Tarihte Orhun Yazıtları gibi kimi odak noktaları, bizi Ötüken’le, Moğolistan coğrafyasıyla sınırlar. Batıtürklerini öğrenmek için gerekli Soğd, Pers, Bizans tarihi ve bu tarihleri öğrenmek için elzem olan dillerle ilgilenmeyiz. Semerkant yakınında Afrasyab’da, duvar resimlerindeki saçları örgülü Türk elçileri de dikkatimizi çekmez.
Kırgızistan’da 1995 yazında Talas ovasında Manas şenliklerindeyiz. Kırgız rejisör Bulad Şemsiyev bütün ovayı sahne gibi kullanıyor. Daha sonra doğayı böylesine geniş bir sahne gibi kullanan başka bir gösteri ile karşılaşmadım. Ova geniş, insan nereye bakacağını şaşırıyor. Ama Bulad Şemsiyev seyircileri yönlendirmeyi biliyor. Manas’ın doğumu ile ilgili sahnelere odaklanmış bakarken, aniden başka taraftan turuncu bir duman çıkıyor, hemen oraya bakıyorsunuz. Siz dumanla oyalanırken bakmadığınız ve dolayısıyla görmediğiniz taraftan koskoca bir ordu geliyormuş da siz farkında bile değilmişsiniz.
Günlük siyasette bu tür yönlendirmelere gündem değiştirme diyoruz. Ama tarihçilikte de benzer bir durum, çeşitli “odak noktaları”ndan kaynaklanır.
Kadim Türklerle ilgili odak noktalarından biri de Orhun Yazıtlarıdır. Yazıtların çok önemli şahsiyetler, yani Bilge Kağan ve veziri Tunyukuk tarafından dikilmiş olması bizi heyecanlandırır. Yazıtlarda Ötüken ile ilgili sözler, bizi bugün de yazıtların bulunduğu Moğolistan coğrafyasına götürür ve Kadim Türkleri hep Ötüken’i yurt tutmuş ve merkez edinmiş gibi görürüz. Ötüken’in kutsal bir yer olması ile ilgili deyişler de bizim bu kanımızı kuvvetlendirir.
Sonuçta biz bir taraftan “Kadim Türkler bugünkü İpek Yolu boyunca güçlü bir imparatorluk kurdular” diye düşünür diğer taraftan da kendimizi Moğolistan coğrafyasına hapsederiz. İlgisi olan herkes anıtları görmeye Moğolistan’a gitmek ister. Ancak konunun uzmanı olan kimseler Altay dağlarındaki yazıtlardan veya Kırgız yazıtlarından da haberdardır. Belki bunların anıtsal nitelikte olmaması da bir etkendir.
Moğolistan’a gidenler Kazakistan ve Özbekistan müzelerinde bulunan irili ufaklı yazıtları görmek için pek bir gayret göstermezler. Anıtların ihtişamı, kağanlara yakın olma duygusu, kutsal Ötüken yurdunda dolaştığını hissetmek, bizi Moğolistan’da alıkoyar. Böylece batıda Karadeniz’in kuzeyine kadar uzanan geniş bir coğrafyada varlık gösteren Kadim Türkleri, içinde Ötüken’in ve yazıtların bulunduğu Moğolistan’dan çıkarmamış oluruz. Öte yandan Kadim Türklerin tarihinin sadece yazıtlardan ve Çin kaynaklarında öğrenileceğini düşünürüz.
Bu bakış açısından Batıtürklerini öğrenmek için gerekli Soğd, Pers, Bizans tarihi ve bu tarihleri öğrenmek için elzem olan diller de nasiplerini almış olurlar. Semerkant yakınındaki Afrasyab şehrinde, duvar resimlerinde görülen saçları örgülü Türk elçileri de pek dikkatimizi çekmez.
Bizde durum bu halde iken, batıda Batıtürklerine arkeoloji ve filoloji yoluyla yaklaşılır. Son zamanlarda ezber bozan çalışmaları ile dikkati çeken Étienne de La Vaissière, Bizans kaynaklarının bize verdiği haberler ile Çin kaynaklarındaki bazı bilgilerin düzeltilmeye muhtaç olduğunu göstermiştir. Batıda olup bitenleri mesafedeki uzaklıktan dolayı bazen birinci elden duymayan Çinli bürokratlar, kimi zaman uzaktaki olayları kendi algılamalarına göre kaydetmişlerdir. Bunlardan en önemlisi bir akrabalık terimi ile ilgilidir. Çincede bugün bizim Türkçemizde olduğu gibi ağabey ve amca ayrı ayrı imlerle ifade edilir. Halbuki Kadim Türkler bugün Başkurtların yaptığı gibi akrabalara yaş ve kuşak çerçevesinde bakmış oldukları için, ağabeye de amcaya da ağay dedikleri gibi, Kadim Türkler de eçi diyorlardı. Hal böyle olunca Batıtürklerinin Güney Kafkasya seferlerini yapan, Bizans ve Ermeni kaynaklarında kendisinden Ziebel diye bahsedilen kişinin Tung Yabğu Kağan’ın eçi’si olduğunu öğreniyoruz.
Budist rahip Xuanzang, Çin’den Hindistan’a giderken kendisini kabul eden Tung Yabğu’nun etkisi altında kalmıştı. Xuanzang bir taraftan Tung Yabğu’nun çadırının ihtişamını anlatırken, diğer taraftan gösterdiği nezaket ve tevazu karşısında hayranlığını ifade eder. Bizans İmparatoru Heraklius (610-641) zamanında Orta Asya’da hâkim olan Tung Yabğu, Çince kaynağa göre öncekilerle karşılaştırılamayacak kadar güçlü idi ve bu güçle sınırlarını genişletmişti. Bu durum, 625-627 yıllarında Bizans ve Batıtürk ittifakı ile geçekleşen Tiflis muhasarasının da ona maledilmesine sebebiyet vermiştir.
Bulad Şemsiyev’in Manas’ındaki turuncu dumanlı sahneler gözümüzü alır. Tarihin ihtişamlı devirlerinden gözümüzü alamayan bizlerin gözü kamaşır ve başka şey göremeyiz. Ancak bu tür bir yönlendirilmeyi istemiyorsak, iradeyi elimize alıp nereye bakacağımıza kendimiz karar verebiliriz.
Malatya mutfağı deyince, akla kayısı gelir (dünya tüketiminin yüzde 85’i). Ancak bu mutfakta özellikle bulgur temelli yemeklerin tarihi Arslantepe’ye, 6 bin yıl öncesine uzanır. İçinde et olmayan yemeklere “yavan” diyen Malatyalılar, en radikal vejetaryenları bile şaşırtacak zenginlikte bir sebze-yaprak-ot-yeşillik mönüsü vardır.
Doğanın cömert davranıp, yemeklerin doğa ve mevsimler ile uyumlu olduğu her yerde zengin bir mutfak ve yemek kültürü oluşmuyor. Zengin mutfaklar, coğrafyanın nimetleri kadar biraz da binlerce yılın sürekliliği içinde üstüste biriken medeniyetlerin etkisi, ticaret yolları üzerinde bulunma ve farklı dinlerin birlikteliği, alışverişi ile oluşuyor.
Fındık, menekşe, kiraz, biber, ayva, fasulye, sarmaşık, pazı, ıspanak ve dut yapraklarına ekşili “küfte” saran; salatalığın hırçiğini (kabuğunu) dahi kurutup yemekte kullanan; bulgurun her çeşidine ayrı isim verip son derece farklı yemekler yaratan; doğaya, mevsimlere ayak uydururken kendi özgün geleneğini de bugüne dek yaşatmış bir mutfak… Elbette Malatya mutfağından bahsediyoruz.
Herkes tarafından kayısısı ile tanınan Malatya’da gün kurusu, kuru kayısı ve yaprak kayısı ile çeşitli yemekler ve tatlılar yapılır. Ancak kayısıda dünya gereksiniminin %85’ini karşılasa da, geleneksel Malatya mutfağı malzeme açısından bir tek ona bel bağlamayacak kadar zengindir.
Malatya mutfağının kalbinde buğday ve bulgur çeşitleri yer alır. Fırat nehri üzerinde, Malatya’ya yedi kilometre mesafedeki Arslantepe ören yeri, yörenin en büyük höyüklerinden biridir. Otuz metre yükseklikteki höyük ve çevresinde MÖ 4 bin yıllarından itibaren yerleşim başlamış; Malatya şehri Roma döneminde bugünkü Battalgazi’ye taşınmış; Osmanlı dönemi sonlarında ise bugünkü yerinde tekrar kurulmuştur. Arslantepe ve civarında yapılan kazılarda ortaya çıkan buğday tohumları da bulgurun önemini ortaya koyar.
Arslantepe’de buğday hasadı Malatya’nın 7 km. kuzeydoğusunda bulunan Arslantepe höyüğünden bir silindir mühür deseni, geleneksel buğday hasadını betimliyor. MÖ 4 binler.
Malatya’da kış hazırlıklarının temelinde bulgur vardır. Geçmişte tarladan değirmene, oradan evdeki eleğe kadar uzanan zahmetli bir süreç bugün eskisi kadar meşakkatli olmasa da Malatya’dan gelen bulgurun tat farkı barizdir. Çeşitli irilikte bulgurların her biri farklı yemeklerde kullanılır. “Baş bulgur” (veya irinti) pilavlık, “orta bulgur” köftelik, “sümüd” ise çiğ köfte ve köftelerde katkı olarak kullanılır. Küfte terimini de açıklamak gerekir; çeşitli yapraklara sarılarak yapılan yemeklere “küfte”, “külah” denen kurutulmuş sebzeleri doldurarak yapılanlara dolma diyor Malatyalılar. O yüzden bu ilimizde bir lokantada köfte istediğinizde sarma gelirse şaşırmayın.
Malatya mutfağının en önemli özelliklerinden biri de malzeme kullanımında şaşırtıcı bir yaratıcılık, yüzyıllardır deneme yanılma yoluyla ortaya çıkmış olması muhtemel olağanüstü çeşitliliktir. Öyle ki aynı malzemeleri kullanarak, değişik yapraklara sararak, lezzeti farklı onlarca küfte yapar
Malatyalı hanımlar. 40’ı bulgurlu olmak üzere 72 çeşit küfte olduğu söylenmektedir.
