Etiket: Sayı: 124

  • Şehirler Arası Otobüsün Çocukluk Yıllar


    otobüsün şehir içinden ne zaman çıkıp şehirler arasına geçtiği, bu seferlerin ne zaman, nerede başladığını belirlemek oldukça zor. büyük ihtimalle, önce şehir merkezlerinden çevre kasabalara; daha sonra da yakın şehirlere seferler yapılmaya başlanmıştı. 1923 yılında “yolcu taşımak üzere tadil edilmiş kamyonlarla” kayseri-sivas hattında yolcu taşınıyordu. evet, ilk otobüsler, kamyonların dönüştürülmesiyle imal edilmekteydi. eskinin at arabası ustaları, kamyonları bozup otobüs kasası imal etmeye başlamıştı.

    Otobüs şehirler arasına çıkmadan yıllar önce şehir içinde kullanılmaya başlanmıştı zaten. İstanbul’da daha 1912 yılında şehirde çalışan otobüsler ruhsata bağlandı. 1926-27 yıllarında özel girişimciler Kadıköy İskelesi ile Moda arasında otobüs işletti. Halk otobüsleri ise 1928 yılında sahneye çıktı. Hemen ardından 1931 yılında belediye bir otobüs talimatnamesi çıkardı. Ankara’da ise 1930’lu yıllarda önce kaptıkaçtı adı verilen küçük otobüsler çalışmaya başladı. Bunlar belediyece belirlenen tarifelere uyarak Ulus’tan hareket ediyor ve 12 ayrı hatta taşıma yapıyordu. İzmir’de de benzer biçimde Cumhuriyet’in ilk yıllarında önce kaptıkaçtılar ortaya çıkmıştı. 1930’ların başlarında ise ilk şehirler arası otobüsler özel girişimcilerce işletilmeye başlandı. 

    İstanbul-Edirne Arası Otobüs Seferleri
    1932 yılında İstanbul-Edirne arasında otobüs seferleri yapıldığını görürüz. Çok kötü yollar, bataklıklar otobüslere zor anlar yaşatsa da rağbet fazladır. Trene binenler azalınca Şark Şimendiferleri Kumpanyası bu durumdan rahatsızlık duyar. Bu rağbetin nedenlerini Vakit gazetesi şöyle özetler: “Bir kere otobüsler trene nazaran çok ucuzdur. Trenle Edirne’ye yeni tenzilatlı [indirimli] tarife ile üçüncü mevkide 5 liraya gidilebildiği hâlde otobüslerin aldıkları para 2.5 liradır. İkinci sebep de otobüslerin köylere daha yakın geçmesi, bu suretle buralarda oturan köylülerin daha çabuk gidip gelebileceklerini göz önünde bulundurmalarıdır.”1

    “Sallanacağız!”
    Cevat Fehmi Başkut da aynı tarihlerde Bursa’dan Yalova’ya küçük bir otobüse binerek gitmek ister. Bu otobüse “kaptıkaçtı” denmektedir. Diğer yolcular “Sallanacağız!” diye uyarır onu, yazarımız aldırmaz, denizde değillerdir ya! Ama bir süre sonra anlar başa geleni: “Çok geçmeden kara denizine geldik… Ve seksen bin çeşit yalpa vurmaya başladık. Geçirdiğimiz uzun kış Bursa-Yalova yolunu meğer öyle tahrip etmiş ki, dille ve kalemle tarif edilecek gibi değil… Ne yazsak, ne söylesek boş. Adım başında rast geldiğimiz girdapların içinden çıkana aşk olsun… Buralardan sağ ve salim geçebilen yolcular ‘mucize’nin ne demek olduğunu isbat ediyorlar. Otobüsteki yolculardan bir zat ‘tayyareci olmak için yalpa talimi yapmaya buraya gelmeli’ diyor. Bursa Lisesi’nden bir talebe de ‘şoförleri imtihan etmek isteyen belediyeler onları bir defa bu yoldan geçirseler kâfi!’ mütalaasında bulunuyor.” Otobüs yolun binbir noktasında çamurlara batar. “Heyamola [gayret] ederek onu ite kaka çıkaralım derken, kadınlı erkekli yolcuların hepsinde ne üst kaldı ne baş… Yaya yürüdüğümüz yerler de caba…”2

    Kazalar Gündemde
    1936 yılında üst üste meydana gelen otobüs kazalarında ölüm oranının çok yüksek olması gazetelerde sık sık dile getirilir. Vedat Birson, Cumhuriyet gazetesinde yurdun dört bir yanında yaşanan kazaların ne yazık ki “usulü veçhile” tahkikat yapılıp raporlar yazılarak geçiştirileceğini ve unutulacağını yazar. Ardından kaza nedenlerini analiz etmeye çalışır: “Yokuşları, inişleri, dönüşleri, virajları ve çok kereler köprüleri de azami olarak 10 kilometre süratle gidebilen beygir arabalarına göre yapılmış yollar üzerinde asgari 40 kilometre üzerinde sürülen ve kolayca 80-100 kilometre yapabilen kamyon, otobüs ve otomobiller kullanıyoruz. Yolları tamir ederken, sürat iştihasını kamçılayan asfalt şekle koyarken ‘virajları’ olsun bu yeni vesaite göre ıslah etmiyoruz.”3 Bu durum zaten yolların kötü oluşundan dolayı sorunlar yaşayan otobüslerin sık sık kaza yapmasına neden olmaktadır. 

    1936 yılında bu kez ünlü radyo spikeri Sait Çelebi, Milas’tan Bodrum’a otobüsle ancak 6 saatte vardıklarından yakınır. “Giderken neler yapılmadı, müşteriler taş mı taşımadı, otomobili mi sırtlanmadı, saatlerce otobüs boş, müşteriler yanında muhafız, yayan mı yürünmedi. Velhasıl bu gibi yollarda otomobil sahipleri müşterilerden para alma yerine vermeyi kabul etmelidir.”4

    Kastamonu’ya Bir Yolculuk 
    Ülke düzeyinde “otobüs” olarak nitelenen araçlar 1933 yılında 315 adetken bu sayı 1939’da 1.457’ye yükselir. Bu erken dönemin otobüs seferleri konusunda bazı ayrıntıları Nahid Sırrı Örik’ten öğreniyoruz. Yazar, 1941 yılında Çankırı’dan hareket ederek Kastamonu’ya doğru yola çıkan bir otobüsteki yolculuğunu anlatıyor. “Kamyondan çevrilme olduğu aşikâr” bir otobüstür bu. Gece yarısı başlayıp sabaha kadar sürecek bu yolculukta Örik, önce şoförün yanındaki koltuğa oturmak isterse de “tutuldu” denilince bir arkaya geçmek zorunda kalır. “Şoförün yanından içeriye biraz da bir bohça gibi, fakat içinde pek kıymetli ve narin eşya bulunmayan bir bohça gibi, itile yuvarlana geçtik. Gerideki boş sıralar daha ziyade içlerinde ne olduğu meçhul bazı denkler ve yüklerle dolduruldu. Yolculardan bir ikisi hasta, birinin yüzü gözü bağlı. Fakat bir ikisi de yolda otobüs tutup hastalandı. Otobüsün içine kötü, ağır bir koku sinmiş. Bereket ki oturur oturmaz yanımdaki pencereyi şoför muavini açtı.”

    Otobüs gece yarısını biraz geçe hareket eder. Bir yanı uçurum olan Temizdere’den geçerler ki otobüsteki konuşmalardan anlaşıldığına göre burası “Çok arabanın ve şoförün başını yemiştir…” Elbette yolcular da gitmiştir bu kazalarda ama onların yeri “teşrifatta araba ile şoförün ziyadesiyle gerisinden” gelmektedir. Otobüs Ilgaz kazasında “posta alıp vermek” için durur. Uzun bir moladan sonra hareket edilir. Sabah sekiz civarlarında iki dağ arasından bir büyük kasaba belirir ve yolcular, “İşte Kastamonu!” diye iftiharla haber verir.5 Bu erken dönem gözleminden ilk çıkardığımız ve sonrası için de ısrarla karşımıza çıkacak olan sonuç “otobüslerde şoför saltanatı”nın vazgeçilmez olduğudur! Biraz daha eski dönemde taşradaki seyahatlerini Anadolu Notları adında kitaplaştıran Reşat Nuri Güntekin de bu durumu sloganlaştırmıştır: “Şoför, efendinizdir.”

