Etiket: sayı: 32

  • Hem mucize yarattı hem hayalkırıklığı

    Hem mucize yarattı hem hayalkırıklığı

    Küba Devrimine duyulan sempatinin nedeni komünizmin inşası değil, bu küçük ülkenin liderinin dünya jandarması ABD’ye kafa tutmasıydı. Castro, sağlık, eğitim, sosyal eşitlik konularında mucize, Sovyet yörüngesinde Çekoslavakya ve Afganistan işgallerini destekleyerek hayalkırıklığı yaratmıştı. 

    Yüzlerce suikast girişimini atlatıp, elli yıl dünya siyaset sahnesinin önündeki yerini koruyan Fidel Castro, 25 Kasım 2016’da 90 yaşında öldü. Suçlamalar veya düzülen övgülerin ötesinde hiç şüphesiz Üçüncü Dünya’nın sayılı önderlerinden biriydi. 

    Bir şeker kamışı plantasyonu olan büyük toprak sahibi bir ailenin çocuğu olarak en iyi öğretim kurumlarından sonra 1945’te Havana Üniversitesinde hukuk okuyan Fidel Castro, öğrencilik yıllarında komşu ülkelerdeki özgürlük hareketlerini yakından izledi. 1947’de Dominik Cumhuriyeti’nde diktatörlüğe karşı çıkarken, 1948’de Kolombiya başkentindeki ayaklanmaya katıldı. Küba’da ilerici ve demokratik reformları savunan Ortodoxo partisine girdi. Bu partinin gençlik örgütündeki insanları, gelecekteki mücadelesine katacaktı. Adadaki yolsuzluklara karşı çıkan Castro, bu dönemde komünizme karşı tutum almıştı. 

    1952’de bir hükümet darbesi yapan emekli general Batista’ya karşı 1953’de Moncado kışlasına başarısız bir silahlı baskın düzenledi. Tutuklandı, ama iki yıl sonra serbest bırakıldı. 

    Geleneksel siyasal partilerin çöktüğü bir dönemde Fidel Castro, Meksika’dan ünlü Granma teknesiyle hareketle, beraberindeki 81 kişiyle birlikte anayurduna çıktı. İki yıl sonra başarıya ulaşacak olan silahlı mücadelesi başlamıştı. Gösteriler, ayaklanmacı genel grev, kitle hareketiyle gerilla mücadelesini bütünleştiren bir stratejinin uygulayıcısı olarak Fidel Castro; o güne kadar bilinen modellerin dışında, esas olarak ulusal egemenliği sağlamaya yönelik bir hareketin lideri olarak öne çıkıyordu.

    Küba Devrimi hem ABD hem Rusya için beklenmedik bir gelişme oldu. Latin Amerika’yı baştan aşağıya sarsan bu olay, diktatörlüklere karşı mücadele eden muhalefet hareketlerini umutlandırdı ve geleneksel mücadele yöntemlerinin dışında Küba modelini örnek alan hareketlerin oluşumuna yol açtı. O güne kadar dünya sosyalist hareketindeki Rusya ve Çin gibi iki merkezin gündelik politikalarının dışında, Kastrizm adı verilen radikal çözüm stratejileri ortaya çıkmış oldu.

    Devrimin aldığı siyasal yöneliş ABD’yi hemen harekete geçirdi ve dünyanın en büyük gücü, burnunun dibindeki on milyonluk bir ülkedeki devrimi çökertmek için 1961’de Domuzlar Körfezi çıkarmasını gerçekleştirdi. Bu harekatın yenilgiye uğratılması, ABD’nin askerî olarak Castro’yu dize getirememesi, Küba Devrimi’ne büyük bir özgüven kazandırdı ve sonuçta ülke, 1962’den bugüne kadar devam eden ağır bir ekonomik ambargoya mâruz bırakıldı. 

    50’li yılların dünya hallerini anlamadan Castro’yu tarihselleştirmek fazlasıyla yüzeysel olacaktır. Küba Devrimi, ABD’nin Latin Amerika’yı arka bahçesi gibi kullandığı 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde ve Rusya’nın bilgisi, desteği dışında gerçekleşti. Toplumsal adalet ve ulusal egemenlik bayrağıyla Batista diktatörlüğüne son verilirken, ABD ve Rusya’nın nüfuz alanlarında olmayan bir Üçüncü Dünya hareketi şekilleniyordu. Küba Devrimi bu Üçüncü Dünya hareketinin merkezinde yer aldı. OSPAAAL’in (Afrika, Asya, Latin Amerika Halkları arasında Dayanışma Örgütü) kurucusu oldu, 1966’de Tricontinentale (Üç Kıta-Asya, Afrika ve Latin Amerika) konferansına evsahipliği yaptı, 1979’da Bağlantısızlar hareketinin başkanlığına getirildi. Gine’den Amilcar Cabral, Fas’tan Mehdi Ben Barka gibi Üçüncü Dünya’nın ünlü simalarıyla emperyalizme karşı ittifaklar kurdu. 

    Ancak Üçüncü Dünya’da Küba Devrimi’ne duyulan sempatinin kaynağı bu ülkede komünizmin inşa edilmesiyle ilgili değildi; bu küçük ülkenin dünyanın jandarması ABD’ye kafa tutmasıydı. Küba, askerî harekatlara, suikastlere, kampanyalara ve ağır ekonomik ambargoya rağmen ayakta kalmanın ötesinde, bir dizi ülkeye verdiği destekle de öne çıktı. 

    Hem mucize yarattı hem hayalkırıklığı
    Gerilla başkan Fidel Castro (sağda oturan) ve kardeşi Raul (ayakta, ortada) uzun namlulu ağır silahlarıyla Sierra Maestra’da arkadaşlarıyla bir gerilla kampında. Günümüzden tam 58 yıl önce zaferi kazanan Fidel, gerillalık döneminin ardından 33 yaşında başkanlık görevine gelmişti. 

    Dış politikada büyük soru işaretler 

    Ancak Küba’nın dışpolitikası, ABD’ye karşı müttefik edindiği Rusya’nın tavrına göre şekillendi. Örneğin Küba 1970’li yıllarda Afrika ile yakından ilgilendi ve Angola ile Güney Afrika’nın apartheid politikasına karşı durdu. Ancak Soğuk Savaş’ta Rusya’dan yana tutum alan Etyopya’daki kanlı bir diktatörlüğü destekledi. Fidel Castro, 20. yüzyıla damgasını vuran iki büyük, kritik toplumsal hadisede de Moskova’nın yanında yer aldı. 1968 Çekoslavakya olayları sorasında Rus tanklarının Prag’ı işgal etmesini ve tam da Bağlantısızlar hareketi başkanlığında bulunurken Rusya’nın 1979 sonunda Afganistan’ı işgalini destekledi. 

