Macaristan’ın 165.000 bin nüfuslu şehrindeki Szeged Üniversitesi, Türkololoji çalışmaları üzerine 124 yıllık bir geçmişe sahip. Moğolistan’dan Doğu Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafya içinde Türk dil, tarih ve kültür çalışmalarının yapıldığı bu bilim merkezindeki son çalışmalar da yine “biz”le ilgili.
Kendinden başkasını düşünmeyen kişiye bencil deriz ve genellikle bu durumdan hoşlanmayız. Öte yandan günlük şehir trafiğine bakacak olursak, herkesin ancak kendini düşündüğü görülür. İnsanda bencilliği beğenmemizle, gerekince sadece kendimizi düşünmemiz arasında bir çelişki var izlenimi uyanır.
Burada herhalde “ben” ve “biz”i nasıl anladığımızla ilgili bir sorun var. Zira örneğin televizyondaki haberler de hep “biz”den bahseder; tarihe bakacak olursak orada da “biz” varızdır. Herhalde bizim biz anlayışımız, kendimiz, yakın çevremiz ve bize benzediklerini varsaydıklarımızdan oluşmaktadır. Sanki tarihteki Oğuzların İç Oğuz’u gibi bir durumdan söz ediyormuşuz gibi. Halbuki tarihte Oğuzlar, Türklerin ancak bir kısmını oluşturur. Biz ve ötekilerin daha ciddi olarak algılandığı günümüzde başka kültürlerle ilgilenmek de, bize Dış Oğuz’un ötesine bakmak gibi gelmektedir.
İşte Dış Oğuz’un ötesindeki Macaristan’da 19. yüzyılda Macar “biz”ini öğrenmek ve anlamak için geliştirilen Türkoloji çalışmaları, “biz”e nasıl farklı bakılabileceğinin çok güzel örneklerini vermektedir. Bugün Macaristan’ın güneydoğusunda, ancak 165.000 nüfuslu Szeged şehrindeki üniversitede yapılan Türkoloji çalışmaları, “biz”e parmak ısırtacak niteliktedir.
Osmanlı gözüyle bakınca, kısa bir süre (1543-1686 Budin ve Eğri vilayetlerinde) Segedin sancağı olarak bilinen ve tarihi çok eskilere dayanan bu şehir, 19. yüzyıl yapıları ve geniş bulvarları ile tam bir Avrupa şehri görünümündedir. Genellikle geniş bulvarlar 19. yüzyıl ve sonrasında devlet otoritesinin yolunu açmak için kullanılmıştır. “Bu sakin görünüşlü şehirde ne oldu da böyle bulvarlar açıldı” diye sorunca, vaktiyle (1878) başına büyük bir sel felaketi gelip evler yıkılınca, kentin Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph’in himmeti ile yeniden inşa edildiğini öğreniyoruz. Burada üniversite 1872’de kurulmuş, ancak bugün Transilvanya denilen Erdel’in Romanya’ya dahil edilmesiyle 1921’de Szeged şehrine taşınmış. Bugün Macaristan’ın en önemli yüksek eğitim kurumu olan Szeged Üniversitesi, kentin başından geçen siyasi çalkantılara rağmen bir bilim yuvası ve kültür merkezi olma özelliğini koruyor.
Szeged Üniversitesinin Macar dili ve Türkoloji alanında dünyanın önemli merkezlerinden biri olması 1893 yılına kadar uzanır. Bugün Moğolistan’dan Doğu Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafya içinde Türk dil, tarih ve kültür çalışmalarının yapıldığı bir bilim merkezidir. Burada birçok ünlü Türkolog görev alarak araştırmalar yürütmüş ve kendilerinden genç kuşakların yetişmesine vesile olmuşlardır.
Dünyada yalnız Türkoloji değil, filoloji çalışmalarının büyük bir darbe yediği bu dönemde, Szeged Üniversitesi Altaistik Bölümünü 18 yıl yöneten ve Orhun Türk Yazıtları üzerine yaptığı inceleme Türkçeye de çevrilmiş olan Prof. Árpád Berta’yı zamansız bir ölümle kaybetmiştik. 2008’de Prof. Maria Ivanics’in görevi devralmasından sonra, Macar Bilimler Akademisi desteği ile yürütülen projeler grubuna “Türk Halklarının Kültürel Mirası”yla devam edildi.
Bu projenin en büyük amacı, genç araştırmacıların yetiştirilmesi idi. Bu çerçevede tarih ve dilbilim uzmanı olarak yetişen beş türkolog ve tarihçi önemli eserler ortaya çıkarmışlardır. Bunlardan bazıları Avrupa’nın saygın yayınevleri tarafından basılmış, diğerleri de yayıma hazırlanmaktadır. Bu çalışmalar arasında İbrani harfleri ile yazılmış Karaimce bir İncil çevirisinden (2013) Moğol fethine kadar Kumanların tarihine (2014), Turfan bölgesindeki posta istasyonları ile ilgili dokümanların açıklamalı çevirisine ve Uygur harfleriyle yazılmış Paris Oğuznamesi’nin analizine kadar çok farklı tarihsel metinler bulunmaktadır.
The ‘Pagan’ Oġuz-nāmä adı ile gelecek yıl Harrassowitz yayınevi tarafında yayınlanması beklenen son çalışma, bir çığır açacak niteliktedir. Evvelce İslâmiyet öncesi Doğu Türkistan kaynaklı olduğu düşünülen bu eserin, çok daha sonra ve Kıpçak dil unsurları içeren bölgede yazıldığı ortaya konmaktadır. Savunmasını iki yıl sonra yapması beklenen diğer bir genç bilimci, Kırım Tatar tarihçisi Abdülgaffar’ın Umdetülahbar adlı tarihinin Altın Orda’ya ait kısımları üzerinde çalışmaktadır. Diğer taraftan bütün bu çalışmaları yürüten Mária Ivanics, yayımladığı Kazan Çinggiznamesi’nin ikinci cildi üzerinde çalışmaktadır.
Bizde ise gençlerin bu dilleri öğrenmekten kaçınmaları, yapılan çalışmaların uluslararası bir mahiyet almasını önlemektedir. Tabii bu işlere bir de Eski Tang Tarihi’nin bahsettiği “gönlümüzdeki muhalefet” engel olmaktadır.
Elmanın Kazakistan ormanlarında başlayan hikayesi, Çin’de, Avrupa’da, Yeni Kıta’da devam etti. Aşılamalarla artan kışkırtıcı lezzeti hemen her kültürde günahla ilişkilendirilse de, içecekleriyle, tatlılarıya, yemekleriyle sofralardan hiç eksik olmadı. Saray kayıtlarındaki çeşitliliğe maalesef günümüz pazarlarında rastlayamıyoruz.
Elma (Malus Domestica) kadar mitlere esin kaynağı olmuş başka meyve var mıdır? Adem’in boğazında kalan elma, onu kışkırtıp cennetten kovulmasına sebep olduğundan “Adem elması” adını almamış mıdır? Üstelik bu “yasak meyve” oyunculuğunu devam ettirmiş, üç Yunan tanrıçası Hera, Athena ve Aphrodite’in ortasına “en güzele” mesajı ile düşüp düğünü berbat etmiş; bununla da kalmamış, Truva savaşına yol açmıştır. Newton’ın başına düşüp yerçekimini bulmasına yol açtığı da söylenir. Daha hınzır başka bir meyve düşünebilir misiniz?
Cennetten kovulma mitosunda sözü edilen meyvenin elma olduğu tartışmalıdır ama, eski çağlardan beri birçok değişik kültürde elma hep cinsellikle birlikte anılmıştır. Yunan tanrıçası Demeter’in kızı Persephone’nin simgesi olan beş köşeli yıldız ile elmanın ortadan kesilmesiyle ortaya çıkan çekirdek yuvasındaki yıldız birbirleriyle ilişkilendirilir. Çekirdekler tanrıça Demeter’in içindeki bakireyi simgeler. Hıristiyan sanatında ise elma, anne karnındaki bakirenin sembolüdür.
Paris elmayı üç mitolojik güzelden Aphrodite’e veriyor, “Paris’in Kararı”, Peter Paul Rubens, 1636- 1639.