    Otobüslerin şehirler arası yollarda gidebilmesi için elbette yolların da iyi durumda olması gerekmektedir. Ama yollarımızın hâli çok kötüdür. Karayollarının bir ölçüde iyileşmesi ancak 1950’li yıllarda mümkün olur. Bayındırlık Bakanlığı ile ABD Yol İnşa Heyeti arasında 20 Nisan 1948 tarihinde bir antlaşma imzalanır. Antlaşmaya göre, uzun vadeli yol programı hazırlanacak ve ABD, Türkiye’de yeni karayolları idaresi kurulmasına ilişkin olarak Türk Hükümeti’ne yardım edecektir. Bir yıl sonra kurulan Karayolları Genel Müdürlüğü’nün çalışmaları hemen meyvesini verir. 1950 yılında 4.126 km stabilize yol varken bu rakam 1960’lara gelindiğinde 17.083 km’ye yükselmiştir. Yine 1950’de her mevsimde geçit veren kara yolları toplamı 9.624 km iken bu rakamlar 1960 yılında 21.820 km’ye yükselir.

    Refik Halid Otobüsle Dolaşıyor
    Yolların iyileşmeye başladığı 1950’li yıllarda otobüs seferleri ne durumdaydı acaba? Bu konuda önemli bir tanıklık Refik Halid Karay’ın Yeni İstanbul gazetesi için yaptığı yolculuklar sayesinde karşımıza çıkıyor. İstanbul’dan yola bir otomobille çıkan Karay, kısa sürede bu vasıtayla seyahat etmenin kendisini halktan koparacağını anlar ve otobüsle tanışmaya karar verir. İlk seyahat Balıkesir-Edremit arasında yapılacaktır. Önce elbette Balıkesir otobüs garajına gidilir: “Etrafı duvarla çevrili koca bir meydan. Kahvesi de var. On beş kadar irili ufaklı otobüs dizili. Muhtelif istikamete hareket edecek üç, dört tanesinin etrafına ahali birikmiş; üst kata, yani arabanın tepesine boyuna eşya yerleştiriliyor. Amma ne eşya? Tınazlar gibi çuval, teneke, denk, sandık… Olmayan yok. Karoseri yerli yapı, hantal ve hurda arabanın boyu bir misline yakın uzadı; tufandan önce yaşamış muazzam bir kaplumbağa vücuda geldi.” 


    “arabanın tepesine boyuna eşya yerleştiriliyor. amma ne eşya? tınazlar gibi çuval, teneke, denk, sandık… olmayan yok. karoseri yerli yapı, hantal ve hurda arabanın boyu bir misline yakın uzadı; tufandan önce yaşamış muazzam bir kaplumbağa vücuda geldi.”

    Anlatıcımız Refik Halid olunca geçmişe yapılan bu yolculuk iyice zevkli, mizahi bir hâl alıyor. Üstad yolcularını otobüse “tıkan” şoförü şöyle anlatıyor: “Şoför daima bir tarafta gecikiyor, çağırıyorlar, bağırıyorlar; görünüyor. Fakat öyle ağır, kayıtsız, azametli yürüyor, arabasına doğru bezgin bir eda ile yaklaşıyor ki arkasından birinin dürtmesini istiyorsunuz. Geldi, hemen yerine geçip gaza basıyor mu? Ne gezer? Birine rastlıyor, sohbete koyuluyor. Sonra motorü gözden geçiriyor; murdar paçavralarla karbüratörü temizliyor. Bez parçasını bir değneğe sarıp makinenin ötesine berisine sokup çıkarıyor. Siz o daracık, havasız arabada bekliyorsunuz. Anlıyorsunuz ki şoför, efendinizdir; bütün kaprislerine, insafsız ve kaba otoritesine boyun eğeceksiniz.”6

    Pulman Koltuklu Otobüsler Geliyor
    1950’lerin başından 1960’lara kadar Türkiye’nin karayolları şebekesi 20.000 kilometre kadar genişletildi. Yollar iyileştikçe otobüs seferleri de giderek arttı. 1954 yılında Türkiye’deki otobüs sayısı 5.510’a yükseldi (Bu sayıya belediye otobüsleri de dâhildi). Doğal olarak rekabet de artıyordu. Altmışlı yıllarda artık şehirler arası otobüs taşımacılığının rüştünü ispat ettiğini görürüz. Güreş şampiyonlarının otobüsçülüğe soyunduğu yıllardır bunlar: Gazanfer Bilge, Atan Kardeşler, Doğu Turizm ve diğerleri… Ay’a seyahatte rekabet eden Jet turizmler, havalı Apollo’lar… Kamil Koç, Hakiki Koç, Civan Jet, M.A.S., Ulusoy, Varan çağı… “20 dakika ihtiyaç molası”… Bundan sonrasını merak edenler Mercedes otobüslerinin Türkiye serüvenini aktaran Latif Karaali’nin En İyisi ya da Hiç: Mercedes’in Türk’ü adlı kitabına ya da yetmişli yılların anılarını biriktiren Cümleten İyi Yolculuklar derlemesine başvursun. Şiir sevenleri ise Refik Durbaş’ın Çaylar Şirketten adlı  kitabında ağırlayalım… İyi yolculuklar… # 

    DİPNOTLAR
    1  Vakit, 24 Haziran 1933.
    2  Cevat Fehmi Başkut, “Harikulade Bir Macera!”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 1932.
    3  V. Birson, “Bunlara Kaza Değil Suikast Demeli”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 1936.
    4  Sait Çelebi, “Milas’tan Bodrum’a Altı Saatlik Otobüs Yolculuğu”, Tan, 17 Nisan 1936.
    5  Nahit Sırrı Örik, Anadolu’da Yol Notları: Kayseri Kırşehir Kastamonu-Bir Edirne Seyahatnamesi, Arma Yayınları, İstanbul 2000, s. 142-143.
    6  Refik Halid Karay, Kırk Yıl Evvel Kırk Yıl Sonra Anadolu’da, haz. Tuncay Birkan, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 2014, s. 82, 84.

  • Gürbüz Türk Çocuğu


    cumhuriyet’in ilk yıllarında çocuk sağlığı millî bir mesele olarak ele alındı. bu kapsamda himaye-i etfal cemiyeti tarafından “gürbüz türk çocuğu yarışmaları” düzenlendi. amaç, sağlıklı çocukların yetişmesini teşvik etmekti. yarışmaya katılmak için ailelerden çocuklarının fotoğrafları, yaş ve beslenme bilgileri isteniyordu. büyük ilgi gören bu yarışma, cumhuriyet’in sağlıklı nesiller yetiştirme idealinin bir parçasıydı.

    “Çocuklar!
    Gazi’nin çocukları.
    Hür, müstakil, asil Türk milletinin çocukları.
    Bayramınız kutlu olsun.
    Cumhuriyet, hür, müstakil, eşsiz ve örnek Türk vatanında,
    en büyük günü, 23 Nisanı size bayram diye bağışladı.
    Müstakil vatanının kurtuluş vatanın iki tarih devri; geçen ve geleceği birbirini kucaklıyor…
    23 Nisan sizin bayram gününüz, Türk milletinin kurtuluş günü,
    Türk milletinin en büyük şeref günü…
    Bayram diye siz bugünü kutluyorsunuz.
    Hak diye kendinize, kendi milletinize, kendi milletinizin büyüklerine,
    Millet davasına bağlanıyorsunuz.”1

    Cumhuriyet ilan edildiğinde en önemli sorunlardan biri sağlıktır. Uzun süren savaşlar sonucunda halkın büyük çoğunluğu salgın hastalıkların pençesine düşmüş, savaşlarda kaybedilen insan sayısının kat kat fazlası hastalıklar sonucunda yitirilmiştir. Bu nedenle sağlık meselesi Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir millî meseledir. Öyle ki Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği günlerde Mustafa Kemal, 1 Mart 1922 tarihli Meclis açış konuşmasında sağlıklı bireylerin yetiştirilmesine verdiği önemi şu şekilde ifade etmiştir:

    “Memleketimizin sıhhatini korumak ve takviye etmek, ölümü azaltmak, nüfusu çoğaltmak, bulaşıcı ve salgın hastalıkların tahribine karşı koymak ve bu suretle millet fertlerinin dinç ve çalışmaya kabiliyetli, sıhhatli vücutlar hâlinde yetişmesini temin etmeliyiz.” 

