Hz. Muhammed’in gençlik yıllarında (595), kadim Türklerin lideri Niri Kağan, Bizans İmparatoru Maurice’e mektup yazmış ve yaşadığı coğrafyadan bahsetmişti. Kadim Türklerle Bizans arasındaki iyi ilişkiler devam etmiş, Perslerin zayıflaması sonucu İslâm ordularının önü açılmıştı.
İstanbul’da Moris denince hemen akla İstanbullu Musevi vatandaşımız Moris gelir. Şimdi sözünü edeceğim Moris de İstanbullu ama, adı genellikle Maurice diye yazılan ve 582-602 yıllarında hüküm sürmüş olan Bizans imparatoru. Aslen Kapadokyalı olan Maurice, imparatorluk ailesine doğmamış. Özellikle doğuda Perslere karşı yürüttüğü amansız savaşları Bizans için zaferle taçlandırmış; bu arada imparatorun kızı ile evlenerek damatlık yoluyla saraya girmiş. Ancak seferlerin hazineyi boşaltmış olması sonucu doğan bunalım sonucu devrilmiş ve oğullarıyla beraber öldürülmüş.
İmparator Maurice’in kim olduğunu anlamak için, onun hüküm sürdüğü 582-612 arasında neler yaşandığına bakmak yardımcı olacaktır. Asya’nın doğusundan başlayacak olursak, Çin’de bizim Tabğaç adını verdiğimiz Kuzey Wei sülalesi yıkılmış, yerini beyliklere bırakmıştı. Bu beylikler de 581’den 618’e kadar sürecek Sui idaresine girdiler. Böylece bu sülale devrinde o zamanki Çin toprakları ilk defa tek bir idare altına toplanmış oluyordu.
Sui sülalesinin kurulmasından takriben 30 yıl önce de, kuzeyde bulunan Kadim Türkler Bumin Kağan önderliğinde siyasi birliklerini kurmuşlardı (552). Bu tarihten önce Kadim Türkler, bizde “Cücen” olarak bilinen Rouranların idaresinde demirci olarak bulunuyorlardı. Bumin Kağan idaresinde Rouranlara başkaldırarak onların dağılmasına sebebiyet verdiler. Bu dağılanlardan bir kısmı Var/Avarlar adını taşıyordu ve batıya doğu, Avrupa’ya doğru yeni bir kavimler göçüne sebebiyet vermişlerdir. İşte İmparator Maurice, Balkanlar’a kadar nüfuz eden Avarlara karşı birçok sefer yaptı ve onları Tuna’nın diğer yakasına püskürttü. Maurice’in Avar ve Perslerle savaşları, bu ikisi arasında kurulmuş olan ittifakı da kırmak niyetiyle idi. Bu ittifaka karşı olan Kadim Türklerin de zamanla Bizans ile iyi ilişkiler geliştirdiği görülmektedir. Bütün bu mücadeleler içinde Persler, “ipek yolu” ticaretinde kendilerine rakip olarak gördükleri doğudaki Kadim Türklerle de savaşa giriştiler.
Görüldüğü gibi İmparator Maurice, sadece Bizans içinde hareket eden bir hükümdar değildi, Asya’daki gelişmelerle de yakından ilgili idi. Bu ilgi, tarihçisi Theophylaktos Simokattes’in savaş stratejileri ile ilgili eserinde açıkça görülmektedir. Türklerden önce “Hun” diye bahseden yazar, sonra “Perslerin doğudaki bu komşularına artık Türk denmektedir” ifadesini kullanmaktadır. Michael ve Mary Whitby tarafından İngilizceye çevrilmiş olan The History of Theophylact Simocatta (1986) adlı eserde, 595 yılına ait bir mektup da bulunmaktadır. Mektubu yazan bir Kadim Türk kağanıdır. Uzun zaman bu kağanın kim olduğu bilinmiyordu. Ancak son zamanlarda bu konulara yeni bakışaçıları getiren Etienne de la Vaissière, mektubun Batıtürk kağanı Niri’ye ait olduğunu göstermiştir. Mektubun en ilginç yanı, Niri Kağan’ın devletin ilk kurucularından İstemi Kağan’dan kendi zamanına kadar geçen yarım yüzyıllık sürenin bir tarihini vermesidir. Bu tarih yalnız kağanların icraatına dair değildir, Kafkasya, İtil’den (Volga ) Tab- ğaç’a (Çin) kadar geniş alan ile ilgili coğrafya bilgiler de içermektedir. Kadim Türkler ve Bizans arasındaki bu ilişkiler sonra da devam etmiş, Perslerin zayıflaması sonucu İslâm ordularının önü açılmıştır.
Niri Kağan’dan bugüne, Xinjiang Uygur Otonom Bölgesinde, Kazakistan sınırına yakın bir yerde üzeri yazıtlı bir heykel de kalmıştır. Hâlâ tam olarak okunamayan Soğdça yazıtı ile Niri Kağan engin bozkırlardan bize seslenmekte ve kadim Türk kağanları ve yakın çevrelerinde gördüğümüz örgülü saçlarını sanki rüzgarda sallar gibi zamana meydan okumaktadır. Bir bakıma tarihsel bağlam ile Anadolu ile ilişkilendirilebilecek bu heykel, bize Nazlı Eray’ın Orfe’sinde rüzgara mektup yazdıran Heraklius’u (610-641) anımsatmaktadır.
Demek ki Hz. Muhammed’in gençlik yıllarına rastlayan İmparator Maurice ve Niri Kağan ilişkileri, ancak Asya tarihine bir bütün olarak baktığımız zaman görülebilmektedir. Dönemler, coğrafyalar, uzmanlık konuları arasında parsellenmiş tarih görüşünün ise önü kapalıdır; orada bağlam değil dar bir alanın kuralları geçerlidir.
Tanzimatla başlayan modernleşme rüzgarı, etkilerini kısa zamanda yeme-içme kültüründe de hissettirdi. Osmanlı dünyasına saraydan ve azınlık evlerinden giren Avrupaî sofra adetleri ve lezzetler, kadın dergilerinin de etkisiyle zengin konaklarında yaygınlaştı, İstanbul mutfağında bir dönüşüm dalgası başlattı.
Orta Asya’dan yola çıktıklarında Türklerin yaşadıkları coğrafyanın sunduklarıyla sınırlı, göçebe yaşam tarzının şekillendirdiği görece kısıtlı bir mutfakları vardı. Ancak atalarımız Anadolu’ya yerleştiklerinde, özellikle Selçuklu İmparatorluğu döneminde Türk mutfağı zenginleşmeye başlamış; önce yemek yapımında ekip ruhunun doğduğu Mevlevi mutfağıyla, daha sonra gerçek bir imparatorluk mutfağı olan Osmanlı saray mutfağıyla olağanüstü bir zenginliğe ulaşmıştır. Ayrıca, her biri bulundukları yörenin ürünlerine göre şekillenmiş, yer yer çok çeşitli, yer yer kısıtlı malzemeyle son derece yaratıcı yemekler yapmayı başarmış yöresel mutfaklarımızın da katkısıyla Türk mutfağı dünyanın en büyük mutfak geleneklerinden biri haline gelmiştir.
Yemek tarihimizi inceleyen çalışmalar Tanzimat sonrası başlayan ve Cumhuriyet’le devam eden dönemi dördüncü ve son dönem olarak ele alırlar. Batılılaşma ile mutfağımıza giren farklı etkilerin yarattığı değişim önce saray ve azınlık mutfaklarında etkili olmuştur. Tanzimat sonrası dönemde saraydaki resmî yemeklerde Fransız etkisi görülmeye başlanır, mutfak şeflerinden Rum Marko, Fransız aşçıları davet etmek için 1866’da Paris’e yollanır. Önceleri kiralanan servis takımları sonraları artan ihtiyaç nedeniyle satın alınır, “hünkar beğendi” gibi beşamel soslu lezzetler, kremalı pastalar, balık ve karidesli yemekler ortaya çıkar. Dışardan yemek siparişlerinin ilk örnekleri de bu dönemde ortaya çıkar, meşhur lokantalara, örneğin Pera’daki Tokatlıyan’a yemek ve tatlı siparişleri verilir.
1. Savaşa doğru, Doğu ve Batı tatları Sultan V. Mehmed Reşad’ın, 28 Haziran 1914’de Yıldız Sarayı’nda İngiltere’nin Akdeniz Donanması Komutanı Sir Milne ve subaylarına verdiği ziyafetin mönüsü. Doğu ve Batı tatları birarada (Bu yemeğin ortasında, Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın Gavrilo Princip tarafından öldürüldüğü haberi gelecektir).
Birinci Meşrutiyet ile başlayan dönemde kadın yazarların sayısı artmaya başlamıştır. Kadın okurlara hitap eden kitap ve süreli yayınların sayısı da çoğalır, önemli gazeteler kadınlar için ekler yayınlamaya başlar. İlerici birkaç kadın yazarın kadının toplumdaki yerini yeniden tanımlamaya yönelik çabaları dışında kadının ev içindeki rolüne yönelik, çoğu erkek yayıncılar tarafından kaleme alınan makalelerde kadının kendini kanıtlayacağı en önemli alan mutfak olarak belirlenmiştir.