    “Hikmeti hükümet” gereği Meksika’nn tek parti yönetimiyle iyi ilişkiler içinde olduğu gibi, Franco İspanyası’yla da arası hiç fena değildi. 

    ABD’nin Vietnam savaşını kızıştırdığı 1965 ve ardından gelen Çin’deki Proleter Kültür Devrimi ile Küba ilk cazibesini kaybetmeye başladı ve 1970’li yıllarda Sovyet modeline doğru evrilmesiyle, devrimci bir merkez olarak eski parlaklığını yitirdi. 

    Küba Devrimi’nin uluslararası yankısı ise, devrimin hikayesinden ziyade, doğal kaynakları pek olmayan küçük bir ülkede toplumsal alandaki başarıdandı. Sağlık ve eğitim gibi evrensel kamu hizmetlerinin yaygın ve parasız olarak sunulmasının, barınma sorunlarının eşitlikçi bir biçimde ele alınmasının yanısıra, komşu kıtanın kuzeyinde ve güneyinde ciddi bir insan hakları sorunu olan ırkçılığa varan ayrımcılığa son verilmesi gibi kazanımlar, Küba’nın dikkatleri çekmesine neden oluyordu. 

    Küba toplumunda ayrımcılık olmaması sayesinde, genellikle adanın doğusunda yaşayan kırsal kökenlilerle, siyahi kökenli ailelerden en yoksul vatandaşlar için olağanüstü bir toplumsal hareketlilik imkanı doğmuştu. Fidel Castro’nun toplumsal meşruiyetinin ardında, özellikle bu kesimlerin büyük desteği vardı. Her ne kadar son yirmi yılda toplumsal eşitsizlikler yeniden belirmişse de, Küba, Latin Amerika’nın diğer ülkeleriyle kıyaslanmayacak bir konumdadır. Ayrıca Fidel Castro, Küba kültürüne siyahların katkısını her zaman öne çıkardı. Sürgündeki Kara Panterleri kabulü, Harlem’i ziyareti, Muhammed Ali, Malcolm X ve Harry Belafonte gibi insanlarla buluşması, bu konudaki samimiyetini gösterdi.

    Küba, toplumsal alandaki başarılarını ekonomik ve siyasal alanda gösteremedi. ABD gibi bir ülkenin ambargosu altında ekonomik anlamda başarılı olmak pek kolay değilse de, yönetimin yaptığı hatalar bununla açıklanamaz. Örneğin Ernesto Guevara (namı diğer Che) 60’lı yıllarda sanayi bakanı iken dışa bağımlılığı azaltmak ve yetersiz gıda üretimine son vermek için ekonomide çeşitlendirme amacındayken, Fidel Castro Sovyetler’le bir tür işbölümüne girerek şeker kamışı ihracatında yoğunlaşmayı tercih etmişti (Petrole karşı şeker).

    ABD ambargosu ve tehdidi altında kalan küçük ve yoksul bir ülkedeki beklenmedik devrimin toplumsal ve ekonomik bilançosu pek parlak değildir. Ancak böyle bir ülkenin biyoteknoloji ve ilaç üretiminde yüksek teknoloji kulübüne girmesini sağlayan eğitim ve araştırma düzeyi, kendine benzer ülkeler bir yana kendinden çok daha zengin ülkelerle bile kıyaslanmaz düzeyde yüksektir.

    Hem mucize yarattı hem hayalkırıklığı
    Fidel ve Ernesto 12 Ocak 1959 tarihli fotoğrafta Fidel ve Latin Amerika direnişinin simge ismi Ernesto (Che) Guevara bir arada. Özgürlük mücadelesinin merkezinde yer alan ikili, tüm hareketi zafere kadar birlikte yönetti. Fakat özellikle sosyalist anayasanın 1976’daki ilanından sonra kimi ufak fikir ayrılıkları da ortaya çıkacaktı. 

    15 bin ‘vatan haini’

    Yine ABD’nin baskısıyla açıklanamayacak olan siyasal demokrasi eksikliği, Küba’nın sosyalizm iddiasındaki en zayıf noktayı oluşturagelmiştir. Rosa Luxemburg’un dediği üzere “özgürlük daima başka türlü düşünenlerin özgürlüğü”yse Küba’nın sicili bu konuda pek parlak değildir. Tek parti yönetimi altında ağır sansürün varlığı bir yana, Fidel Castro’nun da 2006’da kabul ettiği üzere, ülkede bir dönem 15 bin siyasal mahkum bulunuyordu. Bunların hepsinin “vatan haini” olduğunu iddia etmek kolay değildir.

    Fidel Castro her ne kadar Kastrizm diye anılan ve Küba Devrimi modeliyle özdeşleşen bir akıma adını vermiş olsa da, bir marksist düşünür olarak belirmemiştir. 20. yüzyılın bütün sosyalist devrimleri, hatta başarısız olanları da mutlaka kuramsal bir önderle anılsa da, Küba bir istisnadır. Hatta Küba Devrimi’ne bu anlamda tarihsel bir ifade, uluslararası bir derinlik kazandıran kişinin, Castro’dan çok daha fazla kuramla haşır neşir olan Ernesto Che Guevera olduğu yaygın bir kanıdır.

    Küba, Fidel’den sonra kritik bir kavşakta bulunuyor. Ülke tek parti yönetiminde, Çin-Vietnam modeline benzer bir devlet kapitalizmine yönelecek mi? 

    Beklenmedik bir gelişme olmadığı takdirde Castro’nun kardeşi Raul 2018’de çekilecek ve artık devrimi yaşamamış bir kuşak yönetime gelecektir. Meşruiyetini devrimden alan rejim, gençliğin itibar edeceği yeni bir meşruiyet bulabilecek mi? Tarih devam ediyor.

  • Kraliçe Roma’ya yanlış yaptı, şah Ruslara dev elmas yolladı

    Kraliçe Roma’ya yanlış yaptı, şah Ruslara dev elmas yolladı

    İmparatorluk kurma hayalini biraz fazla kuran Kraliçe Teuta, Roma elçilerini öldürtünce bedelini ağır ödemiş. Daha yakın tarihe bakacak olursak; Rusya’nın İran elçisi Aleksander Griboyedov mollalar tarafından öldürülünce şah öyle korkmuş ki, hemen torununu “buyrun, eti sizin kemiği benim” diyerek ve yanına bir de dev gibi bir elmas vererek Rusya’ya göndermiş.