    Kurtuluş Savaşı yıllarından başlayarak önem verilen sağlık meselesinde en önemli sorun çocuk sağlığıdır. Çünkü çocuk bir milletin geleceğidir. Sağlıklı çocuklardan meydana gelen bir millet geleceğe umutla bakar. Cumhuriyet’i kuran kadro da çocuğun gelecek için ne kadar önemli olduğunun farkındaydı. Balkan Savaşları’ndan beri aralıksız devam eden savaşlar özellikle çocukları derinden etkilemiştir. Açlık, yoksulluk, sağlıksız ortamlarda yaşamak gibi etkenler çocuk ölümlerini arttırmıştır. Hiçbir çocuk yeterli beslenememekte, yeni doğan her beş çocuktan dördü hayatını kaybetmektedir.

    Çocuk ölümlerinin bu kadar yüksek olması, sağlıklı çocuklar yetiştirmenin önemini ortaya koymuştur. Sağlam bir Cumhuriyet için sağlam çocuklar şarttır. Çocuk demek gelecek demektir. Gelecek demek sağlam temeller üzerine oturtulmuş dinamik bir Cumhuriyet demektir.

    Gürbüz Türk Çocuğu Dergisi
    Gürbüz Türk Çocuğu, 1926-1935 yılları arasında Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin çıkardığı dergilerden biridir. Dergi 1931 yılına kadar çocukların eğitimiyle ilgilenen anne, baba ve diğer herkese yönelik yayın yaparken 1931 yılından sonra yetişkinlere yönelik yayın yapmıştır. Derginin imtiyaz sahibi Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin de kurucusu olan Kırklareli Mebusu Dr. Fuat Mehmet (Umay) Bey’dir. Derginin kapağında yazan “Çocukluğun sıhhî, terbiyevî inkişâfına yardım eder” cümlesi derginin çocuk konusuna nasıl yaklaştığının da ispatıdır.

    Ekim 1926’da yayın hayatına başlayan dergi, ilk sayısında “Millî Siyasetlerin En Mühimi Çocuk Siyasetidir” başlıklı yazısında Türk halkına, anne ve babalara şöyle seslenmektedir:

    “Ey analar! Ey müstakbel analar! Çocuk yalnız sizin değildir. Türk vatanının kendi malı Türk milletinin kendi varlığıdır. Size emanet ettiğimiz bu canlı cevherleri büyük emeklerle yetiştirmek vatani bir borçtur.”2 

    “Sakarya ne ise Türk çocuğu odur.” parolasıyla yayın hayatına başlayan dergi, sağlıklı çocuklar yetiştirmeyi millî bir vazife olarak görmüş, çocuk ölümlerini millî facia olarak adlandırmış ve “Toprağa girmek için rahimden çıkan çocuk aile ve aile Türkiye demektir.” diyerek çocuk sağlığı için öncelikle ailelerin bilinçlendirilmesine yönelmiştir.

    Gürbüz Türk Çocuğu Yarışmaları
    Gürbüz Türk Çocuğu dergisinde en ilginç etkinliklerden biri de halkı sağlıklı çocuklar yetiştirmeye teşvik etmek için düzenlenen Gürbüz Türk Çocuğu Yarışmaları’dır. Yarışma sayesinde hem sağlıklı gürbüz Türk çocuklarının fotoğrafları yayımlanarak ideal Türk çocuğunun nasıl olması gerektiği gösterilmiş hem de gürbüz çocukların arttırılması teşvik edilmiştir. 

    Gürbüz Çocuk Yarışması ilk olarak derginin ikinci sayısında yayımlanan bir ilanla halka duyurulmuştur. Yarışma ilanında şu cümleler yazılıdır:

    “Gürbüz Çocuk Müsabakası, 

    Muhtelif dereceli mükâfatlar verilecektir. Çocuklarını müsabakaya idhal edecekler birer fotoğraflarını göndermelidirler. Klişesi yapılabilmek veya basılmak için bu fotoğrafların gayet net olması lazımdır. Her resmin altına veya arkasına çocuğun yaşı, adı, sikleti, ne sütü ile emzirildiği ve mevzi-i adresi yazılacaktır. Müsabaka iki kısımdır. Birinci kısım sıfırdan iki yaş nihayetine kadar çocukları için. Bunların resimleri behemehal çıplak çektirilmelidir. İkinci kısım, ikiden beş yaş nihayetine kadar. Bunlar elbiseli olup olmamakta serbesttirler. Resimlerin bir an evvel merkez-i umumiyeye gönderilmesi ve zarfın üzerine çocuk müsabakası cümlesinin yazılması rica olunur.”3 

    Yarışma ilanında ailelerden bebeklerinin fotoğraflarını net şekilde çekerek yollaması, gönderilen her fotoğrafın altına veya arkasına çocuğun yaşı, adı, kilosu, ne sütüyle beslendiği, şimdiye kadar hasta olup olmadığı, açık adresi, ebeveynin mesleği ve fotoğrafın ne zaman çekildiğinin yazılması istenmiştir. Örneğin yollanan fotoğraflardan birinin arkasında şöyle yazmaktadır:

    “Isparta Umum Gazeteciler Bayii Lütfü Efendi kerimesi 13 aylık Pervin. Boyu 50 santim, ağırlığı 9 kilo. Anne sütüyle beslenmiştir. Şimdiye kadar hiçbir hastalık görmemiştir.” Ya da “Sinop Himaye-i Etfal Cemiyeti Reisi Zühdü Bey’in ikiz evlatları. Yılmaz ve Yıldırım. Üç yaşındadırlar. Kısmen ana sütüyle kısmen hayvan sütüyle beslenmişlerdir. Hiç hasta olmamışlardır.”4 

    Yurdun dört bir yanından hatta Amerika’dan, Kıbrıs’tan pek çok aile bebeklerinin fotoğrafını çekerek yarışmaya katılmıştır. Yarışma ilk başta iki bölümdür. İlk grup 0-2, ikinci grup ise 2-5 yaş arası bebeklerden oluşmaktadır. Daha sonra yarışmalar dört grupta yapılmıştır. İlk grup 1-2 yaş, ikinci grup 2-3 yaş, üçüncü grup 3-5 yaş, dördüncü grup 5-6 yaş arasıdır.

    Derginin 2. sayısında başlatılan yarışmanın sonuçları 10. sayıda açıklanmıştır. İlk müsabakaya 200 çocuk katılmıştır. Yarışmaya katılan çocukların ailelerine bakıldığında toplumun her kesiminden katılımın olduğu görülmektedir. Tüccardan esnafa, kaymakamdan milletvekiline kadar birçok aile bebeklerinin fotoğrafını yollayarak yarışmaya katılmıştır.

    Gürbüz Çocuk Müsabakası’nda Urla’dan Güzeller Güzeli Kösem
    Yeni Asır gazetesinin 29 Mayıs 1929 tarihli nüshasında, “Gürbüz Çocuk Müsabakası” yarışmasına katılım için ailelerin düzenli olarak kupon toplaması gerektiği ifade edilmektedir. Ancak bazıları bu süreci zor bulduklarından kuponlarını tamamlayamamış ve yarışma hakkını kaybetmiştir. Bunun üzerine organizatörler Hamza Rüstem Fotoğrafhanesi’ne talimat vererek sadece bir kuponla başvuranların da resminin çekilip yarışmaya dâhil edilmesini sağlamıştır. Bu durum, yarışmaya katılımın kolaylaştırılması adına atılan bir adım olarak önemlidir. Ayrıca çok çocuklu ailelerin daha fazla avantaj elde edeceği belirtilmiştir.

    Haberde İzmir Urla’dan yarışmaya katılan Girit mübadillerinden Nuri Bey’in kızı Kösem de yer almaktadır. Günümüzde Urla’da bir zamanlar minik Kösem’in yaşadığı evde, onun adını taşıyan bir kahvaltı işletmecisi yer almaktadır. Bu ticarethaneyi hâlen ailesi işletmektedir. 

