Etiket: sayı: 31

  • Sokak hayvanları için en kötü yüzyıl

    Sokak hayvanları için en kötü yüzyıl

    Evrendeki her şeyin insana hizmet için yaratıldığına ve “işine yaramayan” her şeyi yok etme hakkı olduğuna inanan hastalıklı kafa, 20. yüzyılı Türkiye’deki sokak hayvanları için tam bir vahşet dönemine çevirdi. İlki 104 yıl önce kurulan ve dönem dönem belediyelerin hayvanları öldürmesine destek dahi veren hayvanları koruma organizasyonları ise zaman içinde değişti, naif hayvanseverlik hayvan hakları savunuculuğuna dönüştü.

    Sokak köpeklerini gelişmiş Batı kentleriyle karşılaştırdıkları İstanbul’un ulaşım, plan, altyapı gibi sorunlarından biri olarak değerlendiren, aşırı Batıcı ve modernist İttihatçılar 1908’de İkinci Meşrutiyeti’nin ilanının ardından bu düşüncelerini hayata geçirmeye başlamış, 1910 yılında sokaklardan toplattıkları on binlerce köpeği Hayırsızada’ya sürüp ölüme terk etmişlerdi. Sürgün çare olmayınca bu kez belediye ekipleri sokaklarda hayvanları toplu halde öldürmeye girişti. 1912’de göreve atanan İttihatçı Belediye Başkanı Dr. Cemil Topuzlu anılarında İstanbul’daki 30 bin sokak köpeğini “yavaş yavaş imha ettirdiğini” yazar. 

    Yaşananlar hayvanseverleri çok üzse de, dönenim havası, “modernlik” gereği köpeklerin öldürülmesini meşru kılıyordu. Yine de bir grup yerli ve yabancı hayvansever, 1910 yılında köpekleri kurtarmak için çaba gösterdi. Hatta bir cemiyet kurma fikri de ortaya atıldı ama hayata geçirilemedi.

    1912 yılında İstanbul’a gelen bir İspanyol kumpanyasının boğa güreşi düzenlemek istemesine karşı çıkan hayvanseverler birlikte hareket edip sonuç alınca Türkiye’nin ilk “hayvanseverler derneği” olan Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’nin kurulmasına karar verildi.

    Uygulanmayan ayı oynatma yasağı Hayvanseverlerin çabası sonucu sokaklarda ayı oynatmak 1929’da yasaklandı ama yasak uygulanmadı. Kesin yasağın geldiği 1993 yılına kadar sokaklarda ayı oynatanlara ve bu “gösteriyi” izleyenlere rastlanıyordu. Depo Photos

    Altıncı Daire-i Belediye adıyla anılan Beyoğlu Belediyesi’nde kurulan cemiyetin yönetiminde ileri gelen asker ve sivil bürokratlar da vardı ama faaliyetleri asıl yürüten kişiler İngiltere Büyükelçisinin eşi Lady Lowther (başkan), İngiltere Elçiliği Müsteşarı Doktor F. G. Clemow (veznedar) ve eşinin Robert Kolej’deki görevi nedeniyle 1902’de Türkiye’ye gelen Amerikalı Alice Manning’di (sekreter).

    Cemiyetin iki temel amacından biri, hayvanlara yönelik zulüm ve haksızlıkların önlenmesiydi. İkinci amaç ise, toplumda hayvan sevgisini arttırmaya yönelik çalışmalar yapmaktı. Cemiyet hayvanlara kötü davrananlara verilecek cezaların arttırılmasını, bu kişilerin teşhir ve ilan edilmesini, ayrıca yeni kanun ve düzenlemeler yapılmasını istiyordu. 

    Cemiyet, köpek, horoz, deve ve koç gibi hayvanların dövüştürülmesiyle de mücadeleyi amaçlıyordu. Cemiyetin kurucuları arasındaki Mahmut Şevket Paşa ve halefi Said Halim Paşa’nın birbiri ardına sadrazam olmaları, köpek itlaflarını tamamen bitirmemişse de azaltmıştı. 

    1914’te 1. Dünya Savaşı patlak verince cemiyetin faaliyetleri durdu. 

    Güzel günlerin sonu geliyor Sokaklarda özgürce yaşayan köpekler için 1908 yılından itibaren her şey değişti. O tarihten sonra, bir an önce yok edilmesi gereken lüzumsuz varlıklar olarak görülmeye başladılar. Fotoğrafta, 20. yüzyıl başlarında İstiklal Caddesi’nde son iyi dönemlerini yaşayan köpekler görülüyor. 

    Bu cemiyetin bazı üyelerinin de aralarında olduğu bir grup Cumhuriyet’in ilanından kısa bir süre sonra, Türkiye Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’ni kurdu. Faaliyetlerine 6 Mart 1924’te başlayan ve ilerleyen yıllarda sırasıyla Hayvanları Himaye Cemiyeti, Hayvanları Koruma Cemiyeti ve Hayvanları Koruma Derneği adını alacak olan cemiyetin az sayıda üyesi vardı. Emekli orgeneral Zeki Baraz başkanlığındaki cemiyet ilk zamanlarında, çay partileri düzenleyip hayvan sevgisini anlatmaya çalışan bir sosyal kulüp niteliğindeydi ve pek fazla görünür değildi. 

    Cemiyetin ilk etkinliklerinden biri yük hayvanlarıyla ilgiliydi. 1924 yılının Eylül ayında, cemiyet üyelerinin şehrin çeşitli bölgelerine dağılıp yük taşımakta kullanılan hayvanlara kötü muamele edilip edilmediğini denetleyeceği açıklandı. İstanbul sokaklarında yaşlı ve perişan halde arabaya koşulmuş atlar görmenin çok sıradan olduğu o günlerde cemiyet müfettişleri uygunsuz bir duruma rastladığında belediyeye şikayet edecek, “hayvanlara hüsnü muamele edenlere” ödül verilecekti. 4 Kasım’da Adalar’daki altı eşek sahibine para ödülü verildi, bu faaliyet uzun yıllar devam etti. 

    1920’li yıllarda belediyeler, kuduzla mücadeleyi gerekçe göstererek sokak hayvanlarını toplu halde öldürüyordu. Kullanılan yöntemlerden biri hayvanları zehirleyerek öldürmekti. Sokaklara rastgele zehirli yiyecekler bırakılıyor ve zehre maruz kalan hayvanlar saatlerce çırpınarak acılar içinde ölüyordu. Hayvanları Himaye Cemiyeti hayvanların öldürülmesine karşı çıkmıyor, ama yöntemi “insani” bulmuyordu. 

    14 Mayıs 1927’de cemiyet, sokak hayvanlarını zehir yerine “acısız, insani ve fenni bir yöntem” olduğunu savundukları gazla öldürmeyi ve yurtdışından gerekli donanımı getirtmeyi önerdi. Buna göre cemiyetin Nişantaşı’nda hizmete girecek hayvan hastanesinde bir gaz odası oluşturulacak ve belediyenin topladığı sokak hayvanları burada öldürülecekti. 

    Her dönemin yöntemi ayrı Sokak havyanlarını öldürmek için dönem dönem farklı yöntemler kullanıldı. En popüler yöntem, en acı verici olan zehirlemekti. Aşağıdaki 1923 tarihli fotoğrafta Paris’teki benzeri görülen “havagazıyla zehirleme odası”, 1927’de İstanbul Hayvanları Koruma Cemiyeti Hastanesi’ne de kuruldu ve toplanan köpekler uzun yıllar burada öldürüldü. Fişekle öldürmek de sık kullanılan yöntemlerden biriydi.

    İstanbul aşığı olarak bilinen, kedi ve köpeklere düşkünlüğüyle tanınan Ahmet Rasim hem sokak hayvanlarının öldürülmesine hem de cemiyetin tavrına karşı çıkan sayılı yazardan biriydi. Cumhuriyet gazetesinde 25 Mayıs 1927’de yayımlanan yazısında şöyle diyordu:

    “İstanbul’da bir Hayvanları Koruma Derneği varmış! Köpeklerle kediler için, ‘Hiç merak etmesinler, ben kendilerini öyle gözleri dönerek, saatlerce çeneleri atarak, kol, bacak silkeleye silkeleye, kuyruk dikerek öldürmeyeceğim. Adi bir sandık içine koyacağım, içinden havagazı geçireceğim, bir an sonra gözlerini açıp bakacaklar ki ölmüşler, diyormuş. (…) Bu nasıl koruma? Tıpkı Avrupalıların, Asya ve Afrika’daki yerli insan topluluklarına yutturdukları korumaya benziyor.” 

    1927’nin Temmuz ayında hayata geçirilen bu uygulama, uzun yıllar Hayvanları Himaye Cemiyeti’nin ana faaliyetlerinden biri oldu. Bu durumu Cemiyetin yıllık raporlarından da izleyebiliyoruz. Örneğin 1929 yılı raporunda “Bir sene zarfında hastanemizde 3309 köpek, 807 kedi, 47 beygir insani bir tarzda öldürülmüştür” yazıyor. 1930 yılı rakamları ise 1309 köpek, 982 kedi, 27 at. 

    Dört Ayaklı Belediye, 2016

    O dönem Türkiye’deki hayvan hakları anlayışının bugünkünden farklı olması, cemiyetin böyle şaşırtıcı bir işe girişmesinin sebeplerinden biriydi. Ayrıca bugünkü gibi hayvanları kolayca kısırlaştırmak mümkün değildi ve günümüzdeki aşılar da yoktu. Diğer bir etken ise derneğin kuruluşundan itibaren vali ve belediye başkanın onursal başkan, ilçe kaymakamları ile belediye veteriner işleri müdürünün de doğal üye sayılmasıydı. Yani hayvanları öldürtmekten sorumlu kişiler de cemiyetle bir şekilde ilişki içindeydiler. Ama en önemli sebep kuduz korkusuydu. Tek bir kuduz vakası bile büyük panik yaratabiliyordu.

    Kuruluşundan beri sokaklarda ayı oynatılmasının yasaklanmasına da çalışan cemiyet, 1929’da bu amacına ulaştı. Ancak bu yasak kağıt üzerinde kaldı ve ayıların durumu 1990’lı yıllara kadar hayvan hakları savunucularının uğraştığı bir mesele oldu. 

    Cemiyet 1930’da bu kez hayvan dövüşlerinin yasaklanmasını gündeme getirdi. Çok ilgi çeken deve ve horoz güreşleri, kentin göbeğinde, Taksim Stadı’nda yapılıyordu. Cemiyetin çabalarıyla 1934’te belediye, deve ve horoz güreşlerini yasakladı. Bu yasakla deve güreşlerinin sonu geldiyse de horoz dövüşleri gözden uzak semtlerde devam etti. 

    1930’lu yıllarda sokak hayvanlarının toplu itlafı da tam gaz sürüyordu. Belediye bir dönem araç eksikliğini bahane edip köpekleri yeniden zehirlemeye başladı. Cemiyet bu mazereti geçersiz kılmak için belediyeye köpek kıskaçları ve köpek arabası hibe etti. Özellikle 1937 yılı sokak hayvanları ve özellikle de kediler için çok zor oldu. Temmuz ayında kedilerin kuduz açısından köpeklerden daha tehlikeli olduğu gerekçesiyle bir katliama girişildi. İlk dört günde 2100 kedi öldürüldü. Üstelik bu kez yalnızca belediye ekipleri yoktu işin içinde. Kedi getirene para ödülü verildiği için sokaklarda kedi avı başlamıştı. 

    1939’da savaşın başlaması insanlar gibi hayvanlar için de zor günlerin başlangıcıydı. Binlerce kedi ve köpek yiyecek bulamadığı için öldü. Ekmeğin karneyle dağıtıldığı savaşın ilk yıllarında, yük hayvanları için çocuk karnesi veriliyordu fakat 1942’de bu karne kesilince birçok yük hayvanı da öldü. 

