Etiket: Sayı: 124

  • Türkiye Ekonomisinin Bölüşüm Sorunu

    Türkiye Ekonomisinin Bölüşüm Sorunu


    türkiye ekonomisinin 100 yıllık serüveninde iki temel ve oldukça belirgin eğilim göze çarpmaktadır. bunlardan birincisi türkiye ekonomisinde gelir dağılımının hep bozuk olduğudur. gelir dağılımındaki bozulma mutlaka yapışkan bir yoksulluk yaratır. ikinci eğilim ise türkiye ekonomisinin yoksulluğu gelirin aksine adil dağıtmasıdır. türkiye ekonomisinin diğer tüm sorunlarında olduğu gibi, bu iki eğilimi ortaya çıkaran unsur da türkiye’nin yüzyıllık sanayileşme serüvenini tamamlayamamasıdır.

    Ayşekadın Fasülyenin Pazar Kilogram Fiyatı 200 Lira
    Son yıllarda yaşanan yüksek enflasyon başta temel tüketim maddeleri olmak üzere fiyat artışını da beraberinde getirdi.

    Türkiye iktisat tarihi özünde bir sanayileşme çabası hikâyesidir. Henüz tamamlanamamış olan bu hedef, belki de Türkiye ekonomisi reflekslerinin tek belirleyicisi konumundadır. Açıktır ki böyle bir hedefin ekonomideki tüm ilişkileri belirleyebilmesi için kamu politikalarının ekonominin ana bileşeni olması gerekmektedir. Kapitalist gelişim süreci içerisinde sanayileşme olgusu, burjuva sınıfın kâr elde etme ve elde ettiği kârı mümkün olduğunca arttırma güdüsünün bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla kapitalizmde sanayileşme bir hedef değil ancak bir araçtır. Türkiye ekonomisinde ise kapitalist gelişim, burjuva sınıfının tek başına üstlendiği bir süreç olmamıştır. Tam tersine kamu politikaları, kapitalist gelişim için burjuvazinin de öncüsü konumundadır. Cumhuriyet’in kuruluşundan hatta 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanından bugüne kadar üretim ve bölüşüm ilişkileri Türkiye’de devlet ile burjuva sınıfı arasındaki mücadele ile şekillenmiştir. Öyle ki devlet mekanizmalarını işleten hükümetler, “politik girişimci” olarak hareket ederek uzun vadeli hedeflerin (sanayileşme gibi) hayata geçirilebilmesi için “oy maksimizasyonu” güdüsüyle kısa vadeli stratejileri ekonomi politikalarının amacı hâline getirmişlerdir. Bu stratejik oyun içinde geniş halk kesimlerinin tatmini önemli bir parametre olmasına rağmen, bu kesim sistematik ve saygın bir örgütlülüğe ulaşamadığı için daha sistematik, daha saygın ve hedefleri için finansman sağlama gücü olan ancak sayıca oldukça küçük bir sınıf olan burjuvazi daha etkin bir parametredir. Bu nedenle yaratılan gelirin bu sınıfın elinde toplanmasının aslında bir “kamu tercihi” olduğu ortaya çıkmaktadır.

    İktisadi Yapı ve İktisadi Adaletsizlik
    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana belki de bir iki zayıf girişim dışında neden hiç kapsamlı bir gelir dağılımı politikası izlenmediği de böylece anlaşılmaktadır. Kamu, burjuvazi, orta ve alt sınıflar arasındaki toplumsal ve iktisadi katmanlaşma ilişkileri Türkiye Cumhuriyeti’ndeki iktisadi adaleti (üretimi, bölüşümü ve yeniden dağıtımı) belirlemektedir. Kamu politikalarının öncelediği “Ne pahasına olursa olsun bir an önce sanayileşme” düsturu, burjuvazinin korunup kollandığı, kıt olan iktisadi kaynakların üretim dinamiklerini yöneten bu kesimde toplanmasının sağlandığı, geniş halk kesimlerinin ise uzun vadeli hedeflere mahkûm edildiği bir iktisadi yapı ve iktisadi adaletsizliğe yol açmıştır. Bu çerçevede sanayileşme çabası Osmanlı’nın son döneminden itibaren aslında “devletin var olma koşulu” olarak ortaya atılmış ve Cumhuriyet’in ilanından sonra da günümüze kadar bu bakış açısı iktisat politikalarının belirleyicisi olmuştur.

    Ekonomi_Bölüsüm_Sorunu_2) Teşvili Sanayi Kanunu_Atatürk Nazilli fabrikasında bazı kontrollerde bulunurken.Yanında Celal Bayar
    Cumhuriyet’in kuruluşunun akabinde sanayileşme çabaları hız kazanmıştır. Atatürk, Nazilli fabrikasında bazı kontrollerde bulunurken.

    “Ne Pahasına Olursa Olsun Sanayileşmek”
    Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’dan kalan iktisadi mirasın ulus ekonomisi için yeterli olmadığının farkındaydı. “Ne pahasına olursa olsun sanayileşmek”, bunu da kapitalist gelişim süreci içinde tamamlamak Cumhuriyet kadrolarının temel hedefi olmuştur. Sanayileşme çabası adil bölüşüm, iktisadi hakkaniyet gibi kavramların ve politikaların “sonraya” ertelenmesine neden olurken öncelikli ortak amaç, “Bölüşülecek şeyi büyütmek” olmuştur. Daha Cumhuriyet bile ilan edilmeden 17 Şubat 1923 tarihinde toplanan İzmir (Türkiye) İktisat Kongresi, siyasi bağımsızlığın iktisadi bağımsızlık olmadan hiçbir anlamı ve devamlılığı olmayacağını vurgulayarak, siyasi bağımsızlığı kazanmanın yolunun millî burjuvazinin yaratılmasından geçtiğini karar altına almıştır. Kongre’de alınan kararlar doğrultusunda kendi kendine yetebilen, üretebilen, millî burjuvazi etrafında örgütlenen bir iktisadi yapı hedeflenmiştir.

    Devlet ile Burjuvazi Arasındaki İlişkiler
    Bu süreç içerisinde devlet ile burjuvazi arasındaki ilişkiler de kendine özgü bir hâl almıştır. Türkiye’de, büyüyüp gelişen girişimciler ilk yatırım kaynaklarını temin ederken, himayeci bir ekonomide güvenli pazar imkânları ile sermayelerini geliştirirken veya ucuz sanayi girdilerini kamu iktisadi teşebbüslerinden elde ederken her zaman devletin mekanizmalarına ve üstyapı ilişkilerine ihtiyaç duymuştur. Türkiye’nin emperyalizmin bağlayıcı ilişkilerinden kopmak ve kendine yeterli olmak için ulusal burjuvazinin varlığına ihtiyaç duyması, üretim ve bölüşüm ilişkilerinde bu sınıfın koruyup kollanılmasını gerekli kılmıştır. Öyle ki sermaye birikimi sağlayabilecek tek iktisadi unsur olarak ele alınan burjuvazinin gelişimi, diğer sınıfların geri kalmasına rağmen desteklenmiştir. Bunun için hukuk algısının ve yargısal düzenlemelerin burjuvazi lehine hayata geçirilmesi, üretim ve bölüşüm ilişkilerinde belirleyici hâle gelmiştir. Özel sektörün hızlı kâr elde etme histerisi ve sanayileşme için gerekli yatırımları yapacak sermaye yapısının olmaması, kamunun “devletçi” politikalarla sanayileşmeyi şekillendirme çalışmalarını güçlendirmiştir. Bu süreç içerisinde -özellikle II. Dünya Savaşı sırasında- bölüşümden yeterince pay alamadığını düşünen burjuvazi ile devlet arasında belirgin bir çatışma ortaya çıkmıştır.

    Ekonomi_Bölüsüm_Sorunu_4) Atatürk-ve-Sümerbank-Atatürk-dönemi-açılan-fabrikalar
    Atatürk, Sümerbank fabrikasında.

    Bu çerçevede kamunun gelirin yaratılması ve dağıtılması konusunda bu dönemde nispeten daha adil davrandığı ve görece daha kabullenilebilir bir iktisadi adaleti hayata geçirdiği söylenebilir. Savaş sırasında önemli bir ticari sermaye oluşturan burjuvazi ise artık savaş sonrasında kamunun iktisadi hayattan çekilmesi ve sanayi sermayesi oluşumunu kendisine bırakmasını istemiştir. Bu süreç 1960 yılına kadar devam etmiştir. Askerî darbe sonrası üretim ve bölüşüm ilişkileri kalkınma planları çerçevesinde tamamen kamunun denetimine geçmiştir. Liberal dönem olarak adlandırılabilecek 1950-1960 arasında kırsal nüfusun çözülerek kente göçü, iş gücündeki hızlı artış nedeniyle reel ücretlerin azalması, kentsel gelişim sürecinin rant ekonomisini yaygınlaştırması nedeniyle iktisadi adalet algısı da hızlı bir şekilde bozulmuştur. Bu dönemde vergi yükü artmış, artan vergi yükünün önemli bir kısmı ise sabit gelirlilerden sağlanan vergilerden sağlanmıştır.

    Kalkınma Planları Döneminde Bölüşüm İlişkileri
    Kalkınma planları döneminin ilk yarısını oluşturan 1960-1970 döneminde özel sektör ile kamu sektörü arasında mücadele sertleşmiştir. Hızlı kalkınmanın getirdiği refah artışı, diğer dönemlere göre adil bir şekilde paylaşılabilmiştir. Refahın yeniden dağılımı konusunda bu dönemde gelir üzerinden yaşanan bir iyileştirmeden daha çok, progresif bir ayni transferden söz etmek mümkündür. Daha nitelikli eğitim, sağlık, sosyal politika ve sosyal güvenlik hizmetlerine daha düşük bir maliyetle ulaşılması mümkün hâle gelmiştir. Ancak bu olumlu gelişme maalesef dönemin ikinci yarısı olan 1970-1980 arası devam ettirilememiş, hatta saldırgan bir regresif gelir transferi yaşanmıştır. Bu dönemde gerek siyasi gerekse de iktisadi krizlerin devamlılığı bölüşüm ilişkilerinin işçi ve köylü aleyhine gelişmesine neden olmuştur. Türkiye’de ihtiyaç olan “toprak reformunu” gerçekleştirmek yerine bozulan iç ticaret hadlerinin tarım lehine iyileştirebilmek için uygulanan ve bütçeden finanse edilen popülist destekleme politikaları kamu dengesini de bozmuştur. KİT zararlarının bütçeden finansmanı dolaylı vergileri ve kaynağında kesinti ile elde edilen vergilerin artmasına neden olmuştur. Bu durum ülkedeki vergi adaletini bozduğu gibi iktisadi adalet algısının da uzun yıllar boyunca geri dönülemez biçimde aşınmasına neden olmuştur.

    Ekonomi_Bölüsüm_Sorunu_5) gecekondu mahallesi foto
    1950-1960 arasında kırsal nüfusun çözülerek kente göçü, iş gücündeki hızlı artış nedeniyle reel ücretlerin azalmasını beraberinde getirmiştir.