    Gürbüz Çocuk Yarışması’na Yoğun İlgi
    Birinci Gürbüz Çocuk Yarışması’nın büyük ilgi görmesinden sonra hemen İkinci Gürbüz Çocuk Yarışması düzenlenmiştir. 11. sayıda başlayan İkinci Gürbüz Çocuklar Yarışması’nın sonuçları derginin 22. sayısında yayımlanmıştır. İkinci yarışmadan sonra ise üçüncü yarışmanın ilanı verilmiştir.

    Yarışmayı kazanan çocuklara üstünde Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin ambleminin ve kazanan çocuğun adının yazılı olduğu gümüş vazolar hediye edilmiştir. 

    Yarışma gittikçe ülke geneline yayılmış, 1927 yılının 23 Nisan Çocuk Bayramı’nda yurdun dört bir yanındaki Himaye-i Etfal Cemiyeti şubelerinde 0-2 yaş, 2-7 yaş ve 7-14 yaş arası Gürbüz Çocuk Müsabakası düzenlenmiş, yarışmayı kazanan çocuklara ödüller, katılan çocuklara şeker ve onları iyi yetiştirenlere de  takdir belgeleri verilmiştir.

    Gürbüz Çocuk Müsabakası’nın yoğun ilgi görmesinden sonra “Gürbüz Güzeller Müsabakası” düzenlenmiş, bu müsabakaya 12-18 yaş aralığında kız ve erkek çocuklar katılmıştır. Yarışmada güzellikten neyin kastedildiği şöyle açıklanmıştır:

    “Burada güzellikten maksat sırf yüz güzelliği değildir. Herhangi bir vücut sıhhatçe, bünyece, tenasüpçe [birbirine uyma, yakışma] kuvvetli ve matlup [istenilen, talep edilen] derecede ise o vücut güzel demektir. Bütün bu esaslardan maada [başka] bir de çehre güzelliği varsa şüphesiz bu cihet de nazar-ı dikkate alınacaktır.”5

    Gelecek nesillerin sağlıklı şekilde yetişmesi, Cumhuriyet yönetiminin en büyük ideallerinden biriydi. Cumhuriyet yönetimi, “Gürbüz Türk Çocuğu” projesiyle ailelere sağlıklı çocuk yetiştirmenin yöntemlerini öğretmenin yanında gerekli sağlık ve gıda yardımını da düzenli şekilde yapıyordu. 

    Gürbüz Türk Çocuğu projesi, düzenlenen birtakım yarışmalarla da popülerlik kazandı. “Gürbüz Çocuk Müsabakası”, “Temiz Yavrular Müsabakası” ve “Çok Evlatlılar Müsabakası” gibi yarışmalarla anne ve babalar arasında çocuk bakımı bilincini, duyarlılığını inşa etme hatta çocuk doğurmaktan kaçınan annelerin de gönüllerinde çocuk yapmak hevesini teşvik düşüncesi yatmaktaydı. 


    “gürbüz türk çocuğu projesi cumhuriyet türkiye’sinin ilk dönemlerinde bir ideal olarak ortaya çıkmış ve sonraları devletin sosyal politikasının bir parçası hâline gelmiştir. savaşların getirdiği yıkım, sağlıksız koşullar yanında birinci dünya savaşı sonrasında devlet başkanlarının ulus-devlet yaratmak amacıyla söylemiş olduğu sözler, şüphesiz genç türkiye cumhuriyeti’ni de etkilemiş ve bu projenin ortaya çıkmasına neden olmuştur.”

    Gürbüz Türk Çocuğu projesi Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk dönemlerinde bir ideal olarak ortaya çıkmış ve sonraları devletin sosyal politikasının bir parçası hâline gelmiştir. Savaşların getirdiği yıkım, sağlıksız koşullar yanında Birinci Dünya Savaşı sonrasında devlet başkanlarının ulus-devlet yaratmak amacıyla söylemiş olduğu sözler, şüphesiz genç Türkiye Cumhuriyeti’ni de etkilemiş ve bu projenin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Diğer yandan savaşlar ve salgın hastalıklar yüzünden azalan nüfus genç Cumhuriyet için önemli bir problemdi ve bu probleme basit rakamsal boyutta bakılmamaktaydı. Nüfus, ulusun iktisadi gücünün temeli olarak görülmekte ve bireylerin sağlığı, barınma ve iaşesi, mutluluğu, sosyal yardım politika gündeminin konusu hâline gelmişti. Bu yüzden Cumhuriyet rejiminin sosyal yardım politikası gündeminin çerçevesini, nüfusun artırılması, önleyici kamu sağlığı ve çocuk meselesi çizmişti. 

    Çocuk sorunu çerçevesinde Himaye-i Etfal Cemiyeti, benimsemiş olduğu modern sosyal yardım yöntemleriyle çocukların fiziksel ve sosyal gelişimine katkı sağladığı gibi ailelere verdiği kurumsal destek ile Cumhuriyet yönetiminin benimsemiş olduğu modern laik politikaların da önemli bir uygulayıcısı oldu. #

    DİPNOTLAR
    1  Fuat (Umay), “Haftanın Açılma Gününde Himaye-i Etfal Cemiyeti Reisi Kırklareli Mebusu Dr. Fuat Bey Tarafından Söylenen Açılma Nutku,” Gürbüz Türk Çocuğu, 79, Mayıs 1933, s. 5-6.
    2 “Millî Siyasetlerin En Mühimi Çocuk Siyasetidir”, Gürbüz Türk Çocuğu, I, Teşrinievvel (Ekim) 1926, s. 2-3.
    3  “Gürbüz Çocuk Müsabakası”, Gürbüz Türk Çocuğu, II, Teşrinisani (Kasım) 1926, s. 16.
    4  “Gürbüz Türk Çocuğu Müsabakası”, Gürbüz Türk Çocuğu, XXIX, Şubat 1929, s. 23.
    5  Gürbüz Türk Çocuğu, IV, Kânunusani (Ocak) 1927.
  • Leyla Gencer


    opera sahnesi, sadece büyüleyici seslerin değil aynı zamanda büyük rekabetlerin de mekânıdır. 20. yüzyılın en ikonik üç sopranosu marıa callas, renata tebaldı ve leyla gencer sadece yetenekleriyle değil birbirleriyle olan rekabetleriyle de opera tarihine damga vurdu. callas’ın dramatik sahne gücü, tebaldı’nin kusursuz vokal tekniği ve gencer’in sanatsal cesareti, onları benzersiz kılan özelliklerdi. ancak bu üç büyük divanın mücadelesi sadece seslerle değil basın, sahne arkası entrikalar ve güçlü karakterleriyle de şekillendi.

    27 Ocak 1957, Milano.
    Leyla Gencer bir gece önce La Scala’da Dialoghi della Carmelitane operasının dünya prömiyerini yapmıştı.

    O sabah kendisine ulaşan mektup çok uzaklardan geliyordu.

    “Sevgili Leylacığım, iki gözüm kızım,

    (…) Biliyorsun ben yıllar önce sana demiştim ki; bir gün Scala’da oynamaya muvaffak olursan ben ne yapar eder, uçağa atlar Milano’ya gelirim. Fakat büyük söylemişim veya bunu yapacak kadar sevgili bir kul değilmişim ki Allah bu aralık benim Ankara’dan ayrılamayacağım birtakım mühim sebepler yarattı… Hem yalnız ben ve seni sevenler değil bütün Türk milletinin iyi dilekleri, duaları seninle beraber olacak. Senin muvaffak olman bizim için dünya sanat tarihinde bir dönüm noktası olacak, asırlardır bize kapalı olan büyük bir sanat mabedinin ulu kapısı ilk defa olarak bize açılacak. O gece senin yanında olmayı ve kulağının dibinde sana bunları fısıldamayı ne kadar isterdim…

    Seni Allah’a emanet eder, binlerce defa öperim, Sevgili Leylacığım, benim biricik öncüm.