    Hayvanları Himaye Cemiyeti’nin faaliyetleri savaş yıllarında da sürdü. 1940 ve 1941 senelerine ait cemiyet raporlarındaki rakamlara göre iki yılda 9 bin 500’ü köpek 15 bini kedi olmak üzere 25 bin hayvan cemiyet hastanesinde öldürülmüştü. Hastanede bu süre boyunca tedavi edilen hayvan sayısı ise 20 bindi. 

    1950’li yıllarda faaliyetleri aynı çizgide devam eden cemiyet, 28 Nisan 1950’de Bakanlar Kurulu kararıyla kamu yararına çalışan dernek statüsü aldı. 

    1934’te Hollanda Büyükelçisinin eşi öncülüğünde kurulan Ankara Hayvanseverler Cemiyeti kısa ömürlü olsa da, 12 Aralık 1945’te Ankara Hayvanları Sevme ve Yardım Cemiyeti adlı yeni bir cemiyet kurulmuş ve böylece Türkiye’deki hayvansever örgütü sayısı ikiye çıkmıştı. 1950’li yıllardan itibaren Anadolu’da da birçok şube açıldı. Ancak bu durum pek bir şeyi değiştirmedi. Siyasetçilerde, basında ve halk arasında yeterli duyarlılık olmadığı için hayvanseverlerin faaliyetleri marjinal bir uğraş olarak algılanıyordu. Günümüzde de epey yandaşı olan bu düşünce sahipleri, hayvanseverleri tuzu kuru, zengin, yapacak işi gücü olmadığı için canı sıkılan ve boş işlerle uğraşan, halkın dilinden anlamayan, sosyetik tipler olarak karikatürize ediyordu. 

    hayvanlar
    Cemiyetin yıllık raporları İlk zamanlarında, çay partileri düzenleyip hayvan sevgisini anlatmaya çalışan bir sosyal kulüp niteliğinde olan Hayvanları Koruma Cemiyeti, her yıl yapılan faaliyetlerin anlatıldığı bir rapor yayımlıyordu. Hastanesinde ücretsiz tedavi ve ameliyat hizmeti de veren cemiyet, uzun yıllar Şişli Nigar Sokak’taki merkezinde hizmet sundu. Murat Toklucu arşivi 

    1950’ler büyük kentlere yoğun göçlerin yaşandığı yıllardı. 1950’de 1 milyon 166 bin olan İstanbul nüfusu 1960’da 1 milyon 882 bine ulaşmış; yani kentte yaşayan insan sayısı on yılda yüzde 50 artmıştı. Bu anormal artışın sonucu kaçınılmaz olarak şehrin dört bir yanında gecekondu mahallelerinin oluşmasıydı. Bu da sokak hayvanlarının ve özellikle başıboş köpeklerin sayısının artmasına sebep olmuştu. 

    İstanbul Belediyesi’nin 13 Ağustos 1959 tarihli açıklamasında, kentteki kedi-köpek sayısının 100 bin olduğu, civar kasaba ve köylerden getirilen sürülerin ya da süt taşıyan yüzlerce at arabasının peşine takılan hayvanların geri dönmeyip İstanbul’da kalmasının büyük sorun yarattığı vurgulanıyordu. Tek çarenin köpeklerin toptan yok edilmesi olduğu öne sürülen açıklamaya göre ikinci sorun, kasaplık hayvanların kesim yerlerinin bulunduğu Sütlüce ve Haliç mıntıkaları, Topkapı, Yenikapı, Eyüp, Mecidiyeköy, Ahırkapı, Selimiye ve Beylerbeyi’ndeki mezbelelikler ile binlerce askerin karavana artıklarının atıldığı Davutpaşa ve Rami kışlaları civarındaki kalabalık köpek gruplarıydı. 

    Belediyelerin sokak hayvanlarını öldürmeye devam ettiği 1960’lı yıllar, bizde değilse de ABD ve Avrupa’da militan hayvan hakları hareketinin yükseldiği dönem oldu. 68’in devrimci dalgası hayvan hakları aktivistlerini de radikalleştirmiş, hayvan hakları konusunu hayvanseverlik meselesi olmaktan çıkarıp bambaşka bir zemine oturtmuştu. 1970’li yıllarda ivmesi yükselen bu mücadelenin sonuçlarından biri de 15 Ekim 1978’de Paris’te UNESCO Evi’nde ilan edilen Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi oldu. Bütün türlerin eşitliği temeli üzerine kurulu bildirge, evrenin insan merkezli bir hiyerarşiyle düzenlenmesini reddeder. 

    Kuduz operasyonları Plansız büyüme ve aşırı nüfus artışı gecekondulaşmayı, binlerce gecekondu da başıboş köpeklerin sayısının artmasına sebep oldu. Fotoğraf: Tulay Divitçioğlu, 7 Şubat 1975. Cumhuriyet gazetesi arşivi. 
    Kuduz paniği dönemleri köpekler için en kötü zamanlardı. Depo Photos 

    Türkiye kendi iç çalkantılarıyla uğraştığı için bu gelişmeler sıcağı sıcağına karşılık bulmadı. 12 Eylül sonrası, 1982’de darbeciler tarafından belediye başkanı olarak atanan Abdullah Tırtıl’ın döneminde yeni bir kedi-köpek katliamı dalgası başladı. Bazı gazetelerin sorumsuzca yapılmış haberleri 1983’ün yaz aylarında büyük bir kuduz paniği yaratmıştı. Temmuz ayında 26 ekibin gece gündüz sokak hayvanlarını öldürmeye başladığını açıklayan başkan Tırtıl, kuduzla mücadele için giriştikleri bu işte vatandaşlardan da destek isteyince iş çığrından çıktı. Kedileri koyduğu çuvalın ağzını bağlayıp denize atanlara bile rastlanıyordu. 

    1980’li yıllar sokak hayvanları açısından korkunç bir dönem oldu. 1984’te İstanbul Belediye Başkanı seçilen ve “Kore’den adam getirtip sokak köpeklerinin hepsini yedireceğim” gibi şeyler söyleyen ANAP’lı Bedrettin Dalan başta olmak üzere birçok sağcı belediye başkanı, kuduz tehlikesini gerekçe göstererek İttihatçı başkan Cemil Topuzlu’yu aratmayacak barbarlıklara imza attılar. 

    En karanlık yıl 1987’ydi. Dalan, Kore’den adam getirtme projesini hayata geçirememişti ama belediye ekipleri yaz boyunca kedi köpek avındaydı. 

    İzmir’de belediye başkanı Burhan Özfatura ile vali Vecdi Gönül, kedi ve köpek itlaf kampanyası başlatıp halktan destek istiyor; Temmuz ayında Bursa Belediye Başkanı Ekrem Barışık’ın 1747 kedi ve köpeği fırında diri diri yaktırdığı ortaya çıkıyordu. 

    1989’da büyük kentlerde belediyelerin çoğu el değiştirince katliamlar hız kesse de durmadı. Nisan ayında, Tokat’ın iki haftalık belediye başkanı İsmet Saraçoğlu, hayvanat bahçesini kapatıp 400’e yakın hayvanı öldürttü. DYP’li Saraçoğlu, düzenlediği basın toplantısında katliam değil tasfiye yaptırdıklarını söyledi. “Yalnızca dört tilki ve dört kurdu öldürdük” diyen Saraçoğlu, develeri, ceylanları ve “eti yenilmeye müsait” kanatlı hayvanları kestirip kasaplara satmasını öldürmekten saymıyordu. Yalnızca iki domuz ve bir sansar paçayı kurtarmıştı; başkan domuzu “eti murdar olduğu için” kesmediklerini açıkladı ama sansarın durumuna açıklık getirmedi. 

    1980’li yılların sonuna gelindiğinde hayvansever organizasyonlarda da değişiklikler yaşanmaya başlamıştı. 12 Eylül öncesi siyasi gruplarda bulunmuş insanların da dahil olduğu yeni çevre ve hayvan hakları örgütlerinin ortaya çıkması ve bu örgütlerin güçlü uluslararası bağlar kurmaya başlaması değişimin en önemli sebebiydi. Batıdan 20 yıl sonra olsa da artık hayvanseverlikten hayvan hakları savunuculuğuna geçiliyordu. 

    Hayvan hakları mücadelesine güç katan yeni oluşumlar ve uluslararası bağlantılar ilk meyvesini sokakta oynatılan ayılar konusunda verdi. 1992 yılında Dünya Hayvanları Koruma Vakfı’nın (WSPA) sağladığı bütçeyle ayılar için Bursa’da bir barınak oluşturuldu ve 1993’ten itibaren sokaklarda ayı oynatmak kesin olarak yasaklandı. 

    Uzun mücadeleler sonucu çıkan bu karar, Türkiye’deki hayvan hakları savunucularının ilk zaferi olmasının yanı sıra hayvanlar için barbarlık ve vahşetle geçen yirminci yüzyılın en güzel haberlerinden biriydi. 

    BİLGE KARASU’NUN İSYANI : Ürkütücü, tiksinç birşey bu! 

    1987’nin Temmuz ayında, Bursa Belediyesi’nin 1747 kedi ve köpeği diri diri fırında yaktığının ortaya çıkması tüm hayvanseverler gibi yazar Bilge Karasu’yu da isyan ettirmişti. Karasu’nun katliamın ardından Şehir dergisine yazdığı yazıyı kısaltarak yayımlıyoruz. 

    İlk sorumuz şu olmalı: İnsanlar, şehirlerinde rahat etmek için dirim ortaklarını teker teker yok etmenin ne kadar ilkel bir ‘çözüm’ olduğunu, iş işten geçmeden anlayabilecekler mi? (Pencereyi gölgede mi bırakıyor? Kökler betona mı dayandı? Ağaçlar kesiliverir. Kuduz tehlikesi artar gibi mi? Kediler köpekler fırında yakılıverir). Karşıdan bakanlar için şehir yaşamı ‘kolaylıklar cenneti’dir; şehirliler, zahmetsizliğin ancak zahmetle elde edilebileceğini unutuyor mu? Öldümekten, yok etmekten azıcık daha zahmetli çıkar yollar aramamak, uygarlığın övüncü haline mi gelecek? 

    (…) 

    Yapılan nedir, onu anlamaya çalışalım. Her şeyden önce, üç ay içinde 1747 kedi ile köpeğin öldürülmesidir. Yani evcilleştirilmiş hayvanların.. Yani bizlerin, insanların, işimize yaraması için, binlerce yıl önce yolunu bulup, avından, kırından, dağından kopardığımız, kendimize alıştırdığımız, öğürleştirdikçe de canını da biz vermişiz gibi davranmaya kalkıştığımız hayvanların öldürülmesidir… 

    Bilge Karasu 

    (…) 

    Yapılan, topluca kıyımın yanısıra, nicelikle ilişkili gösterilen öldürme yöntemi kullanılmış olmasıdır: Hayvanlar, diri diri, fırında yakılmıştır. 

    ‘Gerekli’ görülmüş bir can alma işini elden geldiğince acı vermeden yapmanın yolu aranmış mı ki? Gömme sorun yaratıyorsa (öyle ya, 1747 hayvan için kazdırılacak çukurlar büyük olacaktır, zahmete girilecektir) hayvanların ölmesinden sonra onları yakma yoluna gidilebilir. Öldürten kişi, ‘insani açıdan bakarsak karşıyım’ dediği ‘olaya’ hayvani açıdan bakmayı deneyemeyeceğine göre, ‘içinin de sızladığını göre, yapılacak, söylenecek bir şey kalmamakta mıdır artık? 