    Elçiler, tarih boyunca misafir bulundukları topraklarda korunmuş ve hatta üzerine titrenmiş görevliler. Herhâlde bir geçiş aşaması olmuştur ama, insanlık ilk çağlardan itibaren, düşman da olsa dost da olsa bir ülkenin kendi topraklarındaki temsilcisini korumanın daha akıllıca olduğunu anlamış. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, Çin savaş hukukunun “yangında ilk kurtarılacaklar” listesinde elçiler ve teslim olanlar ilk sırada yer alıyor. Zaten düşünecek olursak, özellikle modernite öncesi iletişim olanakları sınırlıyken, toprağına yabancı diyarlardan gelen adamı hoş tutmak akıllıca bir davranış. Toprağındaki elçileri hoş tutmazsan, yarın öbür gün barbar akını olduğunda, barbarlar kapına dayanana kadar haberin olmaz ya da sinsi ve stokçu bir hükümdar olmana rağmen elindeki fazla tahılı, karşı tarafta kuraklık olduğunu bilmediğin için ucuza verirsin. En kötüsü de, ola ki savaşırken teslim olmaya karar verdin, onu bile zor yaparsın.

    Uzak diyarların elçileri bir önemliyse, yakın diyarların elçileri iki önemlidir diğer yandan. Zira en çok komşun ya da çok yakınında olan ülkelerle savaşır, onlarla barışır, çok öyle deplasmana çıkmazsın. E savaştığın komşunla er geç barışacağın için, o elçiyi hoş tutmak mantıklıdır. Zaten kafası çalışan her devlet bunu az çok bilir, bilmeyenler de genellikle unutmaları mümkün olmayan bir şekilde öğrenir.

    “VALLA BENİM ELİMDE OLAN BİR ŞEY YOK, BENİM ASKERLERİM ASLA ROMALILARA YANLIŞ YAPMAZ AMA BU MİLLETİM NE İSTERSE ONU YAPAR. BEN BU MİLLETİ EVİNDE ZOR TUTUYORUM, ONA BİR GARANTİ VEREMEM. AMA SEN BANA YANLIŞ YAPTIN! ASKERLER TUTUN ŞUNLARI!..”

    Aklımda yanlış kalmadıysa Polybius, Roma Cumhuriyeti ve merkezi bugünkü Arnavutluk civarı olan İlirya arasındaki savaşın sebeplerinden biri olarak benzer bir durumu göstermiş. Galiba ilk başta ortada bir sıkıntı yok; İlirya kendi çapında bazı yayılmacılıklar, büyük imparatorluk kurma afacanlıkları gösterse de Roma Senatosu belki de o aralar Kartaca daha büyük tehdit olduğu için bu İlirya’yla fazla ilgilenmiyor. 

    Griboyedov’un katli ve şahın diyeti elmas 1826’da, aynı zamanda bir oyun yazarı olan Rusya’nın İran elçisi Aleksander Griboyedov öldürülmüş. İran şahı Rusların vereceği tepkiden o kadar çok korkmuş ki, hemen torununu “Efendim buyrun, eti sizin kemiği benim” diyerek ve yanına bir de dev gibi bir elmas vererek Rusya’ya göndermiş. Soyyet döneminde pullara da basılan meşhur Şah Elması. 

    İlirya giderek komşularının topraklarına göz dikiyor falan ama, İliryalı korsanlar Romalı denizcileri soymaya başlayınca Roma Senatosu kıllanıp İliryalılara iki elçi gönderiyor. O sıralar İlirya’nın başında Kraliçe Teuta var. Mağrur bir hanım, konuyu komşuyu yağmalamış, kendi topraklarında başgösteren bir isyanı bastırmış, özgüveni yüksek bir kimse diye hatırlıyorum. Her neyse hanımefendi Roma’dan gelen iki elçiyi dinlemiş, sonra da, “Valla benim elimde olan bir şey yok, benim askerlerim asla Romalılara karşı bir yanlış yapmaz ama bu milletim ne isterse onu yapar. Ben bu milleti evinde zor tutuyorum, ona bir garanti veremem” demiş. Ha şimdi orada Roma elçisinin de bir yanlışı olmuş, kraliçenin bu tutumuna diplomatik olmayan bir dille cevap vermiş, kadıncağız da buna alınmış. Ben tamamen haksız demiyorum, onun da haklı olduğu yerler var yani. Ama elçileri öldürtmesi biraz ileriye gitmek olmuş. Bu haber Roma’da duyulunca Romalılar galeyana gelmiş ve kraliçenin “milletler hukukunu” ihlâl ettiğini iddia ederek savaş hazırlıklarına başlamışlar. Ha şimdi belki de böyle bir şey olmamıştır da, Roma İlirya’yı işgâl etmek için böyle bir bahane uydurmuştur bilemem, dediğim gibi ben Polybius’un yalancısıyım. Ama neticede bunu bahane eden Roma ordusu ilk kez sıcak topraklara, pardon Balkanlar’a hakim olmanın coşkusuyla, bizim Kraliçe Teuta’nın elinde ne var ne yoksa almışlar, onu da küçük bir bölgede, her yıl vergi vermek koşuluyla tutmuşlar. 

    Daha yakın tarihe bakacak olursak (yok o kadar yakınlaşmayacağım merak etmeyin), 19. yüzyıl başlarında aynı zamanda bir oyun yazarı olan Rusya’nın İran elçisi Aleksander Griboyedov vakası var. Mollaların kışkırttığı öfkeli bir kalabalık Rus sefaretinin önünde toplanmış, kapıları bacaları kırarak içeri girmiş, elçiyi ve sefaretteki diğer insanları öldürmüş. İran şahı Rusların vereceği tepkiden o kadar çok korkmuş ki, hemen torununu, “Efendim buyrun, eti sizin kemiği benim” diyerek ve yanına bir de dev gibi bir elmas vererek Rusya’ya göndermiş. Bu davranış mı Rusya’nın öfkesini yatıştırmış yoksa o sırada altı aydır falan devam etmekte olan Osmanlı-Rus savaşı mı bilmiyorum. 

  • ‘Elçiye zeval olmaz’, bir dilek olarak kaldı

    ‘Elçiye zeval olmaz’, bir dilek olarak kaldı

    Osmanlılardan cumhuriyete asırlardır devam eden elçilik temaslarının ilk evresinde, 1454’te Venedik balyosunun idamı ve 1462’de Kazıklı Voyvoda’nın Osmanlı elçilerinin sarıklarını başlarına çaktırması bir vahşettir. 1970’li yıllarda 34 Türk diplomatın, son olarak da Rusya’nın Türkiye Büyükelçisi Andrey Karlov’un vahşice katledilmeleri de diplomasi tarihine acı harflerle yazılmıştır. 