    Muhsin Ertuğrul”

    Bu sözler, onun için bir kutlama değil, bir sorumluluktu. O sahne, sadece sanatın değil, devasa egoların, kıskançlıkların ve rekabetin de merkezindeydi. 26 Ocak 1957’de La Scala Operası’nda genç soprano Leyla Gencer’e açılan perde, sanat yaşamının sonuna kadar açık kaldı. Ancak bu yolculukta her şey sahnenin üstündeki kadar ışıltılı olmayacaktı. Temsil sonunda Türkiye’nin İtalya Büyükelçisi Cevat Açıkalın eşliğinde İtalya’nın en önemli gazetesinin sahibi Crespi Ailesi’nin onun onuruna verdiği davet opera dünyasına kabul edildiğinin bir işaretiydi. Hocası Muhsin Ertuğrul, Leyla’nın bir gün Milano’dan yükselecek bir diva olduğunu tahmin etmiş ve ona desteğini hiç eksik etmemişti.

    Bugünlerde gösterimde olan Haluk Bilginer’in başrollerini Angelia Jolie ile paylaştığı Maria filmi, Maria Callas’ın hayatının küçük bir kesitini gözler önüne seriyor. Divaların ışıltılı yaşamlarının ardındaki gizemin ufak bir parçası bu filmle yeniden gündeme geliyor.

    Leyla Gencer opera sanatçılarının mabedi La Scala’da sahneye çıktığında ondan bir önceki kuşağın divaları Maria Callas ve Renata Tebaldi’nin hedefinde olacaktı. Gencer’in yoluna çıkan engeller sadece bunlar değildi, Scala’da sahneye çıktıktan birkaç ay sonra bağlı olduğu Ankara Devlet Operası’ndan aldığı bir telgrafla Ankara’ya dönmesi istenecekti. Oysa Türkiye-İtalya arasındaki bir anlaşmayla üç yıldır sadece İtalya’da değil Amerika dâhil birçok ülkede sahneye çıkıyor, her afişe isminin yanına özenle “Ankara Devlet Operası Sanatçısı” adını yazdırıyordu. Öyle ki birçok teklife rağmen hayatının sonuna kadar Türk vatandaşlığından çıkmayacaktı.

    Divaların Savaşı
    Opera sahnesi, sadece muhteşem seslerin değil büyük rekabetlerin de mekânı olmuştur. 20. yüzyılın en büyük sopranolarından Maria Callas, Renata Tebaldi ve Leyla Gencer’in arasındaki çekişme, operanın en unutulmaz hikâyelerinden biri olarak tarihe geçti. Üçü de kendi alanında eşsizdi; Callas’ın dramatik oyunculuğu ve teknik mükemmeliyeti, Tebaldi’nin kusursuz lirik soprano sesi ve Gencer’in sanatsal cesareti ve repertuvar genişliği onları rakipsiz kılıyordu. Ancak sahne, sadece yetenekle değil büyük egolar ve rekabetle de doluydu.

    Milano’da Fırtına Başlıyor
    1950’ler… Milano, operanın kalbinin attığı şehir. La Scala’da Verona’dan gelen Maria Callas rüzgârı esiyor. Yunan asıllı soprano, sadece olağanüstü sesiyle değil sahnede yarattığı dramatik etkiyle de opera dünyasında devrim yaratıyordu. Callas, opera sanatına sadece ses olarak değil tiyatro olarak da bakıyordu. Her mimiği, vurgusu, sahnedeki duruşu incelikle planlanmıştı. Ancak onun karşısında, operanın geleneksel çizgisini temsil eden ve “meleklerin sesi” olarak anılan Renata Tebaldi vardı.

    Callas ve Tebaldi’nin rekabeti, bir anlamda operadaki estetik anlayış farkının bir yansımasıydı. Callas, hatasız olmasa da büyüleyiciydi; sesi bazen çatlayabiliyor ama dinleyenleri büyüleyen bir duygusallık ve yoğunluk taşıyordu. Tebaldi ise vokal olarak daha pürüzsüz, daha mükemmel ama daha az heyecan verici olarak görülüyordu. İtalyan basını, iki divayı karşı karşıya getirmekte gecikmedi. Hatta Arturo Toscanini gibi büyük isimler bile bu rekabetin bir parçası hâline geldi.

    Efsanevi rekabetin fitilini ateşleyen olaylardan biri de Maria Callas’ın, “Tebaldi’nin sesi güzel bir ses ama bir şampanya ile Coca-Cola arasındaki fark gibiyiz.” demesi oldu. Bu açıklama, ortalığı karıştırdı. Tebaldi’nin yanıtı sertti: “Ben Coca-Cola olmayı tercih ederim çünkü herkesin seveceği bir şeyim var.”

    Basın, bu rekabeti sürekli körüklüyordu. La Scala yönetimi, iki divayı bir araya getirmemeye özen gösteriyordu. Ancak seyirciler de ikiye bölünmüştü: Callas’çılar ve Tebaldi’ciler. O dönemde operayı izlemek bir sanatsal deneyimden çok bir taraf seçme meselesine dönüşmüştü.

    Leyla Gencer: Sahnedeki Yeni Rakip
    Tam bu çekişmenin ortasında, sahneye başka bir isim adım attı: Leyla Gencer! Callas ve Tebaldi’den daha gençti, operaya yaklaşımıyla Callas’a daha yakın bir figürdü. Sahnede, dramatik gücü ve oyunculuğuyla büyüleyici bir etki yaratıyordu. O kendisine bu iki divadan daha farklı bir yol açtı. Opera dünyasının unutulan eserlerini tozlu raflardan indirdi.

    Ancak bu, Gencer’in rekabetten tamamen uzak olduğu anlamına gelmiyordu. Callas’ın 1950’lerin sonlarında sahneden çekilmeye başlaması ve Tebaldi’nin de yavaş yavaş kariyerinin sonuna yaklaşmasıyla Leyla Gencer, La Scala’nın en önemli sopranolarından biri hâline geldi. Ancak onun asıl yükselişi, sahneden çok repertuvar seçimleriyle oldu. Gencer, Donizetti operalarının yeniden keşfedilmesinde büyük rol oynadı ve “unutulmuş operaları” canlandıran bir sanatçı olarak anıldı. “Donizetti Rönesansı” adı verilen bu döneme damgasını vurdu. Öyle ki kendi tekniği opera dünyasında “Gencerate” olarak adlandırıldı. Leyla Gencer’in 1960’lardan sonra “bel canto” tekniğindeki mükemmelliği ve bu unutulmuş eserleri yeniden gündeme getirmesi onun eleştirmenlerin ve operaseverlerin gözünde “bel canto’nun kraliçesi” olarak anılmasını sağladı.

    1954 yılında İtalyan basını “Ingrid Bergman’ı sarsan soprano: Leyla” manşetleri atacaktı. Çünkü o dönem Roberto Rossalini ile aşk yaşayan Ingrid Bergman eşini ve çocuğunu terk edip sevgilisinin yanına Napoli’ye gelmişti. O sırada Napoli’de Madame Butterfly operasında başrol oynayan Leyla Gencer’i izleyecek ve gözyaşları içinde kuliste Gencer’in boynuna sarılıp “Bu ses, bu müzik, bu öykü beni derinden sarstınız.” derken flaşlar patlayacaktı. Ertesi gün tüm manşetler Leyla Gencer’den bahsediyordu. Üç oyun için sözleşme imzaladığı Napoli’de tam 23 temsil oynayacaktı.

    1956 yılında San Francisco Operası, başrolünü Renata Tebaldi’nin oynayacağı Francesca da Rimini operasını sahneye koyuyordu ancak Tebaldi son anda sahneye çıkmaktan vazgeçince operanın müdürü Kurt Adler, Leyla Gencer’in kapısını çalacaktı. Temsil sonrası Time dergisi dâhil birçok gazete La Diva Turca Leyla’dan bahsediyordu. Tam bir yıl sonra Maria Callas sevgilisi Aristotle Onassis ile arasındaki sorunlar nedeniyle Amerika turnesinden vazgeçecek, onun yerine sahneye yine Leyla Gencer çıkacaktı. Tüm bunlar divaların rekabetinde gözleri ona çevirecekti. Öyle ki Maria Callas ile özdeşleşmiş Norma operasını tekrar sahneye koymak istediğinde Callas hayranları tarafından ölümle tehdit edilecekti.

    Scala Operası’nda, Donizetti’nin Poliuto oyununda başrolleri paylaştığı Maria Callas, provasını gizlice izledikten sonra dostlarına, “Bu Türk hepimizin canına okuyacak.” diyecekti. O artık divaların yanında kendini ispat etmişti.

