Edebiyatın favori temalarından çay, ünlü romancı ve şairlerin kaleminden eksik olmadı. Kısa bir gezinti.
“Dünyanın canı cehenneme, yeter ki ben çayımı içebileyim.”
(Yeraltından Notlar, Dostoyevski)
“Çay! Tanrı, her gün içilen sıradan akşamüstü çayını korusun!”
(On Küçük Zenci, Agatha Christie)
J. Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı Vakit senin için de benim için de, Hâlâ daha hâlâ vakit kararsızlıklar için, Bin bir karar, bin bir pişmanlık için, Kızarmış ekmekle çay ikramından önce.
(T.S. Eliot, çeviri: Can Yücel)
Çay 5000 yıl önce ilk kez yudumlandığı andan itibaren, toplumların estetik anlayışlarını da şekillendirmeye başladı. Çay yapraklarıyla harmanlanan Çin kültürünün, çaya methiyeler düzen edebi eserlerle dolup taşması şaşırtıcı değildir. Lotung’un Yedi Fincan Çay’ı, Yuan Zhen’in Çay şiiri ya da Su Dongpo’nun Taze Nehir Suyuyla Çay Demlemek’i bu yekûndan üç örnektir sadece.
Rus edebiyatı ve çay, birbirinden ayrı düşünülemez. Yeraltından Notlar’da “Öfkemden ağzım köpürdüğü sırada, biri gönlümü alsa ya da şekerli bir çay uzatsa o anda sakinleşirdim“ diye yazan Dostoyevski, karakterlerine her fırsatta çay içirmiş; çaysız yapamayan Tolstoy’un adı farklı çay harmanlarına verilmiştir (Anna Karenina harmanları bile satılmaktadır).
Çayın, İngiliz edebiyatında da ortaya çıkması kaçınılmazdı. Romanlarında belki de çaya en çok yer veren isim, Jane Austen’dır. Kişisel yazışmalarında devamlı çaydan bahseden ya da Twining’in çay zamlarından yakınan Austen, Duygu ve Duyarlılık (1811), Mansfield Park (1814), Emma (1816) gibi romanlarında çaydan söz eder. 2004’te Kim Wilson, ünlü yazarın çayla ilişkisini inceleyen Jane Austen’le Çay Saati adlı bir kitap yazmıştır.
Charles Dickens da romanlarında çay sahnelerine yer verir. David Copperfield’da romanın kahramanı David, Dora karakterine olan aşkını “Dora’ya demlenmiştim” sözleriyle açıklar. Lewis Carroll’un yazdığı (1865) Alis Harikalar Diyarında’nın “Çılgın Bir Çay Partisi” adlı bölümünde Alice, Şapkacı ve Mart Tavşanı karakterlerinin çay saatine davetsiz misafir olur ve aralarında şöyle bir diyalog geçer:
“Biraz daha çay buyur” dedi Mart Tavşanı Alice’e, büyük bir ciddiyetle.
“Hiç çay almadım ki daha” dedi Alice, alınmış bir sesle: “bu yüzden biraz daha fazla buyuramam”.
“Daha az çay buyuramam demek istiyorsun” dedi Şapkacı. “Şimdiye kadar hiç almadıysan, biraz daha fazla almak gayet kolay” (Çeviri: Armağan Ekici).
İskoç yazar Louis Stevenson Dr. Jekyll ve Bay Hyde’in Tuhaf Hikayesi adlı novellasında, çayı Victoria döneminde yükselmekte olan orta sınıf için bir sembol olarak kullanır.
20. yüzyılda Douglas Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi’nde Arthur Dent, uzaylılar tarafından kaçırıldığında zihninde beliren en can alıcı soru, uzaygemisinde çay olup olmadığıdır.
ÇAYLI ŞARKILAR
‘Kahve içmem, çay alayım canım’
LED ZEPPELIN, TEA FOR ONE
Tek kişilik çay imgesinin yalnızlığı temsil ettiği bu şarkının sözleri, turnedeyken New York’taki bir otel odasında tek başına çay içen Robert Plant tarafından yazılmıştır.
PAUL MCCARTNEY, ENGLISH TEA
Sanatçının 2005’te çıkardığı Chaos and Creation in the Backyard albümünde yer alan şarkı, pazar sabahı kilise çanları duyulan bir bahçede kahvaltıda içilen İngiliz çayını tasvir eden, nostalji yüklü bir parçadır.
TEA FOR TWO
1925’de No, No Nanette adlı bir müzikal için yazılan şarkı, iki sevgilinin geleceklerini hayal ederken iki kişilik çay imgesini kullandıkları bir düettir. İlerleyen dönemde bir caz standardına dönüşmüş ve başta Nat King Cole olmak üzere pek çok müzisyen tarafından yorumlanmıştır.
WHEN I TAKE MY SUGAR TO TEA
1931’de Pierre Norman, Sammy Fain, Irving Kahal tarafından yazılan, Nat King Cole ve Frank Sinatra gibi önemli isimlerce yorumlanan parça, caz klasikleri arasına girmiştir.
THE KINKS, AFTERNOON TEA
İngiliz grubun kalp kırıklığı ve şehveti çay içme eylemiyle iç içe soktuğu parça, akşamüstü çay içerken dinlemek için ideal, eğlenceli bir pop-rock şarkısıdır.
STING, ENGLISHMAN IN NEW YORK
Adı üzerinde, New York’daki bir İngiliz’i anlatan bu şarkının ilk dizesi, çayseverlerin favori sözlerindendir: “I don’t drink coffee I take tea my dear” (Kahve içmem, çay alayım canım).
THE POLICE, TEA IN THE SAHARA
Yine Sting imzalı bu şarkı, Paul Bowles’un ünlü kitabı Çölde Çay’dan ilham alınarak yazılmıştır.
BOSTON TEA PARTY, THE SENSATIONAL ALEX HARVEY BAND
İskoç rock grubu 1976 tarihli bu şarkısında, iki yüz yıl önce yaşanan Boston Çay Partisi olayını ironik bir dille anlatmaktadır.
ÇAYLI RESİMLER
Gündelik olanın heyecan vericiliği
ÇAY KAŞIKLI KADIN (LE GOÛTER)
Fransız ressam, yazar ve şair Jean Metzinger tarafından 1911’de yapılmıştır. Bu kübik yağlıboya, “Kübizmin Mona Lisa’sı” ya da “Çay Kaşıklı Mona Lisa” olarak da anılır.
BAHÇEDE ÇAY
140×210 cm.’lik ebadıyla Matisse’in savaş sonrası eserlerinin en büyüklerinden olan bu çalışma, sanatçının 1919 yılındaki Nice seyahatinden sonra ortaya çıkmıştır. Orta sınıf konforunun etkileyici bir ışıkla sunulduğu eserde gündelik olanın heyecan vericiliği göze çarpar.
ÇAY MASASINDAKI KADIN (LADY AT THE TEA TABLE)
Amerikan empresyonist ressam Mary Stevenson Cassatt’ın 1883-85 tarihli bu eseri, çay içmekte olan yaşlı bir kadını tasvir eder.
ÇAY SAATI
Kilise karşıtı tutumuyla bilinen Georges Croegaert’ın Çay Saati’nde Roma Katolik Kilisesi’nden bir kardinali altın varaklarla kaplı bir odada görürüz. Keyifle çayını içmekte olan kardinalin etrafındaki şatafat, eserin eleştirel yönünü ortaya koyar.
AKŞAMÜZERI ÇAYI
Amerikalı izlenimci ressam Richard Emile Miller 1910 tarihli tablosunda, Fransa’da Giverny’de güneşli bir günde çay içen iki kadını resmetmiştir.
ÇAY
George Dunlop Leslie‘nin 1885’de tamamladığı “Çay”, çay servisi yapmak üzere olan genç bir kadını 17. yüzyıl giysileri içinde gösterir. Figürün önündeki tepside kaşık, şeker ve sütlük görülmektedir.
ÇAY MASASINDA
Rus empresyonist ressam Konstantin Korovin’in, 1888 tarihli resminde akşamüstü çayı esnasında bir aileyi görürüz. Sofradaki büyük semaver, Rus çay kültürüne işaret eder.
Tarih boyunca efsanelerin ve bilimin, sosyal dönüşümlerin ve dinginliğin, ruhsal ayinlerin ve dünyevî hazların, kutlamaların ve savaşların, soyluların ve yoksulların içeceği oldu. Çin’de doğan çay Japonya’ya, Hindistan’a, Rusya’ya ve İngiltere’ye yayıldı; gündelik hayatın vazgeçilmez tadı oldu. Başlangıcından bugüne çayın serüveni.
Çay, dünyanın farklı coğrafyalarının zaman çizelgelerinde büyük değişimler yaratmış bir bitki. Binlerce yıldır nice din, ülke, saray, fabrika ve ev gezen çay, aslında tarihi yönlendirecek denli güçlü bir iksir. Çünkü gücünü zıtlıklardan alan bu iksir, tarih boyunca efsanelerin ve bilimin, sosyal dönüşümlerin ve dinginliğin, ruhsal ayinlerin ve dünyevî hazların, kutlamaların ve savaşların, soyluların ve yoksulların içeceği olmuş.
Bugün Arjantin’den Kenya’ya dek pek çok ülkede yetişse de, ilk olarak Uzakdoğu, Güney Doğu Asya ve Hindistan’da yabani olarak yetişen ve yapraklarını dökmeyen bir bitki olan çay, bilimsel adı olan Camellia Sinensis’e 1753’te kavuşmuştur. Pek çok alt dalı olsa da, iki ana çeşidi vardır: Çin kamelyası anlamına gelen ve Çin’de yetişen çaylar için kullanılan Camellia sinensis var. Sinensis ve Assam kamelyası anlamına gelen, Hindistan, Assam’daki çay bitkisi çeşidini işaret eden Camellia sinensis var. Assamica.
Tahmin ettiğiniz gibi çay, kamelya familyasından bir bitkidir. Yeşil, sarı, beyaz, siyah, oolong ve pu-er olarak altı ana başlıkta toplayabileceğimiz çay çeşitlerinin onlarca alt çeşidi vardır. Esasında tüm çeşitlerin temeli yeşil ham çay yaprağıdır ve farklı oksidasyon ve fermantasyon yöntemleriyle diğer çeşitler elde edilir. Çayın yetiştiği bölge, o yılın hava şartları, bitkinin hangi yaprağının kullanıldığı ve toplanma sonrası işlemler, çayın likörü, tadı, kafein ve tanen oranları açısından belirleyici olur. “Bitki çayı” dediğimiz ıhlamur, adaçayı gibi bitkilerinse çayla uzaktan yakından alakaları yoktur.
Çay, efsaneye göre M.Ö. 2737’de Çin’in Siçuan bölgesinde, Çin tıbbının kurucusu olarak bilinen ve güçlü mistik yönleriyle tam bir şifacı olan İmparator Shen Nong tarafından keşfedilir. Shen Nung, bir ağacın altında her zamanki gibi sıcak suyunu içmektedir. Rüzgarın etkisiyle kopup savrulan birkaç çay yaprağı, imparatorun sıcak suyunun içine düşer. Shen Nung da, içtiği sıvıyı lezzetli ve ferahlatıcı bulur. Çin’e tarımı getirdiğine inanılan ve “Tanrısal Çiftçi” olarak da bilinen İmparator Shen Nung’un 365 bitkinin tadına baktığı ve aşırı dozdan zehirlenerek öldüğü söylenir.
Cha ve Te
Modern dillerde “çay”ı karşılayan iki ana ses vardır: Cha ve te. Bu fark, 17. yüzyılda Çin’den çay ithal eden Portekizliler ve Flemenklilerin farklı limanları kullanmasına dayanır. Portekizliler ticaretlerini Macao bölgesinden yaptıkları için Mandarin ve Kantonca’daki cha (ça) kelimesini benimsemiştir. Türkçe, Farsça, Arapça, Yunanca ve Rusça gibi dillerde de benzer bir ses kullanılır. Flemenkliler ise, Çin’in Amoy lehçesindeki çay karşılığı olan te sesini ödünç almış ve pek çok Avrupa dilinde çay, tea, te, thé ya da benzer sözcük ve seslerle yerleşmiştir.
Çay işçisi çocuklar yüzyıl başında Çin’de çay işçisi çocukları gösteren suluboya tablo (üstte). 20. yüzyıla gelindiğinde tablo yine aynı (altta).
Ne var ki, yazılı kaynaklar bize çayın keşfi için çok daha ileri bir tarihi işaret etmekte. Çay, ilk kez MÖ 1600-1046 arasından hüküm sürmüş olan Shang Hanedanı döneminde tüketilmiştir. Çay ekimi Yunnan bölgesinden Çin’in tüm Güney yarısına yayılmıştır. Hekim Hua Tuo’nun 1. ve 2. yüzyıllarda yazdığı ünlü Tıp Kitabı’na 3. yüzyılda yapılan eklemede çaydan “Baş bölgesindeki tümör ve apselere iyi gelir ve mesane için faydalıdır. Göğüste oluşan balgam ve yanma hissini dağıtır. Susuzluğu giderir. Uyuma isteğini azaltır. Kalbi mutlu ve neşeli kılar” şeklinde bahsedilir. Bu dönemlerde çay sadece ağız yoluyla değil, adale ağrılarının dindirilmesi için merhem olarak da kullanılmıştır.
Çayın içecek olarak daha da popülerleşmesi ise 4. ve 5. yüzyıllarda Güney Çin’de gerçekleşmiştir. Çinli çay tiryakileri, günümüzden 1600 yıl kadar önce, çay yapraklarını buharda pişirip döverek tabaka hâline getirmiş; ardından pirinç, zencefil, tuz, portakal kabuğu, çeşitli baharatlar ve süt ekleyerek kaynatıp içmişlerdir. 618 – 907 arasında hüküm sürmüş olan Tang Hanedanı döneminde, çayı ek malzemelerle kaynatma geleneği geride bırakılmış, bu dönemde yaşamış “Çay Bilgesi” Lu Yu, çay tarifinden ek malzemeleri çıkartarak, çay kültüründe devrim gerçekleştirmiştir.
Zamanla kurutulmuş yaprakları kaynatma yöntemi gelişmiş, 9. yüzyılda Pu–er tekniği ortaya çıkmıştır. Pu-er, toplanan çay yapraklarının buhara tabi tutulmasının ardından sıkıştırılarak “çay tuğlası” ya da “çay keki” de denilen yekpare çay kalıplarına dönüştürülmesine dayanır. Kuruyup sertleşene dek fırınlanan “çay tuğlaları”, istenilen miktarı kırılıp çaydanlıkta suyla birlikte kaynatılarak tüketilebilir. Bu teknik, çayı uzun süre muhafaza edebilme gayesiyle ortaya çıkmıştır. “Çay Yolu”, “Atlı Çay Yolu” ya da “Güney İpek Yolu” olarak adlandırılan bu rotada, Güneybatı Çin dağlık bölgelerinden Tibet’e dek uzanan bir rotada en çok çay ve tuz ticareti yapılmıştır.
Çin’den sonra Hindistan Çayın Çin dışında ilk tüketildiği ülke Hindistan’dı. Hindistan Assam ve Darjeeling çaylarıyla global çay kültürüne imzasını attı.
Çin’de 960–1279 arasında hüküm süren Sung Hanedanı döneminde çırpılmış çay moda olmuştur. Taş değirmenlerde öğütülerek toz hâline getirilmiş çay yapraklarının bambu bir karıştırıcı yardımıyla çırpılmasıyla oluşan bu çay, günümüzde Japonya’dan çıkıp tüm dünyada büyük bir trende dönüşen matcha’dan başkası değildir aslında.
Çin’in 17. yüzyılda Mançuların yönetimi altına girmesiyle, yaprakların demlenerek içildiği yöntem yerleşmiştir. Avrupa’nın Çin’le ve dolayısıyla çayla tanıştığı dönemlerde bu uygulama yaygın olduğu için, Avrupa’da ve ardından tüm dünyada çay demleme geleneği bu şekilde yayılıp yerleşmiştir.
Çin çay seremonisi
Gongfu cha ya da Kungfu cha olarak adlandırılan Çin çay seremonisinin 17. yüzyılda geliştiği bilinmektedir. Bu ad, büyük çaba ve sabırla öğrenilen beceri anlamına gelir. Dövüş sanatı olan Kungfu da aynı kavramdan yola çıkarak isimlendirilmiştir. Seramik veya porselen demliklerde ya da gaiwan adlı kapaklı fincanda, bir çay tepsisi üzerinde demlenir. Kimi yörelerde “çay hayvanı” olarak adlandırılan ve seramikten yapılan ufak hayvan figürleri de bu tepside yer alır. Çay, fincanlardan önce iyi şans getirdiğine inanılan bu minik figürlere dökülür.
Çay Bilgesi’nden özel tarifler
Çay Bilgesi Lu Yu, kitabı Chaking’de en iyi çay yapraklarını “Tıpkı bir Tatar atlısının deri botları gibi buruşuk olmalı, güçlü bir boğanın boynuzları gibi kıvrılmalı, dar ve derin bir vadiden yükselen sis gibi açılmalı, hafif bir esintiyle dalgalanan bir göl gibi parlamalı ve yağmurun ardından verimli bir toprak nasıl olursa öyle nemli olmalıdır” sözleriyle tanımlamıştır. Lu Yu, çayın sadece tuzla kaynatılarak içilmesini salık verir. Lezzetli bir çay için, çayın kendisi kadar kullanılan suyun da kaliteli olmasının önemini vurgulamıştır.