Malatya mutfağının olmazsa olmazı ettir. Öyle ki, içinde et olmayan bulgurlu yiyeceklere “yavan” ismi verilir. Etli yemekler çok önemlidir ama, vejetaryen olmaya niyetlenen biri Malatya mutfağına göz atarsa abad olur. Tüm sebzelerin ve doğal otların sulu yemeği yapıldığı gibi zengin salataları da yapılır. İçli köftenin ıspanaklı veya patatesli olanına “yavandan” içli köfte dense de, yavan olmaktan çok uzak bir lezzeti vardır.
1950’lerde yöresel adıyla ‘hedik’ olan, bulgur kaynatma törenlerin bir numaralı geleneğiydi.
Yörenin lezzeti ekşi erik
Malatya mutfağında yöre doğasının her çeşit otunun da yeri ayrıdır. Otlar çiğ olarak Malatya mutfağına özgü erik ekşisi ile veya kavurma, küfte, yoğurtlu salata, çorba, cacık ve pilavda kullanılır. Malatya mutfağına özgü “samut”, yani pekmez ve tuz ile salamura yapılan dereotu, kendine özgü rayihası ile kahvaltıda veya mercimekli çiğ köftelerde, sahanda yumurtada ve patates salatalarında kullanılır.
Geleneksel Malatya mutfağında av etleri de önemli bir yere sahiptir: tavşandan tavşanlı yufka ve dolma; ördek, keklik ve bıldırcından da çok lezzetli yemekler ve “kömbe” yapılır. Çay ve nehirlerden, baraj gölünden avlanan alabalık, sazan, şabut, aynalı sazan, yayın, turna ve inci kefali pazarlarda satılan ve halk tarafından sevilen balıklardır.
Yine Malatya mutfağına özgü bir diğer malzeme ise ekşi eriklerden yapılan bir nevi salçadır. Bazı yemekler “erik ekşisi” olmadan yapılamaz. Erik ekşisi bahçelerdeki ekşi eriklerin kaynatılıp süzüldükten sonra güneşte koyulaştırılması ile yapılır. Yaprağa sarılan küftelerde, kısırda, ekşili külah ve kabak dolmalarında, salatalarda kullanılır.
Özel günlerde yapılan kalabalık yemeklerini, yamaklarla çalışan “aşçı”lar ya da ana-oğul veya ana-kız olarak çalışan, aile içinde yemek yapmayı öğrenmiş “ebe”ler para karşılığında yapar. Ama giysi, kumaş, altın gibi hediyeler karşılığında yemek işlerine yardımcı olan hanımlar da vardır.
Malatya’da özel günlerin ve o güne özgü yemeklerin sayısı da çoktur. Bebeğin doğuşunu, hastaneden eve gelişini kutlamak için “beşik götürme”, diş çıkaran bebeği kutlamak için “diş hediği”, bebeğin yürümesini kutlamak için, askere uğurlama, asker karşılaması için “simit kaçırma”, düğün yemekleri, düğünden bir hafta sonra gelinin baba evinde verilen ve “gelin görmesi” de denen düğünü kaçıranlara verilen “hafta daveti”, bir hafta sonra gelinin yeni evinde verilen “on beş daveti” gibi yemekli toplantılar, Malatyalıların sosyal yaşamının ne denli sofra çevresinde döndüğünün göstergesidir. Çocuklar bile “hayfene” denen bir sokak eğlencesi ile önceden annelerini haberdar edip, oyun oynarken acıkınca evlerden yemek toplayıp birarada yerler. Bayram yemekleri ve Muharrem ayında seçilen bir meydanda kazanlarda aşure kaynatılması, yine mahallelinin yemek çevresinde kaynaştığı etkinliklerdendir. Malatyalılar konu komşu ve aileleri ile birarada sofraya oturmanın, misafirliğin, paylaşmanın değerini hep bilmişlerdir. Eskiden yer sofraları kurulduğunda, olur da biri gelir diye fazladan bir kaşık bulundurulurmuş.
Kısaca anlatmaya çalıştığımız bu güzel mutfağımızı hoş bir mani ile bağlayalım:
Hacı ami gelem mi?
Tuvarı delem mi?
Sen orda eğşili küfte yiyisin de
Ben burda ölem mi?
KAYSEFE
Malzemeler:
1/2 kg aşı kabuk (kayısının ikiye açılarak
güneşte kurutulmuş halidir)
2 yemek kaşığı tuzsuz tereyağı
1 çay bardağı toz şeker
1 su bardağı ceviz
1 çay bardağı su
Aşı kabukları soğuk suda yıkayıp, şeker, tereyağı ve su ile tencerede kısık ateşte suyunu çekene kadar haşlayın. Servis tabağına yayın. Üzerini iri dövülmüş ceviz ile kaplayın. Şekersiz de pişirebilirsiniz.
ACILI AYRAN
Malzemeler:
1 demet pirpirim (semiz otu)
5-6 acı Arnavut biberi
1 yemek kaşığı kırmızı pul biber
1,5 kg yoğurt
Tuz
Pirpirimi ayıklayıp 1 çay bardağı su ile iki taşım kaynatıp süzün. Yoğurdu aynı miktar su ile çırpıp yârin yapın. İkiye kesilmiş biberleri, haşlanmış pirpirimi, tuz ve pul biberi ekleyip iki gün bekletin. Süzün ve soğuk olarak için.
Yunanistan’ın batısındaki sakin ve güzel Arta Körfezi (Amvrakikos), 1569 yıl arayla dünya tarihinin iki büyük deniz muharebesine sahne oldu. İlkinde Romalı Octavianus, ikincisinde Barbaros Hayreddin tarih sahnesinin unutulmazları arasında girmişti.
MÖ 44 senesinde Julius Sezar öldürüldüğünde, resmî anlamda henüz bir cumhuriyet olan Roma’nın yönetimi Sezar’ın varisi Octavianus ile komutanı Marcus Antonius arasında bölüştürülmüştü. İlki cumhuriyetin batıdaki topraklarını alırken, ikincisi doğudaki bölgelerin yanısıra Sezar’ın eski sevgilisi, Mısır Kraliçesi Kleopatra’ya da sahip olmuştu. Bu bölünmüşlükten çıkan güç mücadelesinin akıbeti, MÖ 2 Eylül 31’deki Actium Muharebesi’nde belli oldu.
Octavianus
Antonius ve Kleopatra, körfez girişinin güneyindeki Actium kalesinin bulunduğu yerdeki kara gücünü, Octavianus’un ordu ve donanmasının kuşatması nedeniyle etkin kullanamadılar. Sonunda, 200 gemilik donanmaları ile kuşatmayı yararak Mısır’a çekilmeyi planladılar ve Octavianus’un amirali Marcus Agrippa komutasındaki 400 gemiden oluşan filoya taarruz ettiler. Gün boyu süren muharebeler sonunda Kleopatra kuşatmayı yararak Mısır’a doğru yelken açtı. 30 – 40 gemisini kaybeden Antonius da ordu ve donanmasını başsız bırakarak Kleopatra’nın gemisine geçti ve sevgilisiyle Mısır’a kaçtı; ordusu ve kalan donanması Octavianus’a teslim oldu.
Octavianus, Ağustos MÖ 30’da ordusuyla İskenderiye kapılarına dayandığında, Antonius ve Kleopatra intihar ettiler. Bu olay, sadece içsavaşı bitirmiyor, Roma’yı bir imparatorluk haline getiriyor, Octavianus’a da bugüne kadar takvimde yer alacak yeni ismini veriyordu: Augustus!
Körfezin güney girişindeki Actium’un hemen karşısında, kuzeyde yer alan kale/şehir ise, tarihimizin unutulmaz isimlerinden birisini taşıyor: Preveze.
Barbaros Hayreddin
Eylül 1538’de Cenovalı Amiral Andrea Doria komutasındaki Kutsal İttifak (İspanya, Venedik, Cenova, Malta, Papalık) donanması Preveze açıklarında konuşlandı. Karaya asker çıkarıp Preveze kalesini ele geçirmeye çalıştılarsa da geri püskürtüldüler. Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması ise, 1569 yıl önce Marcus Antonius’un karargah kurduğu Actium’a deniz piyade (levent) askerleri çıkarttı ve ele geçirilen kaleden yapılan top ateşi ile Haçlı donanmasını Arta körfezi girişinden uzaklaştırdı.
28 Eylül 1538 gündoğumunda başlayan sürpriz Osmanlı taarruzu, rüzgar yetersizliği nedeniyle manevra yapamayan ağır Haçlı gemilerinin, kürekli ve hızlı Osmanlı kadırgaları tarafından ele geçirilmesi ve batırılması sonucunda zaferi getirdi. Ertesi gün Andrea Doria savaş alanını terkederken, sadece Preveze’yi değil, Akdeniz’in büyük bir kısmını da Osmanlı İmparatorluğu’na teslim ediyordu. 1571’e kadar…
Assassin’s Creed video oyunu, uzun uğraşlar sonucu beyazperdeye taşındı. 15. yüzyıl İspanya’sında bir tarafta Müslüman emirlikler, diğer tarafta Katolik engizisyonu, Kristof Kolomb ve Tapınak Şövalyeleri, bizi günümüze bağlanan aksiyon dolu bir zaman yolculuğuna çıkarıyor.
ERKİN PEHLİVAN
Assassin’s Creed, 2007’de ilk oyunu çıktığı andan itibaren kendine geniş ve sadık bir hayran kitlesi edinmiş, dünyaca ünlü bir video oyunu serisi. Bizi 12. yüzyıldan alıp, son oyunuyla Victoria dönemi Londra’sına taşıyan; her oyunu birbirinden başarılı bu seri, uzun uğraşlar sonucunda beyazperdeye aktarıldı.
Serinin hayran kitlesinin büyük çoğunlukla hemfikir olacağı üzere, en başarılı ve ilgi çeken oyunlar Rönesans Avrupasında geçen bölümlerdi. Karaktere hissedilen bağlılık, senaryo ve oynanabilirliğin bundaki etkisi yadsınamaz olsa da; en büyük etken hikayenin geçtiği zaman ve coğrafyanın, oyunun atmosferiyle olan inanılmaz uyumuydu.