    Osmanlı padişahı ve veziriazâmı ile görüşmek üzere Avrupa’dan, Doğu’dan, İran’dan, Asya devletlerinden gelip giden eski “nâme” (mektup) ve “ikamet” (daimî) elçilerinin sıklığı, yedinci padişah Fatih’le (1451-1481) otuzuncu padişah II. Mahmud (1808-1839) arasında 388 yıllık bir zaman boyutu verir. 

    Fatih’ten önceki 150 yıl için de elçilik temaslarından söz edilebilir. Yıldırım Bâyezid’in Mısır Sultanı Berkuk’a elçi gönderip himayesindeki Abbasi halifesi el-Mütevekkil-al-Allah’tan kendisi için “Sultanü’r-Rûm” (Anadolu Sultanı) unvanını onaylayan bir teşrîf” (belge) almasını istediği rivayeti, kimi tarihlerde geçer. Yine, Anadolu beylerinin Timur’a, Irak ve Azerbaycan hükümdarlarının Yıldırım’a sığınmaları üzerine 1400 yılında Timur- Yıldırım arasında başlayan elçiler trafiğinde getirilip götürülen mektuplardaki hakaretler, Timur’un Anadolu’yu işgaline, 1402 Ankara Savaşı’na ve Fetret dönemine neden olmuştu. 

    Osmanlı başkentinde diplomatlar  İstanbul’a gelen elçilerin, devlet aleyhine girişimleri görülmediği sürece güvenlikleri sağlandığı gibi, diplomatik saygınlıkları da gözetilirdi. 

    Osmanlı – Venedik elçi ilişkileriyle başlayıp 1790’lara kadar gelişen Avrupa devletleriyle elçi teatileri, 1839’da Tanzimat’ın ilanından sonra ve Cumhuriyet döneminde daha ileri diplomatik ilişkilere dönüşmüş; kültürel ve dostane etkinlikler önemsendiği gibi, elçilikler kurumsallaşmış, uluslararası tanım ve hukuk kazanmıştır. 

    Osmanlı Devleti nezdinde ilk elçilik temasının Bizans’tan devralınarak Cenova ve Venedik hükümetleriyle başlatıldığını söylemek doğrudur. Fetihten sonra İstanbul’da ilk daimi elçiliği, balyos (baiulus) unvanlı Venedikli diplomatların temsil ettiği, sonraki dönemlerde Almanya, Fransa, İspanya, İngiltere’den gelen elçilere de bu Venedik elçileri gibi ekseriya “balyoz”, bazen elçi veya sefir cenapları dendiği de biliniyor. 

    İstanbul kuşatması sırasında Venedik hükümetinin Bizans’taki son balyosu Girolamo Minatto, kendi soydaşları ile Ayvansaray’da Türklere karşı savunma saflarında yer aldığından, fetihten sonra yakalanıp Fatih’in buyruğuyla idam edilmişti. Bunun 15. yüzyıl savaş koşullarında eleştirilecek bir yanı yok. Kaldı ki bundan sekiz yıl sonra, 1462 de Osmanlı Devletine bağımlı Valahya (Eflak) Voyvadası Vlad IV (Drakul/ Kazıklı Voyvoda), Vidin Muhafızı Hamza Paşa’yı kazığa oturttuktan başka, huzurunda başlarını açmadıkları için Fatih’in elçilerinin sarıklarını başlarına çiviletmişti. Bu olaylar, uzak geçmişteki savaş ortam ve koşullarının bugün kabul edilemeyecek sahneleridir. Buna karşılık İstanbul’a gelen elçilerin, devlet aleyhine girişimleri görülmediği sürece güvenlikleri sağlandığı gibi, diplomatik saygınlıkları da gözetilirdi.

    Maalesef elçiye zeval olmuştur Kazıklı Voyvoda Vlad’ın, ASALA’nın yer aldığı diplomatik cinayetler listesine, elçiye kurşun yağdıran Türk polisinin adı da yazılmıştır ve maalesef “elçiye zeval olmuştur”.

    Dünden bugüne bir kıyaslamada bulunmak için de bir not düşmek gerekirse: Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet Türkiye’sine, asırlar boyu yüzlerce ve yüzlerce elçilik temaslarının ilk evresinde 1454’teki Venedik balyosunun idamı, ama asıl, 1462’de Kazıklı Voyvoda’nın elçilerin sarıklarını başlarına çaktırması bir vahşettir. Yine aynı şekilde 1970’li yıllarda, 34 diplomat ve yurtdışı görevlimizin terörist saldırılarda vahşice katledilmelerini unutmak mümkün değildir.

    Bugüne geldiğimizde ise, 19 Aralık 2016 da, başkent Ankara’da Rusya Federasyonu elçisine düzenlenen korkunç suikast var. Çağdaş Sanatlar Merkezindeki Kültür ve Dostluk Sergisinin açılışında, Rusya’nın Türkiye Büyükelçisi Andrey Karlov’u, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir polisi, bir terör örgütünün yeminini ederek kurşun yağmuruna tuttu. Bu olay, dünya diplomasi tarihinde nasıl yankı bulacak? Şimdiden açıklamak zor. 

    21. yüzyıl’ın ilk çeyreğindeki bir kültür etkinliğinde, “elçiye zeval olmayacağı” inancını sarsan, kendi gençliğini, mesleğini ve ülkesini hiçe sayıp dost bir ülkenin elçisini öldürebilecek bir polis Türkiye’de nasıl yetişebilmiş? Bu olay tarih kitaplarına kimbilir nasıl yazılacaktır? 1462’de sarık çivilettiren Kazıklı Voyvoda Vlad’ın, ASALA’nın yer aldığı diplomatik cinayetler listesine, elçiye kurşun yağdıran Türk polisinin adı da yazılacak! Ve maalesef “elçiye zeval olmuştur”. 

    Elçiler konusuna dönelim: Osmanlı Devleti nezdinde kendi devletlerini temsil eden elçiler İstanbul’a gelirler, padişah Edirne’de ise oraya, cephede ise ordugâha giderlerdi. Öneriler veya dostluk mesajı, tebrik, başsağlığı içeren mektuplarla gelen bu diplomatlara nâme elçisi denirdi. Ancak, geliş gidiş süreleri, huzura çıkmak için aylarca beklemeleri, dönüş izni almaları gibi nedenlerden, -mektup elçileri dense de- görevlerini tamamlayıp memleketlerine dönmeleri uzar, bazen yıllar sürerdi. 