Çayın ikinci durağı
Çayın Çin dışında ilk tüketildiği ülke Hindistan olmuştur. Zenbudizm’in kurucusu Bodhidharma, Budizm’i yaymak için 6. yüzyılda Çin’e gitmiş ve buradaki uzun meditasyon çalışmalarına faydalı olması için çay yaprakları içmeye başlamıştır (kimi kaynaklara göre çay yapraklarını çiğnemekteydi). Bodhidharma’nın ülkesine dönerken beraberinde çay tohumları da götürdüğü ve Hindistan’da tarımının böyle başlandığı bilinmektedir.
Çayın aslında ilk kez Hindistan’da yetiştirildiğini öne süren savlar ve bu savlar doğrultusunda, pek de eğlenceli olmayan bir de efsane var: Bodhidharma, uzun bir meditasyon esnasında yorgun düşmüş ve uyuyakalmıştır. Uyandığında, kendisini cezalandırmak için gözkapaklarını keserek yere fırlatmış ve toprağa düşen kesik göz kapağı parçaları, kök vererek çay bitkisine dönüşmüştür. Birkaç yaprak kopararak çiğneyen Bodhidharma, bir anda kendini aydınlanmış hissetmiş, odaklanarak meditasyonunu tamamlamıştır. Bu efsaneye göre, o günden sonra çay bitkisinin uyku kaçırdığına ve zihni berraklaştırdığına inanılır.
Efsaneleri bir kenara bırakacak olursak; Hindistan’ın 6. yüzyılda başlayan çay serüveninde çayın ruhani ritüellerle sınırlı kaldığını söyleyebiliriz. Çay, halka ulaşmamıştır. İki ana çay bitkisinden biri olan Camellia sinensis var. Assamica. Hindistan’da bin yıllardır yabani olarak kendi kendine yetişmekteydi; fakat geniş kitleleri etkileyecek boyutta tarımının yapılması ve içilmesi 19. yüzyılda İngiliz Doğu Hindistan Şirketinin Hindistan’a ulaşması ve büyük alanları ele geçirmesiyle başlamıştır. Hindistan, çok kısa bir sürede çayı millî kültürünün bir parçası hâline getirmiş, bugün aynı adlı bölgelerde yetişen Assam ve Darjeeling çaylarıyla global çay kültürüne imzasını atmıştır. Meşhur Masala çayı, Hintlilerin baharatlar ve sütle hazırladıkları bir çay çeşididir. Hindistan’ın diğer önemli siyah çayı Darjeeling’i tanımlarken genelde şampanya benzetmesi yapılır. Yılda beş farklı hasat zamanı olan bu çayın üretildiği toprak, yıl ve zamanı, tadımında büyük farklar yaratmaktadır.
Doğu’dan Batı’ya uzanan gizem Çay, 16. yüzyıla kadar Doğulu bir içecek olarak kaldı (üstte). Avrupalılar ise Doğu’dan gelen bu gizemli bitkide gelecek günlerin vadettiklerini görmeye çalıştılar.
Güneşin doğduğu ülke
Okakura Kakuzo, Çay ve Zen adlı kitabında 729 yılında, Japon İmparatoru Shomo’nun Nara’daki sarayında keşişlere çay ikram ettiğini yazar. Bu çayın elçiler tarafından Çin’den ithal edilmiş olduğuna inanılmaktadır. Çay yetiştiriciliğinin başlaması Budizm sayesinde olmuştur. Budizmi daha iyi öğrenmek için Çin’e giden çok sayıdaki keşiş, Japonya’ya döndüklerinde kendi ekollerini kurmuştur. Bunlar Japonya’ya dönerken, çok severek içtikleri çayın tohumlarını da yanlarında götürmüş ve Japonya’daki manastırlarının bahçesine ekmişlerdir. Böylece yeşil çay, uzun bir süre boyunca dini sınıfın ve ritüellerin içeceği olur. Bu yeni içeceği çok seven İmparator Saga’nın da teşvikiyle, Japonya’da çay tarımı hızla gelişmiş ve çay içimi yaygınlaşmıştır.
Budizm sayesinde çayla tanışan bir başka ülke de Kore’dir. Yine Çin’de kalan Koreli Budist keşişlerin, ülkelerine dönerken Camellia sinensis tohumlarını da beraberlerinde götürdükleri bilinmektedir. 14. yüzyıldan beri çay, kültürün ayrılmaz bir parçası hâlini almış ve bugün hâlâ devam eden, “günlük çay ritüeli” anlamına da gelen darye adlı çay seremonisi ortaya çıkmıştır.
Japon çay seremonisi, yani Chado da Japon kültürünün önemli bir ayağı olmuştur. “Çayın yolu” olarak Türkçeleştirebileceğimiz Chado, matcha adlı toz hâline getirilmiş özel yeşil çayın hazırlık ve sunum seremonilerinin tamamına verilen addır. Japonlar, Çin’den devşirdikleri matcha’yı kültürlerinin bir parçası kılıp, Japon çay seremonisini oluşturmuşlardır.
Japon çay seremonisi
Chado yıllar içinde dönüşüp gelişse de çayın hazırlanışı, sunumu, misafir tarafından kabul edilişi, çay odasının dekorasyonu gibi temel prensipler korunmuştur. Hafif atıştırmalıkların da olduğu samimi çay buluşmalarına chakai adı verilir. Chaji ise çayla birlikte kaiseki mutfağından yemeklerin de servis edildiği resmî yemeklerin adıdır. Chabana (Çay çiçeği) adlı ritüel de çay seremonisinde kullanılan çiçeklerin aranjmanı sanatına verilen isimdir.
Ruslara yaraşır, çileli bir sevda
Bir başka çay ülkesi olan Rusya’nın bu mucizevi bitkiyle tanışması, Kazak atamanları Petrov ve Yalişev’in 1567’de Çin’e gidip bu içeceğin tadına bakmasıyla gerçekleşir. Ancak çayın ülkeye girişi, 1638’de Moğolistan’dan Çar Mikhail Federoviç’e hediye olarak gönderilen çayla olmuştur. Elçi Vasili Starkov, bunca ölü yaprağı Rusya’ya taşımayı saçma bulup bu armağanı reddetmek istese de, Altan Han’ın ısrarını kıramamıştır.
1665’te Çar Aleksey’in mide ağrılarını dindirmek için çay içtiği bilinse de; Camellia Sinensis’in Rusya’da gerçek anlamda tüketilmeye 1679’da Çin’le yaptığı takas anlaşmasıyla başlamış, 1689’da Nerçinsk Antlaşması sonucu açılan Sibirya Çay Yolu sayesinde Rusya çaya tamamıyla teslim olmuştur.
1700’lerin ikinci yarısında 2. Katerina döneminde, Çin’den hem yaprak hâlinde, hem de Pu-er tuğlaları şeklinde ithal edilen çay, Rus kültürünün ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Ülkemizde de kullanılan semaverin Lisitsin Kardeşlerce icat edilişi de yine bu döneme rastlar. Günün her öğününün ardından çay içmeyi seven Rusların en ünlü çayı “Rus Kervanı”dır. Çin’den bir yılı aşkın sürede develer üzerinde getirilen çaylar, kurulan kamplarda yakılan ateşler sayesinde tütsülü bir tada kavuşup Rus tüketicilere bu şekilde ulaşmaktaydı. Bugün aynı tadı yakalayabilmek için, fermantasyon yöntemi uygulanmakta ya da siyah çay, Çin oolong’u veya Taiwan formosa’sı, ya da Lapsang Souchong ile harmanlanmaktadır.
Richard Collins’in 1727 tarihli kulpsuz Çin porselenlerinden çay içen bir İngiliz ailesi.
Çayın Batı dünyasına girişi
Avrupalılar, Marco Polo’nun 1285 tarihli Çin seyahatnamesi sayesinde çaydan haberdar olur. Portekiz İmparatorluğu’nun deniz yoluyla Çin’e ulaştığı ve iki ülke arasında ticaretin başladığı 1557 yılı, kuşkusuz pek çok kültürel ve sosyal dinamiğin de başlangıç noktası olmuştur. Birçok ürünle birlikte çay da Çin’den Portekiz’e ihraç edilmiş ve Portekizliler 1557’de Avrupa’da çayla ilk tanışan millet olmuştur. 1610’da kaynaklar hem Portekiz’in, hem de Flemenklilerin Çin’den çay ithal etmekte olduğunu gösteriyor. Günümüzde Portekiz ve Hollanda’nın, vaktiyle çayla tanışan ilk iki ülke olması tarihin bir garip cilvesi olsa gerek.
17. yüzyılda İngiltere’de çay servisi
Çay, çok lüks ve pahalı olduğu için, her zaman kilitli, ufak bir çay sandığında saklanırdı. Çin’den getirilen porselen demlik ve fincanlarla birlikte sıcak su evin hizmetçisi tarafından odaya getirilir; bizzat ev sahibesi tarafından demlenirdi. Bu da bize Uzakdoğu’nun çay ritüellerinin, İngiltere’ye bir şekilde adapte edildiğini gösteriyor. Çay hazır olduğunda kulpsuz fincanlarla misafire ikram edilirdi. Ming tarzını yansıtan porselenlerde ağırlıkla kelebek, kuş ve çiçek figürleri olurdu. Çay sade içilirdi. İngiliz çay servisinin başat ögeleri süt ya da krema, ancak yüzyıl sonunda kullanılmaya başlanmıştır. Uzakdoğu’dan gelen ürünler Londra’ya farklı paketlerde ulaştığı için, porselen takımları çok nadir bulunur; farklı fincan, fincan tabağı ve çaydanlıklar olağan karşılanırdı. 17. yüzyılda çay, Londra’ya kendisinden kısa bir zaman önce ulaşan kahve ile birlikte Coffee House adı verilen kahvehanelerde satılmaktaydı. Kadınlar ise, çay zevkini yalnızca ev ortamında yaşamaktaydı.
Büyük aşk: İngiltere çayla tanışıyor
1600’de kurulan İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası, 1601 ve 1629’daki iki büyük seferiyle İngiltere’nin sömürge hevesini köpürtmüştür. Ne var ki, Doğu Hindistan şirketi, Flemenkli ve Portekizlilerin yürüttüğü çay ticaretiyle pek alakadar olmamış ve çay İngiltere topraklarına ancak 1657’de Flemenkliler vasıtasıyla girebilmiştir. 1660’tan itibaren İngilizler doğrudan Çin seferleri yapmış ve çay Londra’da çok lüks bir ürün olarak bulunabilir hâle gelmiştir.
Kraliçe’nin çay tutkusu
İngilizlerin çay sevdasının baş kahramanlarından biri, Braganza (Portekiz kraliyet hanedanı) ailesinden Catherine’dir. Portekiz prensesi Catherine, 1662’de İngiltere Kralı 2. Charles ile evlendiğinde, yanında çay kutusunu da getirir. Catherine’in çaya düşkünlüğü, dönemin İngiliz soylularının da çay sevgisini şekillendirmiştir.
İngiltere’de 17. yüzyılın en önemli yazılı kaynaklarından biri, Samuel Pepys’in günlüğüdür. İngiliz donanmasında yüksek düzeyde bir memur olan Pepys, 25 Eylül 1660 tarihinde düştüğü nottı, Çin’den gelen bir içeceği ilk kez denediğini yazar. 28 Haziran 1667’de, eve geldiğinde eşini, eczacı Mr. Pelling’in önerdiği şekilde çay hazırlarken bulduğunu belirtir. O çağda İngilizler sabah bira içerdi. Çaysever Kraliçe Catherine’in etkisi, yüzyıl sonunda daha da hissedildi, çay günlük hayata yerleşti.
İngiltere’nin ilk çay markası doğuyor
Günümüzün meşhur çay markası Twinings’in kökleri 18. yüzyıl başında atılmıştır. Thomas Twining adlı tüccar, 1706’da çok tutulan bir kahvehane açar. Yakınındaki mahkeme binası nedeniyle hukukçuların başlıca uğrak mekanı olur. Twinings’in kahvesi, kadınların gelip çay aldığı ilk dükkanlardandır aynı zamanda. Soylu kadınlar, bizzat kendileri gelip çaylarını seçmekte, farklı harmanlar yaptırıp orada denemekteydi.
Yeni Dünya’da eski içecek
Amerika da, tıpkı İngiltere gibi 17. yüzyıl ortalarında, Flemenk Doğu Hindistan Kumpanyası vasıtasıyla tanışmıştır çayla. 1664’de İngilizlerin hakimiyetine geçip New York adını alacak olan, dönemin Hollanda sömürgesi New Amsterdam’daki limana gelen çayın başlıca müşterileri, Hollanda’daki hemşehrileriyle eşit olduğunu hissetmek isteyen üst sınıf Flemenklilerdi.
Tabii Amerika, bu yeni içecekle tanıştığında herkes çay hakkında bilgi sahibi değildi. Tarihçi Alice Morse Earle’ın Customs And Fashions In Old New England adlı kitabına göre o dönemde Salem ve başka pek çok kasabada, çay yapraklarının çok uzun süre kaynatılarak çıkan acı suyun içildiğini, ardından kalan yaprakların da tuz ve tereyağı ile yendiğini yazmıştır.
18. yüzyılın ikinci yarısında malî durumu kötüleşen Britanya, Doğu Hindistan Kampanyası’nın gelirini artırma hedefi ve yeni yasayla, çay ve diğer ithal ürünlere fahiş vergiler koydu. Sonunda bu sömürgelerin en önemli limanı olan Boston’da bir çay boykotu başladı. Bu boykot, 1773’te ünlü “Boston Çay Partisi” ile zirve noktasına ulaştı. İki yıl sonra da ABD’nin kuruluşuna giden Amerikan Bağımsızlık Savaşı başladı.
Boston Çay Partisi
1773 sonbaharında İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’nın çayla dolu gemileri, Amerika’daki sömürgelerde yaşayanların yüksek vergili çayı Amerika’ya sokmayacaklarını açıklamalarına rağmen, yola çıktı. Üç gemi Boston limanına vardığında, yüksek vergilerden şikayetçi halk, Hollanda çayını ucuza satan kaçakçıların da aralarına katılmasıyla büyük bir eyleme girişti. Kalabalık, 16 Aralık 1773’de Kızılderili kılığına girerek gemilere çıkar ve tonlarca çayı denize döktü. O dönemde “Boston limanında çayın imha edilişi” olarak adlandırılan olay, sonradan Boston Çay Partisi olarak anılmaya başlamıştır.
Tüm bu süreçte Amerika’da çay içmemek vatanseverlikle eşdeğer hale gelmişti. Amerika bir daha asla eskisi gibi bir çay diyarı olmadı.
İngiltere’de 18. yüzyılın ilk çeyreğinde, yüksek vergiler nedeniyle oldukça pahalı bir tüketim ürünü olan çay, sadece üst sınıflara mahsustu. 1723 ve 1745’de vergilerin düşürülmesiyle, çay tüketimi inanılmaz oranlarda artmıştı. Siyah çaya hileli bitkilerin eklenmesi daha zor olduğu için, 18. yüzyıl başlarında siyah çay daha çok tercih edilir olmuş, bu da İngiliz çay kültürünün temellerini şekillendirmiştir.
Hizmetlilerin, maaşlarına ek olarak evdeki çaydan belirli bir miktarda içme iznine sahip olmaları, edinilmiş önemli bir haktı. Yüzyıl sonuna geldiğimizde, günde iki kez çay içme izni, işverenleriyle yaptıkları anlaşmalarla garanti altına alınır olmuştu. Ev hizmetleri dışında çalışan işçiler de, patronlarından günlük çay içme süreleri talep etmeye başlamış ve günümüzün çay ya da kahve molası filizlenmişti. Varlıklı çayseverler, kaliteli çay yapraklarını dönemin bir başka lüksü olan rafine şeker ve sütle tatlandırarak içerken, işçi sınıfının çay saati, yaprakların dibinde kalan, çok daha ucuz, toz hâline gelmiş az miktarda çayın, kaynar suda uzun süre bekletilerek, rafine edilmemiş kahverengi şekerle tatlandırılarak içilmesine dayanıyordu.
Britanya çay içme arzusunu giderebilmek için Çin’e mahkumdu. Ancak bu ticaret hiç de masum değildi. Doğu Hindistan Kumpanyası, Hindistan’da ürettiği afyonu Çin’e satıyor, karşılığında da çay alıyordu. Bu dönemde 4 ila 12 milyon Çinli afyon bağımlısı oldu (Aynı dönemde Amerikalılar da daha düşük kalite ve fiyattaki Türk afyonunu Çin’e satıyordu).
3 Haziran 1839’da Çin buna son vermek için limanına gelen bin tonu aşkın afyonu denize döktü, artık Britanya’ya çay satmayacağını açıkladı. 1842’ye dek süren 1. Afyon Savaşı, Çin’in ezilmesiyle ve birçok ticari imtiyazın yanısıra Hong Kong’un İngilizlere verilmesiyle sonuçlandı. 2. Afyon Savaşı (1856-1860) sonucu, yine yenilen Çin, ağır ticari yükümlülükler altına girdi ve afyon kullanımını yasallaştırmak zorunda kaldı.
Britanya’da zamanla kahvehanelerin yanısıra ”çay evleri” de ortaya çıktı Bunların en önemli işlevi, kadınları evlerinden çıkararak sosyal hayata sokmalarıydı. Zamanla kadınların dışarıda toplanabildikleri en “uygun” mekan olan çay evleri, kadınların seçme hakkı için örgütlenmelerine de sahne olmuştur.