İlginç olan, bu yayınların çoğunun varlıklı, yani aşçısı, uşağı ve hizmetçileri olan hanımlara hitap etmesidir. “Kocasını evine “merbut” (bağlı) kılmak isteyen kadınların “idare-i beytiye ve tabahat” konusunda uzmanlaşmaları” önerilmekte, ama “zinhar kendilerine hizmetçilik, aşçılık tavsiye edilmemektedir”. Zengin kesim için çoğunlukla Batı mutfaklarından tariflere yer verilir. Bunun gerekçesi de dönemin kadın dergilerinden birinde şöyle açıklanır: “Biz Türklerin maatteessüf ne yemeklerimiz, ne sofralarımız yirminci asır tekamülü yaşayan insanlığın şerait-i tagaddiyesine muvafık değildir”. Bu dergilerde ünlü İngiliz aşçısı Rosa Lewis ve başka Batılı aşçılardan tarifler verilmekte, sayfaları yabancı dergilerden tercüme edilen Arpagon ve Toulon çorbalarının, Romanya usulü patlıcan kızartmalarının, İrlanda kebabı veya Bolonya böreğinin tarifleri doldurmaktadır. Bu yayınlarda tarifler kadar yemek ve sağlık ilişkisi, sofra kültürü ve adab-ı muaşeret hakkında bilgiler de sunularak üst sınıf hanımların yemek pişirme işine ilgi duymaları sağlamaya çalışılır.
Tanzimat döneminde Osmanlı mutfağı Batı etkisine açıldı. Saraydan zengin konaklarına sofralarda Fransız tarzı servis takımları, yemeklerde soslar ve kremalar görülmeye başlandı.
Değişim Rum, Musevi ve Levanten evlerinde daha hızlı benimsenir. Batılı yaşam tarzına uygun olarak yer sofralarının ve dizlere örtülen makrinarilerin (uzun bez) yerini 19. yüzyıl ortalarından itibaren kolalı keten örtü ve peçeteler alır, bakır ve toprak kaplar yerlerini yavaş yavaş porselen takımlara bırakır. Önceleri Pera evlerinde kullanılan havagazı ocakları geleneksel ocak ve mangalın yerini alınca yemek pişirme işi de kolaylaşır. Yani Türk mutfağındaki modernleşmenin, varlıklı, okuryazar, yabancı dil bilen ve çoğunlukla konaklarda yaşayan hanımların biraz da azınlık ve Levanten mutfaklarından etkilenerek başlattıklarını söylemek yanlış olmaz.
Sula Bozis İstanbul Lezzeti isimli kitabında şöyle der: “İstanbullu Rumlar Doğu ile Batı’nın en iyi ürün ve tariflerini birleştirip, “eklektik bir gastronomi” oluşturdular”. Sahiden de Rum evlerinin sofralarında sarma ile kotlet pane, pilav ile turta, tavuk göğsü ile puding bir arada bulunurdu. Bu dönemde Pera’nın pastanelerinde maron-glase, pöti-fur, frui-glase gibi tatlılar satılır, bunlar ev likörleri ile ikram edilirdi. Bütün bu değişim ve dönüşümün merkezinde, yenilikleri benimseyip, ev ortamına taşıyan evhanımlarımız yer alıyorlardı. 1840’larda düzenlenen Cadde-i Kebir ile Tepebaşı Caddesi üzerinde yer alan mağazalarda, otellerde, pastanelerde, gazinolarda ve modern lokantalarda artık hanımlara da rastlanıyordu. Kizizna isimli birahanede hanımlara özel bir salon bile vardı. İstanbul’da temsiller veren Sarah Bernard kahvesini Lebon’da içmekteydi.
Günümüzde ülkemizde iki farklı mutfak akımından söz etmek mümkün. Birincisi köksüz, hızlı mutfakla büyüyen kuşakların tercihleri doğrultusunda enternasyonal mönülü kafeler ile şekillenen yemek alışkanlığı. Diğeri ise yöreselin yorumlanarak yaşatılması, doğalın tekrar keşfi ve mutfağımızın zenginliğinin dünyaya açılması için çalışan “okullu” genç şefler kuşağı. Yüzyıllar boyu birçok değişik kültürden insanı, göçmeni, seyyahı misafir etmiş Anadolu ve İstanbul, bugün büyük bir imparatorluğun yurdu olduğu zamanların etkilerini potasında eritip, dış etkilerinin altından ezilmeden yeni bir sentez oluşturmak için gastronomik bir çaba sarfetmekte. Yeni dönüşümde kadınlar geçmişte olduğu gibi önemli bir rol üstleniyor. Alaylı erkek aşçıların yanında sayıları hızla artan okullu kadın şeflerimiz, Türk mutfağını yeni ufuklara taşımak için çalışıyor.
Dünyanın en büyük Bizans külliyatlarından biri, ABD’nin başkentindeki Dumbarton Oaks enstitü ve müzesinde. Konu üzerine yazılmış 149.000 bin eser ve 1.200 tarihî obje, Bizans dünyası ve kültürünü kapsamlı şekilde ziyaretçilere sunuyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington DC’nin Georgetown semtinde bulunan Dumbarton Oaks enstitü ve müzesi, Anadolu’nun Bizans geçmişine yeni dünyadan bir kapı aralıyor.
Müzeye ismini veren ve muhteşem bahçelerin içinde yer alan malikane, 1800 senesinde inşa edilmiş. 1920’de burayı satın alan Bliss ailesi, evlerini sahip oldukları kitap ve antika eserlerin korunacağı, konserlerin verileceği bir kültür merkezine dönüştürmüşler. Igor Stravinsky, mâlikanenin sahipleri için 1938 yılında “Dumbarton Oaks” isimli bir konçerto yazmış. 1944’te Birleşmiş Milletler’in kuruluşuna önayak olan ve savaş sonrası dünya düzeninin görüşüldüğü uluslararası barış konferansı da yine bu mekanda toplanmış.
Bliss ailesi, vasiyetleri ile bu mekan ve koleksiyonlarını Harvard Üniversitesi’ne bırakmış ve müze halen bu saygın üniversite tarafından idare ediliyor. Dünyadaki en önemli Bizans araştırma merkezlerinden birisi olan Dumbarton Oaks, konuyla ilgili 149.000 eseri kütüphanesinde barındırıyor.
Müze koleksiyonlarından biri de, Kolomb öncesi Amerika kıtasının yerli kültürlerine dair. 1959’da New Yorklu mimar Philip Johnson’un tasarladığı bu bölüm, kubbe, sütunlar ve ışık kullanımıyla etkileyici bir görünüme sahip. Johnson, tasarımının ilham kaynağının Mimar Sinan’ın eserleri olduğunu belirtmiş.
Bin yıllık eser ve tarihî eşyalar Müze bölümünde 1087-1143 arasında yaşamış, 25 yıl hüküm sürmüş Bizans İmparatoru II. İoannis Komnenos’un kabartması (üstte) ve erken dönem Bizans örtüleri ve duvar kumaşlarının sergilendiği bölüm (altta).
Müzenin Bizans bölümünde, 4. ve 15. yüzyıllar arasına tarihlenen 1.200 obje bulunuyor. Antakya mozaiklerinden değerli altın takılara, eşsiz bir sikke koleksiyonundan 6. yüzyıldan kalma metal aydınlatma armatürlerine uzanan bu zengin koleksiyon, Bizans dünyasını ve kültürünü derli toplu bir sergileme içinde ziyaretçilerine sunuyor.
Ayasofya ve Kariye’nin 1930’larda müzeye dönüştürülme çalışmaları sırasında, üzerleri sıva ile örtülmüş mozaikleri sabırlı bir çalışma ile gün ışığına çıkaran Boston’lu restoratör Thomas Whittemore ve ekibinin arşivi de Dumbarton Oaks koleksiyonunda bulunuyor.
Nasıl insanoğlunun ortaya koyduğu en iyi şeylerden biri geçtiğimiz ay bahsettiğimiz gibi hukuksa, çelişkili bir şekilde hukukla tesis ettiği en dandik şeylerden biri de ülkeler arasındaki sınırlardır diyebiliriz. (Bu birinci çoğul şahıs yazıyı kerli ferli bir tarih komisyonu, bir akademikler heyeti hazırlamış gibi gösteriyor. Yani, “biz” deyince daha ciddi gibi duruyor, ben bile tav oluyorum okurken.) Ha ama nedir, yaşadığımız modern dünyada sınırların anlamsızlığı üzerine ne kadar laf edersek edelim, ilkokuldan üniversiteye önümüze konan tarih atlaslarındaki sınırların anlamsızlığının yanına bile yaklaşamayız. Hadi son söyleyeceğim şeyi baştan söyleyeyim: Valla benim bildiğim kadarıyla “Modern dünyaya yakışmıyor,” dediğimiz o bildiğimiz anlamdaki sınırlar tam da modern dünyanın icadı zaten.
Ha bu demek değil ki modern öncesi dönemde herkes Şengen’de yaşıyor, dileyen istediği yere gidiyor. Sınırlar var varolmasına ama aklımda kaldığı kadarıyla daha çok şehirlerde var. Atıyorum Fatih’teki evinizden kalkıp Bakırköy’deki akrabanızı ziyarete gittiniz, üç gün sonra geri döneceksiniz, Topkapı’da durdurup soruyorlar, “Kimsin, necisin, nereye geldin,” diye. Gerçekten İstanbul’da oturduğunu ispatlayıp öyle giriyorsun içeri. Yani ülke sınırları arasında durum daha gevşek olsa da şehirler daha bir kayıt tutma, kapıda aç kapıyı bezirganbaşıcılık oynatma eğiliminde ve üstelik biyometrik fotoğrafa da geçilmediği için kapıya gelen doğru mu söylüyor yalan mı söylüyor anlamak güç. Ama ülkeden ülkeye davar gibi gezmek mümkün bugüne kıyasla.
Örneğin eğer aklımda yanlış kalmadıysa “yurtdışına kapağı atsam yeter” ekolü gençlerimizin öncülerinden biri 17. yüzyılda Venedik’e gidiyor, kendisini Sultan’ın elçisi olarak tanıtıyor falan ama Venedikliler “Yahu bu çocuk oturmayı kalkmayı bilmiyor, bizim bildiğimiz Osmanlı diplomatı monşer olur, yoksa Devlet-i Aliyye’ye milli irade geldi de oturmasını kalkmasını bilmeyen sıfır numara ayı göndermeye başladılar?” diye meraklanıp payitahta haber gönderiyorlar. “Siz gerçekten bu çocuğu elçi diye mi gönderdiniz?” diye soruyorlar da çocuğu oraya kimsenin göndermediği, herifçioğlunun kendi başına kalkıp ben Osmanlı elçisiyim diye ortalıkta gezdiği anlaşılıyor. Avrupa’ya kapağı atan bu ilk gurbetçimizin akıbetini bilemiyoruz zira muhtemelen İstanbul’dan cevap gelene kadar çocuk çoktan kirişi kırıyor.