Filmde ise yolumuz 15. yüzyıl İspanya’sına düşüyor. Başkarakterimiz Callum Lynch, günümüzde idam mahkumu bir suçlu. İdamının ardından, Animus yardımıyla, suikastçıların ezeli düşmanı olan Tapınak Şövalyelerinin arka planında yer aldığı Abstergo şirketi tarafından diriltiliyor. Abstergo’nun Callum’u diriltme amacı ise, atalarından olan Aguilar de Nerha isimli suikastçının anılarına DNA hafızası yöntemiyle erişmek. Callum, zaman yolculuğu yaparak geçmişe dönüyor ve Aguliar’ın anılarında kazandığı yetenekler sayesinde günümüzün tapınakçılarıyla mücadeleye hazırlanıyor.
Filmin yönetmeni Justin Kurzel ve başrolleri Michael Fassbender ile Marion Cotillard, 2015 yapımı “Macbeth” filminde de birlikte çalışmışlardı. Uyarlama büyük yankı uyandırsa da eleştirmenler tarafından çok beğenilmemiş ve başarısız görülmüştü. Bir Shakespeare uyarlaması yapmakta başarısız olsa da, yönetmen tarihî atmosferi yansıtmada başarılı bir iş çıkarmıştı. Justin Kurzel’in bu tecrübesi, oyun uyarlamalarının neredeyse hepsinin başarısız olmasını da göz önünde bulundurarak endişe uyandırsa da, serinin hayranları için umut vaadediyor.
Serinin yapımcısı Ubisoft, hikayenin tarihî gerçekliğe mümkün olduğunca uygun olması konusunda titiz bir firma. Film ile ilgili yaptıkları açıklamalarda da bu konuya önem verdiklerini duyurdular. Hikayenin geçtiği İspanya, bir tarafta Müslüman emirliklerin son döneminde diğer tarafta ise Katolik engizisyonun otoritesinin doruğunda olduğu, tarihinin en kozmopolit ve gergin dönemlerinden birini yaşıyor. Başkarakterimiz Aguilar, “Cennet’in Elması”nın peşinde, Tapınakçılarla kıyasıya bir mücadeleye giriyor. Bu mücadele sırasında Endülüs Müslümanlarının baskıya karşı dik duruşuna ve Katolik Kilisesinin herkesi engizisyon aracılığıyla sindirmesine de tanık olan Aguilar’ın yolu, Hindistan’a ulaşmak için alternatif bir deniz yolu bulmak amacıyla yolculuğa hazırlanan Kristof Kolomb ile de kesişiyor.
Film, eleştirmenler ve serinin hayranları tarafından fazla beğenilmediyse de seyirciler filmi oldukça sevdi. Oyun uyarlamaları, hiçbir zaman hayranları tatmin edemiyor ve filmin serinin ruhuna sadık kalma çabası, zaman zaman bir sinema filminin gerektirdiği derinliği sağlayamamasına yol açabiliyor. Fakat tarihî atmosferi, başarılı dövüş koreografileri ve aksiyonuyla film eğlenceli bir deneyim vadediyor. “Assassin’s Creed”, oyun serisinin hayranları için o etkileyici atmosfere geri dönüş, oyunlarla ilgisi olmayan seyirciler için ise başarılı bir tarihî aksiyon.
Kocasının 1963’te öldürülmesinin ardından, yaklaşık üç yıllık Kennedy dönemini “büyülü” bir dönem olarak (modern Camelot!) tarihe geçiren Jacqueline’in hikayesi beyazperdede. “Şık erkekler güzel kadınlarla dansetmiş, büyük işler yapılmış, yazarlar ve şairler Beyaz Saray’da biraraya gelmiş, barbarlar surların dışında tutulmuştu”.
Birleşik Devletler Başkanı John F. Kennedy 22 Kasım 1963’te Dallas’ta öldürülünce, Amerikan halkı medyanın esiri haline geldi. Ne de olsa Kennedy’nin başkanlığı, medya etkisindeki politika çağının da başlangıcıydı. Başkan adayları arasında bugün gelenek haline gelen televizyon tartışması, ilk kez onun seçildiği 1960 kampanyasında düzenlenmişti. Üç yıl sonra bir suikasta kurban gittiğinde, aynı medya toplum üzerinde büyük bir yas havası estirdi.
Sanatçı Andy Warhol o günleri şöyle anlatmıştı: “(Kennedy) Yakışıklıydı, gençti, zekiydi, ama ölmesi o kadar da umurumda değildi. Beni asıl etkileyen, televizyon ve radyonun herkesin ne kadar üzüldüğünü yansıtmasıydı. Ne yaparsanız yapın, olaydan kaçamıyordunuz”. Sanatçı, birkaç ay sonra kısaca “Jackie” denilen ünlü dulun fotoğraflarını toplamaya başladı. Şubat 1964’te, “Dokuz Jackie” adını verdiği, her biri dokuz fotoğraftan oluşan bir seri yapmaya başladı. Bugün ABD’nin çeşitli müzelerinde bulunan bu Warhol serilerinin her birinde Jacqueline Kennedy’nin dul kalmadan önce/dul kaldıktan sonra çekilmiş dokuz fotoğrafı yanyana görülür ve bir efsanenin nasıl başladığı gösterilir.
Jacqueline “Jackie” Lee Bouvier (1929-1994), bir Wall Street borsa simsarının kızı olarak dünyaya gelmişti; annesi, babası, üvey babası, hepsi de ABD’nin mirasyedi, eski zengin ve seçkin sınıfından geliyordu. Kısa süre gazetecilik yaptıktan sonra, 1953’te parlak bir senatör olan John “Jack” Fitzgerald Kennedy (1917-1963) ile evlendi. Bu çiftin 1960’da Beyaz Saray’a girmesini sağlayan etkenler arasında, kuşkusuz genç, güzel görünüşleri de rol oynadı.
Jackie’deki star kumaşı
Sonuçta Kennedy, 20. yüzyılda doğmuş ilk ABD başkanıydı. Toplumda önemli bir değişim döneminin başlangıcını simgeleyecek kadar taze bir hava estiriyorlardı. Bir “first lady” olarak Jackie Kennedy’nin esas görevi de buydu: İnci kolyesi, kolsuz bluzları, değişmeyen saç kesimi, başından eksik etmediği “pillbox” (hap kutusu) şeklindeki şapkalarıyla bir moda ikonu haline geldi ve bu konuda Hollywood’daki film yıldızlarıyla yarıştı. Şöhreti de film yıldızlarınınkini andırıyordu; her gittiği yerde fotoğrafçıları ve hayranlarını peşinden sürüklüyor, her gazete ve dergi bu fotoğrafları basmak için fırsat kolluyordu.
1962’nin Sevgililer Günü’nde iki televizyon kanalında yayınlanan “Mrs. John F. Kennedy ile bir Beyaz Saray Turu” başlıklı programın o dönem için bir rekor sayılan 80 milyon kişi tarafından izlenmesi, 50 ülkede gösterilmesi, Jackie’de bir “star” kumaşı olduğunu gösteriyordu. Bu turda başkanın eşi, Beyaz Saray’da o zaman için büyük bir miktar sayılan 2 milyon dolar harcayarak yaptırdığı restorasyonu anlatıyordu.
John F. Kennedy ve karısının Beyaz Saray’da kaldığı süre aslında sadece iki yıl on ay olduğu halde, sanki orada doğup yaşamışlar gibi bir havaları vardı. Kennedy’nin 1963’te Dallas’ta öldürülmesi, efsaneleşmesine giden yolda ilk adım oldu. Ardından Jacqueline Kennedy, bunun tam anlamıyla gerçekleşmesini sağladı. Yapılan büyük cenaze töreninde uzun, yarı-şeffaf peçesi, küçük çocuklarıyla kameraların karşısındaki duruşuyla, dünyanın hafızasına kazındı.
Tarihî sahne 53 yıl sonra yeniden
Jacqueline Kennedy, kocasının cenaze törenine kayınbiraderi Robert Kennedy’nin yanında ve çocuklarıya katılmıştı. Robert Kennedy de bu tarihten beş yıl sonra aynı kardeşi gibi bir suikaste kurban gidecekti.
Natalie Portman’ın Jackie’yi canlandırdığı filmde aynı sahne…
Kennedy öldürüldükten birkaç hafta sonra Jackie, gazeteci Theodore H. White’ı çağırarak, ona kocasının mirasını ölümsüzleştirecek bir yazı yazmasını önerdi. Yazıda White’ın Kennedy ve Kennedy yönetimiyle Kral Arthur ve efsanevi ülkesi Camelot arasında bir paralellik kurmasını istedi. Bu eski İngiliz efsanesine göre, Kral Arthur’un Camelot adını taşıyan ülkesi, halkın refah ve mutluluk içinde yaşadığı bir çeşit cennetti (Kennedy öldürüldüğü sırada New York’ta Julie Andrews ve Richard Burton’ın oynadığı “Camelot” adlı popüler bir müzikal sahnelenmekteydi).
Jackie, yazısında kullanması için Theodore H. White’a şunları söyledi: “Geceleri uyumadan önce Jack (Kennedy) plak çalmayı severdi; en çok sevdiği şarkı da plağın sonundaydı: ‘Sakın unutmalarına izin verme; bir zamanlar, kısa, parlak bir an için, Camelot diye bilinen bir yer vardı’. Yine büyük başkanlar olacak ama bir daha asla başka bir Camelot olmayacak”.
Theodore H. White’ın yazısında, Camelot’tan üç ayrı yerde söz ediliyor, müzikalden yapılan alıntı iki kere tekrarlanıyordu. Yazıyı Life dergisine teslim ettikten sonra, editörler Camelot temasının biraz fazla kaçtığını söylemelerine rağmen, Jackie değişiklik yapılmasını reddetti. Böylece “Başkan Kennedy İçin Bir Sonsöz” başlıklı yazı, 6 Aralık 1963’te Life dergisinde yayımlandı. O andan itibaren “Camelot” benzetmesi, Amerikalıların gözünde JFK efsanesiyle özdeş hale geldi.
Theodore H. White, 1978’de yayınladığı anılarında bu benzetmenin aslında doğru olmadığını yazdı, ama artık çok geçti. Artık Kennedy yönetimi “Amerikan tarihinde büyülü bir an” haline gelmişti; bu kısa an süresince “şık erkekler güzel kadınlarla dansetmiş, büyük işler yapılmış, sanatçılar, yazarlar ve şairler Beyaz Saray’da biraraya gelmiş, barbarlar surların dışında tutulmuştu”.