    Bir ‘insanlık’ belirtisi, olsa olsa ‘yakıyorum ama önce uyuşturuyorum’ denmiş olmasında görülebilir. (‘İstesek onu da yapmayız ya… İnsanız ne de olsa…’) Gelgelelim uyuşturmak, diri diri yakılan bir memeliyi (amaç buysa) acı çekmekten ne kadar korur? Pek iyi bildiğimiz bir şey olmasa gerek… ‘Acı çığlıklar’ (haberi veren gazetecinin kullandığı deyim) işitildiğine göre ‘uyuşturma’ denen iş, yararını, ancak fırının dışındakilere sağlıyor besbelli. 

    Neresinden bakılırsa ürkütücü, tiksinç bir şey bu. 

    Tepkiler işe yaradı Bursa’da üç ay gizlice sürdürülen katliam, hayvanseverlerin tepkisine yol açınca fırında yakma uygulamasından vazgeçildi. 
  • Köpeklerin ahı tuttu, Sivriada Hayırsız oldu

    Köpeklerin ahı tuttu, Sivriada Hayırsız oldu

    İstanbul’da şehir sakinleriyle geleneksel bir uyum içinde yaşayan köpekler, halktan çok idarecilerden çekti. İlk iki sürgüin kararı ahalinin infiali nedeniyle iptal edilirken, modernleşme gerekçesiyle yapılan üçüncüsü dört ayaklı İstanbullulara en acı darbeyi indirdi, sürgün yeri Sivriada’nın ismini Hayırsız Ada’ya dönüştürdü. 

    Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı dönemlerinde, tehlikeli şekilde çoğalmaları ve şehir sakinleriyle ziyaretçileri için tehdit oluşturmaları gibi gerekçelerle İstanbul sokaklarının köpeklerden “temizlenmesi” için girişimlerde bulunulmuştur. 1800’lerin başlarında Sultan 2. Mahmud iktidarında, köpeklerin toplanıp Sivriada’ya sürülmeleri denenmiş, ama bu ilk “köpek tehciri”nden halkın tepkisi üzerine vazgeçilmişti. 1870’li yıllarda Sultan Abdülaziz’in saltanat döneminde başlatılan benzer bir uygulamaya, İstanbul’da o günlerde çıkan büyük yangın halk tarafından köpeklere yapılan eziyetin çağırdığı uğursuzluğa yorulunca son verilmişti. Sultan Abdülhamid döneminde nispeten rahat bir hayat süren İstanbul köpeklerinin kaderi İttihat ve Terakki iktidarında yeniden değişecek, tarih yeni ve bu kez daha kapsamlı bir Sivriada zulmüne tanıklık edecekti. 

    Köpeklerin ahı tuttu
    Açlıktan birbirlerini yediler 30 Haziran 1910 tarihli Servet-i Fünûn dergisinde yayımlanan fotoğrafta, Hayırsız Ada’ya ölüme gönderilen köpeklerin perişan hali görülüyor. 

    Jön Türklerin sürgün gerekçesi, İstanbul’a daha Avrupai bir kent görünümü kazandırmaktı. Şehir sokak köpeklerinden arındırılacak, İstanbul Batılı hayat tarzının, modernitenin ve temizliğin vitrini haline getirilecekti. Böylece bir kere daha sokak köpeklerinden kurtulmaya karar verildi. Fakat, İttihatçılar daha önce denenmiş ve başarılı olmadığı tecrübeyle sabit Sivriada sürgünü seçeneğini devreye sokmadan önce, Batılı dostlarından teknik destek istediler. Gelen teklifler arasında İstanbul Pasteur Enstitüsü’nün müdürü Doktor Remlinger’inkini dikkat çekiciydi. Remlinger, kapsamlı projesinde modern köpek itlaf merkezlerinin, diğer bir deyişle köpek mezbahalarının kurulmasını öneriyor, zavallı hayvanların derilerini, kıllarını, kemiklerini ve yağlarını ayrıştırarak bunları gelire dönüştürmeyi öngörüyordu. Doktorun hesabına göre, bu atıkların ederi köpek başına 3-4 frank tutuyordu. İstanbul’da bulunduğunu tahmin ettiği 60 ila 80 bin arasında köpekten hazineye yaklaşık 250.000 Frank gelir kalacak, bu tutarın %10’u da komisyonu olarak Remlinger’in cüzdanına girecekti. Ne var ki doktorun hesabı tutmadı, modern köpek imha projesi pahalı bulunduğundan rafa kaldırıldı, şehir idaresi eski moda Sivriada formülünü bir kez daha uygulamaya koymaya karar verdi. 

    Köpeklerin ahı tuttu
    1910 itlafında sokak köpeklerini yakalayan belediye görevlileri ve onları izleyen meraklı çocuklar, Pierre Gigord koleksiyonu.

    1910 İstanbul köpek sürgünü 3 Haziran’da başladı. İstanbul’un Köpekleri kitabının yazarı Fransız akademisyen Catherine Pinguet’nin belirttiği rakama göre yaklaşık 30.000 köpek sokaklardan toplanarak kafeslere dolduruldu, teknelerle -köpeklerin sürgün yerine dönüştüğü için adı halk arasında Hayırsız Ada olarak anılmaya başlanan- Sivriada’ya taşınıp orada bırakıldı. Hayvanlara günde iki kere su ve ekmek götürmekle görevlendirilen kayıkçıların maaşları da iki yıl sonra Balkan Savaşı nedeniyle gidilen bütçe kısıtlamasına takılıp kesilince, aç ve susuz kalan hayvanlar birbirlerin yedi. İstanbul’da, rüzgarın karaya doğru estiği günlerde, köpek ulumalarının şehirden duyulduğu rivayetleri dolaşmaya başladı. Köpeklerin üzerinde ot bitmeyen bu adada yaşamaya -aslında ölmeye- mahkum edilmesi basının da ilgi odağı oldu. Uygulamanın başlarında durumu yerinde görmek için adaya giden Servet-i Fünûn’un bir muhabiri, 30 Haziran 1910 tarihli sayıda “Karabatak” imzasıyla yayımlanan fotoğraflı haberinde, dayanılmaz bir koku ve sinek istilası altında adaya yaptığı hızlı ziyareti anlatmıştı. Muhabirin yazdığına göre; adada köpeklere belediye görevlilerinin çuvallar içinde getirdiği ekmekler verilmekte, bir kuyudan çekilen su ile köpeklerin susuzluğu giderilmeye çalışılmaktaydı. Muhabirin dikkatini çeken bir diğer husus, adanın kayalık tepesinde sıralanmış ve hepsinin kafaları İstanbul yönüne çevrilmiş, kıpırdamadan sürekli o tarafa bakan köpeklerin görüntüsüydü! 

    BİR KÖPEK DÜŞMANI: ABDULLAH CEVDET

    Bu sefil ve pis hayvanlara gösterdiğimiz âlâka nedir?

    Abdullah Cevdet 

    İstanbul’da köpeklere ilan edilen, şehrin Batılılaşma hareketinin merkezi niteliğindeki kozmopolit Galata-Pera hattından başlamıştı. Altıncı Daire’nin kurulmasıyla birlikte Batılı anlamda bir şehircilik anlayışının belirmesi, “doğal çöpçü köpek” efsanesini tersyüz edecek, yeni ve sert belediye önlemlerini öne çıkaracaktı. 

    Jön Türk hareketinin önde gelen isimlerinden Dr. Abdullah Cevdet, yaşamının önemli bir bölümünü sürgünde geçirmiş, Paris’te Fransızca üç şiir kitabı çıkarmış, Cenevre’de ve Kahire’de padişah karşıtı yayınlar yapmıştı. Kahire’deyken yazıp okur önüne çıkardığı İstanbul’da Köpekler risalesinde, ulemayı hurafelerle çarpıştıran bir kültürel strateji izlemiş, tipik Jön Türk zihniyetiyle hedefine ulaşmayı denemişti.

    Abdullah Cevdet’in 1909’da yazdığı ihbar niteliğindeki bir makalesi, yaklaşmakta olan 1910 tür kıyımının habercisiydi: “Bundan birkaç ay evvel, şehremâneti müsteşarı bulunan bir zat-ı münevver ile görüşüyorduk. Dâimâ kan ve irin boşaltan vâsi bir habis yara gibi huzuru tahkîr eden köpeklerden, bedbaht ve güzel İstanbul’umuzu ne vakit kurtaracaksınız?” sorusuyla yola koyulan Doktor, köpeklerin pisliğinden, havlama ve topluca ulumaları nedeniyle asûde bir uyku tutturulmamasından dem vuruyor, gelişmiş ülkelerin düzeylerine nasıl erişebileceğimizi merak ediyor, sütüyle yünüyle bize onca yararlı koyunları “boğazlıyoruz, parçalıyoruz, yiyoruz” da dedikten sonra, sözü “mahallelerimize taun saçan, sokaklarımızda bizi rahat gezdirmeyen, uykumuzu rahat uyutmayan köpeklere, bu nâ-pâk, bu sefil, bu hafiyyeşiâr hayvanlara gösterdiğimiz alâkâ nedir?” diye soruyordu.

    Enis Batur’un NTV tarih dergisinin Aralık 2009 sayısında yayımlanan yazısından derlenmiştir. 

  • Batılıları şaşırtan sokak hayvanları

    Batılıları şaşırtan sokak hayvanları

    Osmanlı toplumunda uzun yıllar el üstünde tutulan sokak hayvanlarına merhamet gösterilirken Batı’da durum tam tersiydi. Hâl böyle olunca İstanbul’a gelen Batılı gezginlerin ahalinin hayvanlara gösterdiği hürmeti görüp hayret etmemesi imkansızdı. 

    Evcil hayvanlarla insanlar Osmanlı toplumunda neredeyse bir arada yaşardı. Kediler zaten baş tacıydı. İstedikleri eve girip çıkarlar, yemeklerini yiyip uyurlar, eğer keyifleri yerindeyse kendilerini sevdirirlerdi. Evlerde köpek beslenmez, ama sokaktaki köpeklere elbirliğiyle bakılırdı. Her mahallerin kendi köpekleri vardı. Kuşlara da çok kıymet verilirdi. Camilerin dış duvarında kuşların sığınıp yuva yapabilmeleri için yapılmış kuş evleri bulunurdu. 

    Haliyle bu durum İstanbul’a gelen Batılı gezginleri çok şaşırtıyordu.

    Alman gezgin Hans Dernschwam’ın 1542’de tanık olduğu olay çok ilginçtir. Dönemin yöneticilerinden Koca Mehmed Paşa, bir lokantanın önüne bağlamış sırtı odun yüklü bir at görür. Atın sahibinin nerede olduğunu sorar, lokantada yemek yediğini söylerler. Paşa duruma o kadar sinirlenir ki odunları atın sırtından indirtip sahibinin sırtına bağlatır. Atın önüne ot konulmasını emreden Paşa, at yemeğini bitirene kadar sahibine sırtındaki odunlarla bekleme cezası vermiştir.

    Batılıları şaşırtan sokak hayvanları
    Turistleri karşılayan köpekler İstanbul’a gelen yabancıların ilk dikkatini çeken şey sokak köpekleriydi. 1910 yılında Cincinati adlı gemiyle gelen Avrupalı bir kadın Karaköy rıhtımında köpekleri besliyor.

