlısı gelerek genç kızı azarlar: “Nasıl oluyor da bir erkek gibi oturmuş bu resme bakmaya cesaret ediyorsun?!” 

    Uzun listedeki iki kadın ressamdan Artemisia Gentileschi’nin Kleopatra’yı intihar ettikten sonra can çekişirken, Angelica Kauffmann’ın ise Marcus Antonius’un mezarının başında yas tutarken canlandırması farklı bir bakış açısını temsil eder. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Vivien Leigh, “Cesar and Cleopatra” filminde (1945). 

    Kleopatra sinema icat edilmeden önce tiyatronun vazgeçilmez kişiliklerinden biridir. Shakespeare’in Anthony and Cleopatra’sında (1607) bildiğimiz efsaneyle karşılaşırız. Ancak yazarın yeteneği sayesinde Mısır Kraliçesi tek boyutlu kötü kadın türünden biraz ayrışarak, kişilik sahibi bir kadına dönüşür. Başka erkekleri baştan çıkarmaktan hiç usanmadığı halde Antonius’a gerçekten âşıktır, o öldüğünde yaşamak için bir nedeni kalmaz. Shakespeare’in kadın karakterleri arasında kendi cinselliğinin kurbanı olmayan tek kadındır. Bu bakımdan, Mısır kültürünün (daha doğrusu Shakespeare’in gözündeki Mısır kültürünün, yani yabancı olanın) bir simgesidir. Romalılara esir düşmek yerine onurunu korumak uğruna intihar ederken bu eski uygarlık da onunla birlikte ölür. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Elizabeth Taylor Kleopatra rolünde (1963). 

    Shakespeare’den 300 yıl sonra bir başka İngiliz tiyatro yazarı George Bernard Shaw, efsaneyi Caesar and Cleopatra adlı oyununa (1898’de yazıldı, 1901’de yayınlandı) taşır. Bu oyunun kaleme alındığı dönem, birçok açıdan ilginçtir. İngilizler artık kendilerini yeni Romalılar olarak görmektedir ve Mısır’ı kısa bir süre önce (1882) işgal etmişlerdir. Oyuna göre Caesar’ın Kleopatra’ya olan ilgisi tamamen siyasaldır. Caesar nasıl Mısır’a geldiğinde burada Kleopatra ile kardeşleri arasında bir iktidar savaşı sürüyorsa, İngilizler de Mısır’a Urabi (Arabi) ayaklanmasından sonraki savaş ortamında girmiştir. Caesar genç Kleopatra’yı tahta çıkarmış, İngiliz özel komiseri Lord Dufferin ise genç hıdiv Tevfik Paşa’yı “ele alarak” yeni bir rejim kurmaya başlamıştır. Romalılarla İngilizler arasındaki bu paralellikler bir yana, oyunun bir de kadın-erkek ilişkisi konusunda söyledikleri vardır. Yaşlı, tecrübeli, akıllı Caesar, Kleopatra’ya âşık filan değildir ama neredeyse çocuk yaştaki bu afacan genç kız onu eğlendirir; böylece bu çocuğu “yetiştirmeye” karar verir. Bu tema, yazarın yıllar sonra sinemaya “My Fair Lady” adıyla uyarlanarak büyük ün kazanan oyunu Pygmalion’daki temadan farksızdır: Yaşı, aklı, eğitimi büyük bir erkek, kendisinden çok daha genç, eğitimsiz ve aklından çok içgüdülerine göre hareket eden bir kadını eğiterek istediği kalıba döker. 

    Çok sevdiği bu temanın yazarın kendisi hakkında bize verdiği ipuçlarını bir kenara bıraksak bile, kadın-erkek arasındaki bu iktidar ilişkisi, oyunun yazıldığı dönemin egemen anlayışına tamamen uyar. Bernard Shaw’un Kleopatra’sı hem şımarık, sorumsuz, bencil, cahil bir çocuktur; hem de bütün ciddiyetine ve devlet adamlığına rağmen Caesar’ın temsil ettiği İngiliz erkeği açısından korkutucudur. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Kötü Kadın Claudette Colbert’in başrolde oynadığı Kleopatra filmi, beş dalda Oscar’a aday oldu (1934). Filmin yönetmen ve yapımcısı Cecil B. De Mille’e göre, Kleopatra “tarihin en kötü kadını”ydı. 

    Işık Yenersu’nun başarısı 

    Bu oyun Türkiye’de 1960’larda Işık Yenersu’yu Kleopatra rolünde şöhrete kavuşturur. Zeynep Oral’ın yazdığına göre Işık Yenersu, “yaramaz, afacan, muzip, meydan okuyan, uysal, kah çocuk, kah dişi, yaşı olmayan bir Kleopatra. Koca Sezar’la kedi gibi oynayan bir Kleopatra” olarak herkesi büyüler. Bu sözlerden, genç oyuncunun yazarın kafasındaki Kleopatra tipini büyük bir başarıyla canlandırdığı anlaşılmaktadır. Aynı rolü hem sahnede hem beyazperdede oynayan İngiliz Vivien Leigh için New York Times gazetesinin film eleştirmeni de benzer şeyler söylemiştir: “Küçük bir kız olarak çekingen ve heyecan verici; Caesar’ın ilham verdiği bir kadın olarak ateşli, saldırgan bir doğaya sahip. Her yönüyle kültürlü bir erkeğin dikkatini çekecek birini andırıyor” (New York Times, 6 Eylül 1946). 

    Edward Said’in Oryantalizm kitabını yazmasına (1978) daha yıllar vardır; ancak Kleopatra’ya içgüdülerine teslim olmuş doğulu bir kadın olarak Batı’dan gelen hakaretler Mısırlı bir şair ve tiyatro yazarını harekete geçirir. Dönemin en ünlü Mısırlı şairi Ahmed Şevki, 1927’de “Kleopatra’nın Ölümü” adlı oyununu bir kitap halinde yayınlar. Kitabın başında yer alan imzasız önsözde Mısır Kraliçesinin yaşamıyla ilişkili kaynaklardan söz edilirken şöyle denmektedir: “Bunlar ya Romalılar ya da ‘Romalılaştırılmış’ tarihçiler tarafından kaleme alınmıştır. Bu yazarlar, Mısır’da Ptolemaios döneminden Roma dönemine geçişi kurgusal bir öykü gibi anlatır; bu öyküde bütün şan şöhret Roma Caesar’larına aittir. Galip gelen (Octavius) bir kahramandır, yenilen ise (Antonius) bir kurban… Bu arada zavallı Mısır kraliçesi Kleopatra, suçlama, günah ve lanetlerden oluşan bir çığın altında ezilir.” 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Görevimiz Kleopatra Çizgi romandan 2002’de uyarlanan “Asteriks ve Obeliks: Görevimiz Kleopatra” filminde Monica Bellucci, Kleopatra rolünü, Elizabeth Taylor’ın parodisini yaparak canlandırdı. Zaten çizgi roman da Taylor’ın filmiyle dalga geçiyordu. 

    Fedakâr Kilyubatra 

    Ahmed Şevki’nin Kilyubatra’sı bambaşka bir kadındır; büyük bir kütüphanesi olan bir bilgin, çocuklarına düşkün bir anne, ülkesi için her şeyi yapmaya hazır bir hükümdar, korkutucu Roma imparatorluğuna direnen bir politikacıdır; ölümü bir fedakârlık ve kahramanlık simgesidir. 

    Fransızlar Kleopatra konusunda İngilizlerden farklı değildir. Ünlü tiyatro yazarı Victorien Sardou, 1890’da Cléopâtre (Kleopatra) adlı oyununu yazar; baş rolde de elbette dönemin büyük oyuncusu Sarah Bernhardt oynamaktadır. Kleopatra’nın sarayındaki ahlaksızlık, ihtişam ve yozlaşmayla ilgili bütün önyargılar bu eserde de yankılanır. Oyun bir süre sonra Londra’da sahnelendiğinde, seyirciler arasında bir kadının “Bizim sevgili kraliçemizin saray hayatından ne kadar farklı!” diye bağırdığı gazetelerde yayınlanır; Kleopatra’yı Victoria ile karşılaştıran bir İngiliz için –ikisinin de kraliçe olması dışında- aradaki fark aşikârdır. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Goscini ve Uderzo’nın çizgi roman “Asteriks ve Kleopatra” 1965’te yayınlandı. 1917 tarihli Kleopatra filmi sansüre uğradı. 

