Etiket: sayı: 31

  • Çarlık Rusyasını teslim alan şarlatan

    Çarlık Rusyasını teslim alan şarlatan

    Sibiryalı cahil bir köylü olan Grigori Rasputin, 20. yüzyıl başlarında gezgin vaizlik ve şifacılıktan, Rusya’yı fiilen yöneten bir adam mertebesine yükselmişti. Çariçe’nin güvenini kazanıp Rus sarayına sızdıktan sonra ipleri eline alan Rasputin’in dinî istismarlar, seks skandalları, siyasi entrikalarla dolu hayatı, 1916’da yine hanedan üyesi bir prensin tabancasından çıkan kurşunlarla sonlanmıştı. Çarlık Rusyası da bir yıl sonra aynı kaderi paylaşacaktı.

    Rusya’yı sarsan ilk devrim 1905’te patlak verdiğinde, çar ailesinin en önemli sorunu Ağustos 1904’te doğan tek erkek çocukları Veliaht Alexis’in hemofili hastalığından muzdarip olmasıydı. Çariçe hekimlerin yanısıra “geleneksel” tedavi yöntemlerini de önemsiyordu. Çar hatıra defterine devrimin en kritik günlerinde şunları yazıyordu: “Tobolsk’tan Grigoriy adlı bir Tanrı adamıyla tanıştık”. Sözü edilen adam Çarlık Rusyasının yönetici çevrelerini yıllarca uğraştıracak olan Rasputin’den başkası değildi. 

    1869 doğumlu Grigori Yefimoviç Rasputin, çarlığın son yıllarında bu “sağaltıcı” gücünden istifade ederek ilkin çariçenin güvenini ve desteğini kazanmış ve sonra da başkentin idari ve siyasi çevrelerinde nüfuz sahibi biri ve hatta neredeyse bir devlet kurumu haline gelmiştir. “Staretz” (ihtiyar ermiş) olarak da adlandırılan Rasputin, aşırı renkli özel hayatıyla siyasi rolünden çok daha fazla ilgi çekmiştir. 

    Alman asıllı çariçe ve hasta veliaht 

    Rasputin tarihe aristokratik bir aşk hikayesinin beklenmedik misafiri olarak atlamıştır. Kraliçe Victoria’nın torunu (kızının kızı) Alice’le Windsor Sarayında tanışan çarlığın varisi Nikolay, birbirlerine aşık olmuşlardı. Çar II. Aleksandr, Hesse ailesinde bir çeşit kan hastalığı olan hemofilinin ırsi olduğunu bildiğinden buna bir süre karşı çıksa da sonunda razı oldu. Onun ölümünden sonra Nikolay tahta çıktı ve çariçe dört kız çocuğu doğurdu. Ancak tahta bir varis gerektiğinden bir erkek çocuğu doğurmak için doktorların yanısıra şarlatanlara, üfürükçülere, büyücülere, yani “geleneksel” yöntemlere de bel bağlıyordu. Nihayet 1904’te Aleksis doğdu ve beklendiği gibi hemofili hastasıydı. 

    Kadınların sevgilisiydi Sibirya’nın bir köşesinden gelip imparatorluğun merkezine yerleşen Rasputin, gizemli duruşu ve etkileyici karakteriyle kadınları etrafına toplamakta oldukça yetenekliydi. Kısa zamanda hem konumunu güçlendiriyor hem de bütün saray kadınlarıyla çeşitli biçimlerde ilişki kuruyordu. 

    İşte tam da bu sırada Çariçe Aleksandra Fiyodorovna, çaresizlik içinde zaten eğilimli olduğu mistik arayışlarına denk düşen ve ölümüne kadar gölgesi gibi yaşayacak olan Rasputin’e rastladı, daha doğrusu tosladı. Uygun zamanda uygun yerde bulunan bu “Tanrı adamı”, kısa zamanda yüksek yerlerde kendine yardımcılar bulacak, daha doğrusu onlar kendisini bulacaklar ve böylece çariçeyi ve onun aracılığıyla da çarı sıkı sıkıya avucuna alan yeni bir yönetici odak oluşacaktı. 

    Zamanla arşivlerin önemli bir kısmı harap olduğu için hakkında kendi anlattıklarından fazla birşey bilinmese de, Rasputin’in Pokrovskoye’de 1869’de doğduğu, 19 yaşında evlenip beş çocuk sahibi olduğu bilinmekte. Külhanbeyliği, sarhoşluğu ve çapkınlığı ile bilinen Rasputin, aslında cahil bir köylüydü. Bir papazın etkisiyle nedamet getirmiş ve evini barkını terkedip manastır manastır dolaşarak Rusya’da çok rastlanan gezginci vaizlerden biri olmuştu. Günahı günahla arıtmayı savunan (“Tanrı’ya yakınlaşmak, erişmek için çok günah işlemek gerekir”), uyuşturucu ve dansı, dinle erotizmi kaynaştıran bir mezhebe, Khlyst’lere yakınlaştı. Dinsel takıntılarına ölçüsüz seks maceralarını da katarak tüm ülkede ün saldı. 

    Hipnoz becerisi 

    Hipnoz becerisi de olan ve Sibirya’daki geleneksel tedavi yöntemlerini de bir miktar bilen Rasputin, çarlık ailesinin yakınlarıyla evli olan Karadağ kralının kızlarından, Kiev’de rastladığı Büyük Düşes Maritze tarafından 1904 ilkbaharında impatorluğun başkentine davet edilmişti. Başkent Petersburg’a geldiğinde kadınlardan oluşan geniş bir çevre edindi. Çar ve çariçe ile tanışma imkanı buldu. Artık sarayda hem tabiat üstü güçleri olan bir hekim hem de bir aziz muamelesi görüyordu. 

    Çariçe, Rusya hakkında hemen hiçbir şey bilmiyordu. Rasputin onun için siyasal olarak da sanki köylü Rusya’nın temsilcisi, Tanrı tarafından gönderilen ve tahtla köylülerin birliğinin timsali olan bir insandı. Ahlaki düşüklüğüne ilişkin söylenenleri ise bir iftira olarak görüyordu. 

    Rasputin’in imparatorluk sarayında geleneksel köylü, mujik kıyafetiyle arzı endam etmesi ona ayrı bir hava veriyordu. Kolsuz kaput, kuşaklı gömlek, koca ayakkabılar, taranmamış bir sakalla gerçek bir Rus köylüsüydü! Rasputin, çarın Tanrı tarafından gönderildiğine ve Rus halkını temsil ettiğine inanıyordu. Duma yani meclis, işe yaramaz soyluların oyun alanıydı. 

    Rasputin, saraydaki ilk yıllarından sonra yavaş yavaş siyasete dahil olarak büyük meselelerde de çariçe aracılığıyla ağırlığını koymaya başladı. Örneğin Balkan Harbi’nde, 1905 Japon Savaşı yenilgisinden zayıflayarak çıkan imparatorluğun yeni bir çatışmaya hazırlıklı olmadığından hareketle barıştan yana oldu. Rasputin’in kabine üzerindeki ağırlığı 1905 Devrimi’nin sularının çekilmesinden, başbakan Stolipin’in genç bir anarşist tarafından öldürülmesinden sonra daha da arttı. 

    Polis teşkilâtının hafiyeleri her gün saat saat Rasputin’i izliyor ve raporlarında Pok-rovskoye’deki köyüne sarhoş bir hâlde ailesini ziyarete gittiğini, bu sırada babasıyla kanlı bıçaklı bir kavgaya tutuştuğunu bildiriyorlardı. 

    Bu raporlar, destansı bir üslûpla onun delişmenliklerini anlatıyordu: “Bugün sabahın beşinde tümüyle sarhoş bir şekilde evine döndü… 25’i 26’ya bağlayan geceyi aktrist V. Rasputin’le geçirdi… Prenses D. ile birlikte Astoria Oteli’ne geldi… Gece onbire doğru Çarskoye Selo’dan evine döndü… Rasputin Prenses Ş. ile birlikte eve geldi; çok sarhoştu; beraberce hemen çıktılar… Sabah beşte oldukça sarhoş vaziyette evine döndü. Bu notlar, istihbaratçı jandarma generali Globaçev tarafından derlenip imzalanmıştı. 

    ‘Din büyüğü’ Rasputin Rasputin’in kariyeri, gezici vaizlikle başlamıştı. Kendisini bir “din büyüğü” olarak konumluyor, Çarlık Rusyasındaki taassubu da kendi çıkarları için kullanıyordu. Saraydaki nüfuzu arttıkça, dinî çevrelerdeki etkisi de artacaktı. 

    Rasputin’in kirli çamaşırları raporlarda 

    Hafiyelerin bir kez daha şişelerin ve kadınların sayısını kaydettiği bir gün, çariçe çara mektubunda acılarından bahsediyordu: “Rasputin’i kadınları öpmekle suçluyorlar. ‘Havariler’i oku, onlar da hoşgeldiniz manasına her erkek ve kadını öpüyorlardı”. Havarilere yapılan bu atıfın, hafiyeleri ikna ettiği pek söylenemez. Bir başka mektupta çariçe daha da ileri gidiyordu: “Akşam İncil’i okurken, uzun uzun dostumuzu düşündüm: Yahudi vaizleri ve Farisiler de kendilerinin mükemmel oldukları inancıyla nasıl da İsa’ya işkence etmişlerdi… Gerçek şu ki, hiç kimse kendi ülkesinde peygamber olamaz”. 

    Çar II. Nikolay’ın Rasputin hakkındaki söylenenlerden ve istihbarat raporlarından haberdar olmaması imkansızdı. Ancak eşi Aleksandra Fiyodorovna’ya, veliahtın hastalığı nedeniyle ancak uzman hekimlere güvenilmesi gerektiğini anlatamıyordu. Çariçe için ise Rasputin’in iyleştirici gücü herşeyden önemliydi. 

    Çariçe yalnızca oğlunun sağlığı için değil, Rusya’nın geleceği, yani çarlığın istikbali için de Rasputin’in öğütlerini tanrısal bir buyruk addediyordu. Ona göre bakanlar bile Rasputin’in sözlerini dikkate almalıydı. Hatıralarında şunları yazmıştı: “… Savaş Bakanının seçtiği adamı beğenmiyorum. Kendisi dostumuzun düşmanıdır ve bize uğrsuzluk getirir”. “Dostumuz” dediği Rasputin’in, stratejik meselelerde bile “değerli fikirler”i vardı. 

    Çariçe çarı etkisi altına almıştı, Rasputin de çariçeyi. Herhangi bir anlaşmazlık olduğunda Rasputin, çariçeyi köyüne dönmekle tehdit ediyordu. Stolipin’in öldürülmesinden sonra onun yerine başbakanlığa getirilen Vladimir Nikolayeviç Kokovtsov, başlarda arkadan yönetilebilecek biri olarak görüldüğünden çariçe tarafından çok tutuluyordu. Ancak Rasputin’in saraydaki nüfuzuna dayanamadı. 

    1912 Şubat’ında ana çariçe bile şöyle yazıyordu: “Zavalı gelinim kendisini ve hanedanı nasıl bir felakete sürüklemekte olduğunu anlayamaz. Kendisi bir kere bu kötü adamın kutsallığına inanmış, bizler bu felaketi önleyemiyoruz”. 

    Petrograd Metropoliti Pitirim ve okumasını zar zor beceren Başpiskopos Varnava, mevkilerini Rasputin’e borçlulardı. Rasputin, diğer bir çokları arasında Stürmer’i başbakan, Protopopov’u içişleri bakanı, Rayev’i yeni baş vekilharç olarak atadı. 

    Polis tarafından kumarbaz ve tefeci olarak fişlenen “ihtiyar ermiş”in mali danışmanı Yahudi Simanoviç, son derece namussuz bir adam olan Dobrovolskiy’i de adalet bakanı olarak atamıştı! 

    1 Ağustos 1914’te Almanya ile Rusya arasında savaş ilan edildi. İlk askerî başarılardan hemen sonra, kışa doğru teçhizat noksanlığı ve ordunun başındaki Nikolay Nikolayeviç’in yetersizliğinden ötürü durum tersine döndü. II. Nikolay komutayı bizzat ele alarak cepheye gitti ve hükümdarlık naipliğini eşi çariçeye, yani Rasputin’e bıraktı. 

    Rasputin oturuyor, generaller ayakta 
    Çar II. Nikola’nın iki generaliyle olan bu fotoğrafı, askerlerin Rasputin’le aralarındaki hiyerarşiyi ortaya koyuyor. Rasputin, ordu içindeki tayinleri dahi kontrol ediyordu. 

    Savaş ve Rasputin’in değişen kaderi 

    Birbirinden uzak kaldıklarında çariçe sık sık eşine yazıyordu: “… Benim kendi düşüncem böyle, ama dostumuzun bu konuda ne düşündüğünü de öğrenmeye çalışacağım”. Bir başka mektupta “… Ben güçlüyüm, dostumuza ve bana her konuda güven… Dostumuzun duaları ve yardımıyla her şey yolunda gidecek… Eğer o yanımızda olmasaydı, her şey çoktan bitmiş olurdu, buna tümüyle inanıyorum…” 

    Rasputin’in nüfuzu artmıştı ama, başta hüsnü kabul gördüğü dinî çevreler de dahil olmak üzere askerî ve siyasal yönetici kesimle ilişkileri giderek bozulmaya başlamıştı. 

    Duma’da 1915 yazında liberal ve ılımlı muhafazakârlardan oluşan bir çoğunluk belirmiş ve “ilerici grup” adını almıştı. Bu gruptakiler ülkedeki krize bir çözüm aramak için çarla konuşmak istemiş, ama çar onları reddetmişti. İlerde başbakan olacak olan Kerenski, böylesine bir kriz döneminde Rasputin’in (Grişka) başbakan olma ihtimaline karşı şu notu düşüyordu: “…Grişka tam bir ‘çarıklı enkanıharp’. Petrograd’da başbakan olup sorumluluk almaktansa, sarayda ve iktidarda kalmayı tercih eder”.

    Rusya’da Şubat Devriminden çok önce çarlık yalnızca halk katında değil, ordu ve toplumun üst kesimlerinde de itibar kaybetmişti; yalnızca Rasputin’in elinde oyuncak olan sağcı gericiler ve bir takım bürokratlarca destekleniyordu. Orduda ve aristokraside çarın üzerindeki etkisinin silinmesi için, çariçeyi bir şekilde uzaklaştırmanın yolları aranıyordu. Şubat Devrimi arefesinde, her tarafı bir saray darbesi kokusu sarmıştı. Güneybatı cephesi komutanı ünlü general Krimov, Ocak ayı başlarında başkente gelerek bir takım görüşmeler yaptı. 1916 Mart’ının ortasında gerçekleştirilmesi tasarlanan bir darbenin hazırlığına girişilmişti bile. Çarın varlığında savaşın kazanılmasının imkansız olduğunu düşünüyorlardı. 

    Soyluların yanısıra Romanov hanedanı da Rasputin’den kurtulmanın yollarını arıyordu. 16 Aralık 1916 gecesi, çarın yeğeni Büyük Düşes İrina ile evli olan Prens Feliks Yussupov’un evindeki bir davete Rasputin de çağrılmıştı. Diğer davetliler arasında bir başka çar yeğeni Grandük Dimitriy Pavloviç, aşırı sağcı milletvekili Vladimir Purişkeviç, subay Sukhoten ve başhekim Stanislas Lazovert de vardı. 

    Soyluların intikamı

    Prens Yussupov, yakın mesafeden Rasputin’i vurdu ve ceset birkaç gün sonra Neva nehri üzerindeki Petrovski köprüsü civarında bulundu. Suratı hurdahaş ve vücudunda üç kurşun yarası bulunan Rasputin’in ciğerlerindeki su, nehre atıldığında henüz nefes aldığını göstermekteydi. 

    Rasputin saraya yakın inşa halindeki bir kiliseye çar, çariçe, kızları ve nedimelerinin katıldığı bir törenle gömüldü. Cinayeti işleyenlerden grandük, sarayında göz hapsine alındı. Sempati ziyaretlerinin ardı arkası kesilmedi. Çariçenin öz kızkardeşi cinayeti işleyenler için dua ettiğini ve onların bu yurtsever hareketini kutsadığını belirten bir telgraf çekti. Yussupov, ehine tiyatrolarda gösteriler yapıldı, gazetelerde makaleler yayımlandı. Toplumun her katında adeta bir rahatlama hissi belirdi. 

    Manipülasyon ustası
    Çariçeyi kontrolü altına alarak çarı da yönetmeye başlayan Rasputin, binlerce kitaba, afişe, filme konu oldu.

    Saraydaki yükselişi çok hızlı ve bir o kadar da mantığa aykırı gerçekleşen Rasputin’in öldürülüşü de yaşamı gibi hileli ve tuzaklı oldu.

    Rasputin’in mirası 

    Rasputin artık yoktu, ama gölgesi hüküm sürmeye devam etti. Komplocuların tüm beklentilerinin aksine, imparatorluk çifti inatla Rasputincilerin en nefret edilen şahsiyetlerini üst düzey görevlere atamayı sürdürdü. Cinayet iktidar denkleminde önemli bir rol oynamıştı ama, krizi dindirmek bir yana daha da ağırlaştırdı. Şair A. Blok, Rasputin’in öldürülmesi konusunda şöyle yazacaktı: “Onu haklayan kurşun, hanedanı da tam kalbinden vurdu”.

    Rasputin’in öldürülmesinden sonra monarşi son günlerini yaşadı. On hafta sonra Şubat Devrimi kapıyı çalıyordu. Troçki ünlü Rus Devriminin Tarihi kitabında olayı şöyle özetleyecekti: “Eski rejimin bir temsilcisi senatör Tagantsev, ‘Rasputin varolmasaydı onu yaratmak gerekecekti’ demişti. Bu sözün onu söyleyenin düşündüğünden daha fazla anlamı var. ‘Serserilik’ten toplumun alt katmanlarındaki anti-sosyal parazitizmin uç bir ifadesini anlıyorsak eğer, Rasputin’in serüveninin öncelikle taçlanmış bir serserilik olduğunu söyleyebiliriz”.