Bir gelenek doğuyor: Akşamüstü 5 çayı
İngilizlerin meşhur akşamüstü çayı 19. yüzyıl ortasında doğdu. Doğruluğundan emin olmasak da, Bedford Düşesi Anna Maria, hafif bir öğle yemeği yedikten sonra akşam yemeğini bekleyemeyecek kadar acıkınca, öğleden sonra saat beşte çayla birlikte bir şeyler atıştırmış ve bundan çok hoşlanarak beş çayını düzenli bir alışkanlığa dönüştürmüştü. 1. Dünya Savaşı’nda şeker ve yağın karneyle dağıtıldığı sırada İngilizler çayın karneyle satılmaması için tüm önlemlerini almıştı. İkinci Dünya Savaşı’nda, Londra bombalanırken sokaklarda ihtiyacı olanlara çay dağıtan seyyar çay istasyonları olduğu rivayet edilir.
Beş Çayı Mary Cassatt’in 1880’lerde yaptığı epresyonist tablo bir sosyal ritüel olarak beş çayının detaylarını veriyor.
20. yüzyılın ikinci yarısında Batı’da çay satışları gittikçe düşmeye başlamış, 2000’lerin ilk yıllarında çay kültürü Britanya’da gitgide demode bir gelenek olarak görülür olmuştur. Bu gidişe dur demek isteyen İngiliz çay endüstrisi, Kate Moss’un rol aldığı büyük çaplı bir tanıtım kampanyası başlatıp istedikleri ivmeyi yakalamıştır.
21. yüzyıl başıysa, kahvenin yükselişine tanık oldu. Bugün hâlâ üçüncü dalga kahve, kültürel egemenliğini tüm dünyaya yayarken; kahvenin kardeşi çay da son yıllarda yeni bir yükseliş dönemine girmiştir.
Mimarlık bir sanat mı? İnşaat değilse öyle. Son elli yılda üç örnek sanatçı girişimi, şehir dışında, boş arazide kurulan yapı komplekslerini ortaya koyarken, öncelikle birer “yapıt” olarak farklılaştı.
Sayısız uluslararası ödül sahibi Fransız mimar Jean Nouvel, “mimarlık sanat mıdır?” sorusuna “elbette” yanıtını veriyor: “Mimarlığı inşaatla karıştırmamak kaydıyla”. Burada “inşaat”ı bir bakıma tasarım çalışmasına dayanmayan, anonimleştirilmiş bir işlev kalıbı ile özdeşleştirdiği unutulmamalı, yoksa “inşaat” ayrıca birbaşına canalıcı önem taşıyan evre.
“Mimarlık sanat mıdır?” aslında yorgun düşürülmüş soru. Çok mürekkep akıtmış, aklımdan katkıda bulunmak geçmez. Buna karşılık, “obje yapı”ları mimarlığın hepten dışına değilse bile derkenarına yerleştirmeyi yeğleyenlerdenim: Sözgelimi Loos’un Tzara Evi ile bir Hundertwasser evini mimarlık ekseninde aynı konumda göremem. Şüphesiz ham sanatın mimari örneklerinin beni çekim alanlarında tuttukları sır sayılmaz: Postacı Cheval’den Tabakgagalayan’a her vakit ziyaret adreslerim oldular, ama mimarların sanata sokulmalarıyla sanatçıların mimarlığa ve şehirciliğe sokulmaları farklı ölçülerin sahneleridir, bunu gözden kaçıramayız.
Barjac Yerleşkesi
Anselm Kiefer’in “Barjac Yerleşkesi” 1993-2008 arasında yaratılmış. 200 hektar arazide kurulan sanatsal yerleşke, derin mitolojik tabakalarla kök uyumu içinde bomboş bir karşı kent. Güney Fransa, Nîmes yakınları…
Mimarlık ölçüleriyle de, estetik/plastik ölçüleriyle de sanat yapıtı sayılagelmiş konutlar (Casa Milà), tapınaklar (Ronchamps), kamu yapıları (Bilbao Müzesi) oylumlu bir katalog oluşturuyor, modern dönemde -öncesinde, Antikite’nin yedi harikasından Rönesans’ın ana yapılarına bir başka katalog. Topluca, bir bir çok sayıda monografiye konu olmuş umman alan. Beni burada asıl ilgilendiren, gözümü dikmekten geri durmadığım sanatçı kalkışımları: Mimarlıkla bağlantıları olmamakla birlikte içeriden-dışarıdan yapılara, şehirlere, daha canalıcısı boş alan’lara yönelenler.
Nicedir, dekoratif sıfatının sanatsal bağlamda küçümsendiği, horgörüldüğü bir dönemin içindeyiz. Kendi payıma katılmadığım bir yaklaşım: Resmin, heykelin, “iş”in yabana atılamaz bir dekor(atif) boyutu, başlangıcından, diyelim mağara resimlerinden günümüze sözkonusudur ve bu boyut Sanat’ın ana işlevleri arasındadır -yeri geldiğinde, Monet örneği üzerinden dönmek istediğim konu.
Kuşun Düşü Niki de Saint Phalle’ın 1968-1971 arası gerçekleştirdiği Kuşun Düşü’nde (Le Rêve de l’Oiseau), “yaşanabilir” bir sanatsal inşa anlayışıyla konaklama esası öne çıkıyordu. Güney Fransa, Provence-Alpes- Côte d’Azur.
Aynı çerçevede süs’ün ve süsleme sanatlarının, tezyin işlerinin pek önemli bir sanat-zanaat işbirliği yaratarak değerli açılımlar getirdiğine, getirebileceğine inanıyorum. Süsten yalıtma eğilimi, dekoratif boyuta sırtını çevirme seçimi ne denli doğru ve meşruysa, zıt kutuptaki anlayışların, benimsemelerin de o denli değeri var -tek, ortaya çıkan sonuç varoluş nedenini doğrulasın. Grünewald’in ‘retable’ından Delacroix’nın Saint-Sulpice’deki duvar resmine, Klimt’in freskosundan Rothko’nun şapeline uzun bir damar. Rodin’den Calder’a, Anish Kapoor’a uzun ikinci damar. Ama, dedim ya, beni asıl heyecanlandıran “boş”luğa, boş alana, ıssızlığa göz koymuş olanlar.
“Şehir mobilyası” işleviyle heykelin açık havada uzunca bir geçmişi var. Genellikle yerel yönetimlerin ısmarladığı, genellikle hamasi niyetlere dayalı işlerdir. Bu eğilimi ilk kıran sanatçının Rodin olduğunu söyleyebiliriz sanırım: Kişisel seçimlerini iyi ki dayatmıştır. Paris-Vavin’deki Balzac yontusu sözgelimi, modern tavrın ön adımlarından biri. Bugün, metropollerin meydanlarına konmuş Picasso, Miro, Dubuffet, Calder ayarında sanatçıların çalışmalarında büyük bir meydan okuma yok mu?
Closerie Falbala Jean Dubuffet’nin 1971-1973 arasında oluşturduğu Closerie Falbala, 1610 metre karelik bir alanda kurulmuş. Projenin bütünü görkemli bir anıtsal yapıt. Paris’in hemen güneyinde Périgny-sur- Yerres.
Şu var: Şehir meydanı heykel/enstalasyon gelmezden önce de boş değildir: Kalabalık kaplar gündüzleri, gecenin ıssızlığına bile uğultularını devrederler. Benim “boş”luktan anladığım başka: Burada seçilen alan şehrin dışındadır; kimse, hiçbir yetkili göstermemiştir sanatçıya o boşluğu, kendisi seçmiş, davranmıştır — bakınız Postacı Cheval’in çılgın kalkışımı.
Son yarım yüzyıldan üç örnek sanatçı girişimi çerçeveyi çiziyor: Niki de Saint Phalle’ın 1968-1971 arası gerçekleştirdiği Kuşun Düşü (Le Rêve de l’Oiseau); Jean Dubuffet’nin olgunluk döneminde soyunduğu Closerie Falbala (1971-1973), Anselm Kiefer’in Barjac ‘yerleşke’si (1993-2008). Meraklı okurlar için hemen belirtmeli: Üçü de sanal ortamda üçboyutlu halleriyle görülebiliyor.
Niki de Saint Phalle sonrasında başka tasarılarını da yaşama geçirme olanağını bulmuştur; ama ilk atılım, sinema yönetmeni vonHessen’in ve Jean Tinguely’nin katılımları, hatta yatırımlarıyla Kuşun Düşü’nde somutlaşmıştı. Üç ‘yapı’dan oluşan bütünlüğün içdonanımları Niki’nin imzasını taşır, kompleksi yaşanabilir bir sanatsal inşa anlayışıyla tasarlayıp uygulamıştır, von Hessen’e ait arazide. Kimileri anıtsal heykel olarak yorumlamış olsa bile, Kuşun Düşü’nde konaklama esası öne çıkıyordu, altyapısı öyle öngörülmüş, 1976’dan sonra yapılar arasında merdivenlere, taraçalara yer verilmişti.
Jean Dubuffet ise, hemen hemen aynı dönemde, başlangıçta Villa Falbala’yı ‘inşa’ etmek amacıyla 1610 metre karelik bir arazi satın almış, çevresini kuşatan Closerie Falbala’yı peşisıra devreye sokmuştu. Projenin bütünü görkemli bir anıtsal yapıt. Kayıtlar, kuşatıcı çalışmalar yaşlı kurdun zorlukları yenmek için ne denli olağanüstü çaba gösterdiğini kanıtlıyor.
Anselm Kiefer’in Barjac’ta 200 hektar arazide kurduğu sanatsal ‘yerleşke’ ilk iki örnekten kesin hatlarla ayrılıyorsa, bunun bir nedeni anlayış ve üslûp farklılıklarına dayanıyor, daha önemli nedeni: Niki’nin ve Dubuffet’nin tersine, Kiefer’in Ham Sanat ile dolaylı-dolaysız hiçbir ilişkisinin, bağının olmamasında aranmalı. Barjac’ta, derin mitolojik tabakalarla kök uyumu içinde bomboş bir karşı-kent yarattı Kiefer. Çeşitli tatsız nedenlerle yerleşkesini terkettikten sonra hayalete dönüşen “iş” aslında çağdaş sanatçının ereğine sadık bir ek anlam daha kazandı.
Her ne kadar “yapı”lardan oluşsalar da bu örnekleri mimariden ayıran ana özellik, öncelikle birer “yapıt” olmaları. En ucundan mimarlık tarihinin parçası sayılırlar mı, günü geldiğinde, şimdiden kestirmesi güç. Buna karşılık, yarının sanatsal üretimine yön verecek bir gizilgüç barındırdıkları kesinlenebilir.
1914’ün 2 Ağustos akşamı seferberlik kararı alındığında, Osmanlı Devleti mâli ve askerî lojistik açıdan en berbat dönemlerinden birini yaşıyordu. Kolordular, öngörülen seferberlik müddetinin ancak iki-üç katı zamanda hazırlıklarını tamamlayabildi. Ama Osmanlı seferberliği, para, malzeme, silah, mühimmat, kaynak yetersizliğine rağmen savaşın sonuna kadar devam ettirilebildi.
Avrupa’nın doludizgin umumi bir harbe doğru gittiği 2 Ağustos 1914 Pazar günü, Osmanlı Devletinin kaderini belirleyecek birbirinden önemli ve birbiriyle bağlantılı hadiseler cereyan etmişti.
O gün ilk haber İngiltere’den gelmişti. İngiltere’ye sipariş olunan ve büyük bölümü halkın gönüllü yardımlarıyla finanse edilen modern iki savaş gemisinden Sultan Osman-ı Evvel ve Reşâdiye zırhlılarına, Avrupa’da başlayan harp halini bahane eden İngiliz hükümeti tarafından el konmuştu. Parası ödenmiş gemilere el konması, kamuoyunda, başta İngilizler olmak üzere İtilaf Devletlerine karşı büyük bir tepkiye, Almanya’ya doğru biraz daha yakınlaşmaya sebebiyet vermişti.
Aynı gün olağanüstü gündemle toplanan Meclis-i Umumi, sadece on dakikalık bir oturum yaparak, meclisin tatilini öngören padişah iradesinin okunmasıyla kapanmıştı. Bu iradede padişah, “Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasında çıkmış olan savaşın Avrupa’da genel bir savaşa yol açmasından dolayı, Kasım ayı başında yeniden toplanmak üzere Meclis-i Umumi’nin yasama döneminin bugünden itibaren tatilini irade ederim” demekteydi.
Silah başına! “Asker olanlar silah başına! Seferberliğin birinci günüdür!” yazılı ve üzerinde Sultan Reşad’ın tuğrasının bulunduğu 3 Ağustos 1914 tarihli afiş Osmanlı toplumunda geniş yankı uyandırmış; şehirli-köylü her yaştan erkek askere yazılmak üzere başvurmuştu.
Yine o gün, Osmanlı Devleti ile Almanya arasında, metni önceden hazırlanmış olan ittifak antlaşması, Sadrazam Said Halim Paşa ile Almanya’nın İstanbul Sefiri Wangenheim arasında imzalanarak resmiyet kazanmıştı. Osmanlı Devletinin, girdiği son savaş olan 1. Dünya Savaşı’na Almanya’nın müttefiki sıfatıyla dahil olmasına sebep bu antlaşma gizli tutulmuştu. İşin vahim tarafı, bu ittifak antlaşması imzalanmadan bir gün önce Almanya, Osmanlı Devletinin en çok korktuğu ülke olan Rusya ile harbe girmişti.
Yine aynı gün, başkumandan padişah Mehmed Reşad’ın vekili sıfatıyla, Başkumandanlık Vekaletine Enver Paşa getirilmişti. Balkan Savaşı’ndan sonra hızlı bir yükselişle yarbaylıktan tuğgeneralliğe terfi ettirilen Enver Paşa, 3 Ocak 1914’te Ahmet İzzet Paşa’nın yerine Harbiye Nazırı olmuştu. Bu unvanına ilave olarak, 2 Ağustos 1914’ten itibaren “Başkumandan Vekili” unvanını da kullanmaya başladı. Çok geniş yetkilerle donatılmış bu makam sayesinde Enver Paşa, seferberlik boyunca bütün nezaretlere emirler yazmış, harp ve askerlik meselelerine dair önemli kararlar alıp uygulamıştır.
Ve nihayet aynı gün, yazımızın konusunu da teşkil eden seferberlik ilan edilmişti! Padişahın imzasını taşıyan iradede seferberliğin ilk günü olarak 3 Ağustos 1914 Pazartesi günü yazılıdır ama seferberlik 2 Ağustos 1914 Pazar günü öğleden sonra geç saatte ilan edilmiştir.
20’den 45’e kadar herkes Üzerinde elinde sancak tutan asker figürüyle 1. Dünya Savaşı seferberlik afişi: “Seferberlik Var, Asker Olanlar Silah Altına”. Gazetelerde yayımlanan seferberlik ilan yazısı: “Seferberlik: Yirmiden kırkbeş yaşına kadar herkes asker”.
Seferberlik ilanıyla birlikte Osmanlı hükümeti -Almanya ile gizli bir ittifak antlaşması imzalamışken- Avrupa’da başlayan savaşta, silahlı tarafsızlığını ilan etmişti. Silahlı tarafsızlık gereği, herhangi bir tehdide karşı hazır olmak için de genel seferberlik başlatılmıştı. Seferberliğin duyurulması amacıyla gazetelerde ilanlar çıktı. Bu ilanlarda askerlik hizmetiyle ilgili bütün muafiyetlerin kaldırıldığı, müslim veya gayrimüslim 20 yaşından 45 yaşına kadar olan bütün erkeklerin askerlik hizmeti ile mükellef olduğu duyurulmuştu. Yükümlü olanların üç gün içinde bağlı bulundukları askerlik şubesine müracaat etmeleri, aksi takdirde kanun gereği haklarında en ağır cezanın uygulanacağı, bu yüzden haberdar olunur olunmaz bir an önce askerlik hizmetine koşulması ilan olunuyordu.
Seferberlik ilanı ile bir takım sivil ve askerî tedbirler peşpeşe uygulanmaya başlandı.
Önce moratoryum ilan edilerek borçlar ertelendi. Devletin içinde bulunduğu ekonomik şartlar kötüyken ilan edilen seferberliğin ağırlığını taşıyacak bir bütçe de mevcut değildi; mâli açıdan berbat bir vaziyetteydik. Seferberliğin getirdiği en büyük sorun olan nakit para sıkıntısı, seferber hale getirilen kolorduların eksiklerini tamamlamasını zorlaştırıyordu. Harp hali dolayısıyla Avrupa piyasalarından kredi alamayan hükümet, mâli seferberlik adıyla iç borçlanmaya yöneldi. Ayrıca kolorduların, alınacak mal ve hizmet karşılığında nakit para yerine tüccara mazbata vermesi kararlaştırıldı.
Seferberlik ilan edildiğinde, Osmanlı ordusu Edirne’den Erzurum’a, Basra’dan Yemen’e, Sina’dan Diyarbakır’a kadar çok geniş, ancak ulaşım vasıtaları sınırlı bir coğrafyaya yayılmış durumda 4 ordu, 13 kolordu ve 38 tümenden oluşuyordu.