    Victorien Sardou’nun oyunu, sinema tarihinin ilk Kleopatra filmine de ilham kaynağı olur. 1912 tarihli, baş rolde Helen Gardner’ın oynadığı Kleopatra, sessiz sinemanın şaheserlerinden sayılır; pekçok sahnesinin sansüre kurban gitmesinin nedenini anlamak zor değildir: Erkek delisi Kleopatra’nın maceraları, o devrin ahlak anlayışına uymaz. Aynı öykü, 1934’te yapılan büyük bir Hollywood filminde tekrarlanır. Bu defa “erkek yiyen kadın” rolünde Claudette Colbert oynamakta, yönetmen koltuğunda da Cecil B. DeMille oturmaktadır. Filmde Octavius’un ağzından çıkan “Kimdir bu erkeklerimizi ısıran zehirli yılan? Önce Julius Caesar, şimdi de Antonius. Ne zaman bitecek?” sözleri, seyircilere Kleopatra’ya nasıl bakmaları gerektiğini öğretir. 

    BÜYÜK KLEOPATRA

    Ancak bugüne kadar çekilmiş en ünlü Kleopatra filmi 1963’te, Elizabeth Taylor’ın başrolde oynadığı, Joseph Mankiewicz’in yönettiği film olur. Bu büyük prodüksiyonun çekimi, efsanenin ruhuna uygun olarak çeşitli skandallarla geçmiş, Elizabeth Taylor ile Richard Burton arasında başlayan ilişki, filmde canlandırdıkları Kleopatra-Antonius çiftinin aşkını gölgede bırakmıştır. Stüdyoyu batıracak kadar yüksek bir maliyetle çekilen bu filmin şaşaası, Batı imgelemindeki antik Mısır’ı temsil eder. Bu filmle birlikte Elizabeth Taylor’ın film yıldızı statüsü, Kleopatra’nın imajıyla bütünleşir; sonraki yıllarda Shakespeare’in Anthony and Cleopatra’sı bu doğrultuda sahneye konur. Örneğin 1969’da Margaret Leighton rolü üstlendiğinde “kendini hap ve martiniyle avutan zengin bir kadın” gibi davranır; 1973’te yönetmen Tony Richardson oyunu 1920’lere taşırken Kleopatra’yı “dünyayı avucunun içinde zanneden şımarık bir film starı” olarak düşler, karısı Vanessa Redgrave de bunu başarıyla yerine getirir. 

    Öte yandan 1960’larda seyircilere Hollywood’un çok sevdiği tumturaklı törenlerden ve parlak mermer sütunlardan gına gelmiştir. Belki de bu nedenle sonraki yıllarda bir dizi komik Kleopatra filmi çekilir; bunlar Mısır Kraliçesi ile ilgili efsanelerle olduğu kadar, onu beyazperdeye taşıyan Hollywood filmleriyle de dalga geçer. 

    Princeton Üniversitesi klasik arkeoloji profesörlerinden Margaret M. Miles’ın editörlüğünde yayınlanan ve Kleopatra imajıyla ilgili bir dizi makaleden oluşan kitap Bir Sfenks’e Yeniden Bakmak başlığını taşır. Yukarıda sözünü ettiğimiz bütün imajlar üst üste yığıldığında Kleopatra’nın bugün bir nesne olarak neredeyse tüketildiğini söyleyebiliriz. Ama insan olarak bir Mısır sfenksi gibi esrarını koruduğunu söylemek de aynı ölçüde doğrudur. 

  • Büyük Kleopatra

    Büyük Kleopatra

    Mısır Kraliçesi 7. Kleopatra bir klişe olarak ölümsüzleşti. Kötü şöhretinin kökenleri, daha yaşarken Roma’da kurulan propaganda makinesine dayanıyordu. Romalıların gözünde sadece “barbar” bir ülkenin hükümdarı olmakla kalmıyordu, Caesar ve Marcus Antonius gibi Romalı kahramanları baştan çıkaracak güce sahip bir “kötü kadın”dı. 

    Son yıllarda kaleme alınan Kleopatra biyografileri, Romalı ve Batılı propaganda makinesinin dişlilerini sökmeye çalışıyor. Dünyaya Roma’dan değil İskenderiye’den bakıldığında, son Mısır Kraliçesinin şımarık bir meretrix regina (fahişe kraliçe) değil, büyük bir imparatorluk karşısında ülkesinin bağımsızlığını korumaya çalışan trajik bir kahraman olduğu görülüyor. 

    Kleopatra 2000 yıldır yaşıyor. 20. yüzyılda Türkiye’de ada-plaj-otel, Mısır’da sigara markası, Elizabeth Taylor’ın öteki adı, Las Vegas’ta kumar makinesi ve Bulgaristan’da striptiz kulübü oldu. Ancak 21. yüzyılda yayınlanan biyografiler, onu büyük bir önder, usta bir politikacı, dahası bir bilgin olarak tanıtıyor ve ölümcül düşmanı Octavius’un (sonradan ilk Roma imparatoru Augustus) propaganda kampanyasını tersine çeviriyor. 

    Bu çalışmaların başında tarihçi ve arkeolog Duane W. Roller ile kitabına Büyük Kleopatra başlığını atan Mısır bilimci Joann Fletcher’ın biyografileri geliyor. Onlara Mısır bilimci Okaşa el-Dali’nin Ortaçağ Arap yazarlarının Kleopatra’ya olumlu bakışına dair ilginç araştırması ekleniyor. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Mısır’da Hathor Tapınağı’nda Kleopatra ve oğlu Caesarion. 

    Kleopatra, Mısır’ı 300 yıl yöneten Ptolemaios (Batlamyos) hanedanının son hükümdarıydı, onun ölümü ülkenin Roma imparatorluğunun bir eyaletine dönüşmesiyle sonuçlandı. Hanedanın kurucu atası I. Ptolemaios, Büyük İskender’in üç büyük mirasçısından biriydi. Payına Mısır düşmüş, MÖ 323’te bu ülkenin kralı olmuştu. Mısır’da Makedonyalıların kurduğu bu yeni rejimin başkenti Akdeniz’deki İskenderiye limanıydı. Kent, İskender sonrası geniş bir alana yayılan Helenistik uygarlıkların en önemli merkezi oldu. Deniz feneri ve kütüphanesi birer efsaneye dönüştü. Kütüphaneyi barındıran museion, Öklid ve Arşimed gibilerinin çalıştığı bir akademik merkezdi. 

    Ptolemaios rejimi Mısır’ı ne kadar Helenleştirdiyse, Mısır da onu o kadar Mısırlılaştırdı. Zamanla yeni kraliyet ailesi, eski firavunların geleneklerini aldı, tanrılarını kendi tanrılarıyla birleştirdi. Hanedan Aşağı Mısır’da (kuzey) sahip olduğu gücü, eski din ve kültürlerin beşiği Yukarı Mısır’a (güney) yaymakta zorlandıysa da zamanla bu ikiliği bir ölçüde aştı. 

    İktidar sadece Makedonya’dan gelenlerin elinde toplanmışken, sonradan Mısırlı seçkinler de bunlar arasına katıldı. İki dillilik bu seçkinlerin bir özelliği haline geldi. Dokuz dil konuştuğu söylenen Kleopatra, kuşkusuz Yunanca’nın yanısıra “Mısırca” da biliyordu. Hanedanın benimsediği en önemli Mısır geleneği, eski firavunlar gibi, aile-içi evlilikti. Kleopatra da büyük ihtimalle böyle bir evlilik sonucu dünyaya gelmişti, yani annesi aynı zamanda halasıydı. 

    Kleopatra’nın doğduğu dünya, Roma Cumhuriyeti’nin egemenliği altındaydı. Ptolemaios’ların Mısır’ı Ortadoğu’daki eski gücünü kaybetmiş, Roma’ya tâbi bir krallık haline gelmişti. Kleopatra’nın babası 12. Ptolemaios Roma’nın himayesini talep etmiş, Julius Caesar ve Pompeus’a rüşvet ödeyerek, Roma Senatosu’nun kararıyla adının “Roma halkının dost ve müttefikleri” (amici et socii populi Romani) listesine girmesini sağlamıştı. 

    KLEOPATRA-ZEMIN

    Romalıların Mısır’a bakışı modern çağda Batılıların doğuya bakışına benziyordu. Roma yakınlarındaki Praeneste’de (bugün Palestrina) MÖ 100’de yapılmış Nil mozayiğinde oryantalist bir Mısır görülür: Aşırı zengin, canavarlara benzer vahşi hayvanlarla, timsah, su aygırı ve yılanlarla dolu bir diyar. İskenderiye’nin Helenistik dünyadaki yeri de Romalılar için bir eksi puandı: Onların gözünde Yunan uygarlığı yozlaşmış ve kadınsılaşmıştı. Mısır kraliyet ailesinin firavunlardan devraldığı aile içi evlilik, Romalılar için başka bir ahlaki yozlaşma belirtisiydi. 