    24 Ocak Kararları ve Bölüşüm İlişkileri
    Bölüşüm ilişkileri açısından Türkiye ekonomisinde en önemli değişim 1980 yılında gerçekleşmiştir. 24 Ocak Kararları çerçevesinde Türkiye, piyasa ekonomisine, özel sektör öncülüğünde sanayileşmeye ve ihracata dayalı büyüme modeline geçmiştir. Bu kararlar doğrultusunda Türkiye, kısa vadede ekonomik istikrarı sağlamayı, uzun vadede de üretim ve finans açısından küresel ekonomiye entegre olmuş bir ekonomiyi hedeflemiştir. Artık Türkiye’de bölüşüm ilişkileri sadece yurt içi konjonktür değil aynı zamanda -belki de daha fazla- uluslararası konjonktür tarafından belirlenmektedir. Piyasa ekonomisinin hâkim olması ile birlikte işçi ve köylüden burjuva sınıfına kaynak aktarımı piyasa mekanizması aracılığıyla gerçekleşmeye başlamıştır. Bu konudaki en önemli araçlar göreli fiyat yapısı ve enflasyondur. Bebek endüstri tezi çerçevesinde dış rekabete karşı korunan, aşırı değerli TL ile ithal girdisi suni olarak ucuzlatılan, kârlarının önemli bir kısmı korumacılık rantından oluşan burjuvazi, bu yeni ekonomi modelinde tek hâkimdir ve regresif gelir transferi göreli fiyat yapısının bozulmasından kaynaklanmaktadır.

    Önceki dönemlerdeki korumacı politikaların yarattığı rantların, serbest piyasa sürecinde ortadan kalkıp fiyatlar üzerinde düşme yönünde yaratacağı baskı nedeniyle bölüşümde bir iyileşme yaratması beklenebilirdi. Ancak ithal ikameci sanayileşmeden ihracata dönük sanayileşmeye geçebilmek için Türkiye, reel ücretlerin düşürülmesiyle maliyet avantajı yaratmaya, iç pazarı daraltarak ihracat coğrafyasını genişletmeye, eksik değerli TL ile ve yaygın sübvansiyonlarla ihracatı teşvik etmeye çalışmıştır. 1986 yılına kadar ücret gelirlerinin GSYH içindeki payı hızlı bir şekilde azalmıştır. 1986-1991 yılları arasında ise hızlı bir şekilde artarak bu pay en yüksek seviyesine çıkmıştır. Bu dönemdeki en belirgin olay siyasi istikrarsızlık içine girmiş olan Türkiye’nin popülist politikalara geri dönmemesidir. 1991 yılında iş başına gelen koalisyon hükümetinin izlediği gelirler politikası sonucunda bu pay 1996 yılında tekrar eski seviyelerine düşmüştür. 1994 ve 2001 krizlerinin ülke ekonomisinde yarattığı tahribatın yanında, krizden çıkış stratejileri de sabit gelirli kesimlerin üretimden aldıkları payın azalmasına yol açmıştır. Kemer sıkma politikalarını takip eden enflasyonist süreçler, bir yandan nispi fiyat yapısını bozup burjuvaziye bir servet aktarımı sağlarken diğer yandan her kriz sonrası gözlemlenen teknoloji transferi sonucunda Türkiye istihdamsız büyüme sürecine sürüklenmiştir.

    Covid-19,Vaccine,In,Researcher,Hands,,Female,Doctor,Holds,Syringe,And
    Kişisel gelir dağılımındaki bozulma 2014 yılından itibaren başlamış, yaşanan krizlerle (Rahip Brunson Krizi, pandemi, faiz politikasında nas dönemi vb.) daha da derinleşmiştir.

    2000’lerden Bugüne…
    Türkiye, “1999 Enflasyonla Mücadele Politikası” ve “2002 Güçlü Ekonomiye Geçiş İstikrar Kararları” çerçevesinde nispeten daha ılımlı bir enflasyon dönemine girmiştir. Bu süreçte yoksullukla mücadelede diğer dönemlere göre daha olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Özellikle sosyal yardım programlarının genişletilmesi vergi yükünü artırmış olsa da progresif gelir transferini desteklemiştir. Bununla birlikte sıcak para politikasının cari açığın finansmanı konusunda tek araç olarak ele alınması, her seferinde faiz-kur makasının açılması üretim ilişkilerinin daha da bozulmasına neden olmuştur. Üretimin ve ihracatın ithalat bağımlılığındaki artış daha üretim aşamasında katma değerin yarıdan fazlasının yurt dışına çıkmasına neden olmuştur. Yurt içinde kalan ve bölüşüme konu olan katma değerin önemli bir kısmı ise “gazino kapitalizmi” refleksleriyle burjuva sınıfının elinde kalmıştır. Bu gelişmeler sonucunda Türkiye’de bölüşüm ilişkilerinde de bir polarizasyon yaşanmaya başlamıştır. Türkiye 2002-2008 yılları arasında büyüme rekorları kırmasına rağmen, refah artışı gerektiği gibi işçi ve köylü gibi üretici sınıflara aktarılamamıştır. 2014 yılına kadarki Gini katsayısındaki kısmi düzelmeye ve dolayısıyla gelir dağılımındaki kısmi iyileşmeye rağmen insanlar ait oldukları sosyal sınıfa ve sosyoekonomik gruba göre bölüşümden daha az pay alabilmişlerdir. Diğer bir ifadeyle orta gelir grubunu oluşturan nüfusun üretimden aldığı pay azaldığından, kişisel gelir dağılımına yansımayan ancak fonksiyonel gelir dağılımında izlenen bir bölüşüm sorunu ortaya çıkarmıştır. Kişisel gelir dağılımındaki bozulma ise 2014 yılından itibaren başlamış, yaşanan krizlerle (Rahip Brunson Krizi, pandemi, faiz politikasında nas dönemi vb.) daha da derinleşmiştir. İlk başta yaşanan krizler kentli tüketicileri ve üreticileri daha fazla etkilerken, kırsal kesim üzerindeki etkisi sınırlı kalmıştır. Dolayısıyla gelir grupları arasında gelir dağılımında bir iyileşme var gibi görünse de aslında bu kriz, işçi ve sabit gelirlileri gelir skalasında sonda yer alan köylü üreticilere yaklaştırarak adaletsizlik polarizasyonunu artırmıştır. Özellikle 2008 Krizi sonrasında devletin sınıflar arasındaki bölüşüm ilişkilerini belirlediği, sanayileşme çabasının bir bileşeni olan aktif bölüşüm politikalarının yerini devletin yoksullukla mücadele politikaları almıştır. Diğer bir ifade ile serbest piyasa ilişkilerinin neden olduğu gelir dağılımındaki bozulmanın yarattığı yoksulluğu azaltmak kamu politikası hâline dönüşmüştür. 2014 yılından başlayıp günümüze kadar gelen krizler döneminde yaşanan gelişmeler, üretimin ve tedarik zincirinin korunmasına yönelik tedbirleri ve sübvansiyonu, toplumun diğer kesimleri aleyhine genişletmiş ve bölüşümü bozmuştur. Pandemi sonrasında yaşanan yüksek enflasyon süreci nispi fiyat yapısı üzerinde yakıcı etkiler yaratmıştır. Geniş halk kesimlerinin satın alma gücündeki erimeye karşılık burjuva sınıfının gelirlerinde önemli bir artış meydana gelmiştir. Enflasyonun servet aktarma kanalı daraltılamadığı için de günümüzde orta gelir grubunun oldukça zayıfladığı ve alt gelir gruplarına yaklaştığı, üst gelir gruplarının payının arttığı bir süreç yaşanmaktadır. #

  • “Yeni Türkiye”lerde Yerli ve Millî Ekonomi

    “Yeni Türkiye”lerde Yerli ve Millî Ekonomi


    türkiye siyasal tarihinin farklı dönüm noktalarında yer alan aktörler değişime öncülük ederken “yeni türkiye” yarattıkları iddiasında bulundular. “yeni türkiye” iddiasında bulunanlar milletin gerçek temsilcileri olduklarını düşündü. inşa edilen “yeni türkiye”lerin güçlenmesi ve bağımsız olabilmesi için de “yerli ve millî” bir ekonomiye sahip olması gerektiği söylendi. günümüzde çokça duyduğumuz bu kavramların asıl kökenleri ise 1908 sonrası ittihat ve terakki cemiyeti dönemiyle 1923 sonrası kemalist dönemde yatıyor.

    Yerli Malı Haftası
    Tasarruf ve Yerli Malı Haftası kumaş standı, 1930’lu yılların başı. 
    Yeni_Turkiye_2.1) yerli ve milli tohum
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzalı, “Yerli ve Millî Tohum” vurgulu bir afiş.

    Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”si
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2015 yılında, “Yeni Türkiye Stratejik Araştırma Merkezi”nin açılış töreninde şöyle demişti: “Yeni Türkiye mücadelemiz, bizim Kızıl Elmamızdır.” 2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldikten sonra “Yeni Türkiye” ifadesi çokça duyulmaya başlandı. Yeni parti ve onunla ilintili yayın organlarının geçmişten kopuşu vurgulamak için kullandıkları bir ifadeydi bu. Yani AKP için mevzubahis olan sıradan bir hükümet değişimi değildi. Asıl olarak “Kemalist” dönem ve anlayıştan kopuş yaşandığı iddiasıydı. Günümüzde de “Eski Türkiye”-“Yeni Türkiye” karşılaştırması gündelik hayatta da aksini bulacak şekilde farklı biçimlerde ve içerikle yapılmaya devam ediliyor. Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”sinde en fazla telaffuz edilen ve altı çizilen terkiplerden biri “yerli ve millî”dir. Erdoğan’a göre hem Türkiye’yi yöneten kadrolar hem de ekonomide üretilen her şey artık “yerli ve millî”dir. Bu dönüşüm Türkiye’yi yeni bir çağa taşıyacaktır: “Türkiye Yüzyılı”.

    Gazi’nin “Yeni Türkiye”si
    Tarihin bir ironisi olarak aslında bu ilk “Yeni Türkiye” iddiası değildi. 1923’ten sonra inşa edilen Kemalist rejim de “Yeni Türkiye” ifadesini yaygınlıkla kullanmıştı. Hatta Cumhuriyet’in ilanından önce dahi “Yeni Türkiye” lafzı ile hem yurt içinde hem de yurt dışında karşılaşmak olağan bir durumdu. 1923’te Ankara’ya gelen Ziya Gökalp burada yayımlanmakta olan Yeni Türkiye gazetesinde, “Yeni Türkiye’nin Hedefleri” başlıklı makale serisini tefrika etmeye Temmuz 1923’te başlıyordu. Böylece hem basında hem de seçkinlerin söyleminde yaşanan değişim ve dönüşümü vurgulamak için inşa edilen Yeni Türkiye’den bahsetmek sıradan bir hâl alıyordu. Aynı yılın başlarında Gazi Mustafa Kemal Paşa da 16 Ocak 1923’te İstanbul gazetecileriyle yaptığı sohbetinde geleceğe ilişkin olarak “Yeni Türkiye” ifadesini kullanmıştı.

    Yeni_Turkiye_3) Sümerbank Yarlı Malı Pazarı Akşam 11 Aralık 1935
    Adı, Mustafa Kemal Atatürk tarafından konulan Sümerbank 1933’te kuruldu.