Kolordular, seferberlik emri ile harekete geçti. Ancak başta ikmal erleri olmak üzere her çeşit silah ve mühimmat eksikliği bulunan birliklerin seferber hale gelmesi kolay değildi. Osmanlı genelkurmayı önceden hazırlanmış olan seferberlik planını uygulamaya koymuştu ama, vasıta ve malzeme olmadan seferberlik tamamlanamıyordu. Bu yüzden barış zamanında kolordular için öngörülen sefere hazırlık müddeti aşıldı. Kolordular, öngörülen seferberlik müddetinin iki katı, hatta bazen daha fazla zamanda hazırlıklarını tamamlayabildiler. Mesela 19 günde seferber olacak bir kolordu 64 günde, 29 günde seferber olacak bir kolordu 42 günde seferberliğini tamamlayabilmişti. Öngörülen zamanda seferberliğini tamamlayan tek kolordu, merkezi Tekirdağ’da bulunan 3. Kolorduydu (Çanakkale’de düşmanı ilk karşılayıp durduran kolordu).
Seferberlik çağrısıyla askerlikle mükellef olanlar büyük bir coşkuyla askerlik şubelerine koştu. Kısa zamanda beklenenin üzerinde asker kaydı yapıldı. Seferberlik öncesinde silah altında yaklaşık 300 bin asker varken, bir-iki ay içinde bu rakam 800 bine çıktı. Bu kadar büyük sayıda kişiyi iaşe edip barındırmak, ekonomik sıkıntı içerisinde olan hükümeti zora sokunca, belli bir yaş üzerindekiler kayıtları yapılarak evlerine gönderildi. Asker sayısı beklenenden ve beslenebilecekten fazla olunca, askerlik muafiyetleri kaldırıldığından askere alınması gereken gayri müslimler için de bir kanun çıkarıldı ve bunlar 30 Osmanlı altını bedel-i nakdi karşılığı askerlikten muaf sayıldılar. Bu durum, aynı zamanda nakit para sıkıntısı çeken hükümet için mâli kaynak yerine de geçmişti.
Seferberlik ilanıyla birlikte sansür uygulaması ve haberleşme vasıtalarının kontrole tabi tutulması kararı da alınmıştı. Resmî olmayan telgraflarda kod ve şifre kullanılması yasaklanmış, haberleşmede kullanılan lisanlara sınırlandırma getirilmişti.
Seferberlikle birlikte idare-i örfiye ilan edilmiş, cephelere yakın harp bölgelerinde memleketin asayiş ve güvenliğinin muhafazası için mülki amirlerin sahip olduğu bütün görev ve sorumluluklar askerî amirlere devredilmişti. Bütün memlekette, askerî meseleler ile askeriyeyi ilgilendiren davaların görülmesi için divan-ı harpler kurulması kararlaştırılmıştı.
Genel seferberlik gereği askerî birimlerle birlikte mülki makamlara da emirler gönderilerek, askeriyenin ihtiyaç duyduğu ikmal malzemesi, gıda ve para tedariki dahil bütün ihtiyaçlarda yardımcı olunması istenmişti.
Gerek seferberlik ilanında gerek savaşa giriş kararı alınmasında, hükümet ciddi bir siyasi muhalefet veya sosyal dirençle karşılaşmamıştı. Balkan Savaşı’nın utancı ve ağır faturasının izleri silinmeden başgösteren harp hali, İttihat ve Terakki yanlısı cemiyetlerin (Donanma Cemiyeti, Müdafaa-yı Milliye Cemiyeti, vb.) dinî ve millî söylemlerle yürüttükleri propaganda ve yönlendirmelerin de tesiriyle geniş halk kitlelerinde bir kurtuluş, yeniden diriliş ümidi olarak görülmüş, seferberlik çağrısı etkili bir şekilde yankı bulmuştu.
2 Ağustos 1914’te hiçbir hazırlığı olmadan, her bakımdan yetersiz kaynaklarla, “sadece altı ay süreceği öngörülen” bir savaşa hazırlanmak üzere ilan edilen Osmanlı seferberliği, para, malzeme, silah, mühimmat vb. kaynak yetersizliği ve lojistik sorunlarına rağmen 1. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam ettirilebilmişti.
2 Ağustos 1914: Savaşa doğru
Padişahın, sadrazamın ve heyet-i vükelâ (bakanlar kurulu) üyelerinin imzalarıyla ilan edilen 2 Ağustos 1914 tarihli seferberliğin belgesi.
Sadece savaşçıların, askerlerin mobilize edildiği uzun tarih dönemlerinden sonra, 1. Dünya Savaşı ile birlikte milletlerin topyekun seferber olduğu dönemlere geldik. Bugün ise, yaygınlaşmış terör ve gayrinizami kent savaşları döneminde, geleneksel seferberlik kavramları da anlamını yitirmiştir. Herkes kendi taraftarlarını silahlandırır. Bu, içsavaşta parçalanmış veya içsavaş atmosferiyle çevrelenmiş ülkelerin dramıdır.
Günümüzde her yer savaş alanı. Örgütlü şiddet, bu derece “kötü” hale dönüşmüştür. Ama geçmiş savaşlar da hemen her zaman “temiz” değildi. Yenilen, şayet katledilmezse köle yapılır, köyleri kentleri yakılır, aileleri de ganimet olarak götürülürdü.
İşte, geçmiş savaşların şanlı hücumları, top atışları, vb. yansıtılır da, bu yönleri ve esas olarak da güçlerin nasıl seferber edildiğine genelde değinilmez. Halbuki savaş seferberliğe dayalıdır. Biz tarihimizdeki en büyük felaket olan Balkan hezimetini, seferberliği tamamlamadan savaş ilan ettiğimiz için aldık. 1. Ordu öngörülen 478.000 asker yerine 115.000, 2. Ordu da 418.000 yerine ancak 186.000 askeri seferber edebilmişti ki, bunların bile her türlü malzemesi eksikti. Balkanlı orduları ise çoktan seferber olmuş, her anlamda hazırlanmışlardı.
Ülken seni istiyor! 1. Dünya Savaşı boyunca devam eden seferberlik sırasında askere alınan Osmanlı gençleri, 1915. Aynı dönemde, üzerinde İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener’in görüldüğü ve seferberliğin sembolü haline gelen afiş: “Ülkenin Ordusuna Katıl!”
Bu arada, seferberliğin teknolojiyle birlikte yeni boyutlar kazandığını da eklemek gerekir. Örneğin, 1914’de Büyük Savaş’ın seferberliği için demiryolları o kadar hassastı ki, bir gün, hatta birkaç saat gecikme bile muazzam bir dezavantaj yaratabilirdi. Fransızlar bu dersi 1871’de Almanya karşısında orduları darmadağın olunca almışlardı. Ancak 1914 seferberliğini Almanları kıskandıracak bir hassaslıkla tamamlayıp ayakta kalmayı başardılar.
1.Dünya Savaşı öncesinde bir taraf seferberlik ilan edince, karşı tarafın derhal kendi seferberliğini ilan etmesi kaçınılmaz ve hayati bir sorun haline gelmişti. Bu durum savaşı adeta otomatik hale getiriyordu. Birisi düğmeye basınca, tüm ülkeler seferberlik ve yığınağa başlıyor ve avantaj sağlamak için harekata başlıyordu. İlk andan itibaren her şey genelkurmayın eline geçiyor, politikacılar ve diplomatların yapacağı bir şey kalmıyordu. Bu tür modern seferberlikler Sanayi Devrimi sonrasına aittir.
Tarihte yerleşikler ile göçerler arasındaki mücadeleler, savaş hazırlığıyla ilgili ilginç durumlara işaret eder. Avrasya steplerinin savaşçı göçerleri, binlerce yıl boyunca sınırlarındaki yerleşik ve kentleşmiş toplumlar üzerine sonu gelmeyen akınlar yapmışlardır. Yerleşikler, toparlanıp ordularını seferber edinceye kadar, akıncılar çoktan yağmalarını toplamış ve bozkırın takip edilemeyecek uzaklıklarına çekilmiş olurlardı.
Seferberlikte sürat Ağustos 1914’teki genel seferberlik ilanı ve sonrasında, Paris’te askere yazılmaya giden sivilller. Fransızların Almanlar’a direnebilmesinin en önemli nedeni, seferberlikteki hızı ve başarısıydı.
Yerleşiklerin seferberlik için vakit kazanmaları, uğranılan baskınların etkilerini sınırlamaları için bulunan çare, uzun duvarlar ve yerleşimlerin etrafına surlar inşa etmeleriydi. Büyük Çin Seddi bunun en bilinen örneğidir ama birçok başkaları da vardır. Romalılar da İngiltere’nin kuzeyinden gelen akınları durdurmak için Hadrian Duvarı adı verilen bir set inşa etmişlerdir. Bu duvarın, bizde Karadeniz ile Marmara arasına inşa edilen bölümünün kalıntıları Istranca Ormanları ve arasında da kalmıştır. Ayrıca yine bizim topraklarımızda, Gelibolu Yarımadası’nda (Saros hattı-Bolayır) tarihi 2500 yıl öncesine uzanan antik savunma duvarlarına ait kalıntılar görülebilir.
Fakat sınırlar her yerde çok uzun olup sayısız kez aşılmıştı ve bunlar akıncı kavimlerin hareketini nadiren kısıtlıyordu. Güçlü dönemlerinde Romalılar Britanya’da 3, Ren ve Tuna sınırlarında 16, Kapadokya’da 2, Suriye’de 6, Mısır, Afrika ve İspanya’da birer disiplinli lejyon bulunduruyorlardı. Lejyonlar 9.500 kişilik etkili birer savaş makinesiydi ama, sınırlarına sürekli akın yapan “barbar” kabilelerin tüm erkekleri savaşçıydı. Romalılardan çok daha kalabalık orduları göz açıp kapayıncaya kadar harekete geçirebiliyorlardı. Belli bölgedeki Romalı erkek nüfusun beşte biri asker olabilirken, barbar kavim erkek nüfusunun neredeyse tümü savaşçıydı.
Benzer durum Çin, Hindistan, Batı Asya ve Rus steplerine akın yapan Türk ve Moğollar için de geçerliydi. Kabileler zaten göçer halde, anında muharebeye katılacak becerilere sahip savaşçılardan oluştukları gibi, hepsi süvari ve mükemmel okçuydu. Piyade ağırlıklı yerleşik ordulardan çok daha hareketli ve süratliydiler; savaşçıların çoğu zaman üç ila beş arasında atı olurdu. Bozkır akıncıları çok kısa sürede seferber olabiliyordu ama büyük bir zaafları vardı: Kabileleri birarada tutan lider öldükten sonra bozkır konfederasyonları derhal dağılıyor, kurdukları devletler de uzun ömürlü olamıyordu.
Birleşik Devletler seferberlikte birinci Birleşik Devletler, 1940- 1944 arasında sanayi üretimini 130 kata kadar yükselterek Almanya ve Rusya’ya açık ara fark atmıştı. 2. Dünya Savaşı öncesinde, ABD’de uçak üretimi (üstte). ABD’nin 1917’deki meşhur Sam Amca afişi de İngilizlerin Lord Kitchener’li afişinden esinlenmişti.
Tarih boyunca seferberlik, öncelikle mevsimlere bağlı olmuştur. Antik dönemin kent devletleri, komşularıyla çok sık savaş yapardı. Burada öncelikli hedef hasmın hasadını engellemek, mümkünse ele geçirmek, yoksa yakıp imha etmekti. Aç kalan komşu kentin teslim alınması kolay olurdu. Ne var ki aynı anda kendi hasadını korumak, her ihtimale karşı tahıl stoku yapmak zorunluluğu vardı. Yani savaş zor bir işti ama ödül büyüktü. Galipler komşu kentin erkeklerini öldürür, kadın ve çocukları esir alır, maddi serveti yağmalardı.
Osmanlıların iyi dönemlerinde savaş kararı 1 yıl öncesinden alınır, seferberlik, güzergah ve sınır üzerindeki kalelerde gıda ve cephane stoku yapılarak başlardı. İlgililere haber gönderilir, seferber edilen bölgelerin sancak beyleri, tımarlı sipahiler ve diğer askerlerin başında toplanma yerine intikal edip ordu emrine girerdi. Gerekli törenler ve denetlemeler yapıldıktan sonra ordu yürüyüşe geçerdi. Yol üzerinde ordu kantinleri ile ek yiyecek temini sağlanırdı. Ayrıca, ordu neredeyse tamamen binek hayvanlarına dayandığı için, bunların otlayacağı çayırların yeşermesi, sefer mevsiminin olmazsa olmazıydı. Keza, ordunun dondurucu soğuklar başlamadan önce dönüp terhis edilmesi şarttı. Böylece, 18. yüzyıla kadar Osmanlı sefer mevsimi 3 Mayıs ile 3 Kasım arasındaki dönem olarak tayin edilmiş olup, bunun aşıldığı her sefer açlık ve hastalıkla büyük asker kırımına neden olmuştur.
Balkan Savaşı’ndan Kurtuluş Savaşı’na
Donanma sefere çıkmadan önce de tersanelerde yoğun bir çalışma yapılır, gemiler donatılır, personel çağırılır; seferin nereye olduğu ise donanma denize açılıp yolda son ikmalini yapmadan açıklanmazdı. Tabii, daha sonraki dönemlerde bunlar mümkün olmadı. Devlet, elindeki her olanağı kullanarak, güç bela salt savunma harbi yapar hale düştü.
Seferberlik denilince, Anadolu’da uzun süre 1914 seferberliği hatırlanmıştır. Ancak, bu birçok ülke için geçerlidir. Her ülkeden Avrupa halkları 1914 seferberliğinde büyük bir coşkuyla, Noel’e kadar zaferi kazanıp eve dönecekleri umuduyla askere koşmuş; trenlerle toplanma noktalarına, sonra da yığınak bölgelerine intikal etmiş; sonra bir çoğu düşmanı bir kez bile göremeden tepelerine inen top ateşiyle hayatını yitirmiş veya sakat kalmıştır. Birkaç ay içinde tümenler siper hatlarına gömülürken, her ülke topyekun savaş seferberliğine geçmek zorunda kalmıştır.
Cephe gerisinde topyekûn mücadele Kadınlar 1. Dünya Savaşı’nda özellikle silah fabrikalarında görev aldılar ve mucizeler yarattılar. Üzerinde “Her şey vatan için” ve “Her şey özgürlük için” yazılı 1. Dünya Savaşı Alman seferberlik afişi (altta).
Bu durum aynı zamanda kadınların sanayi ve kamu hizmetlerinde çalışmalarını zorunlu kılmış, yeni kurulan cephane fabrikalarında çalışmaya koşan kadınlar, bunun karşılığında oy haklarını kısa sürede almıştır. Esasen, erkek egemen yönetimler, bunu istemeyerek de olsa, çaresiz yapmak zorunda kalmıştır. O kadar fedakarlık istenen insanlardan oy hakkını esirgeyemezlerdi. Türk kadınları da birçok alanda çalışma hayatına girdiler. Askerî dikimhanede elbise dikmekten, cepheye malzeme taşımaya kadar birçok işi üstlendiler. “Kadın Birinci İşçi Taburu” ismi altında yol inşaatı ve zirai üretim yapan kadınlar, 1914’ün hemen öncesinde bile düşünülemezdi.
Amerikan mucizesi
Seferberlik konusuna bakarken, bu konuda adeta mucizeler yaratmış ABD’den söz etmeden geçmek olmaz. Bu ülke Bağımsızlık Savaşı’nı yaparken, sıfırdan 217.000 kişiye ulaşan ordular kurmuştur. İçsavaş sırasında da ordusu 25.000’den milyonlara çıkmıştır. Sadece Kuzey ordusunda farklı sürelerle 2.213.000 kişi görev yapmıştır ki, dört yıl boyunca Kuzey’in ortalama mevcudu yarım milyonun altına hiç düşmemiştir.
Bu kadar insanı eğitip donatmak ve cepheye sürmek, ancak sanayi ve demiryolları sayesinde mümkün oldu. Amerikalılar benzer başarıyı sonraki savaşlarda da tekrarladılar. 1. Dünya Savaşı’nda 128.000 kişilik orduyu 4.700.000’e; 2. Dünya Savaşı’nda 334.000 kişilik orduyu 12.500.000’e çıkardılar.
Sanayileşmiş bir toplum, sadece üretimle değil, organizasyon gücüyle de öne çıkar. Yüz binlerce pilot ve teknisyen, daha fazla denizci ve her türlü uzmanı bir-iki yıl içinde yetiştirip cephelere sürmek kolay iş değildir. Üretime gelince… 1940 ile 1944 arasında silah ve cephane üretimini Rusya 10, Almanya 7 kat artırıp yaklaşık aynı düzeye çıkarırken, Amerika tam 130 kat artırıp ikisinin toplamından da % 50 fazlasına çıkardı. Elbette bunu sanayi ve yetişmiş insan gücüyle yaptı.
Diğer yandan bizim tarihimizde de dünyada emsali görülmedik bir seferberlik örneği mevcuttur. Üstelik elde birkaç bakım ve basit imalat atölyesinden başka bir üretim olanağı yokken. Ve üstelik bu seferberlik, onbir yıl boyunca -sadece 1913/14 kışı hariç- aralıksız devam eden savaşların son yılına girerken yapılmışsa.
Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi, istiklal mücadelesine kaynak temin etmek için klasik tedbirler almaya çalışmış, ama savaşın en kritik aşamalarından geçilirken, bunların artık yeterli olmayacağı çok açık şekilde ortaya çıkmıştı. 1911’den beri devam eden savaşlar ülkeyi harap bırakmış, 1914 seferberliğinde askere gidenlerin 303.000’i cephelerde, 500.000’i hastalıktan ölmüş, dönebilenlerin de 400 bini sakat kalmıştı. Ayrıca hâlâ dönmemiş esirler, dağlarda gezinen asiler, firariler ve işgal altındaki bölgelerde kalanlar vardı ki, tüm bu kayıplar Mübadeleden önce Anadolu’da 11 milyonu bile bulmayan bir Türk nüfus içerisinde meydana gelmişti. İşte Mustafa Kemal, Sakarya Meydan Muharebesinin başlamasından az önce, 5 Ağustos günü TBMM tarafından başkomutanlığa getirildikten iki gün sonra, Tekalifi Milliye (Ulusal Yükümlülük) Emirlerini yayınladı. İki gün içerisinde uygulanmaya başlanan emirlerin önceden ve büyük titizlikle hazırlandığı anlaşılmaktadır. Bunlar tam anlamıyla “topyekun seferberlik” emirleridir.
Sürekli seferberlik! Uzun yıllardır “savaş halinde” yaşayan İsrail, gündelik hayatta da sürekli seferberlik görüntülerine sahne oluyor. Kısa tarihi, küçük coğrafyasına rağmen, seferberlik başarısında önemli bir devlet.
Kısa tarihi boyunca, seferberlik konusunda başarılı olan bir başka ülke İsrail’dir. Hasımlarından çok küçük bir nüfusla onların ortasında bir ülke yaratıyordu ve çok sayıda askerini silah altında tutacak ekonomik gücü yoktu. Bu nedenle savaş kapıya dayandığı zaman çok hızlı seferberlik yapmak zorundaydı. Özellikle 1967 Savaşı’nda seferberliğin bir savaş aldatmacası olarak kullanıldığını da görürüz. Tüm komşuları seferber olmuş, savaşa hazırlanmışken, İsrail askerleri Akdeniz plajlarında denize giriyordu. Ama o gece birliklerine katılıp ertesi sabah müthiş bir baskın yaptılar. Ülkenin nispeten küçük olması da buna olanak veriyordu, çünkü herkes birkaç saat içerisinde birliğine ulaşabilecek mesafedeydi.
İsrail komşu devletlerle yaptığı dört büyük savaşı bu şekilde, seferberliği çok kısa sürede yaparak başarıyla atlattı, ama beşinci ve hiç bitmeyen bir gayri nizami savaşın içinden çıkamadı.
Gayrinizami savaş
Savaş İsrail’de o kadar günlük hayatın parçası olmuştu ki, yıllar boyunca askerler her türlü izine, omuzlarında silahları olduğu halde çıkıyor, kafelerde öyle oturuyordu; hâlâ da öyledir Bir nevi sürekli seferberlik olan bu hal, başka hiçbir ülkede görülmüş bir şey değildi.
Günümüzde inanılmaz garip biçimlere dönüşen Irak ve Suriye savaşlarının özgünlüğü tartışılmaz. Bazı sınırlı yönlerden 1936-39 İspanya İçsavaşı’na benzediği düşünülebilir. Devlet otoritesi parçalanmış ve taraflar dış destekle, kendi içlerindeki topyekun seferberlikle mücadeleyi sürdürmektedir. İspanya’da Uluslararası Tugaylar ve Rusya karşısında, Alman ve İtalyan askerleri ile Kuzey Afrika’dan getirilen askerler vardır. İspanyollar birbirleriyle savaşmış, dış güçler bu olayı kendi amaçları için kullanmıştır. Bugün de Suriye’de Ruslar, İranlılar, Türkler, Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar, Kürtler ve neredeyse her ülkeden gelmiş cihatçılar ve dahi başkaları, her birisi kendi amaçları için Suriyeliler ile birlikte çatışmaktadır. İspanya’dan faklı olarak, burada her gücün asgari amacı, diğer güçleri bölgede tek başına hakimiyet kurmaktan mahrum kılmaktır.
Sadece bu bile, yeni savaşların iki taraftan birisinin tükenip pes etmesiyle sona erdirilebilecek bir nitelikte olmadığını ortaya koymaktadır. Sahneye sürekli olarak başka oyuncular girmektedir. Sonuçta Halep, Guernica ve Madrid’ten çok daha fazla bomba yemiş, yıkıntılar arasında sefalet ve ölüm kol gezmiştir. Ama tarihte paralellik kurmakta çok ileri gitmeyelim, çünkü esas olan benzerlikler değil özgünlüklerdir. Bu iki ülkenin parçalanmışlığı, İspanya gibi geçici değildir ve birlik sağlamanın yolları tamamen belirsizdir. Parçalanmanın aracı ise bu ülkelerde bin yılı aşkın bir süredir daima varolmuş olan Sünni-Şii çatışmasıdır. Önce, binlerce bomba ve katliamla kentler kantonlara ayrılmış, sonra herkes kendi bölgesini genişletme çabasına girerken kendi seferberliğini yapmış, kendi dış desteklerini aramıştır.
Dünya nüfusunun kentleşmesine paralel olarak ve ayrıca kırlarda barınmayı giderek olanaksız kılan teknolojik gelişmelerden dolayı, dünya genel bir gayrinizami kent savaşları dönemine girmiştir. Burada her kent, kapanın elinde kalır. Otoritenin çöktüğü ülkelerde geleneksel seferberlik kavramları da anlamını yitirir. Herkes kendi taraftarlarını silahlandırıp, kendi seferberliğini yapar. Bu, içsavaşta parçalanmış veya içsavaş atmosferiyle çevrelenmiş ülkelerin dramıdır.
SEFERBERLİK NEDİR, NASIL UYGULANIR?
Artık insan sayısı değil,uzmanlık, donanım ve sürekli hazırlık önemli
Eskiden en çok asker toplayan avantaj elde ederdi. Şimdi, uzman kadroların önceden yetiştirilip donatılması gerekir. Örneğin hava gücü seferberlikle arttırılamaz, sürekli çabayla gelişir. Günümüzdeki düşük yoğunluklu gayri nizami savaş da esas olarak sürekli hazırlık esasına dayanmalıdır.
Seferberlik genel anlamıyla toplumun savaş düzenine geçmesidir. Askere çağırmanın yanısıra harekat için gerekli olan her türlü malzemenin, silah, cephane, ulaştırma, gıda, giyim ve diğer teçhizatın teminini de içerir. Günümüz savaşlarında ölenlerin ezici çoğunluğu sivil olduğu için, seferberlik ayrıca tüm ahalinin savaşa hazır hale gelmesini ve ekonomik tedbirlerin alınmasını kapsar.
Seferberlik, tehdidin niteliğine göre kısmi, tam veya topyekun olabilir. Kısmi seferberlik, gücün sadece bir kısmının savaş düzenine geçirilmesi, tam seferberlik ise silahlı kuvvetlerin tümünün savaşa hazır hale getirilmesidir. Topyekun savaşta ise toplumlar askerî ve sivil tüm güçlerini savaş için kullanırlar. Her ne kadar buna en yakın durumun iki dünya savaşında görüldüğü söylenebilirse de, daha eski dönemlerde de rastlanır.
Topyekun seferberlik birçok sorun yaratır; çünkü toplumlar enerji ve kaynaklarının bir kısmını diğer faaliyetlere ayırmak zorunda oldukları gibi, savaş için öngörülen kaynakları sakınan ve muhalefet yapan unsurları da daima var olur. Ancak, bu zaten mücadelelerin ölüm-kalım aşamasında gündeme geldiği için zecri tedbirlerle ve şiddetli yaptırımlarla birlikte uygulanır.
Savaşların niteliği, seferberlik şekillerini değiştirmektedir. Eski dönemlerde en çok sayıda asker toplayan avantaj elde ederken, şimdi uzman ve donanım hazırlığı önem taşımaktadır. Sayı değil, niteliğin öne çıkması, uzman kadroların önceden yetiştirilip donatılmasını gerektirir. Örneğin, şimdi birçok yerde görülmeye başlamış olan siber savaşlar, pekala bir ülkenin ekonomisini ve altyapısını altüst edebilir ve bunun seferberliği ancak sürekli hazırlıktır. Keza hava gücü de aynı özelliği taşır. Seferberlikle arttırılamaz, sürekli çaba gerektirir. Elde ne varsa, savaş onunla yapılacaktır.
Nükleer tehdidin çok daha acil olduğu Soğuk Savaş’ın ilk dönemlerinde de nükleer baskına karşı seferberlik yapılamaz, ancak sürekli hazır olunabilirdi. İlginçtir, en yüksek teknolojili bu savaşa benzer şekilde, düşük yoğunluklu gayrı nizami savaş da esas olarak sürekli hazırlık esasına dayanmalıdır. Bununla birlikte mücadelenin seyrine göre, tam veya kısmi seferberlik gerekebilir.
Nicelik değil nitelik Amerikalı uzman hava subayları, uçuştan önce yakıt kalitesini test ediyorlar. Günümüz seferberliklerinde, sayıdan ziyade nitelikli personel önemli.
TEKALİFİ MİLLİYE’NİN 10 EMRİ
Mustafa Kemal: Harp iki ordunun değil, iki milletin vuruşmasıdır
Türk Ordusu 1921 Ağustos’unda Ankara üzerine yürüyen Yunan ordusunu durdurmak üzere Sakarya doğusunda toplanmaya başlamışken, ülkenin tüm varlıkları, bu son gücü ayakta tutmak için toplanmaya başlandı. Kapsamlı bir şekilde yayınlanan on emrin ana hatları…
1. Her ilçede en büyük mülki amir, askerî amir, mal müdürü, belediye ve ticaret odası temsilcilerinden seçilen Tekalifi Milliye Komisyonları seçilecektir. Görevi ihmal, vatana ihanet suçu sayılacaktır.
2. Her ev bir kat elbise verecektir.
3. Giyim, koşum, teçhizat yapımı için gerekli malzemeler bedeli sonradan ödenmek üzere komisyonlara teslim edilecektir.
4. Tüm gıda stoklarının yüzde 40’ı teslim edilecektir.
5. Her taşıt hayvanı ve arabası ayda bir kez 100 km. parasız taşıma yapacaktır.
6. Ülkeyi terketmiş olanların mallarına el konulabilecektir.
7. Her türlü silah ve cephane 3 gün içinde teslim edilecektir.
8. Her türlü sanayi ürününün yüzde 40’ına, bedeli sonradan ödenmek üzere el konabilecektir.
9. Her türlü esnaf ve üretici savaş malzemesi ve teçhizat üretecek, bunlara geçimlerine yetecek ücret ödenecektir.
10. Her türlü ulaştırma aracının ve koşum hayvanlarının yüzde 20’sine, bedeli sonradan ödenmek üzere el konulacaktır.
Bunların uygulanmasını denetlemek üzere başkomutanlık karargahında ayrı bir birim oluşturulmuş olup, bu emirleri bizzat yazdıran Mustafa Kemal o günlerin havasını şu sözleriyle açıklamaktaydı: “Harp… yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün mecudiyetiyle karşı karşıya gelmesi ve vuruşması demektir…”
‘Akşehir üstünden Afyon’a doğru…’ Balkan Savaşı’ndan itibaren neredeyse sürekli seferberlik halindeki Anadolu’da, cephelere silah ve mühimmat taşıyan kadınlar destan yazmıştı.
1950 ve 60’lar Yeşilçam’ın ışıltılı yıllarıdır. Ertem Eğilmez, Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Tunç Başaran gibi isimler yönetmen koltuğuna geçmiş, sinema tarihimizde iz bırakacak filmlere imza atmaktadır. Türkan Şoray, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Nebahat Çehre, Yılmaz Güney, Kartal Tibet, Cüneyt Arkın, Ediz Hun gibi ilerde birer efsaneye dönüşecek oyuncuların yıldızı yükselmektedir. Ve bu yapımların setlerinde olup bitenleri tarihe kaydeden biri vardır: “Baba” Kriton İlyadis’in öğrencisi, Yeşilçam’a uzun yıllar set fotoğafçısı olarak emek verecek olan Güngör Özsoy. Bu ayki Albüm sayfalarımızı onun arşivinde bulduğumuz 50’li ve 60’lı yıllara ait tarihi belge niteliğindeki set fotoğraflarına ayırdık…
Susuz Yaz 1964’te Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı’yı kazanacak olan Metin Erksan filmi Susuz Yaz’ın ekibi, İzmir’in Bademler Köyü’ndeki sette hatıra fotoğrafı çektiriyor. Ortada, Hülya Koçyiğit, 1963.
Memiş ile İbiş Anaforcular Kralı Metin Erksan’ın ağabeyi Çetin Karamanbey 50’li yıllarda çok sayıda film yönetmişti. Onun çektiği Memiş ile İbiş Anaforcular Kralı’nın bir sahnesinde Neriman Köksal, Zeki Alpan, Rasih Ertuğ, 1952.
İstanbul Canavarı 1953 yapımı polisiye İstanbul Canavarı’nın yönetmeni yine Çetin Karamanbey. Başrol oyuncusu Muzaffer Tema (sandalyede) ve oyuncular Nazım İnan, Kadir Savun, Mehmet Ali Akpınar kamera karşısında.
Fakir Kızın Kısmeti 1956 yapımı Fakir Kızın Kısmeti filminde Türkan Sülün ve Aliye Rona hapishane sahnesinde. Duvardaki yazı: “Bu yatağa oturmak yasaktır.”
Cilalı İbo Perili Köşk’te Yönetmenliğini Nuri O. Ergün’ün yaptığı, senaristliğini ve yapımcılığını Osman F. Seden’in üstlendiği filmde Cilalı İbo perili bir köşkteki esrar çetesinin foyasını meydana çıkartıyordu. Cilalı İbo serisinin ünlü başrol oyuncusu Feridun Karakaya filmin bir sahnesinde, 1963.
Maskeli Beşler “The Original” Yılmaz Atadeniz’in yönetmenliğini yaptığı 1968 yapımı Yeşilçam western’i Maskeli Beşler filminin başoyuncuları Erol Taş ve Danyal Topatan diğer oyuncularla bir sahne çekiminde.
Karaoğlan Camoka’nın İntikamı Suat Yalaz yönetmenliğinde çekilen Karaoğlan Camoka’nın İntikamı filminin seti, 1966.
Kibar Haydud (Yalnız Adam) Yılmaz Atadeniz’in çektiği, Bülent Oran’ın senaryosunu yazdığı dramda, Yılmaz Güney; bir yıl sonra evleneceği Nebahat Çehre ve Devlet Devrim,Tunç Oral ile birlikte bir sahnenin çekiminde, 1966.
Bir Millet Uyanıyor Ertem Eğilmez filmi 1966 yapımı Bir Millet Uyanıyor’da başrolleri Kartal Tibet, Önder Somer, Münir Özkul, Danyal Topatan, Hayati Hamzaoğlu paylaşmıştı. Oyuncular set fotoğrafçısına coşkulu bir poz veriyor.
Sürtüğün Kızı Oyuncu Fatma Girik, 1967 yapımı Sürtüğün Kızı filminin tanıtım çekiminde. Girik, bu filmdeki performansı ile 1967 Altın Portakal’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı.
Yarın Başka Bir Gündür Çocukluk arkadaşı iki genç bir piyasa şarkıcısına aşık olur ve olaylar gelişir… Yönetmen Nejat Saydam imzasını taşıyan 1969 yapımı Yarın Başka Bir Gündür’ün başrol oyuncuları Hülya Koçyiğit ve Murat Soydan, bir pavyon sahnesinde.
Gönüllü Kahramanlar Ertem Eğilmez’in 1968 yapımı Gönüllü Kahramanlar filminin seti. Kadir Savun, Sevda Ferdağ ve Süleyman Turan ne kameranın farkında, ne objektifin!
Yaşlı Gözler 1967 yapımı Ertem Eğilmez filmi Yaşlı Gözler’de başrol oyuncuları Yıldız Kenter ve Cüneyt Gökçer, Ankara Kuğulu Park’ta bir sahneyi prova ediyor.
Harun Reşid’in Gözdesi Sene 1967, yönetmen Atıf Yılmaz, yapımcı Turgut Demirağ, film Harun Reşid’in Gözdesi. Başrol oyuncusu Ajda Pekkan’ın filmdeki alımlı bir pozu.
MalkoçoğluAkıncılar Geliyor 1969 yapımı Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor filminin setinte Cüneyt Arkın ve Esen Püsküllü bir mola sırasında üzerlerinde kostümleriyle hatıra fotoğrafı çektiriyor.
19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın 160 yıl önce inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı, yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık etmiş. Osmanlıların görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesi olan sarayı, tarihçi Necdet Sakaoğlu ve mimarlık tarihçisi Afife Batur anlattı.
Türk gezginlerin kendi ülkelerini ve şehirlerini öğrenmek amacıyla bilinçli bir şekilde, uzman rehberlerle gezmeye başlaması sadece 28 yıl öncesine gidiyor. Türkiye’de turizm başlarda, daha çok yurtdışından gelen gezginlerin ve misafirlerin ağırlanması olarak algılanırken, ilk defa Fest Travel seyahat acentası tarafından 12 Kasım 1988 tarihinde, Istanbullulara bir “adım adım İstanbul” kültür gezisi yapıldı. Faruk Pekin, Murat Belge, İlber Ortaylı, Metin Sözen, Cengiz Bektaş gibi hocalar ve uzmanlar, bilgilerini sahada Türk gezginlerle paylaşmaya başladılar.
27 yıl sonra yine sarayda 1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yapmışlardı. 27 yıl sonra aynı ekip (hastalanan Portakal dışında), yine Fest Travel’in girişimiyle, Türk gezginler ve #tarih ekibinin katılımıyla aynı mekanda biraraya geldi.