    12. Ptolemaios öldüğünde, çocukları iktidar mücadelesine girişti. Bunu ancak Roma’nın desteğiyle kazanabileceğini en iyi anlayan Kleopatra olmuştu. Kleopatra MÖ 48’de Mısır’a gelen Julius Caesar’ın karşısına güya bir halı veya bir çuvala saklanarak çıkmıştı. Bu efsane, anlattığı olaylardan 90 yıl sonra dünyaya gelen Plutarkhos’a dayanıyordu. Cassius Dio ise “gizlice” Caesar’la buluştuğunu belirtmekle yetinmişti. Elbette daha mantıklı bir açıklama daha vardı: Caesar, Mısır tahtı üzerinde hak iddia eden Kleopatra’yı huzuruna çağırmış olabilirdi. Roma’ya tabi hükümdarlar, bir Romalı yöneticinin evocatio denilen davetine her an uymakla yükümlüydüler. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Alma Tadema’nın resminde Kleopatra Tarsus’ta Antonius ile buluşuyor (1884). 

    Ne olursa olsun, 53 yaşındaki Romalı diktatör Mısır’da büyük projelerini gerçekleştirecek bir zenginlik, 22-23 yaşındaki Mısırlı kraliçe ise iktidarını sağlamlaştıracak bir patron bulmuştu. Bir oğullarının dünyaya gelmesi, Kleopatra’nın gücünü daha da artırmıştı çünkü böylece kendi hanedanının geleceği sağlama bağlanıyordu. 

    Kleopatra, kocası/erkek kardeşi 13. Ptolemaios ve küçük oğlu Ptolemaios “Caesarion” (küçük Caesar) ile birlikte Roma’ya geldi. Şehrin dışında, Tiber nehrinin öteki kıyısında Caesar’a ait bir villaya yerleştiğini, Romalılar tarafından bir çeşit ucube, bir yabancı, entrikacı bir kadın olarak görüldüğünü biliyoruz. Cicero, birkaç yıl sonra arkadaşı Atticus’a yazdığı bir mektupta “kraliçeden nefret ediyorum” diye yazmıştı. “Kraliçenin Caesar’ın villasında yaşadığı sıradaki kibrini, böbürlenmesini acıyla hatırlıyorum”. 

    03-_kleopatra-altes_museum_berlin
    Berlin Altes Museum’daki Kleopatra büstü

    Caesar bununla kalmadı. MÖ 46’da Roma’da bir Venüs tapınağı yaptırarak buraya altın kaplama bir Kleopatra heykeli yerleştirmesi Roma’da müthiş dedikoduya neden oldu. Muhaliflerinin Caesar’ı öldürmeye karar vermesinde, Kleopatra’nın varlığı kuşkusuz önemli bir rol oynadı. 

    Caesar öldürülünce (MÖ 44), Kleopatra Mısır’a dönmüş, kocası/erkek kardeşi 13. Ptolemaios’u ortadan kaldırarak oğlunu 14. Ptolemaios adıyla ortak olarak tahta çıkarmıştı. Roma, Caesar’ın muhalifleri ve dostları arasında yeni bir iç savaşa gömüldüğünde, Kleopatra doğal olarak Caesar’ın partisini tuttu. Şansı yaver gitti; bu hizip Marcus Antonius önderliğinde iç savaşı kazandı. Roma’nin yeni triumvirleri Marcus Antonius, Caesar’ın ölmeden önce evlat edindiği mirasçısı Octavius ve Lepidus’tu. Bu üçlünün içinde en güçlüsü Marcus Antonius’tu; Caesar’ın katillerinin yenildiği savaşın esas kahramanı oydu. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Mısır’daki Hathor Tapınağı’nda Kleopatra. 

    İktidarı ele geçiren üçlü, Roma topraklarını paylaşırken Antonius’un payına doğu (Yunanistan, Anadolu’nun batısı ve Ortadoğu’daki Roma’ya tâbi ülkeler) düşmüştü. Yani Kleopatra’nın yeni “patron”u Antonius’tu. İran’daki Partlara karşı bir sefere çıkmaya karar veren Antonius’un, zengin Mısır’dan destek istemesi ve Kleopatra’yı huzuruna çağırması doğaldı. Mısır Kraliçesinin altın ve gümüş süslemeli bir sandalla Kyndos Nehri (Berdan Çayı) üzerinden Tarsus’a ulaşarak sergilediği ihtişamla Marcus Antonius’un gözünü kamaştırması, tarihin en çok bilinen sahnelerindendi. 

    Kleopatra, Marcus Antonius ile ilişkisinden olabildiğince yararlandı. Ptolemaios imparatorluğunu yeniden kurmak, Kilikya’dan (Adana ve çevresi) Filistin’e kadar olan topraklar üzerinde hakim olmak istiyordu. Eriha’nın (bugün Filistin Özerk bölgesinde) önemli bir kereste kaynağı olan pelesenk ağacı korularını takıntı haline getirdiği söyleniyordu. 

    İki triumvir arasındaki rekabet (üçüncü triumvir Lepidus bir süre sonra saf dışı bırakıldı), kısa sürede Roma’yı yeni bir iç savaşa sürükleyecek kıvama geldi. Roma’daki Octavius ile Yunanistan-Anadolu-Mısır arasında mekik dokuyan Marcus Antonius arasındaki düşmanlık, Brindusium’da (İtalyan çizmesinin ucu Brindisi) iki tarafın anlaşmasıyla bir süre için duruldu. Hatta anlaşmayı bir evlilikle perçinlediler; Marcus Antonius, Octavius’un ablası Octavia ile evlendi. Bu zoraki anlaşma ve evlilik, iki tarafın ordularının savaşmayı reddetmesi üzerine gerçekleşmişti, çünkü Romalı askerler içsavaşlarda birbirini öldürmekten gına getirmişlerdi. 

    Ancak Marcus Antonius’un yeni karısını Yunanistan’da bırakarak yine Doğu’ya doğru sefere çıkması uzun sürmedi. Roma’ya tâbi bir ülke olarak Mısır’dan asker ve para istedi. Böylece Kleopatra ve Antonius bu defa Antakya’da bir araya geldiler. Antonius’un Doğu savaşları, umduğu gibi kendisine büyük bir şan kazandırsaydı, İtalya’daki rakibini tasfiye etmek için eline koz geçebilirdi ama, Antonius’un tek yapabildiği Armenia’yı almak oldu. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Jean-Louis Gérôme’un “Caesar ve Kleopatra” tablosu (1866). 

    Bu maceradan sonra Yunanistan’a karısının yanına döneceği yerde Kleopatra ile birlikte Mısır’a giden Antonius, İtalya’yı istediği gibi at koşturması için Octavius’a bırakmıştı ancak kendine güveni tamdı. Roma Senatosu’ndaki kendisine bağlı senatörleri uzaktan kumandayla idare edebileceğine inanıyordu. Haksız sayılmazdı çünkü o noktada Octavius henüz Roma’da yeterince güçlü değildi. Senatonun üçte birinin son dakikaya kadar Antonius’u tuttuğunu düşünecek olursak, gücünün büyüklüğünü de anlayabiliriz. En azından Kleopatra bu güce inanıyor ve kartlarını doğru oynadığını düşünüyor olmalıydı. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    İskenderiye’de denizaltında sürdürülen arkeolojik çalışmalarında ortaya çıkan Kleopatra’nın babasının sfenks şeklindeki heykeli. İskenderiye’nin deniz altındaki kalıntıları.
    16-Kleopatra-Toronto-Royal-Ontario-MÅzesi-Kanada
    Kanada’da Toronto Royal Ontario Müzesi’nde Kleopatra büstü.

    Ertesi yıl “İskenderiye Bağışları” denilen olay gerçekleşti. Marcus Antonius Armenia zaferini Roma’da geleneksel bir geçit töreniyle kutlamak yerine, İskenderiye’yi seçmişti. Zafer geçidi aynen Roma’dakiler gibi yapıldı; üstelik bu vesileyle Marcus Antonius, triumvir sıfatıyla Kleopatra’ya ve ondan olan çocuklarına çeşitli topraklar dağıttı. Roma daha önce de kendisine tâbi krallara çeşitli bölgeler bağışlamıştı ancak İskenderiye’deki tantananın Octavius tarafından aleyhte propaganda malzemesi olarak kullanılmaması imkansızdı. 

    Roma’daki propaganda Marcus Antonius’u değil, Kleopatra’yı hedef alıyordu: Şehvet, fuhuş, içki düşkünlüğü, ensest, büyücülük, hayvanlara tapmak, savurganlık… Romalı yazarlar, meretrix regina’ya (fahişe kraliçe), fatale monstrum’a (ölümcül canavar) yönelik bu suçlamaları yıllar yılı tekrarlayacaktı. En önemlisi, Kleopatra’nın “bir gün Roma’daki Kapitol’de oturup adalet dağıtacağım” dediği söyleniyordu. 