    Gözlem yapan yabancı gezginlerin hepsi hayvanlara yönelik davranışlara sempatiyle yaklaşmamış, hatta bazıları düpedüz küçümsemiştir. 1755’te Türkiye’ye gelen ve birçok bakımdan Osmanlı devletini ve halkını ağır bir şekilde eleştiren Baron de Tott bunlardan biridir. “İnsanlara gayet az değer verilen bir ülkede topluma pek az yararı dokunan hayvanlara karşı nasıl bu kadar iyi davranıldığı hayret uyandırıyor” diyen Baron de Tott notlarında şunları yazar:

    “Buğday üzerine korkunç bir tekel uygulayan, fırıncılara buğdayı halktan daha ucuza veren hükümet, buğdayın belli bir miktarını kumruların beslenmesi için ayırır. Bu kuşlardan oluşmuş sürüler, Boğaz’ın iki yakasında üstü açık teknelerde taşınan buğdaya hücum ederler, gemicilerin hiçbiri bu hayvanların açgözlülüğünü önlemeye kalkışmaz. 

    Batılıları şaşırtan sokak hayvanları
    Kedi için ciğer alışverişi 1755’te Türkiye’ye Baron de Tott, ciğerlerini omuzlarında taşıyarak dolaşan ciğercilerden kediler için alışveriş yapan kadınlara çok şaşırmıştır (altta). Leylekler de İstanbul sokaklarının sakinlerinden biriydi. 
    Batılıları şaşırtan sokak hayvanları

    Kendilerini kedilere adamış dindar kimseler temin ettikleri ciğerleri kedilere dağıtırlar. (…) Uzun bir sopa üzerine astıkları ciğerlerini omuzlarında taşıyarak dolaşan ciğercilerin devamlı müşterilerinden biri de kedilerine ciğer vermeye düşkün kadınlardır.” 

    Kolera araştırması için 1831-1832 yıllarında ziyaret ettiği İstanbul ve İzmir gezilerini anlattığı kitabı 1831-1832 Türkiyesi’nden Görünümler’de “Türklerin genel olarak vahşi hayata karşı sergiledikleri şefkati birçok kez gözlemleme fırsatı buldum” diyen Amerikalı doğa bilimci James Ellsworth De Kay, Boğaz gezisinde insanlara karşı hiç korku belirtisi göstermeyen su kuşlarını görünce çok şaşırmıştır: “Öyle korkusuzdular ki küreklerin etrafından suyun üstüne bile yükselmeden çok hafif bir hareketle çekiliyorlardı. (…) Kuşlar böyle büyük bir şehrin kurtulması gereken günlük hayvan ve bitki artıklarını ortadan kaldırarak çöpçü görevini görürler”. 

    Güvercinler dışında, köpeklerin çöpçülük görevi yaptığını yazan yabancılar da vardır. Bu gezginlere göre sokaktaki çöplerin çoğunu köpekler yiyerek bir çeşit belediyecilik hizmeti vermektedir. Ancak bu yüzeysel bir gözlemdir. Tarihçi Ekrem Işın, İstanbul’da Gündelik Hayat kitabında bu konuyla ilgili şunları yazar: “Avrupa şehir kültürüyle beslenmiş pozitivizmin İstanbul köpeklerine bakış açısı daha çok belediyecilik noktasında yoğunlaşır. Batılı gözlemci, modern belediye örgütünün henüz kurulmadığı İstanbul’da sokak temizliğinin köpeklere yaptırıldığını sanmaktadır. Örneğin Prusyalı asker Helmuth von Moltke için bu köpekler İstanbul’un belediye memurlarıydı. Dolayısıyla halkın sokağa döktüğü yemek artıklarını öğüterek şehir temizliğini sağlamakla yükümlüydüler. Moltke’nin ileri sürdüğü ve daha önce de pek çok Avrupalı’nın görüş birliğine vardıkları bu pratik çözüm düşüncesi, 1835’in koşullarında kısmen doğruluk payı taşıyabilirdi; fakat bu düşünce niçin yemek artıklarının papara yapılarak köpeklere bir ziyafet gibi sunulduğu sorusuna cevap bulmaktan acizdi. Nitekim köpeklerin beslenmesini pratik açıdan işlevselleştirmeye çalışan bu yorum, bir canlı türüne verilen önemin ardındaki kültür birikimini hesaba katmamış, en azından görünenle yetinerek eski bir klişeyi tekrarlamıştı. Gerçekte ise İstanbul’un sokak çöplüğü bu kadar kalabalık bir hayvan kolonisini besleyebilecek kapasitede değildi; çünkü sokağa yemek fazlası dökmenin dini açıdan günah olduğu herkesçe biliniyordu. Köpeklerin besin kaynağı yalnızca artıklardı ve bunlar da çoğunlukla papara ve çorba şekline dönüştürülerek çöp kavramının dışına çıkartılıyordu. Besin artıklarından meydana gelen çöplük daha çok pazar yerleri ya da rıhtımlar gibi ticari alanlara özgüydü. Bu kamusal alanların temizliği ise devlete aitti.”

    Batılıları şaşırtan sokak hayvanları
  • Hayvanlara eziyetin suç olduğu dönem

    Hayvanlara eziyetin suç olduğu dönem

    İnsanların tıpkı kul hakkı gibi hayvanların hakkını almaktan çok korktuğu, hayvanlara eziyet edilmesinin felaketlere, afetlere sebep olacağı inancına sahip olduğu Osmanlı Devleti’nde hayvan haklarına dair düzenlemeler çok eski tarihlere dayanıyor.

    Yeryüzünde birlikte yaşadığımız hayvanlara karşı iyi muamele edilmesi, şefkat, merhamet hisleriyle yaklaşılması, insanî duyarlılık ölçüsü, her toplumun kendi geleneğinden süzülen davranışlar ve bilhassa dini inançlarla şekillenmektedir. 

    Osmanlı toplumunda, hayvanlara karşı olunacak muamelede referans olarak din kitabı olan Kuran hükümleri ile hazret-i peygamberin hadislerinden örneklere bakılmaktaydı. Bu bakımdan Kuranda geçen hayvanlara güzel muamele edilmesini emreden ayetler ile, peygamberden rivayet edilen hadislerde hayvanlara iyi davrananlarla kötü davrananların akıbetleri, Müslümanlar için ölçüt olmuştur. 

    Mesela peygamberin hadislerinden birinde susuz kalmış bir köpeği kuyudan su çekerek sulayan fahişe bir kadının Allah tarafından affedilerek cennete konduğu veya yine bir kadının eve hapsederek yiyecek vermediği kedinin ölümüne sebep olan kadının cehenneme atıldığı gibi örnekler, Osmanlı toplumunda inançlı Müslümanlar için hayvanlara iyi davranmak ve onların hakkını gözetmek için hiç şüphesiz uyarıcı ve yol gösterici olmuştur.

    Osmanlı Devleti’nde hayvan hakları ve hayvanlara dair düzenlemeler sanıldığından çok daha eski tarihlere dayanmaktadır. Osmanlılar, tıpkı kul hakkı gibi hayvanların hakkını almaktan çok korkmuş, hayvanlara kötü davranılmasının eziyet edilmesinin felaketlere, afetlere sebep olacağı inancına sahipti. 

    Osmanlılar inşa ettikleri ev, cami, medrese, han, saray vb. yapıların rüzgardan korunaklı bir köşesine yaptıkları kuş evleriyle kuşlara kendi elleriyle barınaklar hazırlamışlardı. Dünyada çok az örneği olan bu kuş evleriyle, aynı zamanda mimari dokuya estetik bir görünüm kazandıracak ince işçilik örnekleri sergilemiştir. Kuşların ve diğer hayvanların içmesi için suluklar yapılmıştı. Göçmen kuşlardan hasta veya yaralanarak geride kalanlar için hastane kurulması herhalde başka bir toplumda görülen bir uygulama değildir. 

    Tarih boyunca hayvanlarla bir arada yaşamaya alışmış, onlara bakan ve gözeten Osmanlı toplumu, inancının da gereği olarak hayvanlara karşı olan merhamet duygusunu, hayvanlara hizmet eden vakıflar kurarak kurumsallaştırmıştır. 

    Taksim Topçu Kışlası’nın önünde bir hayvanseverden yemek bekleyen sokak köpekleri, 19. yüzyıl sonları. 

    1613 yılında Sultan 1. Ahmed tarafından kurulan bir vakıf, sofralardan artan yiyeceklerin çöpe atılmayarak toplanmasını ve yaban hayvanları ile kuşlara verilmesini sağlamaktaydı. 

    İstanbul’da kasaplık yapan cömert bir esnaf olan Hacı Evhadüddin Efendi, İstanbul Yedikule’de bir cami, tekke, hamam ve çeşme yaptırarak bunların ayakta durması için bir de vakıf kurmuştu. Bu vakfın şartnamesinde, her gün iki sırık ciğer satın alınarak cami ve çevresinde bulunan kedilere verilmesini şart koşmuştu. 

    Ödemiş’te Hacı İbrahim Ağa’nın 1889’da kurduğu vakıf ise, göç edemeyerek geride kalan leyleklerin bakımı için vakıf gelirinden yüz kuruş vakfetmişti.

    Osmanlı toplumunda bilinen ilk hayvan hakları belgesi 1587 yılında Sultan 3. Murad döneminde yayınlanmıştır. Divan-ı Hümayun’da alınan karar gereği, hayvanlara tahammüllerinin üzerinde yük konmaması, zayıf, hasta, nalsız ve bakımsız hayvanların çalıştırılmaması hakkında hamal esnafına sıkı bir emir yayınlanmıştı.

    Yine aynı yıllarda Mekke ve Medine ile her bakımdan yakından ilgilenen ve kendileri için “hadimü’l-harameyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) sıfatını kullanan Osmanlı padişahlarının Kabe’nin etrafında bulunan güvercinler için her yıl belirli miktarda darıyı Mısır ve Yemen’den getirterek kuşları besledikleri ve kuşlara yem atmak için bir görevli tayin ettikleri, bu uygulamanın 20. yüzyıl başlarına kadar devam ettiği belgelerden anlaşılmaktadır.

    İnsanlara hizmet ederek işlerini kolaylaştıran hayvanlara merhametli olunması devleti idare edenler tarafından sıkı sıkıya takip edilmiş ve zaman zaman bu hususta talimatlar, emirler çıkarılmıştı. 1856 yılında yük ve eşya nakliyesinde kullanılan hayvanların haftada bir gün Cuma günü çalıştırılmayarak dinlendirilmeleri, boşken binilmemesi, binmek isteyenlere karşı önlem olmak üzere semerlerinin üzerine çivi mıhlattırılması sıkı bir şekilde hamal esnafına tembihlenmişti.

    Hayvanlara karşı kötü muamelenin önüne geçilmesi için İstanbul dışında diğer şehirlerde de yerel meclisler bir takım kararlar alıp uygulamaktaydı. 1871 yılında Üsküp pazarına mal getiren köylüler, atlarına belirlenen ağırlıktan daha fazla yük koymalarından dolayı belediye meclisi kararıyla para cezasına çarptırılmışlardı.

    Osmanlı Devleti, Afrika’da vahşi hayvan neslinin ve yaban hayatının korunması için alınacak tedbirlerin kararlaştırılacağı 1900 yılında Londra’da toplanan uluslararası konferansa da bir delegeyle katılarak, Afrika’daki hayvanların korunması için girişimde bulunan ülkeler arasında yerini almıştı. 

    Hayvan haklarına riayet eden, onlara şefkat ve merhametle yaklaşan bu uygulamaların yanı sıra zaman zaman bir takım tasvip edilmesi güç uygulamalara da rastlanmaktadır. Bilhassa kuduz hastalığının tedavisinin yapılamadığı devirlerde köpekler potansiyel kuduz tehlikesi görüldüğünden, başıboş sokak köpeklerinin toplanarak itlaf edilmelerine dair belgelere rastlanmaktadır. Resmi makamlarca tebliğ edilen bu tür belgelerde kuduz hastalığına karşı alınacak önlemler arasında köpeklerin ortadan kaldırılması tavsiyesi bulunmaktaydı. Bu tür belgelerden birisi de Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in 1898 yılında İstanbul’a yapacağı ziyaret öncesi yapılan hazırlıklar esnasında kaleme alınmıştı. Sadaret’ten padişaha sunulan bu yazıda; Alman imparatorunun caddelerde gezinmek isteyeceği ihtimaline binaen kuduz ve uyuz hastalıkları yayan ve sokak ortasında “pek çirkin manzara” teşkil eden köpeklerin “uygun bir şekilde” ortadan tamamen kaldırılmaları gerektiği arz edilmişti. 