    Tek parti dönemi boyunca eski rejim yani Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaştırmalar yeni rejimin değerleri çerçevesinde yapılacaktı. Kemalist Türkiye içeride ve dışarıda “Yeni Türkiye” olarak adlandırılıyordu. Örneğin Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935’te yapılan 4. Büyük Kurultay’ı vesilesiyle bir yazı kaleme alan Falih Rıfkı Atay şöyle yazıyordu: “Yeni Türkiye Türk mayası ile yoğrulmuştur. Yeni Türkiye düzeni, birbirini tutan, birbirini tamamlayan, birbiri için işleyen, birbirine uygun cihazlarla örülmüştür.” Yani aynı 2002 sonrasında olduğu gibi modernleşme ve kalkınma hamlelerinin yanında Yeni Türkiye’yi tarif eden en önemli özellik milletin gerçek temsilcisi olma ile ifade ediliyordu. 1930’da Vakit gazetesi ise İngiliz Daily Telegraph gazetesinden yaptığı bir aktarımda şu cümleleri manşete çıkarıyordu: “Eski Türkiye’de Türk, kendi memleketinde misafir gibi idi. Yeni Türkiye’de memleketinin sahibidir.”

    Yeni_Turkiye_4) Vatan Yerli Mal Demektir Vakit Gazetesi-4320.Sayı-158
    “Vatan Yerli Mal Demektir”, Vakit gazetesi, 18 Ocak 1930.

    Kemalist Türkiye ekonomiden sanata, kültürden mimariye, eğitimden medeni ilişkilere, sanayiden toplumsal yapıya “Yeni Bir Türkiye” olduğunu vurguluyordu. Burada iki vurgu ön plana çıkıyordu: “Türklük” ve “Çağdaşlık”. Yani sonunda inşa edilen Yeni Türkiye’de “memleketin gerçek sahipleri” medeni dünyanın bir parçası olarak hak ettikleri bir şekilde yaşamaya başlamışlardı. Millî inşa sürecinin en önemli parçalarından biri de “Yerli Malı” kullanımı olacaktı. Neoliberal döneme kadar uzun yıllar eğitimin ve sosyal hayatın parçası olmaya devam edecek “Yerli Malı Haftası” bu geleneğin bir bakiyesi olarak millî hafızada önemli bir yer edinecekti.

    İttihatçıların “Yeni Türkiye”si
    Ancak “Yeni Türkiye” ve “Yerli ve Millî” ekonomi ifadesi güçlü ve yaygın bir şekilde Kemalist dönemden önce de vardı. Aslında Cumhuriyet’in ilk döneminin hem siyasal kadroları hem de millî iktisat ideolojisi bir önceki dönemin mirasıydı. Daha çok Jön Türk Devrimi olarak bilinen 23 Temmuz 1908 Devrimi ile Osmanlı İmparatorluğu’na “hürriyet” gelmişti. II. Meşrutiyet Dönemi’nde her yer “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet, Adalet” sloganlarıyla donatılıyordu. Fransız Devrimi’nin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik söyleminin yanında hızlı bir şekilde anayasa ile “Yeni Türkiye”nin yaratıldığı iddiası da gündeme gelecekti.
    Anayasa yani yeniden yürürlüğe konulan Kanun-ı Esasi ile birlikte yapılan seçimlerle birlikte yeni bir Meclis vardı. Osmanlı’ya artık Jön Türklerden dolayı Genç Türkiye ya da Yeni Türkiye denilmeye başlanıyordu.

    Sokaklarda, meydanlarda pankartlarla yürüyen kalabalıklar; sansürün kalkmasıyla sayılarında dramatik artış yaşanan gazete ve dergiler; kurulan yüzlerce cemiyet, dernek ve siyasal partilerle bambaşka bir dönem açılmıştı. Buna rağmen 1910 yılında mali meseleler ve imtiyazlar nedeniyle Fransız gazetesi Temps “eski Türkiye” ile “yeni Türkiye” arasında aslında bir fark olmadığını iddia eden bir yazı kaleme almıştı. Buna son derece sinirlenen dönemin en ünlü gazetecilerinin başında gelen Hüseyin Cahid [Yalçın] Bey gazetesi Tanin’de kaleme aldığı bir başyazıyla cevap verdi. “Eski Türkler Yeni Türkler” başlıklı yazı ülkenin mali ve iktisadi bağımsızlığını öne çıkarıyor ve asıl vurguyu eski II. Abdülhamid Türkiye’si karşısında yeni Meşrutiyet Türkiye’sinin olduğuna yapıyordu. Yeniliğin en önemli alameti de Avrupa maliyecilerine itaat etmemesi ve ülke çıkarlarını düşünmeleriydi.


    “millî iktisat söylemi yerli sanayinin inşasını ve yerli ürünlerin üretimini gündeme getirecekti. yaygın olarak kullanılan ve millî servetin yurt dışına gitmesine neden olan yabancı mallar, yerli ve millî mallar ile ikame edilmeliydi. ilk yıllarda daha osmanlıcı ve gayrimüslimleri de kapsayan bu söylem 1912-1913 balkan savaşları’ndan sonra yükselen türk milliyetçiliğinin ekonomi programı hâline geldi.”

    Yeni_Turkiye_5) Karagöz şiir-1. Sene-26.Sayı-78 (1)

    Yerli ve Millî Yurdun Malı
    1908 Devrimi’nden sonra en çok altı çizilen konulardan bir tanesi siyasi devrimi toplumsal ve iktisadi alanda gerçekleştirilecek devrimlerin izlemesi gerekliliğiydi. Bu toplumsal ve iktisadi inkılaba dair başta gelen husus da aslında “Millî İktisat” söylemi ve politikalarıyla ilgili olacaktı. Buna dair fikrî tartışmalar daha önce de mevcuttu. Ancak 1908 Devrimi sonrasında millî bir ekonomi inşasına ilişkin fikir hem popüler hâle geldi hem de somut politikalar oluşturuldu. Millî iktisat söylemi yerli sanayinin inşasını ve yerli ürünlerin üretimini gündeme getirecekti. Yaygın olarak kullanılan ve millî servetin yurt dışına gitmesine neden olan yabancı mallar, yerli ve millî mallar ile ikame edilmeliydi. İlk yıllarda daha Osmanlıcı ve gayrimüslimleri de kapsayan bu söylem 1912-1913 Balkan Savaşları’ndan sonra yükselen Türk milliyetçiliğinin ekonomi programı hâline geldi. Bu süreçten sonra uzun bir süre devam edecek ulus inşası, sürecin ve millî ekonominin köşe taşı olacaktı. Sadece üretim boyutuna odaklanılmayacak aynı zamanda vatandaşların tüketim alışkanlıklarını da değiştirmelerine vesile olacak kampanyalar gündeme getirilecekti. Yerli malı kullanımını artırmak için boykot hareketleri yaygınlaşacak, bu girişimler “İktisadi Harp” olarak adlandırılacaktı.

    II. Meşrutiyet Dönemi’nin ünlü mizah dergisi Karagöz 24 Ekim 1908 günü şu şiiri yayımlıyordu:
    “Pek modaya dalmamalı
    Beş parasız kalmamalı
    Hasmımızın ekmeğine
    Bal ile yağ çalmamalı

    Yerli malı yerli malı
    Başkaca almamalı

    Fabrikalar yaptıralım
    Yerli meta sattıralım
    Harice hep varımızı
    Biz ne için kaptıralım

    Yerli malı yerli malı
    Başkaca almamalı
    …”

    Bir başka mizah gazetesi Boşboğaz ise 14 Aralık 1908’de şöyle yazıyordu:
    “…
    Vatandaşlar! Benim size bir ufacık sözüm var,
    O söz şu ki: ittihada, ittifaka lüzum var.
    Bu sayede kapasunlar Steinları, Mayerleri,
    Biz almasak nemseliler bilmem acep ne yerler?
    Hep çürüktür, Nemseli baştan başa hep çürük,
    Kumaşları esvapları, fesleri de hep pösürük.
    Hep çürüktür pamuklular ipekliler, alpaklar,
    Zannederim pek yakıştı bize siyah kalpaklar.
    …”

    Yeni_Turkiye_6) Davul dergisi 3 Kasım 1908 _Stein mağazasının ilanı üzerine yapıştırılan afişler (1)
    Stein mağazasının ilanı üzerine yapıştırılan afişler, Davul dergisi, 3 Kasım 1908.

    Bilindiği gibi Millî Mücadele sırasında siyah kalpaklar ulusal bir sembol olacaktı. Yabancı mallar “çürük”, “pis”, “adi”, “bozuk” sıfatlarıyla anılıyordu. Vatandaşlardan Stein mağazası gibi yabancı mağaza zincirlerinden alışveriş etmemeleri isteniyordu. Yerli ve millî mallar üreten ve satan esnafın listeleri sokaklarda tüketicilere bedava dağıtılıyordu. Millî ve yerli malların üretimi söylemi II. Abdülhamid’in İstibdat Dönemi’nde engellendiği söylenen fabrikalar, şirketler ve nakliye altyapısının tesis edilerek ihtiyaçların imparatorluk dışından giderilmesinin önlenmesini talep ediyordu.

    1923’te Cumhuriyet’in ilanından sonra bu millî iktisat geleneği güçlenerek devam etti. Kurulan “Yerli Mallarını Koruma Cemiyeti” ve “Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti” gibi dernekler 1920’li ve 1930’lu yıllarda etkili oldu. Yerli Malları Sergileri, düzenli hâle gelen fuarlar ve kumbara bu dönemin yerli ve millî ekonomisinin sembolleri olarak hafızalara kazındı. 19 Aralık 1929 günü İstanbul’dan trenle Ankara Ahi Mesut (Etimesgut) İstasyonu’na gelen Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın üstünde yerli kumaştan dikilmiş lacivert bir ceket vardı. Gazi’nin artık bütün elbiselerini yerli malından ısmarladığı duyurulacaktı. Mustafa Kemal Paşa’ya yerli kumaştan dört kostüm ve bir palto ısmarlanmıştı. Yerli ve millî ekonominin inşası için devletin başı herkese örnek oluyordu. Bu ortamda Türk Kadınlar Birliği Genel Sekreteri Efzayiş Suat Hanım yerli malı kullanımının memleket vazifesi olduğunu duyuracak ve birliğin yerli malından elbiseler yaparak yerli eşyalar sergisi düzenleyeceğini ilan edecekti.

    Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin mümessili olarak Türk mallarının tanıtıldığı Leipzig sergisinde bulunan Vedat [Nedim Tör] Bey 1932 yılının Mart’ında basına şu beyanatı verirken dönemini ve bu makalede vurgulanan anlayışı çok iyi özetliyordu: “Evvela yeni Türkiye ile eski Türkiye arasında siyasi ve içtimai [toplumsal] sahalarda hiçbir münasebet bulunmadığını tesbit edeyim. Zeytinyağı ile su nasıl birbiriyle kaynaşmazsa yeni Türkiye ile eski Türkiye’yi de birbirile birleştirmenin imkânı yoktur… Yarı müstakil bir memleketten diğer milletlerle aynı haklara malik kayıtsız ve farksız müstakil bir millet canlandı.”