    Octavius’u en çok telaşlandıran noktalardan biri de Marcus Antonius’un İskenderiye’deki törende “krallar kralı” ilan ettiği Kleopatra’nın oğlu Caesarion’du. Octavius sonuna kadar bu delikanlının Julius Caesar’ın gerçek oğlu olduğunu reddedecekti, çünkü kendisini Roma’ya Caesar’ın tek evlatlığı olarak tanıtmıştı; yükselmesini buna borçluydu. 

    Propaganda makinesi, Kleopatra’nın lükse düşkünlüğünü abarttıkça abartıyordu. Güya bir gün Kleopatra ile Marcus Antonius “kim en pahalı ziyafeti verecek” diye iddiaya tutuşmuş, Kleopatra kazanmıştı: İnci küpelerini sirkeye atmış, eridikleri zaman da içmişti. Bu şölen hikayesi, Romalıların Doğulu krallara atfedilen gösterişli yaşam tarzından duydukları tiksintiyi yansıtıyordu. 

    BÜYÜK KLEOPATRA
    Kleopatra’nın şöleni, Tiepolo, 18. yüzyıl. Bir yüzünde Kleopatra diğer yüzünde Kleopatra bulunan sikke (Altes Museum, Berlin). 

    MÖ 33’ün son günü triumvirlik sona erdiğinde, Marcus Antonius artık sıradan bir Roma vatandaşıydı (privatus). Ancak senatoda hâlâ güçlü bir partisi vardı ve Octavius rakibini doğrudan hedef almamaya özen gösteriyordu. Ancak Marcus Antonius ölümcül bir karar aldı; Roma’daki karısı Octavia’yı bir mektupla boşadı, evinden çıkıp gitmesini emretti. Soylu ve erdemli bir kadının böyle aşağılanması, Roma’da bir skandal yarattı. 

    Octavius’un propaganda makinesi çılgınca çalışıyordu. Bu hakaret sadece ablasına değil, bütün Roma’ya yapılmıştı. Mısır Kraliçesi, bir Romalıyı baştan çıkarmış, vatani görevlerini unutturmuştu. Kleopatra’nın karşısında ise iffetli Romalı kadın simgeleri duruyordu: Octavius’un güya günlerini evde dokuma tezgahı başında geçiren eşi Livia ve Marcus Antonius’un evinden kovmasına rağmen onun ilk eşlerinden olma çocuklarına bakmaya devam eden Octavia. 

    22--Kleopatra-òsis-Louvre-MÅzesi
    Kleopatra tanrıça İsis’e adak veriyor (Louvre Müzesi). 

    Octavius son darbesini, rakibinin Vesta rahibelerinin tapınağında saklanan vasiyetnamesini çalarak vurdu. Bu tapınaktan bir Roma vatandaşının vasiyetinin çalınması çok büyük bir suçtu ama Octavius aldırmadı. Çünkü vasiyetnamenin Marcus Antonius’un ölüm ilanı olacağını biliyordu (Bazı bölümlerini Senato’da okuduğu bu belgenin gerçek mi sahte mi olduğu belli değil). 

    Vasiyette Marcus Antonius, Kleopatra’nın oğlu Caesarion’un Julius Caesar’ın gerçek mirasçısı olduğunu, kendisinin de Roma’da ölse bile Mısır’da Kleopatra ile birlikte gömülmek istediğini belirtiyordu. Belgenin satır aralarında, Marcus Antonius’un ülkenin başkentini Roma’dan İskenderiye’ye taşımak gibi bir niyeti olduğu seziliyordu ki, senatörleri dehşete düşüren ve derhal Kleopatra’ya savaş ilan edilmesini sağlayan bu oldu. 

    Marcus Antonius ve Kleopatra’nın önce Actium savaşında sonra da İskenderiye’de yenilmesi, sadece onların değil, Roma Cumhuriyetinin, Helenistik dönemin ve Mısır krallığının sonunu getirdi. Kleopatra intihar ettiği için, Octavius onu zafer geçidinde esir olarak Roma sokaklarında gezdiremedi ama, Mısır’ın son kraliçesi aleyhine propaganda öldükten sonra da yıllarca sürdü. 

    BATILILARA GÖRE 

    Doğulu sürtük, aptal kız 

    Sonradan Augustus adıyla ilk Roma İmparatoru olan Octavius’un hizmetindeki Romalı yazarlar, Kleopatra’nın bir dişi canavar olduğu konusunda birleşmişti. Batı edebiyatı onları izledi. Dante’ye göre Kleopatra şehvet düşkünü bir günahkâr, Boccaccio’ya göre doğulu bir fahişeydi. Shakespeare’in Antonius ve Kleopatra oyununda, Philo arkadaşı Marcus Antonius’un ardından “bir sürtüğün budalası” haline dönüştüğü için ağlıyordu. Bernard Shaw aynı konulu oyununda Kleopatra’yı “aptal bir küçük kız” olarak çizmişti. Bir Kleopatra filmi (1934) yapan sinemacı Cecil B. De Mille’e göre “tarihin en kötü kadınıydı”. 

    MISIRLILARA GÖRE 

    Büyük âlim, faziletli kadın 

    Çağdaşı Mısırlılar için Kleopatra’nın neyi simgelediğini bilmiyoruz. Ancak Mısır’da sonraki dönemlerde nasıl görüldüğünü, yeni çalışmalar sayesinde biliyoruz. Mısırlı Mısır bilimci Okaşa el-Dali, Mısır’ın ilk Müslüman yazarlarının antik Mısır’a bakışını ele aldığı Egyptology: The Missing Millennium (2006) adlı eserinin bir bölümünü Kleopatra’ya ayırdı. El-Dali’ye göre, Ortaçağ Arap kaynakları, Kleopatra’nın baştan çıkarıcılığıyla hiç ilgilenmemişlerdi. Onlara göre kraliçe simya, matematik ve tıp meraklısı bir âlimdi, saraya topladığı bilim adamlarıyla sohbetleri felsefe derslerinden farksızdı. Kleopatra’yı “faziletli kadın” diye tarif eden seyyah ve tarihçi El Mesudi’ye göre (ölümü 956): “Bilge bir filozoftu, en büyük hocaların mertebesine yükselmişti. Tıp ve kozmetik kitapları yazmıştı; tıpla ilgili eserleri hekimler tarafından sonraki yıllarda da çok iyi biliniyordu”. 

    KLEOPATRA’NIN YAŞAMI (MÖ) 

    70/69 İskenderiye’de doğdu. 

    51 Babası 12. Ptolemaios ölünce kardeşi 13. Ptolemaios ile birlikte tahta çıktı. 

    49 13. Ptolemaios’un vasileri Kleopatra’yı tasfiye etti. Kleopatra Suriye’ye kaçtı. 

    15-Ptolemaios-dînemi-kraliáe-muhtemelen-Kleopatra-Brooklyn-MÅzesi-New-York

    48 Suriye’de bir ordu toplayan Kleopatra kardeşinin ordusuyla Pelusium’da karşılaştı ve yenildi. Tam o sırada Julius Caesar Mısır’a geldi ve Kleopatra’yı yeniden iktidara getirdi. 

    47 13. Ptolemaios öbür kız kardeşi 4. Arsinoe ile birleşti. Ancak Caesar onları yendi. Kleopatra bu kez öbür erkek kardeşi 14. Ptolemaios ile birlikte tahta çıktı. 23 Haziran’da Kleopatra, Caesar’dan olan oğlu Ptolemaios Caesar’ı (“Caesarion”) dünyaya getirdi. 

    45 Kleopatra Roma’ya gitti ve Caesar’ın villalarından birine yerleşti. 

    44 Caesar öldürülünce Kleopatra İskenderiye’ye döndü, kardeşi hemen öldü. Oğlu 15. Ptolemaios Caesar ile birlikte saltanat sürmeye başladı. 

    43 Kleopatra Roma’da patlak veren iç savaşta Caesar’ın partisini destekledi. Bu partinin kurduğu triumvirlik (üçlü yönetim), iktidara geldikten sonra Kleopatra’nın oğlunu Mısır Kralı olarak tanıdı. 

    41 Partlara karşı sefer açmak isteyen Marcus Antonius, mali kaynaklarından yararlanmak için Mısır Kraliçesini Tarsus’a çağırdı; sonra da onunla birlikte İskenderiye’ye gitti. 