    Hayvanlara yönelik kötü muameleye dair belgelere yansıyan diğer bir husus da “ayı oynatıcılığı”dır. Yaşı kırkın üzerinde olanlar, İstanbul sokaklarında, meydanlarında ayı oynatıldığına şahit olmuşlardır. Bir eğlence olarak sunulan bu acıklı gösteri, 1990’lı yılların başına kadar devam etmişti. Osmanlı döneminde de İstanbul’da, Rumeli vilayetlerinde ayı oynatılmaktaydı. Ancak şimdikinden farklı olarak o dönemde ayı oynatmak için resmi makamlardan ruhsat almak şartı vardı. 

    Hayvanlara karşı beslenen şefkat ve merhamet duygularını paraya tahvil eden bazı örnekler de bulunmaktaydı. Bunlardan birisi olan tuzaklar kurulup yakalanan kuşları para vererek “azad” edip iyilikte bulunulması usulü artık görülmese de, cami önlerinde buğday satın alıp güvercinlere atmak adeti hâlâ süren çok eski adetlerden birisidir.

    YÜK HAYVANLARIYLA İLGİLİ DÜZENLEMELER 

    At ve katırlara fazla yük konmaması

    Osmanlı Devleti’nde hayvan haklarına dair en eski belge 17 Şubat 1587 tarihli Mühimme Defteri’nde bulunan hükümdür. Devletin en önemli kararlarının alınıp uygulandığı Divan-ı Hümayun’da hayvanlara iyi davranılması, eziyet edilmemesi hususunda ilgililere sert bir şekilde ihtarda bulunulmuştu. 

    1587 yılında İstanbul’da belediyecilik ile ilgili işleri takip eden görevli olan İstanbul Muhtesibi Mehmed Çavuş’un, at hamalları diye bilinen, at ve katırlarla yük taşıyan hamalların hayvanlarına fazla yük yükleyerek helak olmalarına sebep olduklarından şikayet etmesi üzerine, Divan-ı Hümayun’dan İstanbul kadısına yazılan hükümde; İstanbul’da taşımacılık yapan at hamallarının, bakımsız, nalları olmayan, semerleri eskimiş ve yıpranmış halde, zayıf ve sakat at ve katırlara taşıyabileceklerinden fazla yük vurmalarının yasak olduğunun, yasağa riayet etmeyenlerin cezalandırılacağının hamallara ve kethüdalarına tembihlenmesi emredilmiştir. 

    BOA, YB.021,23/10 

    1 Ekim 1856 tarihli belgede ise at ve katır ile taşımacılık yapan hamalların, Cuma günleri tatil yapıp hayvanlarını dinlendirmeleri ve diğer günlerde de hayvanlar boşken üzerlerine binmelerinin yasak olmasına rağmen bu yasağa uyulmadığı anlaşıldığından, Meclis-i Vâlâ’dan Şehremaneti’ne gönderilen yazıda; at, katır, eşek gibi hayvanlarla taşımacılık yapan at hamallarının Cuma günleri tatil yapıp hayvanları dinlendirmeleri, boş olduklarında üzerlerine binilmemesi, binilmesini önlemek için semerleri üzerine demir çiviler mıhlattırılması hamallar esnafına tembihatta bulunularak hayvanlara karşı merhametli davranılmasına riayet olunması emredilmiştir. 

    Yerel belediye meclisleri de hayvanlara eziyet edilmesinin önüne geçmek için tedbirler alıp cezai müeyyide uygulamaktan geri durmamıştı. Üsküp’te yük hayvanlarına belirlenen miktardan fazla yük yükleyen kişiler Belediye Meclisi kararıyla para cezasına çarptırılmıştı. 

    BOA, 62 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 37 

    9 Mart 1871 tarihli bu belgede, Üsküp’e bağlı Koçana ve İştib kazalarından (bugün Makedonya’nın doğusunda iki şehir) yedi köylü, atlarına pirinç yükleyerek Üsküp pazarına götürmüşlerdi. Üsküp’te belediye görevlilerinin yaptığı denetimde köylülerin atlara vurdukları yüklerin belirlenen ağırlığın üzerinde, yaklaşık 150 kg. olduğu tespit edilerek köylülerden hesap sorulmuştur. 

    Üsküp Belediye Meclisi toplantısında gündeme gelen bu hayvan haklarına aykırı hareket sebebiyle, atlarına belirlenen miktardan fazla yük yükleyen yedi köylünün her biri, ikişer “beşlik” para cezasına çarptırılmış ve cezalar tahsil edilmiştir. 

    BOA, 62 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 37 

    AVRUPA İMPARATORUNUN ZİYARETİ

    Dilenciler Darülaceze’ye Sokak köpekleri itlafa

    BOA, Y.PRK.BŞK, 61/103

    Başta İstanbul olmak üzere, Osmanlı şehirlerinde kuduz vakaları çokça görülmekte ve can kaybına yol açmaktaydı. Kuduz hastalığına karşı tedavinin yaygınlaşmadığı devirlerde, bu illetten kurtulmanın en pratik yolu olarak, sokaklarda başıboş dolaşan köpeklerin toplanarak itlaf edilmesi görülüyordu. Pek çok belgede İstanbul’da başıboş sahipsiz köpeklerin itlaf edilmesine dair emirlere rastlamak mümkündür.

    Bunlardan birisi de Alman İmparatoru 2. Wilhelm’in 1898 yılında İstanbul’a yapacağı ziyaret öncesinde, Sadaret tarafından alınan tedbirlerin padişaha arz edildiği yazıda görülmektedir.

    Sadaretin arzında, imparatorun gelişi münasebetiyle İstanbul’da asayiş ve temizlik konusunda Zaptiye ve Şehremaneti’nin aldıkları önlemlerden bahsedildikten sonra, sokaklarda gezinen sakat ve fakir dilencilerin toplanarak yeni yaptırılan Darülaceze’ye kaldırılması, Alman imparatorunun caddelerde gezinmek isteyeceği ihtimaline binaen de kuduz ve uyuz hastalıklarını yayan ve sokak ortasında “pek çirkin manzara” teşkil eden köpeklerin de “uygun bir şekilde” ortadan tamamen kaldırılmaları gerektiği arz edilmişti.

    16. YÜZYILDA BAŞLAYAN GELENEK 

    Kabe’deki güvercinlerin beslenmesi 

    BOA, BEO, 917/68753

    Kutsal topraklar (Mekke ve Medine) Osmanlı idaresine geçtikten sonra, burayı özel bir statüde yönetmeye başlayan halife padişahlar, bölgenin her türlü işiyle yakından ilgilenmekteydi. Mekke’de Kabe’nin bulunduğu alandaki güvercinlerin beslenmesi için her sene Mısır ve Yemen’den darı getirterek güvercinlere atılması bir gelenek halinde asırlarca sürüp gitmişti. 

    16. yüzyıla ait belgede güvercinler için darı gönderilmesi padişah tarafından emredilmekteydi. 19. yüzyılın sonunda Sultan 2. Abdülhamid dönemine ait bu belgede ise geleneğin halen devam etmekte olduğu, güvercinler için yem tedarik edildiği gibi bu yemleri güvercinlere atmak üzere daimi bir görevlinin de bulunduğu anlaşılmaktadır. 

    BOA, 79 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 619

    Mısır Beylerbeyine yazılan 1 Mayıs 1585 tarihli hükümde; geçmişteki hükümdarlar zamanlarından beri Mekke-i Mükerreme’deki güvercinlere yiyecek verilmesi adet olduğundan, her sene Harem-i Şerif’te (Kabe’de) bulunan güvercinlerin gıdası için 50 irdeb (yaklaşık 3.500 kg.) darı gönderilmesi emredilmektedir. Gönderilen darıların belirli aralıklarla güvercinlere verilmesine nezaret etmek üzere de Mekke’de bulunan Yeniçeri Ahmet de görevlendirilmiştir. 

    Mısır Beylerbeyine yazılan 1 Mayıs 1585 tarihli hükümde; geçmişteki hükümdarlar zamanlarından beri Mekke-i Mükerreme’deki güvercinlere yiyecek verilmesi adet olduğundan, her sene Harem-i Şerif’te (Kabe’de) bulunan güvercinlerin gıdası için 50 irdeb (yaklaşık 3.500 kg.) darı gönderilmesi emredilmektedir. Gönderilen darıların belirli aralıklarla güvercinlere verilmesine nezaret etmek üzere de Mekke’de bulunan Yeniçeri Ahmet de görevlendirilmiştir. 

    Yemen Beylerbeyine gönderilen 25 Mart 1610 tarihli belgede; Kabe’deki güvercinler için her sene Yemen’den darı gönderilmesi eskiden beri devam eden bir adet olduğundan, bu sene de güvercinlerin nafakası için gerekli olan darının hazırlanarak Dergah-ı Mualla Kapıcılarından Mustafa ile Mekke’ye göndermesi emredilmektedir. 

    3 Mart 1898 tarihli belgede ise Mekke’de Harem-i Şerif (Kabe) içinde bulunan güvercinlere yem dağıtmakla görevli Seyyid Abdüllatif Efendi’nin vefat etmesi üzerine, bu görevin ölen Abdüllatif Efendi’nin kardeşinin oğlu olan Seyyid Abdullah’a verildiği bildirilmektedir. 

    BOA, 58 Numaralı Mühimme Defteri, Hüküm No: 246
  • Bir zamanlar dostlarımızdı

    Bir zamanlar dostlarımızdı

    Başta köpekler olmak üzere sokak hayvanları, Osmanlı toplumunda el üstünde tutulmuştu. Batı ülkelerinde sokaklar hayvanlardan “temizlenirken”, bu coğrafyadaki sokak hayvanları adeta altın çağını yaşıyordu. Ancak 19. yüzyılda başlayan Batılılaşma çabaları, sokak hayvanlarına bakışı değiştirmeye başladı. Eğer İstanbul Avrupa şehirlerine benzeyecekse köpeklerden kurtulmak gerekiyordu. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra iktidarı kontrol etmeye başlayan İttihatçılar bu düşünceyi hayata geçirdi. 1910’da 80 bin köpeği Hayırsızada’ya sürmeleri, sokak hayvanları için karanlık bir çağın başlangıcını haber veriyordu. Toplumda ise geçmişteki hayvanlara yönelik şefkat ve merhametten eser yoktu. “Modern” insana göre, dünyadaki her şey gibi sokak hayvanları da insanlara fayda sağlamak için vardı. “Faydasız” varlıkların yaşaması da gereksizdi. Bu zihniyet, yirminci yüzyılı sokak hayvanları için tam bir vahşet ve katliam dönemine çevirdi. Sokaklarda yüzyıllarca özgürce yaşayan sokak hayvanları için bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. 