Aynı yazıda Jackie Kennedy’nin şu sözleri de yer alıyordu: “Asla Avrupa’da yaşamayacağım. Asla yurtdışında uzun yolculuklara çıkmayacağım. Bu büyük bir saygısızlık olur. Jack’le yaşadığım yerlerde yaşayacağım”. Elbette Jackie’nin bu sözünde durmadığını, kayınbiraderi Robert Kennedy’nin öldürülmesinden sonra Avrupa’da uzun yıllar geçirdiğini, Yunanlı armatör Onassis ile evlendiğini, onun ölümüyle kendisine büyük bir miras kaldığını biliyoruz. Ama yine de John F. Kennedy efsanesinin altına imzasını atmayı başarmıştı.
Pablo Lorrain’in yönettiği Jackie’nin başrolünde Natalie Portman, onunla röportaj yapan gazeteci Theodore H. White rolünde ise Billy Crudup oynuyor.
Osmanlı tarihinde öne çıkan kavram, yer, eşya, deyim, durum ve daha birçok kelimenin çoğu, bugün ya bilinmiyor, ya yanlış biliniyor ve kullanılıyor. Yeni yılda yeni bir sayfa daha açıyoruz ve A’yla başlıyoruz.
AT CANBAZI: Alay ve gösteri günlerinde at sırtında türlü gösteriler yaparak bahşiş toplar, diğer zamanlarda at satıcı ve alıcılarına aracılık, at tellallığı yaparlardı. İstanbul’daki Atmeydanı bunların bir bakıma geçim yeriydi.
AT DİVANI: Savaş veya hücüm kararı verilmesi ya da bir ayaklanma sırasında hakanın, melik veya sultanın ileri gelenlerle gündemi konuşup karar vermesi, bu sırada elinin atının dizgininde bir ayağının da üzengide olması eski bir gelenekti. Bunun bir benzeri de ayak divanıydı.
AT GEMİSİ/ KAYIĞI: Atları kıyıdan karşı kıyıya geçirmede kullanılan yayvan ve geniş mavna. Boğaziçi’nde, Çanakkale-Gelibolu, Dilovası, Hersekdili arasında araba vapuru hizmeti veren at gemileri çalıştırılırdı. Büyük ırmakların köprüden uzak kıyılarında da at kayığı çalıştırılır; seferî orduların, kervanların hayvan ve arabaları için de bu tür tekneler yapılırdı.
ATMEYDANI: Hipodrom. İstanbul’un fethinden sonra burada at yarışları, at alım satımları, atlı gösteriler yapıldığından Türkler hipodrom anlamında Atmeydanı adını verdiler. I. Ahmed’in burada yaptırdığı büyük cami, bir süre Ahmediye, daha sonra Sultanahmet Camii adıyla anıldığından Atmeydanı adı da Sultanahmet meydanı oldu. Bitişik Ayasofya Meydanı ile İstanbul’un bu en geniş ve anıtlarla dolu meydanı, Osmanlı tarihinin, tören düğün ve eğlencelerine de korkunç ayaklanmalarına da sahnelik etti. Yeniçeri Ocağı kaldırılınca Atmeydanı adı da kul ayaklanmalarını anımsattığından sakıncalı görülerek unutuldu. Sultan Abdülaziz’in buyruğuyla 1863’te Sultanahmet parkı düzenlenerek ilk Osmanlı sergisi burada açıldı.
AT MEZARLIĞI: Cinsleri ve özellikleri kadar sahiplerinden dolayı da ünlenen atların gömüldüğü mezarlık. Büyük İskenderin ölen atı için cenaze alayı düzenlenip lahit yapılması gibi , kimi padişahların ölen atlarının da Üsküdar İhsaniye’de Çiçekçi kahvehanesinin karşısında, Karacaahmet’in uzantısı olan At Mezarlığına gömüldüğü söylenir. II. Osman’ın Sisli Kır adlı atı da buraya gömülmüş, yazılı mezartaşı dikilmişti. Yazı şudur: “Zıll-i Hakk Hazret-i Osman Hânın / Sisli Kır atı ki anılmıştır/ Emr-i Yezdan ile mevt erişincek/ Bu makam içre o gömülmüştür.” Sonraları “At Taşı” denen bu mezar, bir tür kutsallık kazandığından sancılanan atlar çevresinde dolaştırılırmış.
AT OĞLANLARI: Saray ahırlarında görevli seyisler. 18. yüzyılda, İstanbul ve Edirne saraylarında ve dış ahırlardaki mevcutları 600 dolayında idi.
AT PAZARI: At alım satımı yapılan yer. Her kentte, her gün at alım satımı yapılan pazarlardan ayrıca eski “yabanlı pazarları”nda da bölge pazarı olarak, yılın belirli günlerinde at pazarları kurulurdu. İstanbul’un en büyük at pazarı Atmeydanı da denen Sultanahmet meydanıydı.
Bir törende II. Selim’i atlı gösteren yabancı bir resim.
Aziz Nesin’in çıkardığı en meşhur olmasa da en önemli haftalık mizah gazetelerinden biri olan Medet!, 1950 yılında hem CHP’ye hem DP’ye yükleniyor, İnönü’ye de Menderes’e de “acımıyordu”. Basın özgürlüğü ve mizah tarihimizde bir kilometre taşı.
Mizah ve karikatür tarihimizin öksüz evladıdır Medet!. Aziz Nesin’in Sabahattin Ali ile birlikte çıkardığı Markopaşa mizah gazetesinin devamı olan ve haftada iki kez çıkan bir süreli yayındır. 41×29 cm. ölçülerinde, ilk kez 23 Nisan 1950 tarihinde yayımlanmıştır. Cumhuriyet dönemi karikatür antolojisi sayılabilecek Karikatürkiye, Karikatürlerle Cumhuriyet Tarihi 1923-2008 isimli büyük ve kapsamlı çalışmada ismi üç yerde geçmektedir. Turgut Çeviker’in gerçekleştirdiği bu çalışmanın mizah dergileri kaynakçasında bildirilen 22 sayı çıktığı bilgisi tashihe muhtaçtır. Medet!, bazı sayıları ikinci baskı yapılmış ve toplam 25 sayı yayımlanmıştır.
Gazetenin amacı: Halka hizmet
Aziz Nesin’in Medet!’in ilk sayısında yazdığı ve gazetenin çıkış amacını özetleyen yazısı.
Aziz Nesin 50’li yıllarda…
Bizim görebildiğimiz son sayı, 27 Temmuz 1950 tarihli olup gazetenin sağ üst köşesinde iri puntolarla “ikinci baskı” kaydı bulunmaktadır. Yine bu sayıda “Okuyucularımıza” başlığıyla verilen bir haberde “Gazetemizin, yalnız yaz ayları için haftada bir defa Perşembe günleri çıkacağını okuyucularımıza bildiririz” denilmektedir. Medet! gazetesinin bazı sayıları gördüğü ilgi yüzünden ikinci baskı yapmıştır. 25 Mayıs 1950’de çıkarılan “İnönü Fevkâlade Sayımız, Sen On İki Yıl Başımızda Üçüncü Aptulhamittin!” başlıklı 10. sayının ikinci baskısı da elimizdedir. Bu ikinci baskının, gazetenin logosunun kırmızı mürekkeple basıldığı, 3 Haziran 1950 Cumartesi günü tekraren çıkarıldığı ve sayı numarasının da 11 olarak konulduğu görülür. Ama gazete aslında Mayıs ayında eski numara düzenini sürdürmüş, düzenli numara alarak yayınına devam etmiştir.
III. Abdülhamittin (!) 1950 seçimlerini kaybeden İsmet İnönü’yü direkt hedef alan ve Çankaya Köşkü üzerinden cumhurbaşkanını eleştiren Medet!, bir sayısını da özel sayı olarak sadece İnönü’ye ayırmıştı.
Gazete çıkmadan önce Aziz Nesin bir el ilanı bastırmış ve dağıtmıştır. Bu ilan, 1946’dan itibaren çıkan Markopaşa ve benzeri mizah gazeteleri hakkında ilk ağızdan bilgiler veren bir belge niteliğindedir.
İlk sayıdan itibaren Çemberlitaş Cami Sok. No: 59 adresinde çıkarılan derginin “Sahibi ve bu sayıda neşriyatı fiilen idare eden: Mefkur Demiray” kaydı, 27 Temmuz 1950 tarihinde çıkan 25. ve son sayıya kadar aynen devam eder.
Harekete geçen irtica…
Aziz Nesin tarafında kurulduğu ve yönetildiği kesin olan bu 25 sayılık önemli mizah gazetesinin bir garip yönü de Aziz Nesin biyografilerinin pek çoğunda adının bile yer almıyor olmasıdır. Yapı Kredi Yayınları’nın hazırladığı Tanzimat’tan Günümüze Edebiyatçılar Ansiklopedisi başta olmak üzere Aziz Nesin’i anlatan eserlerin pek çoğunda Medet!’in adı bile geçmemektedir. Halbuki gazetenin ilk sayıdan itibaren, dördüncü sayfanın sol alt köşesinde Aziz Nesin’in “Markopaşa Meselesi” başlıklı anıları tefrika edilmiştir. 24 sayı süren bu anı/yazı sadece 8 Haziran 1950 tarihli 13. sayıda yoktur. O da “Yazılarımızın çokluğundan, (Markopaşa Meselesi) tefrikamızı bu sayımızda koyamadık. Özür dileriz” şeklinde bir bilgi notuyla duyurulmuştur.
66 sene önce yazılabiliyordu! Medet!’in başyazılarında hem İnönü CHP’sini hem de Menderes DP’sini diktatörlükle suçlayan satırlar…
Aziz Nesin’in ikinci sayıda bir karikatürüne de rastladığımız Medet!’in 6 Temmuz 1950 tarihli 21. sayısında Aziz Nesin biyografilerinde öne çıkan dergilerinden Yeni Başdan’ın ilk sayısının çıktığı ve ikinci sayısının da Cumartesi günü çıkacağını belirten bir ilan bulunmaktadır.
‘Türkiyede sansür yoktur’ hele otosansür hiç yoktur
Birbirinden zevkli, günümüz ile örtüşen manşet ve mizah yazılarının yer aldığı Medet!’ten ibret verici bir yazı.