    Rasputin, 1917 Devriminden sonra çarlık rejiminin çürümüşlüğünü ifade eden bir imaj olarak yaşadı. Rasputin adı 20. yüzyıl boyunca devlet ve din işlerinde entrikacılık, imparatorlukların çöküşü, manipülasyon, seksüel fanteziler gibi birçok alanda kullanılan bir sembol haline geldi. Hakkında sayısız kitap yazılan, filmler- diziler- müzikler yapılan Rasputin, bir popüler kültür ikonu olarak hâlâ yaşıyor.

  • En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı

    31 Mart 1877’de Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla tamamlanacak olan Meşrutiyet’e geçiş sürecindeki en önemli dönüm noktası, Osmanlı tarihindeki ilk anayasanın kabulüydü. Avrupa’da hem siyaseten sıkışmış, hem askerî ve ekonomik açıdan en kötü zamanlarını yaşayan Osmanlı Devleti, Kanun-ı Esâsî’nin kabulüyle umutlanacaktı. 

    Yüz kırk yıl önce bu ay, ilk anayasamız olan Kanun-ı Esâsî ilân edildi (23 Aralık 1876). Böylece, 30 Mayıs 1876’daki darbeyle başlayıp 31 Mart 1877’de Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla tamamlanacak olan Meşrutiyet’e geçiş sürecindeki en önemli adım atılmış oldu. Gerçi Meclis henüz toplanmadığı için meşrutiyetten söz edilemezdi. Ama seçim süreci de çoktan başlamıştı, zira mebusların seçiminin uzunca bir zaman gerektireceği öngörüldüğünden, daha Kanun-ı Esâsî metni hazırlanmadan önce işe girişilmiş ve seçimlerin ne surette yapılacağına ilişkin bir nizamname 28 Ekim’de hazırlanarak 2 Kasım’da bütün vilâyetlere yollanmış, 5 Kasım’da da devletin resmî yayın organı Takvîm-i vekâyi gazetesinde yayımlanmıştı. 

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı
    Tarih 23 Aralık 1876. Yeni anayasa Bab-ı Âli önünde kurulan kürsüde ilan ediliyor. Hava soğuk olmasına rağmen mahşeri bir kalabalık var.

    O günlerde Osmanlı Devleti, tarihinin en karanlık evrelerinden birini yaşıyordu. Çok boyutlu ve sonuçta “93 Harbi” dediğimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na kadar varacak olan bir kriz patlak vermişti. Bu krizi tetikleyen olay, 24 Temmuz 1875’te Hersek’te başlayan isyandır. Toprak mülkiyetine ve vergi politikasına ilişkin nedenlerden dolayı çıkan isyan, kısa bir sürede dinî cemaatler arasında boğuşmaya dönüşmüş, Osmanlı Devleti de isyanı bir türlü bastıramamıştı. Avrupa kamuoyunda Hıristiyanlara haksızlık edilmesi biçiminde algılanan olay sürerken, Osmanlı Devleti, Ekim ayında iflas anlamına gelen bir karar alarak, Avrupa borsalarından almış olduğu borçların faizlerini tümüyle ödeyemeyecek durumda olduğunu, ödenemeyen kısmın da yeni bir borç gibi işlem göreceğini bildiren bir kararname yayınladı. Bu da Avrupa kamuoyunun tümüyle Osmanlıların aleyhine dönmesine neden oldu. 

    Bu olumsuz ortamda ve Hersek isyanının uluslararası bir diplomatik hareketliliğe neden olduğu bir sırada, Bulgaristan’da da bir isyan patlak verdi. 1876’nın Nisan ayında başlayan isyanın ilk aşamasında Bulgarlar, çok sayıda Müslüman öldürdüler. Bunun üzerine, isyanı bastırmakla görevli Osmanlı güçleri de aşırı şiddet kullandı. Bulgar isyanı bastırılmasına bastırılmıştı ama hem Osmanlı Devleti aleyhine bir hava yaratılmış, hem de Osmanlı iç politikası karışmıştı. 

    1861’den beri tahtta olan Sultan Abdülaziz, Âlî Paşa’nın 1871’deki ölümünden sonra mutlakiyet yönetimine doğru kaymış, dört yılda yedi kez başbakan değiştirmiş ve Rusya’yla yakınlaşma siyaseti gütmüştü. Hersek ve Bulgaristan isyanları sırasında ikinci kez başbakan olan Mahmut Nedim Paşa da aynı siyasete taraftardı. Bu yüzden halk arasında kendisine “Nedimof” denir olmuştu. 

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı
    Kanun-ı Esâsî: Osmanlı Devleti’nin ilk ve tek anayasası. 

    1875 yılında Bulgaristan’da ortaya çıkarılan ve Rus konsoloslarının da dahli bulunduğu anlaşılan bir isyan hazırlığını Rus büyükelçisinin baskıları sonucunda örtbas etmiş, tutuklukları serbest bıraktırdığı gibi, hazırlığı ortaya çıkaran üst düzey memurları da başka yerlere sürmüştü. Ayrıca komplocuların Bulgarların yardımına gelmek üzere Osmanlı Devleti’ne savaş açmasını bekledikleri Sırbistan konusunda tedbirli davranılmasını isteyen Harbiye Bakanı Hüseyin Avni Paşa’yı da görevinden uzaklaştırmıştı. 

    Bulgaristan isyanının başlamasıyla Mahmut Nedim Paşa’nın tedbirsizliği iyice su yüzüne çıktı ve kendisine karşı olan devlet adamlarının eline önemli bir koz geçmiş oldu. 1 Mayıs 1876’da Bayezit, Fatih ve Süleymaniye Medreseleri’nin öğrencileri bu muhalif devlet adamlarının tahrikiyle ayaklandılar. Bâb-ı Âlî’ye doğru yürüyen medrese öğrencilerine halktan da birçok kişi katıldı. İsyancılar, Mahmut Nedim Paşa’nın görevinden uzaklaştırılmasını ve Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü kötü duruma haysiyetli bir çözüm bulunmasını istiyorlardı.

    Sultan Abdülaziz, önce direndiyse de, sonunda Mahmut Nedim Paşa’nın yerine Mehmet Rüştü Paşa’yı sadrazam olarak atadı. Ancak, yeni kabineyi hiç beğenmediğini ve kendilerini istemeye istemeye, mecburiyetten iş başına getirdiğini söyledi. Medrese öğrencilerini kışkırttıkları için ulemaya yönelik de bir tehditte bulundu ve icap ederse kendilerine karşı silah kullanılacağını söyleyen bir irade yayınladı. Yeni hükümet sayesinde isyan sona erdi gerçi. Ama tehditlerden iyice tedirgin olan Bâb-ı Âlî paşaları ve ulema, Mahmut Nedim Paşa’nın yeniden başbakanlığa getirilme olasılığı karşısında bir darbe yaparak Sultan Abdülaziz’i tahttan indirme planları yapmaya koyuldular.

    Darbe, 29-30 Mayıs 1876 gecesi, yani yapılan ilk plandan bir gün önce gerçekleştirildi. Dolmabahçe Sarayı denizden ve karadan kuşatıldı. Kuşatmaya katılan Harbiye Mektebi öğrencilerine komuta eden Süleyman Paşa, daha sonra Şehzade Murat Efendi’yi alıp Bayezit’e, Harbiye Bakanlığı’na götürdü. Orada toplanmış olanlar Şehzade’ye biat edip kendisini Sultan 5. Murat olarak tahta geçirdiklerini söylediler. Sabahleyin cülus topları atılarak padişah değişikliği ilân edildi. Hal edilmiş olan Abdülaziz ise, Dolmabahçe’den alınarak Topkapı Sarayı’na götürüldü. Daha sonra ve Sultan 5. Murat’tan kendi isteği üzerine, Çırağan Sarayı’na nakledilecekti. 

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı
    Sultan Abdülaziz’i tahttan indirmek üzere Dolmabahçe Sarayını kuşatan Harbiye öğrencileri… 28-29 Mayıs 1876.

    Ancak Osmanlı Devleti, şehzadeliğinde liberal fikirleri ve Yeni Osmanlılara yakınlığıyla tanınan V. Murat’ın saltanatından herhangi bir hayır görmedi. Amcası Sultan Abdülaziz döneminde ayağının kaydırılarak yerine kuzeni Yusuf İzzettin Efendi’nin tahta geçirileceği korkusuyla yaşamış olan 5. Murat’ın sinirleri pek sağlam değildi. Alkole olan düşkünlüğü ise sağlığını daha da zayıflatıyordu. Beklenenden bir gün önce, 29 Mayıs gecesi karşısında Süleyman Paşa’yı elinde tabancayla gördüğünde çok korkmuş ve ilk sinir bozukluğu işaretlerini göstermişti. Birkaç gün sonra (4 Haziran), Abdülaziz intihar edince durumu daha da kötüleşti. 

    16 Haziran’da Yusuf İzzettin Efendi’nin yaveri Kolağası Hasan Bey, öldürüldüğüne inandığı Abdülaziz’in intikamını almak üzere hükümet toplantısını basarak, hemen hemen herkesin darbenin önderi olduğunu kabul ettiği Harbiye Bakanı Hüseyin Avni Paşa’yı ve daha birkaç kişiyi öldürdü (16 Haziran). Bundan iki hafta sonra da, bütün bu gelişmelerin yarattığı karışıklığı fırsat bilen ve Osmanlıların diplomatik yalnızlığından yaralanabileceklerini sanan Sırbistan ve Karadağ, Osmanlı Devleti’ne savaş ilân ettiler (1-2 Temmuz). Sultan 5. Murat’ın ruh sağlığı artık iyice bozulmuş, Cuma namazına bile gidemez olmuştu. 

    Sadrazam Mehmet Rüştü Paşa ve Harbiye Bakanı Hüseyin Avni Paşa, mutlak monarşiye karşı olmakla birlikte, 1871’e kadar sürmüş olan Bâb-ı Âlî iktidarını yeniden kurmakla yetinme yanlısıydılar. Darbeciler sacayağını tamamlayan Şura-yı Devlet Başkanı Mithat Paşa ise, meşrutiyet yanlısıydı. Geriye kalan hükümet erkânı, bu iki tasarının taraftarları olarak bölünmüşlerdi. İstanbul basını da aynı biçimde ikiye bölünmüş ve eski düzene devam etme ya da meşrutiyete geçme konusunda yoğun bir yayın faaliyetine girişmişti. Bu ortamda Hüseyin Avni Paşa’nın ölümü, hem aydın kamuoyunda hissedilir bir desteği olan Mithat Paşa’nın hükümetteki konumunu sağlamlaştırmış, hem de ordunun güçlü ve sevilen üyesi Süleyman Paşa’nın meşrutiyet yönünde ağırlığını daha fazla hissettirebilmesini sağlamıştı. 

    Bu ortamı iyi değerlendiren Şehzade Abdülhamid Efendi ve kendisini destekleyen çevreler, Şehzade’nin tahta geçmesi halinde meşruti yönetimi kabul edeceğine ilişkin lobi etkinliklerine girişmişlerdi. Sultan 5. Murat’ın da iyileşemeyeceği, dolayısıyla hâlâ yapılamamış olan Eyüp’teki kılıç kuşanma merasimine gitmesinin mümkün olmadığı anlaşılmıştı. Bunun üzerine Mithat Paşa, 29 Ağustos günü Şehzade Abdülhamid Efendi’yle bir görüşme yaparak kendisinden meşrutiyet konusunda güvence aldı. Ertesi günü yapılan hükümet toplantısından da Sultan 5. Murat’ın hal edilerek Abdülhamid’e biat etme kararı çıktı. Topkapı Sarayı’nda 31 Ağustos’ta yapılan törenle, Sultan 2. Abdülhamid Osmanlı tahtına oturdu. 

    Padişah değişikliği sırasında, Sırbistan ve Karadağ’la yapılan savaş da devam ediyordu. Osmanlı ordusunun üstün bir duruma geçmesi, Avrupa devletlerinin bırakışma yapılmasını istemelerine yol açtı. 16 Eylül günü başlayan bırakışmayla birlikte Avrupa devletleri bir dizi önlem teklif etti. Osmanlı Devletinin içişlerine karışma anlamına gelen tekliflerin en önemlileri, Bulgaristan’da reform yapılması ve Bosna-Hersek’e özyönetim hakkı tanınmasıydı. Bu sıkışık durum, hem Mithat Paşa’nın meşrutiyet karşıtlarını ikna edebilmesine yaradı, hem de Sultan 2. Abdülhamid’i meşrutiyet ilân etmeye zorlamış oldu. Osmanlı Devleti, meşrutiyet ilân ederek yabancı güçlerin içişlerine karışmasını itiraz edemeyecekleri bir biçimde engellemiş olacaktı. 

    En karanlık dönemde Meşrutiyet ışığı yanmıştı
    Sultan 5. Murat

    Sultan 2. Abdülhamid’in, kurulacak bir komisyonun Kanun-ı Esasi’yi hazırlamasına ilişkin iradesi 7 Ekim’de çıktı. Söz konusu komisyon kısa bir süre sonra Mithat Paşa başkanlığında kuruldu. 16 sivil, 2 asker ve 10 ulemadan oluşan komisyon haftada dört gün Mithat Paşa’nın Şura-yı Devlet’teki dairesinde toplanıyor, toplantılar bazen evlerde, geceleyin de sürüyordu. Komisyon üyeleri çeşitli komitelere ayrılmışlardı. Bunlar arasında en önemlisi, anayasa metnini hazırlayacak komiteydi ve Ziya (Paşa), Namık Kemal ve Abidin Beyler ile Odyan Efendi gibi meşrutiyeti uzun zamandır isteyen üyelerden oluşuyordu. Bu komite ayrıca meclis içtüzüğüyle seçim kanunu tasarısını da hazırlamakla yükümlüydü.

    Anayasanın ilk taslağı hazırlandığı sıralarda, bırakışmayı bozup çarpışmaları yeniden başlatan Sırbistan ordusu bozguna uğratılmış, Osmanlı ordusuna Belgrad yolu açılmıştı. Osmanlı ileri harekâtı başlar başlamaz Rusya, Bâb-ı Âlî’ye bir ültimatom vererek çarpışmaların hemen kesilmesini ve Balkanlar’da reform yapılmasını istedi (16 Kasım). Kısa bir süre sonra da kısmî seferberlik ilân etti. Rusya’yla savaş olasılığı karşısında yalnız kalan Osmanlı Devleti bırakışmayı kabul etmiş, ama reform konusunda tereddüt geçirirken İngiltere’den destek bulmuştu: Reformlar konusu, İstanbul’da toplanacak ve Osmanlı tarihçiliğinde “Tersane Konferansı” olarak bilinen, uluslararası bir konferansta görüşülecekti. Bâb-ı Âlî teklifi hemen kabul etti. Ancak, anayasasını tamamlamak için önünde sadece bir ay vardı.

    Sonuçta Kanun-ı Esasi, 23 Aralık’ta, yani Tersane Konferansı’nın başladığı gün ilân edildi. Ama bir anayasadan çok eski Osmanlı tarzı bir adaletnameye benziyordu. Padişaha çok hak tanınmıştı ve bunlardan biri (113. Madde) kişi hak ve özgürlüklerine aykırıydı. Meclis-i mebusanın işlevi, sıradan bir danışma meclisinin işlevine indirgenmişti. Kararlarını, padişaha bile gerek kalmadan, âyân meclisi kesin olarak geri çevirebiliyordu. Tabii sadrazam ve bakanlar da kendisine karşı sorumlu değil, padişaha karşı sorumluydu. Padişah ise, Islahat Fermanı’ndan (1856) o yana girilmiş olan sekülerleşme yoluna aykırı bir biçimde, artık halife olarak da tanınacaktı. 

    Mithat Paşa, anayasanın bu özelliklerini Sultan 2. Abdülhamid’in ısrarları üzerine ve daralan vaktin bir sonucu olarak kabul etmek zorunda kalmıştı. Anayasanın hazırlanmasında çalışmış birçok Yeni Osmanlının kendisinden uzaklaşmasına da neden olan 113. Madde, ilk olarak kendisine karşı kullanıldı ve Mithat Paşa 5 Şubat 1877’de yurtdışına sürüldü. Mimarı olduğu anayasa ise bir yıl sonra rafa kaldırılacaktı. Kısacası, 23 Aralık 1876’da başlayan 1. Meşrutiyet tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Ancak meşrutiyet fikri, özellikle de temsili rejim arzuları, Osmanlı topraklarında sonraki onyıllarda çok daha bilinçli bir biçimde yeşerecekti.

  • Önce hayat kurtardılar sonra tehdit oldular…

    Önce hayat kurtardılar sonra tehdit oldular…

    İlk modern antibiyotik Salvarsan’ın 1909’da bulunması, hastalıklarla mücadelede dev bir adımdı, Penisilin’in keşfiyse gerçek bir devrim oldu. İnsanların basit enfeksiyonlardan, küresel salgınlardan ölmesini önleyen, cerrahi müdahalelerin güvenle yapılmasını mümkün kılan antibiyotikler, insan ömrünü uzattı. Ama bakteriler direnç geliştirmekte gecikmedi. Hiçbir antibiyotiğin etki etmediği “süper bakteriler” çağında artık kimse güvende değil. 

    Antibiyotik kelimesi tarihte ilk kez, Ukrayna asıllı Amerikalı bir araştırmacı olan ve hayatı boyunca yirmiden fazla antibiyotik keşfeden Selman Waksman tarafından, keşfinden 30 yıl kadar sonra kullandı. O gün bugündür antibiyotik terimi, vücut içindeki ya da yüzeyindeki bakteriyel enfeksiyonları hedef alarak, bakterilerin gelişmesini ve çoğalmasını engelleyen ya da onları doğrudan öldüren antimikrobiyal maddeleri ifade ediyor. 