  • Salonlardan sahalara unutulmaz bir gazeteci

    Salonlardan sahalara unutulmaz bir gazeteci

    60’lı ve 70’li yılların önde gelen gazetecilerinden Mete Akyol, fotoğraf, haber ve röportajlarıyla Türk basınında silinmez izler bıraktı. Hem cumhurbaşkanlarını hem Anadolu’nun en ücra köşelerindeki isimsiz kahramanları takip etti. Çok yetenekli bir muhabirin, usta bir yazarın hayatından kesitler… 

    Geçen ay yitirdiğimiz değerli gazeteci Mete Akyol, dönemine damgasını parlak bir şekilde vurmuş kişilerden biridir. Aynı yaşta olduğumuz Mete, bir zamanlar benim de basın dünyasındaki en yakın arkadaşımdı. Şöyle yazmıştı o: “Türkiye Cumhuriyeti ile Türk yurttaşı, tarihi boyunca iki kez balayı yaşamıştır. Biri Atatürklü yıllar, ikincisi altmışlı yıllar. Biz altmışlı yılların genç gazetecileri, bu ikinci balayının tanıklarıydık”. 

    İşte bizim tanışıklığımız ve ilerleyen dostluğumuz onun sözünü ettiği o ikinci balayı günlerinin atmosferi içinde filizlendi ve gelişti. 

    Her zaman canlı ve heyecanlı 

    Mete Akyol, 60’lı yıllardaki bir etkinlik sırasında görev başında

    Ben 1960 Nisan’ında Ankaralı oldum. O günler Menderes döneminin son günleri. Sokaklar “Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu” sözleriyle Gazi Osman Paşa türküsünün nağmeleriyle inlemekte. Başbakan her yerde protesto ediliyor. Yakasına yapışanlar bile var. Sinirler gergin. Devlet konuğu olarak Nehru ülkemize gelmiş. Harp Okulu öğrencileri Atatürk Bulvarı boyunca yola dizilmişler. Ne var ki yüzleri halka, sırtları konuğu havaalanından Çankaya’ya götürmekte olan protokol arabalarına, yani iktidarda olan hükümete dönük. Benim başkentte siyasal aktüaliteyi ilk takip işim olacak. Ankara’nın henüz yabancısıyım. Basın kartım da henüz tasdik edilmemiş. Bari Nehru’yu Anıtkabir’de yakalayıp fotoğrafını çekeyim dedim. Oranın da kapıları nöbetçiler tarafından tutulmuş, olağanüstü hâl uygulamasıyla kimseyi geçirmiyorlardı. Allah’tan kabrin yer aldığı Rasattepe’nin ihata duvarları henüz yapılmamış, dikilen fidanlar çalı büyüklüğünde. Araziden komando eri gibi fidanlar arasından süzüle süzüle tepeye tırmandım. Nehru’yu Aslanlı Yolun sonuna doğru yakaladım, ondan sonrası sorun olmadı. 

    Her zaman canlı ve heyecanlı Sonraki dönemlerde “Türk Çocukları, Türk Çocukları” isimli fotoğraf sergimin açılışında Milliyet Ankara ekibinden Orhan Duru, Nilüfer Yalçın, Orhan Tokatlı, Mete Akyol ve aradan uzanan Ozan Sağdıç. 

    Ben Nehru’ya böyle “yasal olmayan” yollardan ulaştığım günün akşamında Mete, Hariciye Köşkündeki resepsiyona garson kılığında sızmış. Hakkında duyduğumuz ilk efsaneleşmiş macera buydu. Ondan sonraki günlerde, basın toplantılarında, ayaküstü alınan beyanatlarda olsun, siyasal ya da toplumsal olaylarda olsun, onları bir bölümü abi sayılabilecek, çoğunluğu da genç olan diğer gazetecilerle izlerken, üzerine basılacak nokta, bir matraklık sezinlediğimde Mete’nin yüzüne bakıyordum. Aynı anda onu da şeytan şeytan bir gülümseyişle bana bakar görüyordum. Ve işte tam da onun dediği gibi, zamanla mesleki titreşimlerimizin aynı frekansta olduğunu fark ettik. Bu bizi birbirimize yaklaştırmıştı. 

    First Lady Atıfet Hanım’a mikrofon Yardımsevenler Derneği’nin sergisinde, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın eşi Atıfet Sunay’ın Mete Akyol’un mikrofonuna, Ozan Sağdıç’ın objektifine takıldığı anlar… 

    Milliyet gazetesinin Ankara Bürosu neredeyse benim ikinci mekânım gibiydi. Abdi İpekçi’nin ikimize de tam güveni vardı. Ben zaman zaman onun yaptığı magazin röportajlarına fotoğraf takviyesi yapıyordum. Muhabirler arasında atlatmaya ve adam işletmeye çok yer verilirdi. Bir ara aşırı geniş açılı balık gözü objektifler sürülmüştü piyasaya, bir yenilik olarak ilgiyle karşılanmıştı. Aklımda kaldığına göre Mehmet Biber olacak, bu objektiflerden almış getirmiş, bir takım fotoğraflar çekmiş. Hürriyet gazetesi “Türkiye’de ilk defa” anonsuyla Pazar günü onları yayınlayacağını bir hafta öncesinden duyurmaya başlamıştı. Oysa ben teknolojiyi yakından izleyen biri olarak o objektife daha önceden sahip olmuştum. Mete de bunu biliyordu. “Hadi” dedi “Hürriyet’e bir kazık atalım.” Benim çektiğim birkaç fotoğrafı aldı, bir kaç da kendisi çekti. Hürriyet’ten bir gün önce, Cumartesi günü Milliyet’te “Türkiye’de ilk kez olarak” balık gözü objektifle çekilmiş fotoğraflar Mete Akyol imzası ile yayınlandı. 

    Bir ara Cevdet Sunay’ın eşi Atıfet Hanım durumu farketti. “Ayyy!” dedi, “benim sesimi mi alıyordunuz? Kimbilir neler söylemişimdir. Büroya geldik, teybi açıp dinledik. Atıfet Hanım yanındaki hanıma şöyle demişti: “Ay şekerim, o İngiltere kraliçesi ve ailesi var ya, tıpkı senin benim gibi insanlar; şaştım kaldım ayol…” 

    Gazetecilik raconunda sadece duyduğun sözleri olabildiğince çabuk ve eksiksiz not tutarak kaydetme olanağı vardı. Kimi lâflar arada kaynayıp giderdi. Bu yüzden yanlışlar da yapılabiliyordu. Röportajını yaptığım kişilerin dediklerini harfi harfine aktarmanın özlemini hep duymuşumdur. 

    Henüz taşınabilir cinsten pratik ses kayıt aygıtları yoktu. Sadece açık bantlara ses kaydı yapılabilen teypler vardı ki onlar da evlerde kullanılabilen teşkilatlı aygıtlardı. İlk kez radyocuların omuzlarında “Nagra” dedikleri 6-7 kilo ağırlığındaki seyyar ses kayıt aygıtlarına tanık olmuştuk. Taşıyan programcıların belleri bükülüyordu. Onlarla da açık bantlara kayıt yapılıyordu. O teyplerin iki kilo kadar çeken “Uher” tipleri çıkınca ilk müşterisi ben oldum. Benden hemen sonra Mete de bir tane edindi. Sonraları Fikret Otyam’ın da bir Uher’i oldu sanırım. Ankara’da bizden başka teypli gazeteci yoktu kasetliler çıkıncaya kadar. 

    74 seçimleri öncesi Ecevit’lerle birlikte 1973 yılında seçimlere hazırlanan CHP’nin “Akgünlere” isimli programını yazmak üzere Alanya İncekum Motelinde kampa giren heyet. Ecevit’in konuğu gazeteciler Mete Akyol ve Ozan Sağdıç, Önder Sav’ın iki yanında. 

    Mete Akyol 1974’te 2. Kıbrıs Harekatı sırasında bir grup gazeteciyle birlikte Kıbrıs’a gitmişti. Orada yaşadıkları ve Rumlar tarafından gözaltına alınması onu çok etkiledi. Çoğu kimse onun başına gelenleri, ölümle yüz yüze gelişinde yaşadığı ruh halini ölçemedi. 

    Mete’nin teybi sadece açık röportajlar için değil, kimi kez habersiz yakalananlardan da tatlı öyküler çıkarıyordu. Cevdet Sunay’ın cumhurbaşkanlığının ilk aylarıydı. ABD Başkanı Kennedy’ye suikast yapılmış, bütün devlet başkanları cenazesine gitmekteler. Bizim cumhurbaşkanımız da Washington yolcusu. First Lady Atıfet Hanım da refakatlerinde. Amerika dönüşü Londra’ya da uğramışlar, Buckingham sarayına konuk olmuşlar. Yurda döndüğünde Yardımsevenler Derneğinin bir kermesine katıldı. Açılıştan sonra sergi gezilirken Atıfet Hanım da dostlarıyla bir yandan sohbet etmekte, onlara bir şeyler anlatmakta. Baktım, Mete yandan yanaşmış, aradan teybinin mikrofonunu uzatmış. Bir hınzırlık düşündüğü besbelli. Ben de fotoğraf makinamla durum tesbitine başladım. Sonunda bir ara Atıfet Hanım durumu farketti. “Ayyy!” dedi, “benim sesimi mi alıyordunuz? Kimbilir neler söylemişimdir” diye tatlı mahçubiyet alâmetleri gösterdi. O anda gerçekten neler söylediğinin pek farkında değildik. Büroya geldik, teypi açıp dinlemeye başladık. Atıfet Hanım gördüğü yerlerden, insanlardan söz ediyordu. Aklımda kalan bir tümcesi aynen şöyle idi: “Ay şekerim, o İngiltere kraliçesi ve ailesi var ya, tıpkı senin benim gibi insanlar; şaştım kaldım ayol…” 

    Geçen sayıda da bir vesileyle yazdığım gibi, rahmetli Abdi İpekçi, Türkiye’nin ilk Radyo-TVilâvesi olan derginin hazırlanmasını bize havale etmişti. Mete’nin kendisi de çok iyi fotoğraf çekiyordu. Ağırlığı ona verse süper bir foto muhabiri olabilirdi. Ama o yazıya önem verdi. Cin gibi zekâ kırıntıları taşıyan yazılar. Yazdıklarının okuyucuda uyandıracağı tepkiyi ölçmek amacıyla olsa gerek, önce bir yakınına okumak isterdi. Yanındaysam, bu ben olurdum. Milletvekilliği ve süren davası nedeniyle Çetin Altan bir süre Ankara’da yaşamıştı. Ona büyük saygısı vardı ve onun fikrini almayı çok önemserdi. 

    1973 seçimleri öncesinde, Sayın Ecevit’in kampanyalarında Mete’nin ve eşi Gülçin Akyol’un çok büyük hizmetleri vardır. Kıyısından köşesinden benim de katkılarım olmuştur. “Akgünlere” isimli parti programını yazan ekibin çekildiği kampta, konuk gazeteci olarak yalnız ikimiz vardık. 

    Araç bekleyen hastaların çilesi 

    Doğu Anadolu da hastaneye gitmek üzere araç bekleyen hasta ve yakınlarıyla röportaj yapan Mete Akyol. Bir dönemin en acı yoklukları, yol, araç ve hastaneydi. 

    Mete Akyol 1974’te 2. Kıbrıs Harekâtı sırasında bir grup gazeteciyle birlikte Kıbrıs’a gitmişti. Orada yaşadıkları ve Rumlar tarafından gözaltına alınması onu çok etkiledi. Çoğu kimse onun başına gelenleri, ölümle yüz yüze gelişinde yaşadığı ruh halini ölçemediği için, sıradan bir macera yaşadığı sanısına kapılmıştı herhalde. Kendilerinden yakın ilgi beklediği gazetesindeki arkadaşları bir “geçmiş olsun” bile demeden, sanki tatilden dönmüş gibi “Hoşgeldin, yazıların, fotoğrafların hazır mı” diye sorunca düş kırıklığına uğradı ve morali sıfırlandı. Depresyon içindeydi. Bu hava içinde Milliyet ile bağlarını kopardı. 