Türk halk kültüründe elma, masallarda, bilmecelerde, mâni ve tekerlemelerde, türkülerde bereket ve zürriyetin simgesi olarak karşımıza çıkar. Düğünlerde, düğün bayrağının tepesine elma saplanır. Böylece soyun devamı dileği Tanrı’ya ulaştırılır. Yine damadın gelinin önüne veya bazı yörelerde kafasına elma atması aynı anlama gelir. Türk mitolojisinde ayrıca “kızıl elma” figürü vardır. Oğuz Türkleri için fethedilmesi gereken illeri ve geleceğe dair düşleri, henüz gerçekleşmemiş planları belirtir.
Rengi olan “al”dan sebep “alma” ismi ile yola çıktığı Kazakistan’dan Amerika’ya gelene dek sabırla uzun yollar katetmiştir elma. Kalender ve kendine yeten tabiatı ile her coğrafyaya uyum sağlamıştır. Bugünkü tatlı ve kocaman örneklerinden çok farklı olan ilk yabani elmayı 1929’da Kazakistan’da “elmanın atası” Alma Ata civarındaki ormanlarda ilk kez saptayan Rus botanikçi Nikolay Vavilov’dur. Stalin’in hapishanelerinden birinde ölüp gitmesine rağmen, elmanın anavatanına dair kesin fikri o oluşturmuştur.
Macerasever elmanın rotası İpek Yolu gezginleriyle birlikte önce Avrupa yönünde olmuştur. Bu gezginler bilyeden golf topuna kadar uzanan çeşitli boyutlarda yabani elmaları yanlarına almış ve geçtikleri yerlerde çekirdeklerini toprağa atarak yayılmasını sağlamış olmalılar. Bunların çoğu yenecek meyveler değildi, daha çok elma şarabı yapmak ya da hayvan yemi için uygun görülen, görece ekşi veya buruk çeşitlerdi.
Elmayı ilk evcilleştirenler ağaçları aşılayarak değişik elma özelliklerinden en arzu edilenleri birleştirebileceklerini keşfeden Çinliler olmuştur. Eski Yunanlılar ile Romalıların en kaliteli elma örneklerini seçip yetiştirmesini sağlayan bilgi de buydu. Plinius’a göre Romalılar yirmi üç farklı elma türü yetiştirmişlerdi. Bunların bazılarını da yanlarında İngiltere’ye götürdüler.
Avrupa’dan Amerika’ya ilk göç edenler yanlarında aşılı elma ağaçları götürmüşlerdi ancak bu ağaçların hiçbiri iklim koşullarına dayanamadı. İlk yerleşimciler, Atlas Okyanusu’nu geçerken yedikleri elmalardan sakladıkları tohumları da dikmişti ve bu fidanlar sonunda serpildi. İlk örnekler atalarının özelliklerini taşıyacak şekilde yabani ve ekşiydi. Daha sonra, onlar da aşılama yöntemiyle daha lezzetli elmalar yetiştirmeyi başardılar. Elmanın Amerika’nın yeni yerleşim bölgelerinde hızla yayılmasında masalsı, garip bir gezgin olan John Chapman’ın, nam-ı diğer Johnny Appleseed’in oynadığı rol önemlidir. Gittiği her yere taşıdığı elma çekirdeklerini ekerek değerli kıldığı arazileri satan ve hayatını böyle kazanan bu tuhaf adam, aslında ilk emlak geliştirme uzmanı olarak da kabul edilebilir.
Üzerinde yaşadığımız topraklarda, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde elma, mutfaklarda kendisine şerbetlerde, kompostolarda, murabbalarda (elma peltesi) ve elma dolması gibi yemeklerde yer bulmuştur. Bugün ülkemizde yılda 3 milyon tona yakın elma üretilmektedir. Ama maalesef Osmanlı dönemindeki müthiş çeşitlilik yok olmuştur. Gelin elması, sandık elması, bey elması, ciğit elması, karanfil elması, kodil elması, limon elması, mahsusa elması, misket elması, narin elması, karagöbek elması, sarı elma, söğüt elması, taraklı elması, göbek elması, yaz elması, arpa elması, köpük elması, demir elması, yaban elması, tilki kuyruğu elması, tavşanbağı elması gibi elma çeşitlerine artık marketlerde, pazarlarda değil, sadece saray kayıtlarında rastlayabiliyoruz.
ELMA DOLMASI (TERKİB-İ TUFFAHİYE):
Malzemeler:
4 ekşi elma
3 soğan
2 çorba kaşığı zeytinyağı
1 tatlı kaşığı dolmalık fıstık
1 kahve fincanı pirinç
1 tatlı kaşığı kuş üzümü
2.5 kahve fincanı sıcak su
4-5 dal maydanoz
4-5 dal nane
1 çay kaşığı toz şeker
1 tutam tuz
1 çorba kaşığı limon suyu
Tarifi
Soğanları soyup rendeleyin. Zeytinyağını tencerede ısıtıp dolmalık fıstık ve soğanı kavurun. Pirinci bol suda yıkayıp süzün. Kavrulmakta olan soğana ekleyin. Kuş üzümü ve 1.5 kahve fincanı su ilave edip sürekli karıştırarak pirinçler diri kalacak şekilde 8-10 pişirin.
Nane ve maydanozu temizleyip ince ince doğrayın, iç pilava ekleyin. Toz şeker, tuz ve limon suyunu ilave edip karıştırın. Tencereyi ateşten alıp soğumaya bırakın.
Elmaları yıkayıp kabuklarını soyun. Sebze oyacağı ile çekirdekli kısımlarını çıkarın ve içlerini biraz oyun. Hazırladığınız iç pilavı elmalara doldurun.
Hazırladığınız elma dolmalarını yağlanmış fırın tepsisine dizin, 1 kahve fincanı sıcak su ekleyin. Önceden ısıtılmış 150 dereceye ayarlı fırında 15 dakika pişirin. Soğuk olarak servis yapın. Afiyet olsun!
Bugün Sırbistan sınırları içindeki Niş kenti, 500 yıl boyunca Osmanlı hakimiyetinde kalmıştı. Niş Kalesi ve Osmanlı mimarisi o yıllara tanıklık ediyor.
Sırbistan’ın güneydoğusunda, Nişava nehri kıyısındaki Niş kenti, Osmanlıların sinesine sindirdiği güzelim Balkan kentlerinden biridir. Roma döneminde Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan Via Militaris’in (Roma askerî yolu) kilit Roma şehirlerinden biri olarak serpilen Niş, o zamanki ismiyle Nassios kenti, aynı zamanda İstanbulumuzun kurucusu olan I. Konstantinos’un da doğum yeridir.
Babası Konstantius Chlorus Dalmaçya valisiyken 272 yılında dünyaya gelen Konstantinos, onun batıdaki vekil imparator olmasıyla 293’te doğuya gönderildi, Diocletian ve Galerius yönetimindeki orduda kendine saygın bir yer edindi. 324’te Roma imparatoru olduğunda rakipleri Maxentius ve Licinius’u yenmiş, Doğu ve Batı’nın tek hakimi olmuştu.
Niş, Bizans hakimiyetindeyken, Bizans, Bulgar ve Sırp çekişmesine sahne oldu, sonunda 12. yüzyılda Sırpların kontrolüne girdi. Osmanlılar 1385’te şehri ele geçirdi. 1878’deki Sırp – Osmanlı savaşı sonucu bağımsızlığını elde eden şehre bugün uğrarsanız, 2000 yıllık bu yerleşime Nişava nehri kıyısından bakan Osmanlı surlarıyla Niş Kalesini görürsünüz.
18. yüzyılda (1719-1723) askerî amaçla inşa edilmiş ve bugüne dek korunmuş olan Niş Kalesi, Osmanlı hakimiyeti öncesi aynı yerde bulunan Roma ve Bizans kale kalıntılarının üstünde yükselir. Kalenin ana girişi olan İstanbul Kapı ve Belgrad yoluna açılan Belgrad Kapı, iyi şekilde korunmuştur. Suriçi bölgesi bugün trafiğe kapalı, geniş bir park alanıdır.
Arkeolojik kalıntılarla Osmanlı binalarının yanyana varolduğu parkta, Roma yolunun kalıntılarının hemen yanında Bâli Bey Camii’ni, cafe olarak yeniden işlev kazandırılmış eski Türk hamamını, sanat galerisi olarak kullanılan bir başka camiyi bu yüzyıla tanıklık ederken görebilirsiniz. Şehrin en çok turist çeken tarihî mekanı olan Niş Kalesinde buraya ait bilgi sınırlı olsa da, Osmanlı mimarisi size “Rumeli Orta Yolu” (Osmanlı askerî yolu) üzerinde olduğunuzu hatırlatır.