Ha ama nedir, şehirler işi sıkı tutsa da önümüze konan tarih atlaslarındaki sınırlar çoğu kez anlamsızlığın sınırlarını zorluyor. Misal bugün, dünyadaki hiçbir devlet, kendisine ne bir kuruş vergi ne asker veren ve kendi kendini idare eden bir topluluğun yaşadığı toprakları kendi sınırları içerisinde göstermez. Yani tarihteki büyük imparatorlukların cömertçe çizilen sınırlarına bakıyorum da, kimi zaman ayak bile basmadıkları yerlerin bu haritalarda gösterilmesi, Facebook profillerini ısrarla “it’s complicated” tutarak manitaları tarafından terk edildiğini kabullenemeyen gençler gibi Suriye’nin bir zamanlar Hatay’ı kendi sınırları içerisinde göstermesine benziyor. Zaten modern dünyanın sınırları çizilirken böyle hâllerin görmezden gelinmesi günümüze kadar uzanan sorunların sebeplerinden biri bence.
Ne bileyim sen adamın topraklarının yüzlerce yıl senin hakimiyetinde olduğuna inanmışsın ama adam o yüzlerce yıl ne sana vergi vermiş ne asker göndermiş ne de yıllık armağanlar falan yollamış. Bilakis sen adama kendi hanlıklarını, derebeyliklerini kurdurmuşsun, çok çok günümüze uyarlayacak olursak askeri bir ittifak yapmışsın ama adamın topraklarını kendi ülkende gösteriyorsun ya, bana sorarsan kerizlik, başka bir şey değil. Hayır sonra birden “A senin bize vergi vermen gerekiyormuş, asker göndermen gerekiyormuş,” diye adamın boğazına çökünce de işte isyan oluyor. Zaten aramızda kalsın ama çoğu imparatorluğun sınırlarının tarih haritalarına aktarılmasında kullanılan kıstaslar bugün kullanılsa dünyada dört, bilemedin beş tane devlet olacak. Ne bileyim, adama yıllık ödeme yapan, yeri geldiğinde asker veren büyük küçük beylikleri de adamın sınırları içerisinde gösteriyorsun ama bugün doların kullanıldığı her ülke Amerika’ya vergi veriyor, NATO’ya bağlı her ülke istendiğinde asker gönderiyor, hepsine paşa paşa ayrı sınır çizmişsin. Olmuş mu? Olmamış!
MÖ 3. yüzyılda yapımına başlanan ve yıllar içinde binlerce kilometrelik bir uzunluğa erişen Çin Seddi, Hollywood-Çin ortak çalışması yeni bir süper prodüksiyona sahne oldu. Matt Damon’ın başrolde olduğu “The Great Wall”, tarihî-fantastik bir film.
Tarihe Çin halkının Moğol ve Türk istilalarından korunmak amacıyla elbirliğiyle ördüğü dev duvarlar olarak geçen seddin yapımı tam sekiz yüzyıla yayılıyor. Duvarın yüksekliği genellikle 4-6 metreye ulaşır, kalın duvarlar boyunca siperlik ve okçu delikleri vardır. Gözetleme kuleleri, kaleler, fener kuleleri, hat üzerindeki saray ve tapınaklarıyla, bir duvardan ziyade bir yaşam kompleksi olarak tasarlanmıştır.
Bugün dünya harikalarından biri kabul edilen ve 8850 km’den 2500 km’si günümüze ulaşan Çin Seddi, Hollywood-Çin ortak yapımı bir filme sahne oldu: Çin Seddi (“The Great Wall”). Başrolünü Matt Damon, yönetmenliğini “Hero” ile adından söz ettiren Zhang Yimou’nun üstlendiği film, tarihî -fantastik türde bir süper prodüksiyon.
Çin Seddi filminin fragmanlarında, görsel efektlerin zenginliği ve ustalığı dikkati çekiyor.
Zhang Yimou bir film yönetmeni olmakla birlikte aynı zamanda bir görsel yönetmen kimliği de taşıyor. Yimou’nun “Hero” filmi, lirik dövüş sahneleriyle fark yaratmıştı. Bu filmde de özellikle dövüş sahneleri çarpıcı efektlerle ortaya çıkıyor. Filmde, duvarların halkın doğaüstü varlıklardan korunması için inşa edildiği anlatılıyor ve bunların ardında bulunan “yecüc-mecüc”lere karşı verilen mücadele ele alınıyor. Bu olağanüstü varlıkların akınları ve ani saldırılarına karşı insanların yaşamlarını koruma mücadelesi filmin ana konusunu oluşturuyor.
Tamamı Çin’de çekilen filmde doğal olarak bol bol tarihsel atıflar da var. Ancak geçmişte seddin öbür tarafındaki “öteki”lerin, yani Türkler ve Moğollar’ın filmde olup olmadığı fragmanlardan anlaşılmıyor. Bununla birlikte, heyecanlı ve aksiyon dolu bir maceraya tanık olacağımız kesin.
1921-23 arası Sedat Semavi tarafından yayımlanan haftalık Güleryüz mizah gazetesi, hem işgalci güçlere hem de onlarla işbirliği içindeki çevrelere karşı tutum alan bir yayındı.
Kendisine büyük bir başarı kazandıran İnci ve 7 Gün dergilerinden önce Sedat Simavi tarafından çıkarılan Güleryüz dergisi, Türk mizah tarihi açısından çok önemli bir süreli yayındır. 5 Mayıs 1337/1921 ile 14 Ağustos 1339/1923 tarihleri arasında 122 sayı çıkmıştır.
“Her hafta Perşembe günleri çıkar, mesleğinde müstakil, edebî, siyasî, milliyetperver, Türk mizah gazetesidir” alt başlığıyla yayın hayatını sürdüren gazetede Ahmed Rasim, Yusuf Ziya Ortaç, Ercüment Ekrem Talu, Orhan Seyfi Orhon, Fazıl Ahmet Aykaç, Necdet Rüştü Efe, Sedat Simavi, Selami İzzet Sedes, Tahir Nadi, Osman Cemal Kaygılı, Celal Nuri İleri, Reşat Nuri Güntekin gibi yazar ve edebiyatçılar kalem oynatmışlardır.
Gazetenin karikatürlerini başta Sedat Simavi olmak üzere Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı), Ressam İzzet Ziya (Turnagil), Sedat Nuri İleri, Mehmet İzettin, Ulvi Kazım gibi kişiler çizmiştir.
Güleryüz dergisinin değişik şekilde kullandığı bir logo.
İlk sayıların nerede basıldığı gazetede belirtilmemişse de 22. sayıdan itibaren Matbaa-i Ahmed İhsan ve Şürekası yani Servet-i Fünun matbasında basıldığı belirtilmiştir.
Millî Mücadeleyi destekleyen bir mizah gazetesi olan Güleryüz, İstanbul basınında Millî Mücadele’ye mesafeli duran veya karşı olanlarla sürekli mücadele etmiştir. Peyam-ı Sabah gazetesi sahibi Ali Kemal Bey, Güleryüz’ün üzerine gittiği, aleyhinde karikatür ve yazı yayımladığı en önde gelen kişidir. Sedat Simavi ile Ali Kemal Bey arasında çok ciddi tartışmalar, yazı yoluyla kavgalar söz konusudur.
Paris Konferansı kararını verirken!
Yunan vaziyet-i siyasiyesinin şekl-i hâzırı karikatürü Sedat Simavi çizmiş.
Sürekli Ali Kemal’e saldıran Güleryüz ve sahibi Sedat Simavi hakkında Ali Kemal Bey de gazetesinde yazılar yazar, cevaplar verir. Sevgili Turgut Çeviker’in bir başvuru kitabı olarak kaleme aldığı Gelişim Sürecinde Türk Karikatürü isimli çalışmada bulup çıkardığı belgelere göre Ali Kemal Bey, Simavi hakkında şöyle yazmaktadır:
“Bir zamanlar Sedat Simavi diye basın alanına bir başka genç atılmıştı. Dersaadet, Payıtaht vesaire adlarıyla peşipeşine çıkardığı günlük gazeteleri ciddi bir bilgiden, en basit bir eğitimden, düzenlemeden yoksun olduğu için sürekli batırdı. Bu yolda babadan kalma önemlice bir mirası boş yere ziyan etti. Hanları, çiftlikleri elden çıkardı. Sonunda Güleryüz adıyla güldürmek şöyle dursun, adeta ağlatır fakat guya mizahi bir süreli broşür yayınına gereksinim duydu. Onunla da bir iş göremeyince söylentiye göre Ankara ile pazarlığa girişti.
Özellikle aleyhimize çekinmeden ve sürekli yürümek koşuluyla, her sayıdan iki bin tane Anadolu’ya sattı. Artık o neşe ile muhalefete ve bana karşı neler yazmadı! Ne resimler yapmadı! Ne kepazelikler etmedi! Bari gülünç olsaydı. Hele bir nükteyi içerseydi bu maskaralıkların zararı yoktu. Ciddi saldırılara önem vermezken bu mizahi hücumlardan mı etkilenecektik?”
Gerçekten Sedat Simavi Güleryüz’de işgalci Yunan kuvvetlerine ve ona karşı durmayan her kesime savaş açmıştır. Gazetenin büyük bir bölümüne savaş, Millî mücadele, Mustafa Kemal Paşa ve ordusu ile ilgili fıkra, çizim, mizahi parçalar hakim olup halka moral veren bir yayın politikası söz konusudur. Sedat Simavi Bey de Ali Kemal’in bu ağır eleştirilerine gereken cevabı gazetesi Güleryüz’de vermiştir.
