türkiye ekonomisinin 100 yıllık serüveninde iki temel ve oldukça belirgin eğilim göze çarpmaktadır. bunlardan birincisi türkiye ekonomisinde gelir dağılımının hep bozuk olduğudur. gelir dağılımındaki bozulma mutlaka yapışkan bir yoksulluk yaratır. ikinci eğilim ise türkiye ekonomisinin yoksulluğu gelirin aksine adil dağıtmasıdır. türkiye ekonomisinin diğer tüm sorunlarında olduğu gibi, bu iki eğilimi ortaya çıkaran unsur da türkiye’nin yüzyıllık sanayileşme serüvenini tamamlayamamasıdır.
Türkiye iktisat tarihi özünde bir sanayileşme çabası hikâyesidir. Henüz tamamlanamamış olan bu hedef, belki de Türkiye ekonomisi reflekslerinin tek belirleyicisi konumundadır. Açıktır ki böyle bir hedefin ekonomideki tüm ilişkileri belirleyebilmesi için kamu politikalarının ekonominin ana bileşeni olması gerekmektedir. Kapitalist gelişim süreci içerisinde sanayileşme olgusu, burjuva sınıfın kâr elde etme ve elde ettiği kârı mümkün olduğunca arttırma güdüsünün bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla kapitalizmde sanayileşme bir hedef değil ancak bir araçtır. Türkiye ekonomisinde ise kapitalist gelişim, burjuva sınıfının tek başına üstlendiği bir süreç olmamıştır. Tam tersine kamu politikaları, kapitalist gelişim için burjuvazinin de öncüsü konumundadır. Cumhuriyet’in kuruluşundan hatta 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanından bugüne kadar üretim ve bölüşüm ilişkileri Türkiye’de devlet ile burjuva sınıfı arasındaki mücadele ile şekillenmiştir. Öyle ki devlet mekanizmalarını işleten hükümetler, “politik girişimci” olarak hareket ederek uzun vadeli hedeflerin (sanayileşme gibi) hayata geçirilebilmesi için “oy maksimizasyonu” güdüsüyle kısa vadeli stratejileri ekonomi politikalarının amacı hâline getirmişlerdir. Bu stratejik oyun içinde geniş halk kesimlerinin tatmini önemli bir parametre olmasına rağmen, bu kesim sistematik ve saygın bir örgütlülüğe ulaşamadığı için daha sistematik, daha saygın ve hedefleri için finansman sağlama gücü olan ancak sayıca oldukça küçük bir sınıf olan burjuvazi daha etkin bir parametredir. Bu nedenle yaratılan gelirin bu sınıfın elinde toplanmasının aslında bir “kamu tercihi” olduğu ortaya çıkmaktadır.
İktisadi Yapı ve İktisadi Adaletsizlik
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana belki de bir iki zayıf girişim dışında neden hiç kapsamlı bir gelir dağılımı politikası izlenmediği de böylece anlaşılmaktadır. Kamu, burjuvazi, orta ve alt sınıflar arasındaki toplumsal ve iktisadi katmanlaşma ilişkileri Türkiye Cumhuriyeti’ndeki iktisadi adaleti (üretimi, bölüşümü ve yeniden dağıtımı) belirlemektedir. Kamu politikalarının öncelediği “Ne pahasına olursa olsun bir an önce sanayileşme” düsturu, burjuvazinin korunup kollandığı, kıt olan iktisadi kaynakların üretim dinamiklerini yöneten bu kesimde toplanmasının sağlandığı, geniş halk kesimlerinin ise uzun vadeli hedeflere mahkûm edildiği bir iktisadi yapı ve iktisadi adaletsizliğe yol açmıştır. Bu çerçevede sanayileşme çabası Osmanlı’nın son döneminden itibaren aslında “devletin var olma koşulu” olarak ortaya atılmış ve Cumhuriyet’in ilanından sonra da günümüze kadar bu bakış açısı iktisat politikalarının belirleyicisi olmuştur.