Osmanlı girişi ve Bâli Bey Camii Niş Kalesinin ana girişi olan İstanbul Kapı (üstte) ve Roma yolunun kalıntılarının hemen yanında Bâli Bey Camii. Fotoğraflar: Serhan Güngör
Hem gelenekle hem çağdaş sanatla beslenen ressam Feyhaman Duran, ölümünün 47. yılında şimdiye kadarki en kapsamlı sergiyle anılıyor. Osmanlı İmparatorluğu’ndan cumhuriyete geçiş döneminde hem geleneği hem Batı sanatını içselleştirerek ortaya koyduğu 1000’i aşkın eser bu sergide.
Tarihçi ve yazar İbnülemin Mahmut Kemal İnal, ressam Feyhaman Duran’ı şu mısralarla betimliyordu:
“Feyhaman’ın yapdığı resmimi görse eğer
Avrupa ressamları fırçasına baş eğer
Fırçası bir hârika, gözleri teshir eder
Kudretini şübhesiz, kendi de takdir eder
Mesleğinin âşıkı, sanatının hâzikı
Fırçasının sadıkı, her eseri şah eser”
İşte ünlü ressam Feyhaman Duran’ın sergisi, Sakıp Sabancı Müzesi’nde açıldı. “İki Dünya Arasında” isimli sergi, ressamın sağlığında eserlerini ve eşyalarını bağışladığı İstanbul Üniversitesi’nin, Sabancı Üniversitesi’nin ve Sakıp Sabancı Müzesi’nin ortak bir çalışması.
Feyhaman Duran, İbnül-emin Mahmut Kemal İnal portresi, 1946.
Feyhaman Duran, Otoportre, 1911.
Feyhaman Duran, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarından Cumhuriyet’in ilk yıllarına önemli ve kritik bir döneme tanıklık etmiş bir ressam. 1886 doğumlu sanatçı, yakın dostu, kendisinden yaşça büyük İbnülemin Mahmut Kemal’in bir portresini çizdiğinde İnal ona bu şiiri yazmış. Çizim 1946 yılında yapılmış. İç mekânda resmedilmiş olan bu portre, Feyhaman Duran’ın ustalık eserlerinden biri. Duran, portre alanının Türkiye’deki ilk ve en önemli temsilcisi kabul ediliyor.
Resim sanatındaki yeteneğini henüz okumakta olduğu Galata Sarayı Humayun Mektebi’nde (Galatasaray Lisesi) gösteren Feyhaman, öğrenimini 1908’de tamamladıktan sonra burada Güzel Yazı (Hüsn-ü Hat) öğretmeni oldu.. Bu sırada kızının portresini yaptığı Abbas Halim Paşa’nın ilgisini çekerek, onun yardımlarıyla resim alanındaki eğitimini sürdürmek amacıyla 1910’da Paris’e gitti. École des Beaux-Arts ve Academie Julian’da dönemin önde gelen isimlerinden Jean-Paul Laurens ve Paul Albert Laurens’ın öğrencisi oldu. Tarihî konulardaki tablolarıyla tanınan Fernand Cormon’un (1845-1924) atölyesinde çalıştı (Bu atölye, aynı zamanda Vincent Van Gogh, Henri de Toulouse-Lautrec gibi isimlerin de yetiştiği atölyeydi).
Feyhaman Duran (solda), İsmet İnönü’nün (sağda) portresini çiziyor. 1939, Ankara.
Feyhaman Duran’ın evinin içinden bir görünüm. Aynı düzenleme ile SSM’de sergilenmekte.
1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla yurda dönen Feyhaman, tüm yaşamı boyunca Doğu ile Batı’yı aynı anda deneyimlemenin katkılarını aktardı sanatına. Yumuşak renkler kullanması, pozisyon kurgulamadaki başarısı ile dikkati çeken ressamın çalışmaları, sağlam bir desen anlayışının ürünü olarak nitelendiriliyor. Kuşağı içindeki birçok sanatçı gibi, izlenimcilik (empresyonizm) akımının getirdiği tekniklerle yaptığı peyzaj ve natürmort çalışmaları ile tanınıyor.
1970’te ölen Duran’ın yaşamının son yıllarında çiçekleri betimlediği natürmort, iç mekân ve sanatının esas alanı olan portre çalışmaları, o yıl Güzel Sanatlar Akademisi’nin salonlarında sergilenmişti. Sakıp Sabancı Müzesi’nin sergisi ise Feyhaman Duran’ın şimdiye kadarki en kapsamlı sergisi. Osmanlı İmparatorluğu’ndan cumhuriyete geçiş döneminde hem geleneği hem Batı sanatını içselleştirerek ortaya koyduğu 1000’i aşkın eser ve kendisi gibi ressam olan eşi Güzin Duran’la beraber hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Beyazıt’taki evinden bazı bölümler bu sergide yer alıyor.
Bu özel düzenlemeler eşliğinde, sanatçının gündelik hayatını ve çalışma ortamını da görme fırsatı elde ediyoruz. Resim malzemeleri, mobilya ve hat koleksiyonundan örneklerin biraraya getirildiği bu derleme, Türkiye sanat tarihinde öncü bir konuma sahip olan ressama ve dönemine ayrıntılı bir bakışı mümkün kılıyor.
BAĞDAT: İslâmiyetin önemli kültür merkezlerinden. Abbasî Halifeliğinin başkenti. 1534’te Sultan Süleyman’ın Irakeyn seferinde Osmanlı sınırlarına katıldı. Kent ve çevresindeki kutsal yerlere Sünnîler kadar Şiîlerce de değer verildiğinden, 1623’te İran Şahı I. Abbas tarafından işgal edildi. Ancak Sultan IV. Murad, 1638 seferiyle şehri ikinci kez aldı. 18. yüzyılda Osmanlı yönetimi giderek zayıfladığından yerel Kölemenler kente ve çevresine egemen oldular. II. Mahmud’un saltanatında ve sonrasında Osmanlı kimliğini yetkin valiler güçlendirdi. Bu durum1917’deki İngiliz işgaline kadar sürdü. Bağdat, Irak-ı Arab denen ülkenin ve Bağdat eyaletinin merkeziydi. Sancakları: Hile, Zenk-âbâd, Rumahiye, Aneh, Cengule Cevazir, Bayat, Semavant, Dertenk, Derne, Vâsıt, Kerend, Demirkapu, Karaniye, Kabur, Geylân Alişâh’tı. Umâdiye Hükümeti ise yurtluk ve ocaklık konumundaydı.
BAĞDAT DEMİRYOLU: İstanbul’u Bağdat’a bağlayacak bu hattın yapımına 1878’de başlandı. Sultan II. Abdülhamid’in padişahlık görevine gelir gelmez başladığı ve en önem verdiği projelerinden biriydi. Alman Deutsche Bank ile Anadolu Demiryolu Şirketi 931 km’lik ilk bölümü 1895’te tamamladı. Konya’dan başlanan ikinci aşama 15 yıl sürdü ve 1037 km’lik bir bölümü bitirilse de 1918’de Dünya Savaşı sona ererken, demiryolu henüz Nusaybin’e ulaşmış bulunuyordu.
BAĞDAT KÖŞKÜ: Topkapı Sarayının mimari ve sanatdeğeri yüksek iç köşklerinden, IV. Murad’ın 1639’da Bağdat’ı fethi anısına yaptırdığı köşk. Köşkün içindeki süslemelerin tamamlanması IV. Murad döneminden sonrasını bulmuştur. Padişahın tekliğini ve dünya egemenliğini simgeleyen tek kubbe, tek mekân, tek ocak, tek askı vurgulamalarının en mükemmel tasarımıdır. Sonraki padişahlar, günlük çalışma ve kabullerini, meşveret toplantılarını, eğlence programlarını, iftar ve akşam yemeği servislerini, arada aileleriyle buluşmalarını burada yaparlar, burada fasıl dinler, kitap okurlar, Enderûn içoğlanlarının müsamere ve gösterilerini izlerlerdi. Köşkte bir padişahla ilgili son anı, VI. Mehmed Vahideddin’in cülûs için saraya geldiğinde, tören öncesinde heyet-i vükelâca (bakanlar kurulu) burada karşılanışıdır.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, Atinalılar diğer medeniyetlere nazaran karşılaştıkları sorunları halka başvurarak çözme eğiliminde olan arkadaşlar. Öncesini bilmiyorum ama aklımda kaldığı kadarıyla her önemli meselede “Halka soralım!” nidalarının yükseldiği yer, daha çok Atina.