    “Yeni Türkiye” ve Yerli Malları
    Türkiye tarihinde Yeni Türkiye iddiaları burada ele alınan üç dönemin dışında da ortaya çıkmıştı. Bu kadar öne çıkmasa da Demokrat Parti döneminde de 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi sonrasında da iktidar sahipleri “Yeni Türkiye” iddiasını dillendirilmişti. Ancak 1908, 1923 ve 2002 sonrasında uzun bir döneme damgasını vuran tek partili güçlü hükümetler, kendi dönemlerinde hegemonik bir “millî iktisat” söylemini gündeme getirdiler. Bu söylemin merkezinde de her zaman “yerli ve millî” ekonomi söylemi yer aldı. #

    Yeni_Turkiye_8) milliyet_1930_kanunuevvel_13_ (1)-1
    “Tasarruf haftası başladı”, Milliyet, 1930.
    Yeni_Turkiye_7) Mustafa Kemal Yerli Malı Veston'u ile Etimesgut'ta 1957 SÇ 25--3030.Sayı-850
    Mustafa Kemal Atatürk, yerli malı Veston’u (ceketi) ile Etimesgut’ta, Hakimiyet-i Milliye, 1929.
  • Nas Değil Us

    Nas Değil Us


    yıl 1922… tbmm ve hükümeti, mudanya mütarekesi’nin ardından gerçekle yüzleşir: yıllardır seferber yaşayan anadolu halkının ekonomik gücü tükenmiştir. fiilen savaş alanı olan anadolu toprakları yanmış, yıkılmıştır. ekilebilen araziler kullanılmaz duruma gelmiş, yerleşim alanlarının çoğu yok olmuştur. ülke, meslek sahibi pek çok insanını yitirmiştir… topraklarını emperyalizmin kıskacından kurtarmanın bedelidir bunlar. gelecek kuşaklar da aynı bedeli ödemesin diye kollarını sıvar yeni türkiye’nin yöneticileri. bir kış günü iktisat kongresi toplanır…

    İktisat Kongresi Düşüncesi Gazi’ye Ulaşıyor
    Kongre’nin düşün babası dönemin İktisat Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’tur. Arkadaşlarıyla işgalden arındırılan bölgede inceleme yapar. Meclis vermiştir bu görevi onlara. Adım adım tanık olurlar yıkıma. Genç iktisat bakanı, yıkıntılar arasında hoplaya hoplaya yürürken “Bu ekonomi nasıl toparlanacak?” diye sorar kendine… Daha 16 yaşında gazete makalesinde iktisat=ihtiyaç saptamasını yapan Bozkurt,1 soruyu kendisi yanıtlar: Kurtuluş, ekonomik unsurların tanışması ve tartışmasıyla mümkündür, der. Sorunu çiftçinin üvendiresi, sanatkârın çekici çözmelidir ona göre. İzmir’de telgrafhaneye koşar. Çankaya’yı arayalım, der. Tarih yaprakları 21 Kasım 1922’yi göstermektedir. Madeni çubuk hareket eder, kısa ve uzun tıkırtılar birbirini izler…

    Iktisat_Kongresi_1) İzmir_İktisat_1
    17 Şubat 1923’te gerçekleştirilen Türkiye İktisat Kongresi’nde 1.135 temsilci ve dört bini aşkın izleyici hazır bulunmuştur.

    “Memleketin iktisadiyatı uzun senelerden beri unutulmuştur. İktisat unsurları dinlenmemiştir. Bu meslek adamlarını dinlemek ve onların dileklerine göre bir iktisat programı vücuda getirmek (…) lazımdır ve bu çok hayırlı olur.”2

    Mahmut Esat, Gazi’den açış konuşmasını yapmasını da ister. Yanıt olumludur. Bakan kolları sıvar, Türkiye’nin ekonomik unsurlarını çiftçi, sanayici, tüccar ve işçi olarak belirler. Kongre’ye bu sınıfların temsilcileri çağrılır.3

    Hazırlık süreci âdeta demokrasi şölenidir. Ülkenin dört yanında çiftçiler, işçiler, sanayiciler, tüccarlar temsilcilerini belirlemek için seçim yapar. Örneğin Erzurum, Konya, İzmir illeriyle Antalya, Eskişehir, Kayseri, Kütahya, Erzincan, Amasya livaları ve İnebolu, Tosya, Karaman gibi kazalardan toplam 250 üye ocak ayında belirlenir.4 Şubat ortasında pek çok temsilci İzmir’e ulaştığında kentte heyecan egemendir. Lozan’da barış görüşmelerinin kesildiği haberi bile gölge düşürememiştir geleceğini kurmak isteyenlerin heyecanına…

    Iktisat_Kongresi_2) Mahmut Esat Bozkurt 2
    Türkiye İktisat Kongresi’nin gerçekleşmesinde dönemin İktisat Bakanı Mahmut Esat Bozkurt önemli rol oynar.
    Iktisat_Kongresi_4) Gazi ve Kâzım Karabekir Basmane Garı’nda
    Gazi Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir Basmane Garı’nda.

    Kongre’den Beklentiler Nelerdir?
    Beklenti farklıdır. Örneğin Tan gazetesi mesleki ve ekonomik bir programın ortaya konmasını ister. Aydınlık’tan Şefik Hüsnü, tartışmalar köylü ve işçi sınıfının yararında düğümlenirse Türkiye kurtulur, der. İleri’den Feridun Fikri, girişim özgürlüğünün ve ticaret serbestisinin sağlanmasını, yerli sermayeye destek olunmasını, üretim kooperatifleri oluşturulmasını ister. Suphi Nuri’ye göre, ülkenin üretici-tüketici ve aracı unsurları, yarının Türkiye’sinden nasıl bir ekonomik idare bekliyor sorusu yanıtlanmalıdır.5 Kamuoyunda ve TBMM’de özgür eleştiri ortamı vardır. Meclis’te örneğin Ali Şükrü Bey’in başını çektiği muhalefet, Kongre’yi lüks diye tanımlar.6 Mahmut Esat’ı, izleyeceği iktisadi politikayı Meclis’e onaylatmadan, halktan ya da meslek sahiplerinden görüş almaya kalkmakla suçlar. Bakanın yanıtı ders niteliğindedir. Ekonomik unsurlar hükümete her zaman yol göstermelidir ve buna her zaman gereksinim vardır.7

    Iktisat_Kongresi_3) İstanbul gazetecileri
    İstanbul basınından gazeteciler… İktisat Kongresi’nden dönemin basınının beklentileri yayın çizgilerine göre farklılık göstermiştir.

    Kongre Çalışmaları Başlıyor
    17 Şubat 1923… 1.135 temsilci ve dört bini aşkın izleyici Kongre salonunda hazırdır. Kadın işçiler ve dinleyici locasındaki kadınlar yeni Türkiye’nin gelecek yüzüdür. Salondaki sessizliği otomobil düdüğü bozar. Gazi salondakileri selamlayarak yerine gelir gelmez Ertuğrul Mızıkası esas duruşa geçer. İstiklal Marşı’nı çalar ilk kez bir açılış töreninde… Ardından Gazi konuşmasını yapar. Onu Mahmut Esat ile Kâzım Karabekir’in konuşmaları izler.

    Mustafa Kemal Paşa ile Mahmut Esat’ın konuşmaları uyumludur. Her ikisi de Osmanlı Devleti’nin yıkılışını ekonomik nedenlere bağlar. Liberal ekonomi çökertmiştir devleti. Mustafa Kemal örneğin, Türkiye Devleti ve hükümeti artık yabancı sermayenin “jandarma”sı olmayacak, der.8 Jandarma devlet, ekonomik liberalizmi benimseyen devlettir.9 Mahmut Esat da Türkiye’nin liberal, sosyalist, komünist ya da devletçi ekolden yürümeyeceğini ama ülke gereksinimlerine göre var olan ekonomik sistemlerden yararlanacağını söyler. Tanımı, karma ekonomidir aslında.10 İkilinin dışa karşı mesajı da ortaktır. Lozan’da Türklerin ekonomik bağımsızlığını tanımak istemeyen emperyalistlere tam bağımsızlık vurgusu yapılır. Katılımcılar da o günden itibaren aynı amaçla çalışır.

    Iktisat_Kongresi_6) İzmir_İktisat_3
    Kongre’ye farklı meslek gruplarından temsilciler katıldı.
    Iktisat_Kongresi_5) Grupların Armaları Kaynak Gündüz Ökçün
    Grupların armaları.
    KAYNAK: GÜNDÜZ ÖKÇÜN

    Çiftçi, İşçi, Tüccar, Sanayici Grupları ve Kararları
    Salonda demokrasi egemendir. Kongre başkanı Kâzım Karabekir Paşa seçimle belirlenir. Her meslek grubu kendi grubunu oluşturur. Grup başkanları seçimle belirlenir. Gruplar ülke sorunlarını, çıkarlarını, gereksinimlerini ve hatta hükümete sunacakları çözüm önerilerini tartışarak belirler, raporlaştırır ve başkanlık makamına sunar. Grup kararları gerçekçidir, akılcıdır, çağdaş ve kalkınmış bir Türkiye özlemiyle yoğrulmuştur. Sanayi Grubu, örneğin koruyucu gümrük vergileri yoluyla sanayinin korunmasını, sanayicinin yasalarla teşvik edilmesini, ulaşım olanaklarının geliştirilmesini, kredi verecek bankaların açılmasını ister. Tüccar Grubu, tekelcilikle mücadele edilmesini, ipotek karşılığı kredi verilmesini, bir ana ticaret bankası açılmasını, iktisat eğitiminin yaygınlaştırılmasını, kömür üretiminin dış rekabetten korunmasını, haberleşme hizmetlerinde gecikmelerin önüne geçilmesini ister. Çiftçi Grubu, öncelikle Aşar Vergisi ile Reji kaldırılsın, der. Sonra tütün ekim ve ticaretinin serbest olmasını, tarımsal kredilerin düzene sokulmasını, hayvan hastalıklarıyla mücadele edilmesini, tarım alet ve makinelerinde standartlaşmaya gidilmesini, pratik tarım derslerinin okul programlarına konulmasını ister. İşçi Grubu’nun istekleri sosyal devletin gereğidir aslında. Çalışma saatlerinin sekiz saate indirilmesi, 12 yaşından küçüklerin çalıştırılmaması, gece çalışmalarına çift ücret ödenmesi, kaza ve hayat sigortasının sağlanması gibi pek çok dilek vardır. Özünde, “Devletim desteklerse emeğimi esirgemem” anlayışı egemendir grup kararlarında. Acaba Kongre’nin asıl metni olan Misak-ı İktisadi de benimsemiş midir bu düşünceyi?

    Misak-ı İktisadi ve Hayal Kırıklığı
    Ne yazık ki hayır… 4 Mart 1923’te duyurulan ve on iki maddeden oluşan metin, iktisattan çok ahlaki ve dinî özellikler taşır: Türkiye halkı, tahribat yapmaz; imar eder. Sarf ettiği eşyayı mümkün mertebe kendi yetiştirir. Çok çalışır. Ormanlarını evladı gibi sever. Mukaddesatına (…) mallarına karşı yapılan düşman fesat ve propagandalarından nefret eder. Hırsızlık, yalancılık, riya, tembellik büyük düşmanımız; taassuptan uzak dindarca dayanıklılık her şeyde esasımızdır. Türkler, irfan ve marifet âşığıdır. Kandil gününü kitap bayramı olarak kutlar…


    “iktisat andı neden iktisattan uzak düşmüştür? pek çok neden sayılabilir ancak temel neden demokratik bir tartışma ortamında kaleme alınmaması, kaleme alanın örneğin latin harfleri gibi devrimci düşünceye sahip olmamasıdır.”