    40 Kleopatra doğurduğu ikizlere Aleksander Helios ve Kleopatra Selene adını verdi. Marcus Antonius’un desteğiyle Kilikya’nın bazı parçalarını aldı; daha sonra Fenike, Judaea, Girit ve Cyrenaica’yı yönetmesine de izin verildi. Eylül ayında Antonius İtalya’ya döndü, Octavius ile anlaşarak onun kızkardeşi Octavia ile evlendi. 

    37 Antonius Kleopatra’nın mali ve askeri desteğiyle Antakya’da dev bir ordu topladı. Önce Armenia ve Kafkasya’ya girdi. 

    36 Part topraklarına giren Antonius eliboş döndü. Armenia’yı tekrar ele geçirdi. Kleopatra ile Antonius’un son çocuğu Ptolemaios Philadelphus doğdu. 

    34 Antonius İskenderiye’de bir zafer geçidi düzenledi. “İskenderiye Bağışları” adlı tören yapıldı. Kleopatra ve Antonius, gymnasium’da altın tahtlara oturdular, çocukları ise daha küçük tahtlara yerleşti. Antonius, Caesarion’u Caesar’ın oğlu ve varisi ilan etti. Kleopatra kralların kraliçesi, Caesarion kralların kralı olarak alkışlandı. Aleksander Helios’a Armenia ve Fırat’ın ötesindeki topraklar, ikiz kızkardeşi Kleopatra Selene’ye Libya, en küçük kardeşleri Ptolemaios Philadelphus’a Fırat’ın batısındaki topraklar düştü. 

    33 Triumvirlik sona erdi ve yenilenmedi. Roma ile İskenderiye arasında propaganda savaşı başladı. 

    31 Roma senatosu Marcus Antonius’un bir sonraki yıl üstleneceği konsüllüğü iptal ederek Kleopatra’ya savaş ilan etti. 

    2 Eylül 31 Actium savaşında yenilen Marcus Antonius ve Kleopatra Mısır’a kaçtılar. 

    Ağustos 30 Octavius’un orduları Mısır’ı istila etti. Kleopatra mozolesine çekilirken Antonius son savaşını vermeye gitti ancak Kleopatra’nın öldüğü haberini alınca kılıcının üzerine atladı. Kleopatra da 12 Ağustos’ta intihar etti. 

  • Çelebi’nin takipçisi Mehmet Tahir Bey

    Çelebi’nin takipçisi Mehmet Tahir Bey

    17. yüzyıl bilgini Kâtip Çelebi, ancak 20. yüzyılın başında Bursalı Mehmet Tahir Bey tarafından kapsamlı şekilde araştırılıp, kitaplaştırıldı. Onun 20. yüzyıl başlarında yayımlanan eserleri, Kâtip Çelebi üzerine en önemli referans eserlerini oluşturuyor. 

    Osmanlı bilim dünyasında 17. yüzyılda yetişen büyük bir bilgin olan Kâtip Çelebi, bibliyografya ve biyografi alanında verdiği önemli eserlerle sadece ülkemizde değil dünyada da tanınmış bir biliminsanıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında yetişen Osmanlı şair, yazar, din bilgini, mutasavvıf pek çokeser sahibinin hayatını anlatan Bursalı Mehmed Tahir Bey (1861 Bursa-1924 İstanbul) ise kaleme aldığı Osmanlı Müellifleri ile Kâtip Çelebi’nin takipçilerinden olmuş büyük bir tarihçidir. 

    1881’de Mekteb-i Harbiye’yi bitirerek Manastır, Üsküp (1897), Selânik (1904) askerî rüştiyelerinde tarih ve coğrafya öğretmenliği yapan Bursalı Mehmed Tahir Bey, biyografik çalışmaları ile ünlenmiştir. Şairliğinin yanısıra Osmanlı şair ve din bilginleri, tasavvuf büyükleri hakkında, kaynak değerinde biyografileriyle tanınmıştır. En önemli eseri üç ciltlik Osmanlı Müellifleri’dir (1918- 24 arasında yayımlandı. 1971’de İngiltere’de Gregg International Publishers Ltd. tarafından tıpkıbasımı gerçekleştirildi. 1971- 75 yıllarında da sadeleştirilmiş baskısı yapıldı). 

    Bursalı Mehmed Tahir Bey’in Osmanlı Müellifleri’ni hazırlarken kullandığı kaynakların başında Kâtip Çelebi’nin çalışmaları gelmektedir. Bunu, Çelebi hakkında kaleme aldığı kitabının önsözünde “Osmanlı Müellifleri içinde âsârından (eserlerinden) en çok istifade ettiğim zevâttan Kâtip Çelebi’nin tercüme-i halini müverrih-i meşhûr (Âli) ile beraber 1322 (1904) tarihinde (Selânik’de iken) yazıp risale halinde bastırmıştım” şeklinde ifade eder. 

    Bursalı Mehmed Tahir Bey 

    Bursalı Mehmed Tahir Bey, Kâtip Çelebi’den o kadar çok yararlanmıştır ki, Osmanlı matbuatında bu büyük bilgin hakkında müstakil yayın yapan tek kişidir. Mehmed Tahir Bey’in özellikle üzerinde durduğu insanların başında gelen Kâtip Çelebi hakkında iki kez müstakil risale çıkarmış, büyük başvuru kaynağı Osmanlı Müellifleri’nde ise 8 sayfalık geniş bir bölümde bu büyük bilgini anlatmıştır. 

    Tahir Bey, Kâtip Çelebi’yi ilk kez 1904’te Osmanlı tarih dünyasının iki ünlü isminin hayatını yazdığı Müverrihîn-i Osmaniyyeden Âli ve Kâtib Çelebi’lerin Terceme-i Halleri (Selânik, Hamidiye Mekteb-i Sanayi Matbaası, 1322/1904, 47 sayfa) isimli kitabında tanıtmıştır. Benim tesbitlerime göre bu kitap, Osmanlı matbuatında ayrı, özel bir kitapçık olarak Kâtip Çelebi sözeden ilk kitaptır. Selânik’te Hamidiye Mektebi matbaasında basılan bu kitabın geliri de okulun yararına bırakılmıştır. 

    Bu kitabın basıldığı tarihten sonra Selanik’in Osmanlılar tarafından terkedildiği yıl İstanbul’a yerleşmiş bulunan Bursalı Mehmed Tahir Bey, Selanik’te bastırdığı kitabını bu sefer sadece Kâtip Çelebi ile sınırlayarak ikinci kez bastırmıştır (Kâtip Çelebi, Dersaadet, Kanaat Matbaası, 1331/1915, 30 sayfa.) 

    Bu çalışmanın 8 Mayıs 1915 (25 Nisan 1329) tarihli ‘ifade-i mahsusa’sında, yani önsözünde: “Osmanlı müellifleri içinde âsârından (eserlerinden) en çok istifade ettiğim zevâttan Kâtip Çelebi’nin tercüme-i halini müverrih-i meşhûr (Âli) ile beraber 1322 (1904) tarihinde (Selânik’de iken) yazıp risale halinde bastırmıştım. Az zaman zarfında mezkûr risalenin nüshaları kâmilen satıldığı cihetle bugün yanımda ancak bir nüsha kaldı. İstanbul’a geldikten sonra Çelebi merhumun âsârına dair yaptığım tettebuat semeresi olmak üzere bir hayli malumat-ı zaideye destires olduğumdan mezkur zevaidi birinci tab’ının münasib nokatına ilave ederek ve icâb eden mahallerini de mahv u isbat eyleyerek bu risaleyi meydana getirdim. Erbâb-ı dâniş ve irfân hasbel-beşeriye gördükleri hataları tashih ve noksanlarını ikmâl buyururlarsa Maarif-i Osmaniyeye hizmet etmiş olurlar” demektedir. 

    Bursalı Mehmet Tahir Bey’in Katip Çelebi ile ilgili çalışmaları Osmanlı tarihindeki ilk ve en önemli eserlerdi. 

    Bursalı Mehmed Tahir Bey’in Kâtip Çelebi’ye olan ilgisi ve ısrarını hayatının son senesine kadar sürdürür. 1924’te Osmanlı Müellifleri’nin üçüncü cildinde son kez Kâtip Çelebi’yi 8 sayfada uzun uzadıya anlatır (İstanbul, 1924/1342, 3. Cilt, sayfa: 124) 

    Yaşamının son yılında bile Kâtip Çelebi hakkında araştırmalarını sürdüren Bursalı Tahir Bey, Osmanlı Müellifleri’nin son cildinin “Katip Çelebi: Hacı Halife” başlıklı sayfalarında evvelce yayımlamış olduğu kitaplarındaki bilgiyi de harmanlayarak yeni bilgiler ilavesiyle geniş bir yaşamöyküsü kaleme almıştır: 

    “Bu zât-ı âli şehrî ü’l-asl olup Abdullah Efendi namında bir Osmanlı askerinin Mustafa ismindeki oğludur. Bir taraftan tahsil-i ilme sâi olmağla beraber muhtelif memuriyetlerde memâlik-i Osmaniyenin kısm-ı azamını dolaşarak nihayet İstanbul’da karar kılıp telifatının ekserini burada ikmal etmiştir. Danişverân-ı Osmaniye meyanında zaman itibariyle hâtime-i mütekadimin ve reis-i mütehhirin add oluna gelmiştir. Vefatı (1067’de), kabri Dersaadet’te Vefa Mahallesinde (Zeyrek’e) inen caddenin sol tarafında kendi namına mensup muhterik mektebin sahasındadır. 