Spartalılar mesela çok öyle değil diye biliyorum. Daha önce de bir-iki kere bahsettiğimiz gibi (bahsetmişizdir herhâlde, otuz üç yazı arasında bir yerlerde) bu Atinalılar ve Spartalılar birbirlerinden pek hoşlanmıyor, sürekli kapışıyorlar. Bu savaşların en ünlülerinden biri de üstadımız Thucydides’in ünlü eserinde işlediği Peloponez Savaşı. Uzun yıllar süren bu savaşın dönüm noktalarından biri de Arginusae Deniz Muharebesi.
Efendim millattan önce beşinci yüzyılın sonlarına doğru bizim Dikili’nin açıklarında Spartalılar ve Atinalıların filoları savaşıyorlar. Atinalılar hiç beklenmedik bir zafer kazanıyor ve o kadar seviniyorlar ki savaşta görev yapan kölelere vatandaşlık veriyorlar falan filan. Ha ama dananın kuyruğu filo Atina’ya dönerken kopuyor: Orasını tam hatırlamıyorum, fırtına mı kopuyor, son anda bir Sparta saldırısı mı oluyor, ne oluyorsa iki düzine kadar Atina gemisi batıyor, gemilerden kurtulanlar da denizde yardım bekledikleri hâlde, amiraller Karayip Korsanları gibi davranarak “geride kalan, geride kalmıştır” diyerek adamları denizde bırakıp yollarına devam ediyorlar.
Artık her nasılsa bu hadise Atina’da öğrenilince kızılca kıyamet kopuyor. Amiraller kendilerini savunuyor hatta kurtaracak gibi de oluyorlar ama, şimdi burada iki düzine geminin mürettabatından bahsediyoruz.
Tabii bu işin görünen yüzü. Arka planda bu ailelerin acılarından ve de Atinalıların kızgınlığından yararlanarak gücünü artırmak isteyen bir takım Atinalı politikacılar var ve derhal amirallerin bölücülükten, vatan hainliğinden, paralel devlet kurmaktan falan yargılanmasını istiyorlar. “Yahu bu anayasaya aykırıdır, böyle iş olmaz” diyen mebus da çıkıyor çıkmasına ama, galiba onları da “Bak sizi de atarız içeri ha” diye tehdit ediyorlar; bütün muhalefet susturulmuş oluyor. Yargılanma dediysek, kısaca halka “Bu adamlar suçlu mu değil mi?” diye sormak şeklinde oluyor, bir tür jüri sistemi anlayacağınız ama aklımda yanlış kalmadıysa bütün halk jüri, yani bir nevi referandum.
Ama amirallerin şansına bakın ki, yargılanacakları gün bu seçim kararını vermekle görevli kişi -artık meclis başkanı gibi bir şey herhâlde- ünlü filozof Sokrates. Sokrates akîl adam olduğu için “Yahu hele bir soluklanın, ne oluyor” diye amirallerin yargılanmasını engelliyor. Ama Osmanlılarda olduğu gibi Atinalıda da oyun bitmiyor ve politikacılar türlü goygoy ve ayak oyunuyla en sonunda amirallerin kaderini halka sormayı başarıyorlar.
Bu esnada tabii resmen Sokrates dışında bütün politikacılar, halkın önüne yağlı urganlar atıp “Asmayıp da besleyelim mi, asalım, keselim, siz isterseniz idam edelim” diye goygoy yapmaya devam ediyor. Yani şimdi burada amiralleri savunacak değilim, dosyayı incelemedim, iddianameyi okuma fırsatım olmadı ama, bana sorarsanız Sokrates haklı gibi. Zira savaş henüz bitmiş değil, kazanılan sadece bir muharebe ama, herhâlde kimse benim gibi düşünmüyor olacak ki halkın çoğunluğunun oylarıyla amirallerin asılmasına karar veriliyor.
Ha nedir, en başarılı amirallerini kendi eliyle asan Atinalılar, resmen Alper Potuk’u Fenerbahçe’ye satan Eskişehirspor gibi hüsrana uğruyor; Antik Yunan liginde küme düşerek Spartalıların hegamonyası altına giriveriyor.
Bugün tabii antik Yunan tarihçilerini saymazsak, Sokrates dışında bu goygoycu politikacıların hiçbirini tanımıyoruz, bilmiyoruz. Akidedes desem başım ağrımaz, “Hadi lan akide şekerinden uydurmuşsun” diyen çıkmaz. Bilemiyorum ama bunda da ayrı bir hikmet var gibi geldi bana.
Türkiye’de bu cümleyi değil de zıddını duymaya alışığız. Türkiye’de basının ne kadar tarihi varsa o kadar da basına yasağın tarihi vardır dersek herhalde abartmış olmayız. Gerek yönetenler, gerek yönetilenler olarak basınla “kavgalı” olmayan bir kesimimizi bulmak zor. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü tarafından hazırlanan kitapta, “idare etmek” durumunda kalan basının öyküsü anlatılıyor. Zira basın için söz bitmemeli, bitirilmeye çalışılsa, bastırılmaya çalışılsa da o bir yerlerden kafa çıkarmalıdır. Tıpkı kitabın giriş yazısında Veli Polat ve Esra Arca’nın Atilla İlhan’ın Kurtlar Sofrası’ndan alıntıladığı gibi “Gazeteciyim ben!” demelidir. Taha Toros’tan Yıldız Sertel’e, Hıfzı Topuz’dan ve İlhan Selçuk’a, Fikret Otyam’dan Ara Güler’e, Metin Erksan’a, Sami Kohen’e ve Betül Mardin’e, daha nice duayen gazetecinin anılarından hazırlanmış zengin ve ayrıntılı bir derleme olan bu çalışmalar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basıldı. Türkiye Sözlü Basın Tarihi 3 ciltten oluşuyor, fakat önsözde geçen “şimdilik 3 cilt” ifadesi, bu değerli çalışmanın devamına niyetli olunduğunun da müjdecisi.
İki dev eser, yeniden…
Tarihin en büyük devletlerinden Osmanlı Devleti, tarihin en karmaşık hukuki sistemlerini uygulamış bir devlet. İnsanlığın en önemli devlet tecrübelerinden biri ve yalnızca bir Ortaçağ imparatorluğu değil aynı zamanda modern zamanlara dek varlığını sürdürebilmiş bir bakiye. Ömrünü bu konuya adamış rahmetli Halil İnalcık hocamızın Osmanlı’da Devlet, Hukuk ve Adâlet (2000) isimli kitabı ve İlber Ortaylı hocamızın Osmanlı Devleti’nde Kadı isimli (1994) kitabı tamamen bu bakiyeyi diğer insanlar için kullanılabilir kılmaya yoğunlaşmış iki enfes eser. Yayıncılıkta tecrübeli bir ekibin yeni bir adla, Kronik Yayıncılık markasıyla bizlere ulaştırdığı kitapların uzun süredir baskıları bulunamıyordu. Yayınevi onları yeniden basarak Osmanlı Tarihi dizisini başlattı. Halil Bey önsözünde, bu kitabı okuyanların Osmanlı Devleti’nin birçok milleti ve dini nasıl birarada tuttuğunu ve nasıl idare ettiğini öğrenmiş olacaklarını söylüyor. İlber Hoca’nın kitabı ise Osmanlı Devleti’nde kadılık fonksiyonunun padişahlara kadar uzanan ve paylaştırılan yapısını anlatıyor. Artık bir klasik olan kitap, sadece hukuk veya idarî bilim fakültelerine değil, her eve lazım.