    Callas’ın Düşüşü, Tebaldi’nin Zaferi ve Gencer’in Tahtı
    Maria Callas, 1950’lerin sonunda hem kişisel hem de profesyonel hayatında büyük bir sarsıntı yaşadı. Önce La Scala’daki etkisini kaybetmeye başladı, ardından da Aristotle Onassis ile yaşadığı fırtınalı aşk hayatı onu sahneden uzaklaştırdı. 1960’larda artık sahnede yoktu. Tebaldi ise kariyerini başarıyla devam ettirdi ve 1970’lere kadar büyük bir primadonna olarak kaldı.

    Bu dönemde, Leyla Gencer sahneyi tamamen ele geçirdi. O, ne Callas kadar sansasyoneldi ne de Tebaldi gibiydi. Ama o, cesaretiyle farklıydı. 1970’ler boyunca modern opera sahnesine yön veren sanatçılardan biri oldu. Sadece La Scala’da değil, Avrupa ve Amerika’nın birçok önemli opera evinde sahne aldı ve opera repertuvarına büyük katkılarda bulundu. 72 operada oynadı.

    Rekabetin Ötesinde: Üç Divalık Miras
    Bugün Maria Callas, Renata Tebaldi ve Leyla Gencer’in rekabeti, operanın altın çağlarından birinin simgesi olarak anılıyor. Üçü de farklı yönleriyle efsaneleşti. Callas, operayı sadece bir müzik değil, bir tiyatro sanatına dönüştürdü. Tebaldi, vokal mükemmeliyetin sembolü oldu. Gencer ise unutulmuş operaları yeniden keşfederek, repertuvar genişliğinin ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

    Bu üç divanın rekabeti aslında operanın ne kadar zengin bir sanat dalı olduğunu kanıtlıyor. Kimileri Callas’ın büyüsüne kapılır kimileri Tebaldi’nin saf sesine hayran kalır kimileri de Gencer’in cesaretine ve sanatsal merakına şapka çıkarır. Ancak bir gerçek var ki bu üç büyük kadın operaya altın harflerle yazılmış isimler olarak kaldı. Maria Callas’ın külleri Ege’nin sularına, Leyla Gencer’in külleri ise Boğaz’ın sularına karıştı. Dünya üzerinde gerçekleşemeyen dostluk belki mavi sularda oluştu.

    Ve belki de en önemlisi rekabetleri, operayı sadece sahnede değil, kulislerde, gazetelerde ve izleyicilerin kalplerinde yaşatan bir mit hâline getirdi. Çünkü gerçek divalar, sadece sesleriyle değil hikâyeleriyle de unutulmaz olurlar. #

    KAYNAKÇA
    Cella, Franca, Leyla Gencer: The Story of a Primadonna, Bolis Edizioni, Milano, 2018.
    İlyasoğlu, Evin, Ben Leyla Gencer, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019.
    Oral, Zeynep, Tutkunun Romanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1992.
    Turan, Namık Sinan, Portede Saklı Tarih: Toplumsal Tarih Merceğinden Müzik, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2022.
  • Bahri Ersöz


    1918’de başlayan, cumhuriyet tarihimizin tümüne tanıklık etmiş bir ömür. atatürk’ün talimatıyla burs verilerek üniversite eğitimi için yurt dışına gönderilen gençlerden biri olan bahri ersöz’ün yaşamı, harpte yakılıp yıkılmış anadolu’dan ikinci dünya savaşı almanya ve amerika’sına, ardından da türkiye’nin ilk ağır sanayi kuruluşlarının yöneticiliğine uzanıyor. cumhuriyet’in nazilli’sinde başlayıp karabük demir ve çelik fabrikası’nın (kardemir) kuruculuğuna giden meşakkatli yolun hikâyesi.

    Nazilli’de Hayat
    İşgalden önce Nazilli, İzmir-Aydın-Burdur demir yolu üzerinde, İzmir’den 170, Aydın’dan 40 km mesafede güzel bir kasabaydı. Demir yolu kasabayı ikiye bölüyor, kuzeyde bulunan kısma Yukarı Nazilli, güneyde bulunan kısma Aşağı Nazilli deniyordu. Kasabanın olduğu yerde, göz alabildiğine yakılmış ve yıkılmış bina kalıntılarından, molozlardan, şurada burada ayakta kalabilmiş harap birkaç bina ve duvardan başka bir şey yoktu.

    Küçük Bahri’nin eğitim hayatı işte böyle bir ortamda 1924-1925 döneminde Nazilli Beş Eylül İlkokulu’nda başladı. Gittiği ilk yer pamuk ıslah istasyonuydu. Burada tarım mühendisleri değişik pamuk tiplerini yapay dölleyerek çeşitli pamuk cinsi tohumlarını nasıl elde ettiklerini, bunlardan pamuk yetiştirerek memleketin şartlarına en uygun ve en iyi özellikte pamuk veren tohumu nasıl bulduklarını, eski ile yeni tarım usullerini gösteriyorlardı. O yıllarda bazı dersler kırlarda ve açık havada yapılmaktaydı. Nazilli artık normal yaşanır bir kasaba hâlini almıştı. Devletin bütün kurumları gelmiş, çalışıyordu.

    İşgal dolayısıyla Nazilli’yi terk etmiş aileler dönmeye başlamıştı. Nazilli’nin köylerinden, Orta Anadolu’dan, Güney illerinden Nazilli’ye göç edenler oluyor, kasaba hızla kalabalıklaşıyordu. Ruslardan krediyle satın alınan tekstil fabrikalarının ilki, Kayseri Bez Fabrikası’ydı. İkinci olarak Nazilli Basma Fabrikası’nın inşaatına 1931 yılında başlanmış, 1932 yılında binalarının büyük kısmı ile lojmanlarının tamamı bitmişti. Fabrika makineleri de gelmeye başlamıştı. Nazilli Basma Fabrikası açıldıktan sonra üç vardiya tam kapasite çalışıyordu. Fabrika binlerce insana iş imkânı sağlamış, pek çok yeni iş sahasının açılmasına yaramış, Nazilli’ye büyük canlılık getirmişti.

    Çocukluğunu Nazilli’de yaşayan Bahri Ersöz, liseyi İzmir Erkek Lisesi’nde okudu. İzmir Erkek Lisesi, Cumhuriyet’in eğitim devriminin heyecanını yaşayan okullarımızdan biriydi. Lisede birçok yakın arkadaşlıklar edindi, dostluklar kurdu. 1937’de ders yılı sonunda lise bitirme imtihanlarına girdi. Mezun oldukları gün, arkadaşlarıyla beraber hep bir ağızdan “İzmir Erkek Lisesi Marşı”nı söylediler:

    “Bize iman veriyor hür vatanın hür sesi, ebediyen var olsun İzmir Erkek Lisesi.”

    Devlet Avrupa’ya Öğrenci Gönderiyor
    Bahri Ersöz, Nazilli’ye döndüğü zaman beklenmedik bir şey oldu. Gazetelerde ilanlar veriliyordu. Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü, Sümerbank, Etibank ve Maarif Vekâleti çeşitli dallarda mühendis, uzman ve eğitimci yetiştirmek üzere Avrupa’ya ve Amerika’ya eleme imtihanlarıyla seçilerek öğrenci gönderileceğine dair ilanlar vermişti. Makine mühendisliği için Almanya’ya gönderen kurumlarsa Sümerbank ve Etibank’tı. Buna mukabil; Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA), bir misli mecburi hizmet istiyor ve az maddeli basit bir sözleşme teklif ediyordu ancak makine mühendisliği için değil, metalurji mühendisliği için Almanya’ya gönderiyordu. Metalurji mühendisliği nasıl bir mühendislikti? Nazilli’de kimse bilmiyordu. MTA, imtihanı kazanan talebeleri Ankara’da anlaştığı uzman doktorlara muayeneye gönderiyordu. Sağlamlığı tescillendikten sonra Almanya’da gideceği Bergakademie Freiberg’in Sakson profesörlerinden Bay Schumacher’e iletmek üzere mektup veriliyordu. Prof. Schumacher, MTA namına uzun yıllar Türkiye’de çalışan önemli bir bilim insanıydı. Türkleri çok seven biriydi. Aynı zamanda Freiberg’de okuyan Türk talebelerine bir nevi velilik yapıyordu.