“Eskiden ne fena imiş, hain padişahlar, zalim padişahlar zamanında söz hürriyeti, matbuat hürriyeti yokmuş! O zamanlar sansür varmış, bütün yazıları gazetede basılmadan evvel inceler, işine gelmiyen yerleri çıkarırlarmış. Bu yüzden muharrirler hapse girmezlermiş!
Aman iyi ki o günlere yetişmemişiz, şimdi sansür yok, istediğin gibi yaz, oh çok şükür bu günlere!
Ben yazımı yazdıktan sonra babam:
– Aman oğlum! Der – ne olur ne olmaz, bir kere bana oku da başın belaya girmesin!
Yazımı okuduktan sonra da: (şurasını çıkar, şurasını da çıkar, aman burasını da çıkar!) diye yazıyı budar. Ondan sonra bir arkadaş:
– Bilirim ben senin kalemin sakardır, şu yazıyı bir de bana oku, der. Ona da okurum…
– Yooo… Burasını sil, şurasını çiz…
Der. Onun da tavsiyesini dinlerim. Bir kaç arkadaş daha okur; keser, biçer, ondan sonra sekreter:
– Ben seni severim, oku şu yazıyı Allah aşkına! diye israr eder. O da: “burasını değiştir, şurasını hafiflet!” diye öğütler verir. Onu da dinlerim. Sıra yazı işleri müdürüne gelir, o haklı olarak:
– Sen hapsi göze aldınsa ben almadım, o cümleyi çıkar bir, o satırı da kaldır! der.
Sonra korkularından matbaacı, baş mürettip de birer birer yazıyı dinler; (Çıkar, çiz, kaldır) tavsiyelerinde bulunurlar.
– Mamafih bütün bunlara güvenemem. Bir kere de, bir avukata danışırım. O da:
– Burası olmaz, şurasını çıkar! diye çizer bozar. Nihayet yazı kuşa benzer ve gazetede basılır.
Aman efendim eskiden ne imiş o, sansür varmış, istediğin gibi yazı yazmanın imkanı yokmuş… Oh şimdi ne rahatız istediğin gibi yaz!
İşte böylece yazım gazetede çıkar ve ertesi gün de mahkemeye verilir ve kodesi boylarım. Kodese girdiğime şaşmam da kuşa benzemiş bu yazıları okur da nasıl gülersiniz, işte ona şaşarım!”
Adını mektupların değişmez dileğinden alan Bâkî Muhabbet kitabı, Ömer Koç koleksiyonundan, Türk kültür dünyasının önde gelen isimlerinin orijinal mektuplarından derlenmiş. Eskilerin “münşaat” dediği yapıda yazı-mektup örnekleri içeren mektuplar, bugünün edebiyat fakültelerinde kaynak eseri olabilecek değerde miraslar.
BÂKÎ MUHABBET
Mektup edebiyatı Roma çağından, Arap – Fars, en son Osmanlı edebiyatına kadar, yazanla okuyanı arasındaki “belgeli” tek iletişim aracı ve bir yazı türü olmuştu. Bugün artık mektup edebiyatı alanımız sönmüş bulunuyor.
Eski mektuplaşmaların sevinçli – hüzünlü, önemli olayları, sürprizleri belgelediği de unutulmamalıdır. Mektup birikimlerinin şanssızlığı ise cevaplarıyla buluşamaması, yani “Alan acaba ne yazmıştı?” sorusunun yanıtsız kalmasıdır. Hasan-Âli Yücel’in kızı Canan Eronat, bir söyleşimizde: “Babama gelen o kadar çok mektup var. Kendi yazdıklarından tek örnek yok. Asıl onları merak ediyorum. Bulabilsem hepsini yayımlarım” demişti. Cevabıyla buluşan mektuplar ender, yani her mektup karşılıksız. Doğal ki, Bâkî Muhabbet’te yayımlanan, Ömer Koç koleksiyonunda yer alma şansını yakalayan mektuplar da!
Seçilen 99 mektubun resimlerini, içeriklerinin transkripsiyonlarını içeren bu özenli albüm-kitaba Bâkî Muhabbet adının verilmesi anlamlı. Bu iki sözcük, dünkü münevverlerimizin mektuplarındaki ortak ve basmakalıp tabirlerdendi ama, yazandan okuyana samimi bir dilekti. Çünkü ne yazan ne alıp okuyan, anlık, günlük hallerinden haberdardı. Mektup, yazandan okuyacak olana gidesiye nelerin olacağı meçhul, hatta muamma idi. Eski dünyanın ulaşım şartları dikkate alındığında, bir mektubun muhatabına haftalar, hatta bir -iki ay sonra ulaşması doğaldı. Misal, ben, babamın vefatından bir gün önce 18 Mart 1958 tarihinde Taşköprü’den yazdığı “Zümrüt Gözlü Oğlum” hitaplı son mektubunu günler sonra Urfa’da almış, dahası cevap da yazmıştım ölümünden habersiz!
Ömer Koç
Denecek o ki, daha başka dilekler ve dualar gibi Bâkî Muhabbet de belli bir kültür düzeyine ulaşmışların mektuplarında ekseriya ihmal etmedikleri bir dilek, “sevgide kalın”, “sevinçli olun” anlamındaki son iki sözcüktü. Ömer Beyefendinin koleksiyonundan seçilen mektuplar -çoklukla- “rıka” denen eski harflerle elyazısıdır. Rıka, yazanlarına kendi tarzlarını geliştirme imkânı verdiğinden, bazı mektuplar gelişigüzel, bazıları zor okunabilir, bazıları da okunaklı, kitap harfleriyle yazılmış gibidir. Bu 99 mektupta imla yanlışı, cümle düşüklüğü bulmaksa uzak olasılıktır. Eğer bu gerçek bir mükemmeliyetse, Osmanlı mekteplerinin bireylere kazandırdığı bir yetkinlikti. O dönemde, yani 1915’lere değin, mektebe yazılma ayrıcalığını elde edebilenler, hem alfabesi hem yazım kuralları çetin eski harflerle okumak- yazmak becerisini kusursuz denecek düzeyde en geç 6.-7. sınıflarda kazanıyorlardı.
Mektupların içeriklerine gelince… Aralarında ilinti veya konu yakınlığı olmasa da dünün okuma-yazma ediniminin seviyesini, söz ve ifade dağarcığının zenginliğini kanıtlayan, dolayısıyla eğitim-kültür çalışmalarını aklayan bir belgeler serisi olduğu ortadadır. Bunlar, 1822’de doğan Midhat Paşa ile 1905’te doğan Reşad Ekrem Koçu’yu, aşağı yukarı aynı siyakta ifade edebilir kılabilmiş dünkü kültür eğitiminin düzeyini hatırlatır. Şayet, “bu düzey İstanbul’a özeldi” denecek olursa, mektuplarına yer verilenlerin son kuşaklarıyla akran, kasaba rüştiyesinde “ikmal-i tahsil etmiş” nahiye müdürlüğünden emekli Kâzım Erçoklu’nun, tüccardan Tahir Divrik ve Hilmi Çalapverdi merhumların bendeki mektupları da aynı düzeydedir.
Bâki Muhabbet’te biraraya getirilen mektuplar, dünkü dünyanın yazı derslerinde ve kalem odalarında başvuru kitabı işlevindeki “münşeat mecmuaları” gibi, bugünün edebiyat fakültelerinde kaynak eseri olabilecek değerdedir.
99 mektuptan en eski imzalı olanı Midhat Paşa’nın eşi Naime Hanım’a yazdığı, sonuncusu Ressam Elif Naci’nin kısa mektubudur. Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem’e mektubu; Arap İzzet Paşa’nın Bahriye Nâzırını suçladığı mektubu; Prens Sabahaddin’in cevabî bir mektubu; Ebüzziya Tevfik’in, Abdülhak Hamid’in, Recaizâde Mahmud Ekrem’in, Lütfi Fikri’nin, Süleyman Nazif’in, Tevfik Fikret’in, ressam Hoca Ali Rıza’nın, Ahmed Haşim’in, Yunus Nadi’nin, Abdullah Cevdet’in (son derece karakteristik yazıyla), Hamdullah Suphi’nin (Tanrıöver), Serasker Rıza Paşa’nın, Şehzade-Veliaht-Halife Abdülmecid Efendi’nin, karikatürist Cemal Nadir’in mektupları; Ahmet Haşim’in Abdülhak Şinasi Hisar’a, İzzet Melih’e; Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’dan eşine; Hakkı Tarık Us’tan Kemal Zeki Gencosman’a; Muhsin Ertuğrul’dan Vasfi Rıza’ya (Zobu); Orhan Veli Kanık’tan İbrahim Hakkı Konyalı’ya; Mesut Cemil’den Cemal Bardakçı’ya…
Namık Kemal’den oğluna 133 yıl önce Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem’e (Bolayır) 20 Ekim 1883 tarihli mektubu “İki gözüm Ekremciğim…” diye başlıyor, “Baki çalış, adam ol oğlum” diye bitiyor.
90 yıllık bir zamanı belgeleyen yazar, şair, ressam tiyatro sanatçısı, siyasetçi, yönetici mektupları, tarihleri dikkate alınarak sıralanmış. Her biri merakla okunacak konuları içerdiği gibi, dünkü kültürümüzün ifade, hitap, üslup incelikleriyle de dikkati çekiyor. 50. sıradaki Safveti Ziya’nın 15 Kasım 1928 tarihli mektubu, gerçi Harf Devrimi’ni işaret ediyor olsa da mektubunu eski harflerle yazması normaldi. Buna karşın Orhan Veli’nin 9 Temmuz 1962 tarihinde Reşad Ekrem Koçu’ya yazdığı mektubun da eski Türkçe olması, bu alışkanlığın devam ettiğini gösteriyor. Refik Halid Karay da 15 Aralık 1937’de Kemal Sülker’e eski yazı mektup göndermiş. Bu, Koçu için doğal, 1919’da doğan, 8-9 yaşında, herhalde 3. sınıftan yeni Türk harfleriyle okuma yazmaya geçen Sülker açısından şaşırtıcıdır. Eski mekteplerde okuma yazma öğrenen kuşaklar bu becerilerini köreltmeyerek, kimi yazı becerilerini not alıp mektup yazarak işlek tutmuşlardır. O kuşağın son temsilcilerinin hayattan çekilişi 2000’li yıllara doğrudur.