    Aslında insanoğlunun antibiyotiklerle tanışması modern zamanlardan çok eskilere, günümüzden binlerce yıl öncesine uzanıyor. Antik kültürlerde küf, toprak ve bazı bitkilerden bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde yararlanıldığına dair kanıtlar mevcut. Antibiyotik kullanımına ilişkin en erken bulgular, MÖ 350-550 arasında Sudan’da varlığını sürdürdüğü bilinen Nubia uygarlığından günümüze kalan iskeletlerdeki ve diş minelerindeki Tetrasiklin kalıntıları. Eski Mısır’da ve Çin’de yara tedavisinde küflü ekmek kullanıldığı biliniyor. Geleneksel tıptan yararlanarak bulunan modern antibiyotikler de var: 1970’lerde artemisia bitkisinden elden edilen Artemisin’in atası, geleneksel Çin tıbbında sıtma ilacı olarak kullanılan Qinghaosu örneğin. 

    Antibiyotik öncesi çaresizlik Antibiyotik gibi güçlü bir silahtan yoksun olan doktorlar çoğu zaman basit enfeksiyonlar karşısında bile çaresiz kalıyordu. Sir Luke Fiides’in “Hekim” isimli tablosu, 1887. 

    İlk modern antibiyotikler 

    Mikroorganizmalar ilk kez 1676’da mikroskop altında görülmüş, bunu izleyen yüz yıl boyunca başka bir yenilik olmamıştı. 19. yüzyıla gelindiğinde gözle görülmeyen bu minik canlılar artık bakteri olarak adlandırılıyor, Louis Pasteur ve Robert Koch hastalıkların bu mikroplardan kaynaklandıkları tezini savunan araştırmacıların başında geliyordu. 20. yüzyıla yaklaşılırken bakterilerin kolera, şarbon, tüberküloz gibi kitlesel kıyımlara yol açan pek çok hastalığın müsebbibi olduğu artık şüphe götürmüyordu. Fakat henüz etkili bir antibakteriyel tedavi bulunamıştı. 

    İlk modern antibiyotiğin babası 1908’de başığışıklık sistemi üzerinde yaptığı çalışmalarla Nobel kazanan Alman hekim Paul Ehrlich (1854-1915), 1909’da bir insan hastalığını iyileştirdiği ispatlanan ilk kimyasal madde olan Arsphenamine’i keşfetti. İlaç daha sonra Salvarsan ismiyle ticarileşecekti. 

    Alman hekim Paul Ehrl-ich 1909’da bir kimyasal boya olan Arsphenamine’i keşfetti. Frengiye (sifilis) karşı etkili olan ve Salvarsan adıyla ticarileşecek olan ilaç, bir insan hastalığını iyileştirdiği gösterilen ilk kimyasal maddeydi. Bu nedenle ilk modern antibiyotik kabul edilir. Bağışıklık üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle 1908 Nobel Tıp Ödülüne layık görülen Paul Ehrlich’in bu büyük keşfinin hikayesi, 1940 yılında Warner Bros. tarafından “Dr. Ehrlich’in Sihirli Mermisi” (Dr. Ehrlich’s Magic Bullet) ismiyle film yapıldı. 

    1935’te Alman biyokimyacı Gerhard Domagk, Bayer laboratuarında ilk Sülfonamid’i keşfetti ve geliştirdi. İlk ticari anti-bakteriyel olan bu sentetik kırmızı boya satışa Prontosil ismiyle sunuldu. Sülfonamidler menenjit ve zatürre gibi ölümcül hastalıklarda can kaybı oranlarının düşmesini sağladı. 1943’te Tunus’ta zatürre olan Churchill, Sülfonamid ile tedavi edilmişti. Başkan Roosevelt’in oğlu da Sülfonamid tedavisiyle hayatı kurtulanlar arasındaydı. Sülfonamidin keşfi 1939 yılında Domagk’a Nobel tıp ödülünü kazandırdı. Ancak dönem Nazi dönemiydi ve ödülü almasına izin verilmediği gibi bir de hapis cezasına çarptırıldı. Ödülünü ancak 1947’de, savaş sona erdikten sonra alabildi. 

    Penisilin mucizesi 

    Londra’da St. Mary Hastanesinde çalışan bakteriyolog hekim Alexander Fleming, 1928’in bir Eylül sabahında, biraz da şansının yardımıyla Penisilin’i keşfetti. Laboratuarda, Petri kutusu denilen, içinde bakterilerin üreyebileceği besi yeri bulunan kaplardan birinin kapağı açık unutulmuştu. Kutunun içinde Stafilokok denilen ölümcül enfeksiyonların suçlusu bir bakteri üretiliyordu. Fleming, Petri kutusundaki besi yerinin kısmen küflendiğini gördü, küfün etrafında bakteri kolonilerinin oluşmadığını fark etti. Küf mantarı Penicillium Notatum’un içinde, bakterileri durduran bir madde, Penisilin vardı. 

    Penisilin’in mucidi Fleming, Dr. Robert Coghill ile birlikte. 

    1929’da British Journal of Experimental Pathology dergisinde keşfini yayınlayan Fleming, bulduğu maddeyi muhtemel bir yüzey antiseptiği olarak düşünmüş, keşfinin bu denli büyük bir kullanım alanı olabileceğini tasavvur etmemişti. Aradan dokuz yıl geçtikten sonra Fleming’in keşfi farmakolog Howard Froley ve biyokimyacı Ernst Boris Chain’in dikkatini çekti. Penisilini ayrıştırarak kimyasal analizini yaptılar ve ardından saf bir şekilde üretmeyi başardılar. 1940’lara kadar bu önemli keşif yine de pek dikkat çekmedi. 1941’de Penisilin henüz laboratuar ortamında ve sınırlı miktarda üretiliyordu. 

    7 Aralık 1941 tarihinde gerçekleşen Pearl Harbor bombardımanının ardından Penisilin’in kitlesel üretimi başladı. 1943’te artık endüstriyel olarak üretilen Penisilin ağırlıklı olarak 2. Dünya Savaşı’nda Avrupa’daki cephelerde bulunan Müttefik birliklerde görev yapan askerlerin tedavilerinde kullanılıyordu. D-Day şirketi, 1944’te cephedeki bütün askerlere yetecek kadar Penisilin üretmişti. 

    Cephedeki cankurtaran 2. Dünya Savaşı sırasında seri üretimine başlanan Penisilin sayesinde yaralanan binlerce askerin hayatı kurtuldu. “Penisilin sayesinde eve dönebilecek” başlıklı dergi ilanı, 1944. 

    Aynı yıl 500 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir facia olan Boston yangını meydana geldi. Yangından sağ çıkanları bekleyen en büyük tehlike enfeksiyondu çünkü alevlerden kurtulanlar enfeksiyondan kaybediliyordu. Derhal devreye sokulan Penisilin gerçek bir cankurtan görevi yaptı. D-Day bu olaydan sonra siviller için de Penisilin üretmeye başladı. 1942 yılında gerçekleşen ilk üretimin ardından milyonlarca hayat kurtaran Penisilin, artık 20. yüzyılın mucize ilacıydı. 

    Aslında Fleming’in içi o kadar da rahat değildi. 26 Haziran 1945 tarihinde NewYork Times’a verdiği bir mülakatta, müthiş bir öngörüyle bugünün “dirençli bakteriler” problemini yıllar önce işaret ederek tarihî bir uyarıda bulundu: Bir enfeksiyonu tedavi ederken antibiyotiklerin bakterileri tümüyle bertaraf edecek kadar yeterli dozda ve sürede kullanılmaması durumunda, mikroorganizmalar bu antibiyotiklere karşı direnç geliştirme potansiyeline sahipti. Bu uyarıya rağmen penisilin büyük bir hızla yaygınlaştı. Devrim yaratan bu keşifle Fleming, Florey ve Chain 1945’te Nobel Tıp Ödülüne layık görüldüler. 

    Mutlaka deneyin! 50’li yılların “Penisilin’i deneyin” başlıklı dergi ilanının metninde “Küften yapılma bu ilacı, ister doktorunuzdan temin edin, ister evde kendiniz hazırlayın” deniliyor. 

    Antibiyotiklerin altın çağı 

    Bakterilerin sebep olduğu enfeksiyonlar 20. yüzyıla kadar bir numaralı ölüm nedeniydi. Doğum sonrası ölümlerin yarısından Streptokok adı verilen bakteriler sorumluydu. Aynı bakteriler yanıklardan kaynaklanan ölümlerin de baş sorumlusuydular. Stafilokok Aureus denen bir diğer ölümcül bakteri de yara enfeksiyonlarının % 80’ine neden oluyordu. Tüberküloz (verem) ve Pnömoni (zatürre) bakterileri de meşhur seri katillerdi. Antibiyotiklerin yaygın kullanımıyla birlikte 1945- 1972 arasında ortalama hayat beklentisi 8 yıl birden uzadı. Streptomisin ve Ampisilin gibi yeni antibiyotiklerin başarısı büyük bir heyecan dalgası yaratıyordu. Antibiyotikler tıbbı dönüştürmüş, birçok cerrahi girişim antibiyotiklerin sağladığı güvenle yapılabilir hale gelmişti. 

    1949 yılında antibiyotik kullanımı tıptan kümes hayvancılığına yöneldi. Yine bir tesadüf söz konusuydu. Lederle Laboratuarında piliçlerin daha hızlı büyümesini sağlamak ve bu yolla üretimi arttırmak için bir hayvansal protein faktörü geliştirmeye çalışıyorlardı. Önce B12 vitaminini denediler. Laboratuarda aynı zamanda Tetrasiklin de üretiliyordu. Tetrasiklinli yemle beslenen piliçler B12 vitaminli yemle beslenenlere nispeten çok daha hızlı büyümüşlerdi. Bu keşif kümes hayvancılığında rutin antibiyotik kullanımının önünü açmış oldu. 

    Aslında antibiyotiklerin tarihi, bir bakıma bakteriyel direncin de tarihiydi. Çünkü bakteriler yaşamlarını sürdürme konusunda her zaman çok iyiydiler. Penisilinin piyasaya sürülmesini izleyen ilk dört yıl içinde, antibiyotiklere dirençli enfeksiyonlar da bildirilmeye başlandı, hastanelerde dirençli bakteriler artıyordu. 1950’lerde doktorlar artık antibiyotik direncini anlamaya başlamıştı ama yine de iyimserliklerini koruyorlardı. Ayrıca 1950 ve 60’larda dirençli bakteriler oransal olarak azdı, bir yandan da yeni antibiyotikler geliştiriliyordu. 

    Müzelik küf Alexander Fleming’in, Penisilin’in yeni çıkan Protonsil’e üstünlüğüne dair sohbetlerinden sonra arkadaşı Douglas Macleod’a 1935’te verdiği penicillium küfü örneği, Londra Bilim Müzesi. 

    Dirençli bakterilere karşı mücadele 

    Yine de birçok ülkede antibiyotik kullanımına kısıtlama getirildi, reçetesiz satılmaları yasaklandı. 

    1960’da Penisilin’e dirençli bakterilere karşı yeni bir antibiyotik geliştirildi: Metisilin. Ama mikropların karşı hamlesi gecikmedi. Bir yıl içinde Metisilin’e dirençli bakteriler türedi: MRSA (Methicillin-Resistant Staphylococcus Aureus). 

    1960’ların sonuna gelindiğinde artık yeni sınıf antibiyotikler geliştirilemediği gibi ilaç firmaları da dikkatlerini virüslerle mücadeleye çevirmişti. 1970’lerde Penisilin’e dirençli pnömoni vakaları artmaya başladı. Streptokok pnömonisi ve zührevi hastalıklar dünyada yayılıyordu. 

    1976’da Tufts Üniversitesinde Stuart Levy hayvanlarda antibiyotik kullanımının direnç geliştirdiğini ispat etti. Hayvan besinlerine eklenen küçük dozlardaki antibiyotik insanlarda dirence sebep oluyordu. Buna rağmen 1980’ler boyunca antibiyotikler sadece tıp alanında değil, ziraat, hayvancılık, gıda sektörlerinde yaygın bir biçimde kullanılmaya devam etti ve direnç kazanan bakterilerin sebep olduğu epidemilerde artış görüldü. 

    2000’li yıllara gelindiğinde özellikle hastanelerde ve çiftliklerde bilinen bütün antibiyotiklere dirençli “süper mikroplar” boy göstermeye başladı. Mikropların sıradışı bir genetik kapasiteleri, dolayısıyla değişen şartlara uyum yetenekleri vardı. Yalnızca dikey planda, yani bir nesilden sonraki nesile değil, aynı zamanda yatay planda, yani aynı nesilde birbirleri arasında gen transferi yapabilecek kabiliyete sahip bu müthiş canlıların kolay pes etmeye niyeti yoktu. 

    1943 güzünden itibaren, sahibi Raymond Rattew’un geliştirdiği yüzey kültürü tekniğini kullanmaya başlayan Walnut Street Laboratuarı, ABD’deki en yüksek miktarda Penisilin üreten kuruluş oldu. 

    Antibiyotiklerin sonu mu? 

    Antibiyotik, 20. yüzyılın ikinci yarısında tıbbı dönüştüren devrimdi. Fakat aşırı, gereksiz ve amaç dışı kullanımı, başlangıçta bir mucize olan antibiyotikleri günümüzün en büyük halk sağlığı tehlikelerinden birine dönüştürmüş durumda. 2005’te ABD’de 100.000 MRSA enfeksiyonundan 20.000 ölüm meydana geldi. Bu rakam AIDS ve tüberküloz ölümlerinden daha fazla. 2012’de “çok sayıda antibiyotiğe dirençli” (multidrugresistant) mikropların yanısıra “bilinen tüm antibiyotiklere dirençli” (pandrugresistant) mikropların sayısında ciddi bir artış saptandı. Tehlike gözardı edilecek gibi değildi: 2013’te FDA (Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi) nihayet bazı antibiyotiklerin hayvancılıkta kullanımına son verilmesini planları arasına aldı. 2015’te McDonalds antibiyotik kullanan üreticilerden alım yapmayacağını açıkladı. 

    1970’lerden beri artık yeni antibiyotik keşfedilmiyor. Dirençli bakterilerle mücadele yalnızca mevcut antibiyotiklerin varyasyonları ile yapılıyor. Hastane enfeksiyonlarına bağlı ölüm oranları %20-30’lardan %40-60’lara yükselmiş durumda ve bu sayılar giderek artacak gibi görünüyor. Bugün antibiyotikler aniden yok olsaydı modern tıbbın on yıllarca geri gideceği tartışmasız bir gerçek. Profilaktik (koruyucu) amaçlı antibiyotikler kullanılmadan yapılan en basit rutin cerrahi müdahaleler bile ölümcül sonuçlar doğurabilir. Örneğin apandisit ameliyatları peritonit (karın zarı iltihabı) ve sepsis (bakteriyel enfeksiyonun kan dolaşımı yoluyla tüm vücuda sirayet etmesi) nedeniyle yeniden ölümcül hale gelir. Pnömoni (zatürre) özellikle yaşlılar ve çocuklarda yeniden kitlesel ölümlere sebep olur, gonore (bel soğukluğu) yeniden yayılır, tüberküloz (verem) yeniden salgınlar yapar. Ayrıca transplantasyon (organ nakli) cerrahisi tümüyle imkansız hale gelir. Çünkü nakil yapılan hastalarda vücudun yabancı organı reddetmesini önlemek için bağışıklık sistemi baskılanmakta ve dolayısıyla vücut enfeksiyonlara daha açık bir hale gelmektedir. 

    Dünya Sağlık Örgütü’nün uyarısı açık: herkes risk altında! Bakterilere karşı kimsayal savaş kaybedilirken; bağışıklık sistemini destekleyecek bir beslenme rejimine geçmek, bireysel hijyene dikkat etmek, riskli kişilerle temastan kaçınmak ve sık sık ellerini yıkamak gibi geleneksel yöntemlerin yeniden hatırlanması artık her zamankinden daha önemli görünüyor. 

    ANTİBİYOTİKLİ BİR 20. YÜZYIL EFSANESİ 

    Alexander Fleming, Churchill’in hayatını iki kere kurtardı! 

    Hikaye özetle şöyledir… Genç Winston Churchill İskoçya’ya yaptığı bir seyahat sırasında göle düşer. Boğulmamak için mücadele ederken bir köylü tarafından kurtarılır. Winston’un atlattığı tehlikeyi öğrenen babası, şükranlarını sunmak üzere yoksul ve cesur köylünün evine ziyarete gider. Evde köylünün okul çağındaki oğluyla karşılaşır ve çocuğun pırıl pırıl bakışlarından etkilenir. Gençle yaptığı sohbet esnasında onun doktor olmak istediğini öğrenir. O anda kararını vermiştir; vefa borcunu ödemenin en güzel yolu bu zeki çocuğa eğitim imkanı sunarak onun parlak bir istikbal sahibi olmasına yardım etmek olacaktır. 

    Böylece, yoksul İskoç köylünün oğlu Alexander Fleming, Londra Üniversitesi’nde tıp tahsili yapar ve üstün başarıyla mezun olur. 1. Dünya Savaşı’nda kraliyet ordusunda sağlık hizmetlerinde görev yapar, daha sonra St. Mary Hastanesinde bakteriyoloji konusunda çalışmaya başlar. Savaş boyunca pek çok yaralanma görmüş ve bu yaralanma vakalarının çoğunun enfeksiyonlar nedeniyle can kaybıyla sonuçlandığına tanık olmuştur. 

    2. Dünya Savaşı’da, 1943’te Winston Churchill Tunus’ta zatürreye yakalanır ve mucizevi Penisilin tedavisiyle hayatı kurtulur. Kader ikisini yeniden karşılaştırmış; Dr. Fleming’in keşfettiği penisilin Churchill’in hayatını kurtarmıştır. 