    Bahri Ersöz, yurt dışına çıkmadan önce İstanbul’da Suraski’den İngiliz kumaşı güzel bir elbiselik alır. 8 Kasım 1938 tarihinde Sirkeci’den trene biner. Belgrad’a geldiği zaman, istasyonda anormal bir hava sezer. Bağıra bağıra gazeteler satılmaktadır. Hepsinin üzerinde Atatürk’ün resmi vardır. Bahri Ersöz, Atatürk’ün ölmüş olmasından korkmuş bir vaziyette, bir türlü bu habere inanmak istemez. Büyük Dâhi’nin vefat haberini okuduktan sonra Münih’e kadar ağzını bıçak açmaz. Eğitim göreceği Freiberg’e doğru hareket eder. Prof. Schumacher’i bularak MTA genel müdürünün mektubunu kendisine iletir. Bahri Ersöz, öğretmenler ve öğrenciler tarafından çok iyi karşılanır. O tarihlerde Almanya’da Türkler çok iyi karşılanıyordu.

    Birinci Cihan Harbi’nde Türklerle Almanlar aynı cephelerde İtilaf Devletleri’ne karşı beraber çarpışmıştı. Birçok Alman, babasından veya dedesinden, Türklerin nasıl kahramanca ve fedakârca çarpıştıklarını ve Almanları nasıl koruduklarını işitmişti.

    Almanya’daki öğrencilik günlerinde Nazi Almanya’sının lideri Hitler’i sık sık görmüştür. Hitler, büyük meydanlarda, binlerce asker veya parti polisinin askerî nizamda dizilmiş olarak resmigeçit yapmasından ve meydanda hazır ol vaziyette dururlarken saatlerce nutuk çekmekten çok hoşlanırdı. Hitler, bazen Berlin’de bazen Münih’te bu gösterileri yapmıştır. Halk bu nutukları dinlerken âdeta hipnotize oluyordu.

    Münih’teyken büyük bir kütüphanenin zaman zaman yaptığı indirimlerden faydalanarak Goethe, Schiller gibi büyük şair ve yazarların maroken kaplı, yaldızlı serilerini almaya özen göstermiştir. Ancak kendine güzel bir hayat tarzı kurmuşken Türk elçiliğinden bir mektup alır. Birçok eşyasını bırakarak ilk trene binerek Türkiye’ye hareket eder. Ülkesine dönerken trendeki birçok yolcunun Türk talebelerden oluştuğunu görür. Belgrad’a geldiği zaman, Alman ordusunun Polonya’ya girmiş olduğunu öğrenir. Dünya haritası bundan sonra hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktır. Trende bütün konuşulanlar; öğrencilerin tahsil durumlarının, Türkiye’nin ne olacağıyla ilgilidir. Harbe girer miyiz? Dışarıda kalabilir miyiz? Bahri Ersöz bu düşüncelerle ve sorularla Türkiye’ye gelir.

    Nazilli’ye döndükten sonra durumu MTA’ya bildirir. MTA’dan gelen yazı üzerine programı yeniden belli olur. Avrupa’dan dönen elli kişilik bir talebe grubu, tahsillerine devam etmeleri için Amerika Birleşik Devletleri’nde muhtelif eyalet ve üniversitelere gönderilir. Dokuz arkadaşıyla birlikte Montana School of Mines’ta okuyacaktır. ABD’de geçen eğitim yılları ona büyük bir tecrübe kazandırmıştır. Talebe müfettişliği kanalıyla MTA’dan doktora yapmak için müsaade istese de bu durum kabul görmemiştir.

    “Memleketin size çok ihtiyacı var. Master diplomasını alır almaz hemen dönün.” cevabını alır. Hâlbuki Bahri Ersöz, Amerika’da dört yıl iki ay içinde İngilizce öğrenmiş, konularında en sıkı, en ciddi iki üniversiteden lisans ve lisansüstü diplomalarını almıştı. Aynı şeyi altı yedi yılda yapanlar vardı. Mustafa Kemal Atatürk’ün daha Cumhuriyet’in ilk yıllarında söylemiş olduğu, “Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, bir alev olarak geri dönmelisiniz!” ifadesinin tam olarak karşılığını ülkesine yapacağı hizmetlerle hızlı bir şekilde gösterecektir.


    “bahri ersöz, amerika’da dört yıl iki ay içinde ingilizce öğrenmiş, konularında en sıkı, en ciddi iki üniversiteden lisans ve lisansüstü diplomalarını almıştı. mustafa kemal atatürk’ün daha cumhuriyet’in ilk yıllarında söylemiş olduğu, ‘sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, bir alev olarak geri dönmelisiniz!’ ifadesinin tam olarak karşılığını ülkesine yapacağı hizmetlerle hızlı bir şekilde gösterecektir.”

    Metalürji Mühendisi Bahri Ersöz, Kardemir’de
    Atatürk, daha işgalci devletlerle Lozan Antlaşması imzalanmadan ve Cumhuriyet ilan edilmeden evvel, Anadolu’da bir demir ve çelik fabrikasının kurulmasını tasarlamıştı; ancak kaynak yokluğu ve çok daha kritik ihtiyaçların çokluğu, demir ve çelik fabrikalarının kuruluşunu geciktirmişti. İç Anadolu’da yeni demir yolları hatları yapılırken Divriği civarında yüksek kalitede demir cevheri yataklarına rastlanmış ve MTA’nın araştırmalarında kırk milyon ton civarında rezerv tespit edilmişti. Karabük tesislerinin temeli 3 Nisan 1937 tarihinde atılmış, montajına 1938’de başlanmış, 10 Eylül 1939’da birinci yüksek fırından ilk ham demir alınmıştır. Karabük Demir ve Çelik Fabrikası (Kardemir), Türkiye’nin en büyük sanayi tesisiydi. 17 fabrikadan oluşan bütünleşmiş bir kuruluştu. Böyle muazzam bir tesisin, yirmi dokuz ay gibi kısa bir zamanda Türk mühendis, teknisyen ve işçileri tarafından inşa edilerek işletmeye alınması âdeta bir mucizedir.

    Karabük Demir ve Çelik Fabrikası o tarihte memleketin en büyük ekonomik tesislerinden biriydi. İşte Atatürk’ün evladı Bahri Ersöz, bu fabrikanın kuruluşunda çok büyük emek sarf etmiş ve katkılar sunmuştur. Diğer arkadaşlarıyla ve teknik elemanlarla çelikhanede iyileştirmeler yapmaya çalışmışlardır. Örneğin bir taraftan silika tuğlalı fırınların ömrünü uzatmaya, döküm müddetlerini kısaltmaya çalışırken dünyadaki gelişmeleri takip ederek fırının tavanlarında ve diğer kritik yerlerinde krom magnezit tuğlalarını denemişlerdir.
    Bahri Ersöz’ün öncülüğünde Karabük Demir ve Çelik Fabrikası, idari kadroları ve mühendis, teknisyen, usta, memur, işçilerden oluşan çalışanları ile her ferdin daha fazla ve daha kaliteli üretim yapabilmek için gece gündüz, uyum içinde canla başla çalıştığı, örnek bir müesseseydi.

    TÜSİAD’ın Kuruluşu
    Karabük Demir ve Çelik Fabrikası’nda uzun yıllar büyük hizmetler yapıp Türkiye’nin kalkınmasında önemli rol oynayan Bahri Ersöz, sanayici ve iş insanlarını temsil edecek, onların haklarını koruyacak ve gelişmelerine hizmet edecek özel bir kuruluşun oluşması adına faaliyetlere başlar. Kanunlara göre kurulmuş olan ticaret, sanayi, mühendis, tabip ve ziraat odaları kendilerine devlet tarafından verilen görevleri yapıyor, onun dışına çıkmıyordu. Özel sektörü savunacak, gelişmesine ve ilerlemesine yardımcı olacak bir dernek kurulmasına karar verir.


    “arkadaşlarıyla 1971 yılında türkiye sanayicileri ve işadamları derneği’ni (tüsiad) kurar. 1971 eylül’ünde cumhurbaşkanı cevdet sunay’ın davetlisi olarak ingiltere kraliçesi ıı. elizabeth türkiye’ye gelir. ağırlama programında emirgan’daki abdullah efendi lokantası’nda iş insanlarıyla bir yemek de vardır. bu yemeğe bahri ersöz de tüsiad adına davet edilir.”