    1554’te Alman İmparatoru I. Ferdinand, hem bozulan ilişkileri düzeltmek amacıyla hem de Kanunî’ye barış ve dostluk mesajları içeren mektubunu sunmak üzere Augier Ghislain de Busbecq’i İstanbul’a göndermişti. Busbecq bir nâme elçisi olmasına karşın Türkiye’de 8 yıl kaldı (Türkiye Mektupları yazarı). Bu elçi ve heyeti, Amasya’ya giderek Nahcivan seferindeki padişahın dönüşünü burada beklemiş, Mayıs 1555’te Amasya sarayında huzura çıkmışlardı. Bu heyetin Viyana’ya dönüşü 1562’dir. 

    Busbecq heyetinin ve diğer Avrupa devletleri elçilerinin İstanbul’da kaldıkları Elçi Hanı denen konuk evi, Çemberlitaş’taydı. Bu hanı ilk tanıtan da Busbecq’tir. Daha çok Avrupa’dan gelen elçiler kaldığı için, buraya Balyos Hanı da denirdi. Başka elçiler de anı ve raporlarında hanın özelliklerini, burada geçirdikleri zamanları, bir galebe divanında padişahın huzuruna çıkmak için uzun bekleyişlerini, hanın önündeki işlek caddeyi, Bayezit’teki Eski Saray’la, Sarayburnu’ndaki Yeni Saray (Topkapı) arasında harem kadınlarını götüren getiren kapalı arabaları ve harem ağalarını da… anlatmışlardır. 18. yüzyıldan itibaren elçiliklerin Tophane, Beyoğlu ve Boğaziçi’ne taşınmasına koşut, harap Elçi Hanı da yıkılmaya yüz tutmuş ve günümüze ulaşmamıştır. 

    Kaynaklardaki bir bilgi de İstanbul’daki elçilerin, temsil ettikleri devletle Osmanlı Devleti arasında bir anlaşmazlık doğduğunda veya savaş hâli durumunda Yedikule’ye yahut Rumelihisarı’na hapsedildikleridir. Bu uygulamanın doğruluğu-yanlışlığı değil, “hapis” tanımı üzerinde durmak gerekir. Şöyle ki, Suriçi’nde ve İstanbul’un göbeğinde yer alan Elçi Hanı’nda kalan bir elçiyi, savaş hâli durumunda daha güvenlikli, yani kale konumunda bir yerde enterne etmek, belki korumaya almak gerekliydi. Hatta bu şekilde Yedikule’de alıkonan elçiler, anılarında o semtte gezip dolaştıklarını, alışveriş yaptıklarını yazmışlardır. Şu halde Yedikule tutukluluğu, elçinin can güvenliğini sağlamak ve rehin tutmaktı. Buna karşılık, ikamet ve iaşelerinin temini, aksatılmazdı. Bununla birlikte elçiler arasında casuslukla suçlanıp idam edilenler de yok değildir. 

    Van Moor’un sanatsal tanıklığı III. Ahmed’in padişahlık döneminde yani Lale Devri sırasında Fransa ve Hollanda sefirleri için çalışmış ressam Jan Van Moor’un, elçi kabul töreni tablolarından bir detay. Kendisi göz tanıklığına dayalı olduğu için tabloların özel bir tarihî önemi vardır. 

    18. yüzyılda kalıcı elçiler akredite edildi ve bunlara ikamet elçisi dendi. Buna karşın yabancı ve Türk nâme elçilerinin geliş-gidişleri de devam etmiştir. Birer diplomat olan elçiler, kendi aralarında ve temsil ettikleri devletin dış politikasına göre, temaslarında dikkatli, mesafeli, gerektiği kadar dostane idiler. Osmanlı Devleti’nin resmî törenlerinde elçilik giysileri, nişan ve madalyaları, gösterişli maiyetleri ile yer alırlar; Bâbıâlî’yi daha sık, davet oldukça da padişahı, güçlükle katlandıkları teşrifat kurallarına uyarak ziyaret ederlerdi. 

    Faik Reşit Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnâmeleri adlı eserinde, “Başka devletler arasında usul olmadığı halde Osmanlı Devleti, yabancı elçilik heyetlerinin Türkiye hududuna girişlerinden dönüşlerine kadar her türlü iaşe masraflarını 1793 tarihine kadar karşılarken, bu tarihte bu gelenek kaldırıldığı gibi, Türkiye’den yabancı devletlere gönderilen elçiler de artık tayinat tekliflerini geri çevirmişlerdir” (Buna dair açıklama Cevdet Tarihi’nin 6. cildindedir). 

    Devletlerarası elçi teatileri tarihin en eski yöntemlerinden, elçilik de can pahasına göze alınan diplomatik meslek ve devlet göreviydi. Buna karşılık, hukuk düzenini kurabilmiş devletlerin elçilere cangüvenliği tanımalarının iki ana gerekçesi; elçilerin devletler arasındaki düşmanlığı barışa dönüştürebilecek yetkinlikte önemli kişiler olması ve yabancı konuk sayıldıklarından da yaşama haklarının korunması idi. Bu nedenle de “elçiye zeval olmaz”, sadece bizde değil uluslararası bir kural sayılıyordu. 

  • 59 yıllık mektubun keşfi ve sürpriz üzerine sürpriz! 

    59 yıllık mektubun keşfi ve sürpriz üzerine sürpriz! 

    Herşey, koleksiyoner Çağrı Çalışır’ın geçenlerde bir sahaftan satın aldığı orijinal Turhan Selçuk karikatürüyle başladı. Karikatürün arkasındaki yıpranmış koruyucu bez, bir mektubu da saklıyordu! Usta çizerin sakladığı mektup 1957 tarihliydi ve 20 yaşındaki Yılmaz Büyükerşen tarafından yazılmıştı. Eskişehir’e, Hoca’yla mektubunu buluşturmaya gittiğimizde ise, karşımıza bizi çok daha şaşırtan bir hikaye çıktı. 

    CANER GÜRELİLER

    59 yıl sonra aynı özgüven Büyükerşen Hoca, henüz 20 yaşındayken Turhan Selçuk’a yazdığı mektupla karşılaşınca önce şaşırdı, duygulandı. Sonra, 59 yıl sonra bir sürpriz ile karşısına çıkardığımız mektubunu aldı ve içeriğine hiç bakmadan herkesin duyacağı bir sesle okumaya başladı. 