    Doğrusu bu hikaye insanın gönül telini titreten bir hikayedir, ne var ki doğru değildir, uydurulmuştur. Churchill’in 1943 yılında Tunus’ta bulunduğu sırada zatürre olduğu doğrudur ancak Lord Moran tarafından bir Sülfonamid türevi olan Sülfapiridin ile tedavi edilmiştir. Fransız grup Rhone-Poulenc’e bağlı May&Baker Eczacılık tarafından üretilen bu ilaç o zamanlar M&B 693 kod adıyla bilinmektedir. The Daily Telegraph ve The Morning Post gazeteleri 21 Aralık 1943 tarihinde bu haberi “Penisilin tedavisiyle kurtuldu” şeklinde verirler. Muhtemelen gazeteciler tedavide kullanılan ilaç konusunda doğru bilgilendirilmemişlerdir. Çünkü, orijinal Sülfonamid (Prontosil) Alman Bayer Laboratuvarının bir keşfidir ve İngilizler Almanlar ile savaş halindedir. 

    Bu dezenformasyon, Churchill’in iyileşmesini bir İngiliz keşfi olan Penisilin’le ilişkilendirerek İngiliz tarafının moralini yükseltmek amacını taşıyor olmalıdır. Churchill zatürre geçirmesinden yaklaşık bir yıl sonra Coronet adlı magazin dergisinin 1944 yılı Aralık sayısında, 17 ve 18. sayfalarda Amerikalı bir gazeteci olan ve 2. Dünya Savaşında enformasyon bürosunda çalışan Arthur Gladstone Keeney imzasıyla bir yazı yayınlanır. Yazının başlığı “Hayat Kurtaran Doktor”dur. Bu magazin haberi, 20. yüzyılın en meşhur efsanelerinden birine dönüşecektir. 

    Oysa Lord Moran tarafından 1966 yılında yayınlanan günlüklerden öğrenildiği üzere, işin gerçeği şöyledir: Sir Fleming 27 Haziran 1946 tarihinde Churchill’i geçirdiği bir stafilokok enfeksiyonu nedeniyle konsülte etmiştir. Bu iki ünlü şahsiyetin bilinen yegane karşılaşmasıdır. Ne Fleming’in bizzat “bir masal” olarak nitelemesi ne de gerçek dışı olduğunun birçok kaynakta sayısız kere beyan edilmesi hikayenin efsaneye dönüşmesine engel olamamıştır. 

    Dokunaklı ama uydurma hikaye Alexander Fleming Penisilin’i bularak milyonlarca hayat kurtardı fakat bunlar arasında Winston Chuchill’inki yoktu. İki tarihi şahsiyet hayatlarında sadece bir kere karşılaştı. 

    SAĞLIK OTORİTELERİ UYARIYOR AMA… 

    En önde Türkiye, kıyamete koşuyoruz 

    Maalesef antibiyotiklerin altın çağının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Artık bilinen bütün antibiyotiklere dirençli “kabus bakteriler” söz konusu. Dünya Sağlık Teşkilatının (WHO) uyarıları felaket senaryoları üzerine: Yakın gelecekte birçok sıradan enfeksiyon artık tedavi edilemeyecek, yeniden ölümcül hale gelecekler. Basit yaralanmalardan kurtulmak, sıradan hastalıkları atlatmak biraz da şansa bağlı olacak. Üstelik, küresel ulaşımın kolaylaşması ve seyahat yoğunluğu nedeniyle bakterilerin global yayılımı daha da artacak. 

    Güncel veriler, Avrupa Birliği çapında dirençli bakteriler tarafından enfekte edilen hasta sayısının arttığını ve antibiyotik direncinin halk sağlığı için birincil tehdit haline geldiğini gösteriyor. Antibiyotiklere dirençli bakteri enfeksiyonlarının 2050’ye kadar yılda 10 milyon ölüme yol açabileceği öngörülüyor. Sorunla mücadele etmek için Avrupa Hastalıkların Önlenmesi ve Kontrol Merkezi (ECDC), 16-22 Kasım’ı “Dünya Antibiyotik Farkındalık Haftası” olarak ilan etti. Haftanın Türkiye afişinde kullanılan slogan “Grip ve nezle isen kendini koru, antibiyotik alma”ydı. Ama, ülkemizde bu uyarıların ne kadar etkili olduğu şüpheli. Çünkü Türkiye, antibiyotiklerin aşırı kullanımı listesindeki dünya liderliğini kimseye bırakmak niyetinde görünmüyor. 

  • Son Osmanlı döneminden eşsiz bir sosyal tarih belgesi

    Son Osmanlı döneminden eşsiz bir sosyal tarih belgesi

    Paşanın “11 Nümerolu Rûznâme Müsevvidâtı” (Günlük karalamalar) adını verdiği defterinin özgünlüğünde ve böylesine ayrıntılı, başka hususi-resmî günlük tutan bir başka sadrazam gösterilemez. Yemek, yatmak kalkmak, ısınmak düzenleri, hastalıklar, hekim tanıları, sağlık için önlemler, inşaat işleri, hesaplar, mimarlık bilgileri, çarşı pazar durumları, emtia fiyatları, faydalı yiyecek ve içecekler… 

    Bizde yaşam öyküleri, doğuş, çocukluk, eğitim, meslek edinimi, resmî-hususi görevler, birkaç da “hususiyet” yazılarak ölüm satırlarıyla toparlanır. Lakin, kişinin hayat tarzı, alışkanlıkları, evi, ailesi, eşi dostu, merakları, taşınır taşınmaz varlığı, servet ve birikimleri, ondan kalanlar… gibi sorulara ya yanıt yoktur veya şöylece değinilir. Said Paşa için İbnülemin’in ve Pakalın’ın yazdıkları birer istisna sayılabilir. Yazarlar, paşayı iki kitap doluluğunda anlatmış olsalar da, yine de kimi yazılarını, defterlerini görememişler. 

    Osmanlı Devletinin 218 sadrazamı arasında, Said Paşa’nın “11 Nümerolu Rûznâme Müsevvidâtı” (Günlük karalamalar) adını verdiği defterinin özgünlüğünde, ve ayrıntılı, başka hususi-resmî günlük tutan bir paşa, herhalde olmamıştır. 

    “Öteki 10 defter veya eğer varsa sonrakiler ne olmuştur?” sorusunu bir tarafa bırakalım: Elimizdeki “yazma” defterin içeriğine “hatırat/anılar” diyemeyiz. Çünkü anlık günlük olaylar, gelen giden, konuşmalar anlatılmıyor. Buna karşılık, yemek, yatmak kalkmak, ısınmak düzenleri, hastalıklar, hekim tanıları, sağlık için önlemler, inşaat işleri, hesaplar, layiha müsveddeleri, mimarlık bilgileri, çarşı pazar durumları, emtia fiyatları, faydalı yiyecek ve içecekler… Defterin muhtelif sayfalarına çoğunca sırasız veya “devamı falan sayfadadır” notu düşülerek yazılmış. İbnülemin’in “onun için hastalık tabii, sıhhat arizî idi” tanımına bu defter kanıttır. Çünkü birçok sayfaları kendisinin ve çocuklarının hastalık hallerine, gelip giden doktorların teşhis ve ilaç, yiyecek içecek tavsiyelerine ayrılmıştır. 

    Sayfaları dolduran notlar, sıradan bir İstanbullunun değil, resmî-siyasi hayatı 60 yıldan fazla, Bâbıâlî’de, sarayda, görevler, nâzırlık, meclis âzalığı, reisliği, başvekillik ve sadrazamlık yapmış bir son dönem vezirinin kalemindendir. Öyleyken, konağı ya da evinde orta halli bir İstanbullunun yaşayışını, meşguliyetini, hesap-kitap titizliğini sürdürmek, metin kurma ve gramer çalışmak, Fransızca iktibaslar veya mektup denemeleri yapmak, ailenin yatıp kalkma, yemek vakitlerini, odaların ısıtılması, kömür ve odun kalorileri, maliyeti, kendisinin ve çocuklarının hastalanmaları, köşk yalı yapımları, inşaat masrafları, konağa ve aileye hizmet edenler, vekilharcının yaptığı harcamalar… daha pek çok akla gelen gelmeyen günlük iş ve sorunları yansıtması, bir sosyal tarih belgeliği olarak önemlidir. Şu da eklenmeli: Paşanın olasılıkla aynı içerikte doldurduğu önceki 10 defter gibi bunu da resmî görevlerden uzak kaldığı 1885- 1901 aralığında işlediği anlaşılmaktadır. 

    11. günlüğün ilk sayfasından… 17,5 x 24 cm boyutunda 239 yaprak olan defter, paşanın kendi el yazısıyla. İlk sayfada şu notu düşmüş: “22 Aralık 1891… Araştırmalar sırasında seçilen eserlere veyahut gerektiğinde başvurulmak üzere kaydetmeye gerek gördüğüm maddelere, gözlemlerim ve incelemelerime ve ev işlerime dair tutmayı alışkanlık haline getirdiğim günlüğümün on birincisidir…” (Said Paşa’nın 11. Günlüğü, Sahaf Bahtiyar’dan 25 Şubat 1997’de alınmıştır. Kalın ve sert cilt kapaklı çizgili defterdeki son tarih 16 Eylül 1308 (1892) dir. Bu hesapça defter, Aralık 1891- Eylül 1892 arasındaki dokuz ayın notlarını ve hesaplarını içermektedir.) 

    Defter 17,5 x 24 cm boyutunda 239 yaprak olup kendi el yazısıyladır. İlk sayfada şu notu düşmüş: “20 c.evvel 1309 – 22/10 k.evvel 1307/ Esnâ-yı mütaleada intihab olunan âsâra veyahud lehü’l-icab müracaat olunmak içün kaydına lüzum gördüğüm mevâdda ve meşhudat ve tetebbuatıma ve umûr-ı beytiyeme da’ir zabtı mu’tadım olan ruznâmenin on birincisidir Kayd olunan mevadd tarihleri ‘itibârıyle olub rûznâmenin mevadd-ı mündericesi beyinlerindeki adem-i münasebet ekseriya bundan neş’et eder. Bir takım şeyler dahi ıttirad ve münâsebete bakılmayub müşahede olunduğu vech üzere karışık kayd olunmuşdur” (20 Cemaziyelevvel 1309 – 10 Kanunevvel 1307 [22 Aralık 1891] Araştırmalar sırasında seçilen eserlere veyahut gerektiğinde başvurulmak üzere kaydetmeye gerek gördüğüm maddelere, gözlemlerim ve incelemelerime ve ev işlerime dair tutmayı alışkanlık haline getirdiğim günlüğümün on birincisidir. [Günlüğe] Kaydedilen maddeler, tarihlerine göre [kronolojik olarak] sıralandığından, günlükteki maddelerin arasında görülen alakasızlık genellikle bundan ileri gelmiştir. Bir takım şeyler de takip sırasına ve ilgisine bakılmayıp, yaşanıp gözlemlendiği şekilde karışık olarak kaydedilmiştir). 

    Defterde görülen lâyihalar, günlük notlar, Sarıyer’deki köşk inşaatının hesapları, alışveriş kayıtları, çocuklarının sağlık sorunları, kendi sağlığı için “zorunlu şampanya ve konyak içmek” gibi ilginç not düşmeler, paşanın yayımlanan hatıratında bu konulara girilmediği için önemlidir. 

    Yüzden bakıldığında sayfalar gelişigüzel ve özensiz yani karalamacı kaleminden çıkmış izlenimi verir. Buna karşılık okunması kolay, ifade düzgündür. Doğal ki paşa, kendi alışkanlığına göre sistemli yazıyordu. Örneğin 1892 Ocak sonu-Şubat başında ailece yakalandıkları, o zamanlar “enfülüence” (influenza) denen öldürücü gripten kurtulduktan sonra paşa, yabancı gazeteleri de okuyarak hava durumları, dağ ve vadi rüzgârları konusunda ulaştığı bilgileri defterine uzun uzun yazmış. 

    Aile sorunlarıyla, padişaha yazdığı ariza ve layihalar, hazırladığı okul programları, yaptırdığı köşkün konağın hesaplarından, sağlık ve beslenme sorunları, hatta Nişantaşı’daki konağının kat ve odaların günün belli zamanlardaki ısısıyla, ısıyı bir veya bir iki derece yükseltmek için ne kadar kömür odun yakılması gerektiği… hesaplarına kadar, akla gelen gelmeyen teferruatın kaydedildiği defterde, harcamalar, kendi kaleminden Fransızca temrinler, Türkçe gramer çalışmaları, Arapça, Farsça beyitler, âyetler ve çevirileri, hadis yorumları, rubai, kıt’a, mesnevî, tercii, şarkı tanımlamaları, elvan-ı asliye başlığı altında renklerin özellikleri, 1863 sergisine ilişkin eleştiriler, muhtelif gıdaların o zamanki deyimle kuvve-i muğdiyesi, yani kalori dereceleri de yazılmış. 

    Bu defterin asıl hamulesi, paşanın Sarıyer’de yaptırmakta olduğu köşkün inşaatına ilişkin aralıklarla 100 sayfa aşan hesaplardır. Günümüzden 150 yıl önceki yapı teknikleri, işçilik, malzeme, fiyatlar ve maliyet… üzerine yapılacak bilimsel bir çalışma için müthiş bir kaynaktır. 

    Sağlık notları, tabip tavsiyeleri 

    83-86. yapraklar… Çocuklarının geçirdiği ağır gripten sonra Çamlıca’da veya Boğaziçi’nde oturmanın zayıf bünyeler için mahzurlarını tabip Hekimyan’ın görüşlerini de alarak açıklamış. İzleyen sayfalarda da sulardan, rüzgârlardan oksijenden, doğadaki oluşumlardan, bunların sağlığa etkilerinden bahisler açmış. Tabibe sorular yönelterek aldığı cevapları yazmış.

    İlk matbaa tesisi ve basılan kitaplar 

    102. sayfa. 21 Mayıs 1308 Perşembe: İstanbul’da ilk tabığhane (matbaa) tesisi 1239 (1823) 

    1141 sene-i- Hicrîyesinde (1727) basılan kitaplar: Vankulu lügâti, 1142 sene-i Hicrîyesinde(1728) basılan kitaplar: Tuhfetü’l-Kibâr, Târih-i Hind-i Garbî. 

    Müteferrika İbrahim Efendi’nin Latin lisânında tercüme etmiş olduğu Efgan Târihi 

    Timurleng Tarihi (Nizâmî-zâde’nin), Gülşen-i Hûlefâ (Nizâmî-zâde’nin)… 

    Don-gömlek ve çorap adetleri 

    Defterin 44. yaprağında a) Paşanın ormanların faydasına ilişkin görüşlerinin 6. ve 7. Maddeleri, b) Bunun altında niçin yazıldığı belirsiz, kullanılmamış, kullanılmış don-gömlek, boyu kısaltılmış don-çorap, c) 1 Şubat 1892 de Kanlıca’daki yalının bahçesini düzenleme işi için Süleyman Ağa’nın ifadesine nazaran 29 yevmiye rençber ve 5 beygir çalıştırılması gerektiğine dair notlar okunuyor. 

    Yatma-kalkma-oturma saatleri 

    Vakit cetveli… Ailenin öğün, yatma, kalkma, oturma saatleri: “Cetvel-i âti, benimle çocukların usûl-i taayyüşümüzü bir nizâm altına almak içündür. Şimdiki hâl ve âdetde birkaç gün vukuu gibi kayd olunmağla neticesi buraya derc olunur”. Alaturka 12’de okunan akşam ezanından bir saat sonra yemek saati, akşam oturması, yatma, uyanma, yataktan çıkma, sabah kahvaltısı, tekrar akşam yemeği… (Demek ki eski iki öğün, kuşluk ve akşam yemekleri, paşanın konağında mutat, öğle yemeği yokmuş!) 

    Kayınvalideye harçlık, kardeşin ev kirası… 

    Bu sayfada ve devamında, kahve tütün, arpa, et, ekmek, odun, kömür fiyatları ve alımları, vekilharcın ona şuna ödediği paralar yazılı. 52. sayfada paşanın aylıklı çalıştırdığı vekilharç, iki uşak, ayvaz, aşçı, arabacı, arabacı çırağı, bekçi, yalı bekçisi, tablakâr ve yemişçinin, çocuklarının muallimleriyle Mebrûre’nin Türkçe hocasına, üç hizmetçiye ödenen ücretler yazılı. Paşa, kayınvalidesine harçlık vermekte, merhum kardeşinin ailesinin ev kirasını da ödemekteymiş ki giderlerin aylık tutarı 1 altın lira 108 kuruş hesabıyla, 92 lira 89 kuruşmuş 

    1007 kuruşluk kitap, 1998 kuruşluk mefruşat 

    58. sayfa ve devamında yıllara göre karşılaştırmalar, sıradan olmayan harcamalar var. Söz gelişi 1007 kuruşluk kitap, 1988 kuruşluk mefruşat, 432 kuruşa da bir de dikiş makinesi alınmış (Pakalın: Sait Paşa ölünce 1000 küsur basma, yazma ve yabancı dilde kitabının Sahaflar Çarşısında satıldığını; İbnülemin’den de 1Fransız altınına aldığı yazma Mütercim Âsım Tarihi’ni kendisinden isteyen Mısırlı Mustafa Fâzıl Paşa’ya verdiğini, aralarında bir bedel konuşulmamasına karşın, paşanın 300 altın lira gönderdiğini dinlediğini yazar). 

    1 lira 118 kuruş aylık üzerinden harcamalar 

    Vekilharç Mustafa, 5 Şubat 1892’de izin alırken hesap da vermiş. Paşa 45-46. sayfalara harcamaların dökümünü, aylık, üç- dört aylık toplamları ve 1 Osmanlı lirası 118 kuruş üzerinden her aya düşen harcamayı ve kişi başına düşen miktarı hesaplayıp yazmış. İzleyen sayfalarda daha ayrıntılı hesaplamalar var. 