Tarihi düşünmek üzerine
Yazarımız Ahmet Kuyaş, 2009 – 2015 yılları arasında dergimizde yayımlanan “irili ufaklı yazılar”ını derleyip bir kitap haline getirdi. Kırmızı Kedi Yayınevi’nin Tarih dizisinden raflara yerleşen bu kitabın adı Tarihi Düşünmek. Kitaba neden bu adın verildiğini ve bunun ne anlama geldiğini Kuyaş’ın kitabının hemen başına düştüğü önsöz mahiyetindeki giriş yazısında görüyoruz. Zira tarih dediğimiz bilim, bir çeşit paket bilgi servisi değil, bir düşünme alanı… Kuyaş da temel amacının ve dersleri de dahil olmak üzere öğretmeye çalıştığı şeyin “bir miktar tarihsel bilgi” değil, “tarihi düşünmek” olduğunu belirtiyor. Bu bakımdan Tarih’in, pürüzlü ya da pürüzsüz, bileşke ya da saf bir anlatı olmaktan ziyade, canlı ve güncel olmak koşuluyla bir ‘anlama’ olduğunu söylüyor Kuyaş. Tarihi Düşünmek, hocanın dergimizde yayımlanan yazılarını biraraya getirirken, birçok güncel tartışmaya da giriyor; bizleri düşünmeye davet ediyor.
Günümüzün belki de en yakıcı ve öldürücü şiddet ideolojisi, hem evrensel hem tarihsel bir olgu. Nora Yayınları’ndan çıkan kitapta, “aşağıdan terörizm” yani yürürlükteki iktidara karşı yapılan şiddet eylemleriyle; “yukardan terörizm” yani devlet aygıtı tarafından yapılanlar, tarihöncesinden günümüze ele alınmış.
TERÖRİZMİN TARİHİ ANTİK ÇAĞ’DAN IŞİD’E
Terörizm 21. yüzyıla hızlı ve etkin bir başlangıç yaparak dünyanın dörtbir bucağında ses getirirken, köksüz tarihsiz bir olguymuşcasına onu lanetlemek veya ardında değme casusluk hikayelerini aratacak bir komplo, bir parmak aramakla izaha çalışmanın ilerletici bir yanı yok. Oysa terörizmin de bir tarihi var ve bu tarih insanlığın tarihinde yıllarla, on yıllarla, yüz yıllara değil, bin yıllarla ifade edilebiliyor.
Şiddet imgeleri, arttırılan tehditler, iletişim kirliliği, bunlara eklenebilecek öfke ve nefret, tahlil ve irdelemeye pek yer bırakmıyor. Ancak terörizm olgusunu tarihsel zemininde anlamak, polisiye ve askerî tedbirlerden çok daha kalıcı ve anlamlı sonuçlar doğurabilir.
Antikçağdan başlayarak bugün her yerde hazır ve nazır olan dinsel terörizm başta olmak üzere, terörizmin doğası ve evrimi üzerine tarihsel bir bakışa sahip olmak şart. Terörizmin çeşitli versiyonlarını genç, yoksul, çaresiz insanların son çırpınışı, kısaca “sosyolojik ve psikolojik bir vaka” olarak değerlendirmek, onun siyasal ve stratejik yönünü es geçmek, lanetlemelere imkan verebilir ama anlaşılmasına asla. İletişim ağlarının alabildiğine geliştiği, silahların giderek sofistike hale geldiği, maddi kaynakların küresel finans ağlarında dolaştığı ve bütün bu karmaşık yapılara uygun insan malzemesinin yine de köhne addedilen bu yöntemlerden nasıl bir siyasal sonuç beklediği, ancak ve ancak tarihsel bir perspektifle anlaşılabilir.
Şu veya bu terör eyleminden veya örgütünden gökten zembille düşmüş gibi sözetmek yerine her birinin ayırdedici özelliğini bulmak gerekir. Örneğin genel olarak bir baskı tekniği olarak kullanılan terörizm, yine genel olarak bir müzakere çözümü ve taviz koparma hedefindeyken; günümüz cihatçı hareketlerinde bu özellik izlenmemektedir. Bunların önceki terörist hareketlerden farklı olarak herhangi bir müzakere arayışında olmadıkları, ölümüne bir mücadele yürüttükleri görülmektedir.
Terörizm: Evrensel bir olgu
Terörizm tarihi, olguyu kendi soyağacına yerleştirmek açısından gerekli. Ne de olsa yeni bir durumla karşı karşıya kalınmamakta. Yine de ilginç olan, terörizm kelimesinin ilk kez 1794’te Fransa’da “terör” partisinin fikirlerini belirtmek için kullanıldığıdır. Fransız devriminin uç kanadı 1793’te iktidarı ele geçirmiş ve hoyratça yöntemlerle, karşı devrimcileri ülkeden temizlemeye girişmişlerdi. Ancak bir sonraki yüzyılda anlam değiştirecek ve artık devletin uyguladığı bir yöntem olmakla sınırlı kalmayıp, devlete karşı bir yöntem olarak da kullanılacaktır.
Elbette 20. yüzyılda çeşitli totaliter rejimlerin uyguladığı devlet terörü, yani yukardan terör tarihten silinmemiştir. Ancak geniş anlamda terör, “aşağıdan” terör olarak anlaşılmaktadır. Çağdaş diyebileceğimiz terörizm 1880’lere doğru Rus popülistleriyle başladı ve anarşistlerle devam etti. 1881’de Çar II. Aleksander’in bir anarşistin attığı bombayla ölmesi bu dönemin zirvesiydi. Keza 1. Dünya Savaşı Saraybosna’da, Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın bir suikaste uğramasıyla fitili almıştı.
1970’li yıllarda devletin önde gelenlerine yapılan suikastlere, işadamlarına yapılanlar da eklendi. 1977’de Batı Almanya’daki patronların patronu Hanns Martin Shleyer Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF); 1986’da Fransa’da Renault’un patronu Georges Besse evinin önünde Doğrudan Eylem (Action Directe) tarafından öldürüldü.
Öte yandan Şili’de general Pinochet diktatörlüğü döneminde olduğu gibi muhalefetin sesi olmaya çalışan aydınlar ve sanatçılar da devlet terörünün kurbanı oldular.
Bugünkü kullanımdan daha farklı bir anlam taşısa da, yakın zamanda, 2. Dünya Savaşında Nazi işgaline karşı sabotaj eylemlerinde bulunanlar da terörist diye adlandırılıyordu. Hemen ardından daha sonra İsrail devletinin en önemli kademelerinde bulunacak olan Filistinli Yahudiler (örneğin Menahim Begin) İngilizlere karşı bu yöntemi kullandılar. 60’lı yılların sonlarında Filistinliler de bu yöntemi kullandılar. Yaser Arafat da bir dönemin terörist listesinde yer alıyordu.
G. Chaliand ve A. Blin’in derlediği kolektif eserin yazarları ve eserin diğer katılımcıları, terörizm kavramıyla ilgili temel noktaları belirttikten sonra, Zelotes’den günümüze tarihsel bir yörüngeyi izlemeye davet ediyor okuru. Esas olarak aşağıdan terörizm, yani yürürlükteki iktidara karşı yapılan şiddet eylemleri ele alınırken; yukardan terörizm, yani devlet aygıtı tarafından yapılan da ihmal edilmemiş.
Tarihsel gidişat üç evreye ayrılmış: Terörizmin tarih öncesi; modern çağ (1789-1968); çağdaş terörizm (1968’den günümüze). Ek olarak edebiyat ve terörizm (Musset, Conrad, Sartre, Camus, Dostoyevski), manifestolar ve İslâmcılar gibi bölümler bulunmakta. Kitabın sekiz yazarı, tarih boyunca terörist eylemlerin ve faillerinin kapsamlı bir hikayesini sunmakta.
Gelmiş geçmiş en büyük terör saldırısı 2001 yılı, 11 Eylül’de gerçekleşen Dünya Ticaret Merkezi’ne intihar saldırıları gelmiş geçmiş en büyük terör olaylarından biri. Saldırılarda 2996 kişi öldü, oluşan maddi kayıp 10 milyar doları aştı.
Harvard ve Tel Aviv’de profesör Ariel Merari, gerilla ve “özgürlük savaşçısı”nın farklılığından hareketle, terörizmin işlemsel bir tanımını verdiyor ve hasım veya otoriteye karşı, yıldırmaya dayanan strateji üzerinde duruyor. Gérard Chaliand ve Arnaud Blin, Filistin’deki Roma işgali dönemindeki Yahudi Zelotes ve Haçlılar dönemindeki Şii kökenli ünlü “Haşhaşiler” üzerinde durarak terörizmin “tarihöncesini” ele almakta. Bu iki tarihçi Antik Çağ’da geleneksel olan zorbaları öldürme (aşağıdan) terörüyle belki devlet terörünün (yukardan) başlangıcını teşkil eden Moğol istilası döneminde, Cengiz Han’ın kitlesel temizlik, terörizm hareketlerini irdelemekte. Avrupa’da 17. yüzyıldaki korkunç 30 Yıl Savaşları sırasında sivilllerin sürgününe yol açan terör türü de, bu kitlesel temizliğin benzeriydi.