    Süvari kaleminde ikinci halife olan sahib-i tercüme (Hacı Halife – Katib Çelebi’nin) 1067 zilhiccesinin on beşinci günü fücceten irtihal ettiği bir nüshası Yıldız kütüphanesinde mevcud (Mi’yar ü’l-Düvel ve Misbâr ü’l-Milel) hatimesinde mevcuttur” gibi bilgileri yaşamının son yılında yayımlayan Bursalı Mehmed Tahir Bey, tıpkı Orhan Şaik Gökyay gibi bizlere Kâtip Çelebi’yi tanıtan insanlardandır. 

  • Kâtip Çelebi’nin mezarına bile sahip çıkamadık

    Kâtip Çelebi’nin mezarına bile sahip çıkamadık

    17. yüzyılın ünlü âlimi Kâtip Çelebi’nin bugünkü mezarı semboliktir. Hakiki mezartaşı 40’lı yılların ikinci yarısındaki çalışmalar sırasında maalesef tahrip olmuş, bu kültür abidesinin hatırasına yeterince sahip çıkamamışızdır.  

    H. NECDET İŞLİ

    Tarihte tanınmış, önemli kişilerin kendileri kadar mezarları ve o mezar üzerindeki yazıtlar da önemlidir. Osmanlılar özellikle padişahları ile devlet büyüklerinin mezarlarına ve yazıtlarına fevkalade önem vermiştir. Bu durum bir gelenek olarak yüzyıllarca sürdürülmüş, kimilerine türbe kimilerine ehemmiyetli mezartaşları yaptırılmıştır.

    Tüm mimari eserlere şamil olan koruma konusu dahilinde mezarların da bir kısmı korunmuş, ne yazık ki bir kısmı ise korunamamış, tahrip olup yok olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı olan İstanbul, mezarlıklar konusunda ne yazık ki bütünüyle korunabilen şehirlerden değildir. Belki yoğunluktan, göç almaktan, belki devamlı değişime tâbi tutulan mimari tercihlerden, belki de kolaylıkla sökülüp taşınabilir mimari parça olarak görülmesinden dolayı, mezartaşlarımız talana uğramıştır. Üzüntü verici bu realite sebebiyle, şehirde yeni açılacak yollar gündeme geldiğinde en azından mezarlıklar için istimlak kararları kolaylıkla alınmış ve İstanbul’un bir çok mühim mezartaşı ve mezarlığı yok edilmiştir. 

    Kâtip Çelebi dünyaca tanınan bir âlimdir. Hakkında yüzlerce kitap yayımlanmış. Ancak eserleriyle ilgilenildiği kadar mezarı ile ilgilenilmediği, onun mezarının yol açma bahanesi ile tahribata uğratılmış bulunduğundan bellidir. Kâtip Çelebi’nin esas mezarı ve taşının fotoğrafı ilk defa 1941’de yayımlanan Keşfü’z-zünûn isimli eserinin birinci cildinin 17 ila 20. yaprakları arasında yayımlanmıştır. (Keşf-el-Zunun; Katip Çelebi’nin eseri. 1. ve 2. Cilt, Hazırlayanlar: Ord. Prof. Şerefettin Yaltkaya, Kilisli Rifat Bilge., Keşf-el Zunun, Zeyli İzah al-Maknun fi al-Zayli ‘Ala Kaşf al-Zunun ‘An Asami al-Kutubi va’l Funun; Bağdatlı İsmail Paşa’nın eseri, 1 Cilt Haz.: Ord. Prof. Şerefettin Yaltkaya, Kilisli Rifat Bilge, 2. Cilt Haz.: Rifat Bilge.) 

    30’lu yıllarda Katip Çelebi’nin orijinal mezartaşı. 

    Yayın, Şerafettin Yaltkaya ve Kilisli Rifat Bilge tarafından yapılmıştır. Burada kullanılan fotoğraf, Encümeni Osmani cam fotoğraflarındandır. Yayımlandığı 1941 yılından çok daha önce çekilmiş bir fotoğraftır. Daha sonra Kâtip Çelebi’nin tahrip olan mezartaşı, Server İskit tarafından çıkarılan Aylık Ansiklopedi’nin (Aralık 1946) 3. cildinin 971. sahifesinde (6,5×8,5cm.) ölçüsünde bir fotoğraf olarak yayınlanmış ve fotoğrafın altına “Kâtip Çelebi’nin Vefa’daki harap kabri – BİR TÜRBE İNŞAASI İÇİN HAZIRLIKLAR İKMAL EDİLMİŞTİR” yazılmıştır. 

    Yıllar sonra Nisan 2003’de Prof. Dr. Semavi Eyice “Ünlü bir ilim adamının mezarı” başlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yayımladığı İstanbul Bülteni dergisinin 10. yıl sayı: 167, sahife 16-17’de, İstanbul’un gereksiz yere yok edilen eserleri dizisinin onaltıncısında Kâtip Çelebi’nin mezarının eski haline dair, daha sonraları 1946’da çektikleri fakat orijinal taşlarının kalıntıları durur halde fotoğrafını yayınlamıştır. 

    Eyice Hoca bunun yanında mezarın 1960’daki açık türbe şekline sokulmuş halini gösteren bir fotoğraf daha yayımlamıştır. Bu şair Necati Bey’in mezarı ile yan yana koyulduğu devredir. Ve buradaki Kâtip Çelebi’nin mezarı artık semboliktir. Rahmetli üstadım Fazıl Ayanoğlu ifadesiyle altında kemikleri yoktur. Çünkü tahrip edilen mezardan kemiklerin nakil işlemi yapılmamıştır. 

    İstanbul’un sayılı tahribatlarından olan İMÇ Blokları inşaası sebebiyle, Küçükpazar Nahiyesi’nin büyük bir bölümü, Molla Hüsrev Mahallesi ile Hacıkadın Mahallesi’nin Zeyrek semtine bağlanan Osmanlı sivil sit sahası toptan imha edilirken, Kâtip Çelebi’nin kabri de bu tahripten nasibini almıştır. Halbuki 7 Ağustos 1959 tarihli ve 1171 nolu Eski Eserler ve Anıtlar Kurulu kararı “İstanbul’un ilk kadısı ve ilk belediye reisi olan Hızır Bey’in ve Şair Necati Bey’in ve dünyaca maruf Katip Çelebi’nin mezarlarının değiştirilmesinin “ASLA CAİZ OLAMIYACAĞINA” ve bu sahaya “HİÇBİR SEBEP VE SURETLE EL SÜRÜLMEMESİ GEREKTİĞİNE İTTİFAKLA” (Oybirliği ile) karar vermiş bulunuyordu. 

    17 ünlü ve uzman ismin imzasından oluşan bu karar esnasında, kurul başkanı Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Tahsin Öz idi. Kararda adı geçen üç meşhur Osmanlının kabirleri ayrı ayrı yerlerde iken, birbirine yakın bu kabirleri Fatih Cami mezarlığına nakil ile bölgeyi mezarlıklardan temizleme dilekçesine kurul “hayır” demiştir. Sebepsiz yıktırılan Voynuk Süca Cami haziresinden bakiye ve Hızır Bey’in Fatih devri taşı bırakılmış ancak şair Necati Bey’in kemikleri ile mezarı nakledilmiş, Kâtip Çelebi’nin kabri ve taşı tamamen, mezarın bulunduğu sıbyan mektebi haziresi de olduğu gibi yok edilmiştir. Halbuki bu sıbyan mektebi haziresi ve duvarları 1952 de tamir edilip, duvarına “Katip Çelebi – Hacı Halife / Ortaçağlardaki ilim inkılabını müsbet ilimler ve hür fikirler yoliyle Türkiyeye ilk tanıtan cihanşümul büyük bir şöhrete sahib Katip Çelebi Mustafa bin Abdullahın ruhu için Fatiha. Doğumu 1017 Hicri – Vefatı 1067. Kabrin yeniden tanzim ve ihya tarihi: 1952. Efrenci” şeklinde yazılı yeni bir kitabe konulmuş idi. 