    Sobaya atılan odun, odanın ısı değerleri 

    Ocak 1892’de paşanın odasında iki kez şöminede kalorifer kömürü, yakılarak gün ortasında 15 derece, akşam soba da yakılarak 19 derece, sobaya tekrar odun atılarak 22 derece olmuş. Sonra 20’ye, 19’a düşmüş. İzleyen sayfada günlük kömür-odun tüketiminin kantar ve maliyet hesapları yazılmış. 

  • Küçük dev sadrazam ve olağanüstü defteri

    Küçük dev sadrazam ve olağanüstü defteri

    II. Abdülhamid’in sadrazamlarından Said Paşa, kısa boyu ve yüksek zekasıyla Osmanlı tarihindeki 218 vezirâzam arasında müstesna bir yere sahiptir. Batı ve Doğu kültürlerine, yabancı birkaç dile hakim, devlet işlerinde usta, özel hayatında titiz ve mütevazı olan Küçük Said Paşa, tuttuğu defterlere işlediği inanılmaz ayrıntılı bilgilerle de özel bir portre çiziyor. 

    Çopur – Küçük Said Paşa’ya (Erzurum 1838- İstanbul 1914), Osman lı ricali arasında devletin törelerini ve hukukunu en doğru bilen sonuncu devlet adamı, resmî kitâbet sanatının son ustası denir. 

    II. Abdülhamid’in vehmine ortaklığı da meşhurdur. Abdülhamid tahta geçeceği gün, yani henüz veliahd iken onu evinden getirtip mâbeyn başkâtibi yaptığı gibi, 33 yıl süren saltanatında da onsuz edememiş; Said Paşa’yı, ilk üçünde “başvekil”, izleyen dört atamada sadrazam unvanıyla yedi kez sadarette denemişti. Ama bu yedi sadaretin toplamı sadece yedi yıldır. Başı omuzlarına gömülmüş tonton ihtiyar sevimliliğiyle Sultan V. Mehmed Reşad’ın saltanatındaki 9,5 aylık iki sadareti de katılırsa, demek ki topu topu 8 yıl sadaret makamında oturmaya karşılık, 1879-1912 arasında 25 yıl mazul (azledilmiş) kalmış. Buna karşın Sultan Abdülhamid’in vazgeçemediği tek adam oluşu 1909’da tahttan indirilişine kadar aralıksız 33 yıl sürmüştür. 

    Bir kış şöleninde (solda) karşısında Meclis-i Meb’usan Reisi Ahmed Rıza Bey

    Bu cin gibi adamın 40 yaşından 75 yaşına değin, alây u vâlâ sadaret alayıyla saraydan Bâbıâlî’ye 9 kez gelişi bir rekor; ilki 18 Ekim 1879’da, sonuncusu 31 Aralık 1911’de gerçekleşen bu törenlerin zaman aralıkları dahi ayrı bir rekordur. 32 yıl önce-32 yıl sonra sarayda mühür alıp Bâbıâlî’de makama oturan bir başka “devletlû fehametlû-übbehetlü” vezir paşamız da yok (Görevdeki sadrazamlara ‘devletli fehâmetli’, azledilmişlerine ‘übbehetli’ yani görkemi gücü eskide kalmış, denirdi). 

    Paşa’nın, Abdülhamid’e sunduğu layiha ve tezkireleri meşhurdur. Resmî yazı yaşamı, ölümüne kadar 60 yıldır. Tanıtılacak el defterindeki yazısı müsvedde görünüşünde ama imlâ ve ifade yönünden kusursuzdur. Çizip karaladığı satır ve sayfalar da vardır. 

    Osmanlılığa 100 yıl simge olan fesinin altında ak pak ama karışık sakalı ve Avrupai redingotuyla 1890’lı yıllarda. Yine o yıllarda tuttuğu Ruznamesinin (günlüğünün) bir sayfası.

    Kitaplarından bilineni ve belgelerle işlenmiş olanı, Sa’id Paşa Hatıratı, 3 cilttir. Sadrazamlar arasında bu boyutta bir hatıratı olan başka bir devletli gösterilemez. Bu eser, görevde veya görevsizken kaleme aldığı layihalarını, eleştirilere yanıtlarını, yazılı görüşlerini, II. Abdülhamid’in sorularına cevaplarını içerir. Bir yönüyle eski münşeatları hatırlatır. Dolayısıyla pek çok ayrıntıyı içeren bir külliyattır. Ne eski ne son vezirler arasında da bu boyut ve içerikte kalem sahibi yoktur. 

    21. yüzyıl başında, yazı-anlatı dünyamızın durumuna bakarak şunu da ilave etmeli: Said Paşa’nın kaleminden akıp Sabah Matbaasında basılan sözkonusu Hatırat, hem eski ifade ve imlâ zenginlik ve mükemmeliyetini, hem basımdaki titizliği örneklendirir (Hatırat, İstanbul’da Sabah Matbaasında 1912’de basılmıştır). 

    İbnül Emin Mahmud Kemal, Son Sadrazamlar adlı eserinde, Âlî Paşa’dan sonuncu Tevfik Paşa’ya, biyografilerini yazdığı 41 sadrazam arasında en uzun bölümü (989-1263 sayfalar arası) Said Paşa’ya ayırmıştır. Daha ilk sayfalarda, koynunda Fransızca alfabe, “evâili halinde sabahları -entari hırka ile- Ayasofya camiine derse gidişini, II. Abdülhamid’e başkâtip olunca halk arasında “gayet denâet ve sui-siret olarak tanındığını, hatta Şapur Çelebi denerek tezyif edildiğini” vurgulayarak, biyografisinin başında övmek şöyle dursun, karşımıza huysuz, geçimsiz bir karakter koymaktan çekinmemiştir. 

    II. Meşrutiyet’in ilanı günlerinde rical-i mühimme_i siyasiye denen Osmanlı Devletinin son deneyimli kadrosu denecekler bir arada. Önde oturanlardan 2. Hüseyin Hilmi, 3. Said, +. Gazi Ahmed Muhtar paşalar. Bunlar son sadrazamlardandı. 

    Buna karşın İbnülemin’nin, anekdotlar, kişisel gözlemler katarak anlatışı, bir roman tadıyla okunur. Yazarın bu iltiması, Paşa’nın meziyetlerine ve İbnülemin’in onu yakından tanımasına bağlanabilir. Mehmet Zeki Pakalın’sa Son Sadrazamlar ve Başvekiller adlı eserinin 5. cildini Said Paşa’ya ayırmıştır ki 890 sayfalık bu cilt başlıbaşına bir eserdir (İstanbul Ahmet Sait Matbaası, 1948). Anıların, alıntıların, pek çok belgenin, anekdot ve şiirlerin yer aldığı bu ciltte, her biri başka bir değer, devlet adamı ve aydın olan II. Abdülhamid sadrazamları arasında -bir doğubilimcinin görüşüyle- daha meşhur ve daha zeki olan Midhat Paşa’dan sonra Osmanlı Devleti’nin en mühim bürokratı , devlet adamı Küçük Said Paşa anlatılır. Pakalın’ın eserinde, Yıldız Mahkemesine dair sayfaları okuyanlar, Sultan Abdülaziz’in intiharının niçin suikasta dönüştürüldüğünü, Midhat Paşa’nın da nâhak yere zindana atılıp öldürüldüğünü okuyanlar; son yılların Ergenekon ve Balyoz davalarının, yakın geçmişteki ibretlik bir benzerini öğreneceklerdir. 

    Said Paşa’nın, maarif ve ders programları, yabancı dil okulları, yeni okullar açılması yüksek öğrenim alanlardaki çalışmaları, kuşkusuz övgüye değer. Ama onun bu hizmetlerine karşılık İstanbul’da, doğduğu Erzurum’da, asıl memleketi olan Ankara’da adını taşıyan bir okul var mıdır, Ankaralılar onu bir hemşehri olarak tanıyorlar mıdır? 

    31 Mart ayaklanması nedeniyle Yeşilköy’de toplanan Meclis-i Mebus’ana başkanlık eden Said Paşa (Ortada). Yat klubü önünde. 
  • TÜM ZAMANLARIN EN ETKİLEYİCİ FOTOĞRAFLARI

    TÜM ZAMANLARIN EN ETKİLEYİCİ FOTOĞRAFLARI

    Time dergisi, geçen ay “bütün zamanların en etkili 100 fotoğrafı” listesini açıkladı. Proje yöneticileri, ilk fotoğrafın çekildiği 1826’dan günümüze kadar geçen 190 yıl boyunca üretilen yüz milyarlarca fotoğraf arasından sağlıklı bir seçim yapabilmek için dünyaca ünlü küratörlere, fotoğraf editörlerine, tarihçilere danıştı. Bazıları kendi türlerinin ilk örneği olduklarından, bazıları ise düşünme şeklimizi, yaşama biçimimizi değiştirdiklerinden seçilen fotoğrafların ortak özelliği, her birinin insanlık deneyiminin dönüm noktalarını temsil etmesi. Time’ın yüz fotoğrafından sizin için yaptığımız kısa liste… 

    “YIĞIT GERILLA”, ALBERTO KORDA, 1960
    “DÜNYA’NIN DOĞUŞU” BILL ANDERS, 1968 

    Apollo 8 astronotları Frank Borman, Jim Lovell ve Bill Anders, 1968’in Noel gecesi Ay’ın yörüngesine girdiler ve önceden planlanlı 10 turun dördüncüsünde, Dünya’nın ufuktan yükselişine tanık oldular. Bill Anders bu büyüleyici anda deklanşöre basacak ve insanoğlu üzerinde yaşadığı gezegeni ilk kez bu fotoğraf sayesinde görecekti. 

    “NAGAZAKİ’DEKI MANTAR BULUT” TEĞMEN CHARLES LEVY, 1945 

    Amerikalılar “Küçük Çocuk” kod adlı atom bombasını Hiroşima’ya attıktan üç gün sonra, bu kez Nagazaki üzerine “Şişko Adam” lakabını yakıştırdıkları daha da güçlü bomba bıraktılar. Uçağın topçusu Teğmen Levy’nin gökyüzüne yükselen devasa radyasyon bulutunu fotoğraflamasından altı gün sonra, İmparator Hirohito Japonya’nın kayıtsız şartsız teslim olduğunu açıkladı. 

    “AIDS’İN YÜZÜ” THERESE FRARE, 1990 

    Therese Frare’nin David Kirby’yi ailesinin kollarında can verirken gösteren fotoğrafı 32 yaşındaki bir adamın yürek paralayıcı ölümünü kaydetmekten çok daha fazlasını yaptı. Life dergisinde 1990’da yayımlanan ikonik fotoğraf, AIDS konusunda dünya çapındaki farkındalığı artırarak hastalığa yakalananlar için umut ışığı oldu. 

    “MUHAMMED ALI SONNY LISTON’A KARŞI” NEIL LEIFER, 1965 

    Tribünlerdeki binlerce seyirci, ringin kenarındaki muhabirler, kuvvetli ışıklar, yoğun sigara dumanı… Tüm bunlar fotoğrafın stüdyoda kurgulandığını düşündürecek kadar mükemmel bir atmosfer yaratmış. Daha maçın bir dakika 44. saniyesi, eski şampiyon Liston yerde sırtüstü yatıyor. Fotoğrafçı Leifer yeni şampiyon Ali’nin, “ayağa kalk ve dövüş süt kuzusu” diye bağırdığını duyuyor ve deklanşöre basıyor. Sonuç, 20. yüzyılın muhtemelen en güçlü spor fotoğrafı! 

    “SAVAŞ TERÖRÜ” NICK UT, 1972 

    Fotoğraflarda genellikle dost ateşiyle vurulanlar yer almaz. Bu istisnai kare, 8 Haziran 1972 günü Saygon yakınlarındaki Trang Bang kasabasına Güney Vietnam hava kuvvetlerince yanlışlıkla atılan napalm bombasının yarattığı terörü gözler önüne seriyor. Elbiseleri yandığı için çıplak kalan ağır yaralı küçük kız fotoğrafçı Nick Ut tarafından hastaneye yetiştirilerek kurtarılacak, fotoğraf ise 1973 Pulitzer ödülünü kazanacaktı.

    “DÜŞEN ASKER” ROBERT CAPA, 1936 

    Bütün zamanların en önemli savaş fotoğrafçılarından Robert Capa’nın İspanya İç Savaşı’nda çektiği bir milisin vurulma anını gösteren fotoğraf, bir savaş meydanında Azrail’i iş başında gösteren ilk kare olma özelliğini taşıyor. 1970’lerde ileri sürülen fotoğrafın kurgulanmış olduğu iddiası kanıtlanamazken, Capa her zaman bu karenin çektiği en iyi savaş fotoğrafı olduğunu dile getirdi. 

    “TIMES MEYDANI’NDA ZAFER GÜNÜ” ALFRED EISENSTAEDT, 1945 

    Life dergisi için çalışan ilk dört fotoğrafçıdan biri olan Alfred Eisenstaedt’ın 14 Ağustos’ta 1945’te çektiği sembol fotoğraf, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin coşkusunu ölümsüzleştirdi. Kare aynı zamanda 20. yüzyılın en çok “yeniden çekilen” fotoğraflardan biri olma özelliğini taşıyor. 

    “TANK ADAM” JEFF WIDENER, 1989 

    5 Haziran 1989 sabahı Associated Press muhabiri Jeff Widener, elinde kamerası, Pekin’deki otelinin balkonundaydı. Bir gün önce, Tiananmen katliamı olmuş, Çin askerleri göstericilerin üzerine ateş açmıştı. Bir tankın önüne dikilen ve hayatı pahasına ona yol vermeyi reddeden adamı görünce deklanşöre basan Widener, sivil direnişin efsane karesini çektiğini henüz bilmiyordu. 

    “SAINT LAZARE GARI’NIN ARKASINDA” HENRI CARTIER-BRESSON, 1932 

    Su birikintisinin üzerinden atlayan bir adam, zeminde oluşan dalgacıklar, adamın sudaki yansıması, hareketin fondaki afişlerde görülen dansçılarınkiyle uyumu… Tüm bu “belirleyici an” unsurlarını ancak Henri Cartier-Bresson gibi bir usta bir araya getirebilirdi. Bresson’un hız, hareket ve takıntılı detaycılıktan oluşan tarzının ürünü bu kare, modern fotoğraf sanatının geleceğine yön verdi. 

    “DÜŞEN ADAM” RICHARD DREW, 2001 

    11 Eylül’den sonra basında yer alan fotoğraflarda daha çok uçakların İkiz Kulelere çarpışları ve binaların çöküşleri görülüyordu. İnsan fotoğrafları çok nadirdi. Kuzey Kulesinden atlayan bir mağduru görüntüleyen bu trajik kare, Batı metropollerini cehenneme çevirecek olan gayrinizami “yeni savaş”ın ilk fotoğraflarından biri olarak tarihe geçti. 

    “GÖKDELENİN TEPESİNDE ÖĞLE YEMEĞİ” BİLİNMEYEN FOTOĞRAFÇI, 1932 

    Manhattan’dan yüzlerce metre yukarıda karınlarını doyuran işçiler evdeymişcesine rahatlar. Aslında Rockefeller Center’ın inşaatında çalışan bu adamlar, bir gökdelen kompleksinin reklam kampanyası için RCA binasının 69. katında poz veriyorlar. Mekandaki üç fotoğrafçıdan hangisi tarafından çekildiği bilinmeyen ünlü kare, Amerika’nın yükselme tutkusunun ve azminin sembolü oldu. 

    “HINDENBURG FACİASI” SAM SHERE, 1937 

    6 Mayıs günü New Jersey’deki hava üssünde Hindenburg’un Frankfurt’tan dönüşünü bekleyen fotoğrafçılardan Sam Shere, dev zeplinin yanışını görüntüledi. 36 kişinin öldüğü hadisenin büyüklüğünü yansıtan bu kare tarihe mal olurken, Led Zeppelin tarafından ilk albümlerinin kapağında kullanıldı. 

    “MÜNİH KATLİAMI” KURT STRUMPH, 1972 

    Münih Olimpiyatları tarihe acı bir olayla geçti. 5 Eyül 1972’de Filistinli Kara Eylül grubunun sekiz silahlı üyesi olimpiyat köyünü basmış, İsrailli sporcuları rehin almış ve onlar karşılığında 234 yoldaşlarının serbest bırakılmasını istemişlerdi. Pazarlıklar bir ara balkondan yürütülmüş, deneyimli fotoğrafçı Kurt Strumph yüzü maskeli bir teröristi görüntülemişti. Kanlı olaydan geriye, bu unutulmaz fotoğraf kaldı. 

    “SİYAH GÜCÜN SELAMI” JOHN DOMINIS, 1968 

    Mexico Olimpiyat Oyunları’na katılan ABD’li sürat koşucuları Tomie Smith ve John Carlos, madalya seremonisinde ulusal marş sırasında siyah eldiven giydikleri ellerini yumruk yapıp havaya kaldırarak ırkçılığı protesto ettiler. Beklenmedik anları ölümsüzleştirmesiyle tanınan John Dominis’in bu fotoğrafı, 60’lı yılların ırkçılık karşıtı eylemlerinin simgesi kabul edildi. 

    “HITLER NAZİ PARTİSİ MİTİNGİNDE” HEINRICH HOFFMANN, 1934 

    1920’de Nazi Partisi’ne katılan Hoffmann, Hitler’in özel fotoğrafçılığına ve sırdaşlığına yükseldi, çektiği binlerce fotoğrafla yıllarca devasa Nazi propaganda makinesini besledi. 30 Eylül 1934’te Bückenberg Hasat Festivali’nde Führer’i tapınırcasına selamlayan bindirilmiş kıtaların ortasında gösteren ve bir Wagner fantazisini çağrıştıran simetrik fotoğraf, bunların en etkileyicilerinden biriydi. 

    “LAHEY” ERICH SALOMON, 1930 

    Kapalı kapılar ardında yürütülen diplomatik temasların perde arkası hep merak edilmiştir. Almanya’nın 1. Dünya Savaşı tazminatlarının görüşüldüğü 1930 Lahey toplantılarında, müzakerelerden bitkin düşmüş dışişleri bakanlarını sabaha karşı fotoğraflayan Erich Salomon’un bu karesi London Graphic’te yayınlandı ve dünya kamuoyu tarihte ilk kez güçlü devlet adamlarının “insani” hallerine tanık oldu. 