    Koleksiyoner Çağrı Çalışır’ın, karikatürist Turhan Selçuk’a (1922- 2010) ait eserler, orijinal çizimler, baskılar ve ustanın çıkardığı dergiler konusunda hatırı sayılır bir koleksiyonu var. Bu uğraşı bazen hoş sürprizleri de beraberinde getiriyor. Kimi zaman da tarihin bilinmeyen sayfalarında muazzam bir keşfe çıkıyorsunuz. 

    Birkaç hafta önce yağmurlu bir İstanbul gününde, Bakırköy’deki bir sahafa uğrar Çağrı Çalışır. Sahaflar müdavimlerini tanırlar ve müşterilerinin neleri sevdiklerini bilirler. O günkü ziyaret sırasında sahaf “Elimde tam sana göre bir şey var” der. Sahafın gösterdiği, Turhan Selçuk’un 1956 yılından itibaren yaklaşık 130 sayı çıkardığı, siyasi mizah içerikli Dolmuş dergisinde yayımlanan “Müfettiş” adlı bir çizgi hikayenin tam sayfa, çerçeve içindeki orijinal çizimleridir. 

    Tabii yine dayanılamaz ve alınır bu eserler. Çalışır eve geldiğinde, kırık dökük ve temizliğe ihtiyacı olan çerçeveye bakarken, arkasındaki koruyucu bezin iç tarafında hafif bir kabarıklık dikkatini çeker. Elini çerçevenin arkasından içeri doğru uzatır ve bir zarf bulur. Gözlerine inanamaz. Bu, Turhan Selçuk’a yazılmış bir mektuptur ve sol üst köşesindeki antette, gönderenin adı yazmaktadır. O kişi Cumhuriyet’in Köy Enstitülerinde yetişmiş bir öğretmenin, hayalleri hiç bitmeyen bir öğrencisidir. O öğrenci, ilkokulda resim yapmayı sevmiş, daha on dört yaşındayken Eskişehir Halkevinde ilk karikatür sergisini açmış, ilkokulda okurken Karagöz-Hacivat gösterileri düzenleyerek para biriktirmiş, okuduğu okulun fen laboratuvarına su buharından hareket enerjisinin nasıl elde edileceğini gösteren modelin alınmasına yardım etmiş bir çocuktur. O genç, Anadolu Üniversitesi eski rektörü, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’dir! 

    Hocanın vefası ve ‘ahret’ karikatürü Yılmaz Büyükerşen ile mektubu bulan koleksiyoner Çağrı Çalışır, Mayıs 2013’te açılan Balmumu Heykeller Müzesi’ndeki Turhan Selçuk heykelinin önünde (üstte). Genç Büyükerşen’in 1957 senesindeki mektupta Turhan Selçuk’a bahsettiği ve Dolmuş dergisinde yayımlanan “ahret” serisine ait bir karikatürü (altta).

    Çağrı Çalışır, açılıp okunmuş ve tekrar zarfına geri konmuş mektubu heyecanla açar. Mektup kağıdının da sol üst köşesinde Yılmaz Büyükerşen anteti vardır; sağ üst köşede ise bir tarih: 1 Aralık 1957! 

    O tarihte yirmi yaşında bir öğrenci olan Yılmaz Büyükerşen’in, usta çizer ve Dolmuş dergisi yöneticisi Turhan Selçuk’a yazdığı satırlar şöyle başlamaktadır: 

    “Dolmuş’un çıkışından beri, çizdiğim karikatürlerden bazılarını, gerek mektupla gönderir gerekse İstanbul’a gidişimde bizzat götürüp size verir ve onların Dolmuş’ta neşredilişinden büyük bir memnuniyet duyardım…” 

    Mektup, Dolmuş dergisinde yayımlanmak üzere Turhan Selçuk’a yeni bir karikatür serisi önermekte ve desteklerinden ötürü ustaya teşekkür etmektedir. Önlü arkalı yazılmış tek yapraklı mektup, genç ve yetenekli Büyükerşen’in yaptığı işe, karikatür sanatına ve Turhan Selçuk’a duyduğu saygının göstergesidir. 

    Genç Büyükerşen yıllar sonra profesör olacak, rektörlüğünü yaptığı üniversitenin güzel sanatlar fakültesini kuracak ve Türkiye’de ilk defa ders programına karikatür dersini ekleyecektir! Yirmi yaşında inci gibi bir elyazısıyla yazdığı mektubunun içeriği, genç bir karikatürcünün heyecanını, umutlarını, hevesini yansıtmaktadır: 

    “… Hele karikatürlerimden üç tanesini Dolmuş’un 99 uncu sayısında görünce cesaretim daha da çoğaldı. Karikatürlerin seri olarak neşri için DOLMUŞ müsait mi bilmiyorum. Ama sizlerden gereken kolaylığı göreceğime inanıyorum…” 

    Çağrı Çalışır’ı da duygulandıran bu 59 yıllık mektubun ortaya çıkışından sonra, #tarih ekibi olarak, doğduğu şehri bir vahaya dönüştüren Yılmaz Büyükerşen Hocamızla görüşmek, Turhan Selçuk’a yazdığı mektupla kendisini buluşturmak istedik. 

    Buz kesmiş bir Eskişehir sabahında, olanca sıcaklığı ve samimiyetiyle karşıladı bizi Yılmaz Büyükerşen. Kendisine mektubu gösterdiğimizde önce şaşırdı, sonra gözleri doldu, hiçbir şey söylemeden oturdu, zarfın içindeki iki yaprağı çıkardı ve 59 yıl önce henüz 20 yaşındayken yazdığı satırları büyük bir özgüvenle, “ne yazmışım” diye kontrol etmeye gerek bile duymadan, yüksek sesle, odadaki herkesin duyacağı şekilde okumaya başladı. O an ne hoca, ne başkan, ama kendisiyle, kendi tarihiyle barışık, kâmil bir insan gördük karşımızda. Mektubu bitirdikten sonra bizlere döndü ve ağzından hiç unutmayacağımız sözler döküldü: “Siz sessiz bir filmi geri sardırdınız bana, sağolun”. 

    Sürprize sürpriz! Yılmaz Hoca hiç altta kalmadan sürprizimize sürprizle karşılık verdi. Bu sefer şaşıran bizdik. Turhan Selçuk, genç Yılmaz’ın 1957’de yazdığı ve bizim bulduğumuz mektubuna bir cevap yazmıştı ve o mektubu da Yılmaz Büyükerşen saklamıştı! 