Olivier Hubac-Occhipinti ise ilkin Fransa’da daha sonra İtalya, İspanya’da monarşiye karşı ve nihayetinde Kuzey Amerika ve özellikle Rusya’da anarşist terörizmin doğuşunu ele almakta. Özellikle Rusya’da geleneksel topluma son verip bir polis devletin sınırlamalarından uzak yeni toplum hedefleyen iradeye, edebi ve felsefi hareketlilikler de eşlik ediyordu.
Soykırım ve inkarcılık üzerine uzmanlaşmış Yves Ternon’un Rus popülizmi üzerine ilginç bir bölümünden sonra, Gérard Chaliand ve Arnaud Blin özellikle Batı’da 20. yüzyıl başlarında altın çağını yaşayan terörizmin yeni özelliklerini ele alıyorlar.
Kitabın eklerden önceki üçüncü ve son bölümü 1968’den bugüne çağdaş terörizme ayrılmış. Radikal İslâmcılığın kökenlerinin incelendiği bu bölümde El Kaide’nin intihar eylemleri ele alınırken, son olarak IŞİD dönemindeki cihatçılık değerlendirilmekte. Kitabın ek bölümünde Cromwell’e karşı yazılan bir manifestodan başlayarak terörizm literatüründen parçalar bulunuyor.
Failler bu tarihi bilseler de bilmeseler de bu tarihin bir ürünüdürler. “Terörizm basit insanların tarih yapmasını köstekleyen, ama yine de insanlık tarihinin bir parçası olan bir strateji, bir siyasal doktrin olarak varlığını neden sürdürebiliyor” sorusuna yanıtlar üretmek için Terörizmin Tarihi vazgeçilmez bir başlangıç.
1960’ta kurulan “İki Toplumlu Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti” yeniden yaşama geçirilecek mi? Aradan geçen elli yedi senede köprünün altından çok sular geçti ama temel konularda pek bir değişim olmadı. Ozan Sağdıç 57 yıl önce İskenderun’dan Kıbrıs’a giden ilk gemide yer almış, tarihî fotoğraflarıyla iki toplumlu cumhuriyetin kuruluşuna tanıklık etmişti.
Kıbrıs, yeni müzakerelerle yeniden gündemde. 1950’lerdeki Londra ve Zürih müzakereleri sırasında basınımız bu konuya çok önem verir, büyük bir ilgi ile izler ve okuyucularını aydınlatırlardı. Her yerde durmadan “Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır”, olmadı “Ya Taksim Ya Ölüm” mitingleri yapılıp dururdu. Şimdi ulusal heyecanımız farklı hedeflere yönelmiş olduğundan mıdır nedir, konuya ilgimiz azalmış gibi. Arada bir Türkiye’nin garantörlüğü kalkacak gibi haberler çıksa da, çok etkili bir tepki göremiyoruz.
1960’ta kurulan “İki Toplumlu Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti” yeniden yaşama geçirilecek mi? Türk ve Rum tarafları, temel konularda anlaşabilecekler mi, bu konu halen ortada. Şimdi biz, bize ait sayfalarımızı, 57 yıl önce bizzat içinde bulunduğumuz ve fotoğraflarımızla saptamasını yaptığımız o ilk girişimin anılarına bırakalım.
1960 Ağustos’u Kıbrıs Türk Kuvvetleri birliği Magosa Limanında karaya çıktıktan sonra yürüyüş hazırlığında. Alayın komutanı Kurmay Albay Turgut Sunalp’ti.
1960’ın Ağustos ayı idi. Benim Ankara’daki ilk yılım. Henüz bir kaç ay önce 27 Mayıs ihtilâli olmuş ve ülke halen Milli Birlik Komitesi’nin yönetimi altında. Londra ve Zürih müzakereleri sona ermiş; Birleşik Krallık, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğü altında iki toplumlu Kıbrıs cumhuriyeti kurulma kararı alınmış idi.
Cumhuriyetin başlangıç tarihi 16 Ağustos olarak saptanmıştı. Antlaşmaya göre Kıbrıs’ta Birleşik Krallığa bağlı bir İngiliz üssünden ayrı olarak 950 kişilik bir Yunan birliği ile 650 kişilik bir de Türk birliği bulundurulacaktı. Bizim özel birliğimiz Devlet Deniz Yollarının Ege vapuru ile İskenderun limanından Kıbrıs’a sevk edilecekti.
Beni, birliğimizin İskenderun’dan ayrılışını fotoğraflamam için görevlendirmişlerdi. Ankara’dan İskenderun’a gittim. Orada çalışırken öğrendim ki, isteyen gazetecileri olayın tümünü izlemek üzere vapura alabileceklermiş. Hemen telefon açıp durumu bizim yazıişlerimize bildirdim. Oradan “Ne duruyorsun, hemen atla git” yanıtı geldi. Birliğimiz son neferine kadar yerleştikten sonra, birkaç sivil arkadaşla birlikte beni de vapura aldılar. Rıhtıma el sallamalarla Kıbrıs yolculuğumuz başladı.
Saatler öyle ayarlanmıştı ki, yolculuk bir gün, bir gece sürecek ve ertesi sabah Magosa limanına yanaşılacak. Bize Kıbrıs kara sularına kadar bir de savaş gemisi refakat edecekti. İlk içtima vapurun güvertesinde alayın komutanı Kurmay Albay Turgut Sunalp’ın gözetimi altında yapıldı. Sonra erler istirahate çekilmek üzere serbest bırakıldılar. Bu arada alayın bando takımı törenlerde çalacağı marşları talim etti. Çaldıkları marşlar arasında İzmir Marşı da vardı. Kıbrıs’a İzmir Marşı ile çıkarma yapacaktık, hadi hayırlısı…
Bütün geçit törenlerinde ve yürüyüşler sırasında en önde alay sancağını iki yanında iki muhafızı ile birlikte bir sancaktarın taşıyacağı anlaşılıyordu. Böyle bir görüntünün ilk çıkacak Hayat dergisinin kapağında yer almasının, yaşadığımız bu tarihsel olayı ne kadar isabetli bir şekilde simgeleyeceğini ve bunun ne kadar fiyakalı bir sunum olabileceğini düşündüm. Alay komutanı Albay Turgut Sunalp’ten böyle bir fotoğraf çekmeme izin vermesini rica ettim. Vapurun nisbeten sakin bir köşesi olan kıç güvertesinde hazırlığımızı yaptık. Akdeniz’in sularını zemin alacak şekilde o fotoğrafı ender olarak kullandığımız renkli dia olarak çektim. Nitekim 26 Ağustos tarihli Hayat dergisinin kapağını o fotoğraf süslüyordu.
İskenderun’dan ayrılış Kıbrıs’a giden Türk birliği, İskenderun’dan ayrılıyor; gemiye binen subaylar rıhtımdaki kalabalığı selamlıyor…
13 Ağustos sabahı Kıbrıs kara sularına yaklaşmış bulunuyorduk. Refakatçi gemimiz bizden törenle ayrılıyordu. Sirenler çalınırken o geminin tüm bahriyeli personeli düzenli bir şekilde zırhlının güvertesinde selama durmuşlardı. Bizim geminin erleri de onları selamlıyorlardı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte adadan denize açılmış küçük teknelerdeki Kıbrıslı Türkler, çok açıklardan itibaren gemimizi karşılamaya çıkmışlardı. Askerlerimizi coşkuyla selamlamaktaydılar.
Nihayet Ege vapuru, Magosa Limanına yanaştı. Limana alınmış az sayıda karşılayıcının sevinç içinde olduklarını görüyorduk. Birliğimiz sükunet içinde gemiden tahliye edildi. Merasim kıt’ası biçiminde düzen aldı. Bu arada karşılayıcı heyet, alay komutanına çiçek buketleri sunuyordu.