Gazetenin son sayfasında ayrı bir başlık ile İstanbul basınında o günlerde çıkmakta olan süreli yayınlar ile alay eden bir bölüm bulunmaktadır: “Tezvir-i Efkâr (Tasvir-i Efkâr ile alay ediyor), Akşam, Le Journal d’Orient, Prodos (Rumca gazete ile alay ediyor), Peyam-ı Sabah, Verçin Lur (Ermenice gazete ile alay ediyor), Sahte Eğlence, Çanak Yalayıcı, Le Bosphore, Vakit, Şaklaban”.
Türk milliyetçiliği ve o dönemin kaçınılmaz Yunan düşmanlığı fikrini derinden hissettiğiniz bir dergi olan Güleryüz, Millî Mücadele ve Mustafa Kemal Paşa hakkında çok güzel görsel malzemeler de içeren kaynaktır. Çeviri yazımı ve tıpkı basımı yapılmalıdır.
Ceren Özpınar’ın kitabında, 1970 öncesinde eşzamanlı olarak millî ve Batılı, geleneksel ve modern olma ülküsü taşıyan, yerellik ve millîlik kavramlarından beslenen “ulusal” sanat tarihi yazımı ve sonraki 40 yılın dönüşen, çoğulculaşan bakışaçıları ele alınıyor.
DEFNE KIRMIZI
TÜRKIYE’DE SANAT TARIHI YAZIMI (1970-2010) SANAT TARIHI ANLATILARI ÜZERINE ELEŞTIREL BIR INCELEME
Tarih üretici ve anlatıcıları, olayların halihazırda açığa vurmadığı bağlantılar oluşturarak yeni bir olay örgüsü, bir geçmiş kurarlar. Hayden White’ın tarihlerin çokluğu, çoğulluğu ve öznelliğine yaptığı bu vurgu, Ceren Özpınar’in Tarih Vakfı tarafından yayımlanan Türkiye’de Sanat Tarihi Yazımı (1970-2010) Sanat Tarihi Anlatıları Üzerine Eleştirel Bir İnceleme kitabında görünür hâle geliyor.
1970-2010 arası yayınlanmış sanat metinleri üzerinden Türkiye’nin sanat tarihyazım pratiklerini inceleyen çalışma, farklı tarihlerin oluşma ve tekil anlatıların egemenliğinin kırılma biçimlerine odaklanıyor. Yeni bir tarihsel çözümleme yapmak ya da doğrusal bir anlatı kurgulamak yerine, Türkiye’de 1970 sonrası yazılmış farklı sanat tarihlerinin anlam yaratma mekanizmalarını konuşturarak kendi dönemleri içinde ve sonrasında belirleyici olan kırılmaların haritasını çıkarıyor.
Retrospektif bir bakış sunan bu çok katmanlı araştırma, Türkiye’nin yakın dönem sanat tarihyazım değişimlerini, ülkenin ekonomik, siyasi ve toplumsal başkalaşım, küresel çağdaş sanat tarihyazım ve düşünce tarihindeki dönüşümlere paralel değerlendiriyor. “Tarih Yazımı Modeli ve Gelişme Düşüncesi”, “Anlatı Düzeni: Dönemselleştirmeler”, “Kanon ve İlkler, Öncüler, Temsilciler” ve “Farklılıkların İnşası” gibi alt başlıklar ile tarihlerin çoklu ve farklı başlangıç anlarına, çakışıp, çatışabilen sanat tarihlerinin ve çoğulcu anlatıların biraradalığına kapı aralıyor.
“Öncü” ya da “avangart” terimlerinin tartışılmaya başlandığı dönemde açılmış “Öncü Türk Sanatı’ndan Bir Kesit” isimli sergi, 1987.
Kitabın ana hatlarını son 40 yılın sanat anlatıları oluştururken, erken cumhuriyet dönemi sanat tarihi yazımının da ulusal ortak bir tarih yaratma arzusu ve Batılılaşma odaklı kültür politikaları ve resmî ideolojiler ile nasıl araçsallaştırdığını görüyoruz.
1970 öncesinde eşzamanlı olarak millî ve Batılı, geleneksel ve modern olma ülküsü taşıyan, yerellik ve millîlik kavramlarından beslenerek dönemselleşen “ulusal” sanat tarihi yazımı, belirli ve tek tip bir “Türk sanatı” yaratmaya odaklanmıştı. Kitabın işlediği sürece baktığımızda, bu yönelimin Türkiye’deki sanat tarihi yazımına kendine özgü bir tarihselleştirme getirse de, homojen bir Türk üst kimliği ve ulusal Türk sanatına yaptığı vurgu ile öznellikleri ve farklılıkları kendi dışında bırakan bir anlatı yarattığına tanık oluyoruz.
1970’lerden sonra
Cumhuriyet sonrası dönemde, modern ulus-devlet projesinin önerdiği geçmiş ve gelecek algısının 1970’lere gelindiğinde dönüşmeye başladığını; 1970 sonrasının sanat pratiğine odaklanan anlatılarda ise, giderek çeşitlenen ve farklı dönemselleştirme kriterlerine yer veren bir yaklaşımın oluştuğunu görüyoruz. Bu dönemde, sanat tarihyazım ve eleştirisi, postmodern dönüşümün etkisinde disiplinlerarası bir yaklaşım ile yeni bir zamansallık ve çoğulcu bir bakış çerçevesinde yeniden kavramsallaşıyor.
Dolaysız ve mutlak bir tarihsel gerçeklik yaratma arzusu yerine, çok sesli, değişken, kendi içinde zamansal ve mekansal olarak çeşitli ve öznel başlangıç noktalarına sahip ve kurgusal bir geçmiş fikrinden besleniyor Özpinar’ın tarihsel söylem analizi.
Anadili Türkçe olan Hıristiyanlar, bir zamanlar Anadolu’da yaşamış Türk dilli Ortodokslar, Türk Ortodoks Kilisesi ve erken cumhuriyet devrinden bu yana Türk millliyetçiliği… “Egzantirik” değil, Türk milliyetçiliğin İslâm ile olan ilişkisini tekrar sorgulayan bir yakın tarih gerçeği.
Y. DOĞAN ÇETİNKAYA
‘HIRISTIYAN TÜRKLER’ VE PAPA EFTIM
Geçmişe bakarken, içinde yaşadığı toplumun kurum ve kavramlarından bağımsız bir bakışa sahip olmak, özellikle günümüz insanı için güçtür. Hatta tarihçilerin geneli için bile zor bir iştir bu. Genel eğilim, yüzyıllar öncesini de kendi toplumunun o günkü değer yargıları, kimlikleri ve toplumsal/siyasal düzeni çerçevesinde değerlendirmektir.
Hâkim anlayış, bugünün kabullerini ve genel geçerliliklerini geçmişin insanları ve toplumlarına giydirmektir. Bu eğilim, sıradan insanın kendi dünyasının dışına çıkmasının zorluğu düşünüldüğünde, biraz anlaşılır bir tutumdur. Ancak meselenin masum olmayan boyutu, bu tutumun aynı zamanda hâkim tarih algısının ve eğitiminin de bir sonucu olduğudur. Müesses düzen, insanların geçmişe bugünün düzeninin merceklerinden ve mevcudu meşrulaştıracak bir biçimde bakmaları için didinir durur.
Tarihin gizemli ve merak uyandıran tarafı sadece unutulanın ve kaybedilenin keşfinin bir sonucu değildir. Aynı zamanda bugünün düzeninden farklı başka bir dünyanın ve onun parçalarının insiyaki farkına varılışının da bir sonudur. Tarih bunun için kamuoyunda aynı zamanda “hayret etmek” için de bakılan bir alan, günün düzeni ve monotonluğundan kurtulmak için çıkılan bir yolculuktur birçokları için. “Popüler tarih”in ve efsanelerin çok satması ve alıcı bulmasının bir nedeni de budur.
Türk Ortodoks Kilisesi kurucusu Papa Eftim (Pavlos Karahisaridis daha sonra Zeki Erenerol) 1968 tarihli Tarih Konuşuyor dergisinin kapağında
İşte memleketimizde bu tür konulardan biri de Karamanlılar ve Karamanlıca’dır. Yani bir zamanlar Anadolu’da yaşamış Türk dilli Ortodoks inanca sahip insanlar ve cemaatleri. Anadili Türkçe olan Hıristiyan bir topluluğun varlığı ve onların geride bıraktığı, Yunan harfleri ile yazılmış Türkçe birikim, gerek Yunanistan gerekse de Türkiye’deki insanlar için “enterasan bir hoşluk”tur. Suyun iki yakasındaki insanlara bir tarafta alfabe dolayısıyla diğer tarafta ise dil nedeniyle uzak ve ulaşılmaz olan bir külliyat. İki taraf için de yabancı topraklar ya da terra incognita’dır. Yine bu çevre içinden çıkan Papa Eftim ve onun Kurtuluş Savaşı sırasında kurduğu Türk Ortodoks Kilisesi. Türkiye’yi kuran önemli kadrolarca Türk olduğu iddia edilmiş Ortodoks Hıristiyan bir cemaatin varlığı, bu ülkenin insanları için gerçekten bir “gariplik”tir.