“Ne Pahasına Olursa Olsun Sanayileşmek”
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’dan kalan iktisadi mirasın ulus ekonomisi için yeterli olmadığının farkındaydı. “Ne pahasına olursa olsun sanayileşmek”, bunu da kapitalist gelişim süreci içinde tamamlamak Cumhuriyet kadrolarının temel hedefi olmuştur. Sanayileşme çabası adil bölüşüm, iktisadi hakkaniyet gibi kavramların ve politikaların “sonraya” ertelenmesine neden olurken öncelikli ortak amaç, “Bölüşülecek şeyi büyütmek” olmuştur. Daha Cumhuriyet bile ilan edilmeden 17 Şubat 1923 tarihinde toplanan İzmir (Türkiye) İktisat Kongresi, siyasi bağımsızlığın iktisadi bağımsızlık olmadan hiçbir anlamı ve devamlılığı olmayacağını vurgulayarak, siyasi bağımsızlığı kazanmanın yolunun millî burjuvazinin yaratılmasından geçtiğini karar altına almıştır. Kongre’de alınan kararlar doğrultusunda kendi kendine yetebilen, üretebilen, millî burjuvazi etrafında örgütlenen bir iktisadi yapı hedeflenmiştir.
Devlet ile Burjuvazi Arasındaki İlişkiler
Bu süreç içerisinde devlet ile burjuvazi arasındaki ilişkiler de kendine özgü bir hâl almıştır. Türkiye’de, büyüyüp gelişen girişimciler ilk yatırım kaynaklarını temin ederken, himayeci bir ekonomide güvenli pazar imkânları ile sermayelerini geliştirirken veya ucuz sanayi girdilerini kamu iktisadi teşebbüslerinden elde ederken her zaman devletin mekanizmalarına ve üstyapı ilişkilerine ihtiyaç duymuştur. Türkiye’nin emperyalizmin bağlayıcı ilişkilerinden kopmak ve kendine yeterli olmak için ulusal burjuvazinin varlığına ihtiyaç duyması, üretim ve bölüşüm ilişkilerinde bu sınıfın koruyup kollanılmasını gerekli kılmıştır. Öyle ki sermaye birikimi sağlayabilecek tek iktisadi unsur olarak ele alınan burjuvazinin gelişimi, diğer sınıfların geri kalmasına rağmen desteklenmiştir. Bunun için hukuk algısının ve yargısal düzenlemelerin burjuvazi lehine hayata geçirilmesi, üretim ve bölüşüm ilişkilerinde belirleyici hâle gelmiştir. Özel sektörün hızlı kâr elde etme histerisi ve sanayileşme için gerekli yatırımları yapacak sermaye yapısının olmaması, kamunun “devletçi” politikalarla sanayileşmeyi şekillendirme çalışmalarını güçlendirmiştir. Bu süreç içerisinde -özellikle II. Dünya Savaşı sırasında- bölüşümden yeterince pay alamadığını düşünen burjuvazi ile devlet arasında belirgin bir çatışma ortaya çıkmıştır.
Bu çerçevede kamunun gelirin yaratılması ve dağıtılması konusunda bu dönemde nispeten daha adil davrandığı ve görece daha kabullenilebilir bir iktisadi adaleti hayata geçirdiği söylenebilir. Savaş sırasında önemli bir ticari sermaye oluşturan burjuvazi ise artık savaş sonrasında kamunun iktisadi hayattan çekilmesi ve sanayi sermayesi oluşumunu kendisine bırakmasını istemiştir. Bu süreç 1960 yılına kadar devam etmiştir. Askerî darbe sonrası üretim ve bölüşüm ilişkileri kalkınma planları çerçevesinde tamamen kamunun denetimine geçmiştir. Liberal dönem olarak adlandırılabilecek 1950-1960 arasında kırsal nüfusun çözülerek kente göçü, iş gücündeki hızlı artış nedeniyle reel ücretlerin azalması, kentsel gelişim sürecinin rant ekonomisini yaygınlaştırması nedeniyle iktisadi adalet algısı da hızlı bir şekilde bozulmuştur. Bu dönemde vergi yükü artmış, artan vergi yükünün önemli bir kısmı ise sabit gelirlilerden sağlanan vergilerden sağlanmıştır.