Varlıklı aydınlarımızın özgün değer birikimlerine, koleksiyonlara, belgelere ilgi duymaları, ülke ve toplum için şanstır. Kazancıyla geçimi arasında zar zor denge kurabilenler, araştırma ve ekstra harcama gerektiren nadir ve soy değerlere ilgi duysalar da, bunların değil serilerini, üçünü beşini dahi biraraya getiremezler.
Koç Ailesi üç kuşaktır Türkiye ve Türklere ait ve muayyen alanlarda, kültür değerlerini toplayarak koleksiyonlar oluşturmak ve müze kurmakta öncülük ediyor. Bu geleneği Türk evi, Türk kadını objelerini toplayarak başlatansa büyükanne merhum Sadberk Hanım’dır.
Eskilerin “münşaat” dediği yapıda yazı-mektup örnekleri içeren Ömer M. Koç Koleksiyonu mektuplardan itinalı bir eseri kültürümüze kazandıran Vehbi Koç Vakfı’na ve emeği geçenlere bâkî muhabbet!
İnce belli bardağı, desenli tabağı ve demlik-çaydanlığıyla günümüzde neredeyse Türkiye’nin simgelerinden biri olan çay, ülkemizde sadece 125 senelik bir geçmişe sahip. Osmanlı döneminde bir kahve ülkesi olan Türkiye, yaygın olarak cumhuriyetten sonra içilmeye başlandı.
Bugün Türkiye’de herhangi birine bu toprakların çayla ilişkisini sorsanız, çayın geleneksel bir Türk içeceği olduğu yanıtını almanız çok yüksek bir ihtimaldir. Oysa Osmanlı döneminden bu yana, burası her zaman bir kahve ülkesi olmuştur. Çay ise çok yeni bir içecektir. Bu yeni içecek kısa zamanda benimsenmiş, kahvehanelerde bile kahveden çok çay içilir olmuştur. İnce belli bardağı, kırmızı desenli çay tabağı ve Türk tipi çaydanlığıyla, şaşırtıcı derecede kısa sürede kendine ait bir kültür yaratan çay, bugün günde ortalama 240 milyon bardakla Türkiye’nin en çok tüketilen içeceğidir.
Çay Risalesi Adana valisi Mehmet İzzet Efendi ve 1890’da yazdığı Çay Risalesi’nin dibace (başlangıç) bölümü.
Tabii Türklerin Anadolu öncesi yerleşimlerinde, özellikle Çin’e yakın bölgelerde çayla tanışmış olma ihtimali çok yüksek. Örneğin, Kazan Tatar Türklerinden Abdül Kayyum Nâsırî’nin Favakihü’l-Cülesâ adlı kitabında çay içen ilk Türk’ün 12. yüzyılda Kazakistan’da yaşayan Hoca Ahmed Yesevî olduğu ileri sürülür. Rusya’da yaşayan Kazak Türklerinin de 19. yüzyıl ortalarında çaya çok düşkün olduklarını da biliyoruz.
Osmanlılara çayın ilk girişininse, Rusya ya da İran vasıtasıyla olduğu bilinmektedir. Özellikle Rusya’nın Kars’ı işgali sırasında çay kültürünü de taşımasına dair örnek olarak, Rus semaverinin önce Kars’a ulaşmasını ya da yine Ruslardan geçen çayı limonlu içme alışkanlığını verebiliriz. 1838 Baltalimanı Antlaşması sonucu Britanya’dan ithal edilmeye başlanan ürünler arasında çay da vardır. Çayı en çok gayrimüslimler ve varlıklı kesim benimsemiş, hatta zaman zaman çay partileri de verilmiştir.
Çayın bugünkü Türkiye topraklarında ilk yetiştirilişinin izini sürdüğümüzdeyse, arşivlerde çayla ilgili en eski belgeye II. Abdülhamid döneminde, 1894’te rastlıyoruz.Ancak bunun öncesinde, Mudanya Kaymakamı Hasan Fehmi tarafından İstanbul’da 1892’de yayımlanan Coğrafya-yı Sınai ve Ticari adlı kitapta, Bursa’nın ekolojik koşullarının çay yetiştiriciliğine uygun olmaması nedeniyle verimli bir sonuç alınamadığı belirtildiğine göre, ilk girişimler Bursa’da yapılmış. A. Fethi Açıl’ın 1973 tarihli Cumhuriyetin 50. yılında Türk Çayı ve Çaycılığımız kitabından, 1892’deki bu başarısızlıktan sonra çay ekimi girişimlerinin uzun bir süre rafa kaldırıldığını öğreniyoruz.
Çaya merakı nedeniyle “Çaycı” lakabıyla bilinen Adana Valisi Mehmet İzzet Efendi de 1890 yılında Çay Risalesi adında küçük bir kitap bastırmıştır. Bir çay tiryakisi olan Mehmet Arif’in 1910 yılında yazdığı Çay Hakkında Malumat’ı da bu alanda yazılmış bir başka Türkçe kaynaktır. 1924’te ise, Mustafa Nezih Albayrak imzalı bir kitapçık çıkıyor karşımıza: Kutu ve Paketlere Mahsus Çay Pişirme Tarifesi ve Çayların Envai.
Çay toplayıcılığı Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de çay toplayıcılığı denince kadınlar ve çocuklar öne çıkıyor.
1917’de botanik profesörü Ali Rıza Erten, Batum’un geri alınması sonrasında burada yaptığı araştırmalar sonucunda hazırladığı Şimali Şarki Anadolu ve Kafkasya’da Tetkikat-ı Zirai adlı raporunda, Batum’un iklim şartlarına benzerlik gösteren Doğu Karadeniz kıyılarında çay yetiştirilebileceğini ileri sürer. Savaş ortamında görmezden gelinen bu rapor, savaş sonrasında, Batum’un Gürcistan’a verilmesiyle, bölge halkının çalışmak için eskisi gibi buraya gidemeyişinin ve işe ihtiyaç olmasının da etkisiyle değerlendirmeye alınmış ve Rize’ye çay, mandalina, portakal ve bambu ekimi gerçekleştirmek üzere, zamanın Ziraat Umum Müfettişi Zihni Derin’in yönetiminde bir Bahçe Kültürleri İstasyonu kurulmuştur. 1938’de, Çay Araştırma Enstitüsünün kayıtlarına göre 135 kg.; 2015’deyse 1.327.984 ton yaş çay yaprağı toplanmıştır. Yetmiş yedi yılda neredeyse 10 bin katlık bir büyüme, çayın Türkiye için hayatiliğinin yanı sıra, Prof. Ali Rıza Erten ve Zihni Derin’in çalışmalarının isabetliliğini de gözler önüne sermektedir.
Türkiye, günümüzde çay tarım alanlarının genişliği bakımından dünyada üretici ülkeler arasında 8., kuru çay üretimi yönünden 5., yıllık kişi başına tüketim bakımından ise 4. sırada yer almaktadır. Ne var ki, üretilen çayın kalitesi aynı oranda yüksek değildir. İçim zevki açısından düşük bir seviyede olan Türk çayı, ihracat için de yeterli kıstasları sağlayamamaktadır.
II. ABDÜHAMİD’İN ONAYIYLA Japonya’dan çay fidanı
22 Ekim 1894 tarihli belgede; çay bitkisinin Osmanlı memleketinde üretiminin yapılması için Japonya’dan çay tohumu ve fidanı getirtilmesi hususunun padişaha arz edildiği belirtilerek şöyle deniyor:
BOA, İ.OM, 2/19
“Çayın şifa ve gıda verici özelliği dolayısıyla ticaret pazarında önemli bir mevki işgal etmesi üzerine bu bitkinin Osmanlı memleketinde de yaygın bir şekilde yetiştirilmesi konusunda padişah tarafından emir verilmiş ve nümune çiftliklerinde birer dönümlük arazide dikilerek tecrübe edilmesine karar verilmişti. Yetiştirilecek çay bitkisi için Japonya’dan yeterli miktarda tohum ve fidan sipariş edilmişti. Bu fidanların getirtilmesi ve dikilmesine ve bütün bu işler için gerekli olan paranın Ziraat Bankası’ndan kredi olarak alınmasına padişah Sultan 2. Abdülhamid tarafından onay verilmiştir”.
Ülkemizdeki ilk bombalı araç saldırısının üzerinden 112 yıla yakın zaman geçti. II. Abdülhamid son anda kurtuldu ama ölenleri ancak sayı olarak hatırlıyoruz: 27’si kimliği tespit edilebilen 30 kişi. Yıldız’da patlayan Taşnak bombası Ermeni arabacı Osep’i öldürdüğü gibi, 11 yaşındaki medrese öğrencisi İvrindili Hafız Musa’yı da yaşamdan kopardı. Ölen Mehmed Baha Bey’in eşine bağlanan maaş yarıya indirilecek, kızının maaşı gayri hukuki olarak kesilecekti.
21 Temmuz 1905’te Yıldız Camii’ndeki Cuma Selamlığında Sultan II. Abdülhamid’e yapılan bombalı suikastta hedef sağ kaldı ama nice hayatlar son buldu. Yaralılar ömürleri boyunca o saldırının izlerini taşıdılar. Olayın öznesi olmalarına rağmen isimleri anılmadı. Basit sayılar, istatistiki veriler halinde toptancılığın, unutulmuşluğun kurbanı oldular.
Suikastçiler hemen tespit edilmişti 21 Temmuz 1905’te meydana gelen ve Abdülhamid’i hedef alan saldırıdan sonra geniş bir soruşturma açılmış, failler tespit edilmişti. Padişaha sunulan raporda, suikastçilerin fotoğrafları da yer alıyordu.
Yıldız’da patlayan Taşnak bombası Ermeni Arabacı Osep’i öldürdüğü gibi, 11 yaşındaki medreseli Kuran öğrencisi İvrindili Hafız Musa’yı da katletti. İsimlerinin toplumsal belleğimizde yeri olmadı. Aynı bugünkü gibi. Yaşadığımız kanlı günler geride kaldığında, Dolmabahçe’deki PKK bombasının Kürt taksici Velat’ı, tıp öğrencisi 19 yaşındaki Berkay Akbaş’ı da aramızdan aldığını unutmamalıyız ki yeni acılara kapı aralamayalım.