    İktisat andı neden iktisattan uzak düşmüştür? Pek çok neden sayılabilir ancak temel neden demokratik bir tartışma ortamında kaleme alınmaması, kaleme alanın örneğin Latin harfleri gibi devrimci düşünceye sahip olmamasıdır. Kongre sekreteri Ahmet Hamdi Bey, metni Kâzım Karabekir Paşa’nın hazırladığını ve hazırlarken tartışmaya izin vermediğini şöyle açıklar:

    “…Yarattığı bu eserin kılına hiç kimseyi dokundurtmadı. Kendisi bu maddeleri bana dikte ettirdi; âdeta ordu kumandanının emir subayına talimat dikte ettirdiği gibi. Vakıa, itiraza kalktım; böyle misak olmaz dedim ama Paşa’ya dinletemedim…”11

    Kâzım Karabekir Paşa, Kongre’nin kapanış konuşmasında metnin ninnilerde, şiirlerde yer almasını istese de basında sert eleştirilir. Hüseyin Cahit örneğin, okurken acı acı gülümser: “Ne boş bir hülya.” der. Ahlaki kurallar yazılacaksa eğer, onun da önerisi vardır: “Türk Türk’ün gözünü oymayacaktır. Türk Türk’ün başarısını kıskanmayacaktır…”12 Necmettin Sadık’a (Sadak) göre İktisat Kongresi ansızın bir ahlak cemiyetine dönüşmüştür. Nasihatler kıymetlidir ancak bunları bulmak için 1.135 kişi toplamak gereksizdir.13 Suphi Nuri, on iki maddeden oluşan metni tekrar tekrar okur, ekonomiye dair tek kelime bulamaz. Yine de karamsar olmaz, bir sonraki kongreye inşallah…14 Hayal kırıklığının Mahmut Esat da farkındadır. Ama nezaketi elden bırakmaz, tek başına değil grup kararlarıyla değerlendirelim, der.15 


    “tbmm 1 nisan 1923 günü seçim kararı alır. 8 nisan’da mustafa kemal paşa ı. grup’un seçim beyannamesini yayımlar. ‘9 umde’ olarak anılan belge (c)halk partisi’nin programı olacaktır. mustafa kemal 9 umde’de misak-ı iktisadi’yi değil, grup kararları’nı esas alır. misak-ı iktisadi ise terakkiperver cumhuriyet fırkası’na ruh verir.”

    Iktisat_Kongresi_7) Akşam 8 Mart 1923 büyük
    Necmettin Sadık (Sadak) Akşam gazetesinde İktisat Kongresi’nin ansızın bir ahlak cemiyetine dönüştüğünü belirtiyor.

    Misak-ı İktisadi ve Yol Arkadaşlığı
    Grup Kararları ile Misak-ı İktisadi arasındaki zihniyet farkı önemli bir soruya yanıt olur: Barış döneminde sorunlara ülke gereksinimlerine uygun akılcı yanıtlar mı verilecektir? Yoksa nas, us’un önüne mi geçecektir.

    TBMM 1 Nisan 1923 günü seçim kararı alır. 8 Nisan’da Mustafa Kemal Paşa I. Grup’un seçim beyannamesini yayımlar. “9 Umde” olarak anılan belge (C)Halk Partisi’nin programı olacaktır. Mustafa Kemal 9 Umde’de Misak-ı İktisadi’yi değil, Grup Kararları’nı esas alır. Misak-ı İktisadi ise Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na ruh verir. İki parti arasındaki temel fark dinî duygulara saygılı olmak da değildir; Terakkipervercilerin yerinden yönetimi/ademimerkeziyeti savunmasıdır. Sonuç? Parti kapatılır. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal yol arkadaşlarını değiştirerek yoluna devam eder. Zira yol doğrudur, akılcıdır, yalnız bazı yol arkadaşlarının ufukları dardır. Mustafa Kemal’e göre yol arkadaşlığı ne midir? Ali Fuat Cebesoy 1923 yılında ona, “Senin yeni apôtreslerin [Fr. yoldaş, yol arkadaşı] kimdir?” diye sorduğunda bakın ne yanıt verir:

    “Benim apôtreslerim yoktur. Memleket ve millete kimler hizmet eder ve hizmet, liyakat ve kudretini gösterirlerse apôtres onlardır.”16  #

    DİPNOTLAR
    1  Hizmet, 8 Mart 1909; Şaduman Halıcı, Yeni Türkiye Devleti’nin Yapılanmasında Mahmut Esat Bozkurt, AAM, Ankara, 2004, s. 14, 205-239.
    2  TBMM ZC, D. 1, c. 27, s. 171.
    3  Hâkimiyet-i Milliye, 9 Ocak 1923, s. 4.
    Hâkimiyet-i Milliye, 19 Ocak 1923; 22 Ocak 1923, s. 3.
    5  Gündüz Ökçün, Türkiye İktisat Kongresi 1923-İzmir, Haberler-Belgeler-Yorumlar, AÜ SBF Yayınları, Ankara, 1971, s. 55.
    6  TBMM ZC, Devre 1, c. 27, s. 170-177.
    TBMM ZC, Devre 1, c. 27, s. 174-177.
    8  İktisad Esaslarımız: 17 Şubat 339 (1923): 3 Mart 339 (1923) Tarihine Kadar İzmir’de Toplanan İlk Türk İktisad Kongresinde Kabul Olunan Esaslar ve İrad Olunan Nutuklar, Anadolu Matbaası, İzmir, 1339 (1923), s. 62-66.
    9  Kemal Gözler, Devletin Genel Teorisi, Ekin Basım Yayın Dağıtım, Bursa, 2020, s. 29.
    10  İktisad Esaslarımız, s. 67-75.
    11  Ahmet Hamdi Başar’ın Hatıraları 1: Gazi Bana Çok Kızmış, yay. haz. M. Koraltürk, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007, s. 152.
    12  Hüseyin Cahit (Yalçın), “Misak-ı İktisadi”, Tanin, 16 Mart 1923, s. 1.
    13  Necmettin Sadık (Sadak), “Ahlak mı İktisat mı?”, Akşam, 8 Mart 1923, s. 3.
    14  Suphi Nuri (İleri), “Misak-ı İktisadi”, İleri, 7 Mart 1923, s. 1.
    15  “İktisat Kongresi, Faideleri, Neticeleri”, Akşam, 25 Mart 1923, s. 3.
    16  Şerafettin Turan, Mustafa Kemal Atatürk, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2017, s. 410.
  • Türk Modernleşmesinde Güzellik Yarışmalarının Rolü

    Türk Modernleşmesinde Güzellik Yarışmalarının Rolü


    cumhuriyet’in kurucu kadrosu, rejimin bekası ve modernleşme projesinin başarısı için ideal türk kadınının çağdaş, çalışkan ve özverili bir yurttaş; vatana ve millete faydalı nesiller yetiştirecek “iyi anne” ve “iyi eş” olmasını hedefler ve bunun için çeşitli inkılaplar yapar. kadının kamusal alandaki imajı ise inkılaplara doğrudan konu olmasa da ele alınan meselelerin başında gelir. atatürk döneminde düzenlenen güzellik yarışmaları, bu bağlamda osmanlı ile bağını keserek çağdaşlaşan yeni türk kadınının imajının ve ulusal öz güvenin yaratılmasında önemli bir işleve sahip olur. 

    İlk Güzellik Yarışmaları
    Türkiye’de ilk güzellik yarışması Miss Globe International’ın çatısı altında, 1925 yılında İpek Film Şirketi tarafından Melek Sineması’nda düzenlenir. Birinci olarak seçilen Araksi Çetinyan, sinemada yer gösterici olarak çalıştığından yarışma sonucunun şaibeli olduğu söylentileri çıkar, yarışma iptal olur.1 Cumhuriyet dönemindeki kurumsal güzellik yarışmalarının selefi sayılan ilk etkinlik ise Cumhuriyet gazetesi tarafından organize edilen “Güzel Bacak Yarışması”dır. 30 Ağustos 1925’te Atatürk’ün Kastamonu’da şapka giymesinden sonraki günlere rastlayan, 4 Eylül 1925 tarihinde, -şimdiki Gezi Parkı’nın yerinde bulunan- Taksim Bahçesi’nde yapılan yarışmayı, başvuruda bulunan dört kişinin arasından o sıra Amerikan Koleji’nde okuyan Enise isimli bir kız kazanır. Benzer bir yarışmayı 1931 yılında Vakit gazetesi de düzenler. “En güzel bacak kimin?” sloganıyla halka duyurulan, müstearla (takma ad) katılımın kabul edildiği organizasyona başvuran adaylardan bacak bileğinin, baldırın ve diz kapağının kalınlığı, bacağın uzunluğu gibi ölçülerin yanı sıra -çoraplı veya çorapsız- çekilmiş bacak fotoğrafları talep edilir. Aday olan kızlardan her gün birinin bacak fotoğrafı gazetede yayımlanır.2

    1930 Güzellik Yarışması Adayları
    1930 Türkiye Güzellik Yarışması finalistleri (Feriha Tevfik, ortada).
    KAYNAK: DEPO PHOTOS
    Güzellik_Yarismalari_2) IMG-20250305-WA0027
    Türkiye Güzelleri: Feriha Tevfik-1929, Mübeccel Namık Hanım-1930, Naşide Saffet Hanım-1931, Keriman Halis-1932, Nazire Hanım 1933.

    4 Şubat 1929 tarihinde, “Türkiye’nin en güzel kadını kimdir?” sorusuyla başlatılan başvuru sürecinde, Cumhuriyet gazetesi çeşitli yazı ve haberler yayımlayarak, Avrupa’da ve Amerika’da bu gibi yarışmalara katılan kızların sinema ve tiyatro yıldızlığına yükseldiği başarı hikâyelerini paylaşarak yarışmaya katılımı arttırmaya çalışır. Kadın bedenine atıfta bulunmaktan kaçınan gazete, daha ziyade yarışmanın yeni Türk kadını imgesi yaratmasına, kültürlü, eğitimli ve faziletli anneler ve kadınlar yetiştirilmesine hizmet ettiğini vurgular. Yarışmaya katılan adayların 16 ila 25 yaş aralığında olmaları gerektiği, yalnızca yüz güzelliği değil, endam tenasübünün (boy pos uygunluğu) de arandığı yarışmaya her “namuslu” Türk kızının katılabileceği, ırk, din ve mezhep farkı gözetilmeyeceği, “bar kadınlarının” yarışmaya katılamayacağı, arzu edenlerin yarışmaya müstearla katılabileceği gibi şartlar da halka iletilir.

    İlk Resmî Türkiye Güzellik Yarışması
    Resmî ilk “Türkiye Güzellik Yarışması” Cumhuriyet gazetesinin öncülüğünde 1929 yılında gerçekleşir ve bu gelenek 1933 yılına dek devam eder. Bu dönemde güzellik yarışmalarının Cumhuriyet gazetesi tarafından organize edilmesi tesadüfi değildir. Zira Cumhuriyet gazetesi resmî ideolojinin o günkü yayın organı olduğundan, muhakkak ki böyle bir organizasyon iktidar kadrolarının isteği ve siyasi hedefleri doğrultusundadır. Nitekim bu etkinlikler, önemli siyasi hadiseler gibi manşette yer bulur.