    Orijinal mezartaşı ve şimdiki mezar Katip Çelebi’nin tahrip olan orijinal mezartaşının eski hali ve müzeye kaldırılan parçaları. Bugün İMÇ Blokları içerisindeki mezartaşı ise sonradan yapılmış. 

    Mezarın yok edilmesi 

    Mezar yok edilip Kâtip Çelebi’ye makam mezarı olarak bir mezaryeri yapıldıktan sonra bu kitabe de taşıtılıp açık türbe duvarına monte edilmiştir. Katip Çelebi’nin 1918 yılı Vefa semti yangınında çatlayıp tahrip olmuş üstüvane stildeki mezartaşlarından baştaşı 140cm. boyunda olup üstten 43cm’lik kısmı demir çembere alınarak korunmuştur. Bu korunan kabrin tahribinden sonra Kâtip Çelebi mezarından arta kalan, orijinal bu 43cm. boydaki taş parçası günümüzde Saraçhanebaşı’ndaki halen kapalı olarak durmakta olan Vakıflar Genel Müdürlüğü, Vakıflar İnşaat ve Sanat Eserleri Müzesi’nde (envanter no: 1032’de) kayıt ve koruma altına alınmış bulunmaktadır. 

    Katip Çelebi’nin 15. ve 16. yüzyıl taşlarında görülen Rumî motiflerle (Üç iplik Rumî) bezeli klasik mezartaşı yerine, bugünkü Katolik ruhban sandukası görünümündeki lahid mezarı ve orjinaliyle hiç benzerliği olmayan kitabesi tezadlar yumağını oluşturuyor. Nitekim Prof. Dr. Semavi Eyice Hoca da makalesinde “Kırık mezartaşının tamamını aramak ve bunu ihya ederek sahibinin şöhretine uygun bir şekle sokmak kimsenin aklına gelmedi, bugün altında Katip Çelebi’nin kemiklerinin bile olup olmadığı bilinmeyen bir yerde, üzerinde Kâtip Çelebi’nin adı olan taş görülür. Buraya hiç değilse kırık mezartaşının konulmayışına anlam vermek mümkün değildir” demektedir. Kâtip Çelebi’nin hatırasına daha saygılı olunabileceği temennisiyle… 

  • Mezarsız 3 büyükler: Kâtip, Evliya ve Hezârfen

    Mezarsız 3 büyükler: Kâtip, Evliya ve Hezârfen

    17. yüzyıl Osmanlı dünyasının bilim âlemine kazandırdığı üçlü, tarih, coğrafya, biyografi bibliyografi, hukuk, eğitim alanlarının yıldızıydı. Dönemlerinde de değerleri pek bilinmeyen bu büyük isimlerin bugün mezarlarının yeri de bilinmiyor; eserleriyle, çalışmalarıyla yaşıyorlar. 

    Mustafa bin Abdullah/ Hacı Kalfa/Halife, Kâtip Çelebi (İstanbul: Şubat 1609- 4 Ekim 1657); Evliya Çelebi(İstanbul: 1611 – Mısır? 1681’den sonra); Hüseyin Hezârfen (İstanköy 16..? – İstanbul 24 Eylül 1691)… 

    17. yüzyıl Osmanlı dünyasının bilim âlemine kazandırdığı bu üçlü, tarih, coğrafya, biyografi bibliyografi, hukuk, eğitim… alanlarının birer yıldızıydı. Peki ne oldu?.. Evleri, kişisel öteberileri, kitaplıkları bir yana, mezarları bile yok! 

    Bu çağdaş üçlünün verimli yetişkinlik evreleri, öncül ardıl üç padişahın IV. Murad (1623- 1640), -çok sonraları “Deli” lakabı yakıştırılan Sultan İbrahim (1640-1648) kardeşlerle ikincinin oğlu “Avcı” IV. Mehmed’in (1648- 1687) toplam 64 süren saltanatları sırasındadır. Adı geçen padişahlardan ilki asıp-kesip terör estirmiş, aşırı içkiden 29 yaşında ölmüş. İkincisi Harem çılgınlıkları sonucu tahttan indirilip boğulmuş, “babası kadın delisiydi bu da av delisi” dedirten üçüncüsü Avcı Mehmed’in uzun saltanatı da, babası gibi tahttan indirilerek noktalanmıştı. 

    Kâtip Çelebi 

    Bunlarla çağdaş, daha doğrusu bunların “kulu” yazarlara gelince: 

    Kâtip Çelebi eserleriyle evrensellik kazansa da kısa yaşamını kâtiplikle sürdürmüştü. Çektiği sıkıntılar ibretliktir. Dönemin koca kavuklu müderrisleri, medrese çıkışlı olmadığı için onu, “ketebe taifesinden Mustafa!” diye küçümserlermiş. Hicrî 15 Zilhicce 1067’de 49 yaşında fücceten (ansızın) ölmüş. Son görevi, Süvari Kaleminde ikinci kâtiplikmiş. 

    Oysa Batı bilginleri onu farklı tanıyorlar. Hammer, Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri’nde (Çev. Coşkun Üçok) “Kâtib Çelebi, bilgisi, akla gelebilecek bütün alanlara yayılmış olan en büyük Osmanlı tarihçisi” diyor. Ona burun büken ulema efendilerinse ne adlarından ne ünlerinden iz var. Mezarlıklardaki tek tük devrilmiş, yatmış koca sarıklı mezar taşları da sahipsiz. Kâtip Çelebi, medreselerdeki aymazlığı, müderrislerin yetersizliğini acıklı bir dille yazmıştır. 

    Cihannümâ’da dünyanın hareketleri. 

    Gelgelelim, 20. yüzyılın İstanbulluları da Kâtip Çelebi’nin değerini bilememişler. Vefa’dan Zeyrek’e inen yolun sol tarafında kendi adını taşıyan (yanmış) mektebin avlusundaki mezarı, Cumhuriyet döneminin bulvar meraklısı belediyecileri kaldırmış! Türkiye’de yol uğruna en kolay yok edilen yerler, aslında kent arşivleri sayılması gereken mezarlıklardır. Bunları kaldırmak kolaydır. Çünkü alttakinden ses gelmez, üsttekiler de onları unutmuşlardır. Kâtip Çelebi için 1953’te Unkapanı İMÇ Blokları önünde yapılan yapay mezarlardan biri de Kâtib Çelebi’yi tanıtıyor. Bu ve arkasındaki lahitle sanduka arası, Türk-İslâm-Osmanlı mezar taşlarına benzemeyen taş, yapay bir simgedir. 

    Kâtib Çelebi’nin 20’den fazla eseri arasında, 15.001 yazma kitabın ve 9.501 yazarın künyelerini verdiği kapsamlı bibliyografya kaynağı Keşfü’z-zünûn ile büyük bir coğrafya ansiklopedisi olan dünyaca ünlü Cihannümâ, başyapıtlarıdır. Cihannümâ’nın yazgısında sahibinin yazgısına koşutluk vardır: 1648 de başlayıp altı yılda tamamlanan bu yapıtın yazma tek nüshası saray kitaplığında imiş. İstanbul’da Türkçe ilk matbaayı kuran Müteferrika İbrahim’e, zamanın şeyhülislâmı, Frenk kitaplarının içeriklerini anımsatan Cihannümâ’nın basımında günah görmemiş olacak ki, saray kitaplığından çıkartıp “al sana basılacak kitap” diye Müteferrika’ya vermiş. O da yarı yarıya metinler, harita ve çizim ekleyerek 1732’de 500 adet basmış. O arada asıl –yazma- Cihannümâ “kaybedilmiş”! 

    Türkiye’de matbaacılık tarihinin galiba bu konuda bir sabıkası var. Kimi matbaacılar, bastıkları eserin yazması tek nüsha ise yok ederek baskının satışını arttırmayı düşünmüş olmalılar (Yahya Efendi’nin Târih-i Sâf Tuhfetü’l-ahbab’ının (Duru Tarih), 1871 (H.1287) Terakki Matbaasındaki ilk baskısında da yazması zayi veya yok edilmiştir). 

    Kâtip Çelebi’nin yaşam öyküsü ibretliktir. Taşra görevleriyle o diyar senin bu diyar benim gezerken, öğrendiklerini not eder, İstanbul’da kaldığı zamanlarda ise kuşağının arasında diviti, kâğıt tomarı, mumları, kütüphanelerinde çalışmak için sabah erkenden evinden çıkar, yürüyerek Üsküdar İskelesine iner, bir pazar kayığında yüklerin üstüne oturur, yağmur, rüzgar, soğuk, sıcak demeden İstanbul’a geçer yokuşları tırmanır, loş kütüphanelere kapanır, rahlesini mumla aydınlatarak kitaplardan notlar alır, ders dinlemek için de cami derslerine devam edermiş. 