Kalkınma Planları Döneminde Bölüşüm İlişkileri
Kalkınma planları döneminin ilk yarısını oluşturan 1960-1970 döneminde özel sektör ile kamu sektörü arasında mücadele sertleşmiştir. Hızlı kalkınmanın getirdiği refah artışı, diğer dönemlere göre adil bir şekilde paylaşılabilmiştir. Refahın yeniden dağılımı konusunda bu dönemde gelir üzerinden yaşanan bir iyileştirmeden daha çok, progresif bir ayni transferden söz etmek mümkündür. Daha nitelikli eğitim, sağlık, sosyal politika ve sosyal güvenlik hizmetlerine daha düşük bir maliyetle ulaşılması mümkün hâle gelmiştir. Ancak bu olumlu gelişme maalesef dönemin ikinci yarısı olan 1970-1980 arası devam ettirilememiş, hatta saldırgan bir regresif gelir transferi yaşanmıştır. Bu dönemde gerek siyasi gerekse de iktisadi krizlerin devamlılığı bölüşüm ilişkilerinin işçi ve köylü aleyhine gelişmesine neden olmuştur. Türkiye’de ihtiyaç olan “toprak reformunu” gerçekleştirmek yerine bozulan iç ticaret hadlerinin tarım lehine iyileştirebilmek için uygulanan ve bütçeden finanse edilen popülist destekleme politikaları kamu dengesini de bozmuştur. KİT zararlarının bütçeden finansmanı dolaylı vergileri ve kaynağında kesinti ile elde edilen vergilerin artmasına neden olmuştur. Bu durum ülkedeki vergi adaletini bozduğu gibi iktisadi adalet algısının da uzun yıllar boyunca geri dönülemez biçimde aşınmasına neden olmuştur.
24 Ocak Kararları ve Bölüşüm İlişkileri
Bölüşüm ilişkileri açısından Türkiye ekonomisinde en önemli değişim 1980 yılında gerçekleşmiştir. 24 Ocak Kararları çerçevesinde Türkiye, piyasa ekonomisine, özel sektör öncülüğünde sanayileşmeye ve ihracata dayalı büyüme modeline geçmiştir. Bu kararlar doğrultusunda Türkiye, kısa vadede ekonomik istikrarı sağlamayı, uzun vadede de üretim ve finans açısından küresel ekonomiye entegre olmuş bir ekonomiyi hedeflemiştir. Artık Türkiye’de bölüşüm ilişkileri sadece yurt içi konjonktür değil aynı zamanda -belki de daha fazla- uluslararası konjonktür tarafından belirlenmektedir. Piyasa ekonomisinin hâkim olması ile birlikte işçi ve köylüden burjuva sınıfına kaynak aktarımı piyasa mekanizması aracılığıyla gerçekleşmeye başlamıştır. Bu konudaki en önemli araçlar göreli fiyat yapısı ve enflasyondur. Bebek endüstri tezi çerçevesinde dış rekabete karşı korunan, aşırı değerli TL ile ithal girdisi suni olarak ucuzlatılan, kârlarının önemli bir kısmı korumacılık rantından oluşan burjuvazi, bu yeni ekonomi modelinde tek hâkimdir ve regresif gelir transferi göreli fiyat yapısının bozulmasından kaynaklanmaktadır.
Önceki dönemlerdeki korumacı politikaların yarattığı rantların, serbest piyasa sürecinde ortadan kalkıp fiyatlar üzerinde düşme yönünde yaratacağı baskı nedeniyle bölüşümde bir iyileşme yaratması beklenebilirdi. Ancak ithal ikameci sanayileşmeden ihracata dönük sanayileşmeye geçebilmek için Türkiye, reel ücretlerin düşürülmesiyle maliyet avantajı yaratmaya, iç pazarı daraltarak ihracat coğrafyasını genişletmeye, eksik değerli TL ile ve yaygın sübvansiyonlarla ihracatı teşvik etmeye çalışmıştır. 1986 yılına kadar ücret gelirlerinin GSYH içindeki payı hızlı bir şekilde azalmıştır. 1986-1991 yılları arasında ise hızlı bir şekilde artarak bu pay en yüksek seviyesine çıkmıştır. Bu dönemdeki en belirgin olay siyasi istikrarsızlık içine girmiş olan Türkiye’nin popülist politikalara geri dönmemesidir. 1991 yılında iş başına gelen koalisyon hükümetinin izlediği gelirler politikası sonucunda bu pay 1996 yılında tekrar eski seviyelerine düşmüştür. 1994 ve 2001 krizlerinin ülke ekonomisinde yarattığı tahribatın yanında, krizden çıkış stratejileri de sabit gelirli kesimlerin üretimden aldıkları payın azalmasına yol açmıştır. Kemer sıkma politikalarını takip eden enflasyonist süreçler, bir yandan nispi fiyat yapısını bozup burjuvaziye bir servet aktarımı sağlarken diğer yandan her kriz sonrası gözlemlenen teknoloji transferi sonucunda Türkiye istihdamsız büyüme sürecine sürüklenmiştir.