Konunun uzman isimlerinden olan Foti Benlisoy ve Stefo Benlisoy’un geçen ay İstos yayınları tarafından basılan kitapları Türk Milliyetçiliğinde Katedilmemiş bir Yol ‘Hıristiyan Türkler’ ve Papa Eftim, bu konu üzerine yazılmış önemli bir katkı. Benlisoy biraderler konuyu tam da girişte ifade etmeye çalıştığım “egzantirik” bir olgu kisvesinden çıkartıp meseleyi bağlamına oturtuyorlar. Aslında bir nevi “normalleştiriyorlar.” Bu gizem ve ilginçlik arayan okuyucu için kitabın sıkıcı olduğu anlamına gelmiyor elbette. Tam tersine gayet sürükleyici bir dille kaleme aldıkları kitap “Türk Ortodoks Kilisesi” girişiminin aslında istisnai bir örnek olmadığının altını çiziyor.
Kayseri’nin Germir mahallesindeki Aziz Theodori Rum Kilisesinde, Nikolaos Bostanoğlu’nun düğünü (solda). 20. yüzyıl başlarında Nevşehir’de bir Türk Ortodoks düğünü (altta).
Bu tarz bir girişim doğmakta olan bir ulus-devlet için dünyadaki diğer örneklerde olduğu gibi beklenilmesi gereken bir adımdı. Özellikle bugünden seküler ve laik niteliğiyle ve hatta kopuşuyla hatırlanan bir cumhuriyetin kuruluşu için. Balkanlar’da ve Anadolu’da dinî cemaat, konuşulan diller ve kullanılan alfabeler çok çeşitlilik arz ediyordu. Karamanlılar da bu konuda aslında hiçbir şekilde bir istisna değildi.
Benlisoy biraderlerin konunun birçok yönünü tafsilatlı olarak analiz ettikleri kitaplarının günümüz tartışmaları içinde önemli bir veçhesi de aslında tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Türk ulus-devleti bu yolu neden katetmemişti? Acaba İslâm ve Müslümanlık modern Türk ulusal kimliği ve Türk milliyetçiliği için bastırılan ve törpülenen değil de asli bir unsur muydu? Türklük ve cumhuriyet -sokaktaki insanın anlayacağı şekilde formüle edersek- acaba o kadar da laik değil miydi? Türk dilli Ortodokslar üzerinde gerek Yunan milliyetçilerinin gerekse de erken dönem Türk milliyetçilerinin vermiş oldukları mücadele ve Papa Eftim’in üzerlerinde etkili olduğu kesimlerin kaygıları, Benlisoyların çalışmalarında tüm berraklığı ile ortaya konuluyor.
Bu kitap bir süredir gündeme gelen Müslüman ve İslâm milliyetçiliği tartışmasına da önemli bir katkıda bulunuyor. Çünkü Türk milliyetçiliği çalışmalarının bugüne kadar yaptıkları etnisite, ırk ve sekülerlik vurgularının yeniden gözden geçirilmesine vesile olacak bir alan da, Türk milliyetçiliğinin Türk dilli Hıristiyanlara karşı aldığı dışlayıcı politikadır. Karamanlılar kadar sık verilen bir diğer örnek de daha geç tarihlerde Gagavuzlar’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne kabul edilmeyişleridir. Bu anlamda cumhuriyetin kurucu kadroları ve liderliği için İslâm’ın nasıl bir kurucu unsur olduğu tekrar tartışılmaya açık hale gelmektedir.
Keza kendisini Kemalizmin karşısında konumlandıran ve “Yeni Türkiye”yi inşa etmeye çalışanların Türk/ Müslüman milliyetçiliklerinin tarihselleştirilmesi açısından da bu çalışmayı önemli bir kilometre taşı olarak kabul edebiliriz. Okuyucu Papa Eftim üzerine bugüne kadar yapılan çalışmaların aksine, meselenin gazetecilik ve magazinsel boyutu yerine okuyucuya hem bu deneyimin tarihsel arka planını, hem ne anlama geldiğini, hem tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan farklı alternatif yolların olabileceğini hem de Türkiye’nin kuruluşu üzerine kanıksanmış kabullerin sorgulanması gerektiğini akıcı bir şekilde aktarıyor.
Çağdaş edebiyatın hep çağdaş kalmayı başaran nadir isimlerinden Joyce, eserlerinin bitmek tükenmek bilmeyen güzelliği ve derinliğiyle okurlarını şaşırtmaya devam ediyor. Neredeyse bir “Joyce endüstrisi” haline gelen büyük bir edebi araştırma etkinliğine kaynaklık eden yazar, metinlerindeki bilmeceler, sözcük oyunları ve olağanüstü kelime işçiliğiyle biliniyor.
ARMAĞAN EKİCİ
James Joyce 1882’de doğmuş, 1941’de ölmüş. İki dünya savaşını yaşamış edebiyatçılar kuşağından: Yahya Kemal, Kazancakis, Kafka, Pessoa ile akran, Tanpınar’dan ve Sabahattin Ali’den biraz daha büyük. İrlanda’nın 1920’lerdeki bağımsızlık savaşlarına da tanık olmuş.
Başlıca eserleri, bir öykü kitabı ve üç romandan oluşuyor: Dublinliler (1914), Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi (1916), Ulysses (1922) ve Finnegans Wake (1939). Bu kitaplar büyük ölçüde otobiyografik temellere dayanıyor; temaları, kişileri ile birbirlerine bağlanıyorlar. Kitaplar, o yılların İrlanda’sının atmosferini kayda düşürüyor. Joyce’un yapıtı, bu açıdan, Kazancakis ve Tanpınar gibi yazarların yapıtına benziyor; kitapları, kendi hayatını, çevresini, gözlemlerini kurgulaştırarak, yazarın içinden geçtiği tarihsel dönemleri tasvir ediyorlar.
Çocukluk yıllarını Dublin’de bir Cizvit okulunda geçirmiş. Cizvit eğitimi, Joyce’un düşünce ve dil dünyasında kalıcı izler bırakmış. Hıristiyanlığı reddetse, sık sık dalga geçse de, Katolik ritüeli, teoloji tartışmaları, Katoliklerin herşeyi katman katman sembollerle açıklayan düşünce dünyası Joyce’un yazılarında belirleyici olmuş.
Dublin, Paris, Pula, Trieste, Roma…
Joyce’un büyüdüğü yıllarda, İrlanda’da iki ana grup arasındaki gerilimler yükseliyordu: Bir tarafta kendini Britanya İmparatorluğu’na bağlı hisseden Protestan Anglo-İrlandalı üst sınıf, bunun karşısında, Joyce’un da dahil olduğu, Katolik, İrlanda asıllı halk. Bu çekişmelerin sonuçlarından biri, Dublin’de ilk defa Katolik öğrenciler için bir üniversite açılmasıydı (University College Dublin). Böylece, Protestan üst sınıfın üniversitesi Trinity College’a bir rakip gelmişti. Joyce da o yılların bu genç okulunun en meşhur mezunlarından.
Üniversiteden sonra, o kuşaktaki pek çok edebiyatçı gibi, gençlik yıllarında Paris’e okumaya gitmiş. Tıp derslerinden çok Paris’teki hayat ve felsefeyle uğraştığı ve sefalet çektiği bu macerası annesinin ölümüyle yarıda kesilmiş ve apar topar Dublin’e dönmüş. Kısa süre sonra, bir otelde çalışmakta olan taşralı bir kızla, Nora Barnacle ile tanışmış; tanıştıkları günü (16 Haziran 1904) sonradan Ulysses’de ölümsüzleştirmiş. Kısa süre sonra beraberce İrlanda’dan kaçmışlar; Hırvatistan’da Pula, İtalya’da Trieste ve Roma’da bir yandan İngilizce dersleri verip, banka memuriyeti gibi işlerle ailesini geçindirmeye çalışmış, bir yandan da kitaplarını yazmış.
Bu yıllarda başarısız bir girişimcilik macerası da var; Dublin’in ilk sinemasını açmış. Italo Svevo, Joyce’un İngilizce öğrencisi ve yakın arkadaşı olmuş. Svevo’daki yeteneği gören ve romanlarını yayımlaması için cesaretlendiren kişi Joyce. Joyce, Svevo ve eşini sonradan en önemli kitaplarındaki karakterlere ilham kaynağı olarak kullanmış. Joyce’un bu İngilizce derslerinden geriye kalan anılardan, “ders veriyorum” diye anlattıklarının arasında kelime oyunlarıyla, lüzumsuz şakalarla dolu cümleler olduğu anlaşılıyor.
İlk kitap ve tarihî bir eşik
Joyce’un ünlü romanı Ulysses’i, Paris’teki Amerikalı yayıncı ve editör Sylvia Beach basmıştı. Kitap, edebiyat tarihinde bir dönüm noktası olacaktı.
Sonraki yıllarda ailecek Zürich’e ve Paris’e taşınmışlar. Paris’teki modernist edebiyat çevresinin Joyce’u farkedip desteklemesi üzerine, kendisi döneminin en önemli, saygın yazarlarından birine dönüşmüş. Hemingway ile dostluk kurmuş; Ezra Pound, Joyce’un en önemli destekçilerinden biri olmuş. Zamanın önemli yeni edebiyat dergilerinde Ulysses ve Finnegans Wake tefrika edilmeye başlamış. Çağdaş edebiyata gönül vermiş iki kadının destekleri de Joyce’un ününün ortaya çıkmasında belirleyici olmuş; Harriet Weaver, Joyce’a yıllarca para desteği vermiş; Paris’te küçük, bağımsız bir kitapçıyı işleten Sylvia Beach ise Ulysses’in Joyce’un istediği gibi basılmasını sağlamış. Zamanın İngiliz ve Amerikan mahkemeleri Ulysses’i müstehcen, zararlı, kamu ahlakına aykırı bularak yasaklamış ve toplatmışlar; kitabın üzerindeki yasak ancak 1934’te kalkabilmiş.
Paris yıllarında, kendisinden sonraki kuşaktan başka bir İrlandalı dahi, Samuel Beckett gelip Joyce’u bulmuş; birlikte çalışmışlar, Joyce’un Beckett üzerinde büyük etkisi olmuş.