1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yaptılar. Sarayın tarihi, mimarisi, insanları ve objelerinin üç uzmanın anlatımı ile ayrıntılı bir şekilde sunulduğu bu gezi, katılan şanslı gezginler için unutulmazlar arasındaki yerini aldı.
27 yıl sonra, 13 Aralık 2016’da Fest Travel aynı geziyi aynı uzmanlarla tekrarladı. Raffi Portakal’ın son anda rahatsızlanması nedeniyle katılamadığı “Tarihi ve Mimarisi ile Dolmabahçe Sarayı” gezisine, meraklı İstanbul gezginleri ve Fest Travel rehberleri yanında, biz de #tarih ekibi olarak katıldık.
Hükümdar sarayı neden taşındı? Prof. Dr. Afife Batur, 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyinde, Beşiktaş kıyısına taşınmasının ardında yatan nedenleri anlattı.
Soğuk ve yağışlı bir Istanbul sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nın girişindeki kafede buluştuk gezginler ve hocalarımızla. Üç gün önce sarayın hemen yanındaki stadyumun dışında patlayan ve 45 insanımızın hayatını kaybetmesine neden olan bombanın ağırlığı ve hüznü her yerdeydi. Saray girişindeki polis memurlarına başsağlığı dilerken gözlerimiz doldu. Giderek yükselen terörün neticesi olarak, normal zamanlarda metrelerce uzayan bilet kuyruğu ve turist kalabalığı yerine bomboş, ıssız bir saray girişi gördük. Şehrimizin 160 yaşındaki bu büyük anıtının tarihte nelere tanık olduğunun bilinciyle, bu kara günlerin de bir an önce geçmesini diledik.
Havanın soğuğunu sıcacık çaylarımızla alt etmeye çalışırken, hocalarımız bize sarayın tarihi ve mimarisi üzerine bilgiler aktarmaya başladılar. Afife Batur bize 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata kuzeyinde, Boğaziçi kıyısına taşınmasının ardında yatan nedeni anlattı: Dünyaya açılma.
Yağmur altında bahçe sohbeti Necdet Hoca, sarayın içine girmeden önce tarihî yapının bahçesindeki unsurları, insan hikayeleri üzerinden anlatıyor. O zaman da insanın aklında kalıyor!
Padişah 2. Mahmut’un aldığı bu siyasi, coğrafi ve tarihi kararın sonucu, kentin çehresinin değişimi başlamıştı. Oğlu Abdülmecid de inşaatı 12 yıl süren yeni sahil sarayını 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini eskimiş Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu. Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir yeniliği simgeliyordu saray. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, 19. yüzyılın sanayi imparatorlukları rekabeti devrinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi Dolmabahçe. Afife Hoca’nın deyimiyle, “19. yüzyılda yapılmış en önemli bina!”
Necdet Sakaoğlu, “Doğu dünyasında yapılan ilk Batı sarayı Dolmabahçe’dir” dedi. Batı tekniği ve normuyla, ama hanedanın geleneklerini temsil edecek şekilde tasarlanmış bir saray. Dış görünüşü Batı, iç düzeni ise Doğu’ya ait… Bu Mülkün Sultanları isimli, artık klasikler arasına girmiş bir başvuru kaynağı olan padişah biyografilerinin yazarı Necdet Hoca, “36 Osmanlı padişahı arasında en çok Sultan Abdülmecid’i severim ben…” diye sürdürdü anlatımını: “Abdülmecid, önceki padişahlar gibi kafese kapatılmamış, özel hocalardan ders almış, Fransızca bilen, hattat, sanatkar bir insan. Çocuklarına velilik yapmış, kendisi okula götürüp kaydettirmiş, öğretmene ‘tebaaya nasıl muamele ediyorsan benim çocuklarıma da öyle muamele et’ diye emir vermiş bir padişah. 38 yaşında ölmüş. 22 karısı varmış. 1856 Paris Antlaşması’nda Osmanlı Devletini Avrupa’nın parçası saydırıyor. Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”.
Muayede salonu: Sarayın kalbi
Dolmabahçe Sarayının meşhur muayede salonu ve olağanüstü tavan süsleri.
Sultan Abdülmecid’in sarayı ve hemen yanında annesine adadığı Bezmialem Valide Sultan Camisi’ni Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’a yaptırttığını belirtti Sakaoğlu: “Bugünün Türkiye’sinde Ermeni bir mimara cami tasarlatmak hayal gibi geliyor…”
Sultan Abdülaziz, kardeşinin yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’nda 15 yıl oturabilmiş. Borçlarla ve kötü idareyle bozulan ekonomi, kendisinin ve sonrasında tahta geçen 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin nedenlerinden sayılmış. 1876’da tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid ise, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan etmiş ama, sonrasında hem Abdülaziz’in ve 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin kötü hatıraları ve güvenlik gerekçesiyle tepelerdeki Yıldız Sarayı’na taşınmış. 30 yıl boyunca bayramdan bayrama törenler için kullanılan Dolmabahçe Sarayı, 5. Mehmed Reşat tarafından yeniden konut olarak kullanılmış. Yıldız Sarayı’nda oturmayı tercih eden son padişah 6. Mehmet Vahideddin’in ise, İngiliz gemisi ile ülkeyi terketmeden önce ülkesinde son ayak bastığı yer Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımı olmuş.
Afife Batur, bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılan odanın özelliklerini, İngiltere’den satın alınan muhteşem avizeyi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemini anlatıyor.
Afife Batur, sarayın ve stadyumun bulunduğu yerin aslında deniz olduğunu, 17. yüzyılda 16.000 mavna dolusu taş taşınarak beş yılda doldurulduğunu, üzerine toprak getirilip bitki dikildiğini anlatıyor. “Dolmabahçe isminin kökeni budur. Dolmabahçe Sarayı ile birlikte inşa edilen ve saray kompleksine dahil olan has ahırlar, raht hazinesi (mücevherli koşum takımları) binası, saray tiyatrosu, seraskerlik binası ve saray kayıkhanesi ne yazık ki bugüne ulaşamamış. Necdet Hoca “bu çok sağlam bir yapı” diyor. Zamana başarıyla direnmiş, ancak hemen üzerine 1980’lerde yapılmış otel binası, yapıya zarar veriyor.
Sarayın anıtsal kapılarından içeri, muhteşem bahçeye giriyoruz. Soğuğa rağmen anıtsal kapıların, Mâbeyn (selamlık) bölümünün, barok, rokoko ve neoklasik çizgiler taşıyan mimarisi bizi etkiliyor, gözümüzü alamıyoruz. İç mekan gezimize selamlık bölümünden başlıyoruz. 19. yüzyıl saraylarımız, bugün ulusun mülkiyetini ve egemenliğini simgeleyecek şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yönetiliyor ve müze olarak işletiliyor. Saray görevlileri bizi güleryüzle karşılıyorlar. Bu soğuk ve yağışlı günde üşenmeyip sarayı gezmeye gelmemizi takdir ediyorlar.
Resmî misafirlerin, elçilerin, devlet ve hükümet başkanlarının ağırlandığı selamlık bölümünün iç mekan zenginliği gözalıcı. Hocalar anlatmakla bitiremiyorlar. Herşey etkilemek üzerine kurulmuş. “Biz hala güçlü bir imparatorluğuz” mesajını veriyor bütün herşey. Bir de Avrupa’dan alınan borçlar olmasaydı… Sefirlerin ağırlandığı muhteşem salona çıkan kristal merdivenler dünyaca ünlü. Afife Hoca, bu bölümün cam çatısının Londra dünya sergisindeki Crystal Palace ile hemen hemen aynı döneme denk geldiğini söylüyor. Zamanı ve “muasır medeniyeti” yakalamak, son Osmanlılardan cumhuriyete taşınan bir heyecan. Kimi başarmış, kimisi başaramamış…
Avrupalılık ve Sultan Abdülmecid Necdet Sakaoğlu, yanından hiç ayırmadığı not defteriyle birlikte, sarayın tarihçesini anlatırken özellikle Sultan Abdülmecid’in üzerinde duruyor: “Bugün iyi kötü Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”
Saraydaki Mâbeyn-i Hümayun (Selamlık) dairesi yeni zamanların protokolüne göre düzenlenmiş. Tasarımcılar bunu yaparken anafikir olarak Osmanlı İstanbul evinin orta-sofalı modelini kullanmışlar. “Avrupa’da olmayan bir sentez becerisidir bu” diyor Afife Batur; “Osmanlı sarayının ihtiyaç programını karşılar, mükemmel işlenmiş”.
Barok merdivenlerden çıkarak Harem bölümüne geçiyoruz. Burası daha sade; ne de olsa yabancı misafirler buraya giremiyor. Yine de çok varlıklı insanların evi burası. Atatürk, 1919’da terkettiği Istanbul’a cumhurbaşkanı olarak 1927’de dönmüş ilk defa. Sarayda kalmayı istemediği halde protokol ve güvenlik nedeniyle ısrar etmişler. “Sarayı bir kültür merkezi olarak kullanmıştır” diyor Necdet Hoca. “Dil ve tarih kongreleri, bilimsel toplantılar hep bu sarayda yapılmıştır”. Harem bölümünün bir köşesindeki birkaç oda Atatürk’ün ihtiyaçları için düzenlenmiş. Herşey çok sade ve zevkli. Hayata gözlerini yumduğu ve ebediyete intikal ettiği odaya girince hepimiz sessizleşiyoruz. Yatağının üzerindeki atlastan al bayrağa hüzünle bakıyoruz. Onu özlüyoruz…
Haremin mimarisi, aile ve iktidar çelişkisi arasında kalmış yüzlerce yıllık bu bilinemez kurumun karmaşıklığını yansıtıyor. Yüksek duvarların dışındaki Batı ve Avrupa, bu Doğu kurumunun hiyerarşik yapısının yansıdığı sonsuz odalı mekanlara sadece bazen sızabiliyor. Hamamın su mermerinden işlenmiş zarif duvarları, halıların, perdelerin, kalem işlerinin canlı renkleri; önce yurtdışından gelen, sonra da ülkenin ilk ressamlarına ısmarlanan manzara resimleri, eski savaşların cenk sahneleri, dünyanın her köşesinden peyzajlar; duvarların ardında kalan coğrafyaya ve hayata özlemi yansıtıyor…
Eyvanlı salonlar, cariyelerden ikballere, kadınefendilerden, valide sultanlara yükselen kıdem, hiyerarşi ve güç piramidini oluşturan gizemli insanların birbirlerine rastladıkları mekanlar oluyor. Sonra hepsi, kendi dairelerine çekilip, sessiz hayatlarına devam ediyorlar. Bugün o uzun, karanlık, girift koridorlarda onların izlerini bulmak ne kadar zor… Gezgin grubumuzdaki kadınlar, 150 yıl önce dünyaya gelselerdi nasıl bir hayat yaşayacaklarını düşünürken ister istemez ürperiyorlar.
Kapısından odasına muhteşem yapı Saray, mekanlarıyla da büyüleyici. Uzmanlarla dolaşmak ise ayrı bir keyif (üstte ve altta).
Sarayın en büyük iç mekanı, devasa muayede salonu. Bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılmak üzere inşa edilmiş. İngiltere’den satın alınan muhteşem avizesi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemi ile sarayda turistlerin en çok hayran kaldıkları bölüm burası. Afife Hoca, tavan süslemesindeki kubbe izlenimi veren optik aldanmaya dikkat çekiyor. Ziyaret ettiğimiz sırada bu büyük salonda Sultan 2. Abdülhamid’in hayatına dair bir sergi vardı. Kendisi hayatında burada yaşamayı tercih etmediği halde, sergi mekanı olarak burası tercih edilmiş. Necdet Hoca’nın özellikle vurguladığı, Atatürk’ün İstanbul’a cumhurbaşkanı olarak ilk gelişinde yaptığı konuşmanın metni ise bir çerçeve içinde bu tarihî salonda sergileniyor:
“Sekiz sene evvel, mustarip, ağlayan İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım. Teşyi edenim (uğurlayanım) yoktu. Sekiz sene sonra, kalbim müsterih olarak, gülen ve güzelleşen İstanbul’a geldim, iki büyük cihanın mültekasında (birleştiği noktada) Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir. Sekiz sene önce buradan ayrılırken, kalbi yaralı olanlardan biri de bendim. Sekiz sene, heyet-i içtimaiyemizin (toplumumuzun) yeni girdiği devrin tarihi, ihtilâllerin, inkılâpların neticeleriyle doludur.
“Aziz İstanbul halkına, sekiz sene evvelki kadar, içinde yedi evliya kuvvetinde bir heyula (hayalet) tasavvur ettirilmek istenen bu sarayda içinde konuşuyorum. Artık bu saray, zıllulahların (Allah’ın gölgelerinin, padişahların) değil, zıl (gölge) olmayan) milletin sarayıdır ve ben burada, milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım…”
Gezimiz sarayın cadde tarafına, duvarların dışına bakan tek mekanı olan Camlı Köşk’te sonlanıyor. “Acaba sarayın en sevimli mekanı burası mı?” diye kendi aramızda konuşuyoruz. Topkapı Sarayı’ndaki Alay Köşkü’nün işlevinde, padişahın geçit yapan alayları, canı istediğinde halkı izlediği küçük ama çok zarif bir mekan burası. Camekanlı serası, kalem işleri ve süslemeleri ile mutlaka görülmesi gereken bir yapı. Afife Hoca’dan, bu sevimli binayı Sultan Abdülmecid’in sevdiği İngiliz mimar William James Smith’in yaptığını, İstanbul’da eserler bırakan bu mimar ve binaları hakkında çok yakın zamanda güzel bir kitabın çıktığını öğreniyoruz.
Hocalarımıza ve gezgin dostlarımıza veda ederken, Dolmabahçe Sarayı’na, bu güzel binalar topluluğuna dönüp dönüp bakmadan edemiyoruz. Zor zamanlarda, borçla harçla bu yapıyı yapmışlar. Zamanı için bir zorunlulukmuş. Bugüne, Boğaziçi’ni aydınlatan güzelliği, devirlerin tanığı eşsiz zarafeti, içindeki zenginliği ve yalnızlığı kalmış. Asya’nın uzak bozkırlarından gelip Avrupa kıtasına yerleşmiş Türklerin asırlar önce Batı’ya dönmüş yüzünün bu simgesi, güzellik ve estetiğin bir amaç olduğu zamanlardan kalan soluk bir hatıra gibi…
Kapısından odasına muhteşem yapı Ziyaretçilerin önce görkemli kapısıyla tanıdıkları Dolmabahçe. Başlı başına anıtsal bir yapı olan saltanat kapısının kaynağı ise Topkapı Sarayı’nın Bâbıhümayun ve Bâbüselâm kapıları, dekorasyonu Avrupaidir.
Denize kıyısı olan yerleşim merkezlerimizde giderek ağırlaşan bir sorun var: Denize ulaşmak mesele. İnşaatlar, iş makinaları, tahta perdeler, marinalar, restaurant ve café yapılaşmaları kıyı kentlerinin, kasabalarının sakinleriyle deniz arasında aşılması zor duvarlar örüyor. Bugün, Kadıköy sahilinde devam eden bir kıyı kordonu düzenleme inşaatı, denizi insanlara ulaşılmaz kılıyor. Bittiğinde ise ortaya nasıl bir manzara (!) çıkacağı meçhul. 1950’ler sonları, 60’lar başlarında Kadıköy rıhtımında çekilen orijinal fotoğraf, insanlar ile denizin arasına belediyelerin girmediği günlerden kalma hoş bir hatıra niteliği taşıyor.
Charlie Chaplin, 1954 yılında Dünya Barış Konseyi’nin barış ödülünü alır. Ödülün altında kimsenin bugüne kadar dikkatini çekmeyen meşhur bir imza vardır: Nâzım Hikmet! Aynı ödülü 1950’de alan Nâzım ile Şarlo’nun kesişen hayat hikayelerine, Nobelli biliminsanları Frédéric Joliot-Curie ve eşi Irène Joliot-Curie de dahil olacaktır.
Meşhur aktör ve yapımcı Charlie Chaplin, namı diğer Şarlo, 5 Haziran 1954’te İsviçre’de Cenevre Gölü kıyısındaki malikanesinin bahçesinde Dünya Barış Konseyi’nin ödülünü almıştı. Barış ödülünün üzerinde iki imza vardı; biri konsey başkanı Frédéric Joliot-Curie’ye aitti, diğeriyse ödül jürisi başkanı Nâzım Hikmet’e!
Kader ortaklarını birleştiren imzalar Gerçek adı Charles Spencer Chaplin olan, Türkiye’de daha çok Şarlo adıya tanınan “Charlie”, bir anlamda Nâzım’la aynı kaderi paylaşmış, “komünist avı” nedeniyle Avrupa’dan ABD’ye dönememişti. 1954’de kendisine verilen barış ödülünü İsviçre’deki evinde aldı. Ödülde Nâzım Hikmet’in imzası vardı.
O dönem Sovyetler Birliği tarafından kurulan ve amacını “dünya barışı, silahsızlanma, insan hakları ve sosyal adalet için çalışmak” olarak ifade eden Dünya Barış Konseyi’nin (World Peace Council) başkanı da, ölene kadar bu görevi yürüten Fransız fizikçi Frédéric Joliot-Curie idi (1900-1958).