    Evrendeki burçları ve yıldızları figüratif öğelerle resmeden kainatın iki yarımküresi (solda), Boğaziçi ve Haliç haritası, Cihannümâ. 

    Evliya Çelebi 

    Bu çok bilinen sevilen popüler yazarımız, Türklerin İbn Battutası, Bursalı Tâhir’in tanıtımıyla geçici- gezici ufak tefek görevler, maiyet memurluklarla geçinmişti. Çok sonraları Seyahatnâme adı verilen Evliya Tarihi, tek eseridir. Kalemini doğal işlekliğine, üslubunun renkliliğine karşın, o da Kâtip Çelebi gibi kâtip, müteferrika, mevkufatî, yoklamacı… gibi geçici görevlerle Avusturya sınırından, Karadeniz yalılarına, doğu bölgelerine, Mısır’a Sudan’a kadar, serdarların valilerin peşine takılarak gidebilmişti. Onun, “Osmanlı ülkelerini gez-dolaş, tanıtıcı bir eser yaz, harcamalarını ben karşılarım” diyen –kısa bir süre Melek Ahmed Paşa dışında- devletli bir hâmisi olmamıştı. Oysa Kâtip ve Evliya Çelebilerin çağdaşları Avrupalı gezgin ve araştırmacılara parasal olanak sağlayan krallar, prensler, lordlar vardı. 

    Kâtip Çelebi’nin çizeri bilinmeyen portresi. 

    Hezarfen (bin fen sahibi) Hüseyin Ayvansarayî 

    Kâtip ve Evliya Çelebiler düzeyinde ünlenmemesine karşın, bu zâtın, Osmanlı tarih yazarlarından farklı bakışlarla kaleme aldığı tarih, siyaset, kanun, edebiyat, lisan… alanlarındaki eserleri özgündür. Özellikle ikisini, Avrupa yapıtlarında da kullanılmıştır. Bunlardan biri, Osmanlı devlet yapısını, kurumlarını, meslekleri, sivil-asker örgütleri, sarayı, toplum katmanlarını açıklayan Telhisü’l-beyân fî kavânîn-i Âl-i Osman’dır. Bu eserin Lûtfî Paşa’nın Âsaf-nâme’si, Kâtib Çelebi’nin Düstûrü’l- amel’i, Ayni Ali Efendinin Kavanîn-i Âl-i Osman’ı, Eyyûbî Kanunnâmesi ile içerik örtüşmeleri vardır ve Batı dillerine de çevrilmiştir. 

    İkincisi Tenkihü’t- tevârihi’l-mülûk, bir dünya tarihi olup geleneksel Osmanlı tarihlerinden farklıdır. Bu yapıtta Yunan, Roma, Bizans, Arap, İran, Türk-Moğol, Hind, Çin … tarihleri, Anadolu beylikleri; Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfi dahi işlenmiştir. Bu yapıt, Osmanlı tarih yazıcılığında önemli bir yeniliktir. O çağda ve öncesinde Hezarfen’den başka, eserlerinde Roma ve Bizans imparatorlarına, pagan filozof ve bilginlere, Avrupa Hıristiyan devletlerine yer veren Osmanlı tarihçisi yoktur. Ayvansarayî, tarihçilerin ağız birliği ederek yineledikleri İstanbul’un fethini ise Grekçe-İtalyanca-Rumca kaynaklara da başvurduğu için hayli farklı anlatmıştır. 

    Ayvansarayî’yi çağdaşı Kâtip ve Evliya Çelebilere yaklaştıran iki durum, çağdaşlıkları ve onlara koşut medrese belletmesinden geçmemesidir. İstanköy’deki çocukluk-gençlik evrelerinden başlayarak, kendisini yetiştirerek Türkçe, Arapça, Farsçadan başka Avrupa dillerini öğrenerek yabancı kaynaklara başvuran ilk tarihçi ve biliminsanımızdır. İstanbul’a gelen yabancı araştırmacılarla konuşup tartıştığı, dostluk kurduğu da biliniyor. IV. Mehmed’e tarih hocalığı yaptığına bakılırsa, Evliya gibi bunun da Enderunla ilişkisi vardı. Enderunlu Bobovi’nin (Ali Ufkî) yanında, Divân-ı Hümayun tercümanlığı da yapmıştır. Medrese belletmesinden uzak kalması sayesinde tarih konularına objektif bakabilmişti. 

    Bu üç yazarımızın yaşamları konusunda ulaşan bilgiler sınırlıdır. Bunun nedeni, medrese çıkışlı (müderris-kadı), şair, hattat, bestekâr, şeyh, veli veya yüksek düzeyde kamu görevlisi, yani sınıfsal mensubiyet ve seçkinlikleri olmadığından, yaşamöyküleri içeren tabakat, teracüm, sefine, ravza, riyaz… ön adlı, katagorik içerikli biyografi eserlerinde yer almamış olmalarıdır. 

    Bu nedenle Evliyâ’nın ne zaman nerede öldüğü, Hezarfen Hüseyin Ayvansarayî’nin İstanbul’da hangi mezarlığa veya hazireye gömüldüğü bilinmemektedir. Kâtip Çelebi’nin yokedilen mezarı yerine de ödeşilmez bir değerbilirlikle (!) İstanbul’un 500. yıldönümü 1953’te İstanbul Belediyesi sanki “manifaturacılar şeyhi”ymiş gibi İMÇ bloklarının önüne sembolik bir mezar yapılmıştır. 

    Bir yüzyıl geriye gidildiğinde, bu üçlüye benzerliğinden sözedilebilecek yine çok yönlü bir başka tarih ve kültür insanımız, Gelibolulu Mustafa Âlî karşımıza çıkar. 

    KÂTİP ÇELEBİ YAZIYOR… 

    Mizanü’l hak’tan: Okumak, yazmak sanatına meylettim… 

    Kâtip Çelebi, Mizânü’l hak adlı eserinin sonunda kendi özgeçmişini: “Bu risâlenin muharriri Mustafa Abdullah eş-Şehir (İstanbullu) Hacı Abdullah Halife ki ulemâ cihetinde Kâtib Çelebi demekle meşhûrdur” başlığı altında özetle şöyle anlatmıştır: 

    “…Okumak yazmak sanatına meylederek bin otuz iki (1623) tarihinde Anadolu Muahasebesine şakird olup fenn-i kitâbet ve hesab-ı siyakata (çalıştım). Mukaddemat-ı Ulûm-ı Âlîyeye (yüksek din bilimlerine giriş)ye, tekrar be-tekrar döndüm. Az zamanda İ’râb-ı kîb (Arapça konuşma) melekesine mâlik oldum. Kadızâde Efendinin dershânesine varıp va’z ve ders dinledim. Merhum dersinde Tefsir, İhyâ-i ulûm, Şerh-i Mevakıf ve Dürer-i Tarikat okuturdu. Ekser dersi kışrice basit (yüzeysel) idi. Diyarbekir’de iken o kış şehirde bazı ulema ile sohbet ve istifadeye rağbet olundu. Kadılığı bırakıp tedrise heves eden Arec Mustafa Efendiden Tefsir-i Beyzâvî dersi dinledim ve Ma’kulat ve Menkulât vesâir derslerde hazır oldum. Kırk dokuzda (1640) Ayasofya ders-i âmı Kürt Abdullah Efendi meclisine devam, Ellide (1641) Süleymaniye ders-i âmı Keçi Mehmed Efendi derslerini dinledim, Hemedanî Ahmed Haydar şakirdi Velî Efendiden Mantık, Me’anî ve Beyân müzakere ettim. Elli birde (1642) tarih kitaplarından yüz elli kadar devletin meliklerini Fezleke defterine özetledim. Şeyhülislam Yahya Efendi, saltanat makamına (Sultan İbrahim’e) irsal etmek üzere bunu beyaz eyle (temize çek) dedi. Elli ikide (1643) va’iz Velî Efendiden Elfiye dersine başladım. İki senede Usûl-i Hadîs dersi tamam görüldü. Bu esnâda Şeyh-zâde ile Sadrü’ş- Şer’iyye, Kara Kemalî tarzında yazılmağa başlandı. Yüz sayfa yazılır idi. Elli üç Elli dörtte (1644-45) dahi derslerle meşgul olunarak geçti. On sene kadar gece gündüz çalışıp kitaplar görmek ve ekser fenleri tetebbu etmek müyesser oldu. 

    (H. 1161-1748 tarihli yazma nüshadan: Mizânü’l-hakk fî İhtiyârü’l ahakk