    “4 şubat 1929 tarihinde, ‘türkiye’nin en güzel kadını kimdir?’ sorusuyla başlatılan başvuru sürecinde, cumhuriyet gazetesi çeşitli yazı ve haberler yayımlayarak, avrupa’da ve amerika’da bu gibi yarışmalara katılan kızların sinema ve tiyatro yıldızlığına yükseldiği başarı hikâyelerini paylaşarak yarışmaya katılımı arttırmaya çalışır.”

    Yarışmaya 125 kişi başvurur ve adayların başvuru sırasında gönderdiği fotoğraflar her gün gazetede yayımlanır. Adayların seçimi sırasında okurların da fikri alınır, hatta gazeteye kuponla fikir beyan eden okurlara kura ile hediyeler verilir. Böylece yarışmanın halk arasında popülerleşmesi sağlanır. 

    Başta Bedia Muvahhit, Abdülhak Hamit Tarhan ve eşi Lüsyen Hanım, Halid Ziya Uşaklıgil, Peyami Safa, Sabiha ve Zekeriya Sertel, Cenap Şahabettin, Hüseyin Rahmi Gürpınar, İbrahim Çallı, Vasfi Rıza Zobu, Nazmi Ziya Güran, Namık İsmail ve Mesut Cemil Tel olmak üzere hatırı sayılır isimlerden meydana gelen bir jüri, final yarışmasında Feriha Tevfik’i birinci, Semine Nihat’ı ikinci, 1925 yılında Melek Sineması’nda düzenlenen yarışmada birinci seçilen ve sonrasında tacını yitiren Matmazel Araski’yi ise üçüncü olarak belirler. Feriha Tevfik bu yarışmadan elde ettiği derece sayesinde çeşitli filmlerde, tiyatro oyunlarında rol alır, plak doldurur. 

    “Millî Bir Vazife”
    1929 yılında yapılan güzellik yarışması, zaman zaman muhafazakâr ve muhalif eleştirilere hedef olsa da Türk halkı tarafından olumlu karşılanır. Kadının statüsü ve dış görünüşüne dair geleneksel algıyı değiştirmede bir merhale olur. Öyle ki bu rüzgârı arkasına alan Cumhuriyet gazetesi 9 Ocak 1930 tarihinde “millî bir vazife” diye nitelendirdiği bir başka yarışma daha düzenler. Çeşitli mağazalar, terzihaneler, kuaför salonları yarışmaya destek vereceğini açıklar. Kırk dört başvurunun arasından Mübeccel Namık Hanım birinci, şansını bir kez daha denemek isteyen Feriha Tevfik ise ikinci olur. Paris’te düzenlenen Avrupa Güzellik Yarışması’na ve Rio de Janeiro’daki Dünya Güzellik Yarışması’na katılan Mübeccel Namık Hanım, bu yarışmalarda derece alamaz ancak yurt içinde ve yurt dışında Türk kadınının değişimini ele alan çok sayıda yazıya konu olur. Basında Mübeccel Namık Hanım’ın voleybol oynamasının, bu yarışmada öne çıkmasında etkili olduğu vurgulanır, Türk kızları spora teşvik etmeye çalışılır. 

    Güzellik_Yarismalari_3) Feriha Tevfik birinci, Semine Nihat ise ikinci -IMG-20250305-WA0039
    1929 yılında gerçekleştirilen güzellik yarışmasında Feriha Tevfik birincii (solda), Semine Nihat ise ikinci olur.
    Güzellik_Yarismalari_4) NaşideSaffet2
    1931 yılındaki yarışmada Naşide Saffet Hanım birinci olur.

    Mübeccel Namık Hanım’ın katıldığı uluslararası yarışmalarda derece alamaması, yarışmalara duyulan ilgiyi bir müddet için azaltsa da Cumhuriyet gazetesinin tanıtımları sayesinde 1931 yılındaki yarışmaya katılım yoğun olur. Finalde Naşide Saffet Hanım birinci, Saniha Hanım ikinci, Selma Hanım üçüncü seçilir. Naşide Saffet Hanım’ın öğretmen oluşu çeşitli tepkilere yol açar ve Maarif Nezareti’nden kendisine uyarı gelir. Öğretmenliği bırakan Naşide Saffet Hanım daha sonra katıldığı Avrupa Güzellik Yarışması’nda dördüncülük derecesine erişir, bunun yanı sıra güzel göz kraliçesi de seçilir. 

    Güzellik_Yarismalari_5) KerimanHalis4
    Keriman Halis, Belçika’da düzenlenen Dünya Güzellik Yarışması’nda “Dünya Güzellik Kraliçesi” seçilir.

    Dünya Güzellik Kraliçesi: Keriman Halis
    1932 yılında düzenlenen yarışmada, edebiyat ve sanat dünyasının başını çektiği maruf isimlerden oluşan jüri, Keriman Halis’i güzellik kraliçesi seçer. Fevziye Okulları’ndan mezun, Fransızca bilen, yüzmeye, biniciliğe, dikiş dikmeye ve yemek yapmaya ilgisi olan Keriman Halis’in büyük dedesi Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi, bir diğer dedesi Sultan Abdülaziz’in başmabeyincisi Hurşit Bey, amcası operet bestecisi Muhlis Sabahattin Ezgi, halası ise bestekâr Neveser Kökdeş’tir. Keriman Halis, sahip olduğu niteliklerin yanı sıra kökleri Osmanlı’ya dayanan, sanatla iç içe bir aileden gelmesi sebebiyle basının ilgisini çeker. 

    Noter huzurunda yapılan yarışmadan sonra mazbatasını alan Keriman Halis’in şerefine Taksim Bahçesi’nde bir parti tertip edilir ve bu partiye daha önceki güzellik kraliçeleri de davet edilir. Parti halka açık, sokaklara ve caddeye taşan yirmi bin kişiye yakın bir kitlenin katılımıyla gerçekleşir.3


    “keriman halis daha sonra belçika’da düzenlenen dünya güzellik yarışması’nda ‘dünya güzellik kraliçesi’ seçilir ve bu başarı uzun bir zaman ülke gündeminden düşmez. o, artık yeni türk kadınının idolüdür. cumhuriyet gazetesi ve diğer gazeteler ise ‘türklük’ kavramına vurgu yaparak bu başarının türklüğün batı ile rekabetinde kazandığı zaferin bir nişanesi, asırlardır dört duvar arasında kalan ve örtünmek zorunda bırakılan kadınlara haklarının teslimi olduğunu işaret eder.”

    Keriman Halis daha sonra Belçika’da düzenlenen Dünya Güzellik Yarışması’nda “Dünya Güzellik Kraliçesi” seçilir ve bu başarı uzun bir zaman ülke gündeminden düşmez. O, artık yeni Türk kadının idolüdür. Cumhuriyet gazetesi ve diğer gazeteler ise “Türklük” kavramına vurgu yaparak bu başarının Türklüğün Batı ile rekabetinde kazandığı zaferin bir nişanesi, asırlardır dört duvar arasında kalan ve örtünmek zorunda bırakılan kadınlara haklarının teslimi olduğunu işaret eder. 

    1933 yılında ise o güne dek Turkuaz Salonu’nda gerçekleşen yarışma, bu kez Maksim Salonu’nda tertip edilir, sonuçları Tokatlıyan Oteli’nde açıklanır. Nazire Hanım birinci, Feriha Hanım ikinci olur. Ne var ki sonuçlara şike karıştığına dair olumsuz haberler çıkınca 1929 Ekonomik Buhranı sebep gösterilerek uzun bir müddet güzellik yarışması düzenlenmez. 1951’de yapılan yarışmada ise güzellik kraliçesi Günseli Başar olur. Günseli Başar, 1952 yılında Avrupa Güzellik Yarışması’nda birinci seçilir ve ülkemizin ilk Avrupa güzeli ünvanını alır. 

    Güzellik_Yarismalari_5.1) Keriman Halis-IMG-20250305-WA0032
    Keriman Halis’in “Dünya Güzellik Kraliçesi” seçilmesi Cumhuriyet gazetesinin manşetinde.
    Güzellik_Yarismalari_6) MübeccelNazım
    1930 yılı Türkiye güzeli Mübeccel Namık Hanım.

    Beden ve Moda Algısındaki Değişim
    1930’lu yıllarda bu yarışmaların, toplumun dikkatini beden ve güzellik kavramına çekmesiyle kadınların bedenleriyle ilişkileri değişir. Gazetelerde ve dergilerde nasıl genç kalınacağı ve güzel olunacağıyla ilgili görüş ve öneriler geniş bir kesim tarafından ilgiyle takip edilir, 

    kozmetik ve güzellik ürünlerinin reklamlarına yer verilir. Güzellik kavramı ve ölçülerinin ne olduğu çeşitli tartışmalara konu olurken yarışmalarda derece alan kızlar da kimi zaman bu tartışmaların odağına yerleşir, eleştirilerin hedefi hâline gelir. Keza 1930 yılı Türkiye güzeli Mübeccel Namık Hanım’ın “kilolu” olarak görülmesi bu tartışmaları ayyuka çıkarır, aynı yarışmada ikincilik derecesi alan Feriha Tevfik’in, Mübeccel Hanım’ın kilolarına dair verdiği demeçle birlikte başlayan polemik o günlerin gündemine damgasını vurur. 

    Bu yarışmalar şehirli kadınların görünümlerini ve modaya bakışlarını da önemli ölçüde belirler. Güzellik kraliçesi seçilen kızların yarışma sırasında ve sonrasında basına poz verirken tercih ettiği giyim kuşam orta ve üst gelir grubundaki kadınlara örnek olur. Bunun farkında olan dönemin giyim, kundura ve kozmetik markaları, terzihaneler, kuaför ve fotoğraf stüdyoları bu yarışmalara destek oldukları gibi, derece alan kızlara hediyeler sunarak kendi reklamlarını yapmaya çalışırlar. Bilhassa Keriman Halis’in seçtiği giysiler geniş bir kesim nezdinde moda olurken kendisi yeni Türk kadınının simgesi hâline gelir.4

    1929 ila 1933 yılları arasında gerçekleşen güzellik yarışmaları, kadın bedenine dair kimi tartışmaları beraberinde getirmiş hatta muhafazakâr cenah tarafından eleştirilere hedef olmuşsa da şu bir gerçektir ki bu yarışmalar, kadın bedenini estetik veya ekonomik bir çarkın parçası kılmakla ilgili değildir. Batı’nın Türk kadını hakkındaki yargılarını yıkarak kadın üzerinden çağdaş bir kimlik ve millî öz güven inşa etmek içindir.5 Basın ise bu öz güvenin inşasında her zaman olduğu gibi kaldıraç görevi üstlenir. # 

    DİPNOTLAR
    1  Ferzan Petek, “Türkiye Güzellik Yarışmalarının Tarihçesi”, (2014), https:/www.dergibursa.com.tr/guzellik-yarismalarinin-tarihcesi (Erişim tarihi: 07.03.2025)
    2  Mehmet Gündüz, “Atatürk Döneminde Toplumu Dönüştürmenin Aracı Olarak Cumhuriyet Gazetesinin Düzenlediği Güzellik Yarışmaları”, Türkiye İletişim Araştırmaları Dergisi, s. 41, 2022.
    3  Filiz Yıldız, “Türkiye’de İlk Güzellik Yarışmaları ve Basının Öncü Rolü: Genç Cumhuriyetin Asri Güzelleri”, Etkileşim, s. 4, 2019.
    4  Emine Koca ve Fatma Koç, “Güzellik Yarışmalarının Türkiye’deki Moda Bilincinin Oluşumuna Etkileri”, Acta Turcica Çevrimiçi Tematik Türkoloji Dergisi, s. 1, 2010.
    5  Serpil Sancar, Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012.
  • Tarihte Aşkın Yolculuğu: Beyin mi, Kalp mi?