Bu yazıda iki büyük sanatçı, Charlie Chaplin ve Nâzım arasındaki bağlantıları paylaşmak istedim. Bunlar sadece bir imzayla sınırlı değildir; Nâzım Hikmet, Şarlo’yu uzun yıllardır takdir etmektedir. Şöyle anlatmış bu takdiri: “Ne yazık ki ben Şarlo’nun son filmini görmedim. Ama bak ne oldu. 20. yüzyılın en büyük dram yazıcısına, rejisörüne, aktörüne, yani asrımızın Şekspir’ine; dünya barış hareketi, dünya barış mükâfatını verdi. Ben, bu barış mükâfatlarını dağıtan jürinin başkanıyım. Bu mükâfatı meşhur bestekar Şoskatoviç’e de (Dmitri Dmitriyevich Shostakovich) verdik. İkisinin diplomalarını imzaladım. Ömrümde imzam böylesine şerefli ve tarihi vesikaya ilk defa konduğu için, kağıtları imzalarken bayağı elim titrediydi. Fransız parlamentosu fahri başkanı Edvart Herio’ya da (Édouard Marie Herriot) barış mükâfatı verildi. Onun diplomasını da ben imzaladım” (Aydın Aydemir – Nâzım, Nâzım, s. 301).
Nâzım Hikmet’in Şarlo’ya ilgisi yıllar öncesine dayanır. 23 Kasım 1935’te Akşam’da Orhan Selim imzasıyla yazdığı yazıda Cemal Nadir’in Amca Bey adlı karikatür karakterini Şarlo’yla kıyaslar: “Bay Amca filozofide materyalisttir. Onun materyalizmi ile Şarlo’nunki arasında bir benzerlik vardır. İkisi de hayatı severler, ikisi de her şeyden önce maddeye inanırlar”.
‘Dünya şairini serbest bırakın’ 1948’de Nâzım Hikmet on yıldan uzun bir süredir hapistedir. Aralarında Aragon, Tristan Tzara, Picasso, Camus, Sartre gibi yazar ve sanatçıların bulunduğu aydınlar, serbest bırakılması için büyük bir kampanya başlatırlar. Aynı dönemde Nâzım da açlık grevine başlar, dostları da ona destek vermek için Nâzım Hikmet adlı bir gazete çıkarır.
Bir okurdan gelen mektup üzerine de bir hafta sonraki “Şarlo ve Materyalizm” başlıklı yazısını tamamen Şarlo’ya ayırır. Bu yazıda bir yandan Şarlo hakkında düşüncelerini bir yandan da “materyalizm” kelimesinin toplumda ne kadar yanlış anlaşıldığını açıklar. Bu konu birkaç yazı boyunca sürer.
Materyalizm ve Şarlo üzerine Nâzım Hikmet 23 Kasım 1935’te Orhan Selim imzasıyla Akşam’a bir yazı yazar ve Cemal Nadir’in Amca Bey adlı karikatür karakteriyle Şarlo’yu materyalizm açısından ele alır. Bir okurdan gelen mektup üzerine de bir hafta sonraki “Şarlo ve Materyalizm” başlıklı yazısını tamamen Şarlo’ya ayırır ve “materyalizm” kelimesinin toplumda ne kadar yanlış anlaşıldığını açıklar.
Nâzım Hikmet, Ekber Babayef’le yaptığı sohbette de temeli hemen anlaşılan sanatı ve sanatkârları diğerlerine tercih ettiğini belirtirken Şarlo’nun ismini Shakespeare, Tolstoy, Gogol ve Balzac’la beraber anmıştır (Ekber Babayef, Nazım Hikmet, Bütün Eserleri, 1972, Cilt VIII, s.460). Ölümüne iki yıldan az bir zaman kala, 11 Eylül 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı “Otobiyografi” şiirinde Şarlo’yu yine anar:
… sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım / şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile
Bu dizeler bile şairin Şarlo’ya ne kadar değer verdiğini göstermeye yeter. Aynı şiirde şu dizeler de vardır:
… otuzumda asılmamı istediler kırk sekizimde/ Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de
Şimdi biraz geriye gidelim ve Nâzım Hikmet’in barış ödülüne bakalım. Evet, Şarlo’ya 1954’te verilen bu ödül, 1950’de de Nâzım Hikmet’e verilmiş, o yılın Kasım ayında Varşova’da toplanan Dünya Barış Konseyi, bu ödüle Nâzım’ı layık görmüştü.
Nâzım: Chaplin, Shakespeare ayarında Nâzım Hikmet, Ekber Babayef’le yaptığı sohbette temeli hemen anlaşılan sanatı ve sanatkârları diğerlerine tercih ettiğini belirtirmiş; Charlie Chaplin’in ismini Shakespeare, Tolstoy, Gogol ve Balzac’la beraber anmıştı.
1948’de Nâzım Hikmet on yıldan uzun bir süredir hapistedir. O yıl Sabahattin Eyuboğlu’nun çevirdiği şiirleri Fransa’da yayımlanır. Aragon’un, Maison de la Pensée Française’de okuduğu bu şiirler binlerce kişiyi etkiler. Bir yıl sonra Paris’te şair Tristan Tzara başkanlığında “Nâzım Hikmet’i Kurtarma” komitesi kurulur. Aragon’un yanında Picasso, Camus, Sartre gibi pek çok sanatçı Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için başlatılan eylemlere katılır.
Yurtiçinde de Ahmet Emin Yalman’ın 19 Ağustos 1949’da Vatan’da kaleme aldığı “Fikret ve Nâzım Hikmet” başlıklı yazısıyla af konusu gündeme gelir. Şairin suçu artık gazetelerde yer alan bir tartışma konusudur.
19 Kasım 1949’da Tzara, Başbakan Menderes’e bir mektup gönderir. Arkasından pek çok kuruluş Türkiye Cumhuriyeti idarecilerini mektup yağmuruna tutar. Nâzım Hikmet, ayrı bir yazı konusu olabilecek gelişmeler ve açlık grevinden sonra, 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuşur; ama affedilmemiş, cezasının üçte ikisi indirilmiştir.
Hapisten çıktıktan sonra 13 sene yaşayabildi Nâzım Hikmet, dünyadan ve Türkiye’den gelen yoğun baskılar üzerine 15 Temmuz 1950’de özgürlüğüne kavuştu; ama affedilmemiş, cezasının üçte ikisi indirilmişti. Büyük şair daha sonra yurtdışına gitmek zorunda kalacak ve 1963’te Rusya’da ölecekti.
22 Kasım 1950’de Dünya Barış Konseyi’nin Varşova’da yapılan toplantısında, Nâzım Hikmet’in Pablo Neruda, Pablo Picasso, Paul Robenson ve Wanda Jakubowska ile beraber barış ödülü aldığı duyurulur. Pasaport isteği geri çevrilen şair, bu toplantıya katılamaz. Ödülünü onun adına teslim alan Neruda, törende yaptığı konuşmada Nâzım Hikmet için şöyle der: “Cezavindeki yılları boşa geçmedi. Nâzım’ın lirik yapıtları en yüksek noktasına orada ulaştı. Sesi dünyanın sesi oldu. Barış için savaşın bu önemli günlerinde şiirlerimin onun şiirleriyle yan yana olmasından gurur duyuyorum” (Mehmet Fuat, A’dan Z’ye Nâzım Hikmet, YKY, İstanbul, 2002, s. 252).
Nâzım Hikmet ödülünü 17 Kasım 1951’de Prag Üniversitesi’nde alacaktır. Bugün Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nda sergilenen ödülün metninde, Fransızca olarak: “Halklar arasındaki barışa yaptığı müstesna katkıları ve kendisinin tüm faaliyetlerini gözönünde bulunduran Dünya Barış Konseyi, 1950 Uluslararası Barış Ödülü’nün Nâzım Hikmet’e verilmesini kararlaştırmıştır / Dünya Barış Konseyi Başkanı Frédéric Joliot-Curie ve uluslararası barış ödülleri jürisi başkanı Pietro Nenni. Paris, 9. 2. 1951” yazmaktadır (Kıymet Coşkun – Barışın Şairi Nazım Hikmet kitabından).
Pietro Nenni (1891-1980) İtalyan sosyalist politikacıdır. 1911’de Trablusgarp’taki Osmanlı Devleti-İtalya savaşını protesto ettiği için hapse girer. Faşistlerin iktidara gelmesinden sonra Fransa’ya giden Nenni, İspanya İçsavaşı’nda Cumhuriyetçilerin safında savaşır, onlar yenilince önce Fransa’ya daha sonra 1943’te İtalya’ya döner. Değişik hükümetlerde bakanlık ve uzun yıllar İtalyan Sosyalist Partisi’nin genel sekreterliğini yapar. İspanya’da İçsavaş ve Faşizm adlı kitabı Türkçe’ye de çevrilip basılmıştır.
Diğer imzanın sahibi Frédéric Joliot-Curie ise 1930’da doktorasını bitirmiş, “Yapay Radyoaktiflik” üzerine yaptığı çalışmalarla 1935’te karısı Irène’le birlikte Nobel Kimya Ödülünü kazanmıştır. 2. Dünya Savaşında Almanların işgal ettiği ülkesini terketme tekliflerini reddederek direniş hareketine katılır. Savaştan sonra da, ölene kadar dünya barışı için vargücüyle çalışır.
Tam burada Nâzım Hikmet’in ‘Karımın İstanbul’dan Yazdığı Mektup’ şiirinin hikâyesi de anlatılmalı.
İki dünya şairi: Nâzım ve Neruda 1950’de Nâzım Hikmet’e verilen Barış Ödülünü de, onun adına bir diğer dünya şairi Pablo Neruda alacaktı. Ödül bugün Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfında sergileniyor (solda). İki büyük şair, hemen sonraki yıllarda karşılaşacaklardı (sağda).
1951’de yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, İstanbul’da kalan karısı Münevver ile 1955’e kadar mektuplaşamadı. O yıl Türkiye’yi ziyaret eden Belçika Dışişleri Bakanı Paul-Henri Spaak, Dünya Barış Konseyi’nin Belçikalı üyesi Elizabeth Blum’un isteği üzerine Adnan Menderes’le konuştu ve mektuplaşma iznini kopardı. O tarihten sonra Nâzım ve Münevver birbirlerine sık sık yazdılar. Münevver’in yazdığı 100. mektup, Kitap-lık dergisinin Mayıs 2009 tarihli sayısında Melih Güneş tarafından yayımlandı. Nâzım Hikmet’in altı sayfalık bir şiir haline getirdiği bu mektubun kısa bir bölümünde Münevver Hanım şöyle yazmaktadır:
“Bu akşam da bir havadis verdiler radyoda, Irène Joliot-Curie ölmüş, tanıdığım imiş gibi üzüldüm, daha gençti, lösemiden ölmüş, sebep de radyom araştırmaları dediler. Kaç sene evvel daha pek gençtim, “Marie Curie” kitabını okumuştum, o kitab aklıma geldi, bir de Ludwig bir kitabında Madam Küriden, iki Yunan heykeli gibi iki genç kız, genç kız da değil ya, iki kız çocuğundan bahseder. Çocuklardan biri Irène Curie. Çocuğun bu gün lösemiden ölmüş olması bana çok dokundu, mücerret bir şahsiyet, bir bilim adamı değil yanlız ölen, o küçük çocuk. Ne tuhaf, Irène Jo-liot-Curie için ağladım bu akşam, asabım büsbütün bozuldu. Çok, ama çok acıdım. Kendisine öleceği zaman, Türkiyede hiç tanımadığı bir kadının ağlayacağını deselerdi, şaşardı halbuki. Kocasını düşündüm, keşke bir mektup yazsam ona, başsağlığı dilesem diye düşündüm, adresini bilmem”.
Nobelli çiftin trajik öyküsü Frédéric ve Irène Joliot-Curie, aileden bilimci ve Nobelli bir çiftti. Irène Joliot-Curie’nin 1956’da ölmesi üzerine, Nâzım eşi Münevver’den bir mektup almış, bu zamansız ölümden de bahseden mektubu altı sayfalık bir şiir haline getirmişti.
Irène Joliot-Curie 17 Mart 1956’da öldüğüne göre, mektup o tarihe yakın günler içinde yazılmıştır. Irène, Curie’lerin büyük kızıydı. 1926’da Frédéric Joliot ile evlenmiş ve radyoaktivite üzerine annesiyle başladığı çalışmalarını sürdürmüştü. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, eşiyle birlikte Nobel ödülü alarak annesinden sonra bu ödülü kazanan ikinci kadın olmuştu. Curie’lerin küçük kızları Eve (1904-2007) ise önce gazeteciliği seçti, sonra da kocasıyla birlikte UNICEF için çalıştı. 1937’de annesi Marie Curie’nin hayatını anlatan kitabı yazdı. Büyük bir olasılıkla Münevver’in okuduğu kitaptı bu. Münevver’in mektubu ise, Nâzım’ın şiirine şöyle yansımıştı:
Bir kara haber de verdi bu akşam radyo:
Iren Jolio Küri ölmüş. Daha gençti. Yıllar var bir kitap okudumdu ölenin anası üstüne yazılmış. Bir yerinde iki kız çocuğundan bahseder, -satırlar gözümün önüne geldi- sarışın iki Yunan heykeli gibi, der. İşte bu çocuklardan biri öldü. Bilmem ki nasıl anlatsam, büyük bilgin, büyük adam, ama şimdi lösemiden ölen o sarışın kız çocuğu da. Bu ölüm bana çok dokundu. Iren Jolio Küri için ağladım bu akşam. Ne tuhaf. Iren, deselerdi, Iren, öldüğün zaman, deselerdi. Istanbullu bir kadın, hem de hiç tanımadığın, ağlayacak arkandan, deselerdi, şaşardı. Kocası geldi aklıma, bir mektup yazsam, başsağlığı dilesem diye düşündüm. Adresini bilmiyorum ama. Paris, Frederik Jolio Küri, desem, gider miydi?
Bu mektubun ve şiirin yazılmasından iki yıl sonra Paris, Cezayir’de süren savaşı ve katliamı protesto edenlerin eylemlerine sahne olmaktadır. Frédéric Joliot-Curie bu yürüyüşlere Sorbonne Üniversitesinin öğretim üyeleri arasında katılmıştır. O günlerde Paris’te olan Nâzım Hikmet ise hasta kalbine güvenemediği için yürüyüşe katılamamış ama dostlarıyla seyretmiş, “Paris’te 28 Mayıs 1958” şiirinde bu hadiseyi yazmıştır:
… ah bu yürek ah bu yürek ah bu yürek bu enfarktlı bu mendebur ah bu yürek koymadı ki aralarına girek. önde milletvekilleri kurdeleli, bir yanımda şahin gözlü montör piyer bir yanımda ak sakallı profesör sorbon’dan…
Belki de Nâzım, karısının başsağlığı dileğini iletebilmiştir birara, kimbilir? Zira bu protesto yürüyüşünden sadece üç ay sonra Frédéric Joliot-Curie de ölecek, eşinin yanına Sceaux Mezarlığına gömülecekti. Şimdilik bildiğimiz, ortaya çıkarabildiğimiz, Nâzım’dan Şarlo’ya, oradan Curie ailesine uzanan bir dostluklar ve mücadeleler tarihinin mısraları, onurlu insan hikayeleri…
Büyük bilimcilerin değerli anısına Bilim tarihine geçen Frédéric ve Irène Joliot-Curie, bugün birçok yayında, pullarda ve Nâzım’ın şiirlerinde yaşamaya devam ediyor. İki yıl arayla vefat eden çift, Paris yakınında Sceaux Mezarlığında, damatları ile yanyana yatıyorlar. Türkiye’de ise Güney Gönenç’in yazdığı, Frédéric Joliot-Curie’nin hayatını anlatan ve Hep Aranızda Olacağım adlı kitap 1983’te yayımlanmıştı.
İlerde hiç de anmak istemeyeceğimiz 2016 senesi, yitirdiğimiz insanlar bakımından da büyük üzüntülere yol açtı. Sanat, edebiyat, siyaset ve akademi camiasının birçok önemli ismi, arkalarında unutulmayacak eserler bırakarak bu dünyadan göçtüler. Ozan Sağdıç’ın fotoğraflarında yaşayan ve hep yaşayacak olan kıymetler…
Geçen sene, gerek sanatçı dostlardan gerek kamu görevlileri ve siyaset âleminin ünlüleri ve iş dünyasından pek çok kaybımızın olduğu bir yıldı. Anımsayamadıklarımız bir yana, bir çırpıda aklımıza geliveren, geçen yılın kayıp bilançosu şöyle:
Kültür dünyamızın kalemiyle geçinen şair, yazar, gazeteci grubundan kayıplarımız: Ocak ayında Tahsin Yücel; Mart’ta Kurtul Altuğ, Ahmet Oktay Börtücene; Haziran’da Hakkı Devrim, Metin Yalman; Ağustos’ta Vedat Türkali; Ekim’de Altemur Kılıç, Nail Güreli; Kasım’da Mete Akyol; ve Aralık’ta Bertan Onaran.
Gerek klâsik müzik, gerek popüler müzik alanına topluca göz attığımızda, Türk popuna imza atanlardan Ergüder Yoldaş Ocak ayında, Attilâ Özdemiroğlu ise Nisan’da. Mayıs’ta hem soprano hem sınır aşan dansözümüz Romalı Perihan; Haziran’da yine Türkiye’den çok dışarda ünlenen Gitarist Asım; Temmuz’da opera sanatçımız Atilla Manizade, pop şarkıcı Işıl German; Ağustos’ta şarkılarını kendi yazan Naşide Göktürk; Eylül’de soprano Leylâ Demiriş; Ekim’e Türk sanat müziği bestecisi Ömer Sami Güpgüp. Son olarak da Kasım ayında besteci İlhan Baran.