Ulysses sonrasındaki yıllarını bir yandan giderek görme yetisini yitirerek, bir yandan da Finnegans Wake’i yazarak geçirmiş. 2. Dünya Savaşından kaçmak için Zürich’e geri döndükten kısa süre sonra mide delinmesi yüzünden ölmüş.
Hayatı boyunca savaşı görür görmez tarafsız bir ülkeye kaçmaya çalışsa da, İrlanda’nın 1922’de bağımsızlığına kavuşmasına yol açan çatışmalar tüm gençliğine ve eserine damgasını vurmuş. Dönemin siyasi tartışmalarını ve kişilerini eserlerinde tekrar tekrar anar; ilk bakışta bize uzak gelse de, ulus-devletlerin doğuş yıllarındaki tartışmalar birçok açıdan Türkiye’nin yakın tarihiyle de paralellik taşır, bizim için çok tanıdıktır: İrlanda dilinin, İrlanda folklorunun tekrar canlandırılması, bir millet inşası, Britanya’nın egemenliğine karşı savaş konuları, Joyce’un karakterlerinin sık sık tartıştığı, andığı konular. Joyce, kurgu yapıtlarında, siyasi dünya hakkındaki görüşlerini ironik bir dille, kendisini geriye çekerek, bunun yerine karakterleri belli durumlarda tasvir edip boşlukları okuyucunun doldurmasını bekleyerek hissettirir.
Genç yaşta ayrıldığı ve tek tük kısa ziyaretler ve sinema macerası dışında bir daha hiç geri dönmediği Dublin, Joyce’un yapıtının merkezi olmuş. Tüm eserlerinde aslında başrolde Dublin’in sokakları, kişileri, dükkânları ve atmosferi var; aslında, hep, terkettiği şehrinin kendisinde bıraktığı anıları yazdığını düşünebiliriz. Eserlerinde Dublin ile ilgili olağanüstü ayrıntı zenginliğini koruyabilmek için sürekli rehberlere, kataloglara başvurmuş, arkada bıraktığı akrabalarına ve eşine dostuna kimi zaman çok tuhaf, ayrıntılı sorular sormuş.
Bir şehrin ve bir tanışmanın öyküsü Hayatında iz bırakan yılları geçirdiği Dublin’i, müthiş ayrıntılı ve olağanüstü bir yazı işçiliğiyle Dublinliler’e (1914) taşıdı. Bir tanışma hikâyesinden yola çıkılarak yazılmış nefes kesen Ulysses ise ilk baskısını 1922’de yapacaktı.
Dublinliler Joyce’un başlıca yapıtları arasında hacmen en ufak, en kolay başa çıkılanı bilir olanı. Çocukluk, ergenlik, olgunluk ve kamu hayatı temaları etrafında örgütlediği 15 öyküden oluşuyor. Joyce, bu öykülerinde, Dublin’de olup biten sahici hayatı, bu hayatta gördüğü sıkışmışlığı, “felç olma” halini anlatmış. Dublin’in gerçek insanlarının sefil hallerinin böylesine açıklıkla yazılmış olması, o dönem için şaşırtıcı olmuş; kimileri bunların yazmaya değer olmadığını, bunların edebiyatın konusu olamayacağını düşünmüşler. Kitabın yayıncısı, kitapta ima edilen kişilerin ya da meyhanelerin hakaret davası açmasından korkarak eserin yayımlanmasını yıllarca geciktirmiş, bu tartışma Joyce için büyük bir sıkıntı kaynağı olmuş.
Kitapta kullandığı önemli bir teknik var; kendisi buna “epiphany” adını takmış. Hıristiyanlıkta bu kavram İsa’nın dünyada görünüşünü, zuhur etmesini karşılıyor; üç müneccimin bebek İsa’yı görmeye geldiği gün “epifanya” yortusu olarak kutlanıyor. Joyce, kelimeyi insanın bir durumu, derin bir gerçeği aniden görmesi, “aydınlanma yaşaması” anlamında kullanmış. Kitaptaki öyküleri hep ilk başta beklenmeyen, nahoş bir gerçeğin açıkça söylenmeden anlaşıldığı bir ânın etrafında kurmuş.
Savaşlardan kaçtı, gözünü koruyamadı Ömrünü savaşlardan, işgallerden kaçmakla geçirdi. Aradığı, yalnızca sükunetti. Finnegans Wake’i yazarken bir yandan da görme yetisi azalıyordu. “Korsan gözlüğü” ile Yale Üniversitesi’nin bahçesinde…
Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi, Joyce’un kendi çocukluk ve gençlik yıllarını anlatıyor. Joyce’u bu romanda “Stephen Dedalus” adı altında görüyoruz. Bu, gerçek hayatta ilk öyküsünü yayımlarken kullandığı müstear ad; Stephen, Hıristiyanlığın ilk din şehidinin adı; Dedalus ise mitolojideki meşhur labirenti ve güneşe uçmayı denemekte kullanılan kanatları yapan ustanın adı. Kitap, bebekliğinden başlıyor, buradan Cizvit okulu macerasına geçiyor. Genç Joyce’un arkadaşlarıyla tartışmalarında bir estetik kuramına ulaşma çabasını, romanı kapatan günlük formunda sayfalarda Joyce’un edebiyata adım atma niyetinin ortaya çıkmasını görüyoruz.
Ulysses: Karakterlerin zihninden akanlar
Bunu izleyen Ulysses ise Joyce’a büyük ününü kazandıran kitap. Kitabın konusu, önceki iki kitabı izliyor; Dublinliler’deki karakterler kitapta ufak rollerde ortaya çıkarken, Portre’deki Dedalus ailesi de kitap boyunca önemli bir yer tutuyor. Ama bu sefer Joyce çok daha geniş hacimli, yepyeni, daha önce görülmemiş teknikleri deneyen ve çokboyutlu bir planla karşımıza çıkıyor.
Tüm roman sadece tek bir günde geçiyor; tek bir günün olayları büyük bir ayrıntıyla tasvir edilirken görünüşte ciddi bir “vaka” olmuyor gibi – asıl konunun bu ayrıntı zenginliği içinde ortaya çıkan Dublin (ve buradan devam ederek insanlık) portresi olduğunu, kitaptaki “aksiyon”un ise yalnızca tek günün önemsiz olayları değil, gün boyunca baş karakterlerin zihinlerinden geçenler yoluyla anlatılan tüm geçmişleri olduğunu dikkatle, sabırla okuyunca görüyoruz. Olayların dışarıdan değil de karakterlerin zihinlerinin içinden yazılmasına dayalı bilinç akışı tekniğinin yoğun olarak kullanılmasının en meşhur ve önemli örneklerinden biri bu kitap.
Joyce, romanı günün değişik saatlerine adanmış 18 bölüme yaymış. Bu bölümlerle Homeros’un destanı arasında çağrışım benzerlikleri kurmuş. Her bölümü ayrı bir üslupta yazmış, her türlü edebi ve edebi olmayan üslubun parodisini romanın içinde kullanmış. Bu yapının içine pek çok sembolizm katmanı yerleştirmiş; örneğin üç ana karakter olan Bloom, genç edebiyatçı Stephen ve Bloom’un eşi Molly, hem Homeros’taki Odysseus – Telemakhos – Penelope üçlüsüne, hem Hamlet’teki Kayıp Baba – Kayıp Oğul – Kraliçeye, hem Hıristiyanlığın Baba – Oğul – Meryem üçlüsüne karşılık düşüyorlar. Tüm bu teknik oyunlara, derinliğe rağmen, Joyce’un kendi sözleriyle, “kitapta tek bir ciddi kelime yok”: Herşey bıyıkaltından gülerek, insanlık halinin çaresizliğini sempatik, kalender bir gülümsemeyle tasvir ederek, hafiften alay ederek anlatılıyor.
James Joyce, son eşi Nora Barnacle ile kıyılan nikahın (1931) hemen ardından…
Torunu Stephen’la birlikte.
Finnegans Wake: Zirve mi, söz yumağı mı?
Joyce’un son büyük eseri Finnegans Wake ise diğerlerinden bambaşka bir kitap. Joyce bu kitap üzerinde yıllarca uğraşmış; kitabın nitelikleri, deneysel dili yakın çevresinde büyük fikir ayrılıklarına yol açmış. Ulysses’in gündüz diline karşı bir gece dilini, bir rüya dilini kurmak istemiş Joyce; tüm kitabın tek bir rüya olması mümkün. Bu nedenle, kitap boyunca kelimeler içiçe geçiyor, düzinelerce dilden ödünç alınmış kelimeler birbirine karışarak çokanlamlı bileşimler kuruyorlar; karakterler, olaylar, rüyadaki gibi birbirlerine karışıyor, birbirlerine dönüşüyorlar.
Joyce’un babasını, annesini, kendisini ve kardeşini bu karmaşa içinde bile seçmek, böylece önceki kitaplarıyla ve Joyce’un biyografisiyle bağlantılar kurmak mümkün; ama kitapta bundan çok daha fazlası da var. Kitabı yazarken sürekli kendi yazdıklarına güldüğü için eşini uyutmadığını, Nora’nın bundan şikâyet ettiğini biliyoruz. Pek az kişinin sahiden tüm ayrıntısıyla bilebildiği, ama meraklısı için sonsuz bir araştırma, kurcalama, yeni keşifler yapma sağlayan dev bir metin Finnegans Wake. Bu kitabı edebiyatın, romanın zirvesi olarak görenler olduğu gibi, Joyce’un dehasını çarçur ettiği, yanlış yola saptığı bir deney, amacından sapmış, anlaşılmazlaşmış bir söz yumağı olarak görenler de var.
James Joyce (en solda), yanında Ezra Pound. Paris 1923.