    Yapmak istediklerini, yapacaklarını, hayallerinin peşinden koşacağını ve hep çok çalışacağını yazmıştı o mektupta genç Büyükerşen. Kendisinde 59 yıl sonra aynı ruhu, aynı bakışaçısını, aynı heyecanı izlemek; umut ve cesaretin bu müstesna örneğini hemen yanıbaşımızda görmek bizleri mutlu ve duygulu bir sessizliğe sürüklemişken, birden Yılmaz Bey’in sözleriyle toparlandık: “Eveet, benim de size bir sürprizim var”. 

    Önündeki dosyadan çıkardığı mektubu bize uzatıyor ve bu defa şaşırma sırası bize geliyor. Turhan Selçuk, 20 yaşındaki Yılmaz Büyükerşen’in mektubunu saklamakla yetinmemiş, o mektuba cevap da yazmış! Yılmaz Hoca da o mektubu saklamış! 

    Bilgisini ve tecrübesini paylaşmaktan, öğretmekten ve gençleri cesaretlendirmekten kaçınmayan Turhan Selçuk, şu satırları yazmış: 

    “Kardeşim Yılmaz Büyükerşen, sevimli ve samimi mektubunuz beni pek mütehassis etti. Teşekkürler ederim ve sizlerin daha büyük imkanlar kazanacağınızdan eminim”. 

    Türkiye’nin yetiştirdiği bu iki büyük değerin 59 yıl önceki mektuplaşmaları, bu mektupların her bir köşesindeki o yüksek ruh, bizi umutlandırıyor. Yaptıklarıyla, ürettikleriyle fark yaratmış bu insanları, uluslararası seviyede usta bir sanatçı olan rahmetli Turhan Selçuk ve uluslararası seviyede bir kent yaratan Yılmaz Büyükerşen’e bakarak, “şans-kader-talih değil, ancak çalışınca, ancak okuyunca, ancak araştırınca oluyor” diyoruz. Aynı Çağrı Çalışır’ın tutkulu araştırmacılığında görüldüğü gibi, aslında “bulanlar hep arayanlar”; aramaktan, umuttan vazgeçmeyenler.

  • 2016’nın en değerli arkeolojik keşifleri

    2016’nın en değerli arkeolojik keşifleri

    Türkiye arkeolojisi 2016’da önceki yıllara kıyasla durgun bir sezon geçirdi. Ödenek ve sponsor sıkıntısına rağmen 160 civarındaki kazıda antik kentler, höyükler, mezarlıklar, tümülüsler, kurganlar ve mağaralar araştırıldı, kazıldı, değerli keşifler yapıldı, birbirinden önemli buluntular açığa çıkarıldı. Zorlu şartlarda Türkiye’de araştırma yapan kazı başkanları ile ekiplerin ülkemizin geleceği adına, arkeolojinin mevcudiyetini koruması açısından verdikleri varolma mücadelesi takdire layıktır. Kazı ekiplerinin yine en büyük güvencesi, ülkemizin arkeoloji ve eski eser politikasını belirleyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün her türlü sıkıntıya rağmen verdiği destek olmuştur. 

    KONYA – ÇATALHÖYÜK MÖ 7000 

    17 cm’lik dev: Ana Tanrıça 

    Anadolu’nun önemli Neolitik dönem yerleşmesi Çatalhöyük’te taştan biçimlendirilmiş bir Ana Tanrıça heykelciği bulundu. Bir platformun altına bilinçli olarak yerleştirilmiş 17 cm’lik tanrıçanın noksansız olması, Orta Anadolu Neolitik figürin sanatının bilinmeyenlerini görmek açısından çok değerli. Kolları, memeleri, göbeği ve kalçaları abartılı olarak gösterilmiş heykelciğin bereket ve bolluğu simgelediği sanılıyor. 

    ORDUMÖ 1. YÜZYIL 

    Mermer Kibele

    Kurul Kayalıklarında Prof. Dr. Yücel Şenyurt danışmanlığında gerçekleştirilen kazı çalışmalarında Geç Hellenistik Döneme tarihlenen mermer Kibele heykeli bulundu. Kuzey Kappadokia (Pontos) Krallığı’nın büyük kralı Mithradates Eupator dönemi eseri olduğu sanılan heykelin, sur duvarı üzerindeki bir niş içinde, orijinal yer ve pozisyonunda bulunmuş olması Karadeniz kültlerini anlama bakımından çok önemli. 

    KÜTAHYA – SİMAV6. YÜZYIL 

    Muhteşem bir mozaik 

    Yanan ahşap bir evin enkazının altından Erken Bizans Dönemi’ne tarihlenen muhteşem bir mozaik açığa çıktı. Kütahya Müzesi tarafından gerçekleştirilen kurtarma kazılarında, fil, aslan ve koç figürlerinin yer aldığı kompozisyonun erken dönem bir kiliseye ait olduğu anlaşıldı. İçbatı Anadolu antik dönem süsleme sanatının en kaliteli örneği. 

    SİLİVRİ – MÖ 2900-2800 

    İstanbullu savaşçı 

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından açığa çıkarılan kurgan türü bir mezar, Türkiye Trakyasında kazılmış ilk kurgan. Çanta köyü yakınlarında keşfedilen kurganda, iskelet ile birlikte bulunan tunç mızra kucu, kurgan sahibinin savaşçı kimliğine atıf yapmakta. Türkiye’deki kurganların Avrasya ve Orta Asya kökenli insanlarla bağlantılarını kanıtlaması açısından çok önemli bir keşif. 

    MERSİN DANA ADASIMÖ 1200 – MS 300 

    En eski tersane 

    Silifke’nin yaklaşık 2.5 km açığında yer alan Dana Adası’nda Selçuk Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Hakan Öniz’in çalışmaları sonucunda Anadolu’nun bilinen en eski tersanesi keşfedildi. Tunç ve Demir çağlarında faaliyete geçtiği, Roma Dönemi’nde ise büyüyerek varlığını sürdürdüğü sanılmaktadır. 

    İSTANBUL – YENİKAPI 17-18. YÜZYILLAR 

    Osmanlı altyapısı

    Yalı mahallesinde Avrasya Tüneli projesi kapsamında İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından yapılan çalışmalarda mendirek altyapı kalıntıları bulundu. Duvar biçimindeki altyapı büyük oranda ahşap kalıplardan, iç kısım ise moloz dolgudan oluşmakta. Osmanlı arkeolojisine çok önemli bir katkı. 