    Tarihte Aşkın Yolculuğu: Beyin mi, Kalp mi?


    nisan ayında bahar mevsimi kendini iyice hissettirmeye başlar. sonbahar hüznün ve melankolik duyguların mevsimi iken ilkbahar neşe, coşku ve aşk gibi duyguların uyanmaya başladığı bir dönemdir. ilkbahar ve aşk birçok romana, şiire, şarkıya ve filme konu olmuştur. nisan ayı ile yeni aşkların ortaya çıkacağı ya da küllenmiş olan bazı aşkların yeniden alevleneceği bir döneme girmiş bulunuyoruz. bir duygu olarak ele alınabilecek aşkın kalp ve beyinle ilişkisini anlatan tarihe dayalı kısa bir derleme… 

    Aşk Çeşitleri
    Aşk coşkulu duygularımızın en güçlülerinden biridir. Aşk, her ne kadar, genellikle iki karşı cins arasında yoğun bir etkileşimi ve türün devamı için gerekli olan cinsel motivasyonu içerse de edebiyatta konu edilen aşk çok defa cinsellikten uzaktır. Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre ve Arzu ile Kamber gibi halk edebiyatına konu olan görkemli aşkların ortak noktası kavuşamama ve acı çekmedir. Bu aşklar cinsel motivasyon içermez. Cinsel motivasyon içermeyen başka üst düzey aşklar da var; platonik aşk ve ilahi aşk gibi. 

    Sevgililer Günü - Kreatif Stok

    Folklorik hikâyelerin çoğu “platonik” bir yaklaşımla ele alınmıştır. Platonik kavramı büyük felsefeci Platon’un isminden türetilmiştir. Platon Devlet isimli ünlü eserinde sadece vatandaşlarının çıkarları için var olan ve vatandaşlarının refahı için çalışan ütopik ve ideal bir devlet tarifi yapar. Bunu sağlamak için devleti yönetenlerin çok iyi bir eğitime sahip olmaları hatta birer filozof olmaları gerekir. Buradan hareketle platonik, gerçekleşmesi mümkün olmayan ancak gerçekleşmiş olsa gerçekten harika olur hissiyatını ifade eden bir terim olarak türetilmiştir. Platonik aşk çok yerde yanlış ifade edildiği gibi “karşılıksız” ya da “imkânsız” bir aşk değildir. Cinsel motivasyondan ve üreme isteğinden uzak ideal bir aşkı tarif eder. Dürtülerden uzak, duyguların ön plana çıktığı bir aşktır. Tasavvufun işlediği aşk konusu da buna yakındır. Tasavvufta buna “müşahhastan mücerrete ulaşma” denir ki Divan şiirlerinde de sıklıkla işlenen bir konudur. Mevlânâ Celâleddin-i Rumi ve Yunus Emre gibi büyük düşünürlerin eserlerine konu olan aşk da ilahi aşktır. 

    Bir de içinde cinsel motivasyon barındıran ya da barındırmayan (platonik) bir aşk türü daha vardır ki bu herkesin yaşamında özellikle gençlik döneminde en az bir kez deneyimlediği ve yaşam hikâyesi içinde mutlaka çok özel bir yere sahip olan sıradan aşktır. Sıradan aşkı deneyimlemeyen, bunu yaşam hikâyesinin özel bir yerine koymayan bir insan yok gibidir. Baharın kendini iyice hissettirmeye başladığı bu günlerde üzerinde duracağımız aşk tam da bu aşktır. Yani, herhangi birinin yaşamının herhangi bir zamanında yaşadığı sıradan aşk.


    “günümüzde beynin tüm duygu ve düşünce süreçlerinin merkezi olduğunu biliyoruz. coşkulu bir duygu olan aşk da kesinlikle beyinle ilişkili bir duygudur. buna rağmen, aşkı ve sevgiyi ifade ederken beyine değil de kalbe atıfta bulunuyoruz. örneğin, kalpten sevmekten bahsederiz. hayal kırıklığı yaşadığımızda kalbimiz kırılır. sevgi ve aşk figürü olarak kalbi kullanırız.”

    Ask_2) Hipokrat_3
    Hipokrat, beynin bilinç ve insan davranışlarıyla ilişkili olduğunu belirtmiştir.

    Aşk Duygusu Nerede Şekillenir?
    Günümüzde duygu ve düşünce süreçlerinin bir beyin aktivitesi olduğu reddedilemez bir biçimde kanıtlanmış durumdadır. “Tüm mutluluğumuz, sevinçlerimiz, neşemiz, kederlerimiz, acılarımız, endişelerimiz ve gözyaşlarımız yalnızca beynimizden kaynaklanmaktadır. Bu organımız sayesinde düşünüyor, görüyor, işitiyor ve çirkinle güzeli ayırt ediyoruz. Aynı organ ile deliriyor ya da kendimizden geçiyoruz ve korkulara, paniğe kapılıyor, uykusuzluk çekiyor, uykuda yürüyoruz.” Bu sözlerin sahibi ünlü Antik Çağ hekimi ve tıbbın babası kabul edilen Hipokrat. Hipokrat’ın bu sözleri epilepsiyi anlattığı Kutsal Hastalık Üzerine adlı kitabında yer alıyor. O dönemde epilepsinin, günahları nedeniyle şeytan tarafından ele geçirilen kişiye verilen ilahi bir ceza olduğuna inanılıyordu. Hipokrat’ın kitaba kutsal hastalık ismini vermesinin nedeni budur. Hipokrat, MÖ yaklaşık 400’lerde yazılan bu kitapta, epilepsinin beyindeki bir bozukluktan kaynaklandığını ortaya koymanın yanı sıra beynin bilinç ve insan davranışlarıyla ilişkisini de açıkça ifade etmiştir. 

    Kalbin Aşk ile İlişkisi Nerede Ortaya Çıktı?
    Günümüzde de beynin tüm duygu ve düşünce süreçlerinin merkezi olduğunu biliyoruz. Coşkulu bir duygu olan aşk da kesinlikle beyinle ilişkili bir duygudur. Buna rağmen, aşkı ve sevgiyi ifade ederken beyine değil de kalbe atıfta bulunuyoruz. Örneğin, kalpten sevmekten bahsederiz. Hayal kırıklığı yaşadığımızda kalbimiz kırılır. Sevgi ve aşk figürü olarak kalbi kullanırız. Sevgililer Günü’nde sevgiliye hediye edilen ürünler kalp motiflidir. Âşıklar ağaçlara veya tahta zeminlere aşklarının nişanesi olarak ortasından Eros’un oku geçen kalplere isimlerinin baş harflerini yazarlar. Aşk denilince aklımıza gelen ilk figür kalptir. 

    Ask_3) Aristoteles_1
    Aristoteles, insan düşünce ve davranışlarının merkezi olarak kalbi tarif etmiştir.

    İlginç olarak, Oxford Sözlük’te çeşitli duygular tanımlanırken kullanılan kalp sözcüğü içeren ifadeler beyin kelimesi içeren ifadelerden neredeyse beş misli fazladır. Peki, aşk beynimiz ile ilişkili bir duygu ise neden aşk denince ilk aklımıza gelen şey kalp? Ya da neden beyin bir figür olarak ağaçlara çizilen resimlerde veya ticari ürünlerde kullanılmıyor? Bu sorunun yanıtı yine Antik Çağ’da, Hipokrat’tan sonra dünyaya gelen ve tartışmasız şekilde Antik Çağ filozoflarının en büyüklerinden biri, bazı kaynaklara göre de en büyük biyoloğu kabul edilen Aristoteles’in fikirlerindedir.

    Aristoteles (MÖ 384-322) kraliyet bağlantısı olan aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Makedonya Kralı III. Amyntas’ın doktoruydu ve onu 17 yaşındayken dönemin ünlü filozofu Platon’un akademisine eğitim almaya gönderdi. Felsefe ve tıbbın yanı sıra hayvan türleri üzerine gerçekleştirdiği çarpıcı araştırmalarıyla zoolojinin kurucusu da kabul edilir. Beyin konusuyla da ilgilenmiş ancak insan düşünce ve davranışlarının merkezi olarak kalbi tarif etmiştir. Bu görüşünü yumurta içindeki civciv embriyosunun gelişimiyle ilişkili gözlemlerine dayandırmıştır. Embriyonik gelişimin ilk dört günlük döneminde faaliyetleri gözlenebilen ilk organın kalp olmasından etkilenmiş ve kalbe yaşamsal olarak çok büyük bir anlam yüklemiştir. Aristoteles’e göre kalp tüm duyuların bir araya geldiği yerdi. Beynin duygu ve düşünce süreçleriyle bir ilişkisi yoktu. Tek görevi çalışırken fazla ısınan kalbi soğutmaktı. Bıraktığı eserlerinden birinde, “Kalp bedenin merkezi organıdır. Zekâ, hareket ve ‘duyguların’ merkezidir. Beynin en önemli görevi sıcak ve kuru olan kalbi serinletmektir.” ifadesi yer alır.

    Duygu ve düşünce süreçleriyle beynin ilişkisi için Hipokrat’ın gözlemleri, yazdıkları daha gerçekçi, mantıklı olmasına ve Aristoteles bu görüşleri çürütecek net kanıtlar ortaya koyamamasına rağmen duygu ve düşüncelerin merkezinin kalp olduğu fikri Antik Çağ’dan günümüze kadar uzanan önemli bir etkiye sahip oldu. Aristoteles’ten sonra gelen ünlü Romalı hekim ve nörobilimin kurucusu kabul edilen Galen’in (MS 129-216) Hipokrat’ı desteklemesi de bunu değiştirememiştir. Bergama’da doğan Galen, MS 177’de yazdığı Beyin Üzerine isimli eserinde, “Beyin irade, dil, akıl yürütme ve hafızayı kontrol eder.

    Ask_4) Bergamalı Galen_1
    Galen, duygu ve düşünce merkezi olarak beyni işaret etmiştir.

    Dokunma, tat alma, koklama, görme ve işitmenin ve aynı zamanda ruhun merkezidir; omurilik onun devamıdır. Beyindeki boşluklar ise ‘aklın’ [iradenin] merkezidir.” ifadeleri ile açıkça duygu ve düşünce merkezi olarak kalbi değil, beyni işaret etmiştir. Galen’i izleyen dönemde ve özellikle Rönesans etkisinde gelişmeye başlayan modern tıp ile günümüze uzanan beynin düşünce ve duyguların merkezi olduğu fikri birçok ünlü nörobilimcinin çalışmalarıyla desteklenmiş olsa da aşk gibi coşkulu duyguların merkezinin kalp olduğu şeklindeki Aristoteles’in iddiasına dayanan söylem değişmeden günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüzde de beyinden değil, kalpten severiz; beynimiz değil, kalbimiz kırılır; aşkın simgesi beyin değil, kalptir. 