Joyce, günümüzde çağdaş romanın en önemli yazarlarından biri olarak görülüyor. Romanlarının yorumlanması, değerlendirilmesi, içlerinde yeni güzellikler, derinlikler bulunması tükenmiyor. Hayatı böylesi bir zenginlikle anlatmış olması, Ulysses’de ufacık unsurları bile yüzlerce sayfa ötesinden birbirine bağlamasındaki işçilik ustalığı, dili büyük bir keskinlikle kullanması, durumları, hisleri tam tamına ifade edebilmiş olması gibi özellikleri, Joyce’u yüzyıl başı Dublin’inin sınırlı gerçekliğinin çok ötesinde bir etki alanına kavuşturmuş. Meraklıları için Joyce bugün sonsuz bir keyif ve yenilik kaynağı; sayısız dile çevrilmiş eserlerinin film, tiyatro, grafik sanatlar, müzik uyarlamaları büyük bir zenginlik oluşturuyor.
Joyce’un yapıtı bir yandan da “Joyce endüstrisi” diye alay edilen büyük bir edebi araştırma etkinliğine kaynaklık yapıyor, sürekli Joyce ve eserleri hakkında yeni makaleler, kitaplar yazılıyor. Ulysses’in 16 Haziran’ında ise Joyce ile sahiden ilgili olan olmayan pek çok Dublinli, uluslararası ziyaretçilerle birlikte 1904’ün kıyafetlerine girerek Dublin’i tümden bir Joyce panayırına dönüştürüyorlar.
YAZILI KÜLTÜRE ÖNEMLİ BİR KATKI
‘Çevrilemez’ denen eserleri Türkçe’ye çevrildi, çevriliyor
James Joyce’un İngilizce söz oyunları, İngilizce’ye has kelime ve anlam kombinasyonları yüzünden başka bir dile tercüme edilmesi son derece zor, hatta imkansız görülen eserleri, yıllar içinde Türkçe’ye kazandırıldı.
Türkçe’de ilk Joyce’lar Joyce’un Türkçe’ye ilk girişi 1965’te gerçekleşti. Dublinliler içinden bir öykü, Gülçin Yücel çevirisiyle, Kardeşler adıyla basılmıştı. Yine aynı yıl Yeni Dergi’nin “Bilinç Akımı Özel Sayısı” ile Murat Belge’nin genç yaşında yaptığı Joyce’u inceleme girişimi de, Türkiye için bir ilkti.
Joyce, Türkçeye 1960’larda girmiş. 1965’te Dublinliler’in bir öyküsü “Kardeşler” adıyla, Gülçin Yücel çevirisiyle yayımlanmış. 1965’te Murat Belge, Joyce üzerine çalışmaya başlamış; Murat Belge’nin Yeni Dergi’nin Mayıs 1965 sayısındaki “Bilinç Akımı” dosyasında Ulysses’in kapanış bölümünden parçalar yayımlaması çok önemli bir dönüm noktası.
Murat Belge’nin genç yaşındaki bu başarılı girişimine rağmen sonradan Ulysses’in çevrilemez olduğuna karar vermesini bence ilginç bir fikir değişikliğidir. Belge, sonraki yıllarda Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ni (1966) ve Dublinliler’i (1987) çevirerek benim gençlik yıllarımda okuduğum Joyce külliyatının temellerini atmış oldu. Bu yıllarda Joyce’un daha küçük çaptaki eserleri de çevrildi; örneğin tiyatro oyunu Sürgünler 1979’da Selçuk Yönel çevirisiyle, mektuplarından seçmeler Kudret Emiroğlu çevirisiyle 1983’te, Dublinliler’deki Bir Küçük Bulut, Metin Celal çevirisiyle 1983’te, ilginç notlarla dolu ufak bir defter olan Giacomo Joyce ise 1986’da Zeynep Avcı çevirisiyle yayımlandı.
Geriye Ulysses ve Finnegans Wake kalmıştı. İlk deneyi, Yaşar Günenç, Yaba Yayınları’ndan yayımladığı ufak bir risalede Ulysses’in iki bölümünün dipnotlu çevirisini sunarak yaptı. Ulysses’i nihayet tam metin olarak Türkçeye getiren ise, Yapı Kredi Yayınları’nın Enis Batur’un idaresinde olduğu günlerde, yayınevinin Türkçeye çevrilmemiş önemli klasikleri Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Serisi adı altında Türkçeye kazandırma projesi oldu. Yayınevinin açtığı yarışmayı kazanan Nevzat Erkmen uzun bir çabayla çeviriyi tamamladı ve 1996’da Ulysses’in tam metni Türkçeye geldi, büyük yankı uyandırdı, tartışmalara yolaçtı ve YKY’nin en başarılı, uzun soluklu kitaplarından biri oldu. Meraklısı için, Erkmen’in çeviri üzerine çalışırken kendi yayınevinden çıkardığı, çeviriden bölümleri ve süreçle ilgili yazışmaları, notları içeren kitapçık bu süreçle ilgili çok ilginç bir birincil kaynaktır; çevirinin ardından yayımladığı Ulysses Sözlüğü de Türkçedeki tek örnek olmayı sürdürüyor.
2012’de listeye benim Ulysses çevirim eklendi; bu çeviride amacım, çok sevdiğim bu kitabın mealini, ruh halini, mizahını, dil özelliklerini bir de kendi gözümden okura sunmak, kitabın üzerindeki soğukluk, anlaşılmazlık, soyutluk aurasını kırarak kitabın aslında ne kadar insanî ve komik bir kitap olduğunu göstermekti.
Düşünen adam
Fotoğraflarında daima kafasını meşgul eden bir şey varmış gibi gördüğümüz Joyce’un, Wyndham Lewis tarafından yapılan portresi de öyle (1921).
2000’li yıllarda Joyce yayımlamak ve çevirmek bambaşka bir nedenle çok zorlaşmıştı: Joyce’un torunu yayın haklarını çok sıkı bir şekilde denetlemeye, uyarlamalara, çevirilere izin vermemeye başlamıştı. Anladığım kadarıyla, bu nedenle, Murat Belge çevirilerinin yeni basımları uzun süre yapılamadı. Telif hakkı sınırlamasının kalkmasıyla (ben 2008’de bu işe giriştiğimde bu sorunun farkında değildim, talih bize yardım etti) hem Murat Belge çevirileri tekrar basıldılar, hem de yeni Joyce çevirileri ortaya çıkmaya başladı. 2011’de Osman Çakmakçı’nın çevirisiyle Joyce’un şiirleri, 2013’te Fuat Sevimay’ın Eleştiri ve Deneme Yazıları çevirisi yayımlandı. Dublinliler’in Seda Özdil ve Mustafa Bal imzalı yeni çevirileri; Portre’nin ise Fuat Sevimay imzalı yeni bir çevirisi ortaya çıktı. Nil Sakman da Giacomo Joyce’u tekrar çevirdi.
Finnegan’ın vahı ve uyanması Joyce’un Finnegans Wake adlı eseri, son olarak aşağı yukarı aynı zamanlarda iki farklı çevirmen tarafından Türkçeye çevrildi. Aylak Adam Yayıncılık tarafından basılan, Umur Çelikyay çevirisi Finneganın Vahı ve Sel Yayınları aracılığıyla basılan Fuat Sevimay çevirisi Finnegan Uyanması.
2015’te ise yıllarca olur mu, olmaz mı diye tartışılan Finnegans Wake’in iki ayrı çevirisinin birden hazırlanmakta olduğunu duyduk. 2015 sonunda Umur Çelikyay’ın çevirisiyle Finnegans Wake’in ilk bölümü, 2016 sonlarında ise Fuat Sevimay’ın tam metin çevirisi yayımlandı. Böylece iki çevirmen de yıllarca bu çevirinin olmaz, olanaksız olduğunu söyleyenlere karşı masaya birer metin koyarak çıtayı yükselttiler, Türkçe yazılı kültüre büyük bir katkıda bulundular. Çelikyay’ın çeviri çalışması sürüyor.
Joyce hakkında yazılan en önemli kitaplardan biri olan, edebi biyografi sanatının en başarılı örnekleri arasında sayılan ve Joyce’un hayatı ve eserleri arasındaki bağlantıları kurmakta çok önemli yer tutan Richard Ellmann’ın klasikleşmiş Joyce biyografisi Zafer Avşar’ın çevirisiyle, Andrew Gibson’un Joyce’un eserlerine sinen politik tavrı büyük bir özgünlükle incelediği biyografisi ise Orhan Düz’ün çevirisiyle son yıllarda yayımlandı. Joyce’u daha iyi tanımaya başlamak isteyenlere, artık baskısı bulunmayan, çizgiroman formatında, Ülkü Tamer’in çevirisiyle yayımlanmış Yeni Başlayanlar İçin Joyce kitapçığını da özellikle tavsiye ederim; formatı sizi yanıltmasın, kitabın yazarı senatör David Norris günümüzde Joyce’u tanıtma, sevdirme işinin en önemli isimlerinden, kitap da Joyce’a giriş için okunabilecek en iyi metinlerden biridir.
Türk edebiyatında Joyce Etkisi
Bundan 39 yıl önce yine bir Aralık günü ölen ünlü romancımız Oğuz Atay, özellikle Tutunamayanlar’da Joyce’un geliştirdiği tekniklerden yararlanmıştı.
Oğuz Atay’ın kült romanı Tutunamayanlar (1972), teknik açıdan James Joyce’tan etkilenmişti.
Joyce’un okunmaz olmak, anlaşılmaz, soğuk olmak yönündeki kötü ününe karşın, aslında, Türk edebiyatının ciddi takipçileri Joyce’un teknik özelliklerine, oyunlarına alışıklar. Oğuz Atay, Tutunamayanlar’ın teknik yapısını kurarken Nabokov’un Solgun Ateş’inden ve Joyce’un Ulysses’inden yoğun olarak yararlanmıştı; Ulysses’in Hamlet ve İsa sembolizmlerini, üslup parodilerini, romanın bir anda halüsinatif bir tiyatroya dönüşmesini, noktasız-virgülsüz bölümü tekniğini biz aslında çoktan Tutunamayanlar’da okumuş ve sevmiştik. Bu, bence en azından Oğuz Atay’ı tanıyanların Joyce’tan korkmaması için önemli bir neden.