    Bismillah deyip yola çıktık. Biri kuzey yolundan biri güney yolundan iki Doğu Anadolu turu, bir Karadeniz, bir de Akdeniz turu yaptık. Tarımsal alanların çilekeş insanlarından, ırgatlardan, işçilerden, işsizlerden, umut veren yatırımlardan, terkedilmiş alanlardan ne çok öyküler derledik. 

    Mete Akyol’un Anadolu röportajlarını kapsayan Düzen-Zedeler adlı kitabı ve ön sayfasında Ozan Sağdıç’a imzaladığı not. 

    Böyle değerli bir gazeteci ortalıkta kalır mıydı? Beşikten gazeteci Erol Simavi hemen onu gazetesine davet etti. Kısa bir dinlenmeden sonra Mete artık Hürriyet yazarı olmuştu. Yeni gazetesine farklı bir şeyler yapmalıydı. Anadolu’yu kent kent, gereğinde köy köy, mezra mezra dolaşacak, halktan derlediği bireysel öykülerden memleketin genel yapısında var olan sosyal problemleri sergileyecekti. Kaplumbağa tipi bir Volkswageni vardı. Bu işi kendi arabasıyla kotaracaktı. Ancak hem kendisi tek başına yola çıkmak, hem de sevgili eşi Gülçin Akyol onu öylece salmak konusunda endişeliydiler. Yanında bir can yoldaşı bulunması daha akılcı olmaz mıydı? İşte o can yoldaşı da, abd-i âciz kulunuzdu. Gülçin Hanım’ın da bana büyük güveni vardı. 

    Akyol’un penceresi Sağdıç’ın objektifi Ozan Sağdıç’ın bir “klasik” olmuş fotoğraflarından biri, “Pamuk işçilerinin mevsim sonu dönüşü” fotoğrafı, birlikte seyahat ettikleri Mete Akyol’un Volkswagen’inin penceresinden çekilmişti. 

    Bu gezileri yapmak benim için de bol bol fotoğraf çekme, Anadolu’yu bir kez daha turlama fırsatı olacaktı. Bismillah deyip yola çıktık. Biri kuzey yolundan biri güney yolundan iki Doğu Anadolu turu, bir Karadeniz, bir de Akdeniz turu yaptık. Tarımsal alanların çilekeş insanlarından, ırgatlardan, iççilerden, işsizlerden, umut veren yatırımlardan, terkedilmiş alanlardan ne çok öyküler derledik. 

    Mete, Hürriyet gazetesinde yayınlanan bu yazı dizisine “Yüz yüze, diz dize” ana başlığını koymuştu. Günü gelip bunlardan seçilmiş kimi öykülerden bir kitap yapmak gerekince onun adı da Düzen-Zedeler olmuştu. Kitabın kapağını ve sayfa düzenini yapmak da bana düşmüştü. Ön sayfasında “Değerli bir anı olarak koruyacağım destekleri ile bu kitabın oluşturulmasına olanak sağlayan Sayın Erol Simavi’ye, Sayın Ozan Sağdıç’a ve sevgili eşime içtenlikle teşekkür ederim” diye yazıyordu. Ayrıca bana imzaladığı kitaba el yazısıyla çok daha sıcak, samimi ifadeler kullanarak not düşmüştü. 

    Geziler sırasında pek çok anı derledik, nice halk filozofları ile karşılaştık. Pek çoğu acıklı, bir bölümü de gülünç maceralar yaşadık. Onunla son karşılaşmam, müşterek ağabeyimiz sayılan Cüneyt Arcayürek’in cenazesinde olmuştu. “İstanbul’a geldiğinde buluşalım da, yakın geçmişin bir muhasebesini yapalım” demişti. Kısmet değilmiş. 

  • Sıradan insanların devrimcisi

    Sıradan insanların devrimcisi

    Kasım sonunda 90 yaşında ölen Küba Devrimi lideri Fidel Castro, sadece Latin Amerika’da değil, tüm dünyadaki devrimcilere ilham kaynağı olmuştu. Küba Devriminden tam 12 yıl sonra, Havana’da yaptığı bir konuşmada, büyük toprak sahiplerini hedef almıştı. Ünlü lider, Küba Devrimini ve yeni anayasayı şöyle tanımlayacaktı: “Bu; sıradan insanların sıradan insanlarla birlikte, sıradan insanlar için yaptığı ve uğruna hayatlarımızı vereceğimiz sosyalist ve demokratik bir devrimdir”. 

    DEPOPHOTOS

  • Geçmişte bırakılamayan, geleceğe taşınamayan

    Geçmişte bırakılamayan, geleceğe taşınamayan

    Yaşı bizim gibi 50’nin üzerine çıkmış olanlar, geride bıraktıkları yılların her bakımdan daha iyi, daha güzel, daha anlamlı olduğunu düşünme eğilimindedir. “Bizim gençliğimizde…” diye başlayan cümleler, içinde yaşadıkları dönemin ne kadar “bozulmuş” olduğunu vurgular ve geçmişe duyulan bu özlem, “eskiden su içerdik testiden” özdeyişiyle gençler tarafından ti’ye alınır. Nesiller boyu tekrarlanan bu döngü, esas olarak değerler sisteminin çökmesine, temel ahlâki ölçütlerin değişmesine, kısacası insanların birbirlerine saygı ve sevgisinin kalmamasına vurgu yapar. Dünya değişmiştir ve bu hiç iyiye doğru olmamıştır. 

    21. yüzyıl başından bu yana Türkiye’de olup bitenler, hem siyasal rejimde hem gündelik hayatta hem insan ilişkileri ve zihniyetlerde her bir seneden seneye o denli travmatik değişikliklere yol açtı ki, yaşı 30’lar civarında olan insanlar bile belli bir nostalji içine girdiler. Yine de “unutmamak” gerekir ki ‘eski’nin hatırası genel olarak olumlu hatlarıyla hafızamızda yer eder; geçmişin olumsuzluklarını silmek işimize gelir. Günlük hayatı sürdürmek adına, sürdürmek mecburiyetiyle, geçmişimizde kısa devre yaratan hadiseleri, anıları silinenler dosyasına atar ve onu da boşaltırız. 

    Ancak şimdilerde bu o kadar kolay olmuyor. Zira 90’lı yıllardan itibaren bir şekilde dijital ortama aktarılmaya başlanmış veriler “delete” edilseler de bir yerlerden çıkabiliyor ve geldikleri noktada kişisel tarihlerini “revize” edenleri zor durumda bırakabiliyor. Artık dijital ortamın en ücra köşelerine saklanmış “istenmeyen” bilgi-belge-yorum-haberleri bulup silen, bu işten ciddi paralar kazanan firmalar bile var. 

    Tarih ise kişilerin nasıl insanlar olduğundan ziyade, onların yaptıkları, geride bıraktıklarıyla ilgilenir; o kişiyi eylem ve eserleriyle değerlendirir. Bu sayımızda özellikle insan (ve hayvan) hikayelerine, kişisel tarihlere yer verdik. 

    Peki günümüz Türkiye’sinin 21. yüzyıldaki ilk on yedi senesinden geleceğe ne kalacak? Elinizde bulunan dergi en azından bu dönemde üretilmiş bir kaynak oluşturmayı, bugünün bakışaçılarını geleceğe taşımayı hedefliyor. 2016 berbat bir yıldı, o ayrı. 

    Yeni senede, daha umutlu yarınlarda görüşmek dileğiyle… 

  • Kurban taşındaki çatlak ve yüreğimize sızan sesli şiirler

    Kurban taşındaki çatlak ve yüreğimize sızan sesli şiirler

    Kanadalı şair, şarkıcı, yazar, müzik tarihinin son 50 yılına damgasını vurmuş bir bilgeydi Leonard Cohen. O şimdi Şarkıların Efendisinin huzurunda. Umarım Şarkıların Efendisi onu bir sonraki hayatında bir yıldız olarak başka, daha hakikatli bir galaksiye yollar.

    Ayırt edemezsin beni rüzgârdan

    Ne geçmişte ne de yarın

    İncil’i yazan

    Küçük Yahudi’yim ben

    Yükselişini ve çöküşünü 

    gördüm ulusların

    Öykülerini dinledim hepsinin

    Aşktır tek motoru sağ kalmanın 

    Bildiğimiz gibi İncil’i yazan küçük Yahudi, İsa değildi. Onu yerine müritleri yazdılar İncil’i; onun yerine kiliseler kurdular. Haçlı Seferlerine çıktılar, engizisyon mahkemeleri kurdular. Yahudileri ve “cadı”ları yaktılar, birbirlerini öldürdüler… Yalnızca birbirlerini değil, kendi yerlerine savaştırdıkları köylüleri, işçileri, inananları. Geçmişte oldu bunların hepsi. Cohen geleceğin de pek farklı olmayacağını, hatta gelenin gideni aratacağını söyledi bize. Az kalsın inanmıyorduk. Ama giderayak gösterdi bize: Gelen gideni aratacak; hem de nasıl… Ölmek için Trump günlerini seçmesini tesadüf mü sanıyordunuz yoksa?

    Leonard Cohen 1972

    Arada umut vermeyi de ihmal etmedi ama. Boşuna değil, çoğumuz ona ‘hoşçakal’ demek için, ‘Her şeyde bir çatlak vardır / Oradan sızar ışık içeri’ dizelerini alıntıladık. Bilgenin umudu ancak böyle dile getirilirmiş. ‘Işık’ metaforu Aydınlanma çağından beri yakamızı bırakmadı biliyorsunuz. Ama daha derin, daha ‘ruhani’ bir metafor da olabilir ışık. Mesela Cohen kadar bilge olamayan (bilgelik mertebesine ömrü vefa etmeyen), tersine materyalizmiyle, radikalliğiyle ünlü Shelley, doğruca kendi içine baktığı nadir anlardan birinde şöyle demişti:

    Hayat renkli camdan 

    bir kubbe gibi

    Lekeler sonsuzun 

    beyaz nurunu

    Ta ki Ölüm onu 

    paramparça edene kadar 

    (Adonaïs, 1821)

    Bunu yazdığında 29 yaşındaydı Shelley; bir sene sonra da öldü zaten. Yazma nedeni daha da acı: Aynı yıl daha 24 yaşındayken ölen dostu John Keats’in yasını tutuyordu. Roma’da, ‘Katolik Olmayanlar Mezarlığı’nda yatar ikisi de, yan yana olmasa da yakın.

    Cohen ise Shelley gibi radikal değildir. İmgeleri de “renkli camdan kubbelerin Ölümün çekiciyle parçalanması” gibi şaşaalı değildir. O ‘Sonsuzun beyaz nuruna’ bakmak için küçük bir çatlak açar kubbede. Oradan sızanı görür, onunla yetinir. Cohen bilgedir. Kurumlaşmış dinin despotluğundan yaka silkenlere, içinde Kabala’nın, İsa’nın sevecenliğinin ve özgürlük davetinin, Mevlana’nın, Zen’in ve Tao’nun hemhal edildiği ruhani, ama ortodoksluğa ya da kör inanca da yer bırakmayan bir dünyanın kapısını açar. O kapı ancak bilge bir şiirle açılabilirdi zaten. Kuru kuruya ‘ateist’ olmakla yetinemeyenlerimizin gönül gözünü açar, elimizden tutarak içimize baktırır.