    Ask_5) Beyin ve Kalp
    Beynin duygu ve düşünce süreçlerini sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için kalbin yeterli miktarda kan göndermesi gerekir.

    Kalbin Duygulara Hiç mi Katkısı Yok?
    Her ne kadar duygu ve düşünceler beyinde gerçekleşse de sürecin oluşmasında kalbin göz ardı edilmemesi gereken çok önemli bir katkısı vardır. Kalp dolaşım sisteminin en önemli organıdır ve kan damarları yoluyla dakikada 60-80 atım arasında değişen bir hızla günlük yaklaşık dokuz bin litre kanı vücudun en ücra köşelerine kadar ulaştırır. Kalbin pompaladığı kan, besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken karbondioksit gibi metabolik atıkları da akciğerlere taşır ve vücuttan uzaklaştırılmasını sağlar. Vücut ısısının düzenlenmesi, hormonlar ve enzimlerin vücudun gerekli bölgelerine taşınması gibi birçok önemli görevleri vardır. Günde yaklaşık yüz bin, yılda kırk milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kez, hiç durmadan yaklaşık sekiz bin ton kanı vücuda pompalar.


    “kalbin pompaladığı kan, besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken karbondioksit gibi metabolik atıkları da akciğerlere taşır ve vücuttan uzaklaştırılmasını sağlar… kalp, günde yaklaşık yüz bin, yılda kırk milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kez, hiç durmadan yaklaşık sekiz bin ton kanı vücuda pompalar.”

    Beyin kalpten gelen kanı alarak faaliyetleri için gereken enerjiyi ve oksijeni sağlayan kapsamlı bir damar ağına sahiptir. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) gibi yöntemlerle beyin aktivitesini değerlendirirken ölçtüğümüz gerçekte çeşitli beyin bölgelerindeki kan akışı değişiklikleridir. Beyin duygu ve düşünce süreçlerini sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek için kalbin kendisine yeterli miktarda kanı göndermesine muhtaçtır. Kısaca kalp kan pompalamazsa beyin bir hiçtir. Âşıklarda kalbin tatlı tatlı çarpması beynin coşkulu duyguları size hissettirebilmesi için gerekli yakıtı sağlarken daha fazla kan pompalanmasıyla ilgilidir. Duygu ve düşüncelerimizden sorumlu olan beynimizin bunları bize hissettirebilmesi ancak kalbin iyi çalışmasıyla mümkündür. 

    Aristoteles, kalbi duyguların merkezine koyarken tam olarak bunu düşünmemiş olabilir ancak günümüz konuşma dilinde ve edebiyatta Aristoteles’in yaklaşık 2300 yıl önceki iddialarına dayanan söylem hâlâ etkili bir biçimde kullanılıyor. Gelecekte de kullanılmaya devam edecek gibi görünüyor. # 

    KAYNAKÇA
    Uzbay, T., İnsanlar ve Yanılgılar – İnsan Nasıl Yanılır? Destek Yayınları, İstanbul, 2022, s. 202-254.
    Uzbay, T., Görünmeyen Beyin, Destek Yayınları, 5. baskı, İstanbul, 2020, s. 83, 124, 420.
    Wickens, Andrew P., Beynin Tarihi, çev. Levent Öztürk, Alfa Yayınları, İstanbul, s. 17-58.
    https://tr.wikipedia.org/wiki/Kalp (Erişim tarihi: 22.02.2025).

  • Karaköy’de Sırıklı Hamallar 

    Karaköy’de Sırıklı Hamallar 

    Sekiz kişilik hamal ekibi, bu anı ölümsüzleştiren Guillaume Berggren’e (1835-1920) ne güzel poz vermiş değil mi? Fotoğrafta öyle detaylar saklı ki… Her biri sol omuz üstünden sırığı sıkıca kavrarken sağ koluyla da diğer sırıktan denge sağlıyor. Hamalcılık zor iş, özellikle sırıkla hamalcılık çok daha zor. Öyle ki taşırken tempolu adım atmak şart, şayet bir kişi ters adım atarsa yükle beraber tepetaklak olmak kaçınılmaz. Sırıklar dişbudak ağacından yapılıyor, sıkı yapılı ve kırılması çok zor olduğu için. Farklı şekilde yük taşıyan hamallar da var ancak fotoğraftaki gibi sırık kullananlara “sırıklı hamallar” deniyor o yıllarda. Bazen dört kişilik gruplar olsa da çoğunlukla sekiz kişilik hamallar makbul. Hamak benzeri ağ yapısıyla bir yükü kırmadan bir başka yere ulaştırmak bu sistemle mümkün. 1930’lu yıllara kadar sırıklı hamalların İstanbul’da çalıştığı biliniyor… 

    Sırıklı_Hamal_600dpi
    FOTOĞRAF: CENGİZ ÖZKARABEKİR ARŞİVİ

    Ve tabii ki fotoğrafı çeken aslen İsveçli, İstanbul sevdalısı G. Berggren’e de bir paragraf açmak lazım. Birkaç yıl yaşadığı Berlin’de fotoğrafçılığı öğrendikten sonra dünyayı gezmeye karar verir. Odessa’dan bir gemi bileti alarak Amerika’ya yolculuk etmek ister fakat 1865 yılında henüz gemideyken ilk kez gördüğü İstanbul’a âşık olur ve ölene kadar bu şehirde yaşar.

    Anadolu’da çektiği nefis fotoğrafların yanında özellikle İstanbullu insan tiplerinden harika portreler dizisi üreten Berggren, Boğaz kıyılarını, şehrin sokaklarını ve Osmanlı’daki yeni gelişmeleri de kadrajına sığdırdı.

    Berggren’in çektiği on binlerce fotoğraf karesi, Pera’da kurduğu fotoğraf atölyesi sayesinde günümüze kadar ulaştı. #

  • Adalet ve Ekonomi

    Adalet ve Ekonomi

    Merhaba

    Bu yazımda sizlere biraz Türk Dil Kurumu’ndan (TDK) bahsedeceğim. Biz yayıncılar zaman zaman tartışırız; bu terim TDK’de böyle kullanılmış ama aslında şöyle vermek daha doğru olur der ve uygularız. Her ne kadar bu konuda edebiyat tarihimizden örneklere bakarak kendi bilgimiz, tecrübemiz dâhilinde hareket etsek de mutlaka TDK’ye bakarız, dikkate alırız. TDK zaman zaman kelimeler ve yazım kurallarını güncelliyor, değiştiriyor. Bununla ilgili olumlu olumsuz eleştiriler alsa da köklü tarihe sahip bir kurum kimliği var, bunu unutmamak lazım.

    12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti ismiyle bizzat Atatürk tarafından kurulan Türk Dil Kurumu’nun bazı kurucuları bakın kimler; Ruşen Eşref, Yakup Kadri, Sâmih Rif’at gibi dönemin tanınmış edebiyatçıları ve düşün insanları. Türk Dil Kurumu’nun iki büyük amacı var: Türk dili üzerinde araştırmalar yapmak ve Türk dilinin güncel sorunlarıyla ilgilenerek çözüm üretmek. 

    Euro 40 TL’yi Gördü

    Geçtiğimiz günlerde özellikle ABD’de Trump’ın uyguladığı ekonomik politikalardaki tedirginlik sebebiyle bizde Euro 40 TL’yi gördü. Çalkantılı ekonomimiz iki ileri bir geri seyretmeye devam ediyor. Bu arada geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Millî gelirimiz 1,3 trilyon doları, kişi başı gelirimiz 15 bin doları geçti. Yatırım ve ihracat rüzgârını arkamıza alarak daha güçlü büyüme sergileyeceğiz.” dedi. Bunu biraz açalım: Millî gelirde kişi başına 15 bin dolara ulaşmamızın altında yatan gerçeğin kurun baskılanması olduğunu söylemek lazım. 

    Hatırlarsanız Erdoğan 2023 yılında da “Türkiye’nin kişi başı millî gelirinin 25 bin dolar olacağını” söylemişti. Ayrıca aynı yıl, “500 milyar dolar ihracat hedefine ulaşmayı hedefliyoruz.” da demişti. Günümüzde ancak yarısına ulaşabildik. Dolayısıyla rakamlar pek birbirini tutmuyor. Kısaca Türkiye’de döviz kurunu düşük tutarsanız enflasyonla da Türk lirası cinsinden geliri şişirirseniz kişi başına millî gelir dolar cinsinden artar. Döviz cinsi baskılandığı için 15 bin doları görebiliyoruz. Ama temel ürün fiyatları dolar ve euro cinsinden bile Avrupa ülkelerinin üzerinde. Maalesef bunun adı fakirliktir. 

    Edip Akbayram’ın Ardından

    Bazen, çok sevdiğiniz ama kaybettiğiniz biriyle ilgili önünüze öyle bir anekdot düşer ki her şeyi bırakır iç dünyanıza dönersiniz. Sosyal medyada karşıma onun, “Darmadağın” adlı parçası çıktı. Bir dinledim, iki, üç derken darmadağın olduğumu fark ettim. Edip Ağabey’i çok özleyeceğim… 2 Mart’ta kaybettiğimiz müzik dünyamızın efsane ismi, arkasında binlerce belki milyonlarca seven bıraktı. Kalabalık cenaze töreninde gördüm ki her kesimden insan oradaydı. Yaklaşık 20 yıl kadar önce yaptığım bir Edip Akbayram belgeselinde tanımıştım o güzel insanı. Samimiyetine ve sıcak ilişkilerine hayran kalmıştım. Son konuşmamızda “Sanatının 55. Yılı” kutlaması için mekân sıralıyorduk. O mekânların başında da CRR Konser Salonu geliyordu. Maalesef aynı salonda cenaze töreni oldu Edip Ağabey’in. Yaptığım belgesel filmin sonunda şöyle diyordu: “Hayatım boyunca maddiye hiç önem vermedim, yaşadığım topluma güzel şeyler vermeye çalıştım. Benim bundan sonra çocuklarıma ve ülkemdeki insanlara bırakacaklarım; ürettiklerim, bir de namusum ve onurumdur.”

    Özel Dosya: Adalet ve Ekonomi

    Her sayımızın olmazsa olmazı özel dosya. Tüm yazıların omurgasını da biraz ona göre oluşturuyoruz. Bu sayıda memleketin geçmişten günümüze “Adalet ve Ekonomi” ilişkisine mercek tuttuk. İbrahim Tokatlıoğlu “Türkiye Ekonomisinin Bölüşüm Sorunu”nu ele aldı. Murat Muratoğlu ise daha çok bugünü anlatmakla birlikte “1870’ten 2025’e Ekonomide Ne Değişti?” dedi. Bu yazılara destek olabilecek Şaduman Halıcı, Y. Doğan Çetinkaya ve Erol Gezeroğlu’nun nefis yazılarını da okumanızı tavsiye ediyorum.

    İyi bayramlar diliyorum. Bir sonraki sayıda
    buluşmak üzere… 

    Saygılarımla