Tanpınar’ın günlüklerinin ve Aydaki Kadın’ın yayımlanması da, bize Tanpınar’ın da Joyce’u çok yoğun ve ciddi olarak çalışmış olduğunu, Ulysses’in anlık çağrışımlara dayalı bilinç akışı tekniklerini günlüklerinde ve Aydaki Kadın’da bire bir kullanmış olduğunu gösterdi. Aydaki Kadın’ı severek okuyabilen bir okurun da Ulysses’den korkmasına neden yok.
Sinemanın karakterleri, yüzyılı aşkın bir süredir insanların hem yerel, hem evrensel boyutta komşuları, tanışları statüsünde. Kimi idealize edildiği, ‘model’ oluşturduğu, kimiyse itki ya da nefret uyandırdığı için eşlik eder. Bellekteki yerlerini koruyup kalıcı kılmaları, sahicilikten kaynaklanacak güçleriyle orantılıdır.
Sempé’nin biribirinden lirik, biribirinden hınzır karikatürlerinden oluşan albüm-kitaplarından biri, Çocuklar ve Diğer Şeyler’in (Desen Yayınları, 2016) açılışında yeralan karikatür çok şey söylüyor tek kelimeden oluşan yazısıyla: Anne baba televizyonda haberleri izliyorlar, kanapelerine gömülmüşler; salona açılan koridorda ufarak cüssesiyle çocuk, yüzünde bir zafer ifadesi, “Yürüyorum!” diye sesleniyor: Bu “haber”, ekrandan geçen “haberler”le kıyaslandığında inanılmaz bir güç barındırıyor içinde.
Jean-François Lyotard, post-modern dönem hakkında ilk gözlem ve değerlendirmeleriyle tanıdığımız o derin düşünür, haber “merkez”lerinin seçimlerinin güdümünde yaşayacağımız bir çağın başladığına dikkat çekeli neredeyse yarım yüzyıl oluyor. O gün bugün bir iletişim başkalaşımı yaşandı, sanal ortam belirdi ve büyüdü, çoğalan mecra sayısı seçenek düzeneğini zenginleştirdi, gene de “merkez”lerin gücünü ve hükümranlığını yenmeye yetmedi çeşitlenme; tam tersine, gitgide buyurganlaşan erk çarkları monotip ve güdümlü haber ortamları yarattı.
Deniz Tanyeli, yani Efeminya Özmavridis Deniz Tanyeli’yi Zeki Müren ile birlikte oynadığı “Berduş” filminden hatırlıyoruz. 1957’de çekilen film uzun süre hafızalardan silinmemişti. Asıl adı Efeminya Özmavridis olan oyuncu, önceki ay vefat etmişti.
2016 yılı Ekim ayının ortasında, kendisine güç belâ küçük bir yer, o da rastlantıyla, bulan bir “haber”, bu arka planı düşündürdü bana: “Yeşilçam’ın Ünlü Oyuncusu Deniz Tanyeli yaşamını yitirdi”. Yıllar önce görece ve geçici bir üne kavuşmuş bu oyuncu aslında çoktan unutulmuştu: Evlendikten sonra sinemayı bırakmış olması bunun bir nedeniyse, bir başkası asıl adının Efeminya Özmavridis olmasıydı bana kalırsa: Azınlıklarını püskürten bir toplumun üyesiydi. Gene de, belli bir yaşın üstündekilerin biraz zorlanarak hatırlayacakları kişi Deniz ya da Efeminya değildi: “Berduş” filminde Zeki Müren’in partöneri Filiz.
“Kuyu”daki sevdalı: Hayati Hamzaoğlu Metin Erksan’ın 1968 yapımı “Kuyu” filmindeki Osman, hem kara sevdalı hem de sevdasını çabuk harcayan, “bizden” biriydi. Osman’ı, 16 yıl önce kaybettiğimiz Hayati Hamzaoğlu canlandırmıştı.
Sinemanın karakterleri, yüzyılı aşkın bir süredir insanların hem yerel, hem evrensel boyutta komşuları, tanışları statüsündedirler. Kimi idealize edildiği, ‘model’ oluşturduğu, kimiyse itki ya da nefret uyandırdığı için eşlik eder. Bellekteki yerlerini koruyup kalıcı kılmaları, sahicilikten kaynaklanacak güçleriyle orantılıdır. Amerikan sinemasına ‘borc’unu devasa bir albüm-kitapla ödeyen Bertrand Tavernier, taze (2016 Ekim) filmi “Fransız Sinemasının Son 50 Yılına Yolculuk”ta bir tür üst-sinema kalkışımı gerçekleştirdi: Kendi sinema geleneğinin iz bırakmış filim, oyuncu, yönetmen ve senaristini selâmlayadursun, onun da kollektif belleğe oturmuş, orada yeretmiş “karakterler”e aslan payını ayırdığı görülüyor.
İlginç rastlantı ya da buluşma, aynı anda, Burak Acar’ın hazırladığı Türk Sinemasında 100 Unutulmuş Karakter başlıklı önemli derleme yayımlandı. Kollektif, çok yazarlı kitapta sinema yazarlarının yanısıra edebiyatçıların da katılımları sözkonusu (Edebi Şeyler Yayınevi).
Çağrı almadım ya, alacak olsaydım kimi yazmayı seçerdim üzerinde bir süre kafa yordum. Gerçi yazılmış ama, bir olasılık, “Dünyayı Kurtaran Adam”ın Murat’ını yazmak isterdim: O filimden Beştepe’deki, Duşakabinoğulları önünden merdivenden iniş sahnesine en sonunda bir köprü kurarak. Sami Hazinses’i zaten yazmıştım, kaldı ki onu tek bir “kahraman”la özdeşleştirmeyi doğru bulmaz, “binbirsurat” ekseni üzerinden kariyerinin “bütün kahramanlar”ına uzanmaya kalkışırdım.
“Şoför Nebahat ve Kızı”, 1964
Daha da düşününce netleşti seçimim, üstelik kitapta yeraçılmamış bir kahramanda, aslında bir tür “anti kahraman”da karar kıldım: Metin Erksan’ın “Kuyu” filminde, Osman başrolünde Hayati Hamzaoğlu. Filmi ilk gördüğümde (üstüste birkaç kez izlemiştim) 18 yaşındaydım, aceminin acemisi bir yazım Ulus gazetesinde yayımlandıydı. Erksan’la yıllar sonra dost olduk, bir gün konu oraya geldi, çok şaşırdı: “Yahu sen miydin o yazıyı yazan?!”.
Osman, “biz”den biriydi; hani öyle denir ya. Anadolu’nun bağrından metropolün sınır uçlarına yayılan bir geniş coğrafyadan sayısız örneği çıkan şedid, maço, hükümran, yeri geldiğinde tecavüzü seçen bir erkek modeli. Metin Erksan, bu ilk bakışta hiçbir hafifletici sebebi bulunamayacak “portre”den gene de kötücül bir Shakespeare kahramanı yontmayı denemişti. Nasıl? Osman, gözü kör bir tutku adamı, saplantısının tutsağı bir yazgı figürü, hem cellât, hem kendi kendisinin kurbanıydı. On satırlık bir “gerçek haber”den yola çıkmıştı yönetmen: Tutulduğu kadını üç kez kaçıran, kara sevdasına karşılık vermeyen zavallı genç kadına tecavüz ettikten sonra tuzağına düşerek kuyunun dibini boylayan o sabit fikirli, hemen ardından “kir”lendiği için intiharı seçen kurbanıyla tragedya çemberini tamamlamıştı.
“Dünyayı Kurtaran Adam”: Murat Cüney Arkın filmin hem senaryosunu yazmış hem de “Dünyayı Kurtaran Adam” Murat’ı canlandırmıştı. Literatüre “Türk yapımı Star Wars” olarak geçen film (1982), kostümleri ve sahneleri ile hâlâ aklımızın bir köşesinde.
Onu bir ‘karşı-kahraman’ kılan özellikleri ve öyküsüyle Osman, içinde yaşadığı toplumun tipik bir karakteriydi. Tıpkı Yeşilçam’ın, daha genelinde Türk sinemasının öteki temel karakterleri gibi. Şoför Nebahat’ından Turist Ömer’ine, Yılmaz Güney’in ya da Lütfü Akad’ın kimi ana “şahıs”ları aynı katalogun vazgeçilmez parçaları olarak, seyir yaşamımızdan belleğimize doluşmuş insanlardan mürekkep bir öteki nüfus yaratmış, iç ve dış tarihimize içleşmişlerdir.
Toplumbilimcinin, ruhçözümcünün, antropolog ya da etnologun, kültür ya da iktisat tarihçisinin önünde ayrıştırılarak yorumlanmayı bekleyen bir nüfus.
Ayrıca, büyük ve derin bir “replik” dünyası: “Şepkemin altındayım” ile “size baba diyebilir miyim?” arası binbir temel cümleyi dolaşıma çıkarmış, dillere pelesenk etmiş söz sanatları. Herbiri “yürüyorum!” diyen ufaklığın “haber”i kadar canalıcı önermelerle dolu bir monolog ve diyalog diyarı.
Bu ortak imgelem deposu bir tek “yerli” örnekleri içermiyor şüphesiz: Dünya sinemasının geniş yelpazesinden hayatımıza sökün etmiş bir dolu karakter, seyircinin meşrebine göre etki alanını yaratmış belleklerde. Tabloya son yarım yüzyılda televizyon dizilerinin kattıkları unutulmamalı. Kendi payıma, Seinfeld portreleri olmasaydı hayatım kısırlaşırdı diye düşünmeden edemiyorum.