    “IWO JIMA’YA DİKİLEN BAYRAK” JOE ROSENTHAL, 1945 

    Tokyo’nun 760 mil güneyinde bulunan Iwo Jima Japonların mevzilendiği küçük bir volkanik adaydı. Burayı hava üssü olarak kullanmak isteyen Amerikalılar adaya 19 Şubat 1945’te indi ve 6.800 Amerikalı, 21.000 Japon askerin öleceği bir aylık muharebeler başladı. Beşinci gün, Suribachi tepesini geçiren Amerikalılar oraya bir bayrak dikti. Ama komutan Japonların moralini bozmak için daha büyük bir bayrak getirtti. AP muhabiri Rosenthal, Pulitzer kazanacak, hatıra pullarına basılacak savaş fotoğrafını işte o bayrağın dikilişi sırasında çekti. 

    “BAYAN RÖNTGEN’İN ELİ” WILHELM CONRAD RÖNTGEN, 1895 

    Bay Röntgen laboratuvarında aylarca çalıştıktan sonra ilk tıbbi röntgen cihazını geliştirmişti. Karısı Anna Bertha Röntgen’in elini çektiği x-ışın fotoğrafı, gözle görülür bir kanıt olarak mucide Nobel Fizik ödülüne giden yolu açtı. Bayan Röntgen’e “ölümümü gördüm” dedirten kare, milyonlarca hastanın yaşama tutunmasını sağlayacaktı. 

    “BOSNA” RON HAVIV, 1992 

    Bosna’da faaliyet gösteren aşırı milliyetçi “Kaplanlar” grubuyla bağlantı kuran Ron Haviv, katliamları çekmemesi konusunda uyarılmıştı. Haviv sözünü tutmadı, zulmü görüntüledi. Katlettikleri sivil Müslümanları tekmeleyen Sırp milisleri gösteren kare Life’ta yayımlanınca Haviv’in adı da öldürülecekler listesine yazıldı. Ama sonunda Batı kamuoyu uluslararası müdahalenin gerekliliğine ikna olmuştu. 

    AJLAN KÜRDİ” NİLÜFER DEMİR, 2015 

    Acı hikayesini artık dünyada herkesin bildiği bu fotoğraf, birkaç saatte sosyal medyada en çok paylaşılan görüntüler arasına girdi. DHA muhabiri Nilüfer Demir, Ajlan bebek için yapılacak bir şey kalmadığını görmüş ve “sessiz bedenin çığlığını duyurabilmek için” deklanşöre basmıştı. Avrupa ülkeleri bu fotoğraf sayesinde Suriyeli mültecilere sınırlarını açmaya başladı. 

  • Margaretha Fehim Pascha ve karpostallardaki intikam

    Margaretha Fehim Pascha ve karpostallardaki intikam

    Günümüzde koleksiyonerlerin en nadide parçaları arasından bulunan ve üzerinde “Margaretha Fehim Pascha” yazılı foto kartların öyküsü şimdiye kadar çok yazıldı. Ancak Abdülhamid’in en güvendiği adamlarından Fehim Paşa’yla Margaretha isimli Alman kızının “sahte evliliği” ve kız tarafının intikam için bu kartları piyasaya sürdüğü bilinmiyordu. 

    Geçen yüzyılın başlarında İstanbul’da II. Abdülhamid’in sansür rejimi altında yazılı, basılı her şey denetleniyordu. Sıkı denetime rağmen müstehcen kartpostal ve foto kartlar her yeri sarmış, el altından satılan kartpostallara talep büyük olmuştu. Matbaalar Başmüfettişi Süreyya Bey’in işi de bu kartları satan yerleri teftiş edip yasaklı kartları ortaya çıkarmaktı. 

    Bir gün Sirkeci’de Mariçe Oteli’nin karşısında kartpostal satan bir dükkânda, dikkati çekici kadın fotoğrafları görülmeye başlanır. Süreyya Bey’in önem atfettiği bu kartlardaki kadın fotoğrafının üstüne, o devirde “Yaver-i Hususî-i Hazret-i Şehriyarî” yani “Padişahın Özel Yaveri” sıfatıyla ortalığı kasıp kavuran Ferik Fehim Paşa’nın ismi yazılarak, önüne Margaretha ismi getirilmiştir. “Margaretha Fehim Pascha” yazılı, kapış kapış satılan bu kartlardaki kadın, hikâyemizin kadın kahramanıdır. O dönemin ahlak anlayışına göre sarayın itibarını, Osmanlı subayının şerefini hiçe sayan bu kartlar için hemen toplatılma kararı verilir. Bu karara rağmen günümüzde bu kartpostalların yaygın olarak bulunması nasıl açıklanabilir? 

    II. Abdülhamid’in sütkardeşi Esvapçıbaşı İsmet Bey’in oğlu, 1873 doğumlu Fehim Paşa, padişahın özel ilgisine mazhar olmuş, en yakınındaki güvendiği kişilerdendir. Çocukluğu sarayda şehzadelerle birlikte geçer. Harbiye’nin zadegân sınıfından 1894’te yüzbaşı rütbesiyle mezun olduktan sonra, askerlik dışında her şeyi yapmasına rağmen beş yıl sonra paşa unvanına da kavuşur. Etrafına topladığı kopuk takımından oluşturduğu hafiye ekibiyle toplumun nefret ettiği adamların en başta gelenlerindendir. Gözü pek ve kendine sadık adamlarıyla birlikte dehşet estirdiği Beyoğlu bölgesi ondan sorulur. 

    Alımlı bir hanım ve umulmadık bir isim 1900’lerin başlarında İstanbul’da piyasaya sürülen ve üzerinde “Margaretha Fehim Pascha” yazısı bulunan foto kartlar, pek alımlı bir hanımefendiyi resmediyordu. Ancak bunların üzerinde II. Abdülhamid’in sütkardeşinin oğlu olan Fehim Paşa’nın isminin geçmesi herkesi şaşkına çevirmişti. 

    Abdülhamid’in bendesi olan diğer hafiye grupları ile rekabet ve kavgası hiç bitmez. İstanbul’da etkisini iyice hissettirdiği zaman diliminin sadrazamı Avlonyalı Ferit Paşa ile açıkça mücadele eder. Ferit Paşa da her fırsatta Fehim Paşa’yı gözden düşürmeye çalışır. 

    ‘Fehim Paşa’nın metresi’ olunca… Hem Osmanlı hem Avrupa basını, “Fehim Paşa’nın metresi” olarak lanse edilen Margaretha’yla ilgili efsaneleri yaygınlaştırmış, kartpostallar her tarafta aranır hale gelmişti. Gerçek ise çok farklıydı. 

    Hovardalığı ile nam salan paşanın öldüğü tarihte, Muazzez ve Gevheristan ile birinin ismini tespit edemediğimiz üç karısı, yaşları 8 ile 13 arasında Zeki, Eşref, Alaaddin ve Necati isimlerinde dört çocuğu vardır. Kalabalık ailesine rağmen gözü sürekli evinin dışındadır. Bu sayede Osmanlıların son döneminden bu güne efsane anlatımlarla süslene süslene dikkati çekici hale gelen “Fehim Paşa ile metresi Margaretha” hikâyesi ortaya çıkmıştır. Anlatımlarda Sermet Muhtar Alus ve Reşad Ekrem Koçu’nun şahitlik veya nâkillikleri belirleyicidir. Murat Bardakçı, Ergun Hiçyılmaz, Gökhan Akçura gibi yazarlar da bu anlatımlara sadık kalırlar. 

    Günümüzde Beyoğlu’ndaki Saint Antoine Kilisesi’nin bulunduğu yerde, 1906’dan önce Concordia Tiyatrosu ve bahçesi bulunuyordu. Burada akrobasi gösterileri yapanlar, baba Charles, kızları Mary ve Margaretha ile Charles Morgan Jr. isimli erkek çocuktan ibaret Morgan ailesinin fertleri olarak tanıtılırlar. Genel olarak İngiliz veya Alman oldukları belirtilir. Fehim Paşa’nın birlikte olmayı kafasına koyduğu Margaretha’yı, sahne sonrası kart satmak üzere geldiği locasında beş lira bahşiş vererek etkilediği özellikle vurgulanır. Bundan sonrası için farklı versiyonlar söz konusu olsa da Margaretha’nın metres olmayı kabul ederek Fehim Paşa tarafından bir eve yerleştirildiği ve İstanbul’dan sürülünceye kadar birlikte oldukları anlatımların ortak verisidir. 

    Aslında Fehim Paşa ile Margaretha’ya o yılların basın dünyası üst düzey ilgi göstermiştir. Amerikan gazeteleri “Princess Fehim” adıyla andıkları Margareth’i saraylarda yaşayan, kocasının haremine kapatılmış, etrafında 200 köle hizmetçisi bulunan mahzun bir Batılı olarak tasvir ederler. Hatta Amerikalı olduğu da iddia edilir. Paşa ile metresinin ilişkisi İstanbul sosyetesinin de epey diline düşer. Basın dünyası da sessiz kalmaz, Fehim Paşa’nın Sevgilisi Karagöz’ün Koynunda, Hafiye Melanetleri, Fehim Paşa gibi kitaplar yayınlanır. 

    Aslında Fehim Paşa ile Margaretha’ya o yılların basın dünyası üst düzey ilgi göstermiştir. Amerikan gazeteleri “Princess Fehim” adıyla andıkları Margareth’i saraylarda yaşayan, kocasının haremine kapatılmış, etrafında 200 köle hizmetçisi bulunan mahzun bir Batılı olarak tasvir ederler. Hatta Amerikalı olduğu da iddia edilir. Paşa ile metresinin ilişkisi İstanbul sosyetesinin de epey diline düşer. Basın dünyası da sessiz kalmaz, Fehim Paşa’nın Sevgilisi Karagöz’ün Koynunda, Hafiye Melanetleri, Fehim Paşa gibi kitaplar yayınlanır. 

    Bütün bunların yanında en çok bahsedilmeye değer kitap, Ahmed Naci’nin Fehim Paşa ile Margrit (1911-12) adlı kitabıdır. Bugüne kadar hakkında pek araştırma yapılmayan Ahmed Naci, o sıralarda çok sayıda roman ve çevirisi olan bir yazardır. Bu eserinin girişinde “Fehim’in yakın çevresindeki adamlarından ve sonradan Yıldız’da görevlendirilen Kamil Bey isminde birinin notlarından yararlanarak kitabı kaleme aldığını” söyler: “Bu risalemiz, hayali, tasviri bir roman değil, belki bir hakikat-i tarihiyedir” diyerek anlatılanların gerçekliğini vurgular. Buna rağmen Fehim Paşa ve Margaretha üzerine yazılan yazılarda ihmal edilmiş veya hiç görülmemiştir. Kitapta anlatılan bazı hususların arşiv belgeleriyle örtüşmesi dikkatimizi bu esere yöneltmemize sebep olmuştur. 

    Ahmed Naci’nin anlatımının doğruluğunu teyit ettiğimiz en önemli nokta, Fehim’in adamlarından Süreyya’nın tertibi ile Margaretha ve Fehim’in Beyoğlu’nun büyük otellerinden birinde kıyılan nikâh ile evlendiklerini Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde, Sadrazam Avlonyalı Ferit Paşa tarafından Yıldız Sarayı’na gönderilen bir tahriratta görmemizdir. Bu belgedeki,“18 Nisan 1905 tarihinde Margarit isminde tiyatro oyuncularından bir Almanyalı kızla garip bir surette izdivaç ettiği ve işbu izdivaca adamlarından merkum Süreyya’nın vesatet ve delalet eylediği ve bir müddet sonra Margarita’yı bırakmış olmasından dolayı Almanya konsolatosu mahkemesinde muhakemat cereyan ederek bir hayli tazminat itasına mecbur kaldığı tahkikat-ı vakıadan müsteban olmuştur” cümlesi, kitabı teyid etmektedir. 

    Oryantalizm modası Amerikan gazeteleri “Princess Fehim” adıyla andıkları Margaretha’yı saraylarda yaşayan, kocasının haremine kapatılmış, etrafında 200 hizmetçisi bulunan mahzun bir Batılı olarak anlattılar. 

    Bu nikâhın arka planı da kitapta anlatılmaktadır. Bu noktadan itibaren hikâye, bilinen klasik şekilden farklılaşır. Fehim, Süreyya isimli Selanikli Yahudi dönmesi adamınının öve öve bitiremediği Margaretha’yı ilk duyduğunda hiç umursamaz. Henüz 18-20 yaşlarındaki bu güzel kız için bir tasarısı da yoktur. Bir gün yolu Concordia’ya düşen Fehim Paşa, cazibesine kapıldığı Margaretha’yı elde etmek için kırk takla atar. Tam tamına 483 lira saydığı altın ve yakut bir yüzük ile gönlünü çalmaya çalışır. O miktar paranın ne ifade ettiğini anlamak için iki yıl sonra Bursa’da sürgündeyken Çekirge semtinde 25 dönüm dut bahçesini 200 liraya satın aldığını söylemek yeterli olacaktır. 

    Bu kadar değerli bir hediyeyi kabul eden Margaretha, Fehim Paşa’nın birlikte olma teklifini reddedince Süreyya tekrar devreye girer. Tiyatro müdürü de görüşmelere katılır. Süreyya, Fehim Paşa’nın aslında evlenmek istediğini söylediğinde, tiyatro müdürü, kızın Viyana’da olan babasının onayına ihtiyaç duyulduğunu belirtir. İşte burası da bilinenlerden farklıdır. Babasının akrobat Morgan ailesi ile birlikte Concordia’da gösteri yapmak yerine Viyana’da yaşadığı vurgulanır. Belki akrobat olarak çalışırken Viyana’ya geçici surette gitmişti, belki de akrobat bile olmayan bir Viyana sakiniydi. Evlilik teklifine şaşıran baba Morgan onay verir ama tek şartla; Margaretha, Fehim Paşa’nın nikâhlı eşi olursa. 

    Fehim evlilik kararını şiddetle reddetse de, Süreyya sahte imam ve sahte bir düğünle bu işi yapacaklarını söyleyince ikna olur. Sadrazam da “garip bir surette izdivaç ettiği” derken bunu kastetmektedir. 

    ‘Garip bir izdivaç’ Ahmed Naci’nin Fehim Paşa ile Margrit adlı kitabının kapağı (üstte) ve Yıldız’a sunulan tahriratta, ikilinin kıydığı nikahın “garip surette bir izdivaç” olduğunu belirten bölüm. 

    18 Nisan 1905’te kıyılan nikâhtan sadece bir hafta sonra Fehim Paşa kızdan sıkılır ve Margaretha’yı terk eder. Devreye giren Alman konsolosluk mahkemesinde bir hayli tazminat ödenir ama, Ferit Paşa parayı Fehim ödemiş gibi söylese de esas ödeyenin Abdülhamid olduğunu yüzüne vurmak için öyle söylemektedir. Zaten Ahmed Naci, o tazminatın Abdülhamid’den alınan 2000 lira olduğunu belirtir. 

    Morgan Ailesi, Fehim Paşa’yı yaptığına utandırmak, kızlarını terk etmesinin intikamını almak için Margaretha’nın kartpostallarının üzerine Margaretha Fehim Pascha ismini bastırıp satarlar. Ahmed Naci’ye göre utanmak bir tarafa, Fehim bu olayı hiç önemsememiştir. 

    Burada kronolojik bir takip yapmak gerekir. Fehim, 1905 yılı Nisan ayı sonlarında Margaretha’yı terk ettiyse, kartpostalların da Mayıs sonrasında dağıtılmaya başlandığını düşünebiliriz. Bursa’ya sürgünü 16 Şubat 1907, yazımıza konu olan kartpostalların toplanma emrinin verildiği tarih 25 Şubat 1907’dir. Daha önceki bir tarihe ait yasaklanma emri olmadığına göre, Fehim Paşa en etkili olduğu zaman diliminde iki yıl boyunca bunların yasaklanması için bir emir çıkarttırmamış demektir. Bu da Ahmed Naci’nin, Fehim’in bu işi önemsemediğine dair sözlerini doğrulamaktadır. 

    El altından satılan bu kartlar zamanla yayıldılar ve günümüzde koleksiyonerlerin en değerli objelerinden biri oldular. Genç yaşta çok şey gören, yaşayan Fehim Paşa, uluslararası baskılardan bunalan velinimeti Abdülhamid’in, kendine mecburen yüz çevirmesiyle soluğu Bursa sürgününde aldı. Ailesini de yanında götürüp mazbut piknikler, kır ve araba gezintileri ile fırtınalı günleri geride bıraktı. Ne var ki bir daha ne İstanbul’u ne de velinimetini görebilecektir. 

    Fehim Paşa, Meşrutiyet’in ilanıyla kaçmaya çalışırken, 3 Ağustos 1908 tarihinde Yenişehir’de taşlı sopalı bir grup tarafından linç edildi. Margaretha ise Fehim daha Bursa’ya sürgüne gönderilir gönderilmez konağındaki eşyasını, mücevherlerini satarak, tüm birikimini de yanına alıp Sirkeci Garı’ndan Viyana’ya gidecek ve bu defa henüz sonunu tespit edemediğimiz bir hayatın kucağına kendini bırakacaktır. 

    FOTO KARTLAR 2 YIL PİYASADA KALDI 

    Mevcutlarının hemen toplatılmasına! 