2000’lerden Bugüne…
Türkiye, “1999 Enflasyonla Mücadele Politikası” ve “2002 Güçlü Ekonomiye Geçiş İstikrar Kararları” çerçevesinde nispeten daha ılımlı bir enflasyon dönemine girmiştir. Bu süreçte yoksullukla mücadelede diğer dönemlere göre daha olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Özellikle sosyal yardım programlarının genişletilmesi vergi yükünü artırmış olsa da progresif gelir transferini desteklemiştir. Bununla birlikte sıcak para politikasının cari açığın finansmanı konusunda tek araç olarak ele alınması, her seferinde faiz-kur makasının açılması üretim ilişkilerinin daha da bozulmasına neden olmuştur. Üretimin ve ihracatın ithalat bağımlılığındaki artış daha üretim aşamasında katma değerin yarıdan fazlasının yurt dışına çıkmasına neden olmuştur. Yurt içinde kalan ve bölüşüme konu olan katma değerin önemli bir kısmı ise “gazino kapitalizmi” refleksleriyle burjuva sınıfının elinde kalmıştır. Bu gelişmeler sonucunda Türkiye’de bölüşüm ilişkilerinde de bir polarizasyon yaşanmaya başlamıştır. Türkiye 2002-2008 yılları arasında büyüme rekorları kırmasına rağmen, refah artışı gerektiği gibi işçi ve köylü gibi üretici sınıflara aktarılamamıştır. 2014 yılına kadarki Gini katsayısındaki kısmi düzelmeye ve dolayısıyla gelir dağılımındaki kısmi iyileşmeye rağmen insanlar ait oldukları sosyal sınıfa ve sosyoekonomik gruba göre bölüşümden daha az pay alabilmişlerdir. Diğer bir ifadeyle orta gelir grubunu oluşturan nüfusun üretimden aldığı pay azaldığından, kişisel gelir dağılımına yansımayan ancak fonksiyonel gelir dağılımında izlenen bir bölüşüm sorunu ortaya çıkarmıştır. Kişisel gelir dağılımındaki bozulma ise 2014 yılından itibaren başlamış, yaşanan krizlerle (Rahip Brunson Krizi, pandemi, faiz politikasında nas dönemi vb.) daha da derinleşmiştir. İlk başta yaşanan krizler kentli tüketicileri ve üreticileri daha fazla etkilerken, kırsal kesim üzerindeki etkisi sınırlı kalmıştır. Dolayısıyla gelir grupları arasında gelir dağılımında bir iyileşme var gibi görünse de aslında bu kriz, işçi ve sabit gelirlileri gelir skalasında sonda yer alan köylü üreticilere yaklaştırarak adaletsizlik polarizasyonunu artırmıştır. Özellikle 2008 Krizi sonrasında devletin sınıflar arasındaki bölüşüm ilişkilerini belirlediği, sanayileşme çabasının bir bileşeni olan aktif bölüşüm politikalarının yerini devletin yoksullukla mücadele politikaları almıştır. Diğer bir ifade ile serbest piyasa ilişkilerinin neden olduğu gelir dağılımındaki bozulmanın yarattığı yoksulluğu azaltmak kamu politikası hâline dönüşmüştür. 2014 yılından başlayıp günümüze kadar gelen krizler döneminde yaşanan gelişmeler, üretimin ve tedarik zincirinin korunmasına yönelik tedbirleri ve sübvansiyonu, toplumun diğer kesimleri aleyhine genişletmiş ve bölüşümü bozmuştur. Pandemi sonrasında yaşanan yüksek enflasyon süreci nispi fiyat yapısı üzerinde yakıcı etkiler yaratmıştır. Geniş halk kesimlerinin satın alma gücündeki erimeye karşılık burjuva sınıfının gelirlerinde önemli bir artış meydana gelmiştir. Enflasyonun servet aktarma kanalı daraltılamadığı için de günümüzde orta gelir grubunun oldukça zayıfladığı ve alt gelir gruplarına yaklaştığı, üst gelir gruplarının payının arttığı bir süreç yaşanmaktadır. #







