Magosa’ya limandan kemer şeklinde bir kale kapısından geçiliyordu. Asıl büyük coşku, o kapı geçilir geçilmez başlamıştı. Çünkü orada uzun yılların özlemleriyle bekleyen Kıbrıs’ın Türk halkı vardı. Ayyıldızlı alay sancağını olağanüstü coşkularla ve içtenlikle selamlıyor, alkışlıyorlardı.
Birliğin sancağı, Hayat’ın kapağı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı sancağı vapurun güvertesinde… Ozan Sağdıç tarafından özel olarak çekilen bu fotoğraf serisindeki kareler, Hayat mecmuasının da kapağı olacaktı.
Alayın yerleşeceği yer Lefkoşa-Alayköy arasında eski bir İngiliz kampı idi. Gönyeli üzerinden oraya ulaşılacaktı. Ara yerlerde araçlara biniliyor, aradaki küçük büyük yerleşim yerlerinde merasim bölüğü tören yürüyüşü nizamı alıyor, sancak önde oralardan yürüyüşle geçiliyordu.
Her yerde olağanüstü bir coşku yaşanıyordu. Sonunda biz kendimizi Lefkoşa’da bulduk. Orada Türkiye’yi temsilen bir konsosluğumuz, bir de tanıtma büromuz vardı. O büroda gazeteci ağabeylerimizden Dündar Arcayürek görevliydi. Ben büyük bir heyecanla vapura atlamış gelmiştim ama, cebimde hemen hemen hiç para yoktu. Nerede kalacaktım, o da belli değil… Işıklar içinde yatsın, o sorunu Dündar Abi çözdü. İş bankası Lefkoşa şubesi müdürüne “Ozan’ı evinde misafir etsene” dedi. Müdür bey ailesini Türkiye’ye göndermiş, evde kendisinden başka kimse yokmuş zaten; “buyursun” dedi, onun konuğu oldum.
Ertesi gün, toplum lideri ve kurulacak yeni devlette Cumhurbaşkanı yardımcısı olacak olan Fazıl Küçük’ün ve önemli önderlerden Rauf Denktaş’ın toplantıları oldu. Boş zamanlarda da Lefkoşa’nın çarşısını, sokaklarını keşfe çalışıyordum. Ankara’da içkiyi fazlasıyla seven foto muhabiri bir arkadaşımız vardı. Gemideki kafileyle gelenler arasında o da bulunuyordu. Akşam vakti zaman hayli ilerleyince, arkadaşın bir meyhane arayacağı tuttu. “Rumların meyhaneleri meşhurdur, hadi birini bulup kafa çekelim” dedi. Ben de ona uydum; Rum mahallelerine daldık, sokak sokak geziyoruz. Benim bildiğim Rumlar akşamları evden çok sokaklarda yaşarlar. Ama gezdiğimiz yerlerde hiçbir canlıya rastlamadık, kediler hariç. Bütün insanlar evlerine çekilmişler, sokaklar bomboştu. Amacımıza nail olamadan kaldığımız yerlere döndük. Ertesi gün maceramızı Dündar Abi’ye anlattığımız zaman bize “Deli misiniz oğlum” dedi, “sizi oralarda görseler Rumlar kıtır kıtır keserlerdi, kimsenin de haberi olmazdı. Cumhuriyet mumhuriyet laga luga, dur bakalım işler ne olacak. Henüz ortalık yatışmadı”.
Anavatana selam Kıbrıs’a devam Kıbrıs karasularına yaklaşırken, refakatçi savaş gemisi, birliğimizi taşıyan Ege vapurunu selamlayarak ayrılıyor. Kıbrıslı Türkler ise motorlu teknelerle açık denizde Ege’yi karşılıyor.
Cumhuriyetin ilanından bir gün önce Türkiye’den birkaç gazete patronu ile yazar davet edilmişti, onlar geldiler. Aralarında bizim patron Şevket Rado da vardı. Kafileyi iyi bir otele yerleştirmişler. Şevket Bey bana “Senin paran yoktur, al bunu” diye, hiç ummadığım bir şekilde on sterlin uzattı. Hemen çarşıya koştum, o paranın dokuz sterlini ile kendime basit ama iş görür vaziyette, gramofondan biraz daha hallice hoparlörü kendinden bir pikap ile iki uzunçalar plak satın aldım. Evimin ilk müzikçalar aletiydi bu.
Geldik Cumhuriyetin ilan tarihi 16 Ağustos’a. Devlet 15’i 16’ya bağlayan gece ilan edilmiş sayılıyordu. Bir gün önce resmî bir resepsiyon vardı. Geçmiş zaman, pek anımsayamıyorum ama, Ledra Palas’ta olabilirdi. Cumhuriyetin ilan gününün akşamında da, artık resmen cumhurbaşkanı olan Makarios’un başkanlık sarayı olarak kullandığı tarihsel görünümlü bir mekanda daveti vardı. Yüzünde güller açıyordu, neşesine diyecek yoktu.
Türk toplumunun lideri Fazıl Küçük’ün yardımcısı genç Rauf Denktaş.
Magosa, Madanoğlu, Makarios ve Denktaş Birliğimizin merasim bölüğü Magosa Kalesi kapısından geçiyor (üstte). Türkiye Cumhuriyetini temsilen Kıbrıs’ gelmiş bulunan Cemal Madanoğlu, Makarios ile el sıkışmamak için resepsiyon süresince ellerini arkasında tutuyor (allta).
Türkiye’yi, Milli Birlik Komitesi’nin güçlü isimlerinden Korgeneral Cemal Madanoğlu temsil ediyordu. Madanoğlu salona elleri arkasında kilitlenmiş olarak girdi. Makarios’la konuştuğu dakikalar dahil, elinde içki bardağı olmadığı sürece hep ayni pozisyonda kaldı. Bu dikkat çekecek bir durumdu. Resepsiyon sonunda kendisinden bunun nedenini sordum. “Yaaa, elini sıkmak zorunda kalayım da, fotoğrafımı çekesiniz; gazetelerinizde Madanoğlu papazın elini sıktı diye yayınlansın; o kadar enayi miyim ben be” dedi.
Yeni gelen gazetecilerden bir kısmıyla birlikte bizi ertesi akşam on-onbeş kişilik bir grup halinde, sanırım Girne taraflarında denize yakın bir yerde Rumların işlettiği içkili bir lokantaya götürdüler. Tabii, aramızda Dündar Abi de vardı. Çevreden iyice yalıtılmış eski bir bina. Ama şöhreti olan bir yermiş. Oraya hem Rumlar hem de Türkler gelirlermiş. Nitekim bizim masamızın bir hayli ötesindeki bir masada da kalabalık bir Rum grubu eğleniyorlardı. Aradan bir-iki saat geçtikten sonra o gruptan bir adam söylev verircesine atıp tutmaya başladı. Rumca bilmediğimiz için ne dediğini biz anlamıyorduk. Ancak masamızdaki Kıbrıslı vatandaşların sanki biraz keyifleri kaçmış gibiydi. Dündar Abi elbette gazeteci ve adanın girdisini çıktısını çok iyi biliyor, bizi aydınlattı: “Bu adamın adı Samson” dedi, “belalı adamın tekidir, hiç uymaya gelmez”. Böyle bir anımız da oldu, ortak cumhuriyetin henüz ilânından saatler sonra.
Cumhuriyet coşkusu Birliğimizin törenle geçtiği yerlerde, halk Mehmetçikleri coşkuyla selamlıyordu. Birçok çocuğa, Türk subay kıyafetleri giydirilmişti.
Zaman hızla aktı. Türlü olaylar gelişti. Rumların bir türlü vazgeçemedikleri davaları Enosis’ti, yani Yunanistan ile birleşmek. Samson darbesi, Makarios’un Türkler üzerinde baskı kurma, hatta EOKA’cılarla birlikte katliam girişimleri… 1964’te İnönü’nün başbakanlığı sırasında uçaklarımızın havadan müdahalesi, ABD Başkanı Johnson’un mektubu. İsmet Paşa’nın “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o yeni dünya içindeki yerini alır” restini çekmesi… ABD’nin vermekten imtina ettiği uçak yakıtını kendi rafinerilerimizde üretmeye başlamamız… Katliamların artması üzerine 1974’te Ecevit zamanının Barış Harekâtı… Sonunda Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması…
KKTC kurulur kurulmaz, bizim Kültür ve Turizm Bakanlığımız onların eşdeğer bakanlığı için bir yardım olarak Kuzey Kıbrıs’taki kültür varlıklarının ve güzelliklerinin fotoğraflarla saptanması ve genç cumhuriyetin ilk turizm broşürünün hazırlanması için beni görevlendirmişti. Yirmi gün kadar çalıştım. Kıbrıs’ı bütün yönleriyle tanımaya, daha sonra da tanıtmaya gayret gösterdim.