    İstanbul’da, üzerinde “Margaretha Fehim Pascha” yazılı kartpostallar için verilen toplatma kararı, bunların ortaya çıkmasından iki yıl sonraydı. Bu durum, Fehim Paşa’nın, kendi adının yazılı olduğu bu kartlardan pek de rahatsız olmadığını gösteriyor. 1907’deki toplatma kararının orijinal metni şöyle: 

    “Babıali 

    Nezaret-i Celile-i Dahiliye 

    İdare-i Matbuat 

    Aded 

    951 

    Bir kadın resmini ve bâlâsında Fransızca “Margrit Fehim Paşa” ibaresini hâvî muhtelif vaziyette altı adet kartpostal Sirkeci’de Mariçe Oteli karşısında kartpostal satan bir dükkanda görülerek mübayaa edildiği idare-i âcizî Matbaalar Sermüfettişi Şemseddin Bey tarafından verilen raporda beyan ve ifade kılınmış ve alelusul idâre-i âcizîde hıfz edilmiş olmağla bunların füruhtuna meydan verdirilmemesi ve mevcutlarının hemen toplatılması esbabının istikmali lüzumunun Zabtiye Nezaret-i Celilesi’ne emr u iş’âr buyurulması bâbında emr u fermân hazret-i men-lehü’l-emrindir. 

    Fî 12 Muharrem sene 325 ve fî 12 Şubat sene 322 [25 Şubat 1907] 

    Matbuat-ı Dahiliye Müdürü 

    bende 

    Kemal” 

  • Büyükler için yazılmış modern savaş masalları

    Büyükler için yazılmış modern savaş masalları

    Siyasette ve askerlikte, stratejinin en temel kurallarından biri, karşı tarafı yalanlara inandırmak. Sadece karşı tarafı mı? Hayır, Bazen de kendi tarafındakileri. Tarih boyunca yaratılan savaş efsaneleri kimi zaman derin bir gerçeği gizledi, kimi zaman varolmayan bir gerçeği empoze etti. Ancak özellikle 20. yüzyıl savaş efsaneleri, Batı’da “algı yönetimi”nin popüler-siyasi malzemelerini oluşturdu. 

    Tarih dediğimiz ‘anlatı’, büyük ölçüde geçmişin sürekli olarak yeniden kurgulanmasından ibarettir. Eldeki verilerin durumu ne olursa olsun, bu kurgu birçok farklı şekilde yapılabilir. İyimser bir bakışla akademik alem bir yana bırakılsa dahi, özellikle popüler kültürde her hikayeyi daha ilginç hale getirecek anlatılar istenir. İlginç kılmanın en yaygın yöntemi ise abartıdır. Abartı peşinde koşulurken bazı kişilerin itibarı ve olayların mahiyeti şişirilir, bazıları da yerle bir edilir ya da görmezden gelinerek unutturulmak istenir. Ayrıca taraflar çoğunlukla siyasi amaçla, bazen de sırf ilgi çekme, kendi hatalarını gizleme veya hataları başkalarına yıkma eğilimindedir. 

    Efsane yaratmanın çok başka nedenleri de vardır. Bazen propaganda için söylenen yalanlar, zamanla gerçekmiş gibi yapışıp kalır. Bazen de bir istihbaratı gizlemek için efsane yaratılır. Siyasette ve askerlikte stratejinin en temel kurallarından biri, karşı tarafı yalanlara inandırmaktır. Zayıf taraf kendisini güçlü, kuvvetli olan da ilgisiz göstermeye, nereye vuracağını gizlemeye çalışır. Kimi zaman da eldeki güç abartılarak hasmın caydırılması amaçlanır. 

    EFSANE 
    GERÇEK
     40 ASKERÎ TARİH 2. Dünya Savaşı’dan romantik bir efsane 
    1939’da Polonya’yı işgal eden Nazi tanklarına dünyayı dar eden Leh süvarileri, 2. Dünya Savaşı’nın en meşhur efsanelerindendir. Gerçekte böyle bir şey yaşanmadığı gibi, süvarilerin ve atların muharebelerdeki işlevi çoktan sona ermişti.

    Ve elbette, savaş efsanelerinin başka amaçları da vardır. Halkın moralinin yükseltilmesi, haklı bir savaş yapıldığına inandırılması, iç politika hesapları… 

    Yalanların ortaya çıkması ise her zaman beklenen ters etkiyi yaratmaz. Örneğin, ABD yönetiminin Irak savaşı öncesinde toplu imha silahları konusundaki uydurmaları en başından belliydi ama bu bir şey değiştirmedi. Bunun yanısıra, ulusların hepsinin kuruluş hikayelerinde muazzam abartılar ve efsaneler vardır. 

    EFSANE
    GERÇEK

    Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda anlatılmayan

    Savaş efsanelerinin en yaygınları, genellikle bağımsızlık savaşlarıyla ilgilidir. Halkın büyük çoğunlukla bu mücadelelere katıldığı, büyük sıkıntılar yaşandığı ama düşmanın bu fedakarlıklar sayesinde kovulduğu anlatılır. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın geleneksel anlatımında ahalinin silaha sarılarak uzun bir mücadeleye girdiği, ormanlara çekilerek Kızılderililer gibi savaştıkları ve İngilizleri yenilgiye uğrattığı hikaye edilir. Gerçekte halkın yarıya yakın bir kısmı İngiltere’den ayrılmak istemiyordu. Savaş da koloni ahalisinin gerilla taktikleriyle kazanılmadı. Fransızlar çok büyük askerî yardım yaptılar. Bazı birliklerin yanısıra malzeme yardımları kritik öneme sahip olduğu gibi, Fransız donanması da İngilizlerle birçok kez çatışmaya girerek denizde ciddi bir yardım sağladı, İngilizlerin takviye ve ikmal olanaklarını ciddi ölçüde azalttı.

    Kızılderililer ise İngilizler ile bağımsızlık taraftarları arasında bölündü, ama İngilizlerden yana olanlar az değildi. Sonuçta, Avrupa’dan gelen birçok subay Amerikalı savaşçıları disiplinli birlikler haline getirdi. Muharebeler genellikle klasik savaş usulleriyle yapıldı, Fransız komutanlar ve birlikler İngilizleri teslim alan son saldırıda başrol oynadılar. Bağımsızlığı takiben de İngiltere’ye bağlı kalmış olan koloni ahalisi yerleştikleri topraklardan sürüldü, büyük bir tehcir yaşandı. Amerikan tarih anlatımı bu tehciri es geçer, Fransız yardımına ancak değinir ve gayrı nizami savaşçıların katkısını abartır.

    İspanya’da Napoléon’un işgaline karşı savaş da halkın direnişini efsaneleştirmiştir. Giderek abartılarak gelen anlatıya göre İspanyollar topyekun ayaklanmışlar, Fransızlar garnizonlarından çıkamaz olmuş, konvoyları pusuya düşürülmüş, dünya onlara dar edilmiştir. Aslında İberik batağı gerçekten Napoléon’un yenilgisinde Rus Seferi kadar etkili olmuş, Fransız kaynaklarını tüketmiştir. Ancak, bu mücadelede Welling- ton Dükü komutasındaki İngiliz askerleri ile onlarla birlikte savaşan Portekizliler yükün en ağırını üstlenmişlerdi. Onların sağladığı destek olmasa, Fransızlar o kadar sıkıntı çekmezlerdi ve esasen sıkıntıları da anlatıldığı kadar büyük değildi. 

    1914-18’den Pearl Harbour’a

    İnsanlar istisnalar dışında, istedikleri şeylere inanma eğilimindedir. Kaldı ki, geçmiş olaylar çoğu zaman dinleyenlere ve okurlara daha ilginç gelecek şekilde kurgulanmış ve tarihe bu şekilde intikal etmiştir. Bunların yanlışlığı bazen çok açık şekilde ortaya çıkar, bazen çıkmaz, ya da kesin kanıttan yoksun kalır. Örneğin, Roosevelt’in Pearl Harbour baskınından haberdar olup olmadığı çok tartışılmış, üzerinde nice kitaplar yazılmıştır, ama bu konunun iddiaları tam yanıt bulmamıştır. Kimisi bunu “gaflet ve ihanet,” kimisi de “şafakta uyuduk, baskına uğradık” efsanesine dönüştürmeye çalışmıştır.

    Gerçekten, ortada açık bilgilerle asla izah edilemeyecek durumlar, boşluklar vardır. San Diego ve Panama’ya “hazır ol” alarmı verilmişken, Filipinler ve Pearl Harbour’a niçin vaktinde haber verilmediği bunlardan biridir. Bu durum, telgraf gecikmesiyle sözde açıklanmıştır ama kabul edilmesi mümkün bir izah değildir. Öte yandan olayların temel mantığına bakarsak, ABD’nin, savaşa girmek için hücuma kesin karar vermiş olan Japonların baskınına karşı tedbir almamayı tercih etmiş olmasını ileri sürmek de ne kadar anlamlıdır? Ancak, o günlerde bazı şeylerin üstünün örtülmüş olması da kaçınılmazdır. Savaşa girer girmez yönetimin yıpratılmaması düşünülmüştür. Yetmiş beş yıllık bu tartışma muhtemelen hiç bitmeyecektir.

    Savaş tarihine yerleşmiş bir peşin fikir ise, 1914-18 yıllarındaki siper muharebelerinde verilen milyonlarca kaybın generallerin aptallığı yüzünden meydana gelmiş olduğudur. Bunu düşündürten çok sayıda olay da gerçekten mevcuttur. Bazı muharebelerde makineli tüfeklerin önüne sürülen taburlar anında erimiş ve bu gerçekten akıldışı bir tutumla yapılmıştır. Örneğin Somme saldırısının sadece ilk gününde İngilizler 57.470 ölü ve ağır yaralı vermişlerdir.

    Ancak generaller göründükleri kadar aptal değillerdi. Birkaç yıl içerisinde taktiklerini değiştirdiler. Artık taarruzlar sızma grupları ile başlıyor, hücum taburları ve ustaca kaydırılan destek ateşiyle birlikte ilerliyordu. Ayrıca generallerin hepsi, iddia edildiği gibi cephe gerisindeki şatolarda oturmuyordu. Yüzlerce general cephenin ön saflarında ateş altında kalmış, hayatını yitirmiş veya yaralanmış, işi zor yoldan da olsa öğrenmişdir.

    EFSANE
    GERÇEK
    ‘Uçankale’ idi, ‘Uçanmezar’ oldu
    Amerikalıların dört motorlu B-17’leri, savaşın kaderini değiştiren uçaklar olarak lanse edildi. Oysa gerçekte, Alman avcı uçaklarının hedefi oldular. Savaş boyunca İngilizler 7.449, Amerikalılar ise 8.067 “Uçankale” yitirdiler. 8 Nisan 1945’te Almanya üzerindeki bir B-17G’nin uçaksavarla vurulma anı.

    Almanlar da ‘sırtlarından bıçaklandı’

    İki dünya savaşı arasındaki dönemin en önemli efsanesi, Almanların “sırtımızdan hançerlendik” şeklinde yaydıkları bahanedir. Bu, Alman militaristleri ve Naziler tarafından fazlasıyla kullanılmış bir yalandır. Almanya, 11 Kasım 1918 tarihinde bırakışma yapıldığı sırada çoktan tükenmişti. Askerler isyana yakındı. Açlık ve hastalıktan ölümler çoktan başlamış olup, kısa süre içerisinde 1 milyona yakın insan hayatını yitirecekti. İtilaf Devletleri henüz Alman topraklarına girmemişti ama, Ağustos başından beri Kayzer’in ordusunu her gün 1914’de işgal ettikleri topraklardan geri itiyorlardı. Sağda solda kızıl bayraklı ve silahlı adamlar görülmeye başlamış, havayı içsavaş korkusu sarmıştı.

    Almanya’nın savaşı birkaç gün daha sürdürmesi ayaklanmaların yayılmasından başka bir sonuç veremezdi ve dünyanın en güçlü sosyal demokrat partisine sahip olan bu ülkede, Rusya’da meydana gelen ihtilalin yarattığı korku çok derindi. Nitekim, çok kısa süre içerisinde Spartakistler harekete geçecek ama başarılı olamayacaktı. İşte savaştan sonra aşırı sağ kesim “yenilmedik, bırakışma günü ordumuz hâlâ sınırları koruyabilecek durumdaydı ama Yahudiler ve solcular nedeniyle teslim olmak zorunda kaldık” diyecekti.

    Naziler bu iki kesime karşı büyük sermayenin ve hızla yoksullaşan orta sınıfların tepkisini kullanarak 1933 başında iktidara gelecek, birkaç ay sonra da bunları toplama kamplarına almaya başlayacaklardı. Yahudiler sadece bir bahane değil, el konulacak servet anlamına da geliyor, ayrıca ırkçılar tarafından bir güç kaynağı olarak görülen ırk saflığını bozdukları ileri sürülüyordu. Weimar’ın hastalıklı ortamı içerisinde Versay Antlaşmasının tazminatları ve Almanları savaş suçlusu olarak ilan etmesi de Nazi propagandasına zemin hazırlamıştı. Halbuki 1. Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda 100 bine yakın Yahudi savaşmış, 12 bin ölü vermiş ve en çok madalya alan grubu teşkil etmişti. Tabii, onları kimse dinlemedi.

    2. Dünya Savaşı bitime doğru Nazi ordularını ve kentlerini ezerken, Müttefik liderler Alman halkının tekrar “arkadan hançerlendik” yalanına sarılmasını önlemek için, yenilgiyi iyice anlamalarına özen gösterdiler. Alman savaş suçlularının bir kısmı mahkemelerde cezalandırıldı. Ne var ki 1945 yılında askerler zafer eğlencesi yaparken, Soğuk Savaş çoktan başlamıştı. Nazileri komünistlere karşı kullanmaya kararlı olan Amerikalılar ve diğer müttefikler, savaş suçlarının ezici çoğunluğunu görmezden geldiler. Avrupa’da bu kez Rusya tarafından desteklenecek bir komünist tehdide karşı en büyük gücün gene Almanya’dan sağlanacağını pekala biliyorlardı. 

    Sovyet propagandası ve Katyn katliamı Stalin’in 1939’da Hitler’le anlaşarak Polonya’yı işgali, “sosyalist anavatanın savunmasını daha batıdan başlatmak için” propagandasıyla yürütülmüştü. Sovyet propaganda afişleri, Kızıl Ordu askerleriyle öpüşen, el sıkışan Polonyalıları resmederken, bizzat Beria’nın teklifi ve Stalin’in onayıyla, Katyn ormanında yüzlerce Polonyalı asker esir edildikten sonra katlediliyordu.
    EFSANE

    Leh süvarilerin Nazileri perişan etmesi!

    Uzun yıllar boyunca tarih meraklılarının kafasına sokulmuş olan efsanelerden birisi de 1939 Eylül’ünde Polonya süvarilerinin Alman tanklarına hücum ederek perişan olmalarıdır. Bu o kadar çok tekrarlanmış, kitaplarda, televizyon yapımlarında o kadar çok işlenmişti ki, sorgulanması bile kimsenin aklına gelmez olmuştu. Eh, Polonyalılar tarih boyunca atlı birlikleriyle övünmüşlerdi ve 1939’da bir düzine süvari tümenine sahiptiler. Almanların ise 10 zırhlı tümeni vardı. Bu nedenle efsane kolay kabul edildi. Churchill’in on iki ciltlik 2. Dünya Savaşı tarihinde de şu ifade yer alır: “On iki tugaylık süvarileri sürüler halinde gelen tanklar ve zırhlı araçlara karşı kahramanca hücum ettiler ama mızrakları ve kılıçlarıyla onlara zarar veremediler”.

    Aslında böyle bir şey hiç yaşanmamıştı. Aklı başında hiçbir komutan süvariyle tanka saldırmazdı. Polonyalılar süvari birliklerini daha çok bindirilmiş piyade olarak kullanıyorlardı. Ancak, savaşın ilk günlerinde bir Polonya süvari taburu Alman piyadelerine saldırınca makinelitüfek ateşiyle çok kayıp vermiş, ölü ve yaralı askerlerin ve atların yattığı bölgeye daha sonra birkaç Alman tankı gelmiş, Alman propagandası da fırsatı kaçırmayıp, Polonyalıları daha da umutsuz ve perişan gösteren bu sahneyi, “süvariyle tanklara saldırıyorlar” diye yaymıştı.

    Savaş sonrasında yazılan tarih kitaplarında bu görüşler tekrarlanıp durdu. Polonyalıların savunmayı ihmal ederek daha çok hücuma önem veren muharebe doktrinleri de bu aldanmayı desteklemiştir. Polonya süvari tugayları manevra olanakları sayesinde karşı hücumda kullanılmaya çalışıldı gerçekten, ama Alman zırhlı birlikleri ve ateş gücü ile Luftwaffe onlara bu olanağı tanımadı. Ağırlık merkezi kurma ve güçlü ihtiyatlar yaratmak yerine birliklerini tüm sınırlara yayınca, Alman zırhlı tümenleri bunları rahatça dağıtıp geçtiler. Zaten eşitsiz güçlerin savaşıydı ve iki hafta sonra Ruslar, Hitler ile yaptıkları antlaşma uyarınca Polonya’yı tekrar paylaşmak için doğudan hücum ettikleri zaman Polonya çoktan yenilmişti.

    Polonya’nın işgaliyle ilgili bir diğer efsane de komünistler tarafından yıllarca savunulmuştu. Stalin’in 1939 Ağustos ayında Polonya’nın paylaşımı için Hitler ile yaptığı istilacı antlaşmayı, sözde sosyalist anavatanın savunmasını daha batıdan başlatmak için yaptığını ileri sürenler hâlâ tek tük vardır. Halbuki Stalin’in Hitler ile yaptığı pazarlık, Çarlık dönemi topraklarının tümünün geri kazanılmasıydı. Bu nedenle Baltık ülkelerini işgal etti ve Finlandiya’ya saldırdı. Polonya’da esir edilen binlerce subay, Katyn ormanında enselerine birer kurşun sıkılarak öldürüldü. Alman propagandası bunu kullandı ama, savaş sonrasında Ruslar Polonya’yı tekrar işgal etti ve bu ortamda katliamların hesabı sorulmadı.