    Leonard Cohen 2015

    Böyle bir bilgenin nasıl ölmesini, ölünce nereye gitmesini beklerdiniz? Ölmeden az önce yazdığı son şarkılarından birinde, yarı İbranice (atalarının dilinde) yarı İngilizce (gençliğinin ve şiirinin dilinde) “Buradayım, buradayım, hazırım efendim!” demişti. Oğlunu kurban taşına yatıran İbrahim’in tanrısına seslenişini tekrarlıyordu. Cohen’in o İshak’ın kurban edilişine nasıl isyan ettiğini gençliğinde, neredeyse elli yıl önce yazdığı “İshak’ın Hikâyesi” şarkısından biliriz:

    Ey bu sunakları kuranlar

    Kurban etmeye çocuklarını

    Artık yapmayın bunu

    Hesap, vahiy değildir

    Görev vermedi size

    Ne şeytan ne de tanrı

    Siz, tepesine dikilenler 

    çocukların

    Elinizde kanlı, kör baltalar

    Orada değildiniz

    (Çeviri: Barış Pirhasan)

    “Yaşlanınca ansızın dindarlaşmadı ya bu adam! Bu ‘hazırım’ da nereden çıktı?” denilebilir. Merak etmeyin; Cohen ölüme giderken de İshak’ların kurban taşına yatırılmasını onaylamıyordu. Çocukların kör inanca, millete, davaya, çıkara, hesaba, nefrete ve hasete kurban edilmesine hiçbir zaman razı gelmezdi o. Yaptığı tek şey, “Hazırım efendim!” kabullenişini İbrahim’in ağzından almak, kendisini İshak’ın yerine koymaktı. Kurban taşına uzanıp kendisini hepimiz için feda etmek… Kurban taşında küçük bir çatlak açıp, oradan hepimizin yüreğine sızmak…

    Cohen şimdi nerede olacağını neredeyse otuz yıl önceden bilmişti aslında:

    Az da olsa yaptım 

    elimden geleni

    Dokunmaya çalıştım 

    hissedemediğimde

    Hakikati söyledim hep, 

    aldatmadım hiç sizi

    Ve hiçbir şey

    Gitmese de yolunda

    Çıkacağım Şarkıların 

    Efendisinin huzuruna

    Dilimde sadece bir Halleluya 

    O şimdi Şarkıların Efendisinin huzurunda. Umarım Şarkıların Efendisi onu bir sonraki hayatında bir yıldız olarak başka, daha hakikatli bir galaksiye yollar. Umarım o galaksinin önemsiz bir yıldızının küçük bir gezegeninde yaşayan canlılar, aptallık ve cehaletten, kin ve hasetten örülü inanç sistemlerinin üstlerine örttüğü kara cübbede küçük bir çatlak açarlar da, onlara göz kırpan Bilge’nin nurunu görürler. 

  • Restorasyon otel hukuk yalan tarih talan oldu

    Restorasyon otel hukuk yalan tarih talan oldu

    İstanbul’un en değerli bölgesinde artık Osmanlı Arşivleri değil, beş yıldızlı bir otel yükseliyor. Arşivler Kağıthane’ye taşındıktan sonra bina, oldubittiyle “turizme kazandırıldı”. İnşaatın arkasındaysa zincirleme hukuk ihlalleri var.

    Arkeolojik eserlere örtü Yapıda, arşiv binası olduğu dönemden kalma arkeolojik değerler, kablo, hortum yığını altında “muhafaza ediliyor”. 

    Koruma Kurulu’na danışılmadı, mevcut arkeolojik eserler kayboldu, kaçak kat inşa edildi, ortaya Sultanahmet’in tam merkezinde beş yıldızlı bir otel çıktı. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Kağıthane’deki yeni komplekse 2013’te taşındıktan sonra, ayrıldıkları bina, hukuk ihlalleriyle dolu bir sürecin sonunda Şura Hagia Sophia Hotel adıyla kullanıma açıldı. Aralık ayı boyunca pek çok kez medyada konu olan inşaatın, önce restorasyon diye başlayıp otel olarak açıldığı, ardından da normal şartlarda her adımda bilgilendirilmesi gereken 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun bu süreçten bihaber olduğu ortaya çıktı. Ancak skandallar ve sorunlar bunlarla sınırlı değil.

    Başbakanlık Osmanlı Arşivleri 

    Osmanlı Devleti’nde modern anlamda bir arşiv birimi ilk defa Tanzimat sonrası 1846’da Hazine-i Evrak Nezareti ile birlikte kuruldu; dönemin ünlü mimarları İtalyan Fossatti Biraderler’e de Bab-ı Âli’de (günümüzde İstanbul Valiliği’nin bulunduğu bölge) bir bina inşa ettirildi. Uzun yıllar sonunda bina ihtiyacı karşılamayınca 1974’te -bugün söz konusu olan binanın bulunduğu yerde- inşaata başlandı ve yapı ancak 29 Ekim 1988’de Başbakan Turgut Özal tarafından kullanıma açılabildi. Dolayısıyla otele dönüştürülen bu binanın medyada yer aldığı şekliyle 400 değil, 27 yıllık bir geçmişi bulunuyor.

    Osmanlı Arşivleri’nin Kağıthane’ye taşınma süreci hızlandıkça, binanın geleceği tartışma konusu oldu. Akla ilk gelen seçenek, gün geçtikçe yerlilerden arındırılmış bir turistik bölgeye dönüşen Sultanahmet’teki diğer pek çok bina gibi yapıyı otele dönüştürmekti. Nihayetinde kentsel-arkeolojik SİT alanında yer alan ve kısmen Yerebatan Sarnıcı üzerinde bulunan eski arşiv binalarının 25 yıllığına kiralanması için ihale yapıldı. İhaleyi İpekyolu Kuyumculuk’un sahibi İbrahim Kaygısız kazandı. Ardından 2013’te Osmanlı Arşivleri’nin taşınma sürecinin tamamlanmasıyla binada tadilat başladı. Dış cephedeki bilgilendirme tabelasında “Başbakanlık Devlet Arşivleri binası revize inşaatı” yazması, inşaatın bir restorasyon olduğunu düşündürüyordu. Ancak sonunda iskeleler söküldü, inşaat tamamlandı ve esasında yapının beş yıldızlı bir otele dönüştürüldüğü anlaşıldı.

    Beş yıldızlı otel, Sultanahmet’in tam merkezinde yer alıyor (Kırmızı yapılı kompleks). 

    Dönüşümden haberdar olan Fatih Belediyesi duruma müdahale edip yapı tatil tutanağı düzenleyerek inşai faaliyetleri durdurmuş olsa da süreç, benzer pek çok örnek gibi, bir şekilde işlemeye devam etti. Bu dönüşüm esnasında yapının fonksiyonu izinsiz bir şekilde değiştirildi, binaya yeni katlar ve yeni cepheler eklendi. Bu süreç içerisinde ülke genelinde İl Özel İdarelerinin kaldırılmasıyla beraber, yapının mülkiyeti de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne geçti.

    Şura Hagia Sophia Hotel

    Dahası, uzun yıllardır yapının bahçesinde, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne kayıtlı “taşınmaz kültür varlığı” kapsamında sütun başlıkları, sütun kaideleri ve sütun gövdeleri bulunuyordu. Bunlar da inşaat sürecinden zarar gördü. Tonlarca ağırlığa sahip mimari parçalar, bugün bir duvar dibinde üst üste yığılı halde duruyor. Bunların şanslı olduğu bile söylenebilir, zira inşaat sonunda bazı kalıntıların kaybolduğu anlaşıldı! Bir yandan da hiçbir yerde kaydı bulunmayan başka mimari parçalar ortaya çıktı. Binada yeni açıldığı fark edilen bodrum girişi de burada izinsiz kazı çalışmaları yapıldığını gösteriyor ama ortaya çıkan arkeolojik kalıntılar ilgililere bildirilmemiş.

    Otelin sahibi İbrahim Kaygısız, “yoğunluk sebebiyle” sorularımıza cevap veremedi. Turizm alanında hızlı adımlar atan Kaygısız, İttihat ve Terakki’nin merkez binası olan, uzun yıllar Cumhuriyet gazetesine ev sahipliği yapan ve Pembe Köşk (veya Kırmızı Konak) adıyla bilinen binayı da 2012 yılında satın almış ve burasının da otele dönüştürüleceğini açıklamıştı. Eğer yapılanlar, yapılacakların teminatıysa, Osmanlı ve Türkiye siyasi tarihinde böylesine önemli yer tutan bir binanın geleceği için kaygı duymamak imkansız. 

    İnşaat restorasyon gibi başladı, altından otel çıktı Osmanlı Arşivleri binayı boşalttıktan sonra başlayan inşaatın cephesine “revize inşaatı” bildirisi asılmıştı. Ancak brandalar kaldırıldığında beş yıldız otel inşa edildiği anlaşıldı.

    MUHTELİF

    1- Vezneciler’deki trafik tüneli çalışmalarında bir sarnıç ortaya çıktı. Yeni bir keşif olduğu düşünülen bu kalıntı, aslında Beyazıt Meydanı’nın 1961 yılı sonlarında başlatılan düzenleme çalışmaları sırasında tespit edilen ve incelendikten sonra koruma altına alınmak suretiyle kapatılan Erken Bizans Dönemi sarnıcıydı ve 60’lı yıllarda Ergon Ataçeri ve sonradan Nezih Fıratlı tarafından yayınlanarak arkeoloji literatüründeki yerini almıştı. Dr. Kerim Altuğ

    2- İngiltere tarihinde önemli yer tutan Ortaçağ kenti Eski Sarum’un ilk defa planı çıkarıldı. X ışınları teknolojisi kullanılarak yapılan yüzey taramaları sonucunda toprak altında çok büyük bir saray bulunduğu anlaşıldı.

    3- Rusya’daki Hermitage Müzesi’nin 250. kuruluş yıldönümü 7 Aralık’ta Saray Meydanı’ndaki 3 boyutlu projeksiyon gösterisiyle kutlandı.

    4- ABD’li genetik bilimci James Watson, 1962’de DNA’nın çift sarmallı yapısını keşfettiği için verilen Nobel ödülünü açık artırmayla 4,1 milyon dolara sattı. Rus zengin Alişer Usmanov, satın aldığı madalyayı destek için Watson’a iade edeceğini açıkladı.

    5- Van Gölü’nde sular çekilince, batık şehirler ve tarihî kalıntılar ortaya çıktı. Kalıntılar arasında Urartular tarafından inşa edilip Osmanlı döneminde de kullanılan ve bugün Erciş ilçesinde yer alan bir kale de yer alıyor.

    TARİHE KALANLAR

    14 Aralık operasyonu

    Aralarında Zaman gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın bulunduğu 31 kişi, ‘Tahşiyeciler’ olarak bilinen gruba yönelik düzenlenen 2009 yılındaki operasyonda suç ve delil uydurdukları iddiasıyla 14 Aralık’ta gözaltına alındı.

    CIA’in işkence raporu

    ABD Senatosu, CIA’in 11 Eylül sonrası uyguladığı sorgu tekniklerine dair raporunu açıkladı. Cinsel tehdit, matkaplı işkence gibi yöntemlerin kullanıldığı, ancak ‘bir tane bile kritik istihbarat’ elde edilemediği ortaya çıktı.

    Almanya’yı birleştirdi

    Türk kökenli Alman üniversite öğrencisi Tuğçe Albayrak (23), Offenbach kentinde iki kadını taciz eden üç erkeğe müdahale ettikten sonra dövülerek öldürüldü. Cenazesi Türk ve Alman toplumlarını bir araya getirdi, Alman Cumhurbaşkanı Gauck, Albayrak’ın ailesine taziye mesajı gönderdi.

    Nanking’e ilk resmî tören

    Çin’de, Japon ordusunun 1937-38’de gerçekleştirdiği Nanking Katliamı anısına ilk defa resmi tören düzenlendi. Çin Cumhurbaşkanı Şi, “Bir suçu inkâr etmek, suçu tekrarlamaktır” dedi.

    Mübarek’e beraat

    Mısır’ın devrik Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, göstericilerin öldürülmesi ve yolsuzluk suçlamasıyla yargılandığı davada aklandı.