Ülkemizdeki ilk bombalı araç saldırısının üzerinden 112 yıla yakın zaman geçti. Giderek artan bir şiddet ve bombalı araç terörüyle sarsıldığımız şu günlerde, siyasetin acımasız yüzü, bizlerin de ruhunu duyarsızlaştırıyor. Bir eylem sonucunda ölen veya yaralananların yakınlarının acısını hafifletmek önceliğimiz olamıyor. Nefret söylemi ve intikam duygusu her şeyin önüne geçiyor.
Bombanın patladığı yer Bomba yüklü at arabası Cuma Selamlığı töreninde, işaretli yerde patlatıldı. Sultan Abdülhamid tam o sırada arka planda görülen Hamidiye Camii’nin girişindeydi ve birkaç dakika gecikmesi hayatını kurtarmıştı (üstte). Olaydan sonra padişaha sunulan ayrıntılı raporun kapağı (altta).
Organize bir saldırı
1905’deki suikastte dikkati çekici bir husus, Sultan II. Abdülhamid’in kendisi kurtulmuşken, onlarca kişinin ölmesi ve yaralanmasının hiç konu edilmemesidir. O insanlar, arkalarında bıraktıkları acılı aileleri kimlerdi, başlarına neler geldi diye düşünmek istemiyoruz belki de…
Bu yazımızda ilk bombalı araç saldırısı olan Yıldız Suikasti’ne ve burada hayatını kaybeden Şehzade Selim Lalası Baha Bey’in kızı Ayşe Sıdıka Hanım’ın kesilen maaşının akıbetini sorduğu mektuptan hareketle, 100 yıl önceki duyarsızlığımıza da değinmek istiyoruz.
19. yüzyılın son çeyreğinde çok sayıda devlet başkanı, kral, başbakan “anarşizm” ile “nihilizm”in etkilediği, kimi bağımsız kimi taşeron suikastçıların kurbanı olmuştu. ABD başkanından Rus çarına, Fransa cumhurbaşkanından İtalya kralına kadar önemli liderler kısa aralıklarla öldürüldüler.
‘Melun Rici, hain Mıgırdıç’ Rapordan: “Melun Silviyo Riçi tarafından getirilip, hain Mığırdıç’ın biraderi Ohannes ve eniştesi Osep tarafından saklanmış ve vakadan yirmi gün evvel manuk’a teslim edilmiş bombalar… İngiltere tabaasından Mösyö Johns apartmanından çıkarılmış ve Tophane-i Amire’ye teslim edilmiş olan on beş adet bomba”.
Sultan II. Abdülhamid 1876-1909 arasında saltanat sürerken şahit olduğu suikastların benzerine maruz kalmamak için, güçlü bir haberalma ağı kurup, sarayı dışına neredeyse hiç çıkmıyordu. Ancak çok önem verdiği, uluslararası toplum ve halifesi olduğu İslam dünyası ile birebir bağlantı kurabildiği tek etkinlik olan “Cuma Selamlığı töreni” için dışarı çıkmaya mecburdu. O sebeple törenin icra edileceği Yıldız Camii’ni güvenlik endişeleri ile Yıldız Sarayı’nın hemen dışına inşa ettirmişti. Alınan önlemlere rağmen, 21 Temmuz 1905 tarihindeki Cuma Selamlığı töreninde Türkiye tarihinin ilk bomba yüklü aracı patlatıldı. Ermenistan’a bağımsızlık kazandırmak amacıyla 1890’da kurulan, 1894 Sason, 1895 Van ayaklanmaları ile 1896’da İstanbul Osmanlı Bankası eylemlerini gerçekleştiren Taşnak örgütü, uzun soluklu bir planın ardından hazırladığı saatli bombalı aracı patlatmaya muvaffak olmuş, ama hedefi tutturamamıştı. Hedef elbette Sultan II. Abdülhamid idi.
Ermeni Taşnak örgütünün uzantısı olarak organize olan “Yıldız Suikasti Grubu”nun ilk elde liderliğini yürüten Kristofor Mikaelyan Rusya Ermenilerinden, Şabuh Kendiryan İstanbul’un Arnavutköyü’nden idi. Abdülhamid’e yönelik saldırıyı ilk önce el bombaları ile gerçekleştirmeyi planladılar. Bulgaristan’da atış denemeleri yaparken ellerinde patlayan bomba ile kendileri öldü. Onların ölümüyle operasyondan vazgeçilmedi. Aktif örgütçülerden Silviyo Ricci, Lipa Rips ve birlikte yaşadığı Sofi Rips eylemi baştan sona organize ettiler. Dört yıl önce Belçika’dan gelip İstanbul’a yerleşen Singer şirketi çalışanı Edward Jorris adlı anarşist de gruba katıldı. En kesin sonuç alıcı suikastın bomba yüklü bir arabayı patlatmak olduğuna kanaat getirerek Viyana’da Nesseldorfer Araba Fabrikası’na dört tekerlekli bir fayton sipariş ettiler.
Arabanın Osmanlı topraklarına sokulmasını maharetle başardılar. Trieste’den Lloyd Denizcilik Şirketinin Dalmaçya vapuruna yükledikleri arabayı İstanbul’a gönderdiler. İstanbul’da temasta oldukları üyeler atları, bombayı tedarik etti. Arabanın özel olarak üretilen bölümüne 80 kiloluk bombayı gizlediler. Avrupalı seyyah kimliğinde, defalarca Cuma Selamlığı töreninde keşif yaptılar. Padişahın camiden çıkıp arabasına binmesine kadar geçen sürenin şaşılacak derecede kesinliğini saptadılar. 1:42 dakikaya ayarlanmış saatli bomba ile kesin sonuç alabileceklerini düşündüler.
Suikastçıların inceden inceye hesaplayıp kurdukları bomba, tam ayarlanan saatte patladı. Patlamanın olduğu yer, faytonların park ettiği alan olup cami kapısına 100 metre kadar mesafedeydi. İlk anda 26 kişi öldü, 60 kişi yaralandı. Bombalı araba dışında 16 araba tahrip ve onlarca at telef olur, ortalık kan gölüne döner ama, esas hedef Sultan Abdülhamid hayattadır. Padişah o gün, arabaya binmesinden önce alışılmışın dışında Şeyhülislam Cemaleddin Efendi ile ayaküstü birkaç dakika kadar konuşmuştur. Bu gecikme yüzünden henüz caminin merdivenlerinden inmeden patlama gerçekleşir ve hayatı kurtulur.
Sultan Abdülhamid, patlamadan saniyeler sonra, korku ve dehşetin kol gezdiği o anlarda oldukça sakin görünür. Mabeyn erkânını ve yanındakileri de sakinleştirmeye çalışır. Ellerini kaldırarak halka güven aşılar. O anda ilk önce Avusturya sefirinin “Vive le Sultan” tezahüratı üzerine önce yabancı temsilciler, sonrasında tüm izleyiciler tezahürata katılır. Arabası patlamadan etkilense de tek başına bindiği arabayı kendi kullanarak hızlıca karşıdaki sarayına girer. Bu arada bir yanda yaralıların, şoka girenlerin feryatları, öte yanda tezahürat edenlerin sesleri birbirine karışır. Ortalık durulduktan sonra onlarca yaralı ve ölüden ibaret can pazarının acı gerçeğiyle yüz yüze kalınır.
Olayın hemen ertesinde Abdülhamid’in en güvendiği hafiyelerinden, Lübnan Hıristiyanlarından Necip Melhame Paşa’nın başkanlığında soruşturma komisyonu kurulur. Olay yeri incelemeleri, delillerin toplanması, olayın faili zannıyla gözaltına alınan 40’a yakın kişinin ifadeleri doğrultusunda soruşturma kısa sürede tamamlanarak olay aydınlatılır. İstanbul’un farklı yerlerine gizlenmiş çok sayıda bomba, dinamit ve çeşitli patlayıcı maddeler ele geçirilip fotoğraflanır. Soruşturma raporunun özetinden matbu bir cilt hazırlanarak Abdülhamid’e ve yerli yabancı gerekli görülen kişilere dağıtılır.
Bomba yağdırdılar serbest kaldılar Yıldız Suikastinden sonra şüphelilerin evlerinde yapılan aramada çeşitli bomba düzenekleri ve patlayıcılar bulunmuştu. Ancak yakalanıp, suçları sabit görülüp idama mahkum olan yabancı uyruklu kişiler bile, büyükelçilerin baskılarıyla serbest bırakılacaktı.
Kısa sürede mahkemeye çıkarılan 17 tutuklu yanında, esas elebaşılarından firar eden 17 kişi yargılanır. Mahkeme sonunda firarilerin 10’u idam, 7’si müebbet kalebent cezalarına çarptırılır. Tutukluların ilk sırasında bulunan Edward Jorris ile birlikte 4 kişi idam, 7 kişi kalebent cezası alır. Suçsuz bulunan 7 kişi salıverilir. Elebaşı olarak mahkûm edilen Edward Jorris de, daha sonra Belçika hükümetinin baskılarıyla serbest bırakılır. Gıyaben idama mahkûm edilmiş eşi Anna Nellens zaten hiç yakalanamaz.
Buraya kadar geçen safha “Yıldız Suikastı”nı konu alan tüm anlatımlarda aşağı yukarı aynıdır. Eksik olan anlatım ise bu olaydan etkilenen, yaralananların akıbeti, can verenlerin geride bıraktıklarına ne olduğudur. İnsanların dramı yerine sayılar konuşturulur. Sayılar da gayriciddî, birbirini tutmayan rakamlardan ibarettir.
Abdülhamid ilk elde ölü ve yaralıların adlarını, geride bıraktıklarının kimliklerini bir liste halinde Necip Melhame’den ister. Soruşturma raporundaki verilerden biraz farklı olan bu listeye göre, olay anında 26, ağır yaralıyken 4, toplam 30 kişi ölmüştür. Yaralılardan sakat kalan 29 asker ve sivilin ismi listede yer alır. Mahkeme kararında ise, 26 ölü 58 yaralı olarak sayı bağlanır. En çok kayıp veren gruplar, selamlık töreninde yer alan askerî birlikler ve arabacılardır.
Bu listede ailelerinin acısını bir an önce hafifletebilmek için padişah iradesiyle maaş bağlanılmasının emredildiği görülmektedir (Ölü ve yaralıların tamamının ailesine maaş bağlanıp bağlanmadığının tespiti, Osmanlı Arşivinde tasnifi devam eden Maliye Nezareti evrakının araştırmaya açılmasından sonra mümkün olabilecektir).