    GERÇEK 

    Almanlara karşı Rezistans efsanesi

    Daha yakın tarihten bir başka efsane de Avrupa’da, özellikle Fransa için yaratılmış olan “Direniş” efsanesidir. Fransa 1940 yılında işgal edildikten sonra, uzun bir süre direniş çok cılız kalmış, tam tersine, faşist Fransızların Gestapo ile işbirliği alabildiğine geniş çaplı olmuştur. Faşist milisler, Fransız Yahudilerinin yakalanıp toplama kamplarına gönderilmesinde canla başla çalıştılar. Paris yakınlarındaki Drancy toplama kampı Auschwitz’e gönderilenler için transit merkezi vazifesi gördü. Birçok Fransız, Avrupa’nın her ülkesinden gelen aşırı sağcılar gibi SS birliklerine katılarak Rus cephesinde Bolşeviklerle çarpışmaya gitti. Buradan geçen 76.000 Yahudiden sadece 2.500’ü sağ kalabildi. İşbirlikçi Vichy hükümeti Alman taleplerini yerine getirmek için büyük çaba gösterdi. Fransız direnişi ancak 1942 yılında Alamein ve Stalingrad’daki büyük Alman yenilgilerinden sonra ciddi bir gelişme göstermiştir.

    Esasen Hitler 1941’de Rusya’ya saldırıncaya kadar, Avrupa komünistleri Moskova’dan gelen “direnişte bulunmama” talimatı karşısında sıkışıp kalmışlardı. Ayrıca diğer direniş örgütleriyle komünistler arasında büyük bir güvensizlik vardı. Keza, özellikle Batı Avrupa ülkelerinde direnişçiler sonsuz bir amatörlük içerisinde polis ve Gestapo’ya yem oluyordu. Hollanda direnişi Gestapo’nun sızmasıyla erken bir tarihte çökertilmişti. Direnişçilerin gerçek isim ve adreslerini içeren defterler ele geçiyor, aralarına ajan sızdırılıyor ve inanılmaz kayıp veriyorlardı.

    Fransa’da savaş boyunca 30.000 direnişçi kurşuna dizilmiş, 20.000’i kaybolmuş, 60.000’i de toplama kamplarına gönderilmişti. İngilizlerin direnişçileri örgütlemek için gönderdikleri SOE ajanları, karşılaştıkları kayıtsızlık ve dikkatsizlik karşısında dehşete düşmüşlerdi. Kahvelerde toplanıyorlar, açık not alıyorlar ve daima “ça ne risque rien”, yani “bunda bir tehlike yok” diyorlardı. Kısacası batıda direniş hem kendi aralarında, hem de Gestapo ve Fransız faşistleriyle didişerek yavaş bir tempoda gelişti. Doğu Avrupa ve Balkanlar’da ise direniş açık gerilla savaşı halini aldı. Kısa sürede dağlarda ve ormanlarda partizan birlikleriyle Almanlar arasında, işgalcileri yıpratan bir nitelik aldı. Fransız direnişçiler, ancak Normandiya çıkarması sırasında bir güç haline dönüştüler, ama o dönemde de büyük hatalar yapmayı sürdürdüler. Müttefik birlikler Fransız kentlerini kurtarırken son anda direniş saflarına geçenler ise hiç de az değildi. Avrupa’da Almanları yıpratan esas direniş, doğuda ve Balkanlar’da gerçekleşti. Bu ülkeler nüfuslarının yaklaşık yüzde 10’unu yitirdiler. 

    EFSANE
    GERÇEK
    Abartılan Rezistans, günah keçisi kadınlar Fransız direniş hareketi, Normandiya Çıkarmasından sonra ivme kazandı. Özellikle savaştan sonra abartılan Rezistans, Doğu Avrupa’daki Nazi karşıtı gerilla hareketleriyle kıyaslanamayack ölçüde zayıftı. Paris’teki Fransız direnişçiler, işgalden sonra Almanlarla ilişki kuran kadınları suçladılar.

    Hollywood ve esir kamplarından kaçış

    Savaştan sonra, biraz da Holly- wood tarafından yaratılan efsanelerden birisi de Hitler’in esir kamplarından kaçışlarla ilgilidir. Bu kamplarda savaş esirleri -nedense- aptal Alman nöbetçilerinin burnunun dibinde her türlü imalat yapıp tünel kazarlar ve selamete ulaşırlar. Gerçekte, bu savaşta esir düşen on milyon askerin yarısına yakın kısmı ölmüştür. Nazilerin esir aldıkları 5 milyon Rus askerinin 3 milyonunu öldürmelerine karşılık, Rusların esir aldığı Alman askerlerinin de önemli bölümü geri dönmemiştir. Diğer esirlere o kadar kötü davranılmamış olmakla birlikte, askerlerin zaten yıllardır güç koşullarda yaşamış olmaları dirençlerini zayıflatmış ve koşullara dayanamamışlardır.

    Japonlara esir düşen Müttefik askerleri arasında da çok fazla ölüm olmuştu. Gerçi, Avrupa’da ve Alman esirlerin götürüldükleri ABD ve Kanada’da gene de tek tük kaçış olayları olmuş, ama bunların pek çoğu birkaç gün içerisinde yakalanmış ve ancak birkaç tanesi selamete ulaşabilmişti. En büyük kaçış olayında 76 asker tünel kazarak dağılmış, ama küplere binen Hitler bunların yakalanması için polis ve gençlik örgütlerinden ve hatta itfaiyeden milyonlarca kişiyi seferber etmişti. Kaçanların 50’si yakalandıkları yerde öldürülmüş, 23’ü geri getirilmiş ve sadece 3’ü hatları geçip kurtulabilmişti. 

    EFSANE
    GERÇEK
    Alplerde 2 yıl daha Alman direnişi! 2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru yaygınlaşan en büyük efsane, Almanların Alp Dağlarında muazzam bir yeraltı sistemi kurdukları ve iki yıl daha direnebilecekleriydi. Gerçek ise Alp Dağlarında tek tüp topçu savunma noktaları kalmış olmasıydı. 

    Alpler’deki gizli Alman üssü!

    2. Dünya Savaşı’nın bir başka büyük efsanesi ise savaşın sonunda Almanların Alp Dağlarında yıllarca direnebilecekleri büyük bir ulusal sığınak (national redoubt) inşa ettikleri şeklindeydi. 1944 yazı sonunda morali bozulan Alman ordularını takip ederek kısa sürede Berlin’e girecekleri umudu içindeki Müttefik karargahlarına, İsviçre’deki istihbarat örgütlerinden Almanların yeni bir direniş odağı oluşturdukları haberi geldi. Raporlarda bunun “savaşı iki yıl kadar uzatabileceği” söyleniyor; Salzkammergut mıntıkasında büyük silah, cephane, gıda ve yakıt depoları hazırlandığı, dağlara oyulan mağaralarda yeraltı fabrikaları oluşturulduğu iddia ediliyordu. Hitler en fanatik takipçileriyle buraya çekilerek Müttefiklerin dağılmasını bekleyecek, ya Naziler yeniden toparlanacak ya da kıyamet savaşı yapılacaktı.

    Bu endişe, savaşı bir an önce bitirmek isteyen Müttefik karargahlarında gerçek bir sıkıntıya neden oldu ve planlarında bu olasılığı dikkate almaya başladılar. Almanlar sonbaharda toparlanınca Ren’in geçilmesi 1945 baharına kaldı. Bu sırada Almanlar ulusal sığınak masalını yaymayı sürdüler. Amerikan ordusu 1945 Nisan’ında Münih’in güneyinde sözü edilen bölgeye girinceye kadar da bunun gerçek olup olmadığı konusunda tereddütte kaldılar. 

    1. Dünya Savaşı’nın siper dehşetini bir daha yaşamak istemeyen Batı ülkeleri ya sınırlarını koruyan askerlerin bir kısmını Fransa gibi Maginot hattına gömdüler ya da stratejik hava bombardımanıyla düşman kentlerini yıkıp yakarak onların savaş azmini yıkabileceklerini sandılar. Hava teorisinin öncülüğünü yapanlar İtalyan Giulio Douhet ve İngiliz Trenchard’dır.

    İtalyan sanayisi etkili bir bombardıman filosu yaratacak güçte değildi. Bunu İngilizler ile Amerikalılar yaptı. Ne var ki dört motorlu “uçan kaleler” savaş boyunca hiç de sanıldığı gibi tayin edici bir rol oynamadılar. Bu uçaklar, 1930’ların ikinci yarısında hizmete alınan tek kanatlı hızlı avcılara çok kolay yem oluyordu. Bunların kendilerini korumak için taşıdıkları 6 ile 10 arasındaki ağır makineli tüfeğin ateşi, avcıları uzakta tutamıyordu.

    Savaş boyunca İngilizler 7.449, Amerikalılar ise 8.067 “uçankale” yitirdiler. Her düşen uçak 10 adet eğitimli mürettebatın savaş dışı kalması demekti. Bunların çok azı paraşütle atlayıp esir kamplarına gitti, çoğu feci şekilde öldü. Üstelik bu fedakârlık karşılığında beklenen yarar sağlanamadı.

    Uçan kaleler bir kentten daha küçük hedefleri vuramıyorlardı. Ama uçan kale propagandası sürüp gitti. Örneğin, Amerikalıların Midway’de havalandırdıkları B-17’lerin tüm bombaları denize düştü ama Amerikan basını zafer onlara aitmiş gibi başlık attı. Ne var ki, savaşın son yıllarında uzun menzilli avcılar bombardıman filolarını korumaya başladı ve bu Alman hava kuvvetlerini o kadar yıprattı ki, Normandiya çıkarması başladığında ancak sembolik bir önleme yapabildiler. Ayrıca, büyük ülkelerin hepsi, bombardımanla başa çıkacak tedbirleri geliştirebildiler, ta ki Japonya’ya atom bombası atılıncaya kadar.

  • Çeşmeliği gitti, anıtlığı kaldı

    Çeşmeliği gitti, anıtlığı kaldı

    İstanbul’un üçüncü büyük çeşmesi Tophane Çeşmesi, Sultan 1. Mahmud tarafından Taksim Suyu sisteminin bir parçası olarak 1732’de yaptırıldı. Kılıç Ali Paşa ile Nusretiye camilerinin arasında yer alan anıt yapı, aynı zamanda şehrin en yüksek duvarlı çeşmesi. 1890’lı yıllarda çekilen eski fotoğrafta 19. yüzyıl sonlarında çeşmenin saçaklarının olmadığı görülüyor. Sokak satıcılarının, hamalların, arabacıların ve namaz vaktini bekleyen cemaatin oluşturduğu kalabalık da dikkat çekici. Bugün muslukları bulunmayan, suyu akmayan çeşme, İstanbul’un diğer anıtsal meydan çeşmeleri gibi sosyal işlevini yitirmiş, gelip geçenlere geçmişin ihtişamını hatırlatmakla yetiniyor. 

  • Kediler evden atıldı köpeklere yer açıldı

    Kediler evden atıldı köpeklere yer açıldı

    İnsanoğlunun can dostu, koruyucusu kediler, fare-yılan-akrep tehdidi kalmayınca, nankör insanlar tarafından kapı dışarı edildiler. Evlerin dışında tutulan köpekler ise, artık odamızda, yatağımızda… 

    Kedi meselesi, insanlık tarihi kadar eski. Ne zaman evcilleştiğine dair bir bilgimiz yok. Ancak kediye yeterince evcilleşti de diyemezsiniz. Kedi, köpek gibi sırnaşan bir hayvan değildir. Belli bir mesafede durur. Yani gelir sürtünür mürtünür, okşanmak ister ama canı istediği zaman alır başını gider, bir ay gelmediği de olur ama sonra hurdahaş olmuş bir şekilde geri de gelebilir. O onun hakkıdır, gider hovardalık eder döner. 

    İnsanla kedi ilişkisin perçinleyen zannedersem fareler ve yılanlar olmuştur. İnsanoğlu barındığı yere, bu ev, mağara, gecekondu, büyük konak hatta saray olabilir hiç farketmez, insan her yerde kediyi kendisini koruyan bir hayvan olarak yanına almış, ondan bir güven duygusu hissetmiş. 

    Köpeği kolay zehirlersiniz, ama kediyi zehirleyemezsiniz, çünkü o koklar gider, yemez zehirli gıdayı. Köpek önüne atılan her şeyi yer, ama kedi yiyeceğini iyice seçer, koklar beğenmezse yemez. 

    Şehrin dört ayaklı sakinleri Heybeliada’daki evinin önünde, hazırladığı yiyeceklerle kedileri besleyen yaşlı bir Rum hayvansever, 15 Kas 1986

    Kedilerin şehirler de taşrada da özel bir yeri vardı. Bizim kasabamızda her evde bir çift kedi bulunurdu. Yani bir dişi bir erkek, adeta karı-koca gibi her evde yaşarlar. Zamanı ge lince dişi yavrular. O yavrular çok özenle büyütülür. Kedi sepetine konurlar. Anneleri gider gelir, onları emzirip bakar. Zengin evlerinin, kediye iyi bakan evlerin yavruları çok aranırdı. “Falan beylerin kedileri yavruları pek güzelmiş, biz de edinsek” diye kadınlar arasında da konuşulurdu. Azad etme zamanı gelince, kedi görmeye gidilirdi. Almak isteyenler kedi bakmaya misafirliğe giderdi. Neticede kedi yavrusuna talip olunur. Bayağı kız istemek gibi: “Bize verir misiniz şu tekiri veya melikiyi (sarı, siyah ve beyaz olarak ikiden fazla renkli kedi)?” derler. Ev sahibi de “Bakalım düşünelim, hele bir zamanı gelsin” deyip biraz muhayyer bırakır. Ev halkı kendi arasında “kime verelim” diye tartışırlar. Çok da sevilir kedi yavruları evlerde; özellikle kızlar, çocuklar onlarla haşır neşir olur. Neticede birine karar verirler: “Falancalara verelim, iyi bakarlar, eve kuvvetli et, ciğer giriyor ona da bir parça düşer” derler. Neticede kedi gönderileceği zaman haber gönderilir “gelin alın” diye. Kedi verilecek gün o evde tirit, sütlü kabak gibi özel yemekler pişer ve kediyi alacaklara bir yemek yedirilir. Sonra bir sepete e konur. Kediyi veren ailede o gün “niye kediyi verdiniz” diye çocuklar üzülür, kızar, ağlar. 

    On beş gün sonra da kediyi alan aile, veren ailenin kadınlarını eve yemeğe davet eder ve çok güzel ağırlarlar. Bu sırada yavruyu da görür, okşar severler. Ama bu bir nevi kediye iyi bakılıp bakılmadığını anlamak için, gözlemleme amaçlı bir ziyarettir. Evden eve kız alınıp damat edinilerek kurulan akrabalık gibi, kedi alıp veren aileler arasında da akrabalıklar tesis edilir. Bir ailenin iyiliğinden, meziyetinden, yaptığı bir işten falan bahsedilirken, özelliklerinden biri olarak “o evde bizim kedimiz var” da eklenirdi. İlginç bir şekilde, insanların sosyal hayatı içinde kediye yer verilmişti. 

    Hemen her evin, ki evlerin içi kireç sıvalı dışı da kerpiç örme duvarlar, dış kapıdan başlayarak bütün bu dış duvarlarda eşiğe paralel soba borusu deliği kadar oval bir delik olur, o içerde de bütün kapıların yanında vardır. Kedi yoludur o, kedi deliğidir; evin kedisi eve istediği zaman girip çıkar, evin her odasını gezer, mutfağa da girer. Eve giren hırsız kedi değil de evin kedisiyse, ortaya çiğ et koyun, süt koyun dokunmaz. Hatta her şeyin bekçisidir. Onun kendi yemek ve su çanağı, kakasını yapacağı kül sandığı vardır. 

    Bir de işin dinî tarafı var. Hz. Muhammed’in sahabelerinden bir Ebû Hüreyre (kedi babası) adıyla anılan bir sahabe var. Bu kedileri çok kollarmış, bakarmış. Bir gün namaz kılarken, namazın oturma faslında cüppesinin eteğine kedi oturmuş. Uyuyan kediyi rahatsız etmek istememiş, makas getirtip kedinin etrafından cüppesini kesmiş ve öyle kalkmış. Bunun üzerine de bu olayı peygambere söylemişler. O da adamı çok takdir etmiş ve “sana Kedi Babası diyorum” demiş. Adamın başka bir adı varken, adı Ebû Hüreyre kalmış. 

    Tatavla’da bir grup sokak köpeği, 19. yüzyıl sonu.

    Köpekler kediler kadar olmasa da bir zamanlar hayatımızın içindeydi; giderek “it” diye andığımız, sövdüğümüz bir hale düştüler. Ben bir kasabada büyüdüm. Orada da belediye zabıta memurlarına, belediye hademelerine zehirli et-ekmek hazırlatılırdı. Köşebaşlarında o köpekler çağrılır, verilirdi. Biz de ölüşlerini seyrederdik. Sonra da kırlara götürülürlerdi. Tüfekle öldürülmesi, saçmalar kazayla birine çarpar diye tercih edilmezdi. Bir sene içerisinde 1-2 defa yapılırdı. Hatta belediye “köpekleri zehirlemiyor, elimize ayağımıza dolaşıyorlar” diye eleştirilirdi. Bu İstanbul’da da taşrada da her yerde vardı. Hatta onlara “köpekçi” denirdi. Çoban köpekleri/bekçi köpekleri, yani bakılan köpekler ayrı tutulursa, sokak köpeklerine karşı düşmanlık vardı. Yani ısırır, üstümüze atlar falan diye. 

    Köpekler için durum ne kadar değişti? Şöyle oldu: Son dönemde köpek eve girdi, kedi dışarı atıldı. Kediyle köpek genel anlamda yer değiştirdiler. Şimdiki ev hayatında apartmanlarda fare de olmadığından kediye gerek de kalmadı. 20. yüzyıl en azından Türkiye’de kedi-köpek açısından bir devrim ya da yıkım zamanıdır diyebiliriz. 

    (Necdet Sakaoğlu ile yapılan röportajdan derlenmiştir)