Kıbrıs’taki Osmanlı Egemenliği 1571’de başlamış, 1878’de Rus tehdidi karşısında bu hak mahfuz tutulmak kaydıyla İngilizlere para karşılığında kiralanmış, 1914’te 1. Dünya Savaşı sırasında karşı saflarda olduğumuzdan bir emrivaki ile İngilizler tarafından ilhak edilmiş; bu kadarını biliyoruz.
Ama Türklerden önce neler olmuş,ve biz ne kadar hak sahibiyiz? Aklımı kurcalayan bu tür sorulardı. Zamanla tüm bunları okuduk, öğrendik ama, o günlerden bu tarafa Rum çoğunluğun ve iştahlı Yunanistan’ın Türk azınlığını yutma emeli pek değişmedi. Şu anda, Birleşmiş Milletler bir tarafı devlet kabul etmiş, diğer tarafı işgal bölgesi sayıyor. Torpilli taraf, veto hakkı olan AB üyesi; diğer taraf meşru bile sayılmıyor. Bunu akıldan çıkarmamak gerek. Bu bakımdan şimdiki müzakerelerin Türkiye ve Türkler açısından daha dikkatle izlenmesi gerekiyor. Özetle sözlerimiz, dikkatsiz davranıp peynir görmüş kargaya dönmeyelim; satılmış durumuna düşüvermeyelim beyanından ibarettir!
“İnsan, kötü zamanlara hazırlıklı olmalı” diyor Metin Münir yazısında; “bir şeyler biriktirmeli, bir şeyler saklamalı. Kemik gömen köpekler, fıstık saklayan sincaplar, arılar ve karıncalar gibi…” Söz alan, söze giren, yazan insanlar korku kafesinin içine itiliyorlar. Korku yaratıcıları hasta, korkanlar haklı, ama harflerden korkmanın ecele faydası yok.
Bizimkisi gibi kronik yüksek voltaj hattı üzerinde yaşanan ülkelerde, basın organları da koşut bir işlev üstleniyor. Köşe yazarlarına ya öfkelerimizin sözcüsü ya da kaynağı olduğu için başvuruyoruz. Kendi payıma, rahatlamak ve rahatlatılmak istemiyorum, tepkimi kabartacak yazılara da gereksinme duymuyorum (olup bitenler, daha doğrusu bitmeyenler buna yetiyor, artıyor); dilediğim, ufkumu genişletecek yazılarla karşılaşmak yayın organlarında.
Böylesine bir ortamda gücün gücü öylesi örneklere rastlamak. Beşir Ayvazoğlu’nun Karar’daki yazılarının tiryakisiyim şu sıralar: Sözgelimi “Yangın Vaaar!” ya da “Lodos Paşa” başlıklı denemeleri canalıcı parantezler açtı sıkışmış dünyamda.
Hemen her yazısı beni düşünce alıştırmalarına yönelten bir başka gazeteci-yazar, düzenli olarak T24’de yazan Metin Münir. 2016’da çıkan son yazısı (27 Aralık), “Kötü Zamanlar için Hazırlık”, tam anlamıyla bilge bir yaklaşım getiriyordu.
“İnsan, kötü zamanlara hazırlıklı olmalı” cümlesiyle başlıyordu yazısı: “Bir şeyler biriktirmeli, bir şeyler saklamalı. Kemik gömen köpekler, fıstık saklayan sincaplar, arılar ve karıncalar gibi. Kötü zamanlar mutlaka gelir. Hazırlıklı olmalı. Ama olunabilir mi? Nasıl olunabilir? Kötü zamanları kötü insanlar yaşatır”.
Yazısının devamında geçmişin büyük bilgelerine başvuruyordu Metin Münir: “Konfüçyus, ‘Hükûmet kötü ise dağlara çekil’, diyor. Taocular, ‘Dağlara hükümet kötü olsa da olmasa da çekil, diyor”un ardından sözü Montaigne’e veriyordu: “Kötü zamanlarda bir köşeye çekilip susmak” gerektiğini savunan ve kulesindeki odasına çekilerek bu “doğru”yu hayatına geçiren derin adama.
Yazı, pek çok benzerim gibi tahteravalli salınımında seyrededurayım, düşüncelere savurdu beni. Taoculuğu tanımam, önerilerini kesinkes doğru buluyorum. Şu var: Bir doğruyu benimsemek onu yaşarken uygulama basiretini göstermek anlamına gelmiyor. Zamanla çenemi tutmayı öğrendim sanırım, sözlü etkinlik çağrılarının çoğunu, görsel olanlarının tümünü geri çevirir oldum. Tövbe tutmayan elim. Yazmak yaşamsal edimse, ki benim için ne yazık ki ve iyi ki öyle, yazmakla yetinebilirdim pekâlâ — oysa, bir de yayımlıyorum.
Karanlık dönemlerde yazmanın kişiye yaradığı gerçek, yayınlamak ne işe yarayabilir kestiremiyor, ikilem içinde kalıyorum. Gelgelelim, “kötü zamanlar”ın en büyük panzehirlerinden birinin okumak (kitap, resim, filim, beste okumak) olduğuna hâlâ inandığım gerçek: Yazılmazsa okunabilir mi?
Bir kefede susanlar, bir başkasında susturulanlar, “kötü zamanlar”ın gözde araçlarından biri susturucu. Söz alan, söze giren, yazan insanlar korku kafesinin içine itiliyorlar. Korku yaratıcıları hasta, korkanlar haklı, ama harflerden korkmanın ecele faydası yok.
“Kötü zamanlar”da bir tek susmak değil suçluluk duygusunu yaratan ve besleyen: Ölüm(ler) kol gezerken Hayat’tan sözetmek de çelişki dalgaları doğuruyor kalem sahibinde: “Şimdi şundan ya da bundan yola çıkarak yazmanın sırası mı?”. İyi de yalnızca öfke saçarak, yüzünü ağlama duvarına çevirerek, yakınarak, lânetleyerek “kötü zamanlar”ı altetmek elde mi?
“Haberlerin sinirini bozmayacağına söz verirsen gazeteyi veririm”. Andrew Toos, CartoonStock
Tutuklamalarda “sessiz kalma hakkı”nı yüksek sesle dile getirmek hukuksal bir zorunluluk. Sonrasında, suçlanan kişi dilerse “susma hakkı”nı kullanabiliyor, dilerse “savun(ul)ma hakkı”nı sözcüsü avukat(lar)ına devredebiliyor. Mağdur şüphe yok ki “söz hakkı”na sahiptir, isyanını dile getirecek, uğradığı haksızlıkları yükses sesle ifade edecektir. Mağdurdan yana olanlar da. Gene de dikkat kesilmek gerekir bu durumlarda: “Rol çalma” kuyusuna düşülmemeli, “fırsat rantı” sağlama eşiğinden uzak kalınmalı bana kalırsa.
Toplum, söz hakkını da susma hakkı gibi pek sevmiyor. İkisini de izne bağlama eğilimi içinde. İkisine birden sınır tayin etme yanlısı:
Söz gümüşse sükut altın; söz aramızda; sözüm meclisten dışarı: söz geçirmek; söz sahibi olmak; sözü ağzına tıkamak: sözü kesmek… Bir toplumun deyimleri onun buyurganlık gizilgücünün derecesini ölçmekte başvurulacak temel kaynak. Aile içinden başlayan, okul sıralarında bir boyut daha kazanan söz cenderesi. Kaldı ki hiç konuşmadan sözünüzü sakınmayacağınız biliniyor: Askerliğimi yaptığım dönemde, bir üst rütbeli ifade etmişti bunu: “Kötü bakmak yasaktır !”
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda, Bilge Karasu keşişlere uygulanan Bizans cezasına gönderme yapmıştı : Ölene dek konuş(turul)mak! Asıl beklenen, ölene dek olabildiğince susmak. Konuşamayan, söz alamayan insanların oluşturduğu toplumlar canlı statüsünde görülebilirler mi?