Ölenler içinde en rütbeli olan, Şehzade Selim’in emektar lalası Mehmed Baha Bey’dir. II. Abdülhamid, devletin en yüksek dereceli nişanları ile onurlandırdığı lalayı çok sevmektedir. Zaten patlama anında da çok yakınındadır. Ölümüne şahit olmuş, bir şarapnel parçasının emektar şehzade lalası Baha Bey’in başının yarısını alıp götürdüğünü görmüştür. Bu olayı yıllar sonra doktoru Atıf Bey’e anlatırken de üzüntüsünü gizlemez. Patlama anında selamlık töreninde bulunan Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan da, anılarında sadece Baha Bey’in ölümünden bahseder.
Tespit edebildiğimiz ilk maaş iradesi de Baha Bey’in ailesine aittir. 4 Eylül 1905 tarihli bu irade uyarınca, Lala Mehmed Baha Bey’in Üsküdar İhsaniye Mahallesinde oturan eşi Fatma Hanım’a 1000, kızları Fatma Zehra ile Ayşe Sıdıka Hanımlara 300’er kuruş bağlanması emredilir. Maaşları kayd-ı hayat, yani ömür boyu verilmek şartıyla tahsis edilir. İradede ve sadaret buyruldusunda Baha Bey’in eşi Fatma Hanım’a açıkça 1000 kuruş tahsis edilmesi emredilip, Maliye Nezaretinin de bu miktarın tahsis edildiğini belirtmesine rağmen, kendisine 500 kuruş verilmiştir!
Padişah iradesini uygulamayan devlet
Lala Mehmed Baha Bey’e maaş bağlanmasına dair padişah iradesi (altta). Baha Bey’in kızı Ayşe Sıdıka Hanım’ın 16 Şubat 1915 tarihli arzuhali (üstte), kesilen maaşının yeniden bağlanmasını talep etmekte. Ancak mahkeme, kayd-ı hayat şartıyla tahsis edilen maaşın kesilmesini onaylar; kanunların geçmişe yürümeyeceği kuralı bir tarafa bırakılır.
Tuhaflıklar bununla da kalmaz. 7 Ekim 1912 tarihinde Ayşe Sıdıka Hanım evlenir ve kayd-ı hayat şartıyla tahsis edilen maaşı kesilir! Maliye Nezaretine yapılan müracaatta alınan cevapta “Muhtacîn Tertibinden” kayd-ı hayat şartıyla tahsisat yapılamayacağı gerekçe gösterilir. Bu tahsisatın 27 Haziran 1910 tarihli “Muhtacîn Nizamnamesi”nden beş yıl önce yapıldığı, özel bir durum üzerine bağlandığı itirazına iki yıl cevap verilmez.
1. Dünya Savaşı’nın aileleri geçim sıkıntısına soktuğu bir zamanda 16 Şubat 1915’te Ayşe Sıdıka Hanım, yayımladığımız arzuhalle itirazını yeniler. O zamanın Danıştay’ına yani Şura-yı Devlet’e havale edilen evrak üzerine durum görüşülür. Oybirliği ile alınan karar tam bir hukuk garabetidir. Nizamnameden 5 yıl önce padişah iradesiyle, kayd-ı hayat şartıyla tahsis edilen bir maaş, kanunların geçmişe yürümeyeceği kuralı bir tarafa bırakılarak bu nizamname çerçevesine sokulur; lafı dolandırarak tahsisat iptalinin kanuni ve hukuki olduğu cevabı verilir.
Sultan II. Abdülhamid’in iradesinin, devlette devamlılık esasının, padişahı uğruna verilen telafisi gayr-i kabil canların, dökülen kanların bir hiç derecesine indirildiği bu karar emsal ittihaz edilerek “Yıldız Suikastı”nın diğer mağdurlarına da uygulanmış mıdır? Şu anda tespit edemediğimiz bu sorunun cevabı, Osmanlı Arşivinin hazineleri açıldıkça ortaya çıkacaktır.
Y.PRK.ŞD, 3/50
İLK BOMBALI ARAÇ SALDIRISINDA ÖLENLER
Seyis Mustafa Saka neferi Hüsnü
Olay anında vefat eden 26 kişi ile ağır yaralı iken vefat eden 4 kişiden ibaret toplam 30 ölüden ancak 28’inin kimlikleri araştırılabilmiş, bunlar arasındaki bir çocuğunun kim olduğu tespit edilememişti.
VEFAT EDENLER, MESLEĞİ, MEMLEKETİ-ADRESİ VE AİLE FERTLERİ
Lala Baha Bey Şehzade Lalası Üsküdar-İhsaniye: Eşi Fatma, kızları Fatma Zehra, Ayşe Sıdıka.
Çilgözoğlu Hüsnü b. Ali Süvari Ertuğrul Alayı, Saka neferi Mihalgazi-Eğdir köyü: Annesi, evli kız kardeşi, erkek kardeşi.
Batuhoğlu İsmail b. Babuk Beyoğlu Kışlası Topçu Süvari Alayı İnegöl-Mezid köyü: Dul annesi, 8 ve 12 yaşlarında iki kardeşi.
Hacıbekiroğlu Bekir b. Mehmed Süvari 4. Alayı Ürgüp-Başköy: Eşi Fatma, annesi Emine, babası Mehmed, kardeşleri Şükrü, asker Kuddusi ile üç kız kardeş.
Fındıkoğlu Emin b. Şaban Fethiye Kalyonu Serdümeni Tirebolu-Hamam Mahallesi: 70 yaşında babası Şaban, annesi Gülşen.
Eğinli Çilipekoğlu Kadir nam-ı diğer Osman Çavuş b. Mehmed Arabacı Ağın Nahiyesi-Selamlı köyü/Aksaray Muratpaşa Mahallesi: Eşi Ayşe, iki yaşında oğlu Mehmed.
Mehmed b. İbrahim Arabacı Kasımpaşa-Bedreddin Mahallesi: Eşi Ayşe, diğer eşi İrfan hanım, çocukları 17 günlük Safinaz, annesi Ümmü Gülsüm.
Neziroğlu Osman b. İlyas Süvari Ertuğrul Alayı, nefer Söğüt-İnhisar köyü: Anneannesi.
Fehim Ağa / Rençber Beşiktaş-Teşvikiye: 70 yaşında babası Resul, annesi Halime, eşi Fatma, oğlu 8 yaşında Hüseyin, kızı 6 yaşında Meryem, diğer kızı Hacer.
İsmail b.İbrahim Arabacı Nişantaşı-Taşocağı Molla Ayazma Sokağı: Oğlu 17 yaşında İbrahim, kızı 13 yaşında Sıdıka, diğer oğlu 6 yaşında Hikmet.
Yanbolulu Mustafa Ağa Arabacı Davutpaşa-Hekimoğlu Ali Paşa Caddesi: Eşi Nefise Hanım. (Hamile).
Nurettin Arabacı Kağıthane-Tabya Caddesi: Eşi Zekiye, 12 yaşında kızı Saadet, 9 yaşında Raniye, 5 yaşında Meliha, 3 yaşında Müyesser, 1,5 yaşında İhsan. Kız kardeşi Servet.
Şerif b. Ahmed Arabacı Teşvikiye-Taşocağı: Dul annesi Şefika, eşi Nebiye, çocukları 4, 2 ve 6 yaşlarında Kamile, Mahiye ve Edhem.
Prevadili İbrahim Ağa b. Mehmed Tophane-Selime Hatun Mahallesi: Eşi, annesi Habibe, 5 ve 3 yaşında Nuriye ve İsmail Hakkı. Kız kardeşi Şerife.
Osep Arabacı Boğaziçi Yeniköy-Güzelce Ali Paşa Mahallesi: Eşi Bukina, oğlu 3 yaşında Onnik, kızı 1 yaşında Ağavni.
Bakioğlu Aziz b. Osman Alucra Kurukol köyü/ Beşiktaş-Sinan Paşa Mahallesi: Babası Osman, kız kardeşi Fatma.
Hafızoğlu Osman b. Hüseyin Beygirci Elazığ-Yukarı Ülgün köyü/ Beşiktaş-Sinan Paşa Mahallesi: Annesi Fındık kadın, 5 yaşında kardeşi Cebrail, 7 yaşında İlyas, kızkardeşi 14 yaşında Ümmühan, 3 yaşında Fatma, 9 yaşında Zeynep.
Karabekiroğlu Yusuf b. Süleyman Alucra Kurukol köyü/ Beşiktaş-Sinan Paşa Mahallesi: Babası Süleyman, eşi Zeynep, kızları Kamer, Havva, Hatice, 15 yaşında Emine, 8 yaşında Fatma, oğlu 5 yaşında Hüseyin.
Tablakâr Mehmed Ağa Yıldız Sarayı Beşiktaş-Abbas Ağa Mahallesi: Eşi Halime, çocukları 12 yaşında Recep, 9 yaşında Recep Sabri, 2 yaşında Nuriye.
Ahmetleroğlu Süleyman b. Veli Yanya Vilayeti-Berat Kazası: Eşi Adile, çocukları 7 yaşında İsmail, 5 yaşında Ali, 3 yaşında kızı.
Mustafa Ağa Operatör Cemil Paşa’nın uşağı Sivas-Hamidiye kazası: İhtiyar babası, dilsiz kız kardeşi, erkek kardeşi Osman.
Mehmed Ali Ağa b. Yusuf Urfa-Yasin Hüseyin Mahallesi: Annesi Medine, eşi ve iki biraderi, üç kız kardeşi.
İstanbulcuoğlu Mehmed b. Mustafa Seyis Osmancık-Canbaz köyü: Annesi Zahide, eşi Gürcü.
Hafız Musa Efendi 11 yaşında, Hafız İvrindi-Çarkacı köyü/ Fatih-Servili Medrese: Babası Zekeriya, annesi ve üç kız kardeşi.
Yunus Ağa b. Hüseyin Seyis Niğde-Arabsun-Sineson köyü: Annesi Şerife, eşi Fatma.
Mehmed b. Hacı Siirt-Harman köyü: Annesi Salime, eşi Şemsiye, kızı Zekiye.
Mahmud b. Hacı Ali Rençber Bitlis-İzmit köyü: Annesi Saro, kız kardeşi Halime, eşi Ziyneti.
Kimliği tespit edilemeyen bir çocuk Fatih-Atpazarı: Prevadili İsmail Ağa’nın misafiri olduğu zannediliyor.