    ELAZIĞ – HARPUT MÖ 2200 – 2100 

    Bir Akkad öyküsü 

    Ağaçlandırma çalışmaları sırasında, yerel kumtaşı blok üzerinde kabartma olarak betimlenmiş büyük bir duvar panosu, Elazığ Müzesinin kurtarma kazıları sonucu keşfedildi. Akkad Dönemi’ne tarihlenen pano, bir Anadolu kentinin kuşatılması-yağmalanmasını konu ediyor ve öyküsel sanatın Anadolu’daki ilk örneği. 

    HATAY3. YÜZYIL

    Şu ölümlü dünyada…

    Hatay Müzesi tarafından Antiocheia kenti kazı çalışmaları sırasında Roma dönemine tarihlenen çok ilginç bir mozaik keşfedildi. Mozaiğin ilk panosu, Anadolu arkeolojisinde kompozisyon açısından da bir ilk. Elinde içki kabı tutan ve neşeli pozisyonda resmedilmiş iskelet figürü, Roma’nın hayatı umursamayan keyifli dünya yaşamına gönderme yapıyor. 

    KARSMÖ 15. YÜZYIL 

    3500 yıllık kaz figürü 

    Kars kültürünün önemli bir parçası olan kaz, 3500 yıllık çömlek parçası üzerinde saptandı. Göçebe kültüre ait çömlek üzerine boya ile yapılmış kaz figürü, günümüzdeki kaz yetiştirme kültürünün tarihsel derinliğini göstermekte. Yrd. Doç. Dr. Ayhan Açıkel’in çalışmalarıyla keşfedildi. 

    KASTAMONU – ELMAYAZI KURGANI MÖ 1200-1100 

    Bir kurganda 24 mezar 

    Daday İlçesi Elmayazı Köyü’nde Kastamonu Müzesi başkanlığında, Yrd. Doç. Dr. Şahin Yıldırım’ın danışmanlığında gerçekleşen kazılarda Geç Tunç Çağı sonu Erken Demir Çağı başlarına tarihlenen bir kurgan ve cenin pozisyonunda 24 iskelet açığa çıkarıldı. Türünün tek örneği kurganın önemi, birden fazla kişinin gömülmüş olmasında. 

  • Büyükelçiler değil arabaları hedef alınırdı!

    Büyükelçiler değil arabaları hedef alınırdı!

    Ocak 1969’da, Türkiye’nin ABD büyükelçisi Robert Komer, ODTÜ’ye bir ziyaret gerçekleştirdi. Büyükelçinin okula geldiği makam aracından fark edildi. Sol görüşlü bir grup öğrenci park edilmiş hâlde buldukları boş aracı çok hızlı bir biçimde ters çevirdi ve ateşe verdi. Yanan arabanın başında Vietnam’a destek sloganları atarak, Komer’e ve ABD’ye duydukları öfkeyi dile getirdiler. Türkiye sol tarihine geçen bu eylemde öğrenciler, “büyükelçiyi öldürmek gibi bir planlarının olmadığını, onu Vietnam’da CIA görevlisi olarak bulunduğu dönemden ‘Vietnam Kasabı’ olarak tanıdıklarını ve bu eylemi de insanları öldürmeye karşı olduklarını göstermek amacıyla” yaptıklarını açıkladılar. 

    DEPOPHOTOS/RIZA EZER 

  • ‘Katliamlar ne kötü be birader’ ve ahlak-insanlık seferberliği

    ‘Katliamlar ne kötü be birader’ ve ahlak-insanlık seferberliği

    Patlamalarla, cinayetlerle ve başa gelebilecek neredeyse her türlü felaketlerle sarsılan Türk toplumu; sabah karanlığından akşam karanlığına çalışarak, eve dönünce dizisinin başına oturarak, telefonuyla oynayarak, “katliamlar ne kötü be birader” (İsmet Özel) diye hayıflanarak hayata devam ediyor. 

    Ruhen ne kadar rahatsız, hatta hasta olduğumuzu değerlendiremeyecek kadar kendimizi kaybetmiş, içimize kapanmış ve maalesef buna alışmış durumdayız. Kanlı saldırılardan sonra “teröre alışmayacağız” klişeli sosyal medya çığırtkanlığı, şehitler üzerinden stadyum şovları, “ölürüm Türkiyem” sesleriyle; samimiyetsizlik ve düşmanlıkla örmüşüz anayurdu dört baştan. 

    Teröre karşı seferberlik çağrısı ya -ti’ye alınıyor ya da parti binalarına saldırmak hatta Halep’e yürümek gibi “bilinçli yanlış anlama”lara zemin teşkil ediyor. Sadece psikolojik anlamda değil, gündelik olarak bölünmüş, gitmiş haldeyiz. En büyük felaketlerin getirdiği dayanışma duygusu bile, en fazla birkaç gün sürüyor. Aslında en korkunç ve acımasız teroristlere bile taş çıkartacak durumdayız: Yol vermedi diye adam öldürürüz. Şort giydi veya başı kapalı diye kadın döveriz. Turiste tecavüz, çocuğa taciz, hayvana işkence, yere düşene tekme en sevdiğimiz millî sporların başında gelir. Bunlar böyle arka arkaya sıralanınca da, “dünyanın her yerinde böyle şeyler yaşanıyor” diyerek rahatlayabilen mahluklar haline gelmişizdir. 

    Peki hal böyleyken, en temel konularda dahi standart bir kriz politikası uygulayamayan, misal Rus büyükelçinin başkentin orta yerinde öldürülmesinden saatler sonra bile resmî bir açıklama yapamayan devlet; seferberlik gibi ciddi bir kamu yönetimi gerektiren organizasyonu nasıl hayata geçirecek? Yine misal Türk askerlerinin yakılarak şehit edildiğini gösteren IŞİD videosu hadisesinde de (umarız yalan ve kara bir propagandadır) herhangi bir açıklama yapılmamış; devletimizin alabildiği önlem, günlerce sosyal medyayı bloke etmek, yavaşlatmak olmuştur. 

    Sırf muhalif kimliğinden, faaliyetinden dolayı terorist, fetöcü diye damgalanarak hapse atılan gazetecilerin, yazarların varlığı bile; diğer problemlerinin yanısıra devleti yönetenlerin ciddi bir özgüven sorunu yaşadığını da göstermektedir. 

    Tüm bu olumsuzluklara karşın, salt siyasi otoriteyi suçlayarak yola devam etmenin de yolu yoktur. 2017’yi öncelikle bir “ahlaki yeniden yapılanma” yılı olarak karşılamalıyız. Yine, yeniden bir millet olabilmek için bir insani seferberlik yılı. 

    İyi seneler…