Sahne ve beyazperde sanatçılarımızdan kayıplarımıza gelince… Nisan ayında oyuncu ve yönetmen Çetin İpekkaya; Mayıs’ta ilk renkli filmimizin yıldızı Heyecan Başaran, Oya Aydoğan; Haziran’da Tanju Gürsu, Nezih Tuncay; Temmuz’da Leylâ Sayar; Eylül’de Tarık Akan; Ekim’de Deniz Tanyeli; Kasım’da Gönül Ülkü, Mete Dönmezer ve Erdal Tosun.
Siyasetçilerden sporculara…
Geçen yıl plastik sanatlarla uğraşan sanatçılarımızdan pek kaybımız olmadı çok şükür. Ağustos’ta yitirdiğimiz İstanbul Operasının baş dekoratörü Acar Başkut kayda değer. Bu arada yaşamlarını Ankara’da sürdürmüş iki meslektaşım, fotoğraf sanatçısını anmak gerekir: Haziran’da Sıtkı Fırat, Ağustos’ta Dursunali Sarıkoç.
Akademik camiadan kayıplar ise: Şubat ayında Sabancı Üniversitesi eski rektörlerinden Matematik profesörü Tosun Terzioğlu; Haziran’da İlâhiyat profesörü Yaşar Nuri Öztürk, sanat felsefesi, estetiği ve sosyolojisi üzerine değerli eserler bırakmış olan Sıtkı Erinç Hoca; Temmuz’da çok değerli tarih profesörümüz Halil İnalcık, bir zamanlar TRT Genel Müdürlüğü de yapmış olan iktisat profesörü Nevzat Yalçıntaş.
Siyasilerden Ocak ayında yitirdiğimiz Kamer Genç ile şu satırların yazıldığı sıralarda vefat eden Sayın İsmet Sezgin’i sayabiliriz.
Büyük sanayi kuruluşu sahiplerinden Ocak ayında Halis Toprak, Mustafa Koç; Mayıs’ta da İbrahim Bodur; Ağustos sonunda yitirdiğimiz Kavaklıdere Şarapları Yönetim Kurulu Başkanı olmakla birlikte daha çok Sevda Cenap And Vakfı başkanlığıyla anılan Mehmet Başman.
Ve spor dünyamızdan millî güreşçi Müzahir Sille’yi Mayıs’ta, millî kalecimiz Turgay Şeren’i Temmuz’da yitirmişiz.
Fotografik hafıza bakımından, foto muhabirlerinin tuhaf bir kaderi var. En azından benim için öyle… Kimi zaman beş on dakikalığına karşınıza çıkan biri olur; hemen kameranıza davranıp fotoğrafını çekersiniz, arşivinize girer. Bazen de yıllarca birlikte olduğunuz bir kişinin varlığına öylesine alışırsınız ki, çok yakın bir dostluğunuz olsa bile, o hep öyle mevcut olacakmış gibi fotoğrafını çekmeyi ihmâl eder, ertelersiniz. Ve bir gün elinizin altından kayıverir, yazıklanır durursunuz. Bu sayfalarda fotoğrafını çekmiş olabildiğim kişileri anlattım. Hepsi de güzel, önemli ve iz bırakan insanlardı. Rahmetle, saygıyla anıyoruz.
TAHSİN YÜCEL
Dillerin ustası hakiki bir aydın
Prof. Dr. Tahsin Yücel, roman ve öykü türünde yazıları, eleştirileri ve tercümeleriyle, akademik kişiliğinin çok ötesinde ürünler vermiş bir aydındı. Galatasaray Lisesi’nde öğrenmeye başladığı ve daha sonra İÜ Edebiyat Fakültesi Filoloji bölümünde geliştirdiği Fransızca, onu bu dilin ardındaki kültüre yaklaştırmıştı. Fransızcadan yaptığı çeviriler dağlar gibi. Ayrıca araştırmaları, akademik tezleri, bildirileri, makaleleri o kadar çok ki…
Ya özgün yerli Türkçe yapıtları, romanları, öyküleri ve aldığı sayısız ulusal, uluslararası ödül… O kadar çok ki, yazmaya bir ömür, listesini yapmaya sayfalar yetmez.
Onunla birkaç kez karşılaşmış, birkaç söyleşisinde, katıldığı panelde, fuarlarda izlemiştim. Çektiğim fotoğrafı yedi sekiz yıl önce, bir zamanlar Ankara’nın gözbebeklerinden Kare Kitabevinin periyodik imza günlerindeki söyleşisinden sonraki sohbet sırasında çekmiştim. Kendisini 22 Ocak’ta yitirdik.
ATİLLA MANİZADE
Muhteşem sesli unutulmaz sanatçı
Atillâ Manizade, İstanbul Operasının çok değerli baslarından biriydi. Kıbrıs kökenli, muhteşem bir ses. Devlet sanatçısı. 1998 yılı Devlet Sanatçıları arasında aynı listedeydik. Onu da 11 Temmuz’da yitirdik.
İTÜ’de mimarlık okumuştu, ama o mesleğini opera sanatçısı olarak sürdürmeyi yeğledi. Belediye Konservatuvarına devam etmişti. Sanatını Almanya’da geliştirdi. Sonraları da, İstanbul Devlet Opera ve Balesindeki aktif sanatçı ve yönetici görevlerinin yanı sıra konservatuvarda dersler vermeyi sürdürmüştü.
Onunla ilk kez 1970’li yıllarda Topkapı Sarayı Bab-ı Hümayun’da sahneye konulmuş olan Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma” operasının ilk icrası sırasında tanışmıştık. Gerek İstanbul, gerek Ankara Devlet Operasında onu kimbilir kaç kez alkışlamıştık. Adnan Saygun’un heykelinin açılış töreninde yanyanaydık. Hiçbir zaman sıcak ilgisini esirgemeyen, beyefendi bir sanatçıydı.
TURGAY ŞEREN
Türk sporunun yıkılmaz kalesi
Millî futbolcumuz, Galatasaray kulübünün efsane kalecisi Turgay Şeren’i 7 Temmuz’da yitirdik. Onun spor alanındaki başarılarını öğrencilik yıllarımızdan beri hayranlıkla, gururla izlemiştik. 1932 doğumlu Turgay’ın adını, yaver yardımcısı babasının ricası üzerine Atatürk “Türkay” olarak koymuş. Ancak söyleniş zorluğu dikkate alınarak, nüfusa Turgay olarak kaydedilmiş. Kendisi hakkında en dikkate değer hadiselerden biri, 1951’de Batı Almanya ile karşılaştığımız millî maçta yaptığı olağanüstü kurtarışlarından dolayı kendisine “Berlin Panteri” lakabının yakıştırılmış olmasıdır.
Aslında futbol delisi değilimdir, bu bakımdan pek az maça gitmişimdir. Ama gazetecilik gereği, ya çok önemli lig derbileri ya da millî maçlar olunca, uzağında kalınamıyor. Turgay Şeren’in bu fotoğrafını, Ankara 19 Mayıs Stadyumunda kaptanlık görevini de üstlendiği yine bir Türkiye – Federal Almanya millî maçında, kaptanların selamlaşma ve bayrak değişimi sırasında çekmiştim. O maçı galiba 1-0 galibiyetle bitirmiştik.
Turgay futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük, sonrasında Milliyet gazetesi ile bazı televizyonlarda yorumculuk yaptı, hizmete devam etti.
KURTUL ALTUĞ
Gözüpek gazeteci
Gazeteciliğe hemen hemen benimle aynı tarihte ve Son Posta gazetesinde başlamıştı. Çok geçmeden Akis dergisinin kadrosuna alındı. Akis, Amerikan Time dergisinden örnek alınmış, redaktörlüğünü sahibi Metin Toker’in yaptığı, DP hükümetine muhalif bir siyasi dergiydi. Kurtul, Metin Toker’in en yakın elemanı, dahası o genç yaşında derginin yazı işleri müdürü olmuştu.
DP, tam basın özgürlüğü vaadi ile iktidara gelmişti. Ancak 1954’den itibaren, Adnan Menderes hükümetinin kendi ekonomik ve siyasi yanlışları yüzünden ülkeyi soktuğu sıkıntılar dillendirilmeye başlanınca, basına yönelik tutum giderek sertleşmişti. 1954’te ve 1956’da “kötü niyete matuf” yayınlara kısıtlama ve cezalar getirilmiş, gazete kâğıdı ithali ve dağıtımı devlet tekeline alınmıştı. Dergi 300. sayıya ulaşmışken Metin Toker ve Kurtul Altuğ hapse atılmıştı. Onun ilk fotoğrafını, 27 Mayıs sonrası özgürlüğe kavuşan gazetecilerden biri olarak, tahliye edildiğinin hemen ertesi günü Akis dergisinin Rüzgârlı Sokak’taki yönetim yerinde, 301. sayının hazırlık çalışmaları sırasında çektim. Ve o günden itibaren arkadaş olduk.
MEHMET BAŞMAN
Kavaklıdere’den içilen bir müzik
Cenap And, bir Rumeli göçmenidir. Ankara’da ilk şarap üreticisi. Şimdi üzerinde ünlü bir AVM’nin, uluslararası büyük bir otelin ve bazı apartmanların yükselmiş olduğu arazi bomboşken, Kavaklıdere’de bir bağ, bir de şaraphane kurar. Bu arazinin eteğine de Filibe’deki baba evinden esinlenilmiş hoş bir villa yaptırtır. Eşi de bu araziye doğru uzanan ünlü caddeye adını veren Tunalı Hilmi Bey’in kızı Sevda Hanım’dır. Klasik müziğe gönül vermiş bu çift, evlerini sanatçılara da açmıştı. 1940’ta kurulan “Ses ve Tel Birliği”nin oda konserlerine ve ünlü solistlerimizin resitallerine yıllarca ev sahipliği etmiş, bir sanat yuvası haline gelmişti bu şirin ev.
1958 yılında Sevda Hanım ile arkadaşı Gazi Eğitim Enstitüsü müdiresi Vedide Baha Pars evin önünden caddenin karşısına geçmeye çalışırlarken kendilerine bir araç çarpar ve ikisi de vefat eder. Eşini yitiren Cenap Bey, uzun bir süre sonra değerli eğitimcilerimizden ve Milli Eğitim Bakanlarımızdan Avni Başman’ın kızı Cevza Hanım’la evlenir. Ailenin çocukları yoktur. Şirketin yönetim kurulu başkanı, Cevza Hanım’ın kardeşi Mehmet Başman’dır.
Başarılı olmuş aile şirketleri elbette servet sahibidir. Ama bunların arasında servetlerinin ciddi bir bölümünü vatan millet hayrına kültür ve sanata vakfedenlerin isimleri ölümsüzlüğe kavuşur. Örneğin üniversiteleri, eğitim vakıfları, müzeleriyle, sanat festivallerinin sürekli sponsorluğunu üstlenmiş Koç, Sabancı ve Eczacıbaşı gibi aileler, toplumsal itibarlarını bu türden girişimlere borçludurlar. İşte böyle kurumsallaşmış yapıların Ankara’daki örneği de, Sevda-Cenap And Müzik Vakfıdır.
Mehmet Başman makina mühendisiydi; bir çok projede çalıştıktan sonra Kavaklıdere şirketinin başına geçmişti. Başarılı bir işadamı olması yanında, her yıl bir ay kadar süren müzik festivalinin, yine her yıl bir müzisyene altın madalya verilmesi törenlerinin ve müzik yayınlarının saat gibi işlemesinin arkasındaki isimdi. Tüm bunları sevecenlikle, üstelik MEB Şura Salonunu adam ederek yürütmüştü.
Muzip yaratılışlı, şakacı ve sevimli bir insandı. Arı gibi de çalışkandı. 22 Ağustos sabahı yüce yüreği susuverdi.
HALİL İNALCIK
Şeyhülmüverrihin: Tarihçilerin kutbu
Ona “Türk Tarihi’nin Herodot’u” dense yeridir. Nasıl ki Herodot’a “Tarihçilerin Babası” deniyorsa, bizim tarihçilerimiz de Halil İnalcık’ı “Şeyhülmüverrihin” (Tarihçilerin şeyhi, kutbu) olarak ilan etmişlerdi.
Chicago Üniversitesi’nde Osmanlı tarihi kürsüsünü kurup yirmi yıl kadar da çalıştıktan sonra yine Ankara’ya dönmüş ve bu kez Bilkent Üniversitesinde tarih bölümünü kurmuştu. Ben Hoca’yı Ankara’ya bu dönüşünden sonra izlemeye başlamıştım. Türklerin tarihini yabancı gözüyle değil de bizim gözümüzle yazmayı kendisine amaç kabul ettiğini söyleyen İnalcık, özellikle Osmanlı uygarlığı merkezinde yoğunlaşan en orijinal dokümanlara ulaşarak, onları inceleyerek, tahlil ederek çok önemli eserlere, adeta bir padişah tuğrası değerinde imzasını atmış muhteşem tarihçiydi.
Bunca eseri ortadayken, onlardan söz açmak bizim için haddini bilmezlik olur. Bu büyük tarihçimizin kendisi de, eserleri de tarihimize büyük harflerle geçmiştir.
ALTEMUR KILIÇ
Basının duayeni, bir devrin tarihi
Altemur Kılıç, Atatürk’ün arkadaşlarından Kılıç Ali’nin oğlu, futbolcu Gündüz Kılıç’ın kardeşiydi. Gazetecilik mesleğinde muhabirlik, yazarlık, yazıişleri müdürlüğü, dergi sahipliği gibi her pozisyonda bulunmasının yanında devlet hizmetinde de Basın Yayın Genel Müdürlüğü, Washington ve Bonn Büyükelçiliklerinde basın müşavirliği, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Başmüşavirliği, Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliğinde orta elçilik gibi görevleri üstlenmişti.
Onun en çok dillendirilen yönlerinden biri son derecede dalgın ve unutkan olmasıydı. Bakanlık müşaviriyken (Nihat Kürşat’ın mı yoksa Ali İhsan Göğüş’ün bakanlığı zamanı mıydı tam olarak kestiremiyorum), bir gün Bakanla günlük konuşmasını yaptıktan sonra odadan ayrılırken kapıya kadar gitmiş, sırtı Bakana dönük, kapıyı içerden parmağıyla tıkırdatmış, bekliyor. Bakan arkasından seslenmiş: “Çıkabilirsiniz Altemur Bey”. Nur içinde yatsın.
İLHAN BARAN
Unutulmaz eserler, öğrenciler bıraktı
Besteci İlhan Baran’ı, 1960’ta Ankara’ya yerleştikten hemen sonra tanıdım. Aralarında eşim Olcay Elderoğlu’nun da bulunduğu ve Cebeci’deki Devlet Konservatuvarında aynı yıllarda okumuş, bir-iki yıl arayla mezun olmuş bir grup öğrenciydiler: Tenor Cemil Sökmen, piyanist Filiz Ali, arpist Uğurtan Aksel, kemancılardan Atilla Işıksun, Orhan Şekeramber, kontrbasla başlayan, sonradan kompozisyon bölümüne devam eden İlhan Baran… O tarihten itibaren bizim büro İlhan’ın sık sık uğradığı bir mekân olmuştu.
Yaşı ilerledikçe, giderek kendini izole etmeye başladı. Sanırım terketmediği tek şey, değer verdiği öğrencileriydi. Benim bildiklerim Fazıl Say, Muhittin Dürrüoğlu ve Oya Ünler. Ama elbette onun çok daha fazla kıymetli öğrencileri olmuştur. Aynı zamanda ünlü operacımız Ayhan Baran’ın kardeşiydi. Müziğin her dalında en değerli hocalardan feyz almış, çağdaş görüşle çok geniş bir yelpazede değerli öğrenciler yetiştirmiş bir müzisyen ve eğitimciydi. Cenazesinde kullanılan fotoğrafı, benim çektiğim ve onun en sevdiği fotoğrafıydı.
İSMET SEZGİN
Sevmeyenlerinin bile abisi olmuştu
İsmet Sezgin politikaya 1952’de atılmıştı ama, biz onu 1961 seçimlerinde milletvekili seçilip Ankara’ya geldiği günlerden sonra tanıdık. 1969’da Demirel hükümeti zamanında Gençlik ve Spor Bakanlığı kuruldu. İlk bakanımız o oldu. Sonrasında çeşitli kabinelerde önemli bakanlıklarda bulundu; son olarak kendisini TBMM başkanlığı mevkiinde gördük.
Sıcakkanlı bir insandı, herkesin derdine tek tek içtenlikle ortak olurdu. Siyaset ortamında şiddetli bir ihtirasa kapılmadan tutarlı ve yapıcı bir rol oynadı. Doğal olarak ve hakkıyla, küçük-büyük herkesin, hatta kendisiyle siyaseten çok farklı düşünen insanların bile “İsmet Abi”si oldu.
İsmet Abi, mesleklerinde çok başarılı, soylu bir aileye mensuptu. Kardeşi Mukadder Sezgin Turizm Bakanlığı müsteşarlığı, başdanışmanlığı ve yıllarca Paris kültür ataşeliği görevlerinde bulunmuştu. Bir diğer kardeşi Özer Sezgin ile yeğeni dışişlerinde çalıştılar, Aydın Sezgin de aynı çizgide aktif görevler üstlendi. Kızı Seynan Levent başarılı bir sunucu, yeğeni Murat Karahan ise Arena di Verona’da sahne alacak kadar ünlü bir tenor oldu. Kendisini hep hayırla anacağım.