    Arkadaşlarıyla 1971 yılında Türkiye Sanayicileri ve İşadamları Derneği’ni (TÜSİAD) kurar. 1971 Eylül’ünde Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın davetlisi olarak İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth Türkiye’ye gelir. Ağırlama programında Emirgan’daki Abdullah Efendi Lokantası’nda iş insanlarıyla bir yemek de vardır. Bu yemeğe Bahri Ersöz de TÜSİAD adına davet edilir. Bu önemli davette TÜSİAD adına konuşma yapar. TÜSİAD ile yapılan İran ziyareti ve NATO karargâhı gezisi birbirini izler. Türk sanayisini ilerletmek adına önemli hamlelerde bulunur ve öncülüğünü yapar.

    “Atatürk’ün Çocukları”
    Başarılı iş insanı, 2002 yılında emekliliğinin ardından Atatürk’ün talimatıyla Batı memleketlerinin en prestijli üniversitelerinde okuyarak mezun olmuş arkadaşlarıyla “Atatürk’ün Çocukları” toplantılarına katıldı. “Atatürk’ün Çocukları” toplantılarında bir araya gelen insanlar; Sümerbank, Etibank, Devlet Demir Yolları, Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları gibi kurumların genel müdürlüğünü yapmış önemli insanlardı. Doğduğu kasabayı vefat etmeden önce son defa görmek isteyen Bahri Ersöz, okuduğu Nazilli Beş Eylül İlkokulu’na giderek ziyarette bulundu.

    İlklerin adamı, başarılı iş insanı Bahri Ersöz 2016 tarihinde 98 yaşındayken aramızdan ayrıldı. #

    KAYNAKÇA
    Ersöz, Bahri, Bir Cumhuriyet Çocuğunun Yaşam Öyküsü, Ofis Yayın Matbaa, 2012.
    Kal, Nazmi, Atatürk’ün Diktiği Ağaçlar-Cumhuriyetin Kalkınma Mucizesi 1923-1939, Atay Yayınları, 2014.
  • 1929 Ekonomik Krizi ve Kuraklık Güncesi


    amerikan tarihinin en yıkıcı ekonomik ve sosyal çöküşü olarak kabul edilen 1929 ekonomik krizi, dünya genelinde de büyük bir durgunluğa yol açtı. krizin ardından gelen ve 10 yıl süren kuraklık ise abd tarım sektörünü derinden sarstı. krediyle bankalara borçlanan çiftçiler borçlarını ödeyemeyince topraklarını kaybedip kaliforniya yollarına düştü. bankalar ise çiftliklerin sahibi oldu.

    ABD için 1920’li yıllar, ekonomik büyümenin, tüketim artışının ve sosyal değişimlerin dengesizlikleri de beraberinde getirdiği yıllardır. Sanayi üretimi hızla artarken otomobil, elektrikli aletler gibi yeni teknolojiler yaygınlaşarak tüketim toplumunun temelleri atılır. Daha fazla mal ve hizmet talebi eğilimindeki orta gelir sınıfı, kısa yoldan zengin olma hayali ile borsaya yönelir.

    24 Ekim 1929: Kara Perşembe
    1920’li yıllarda spekülatif işlemlere açık olan New York Borsası’nda (Wall Street) sürekli yükselen hisse senetlerine aşırı güven duyulmaktadır. 24 Ekim 1929 Perşembe günü borsada endeksin düşmesiyle büyük panik yaşanır. Kriz önce bankalara sonra da reel sektöre yansır; iflaslar başlarken işsizlik de peşinden gelir. Artık Amerika’da her dört kişiden biri işsizdir.

    ABD bankalarının I. Dünya Savaşı’nın tahribatını sarmaya çalışan Avrupa ülkelerine verdiği kredileri geri istemesiyle kriz Avrupa’ya sıçrar. Dünyada hammadde ve tarım ürünlerinde dramatik düşüşlere neden olan kriz, ihracatı tarım ürünlerine dayanan Türkiye’yi de etkiler. Türk lirası da değer kaybeder.

    Krizin Ardından Gelen Kuraklık
    Kriz tüm yıkıcı etkilerini sürdürürken ABD’nin Orta Batı bölgesinde kuraklık başlar. Kuru tarım yapılan arazilerde korozyona (aşındırma) neden olan toz fırtınaları dinmek bilmez. Kredi borçlu çiftçilerin toprakları bankaların eline geçer. Tarımda traktör ve modern tarım aletlerinin kullanılması işsizliği daha da artırır. Çaresiz çiftçiler iş bulma umuduyla Kaliforniya’ya doğru göç etmeye başlar.

    Stanford Üniversitesi’ndeki öğrenimini yarıda bırakıp New York’a giden genç John Steinbeck kriz çıkınca orada da tutunamaz. Kaliforniya’daki Pacific Grove kasabasına döner. Steinbeck o dönemi şöyle anlatır:


    “küçük kasabamızın banka müdürleri ve demir yolu işçileri postaneye üşüşüp simsarları arıyorlardı. herkes, az ya da çok, bir simsar olup çıkmıştı. öğle paydosunda tezgâhtarlar ve stenograflar gözleri borsa tablosunda sandviçlerini atıştırırken bir yandan da yığılan servetlerinin hesabını yapıyorlardı. sonra zemin çöktü ve ben bunu da tüm çıplaklığıyla görüyordum.”

    1930’lar İçin Bir Kılavuz
    “1929’u çok iyi hatırlıyorum. Onu biz yarattık (Şahsen ben değil ama çoğu insan yarattı). Borsada muhtemelen karşılığını ödeyemeyecekleri kâğıttan büyük servetler kazanmış insanların sarhoşluğunu ve mutluluğunu hatırlıyorum. ‘Bugün on dakikada on bin yaptım. Bak bakalım, bu hafta seksen bin eder.’

    Küçük kasabamızın banka müdürleri ve demir yolu işçileri postaneye üşüşüp simsarları arıyorlardı. Herkes, az ya da çok, bir simsar olup çıkmıştı. Öğle paydosunda tezgâhtarlar ve stenograflar gözleri borsa tablosunda sandviçlerini atıştırırken bir yandan da yığılan servetlerinin hesabını yapıyorlardı. Sonra zemin çöktü ve ben bunu da tüm çıplaklığıyla görüyordum.

    Big Boys, meşhur şahsiyetler, mülakat üstüne mülakat veriyordu. Bazıları müflis milyonerleri temin etmek için zaman çalıyordu. ‘Bu sadece doğal bir geriye yaslanma. Korkmayın alın, satın alın, durmayın.’ Bu arada Big Boys satış yapıyordu ve borsa yüzükoyun kapaklandı. Ardından panik başladı. Paniğin ardından şok. Piyasalar düşerken fabrikalar, madenler ve çelik işletmeleri kapandı. Ve sonra kimse hiçbir şey, yiyecek bile alamaz hâle geldi.

    Sonra insanlar küçük banka hesaplarını, bu hain dünyadaki tek kesin olan şeylerini hatırladı. Paralarını çekmek için bankalara koşuştular. Banka önlerinde kavgalar oluyor, kargaşa çıkıyor ve polis barikatları kuruluyordu.”

    Krizde Gündelik Yaşam
    “Büyük Buhran benim için mali bir şok değildi. Kaybedecek param yoktu ama milyonlar gibi ben de açlıktan ve soğuktan hoşlanmıyordum. İki şeyim vardı. Babamın Kaliforniya, Pacific Grove’da üç odalı küçük bir evi vardı. Oturmam için onu bana bırakmıştı. Bu birinci güvencemdi. Pacific Grove deniz kenarındadır. Bu da ikincisi.

    İhtiyacım olan proteinin büyük kısmını okyanustan aldım. Yakacak odunum her gün plaja geliyordu zaten. İhtiyacım olan tek şey bir el testeresi ve baltaydı. Evin bir de kara topraklı küçük bir bahçesi vardı. Yerine bir yenisini dikmeden hiçbir zaman bir patates sökmedim. Küçük bahçemde lahana, marul, pazı, turp, havuç ve soğanlar sürekli yer değiştiriyordu. Koyda suların çekildiği zamanlar istiridye, yengeç ve çeşitli kabuklularla deniz börülcesi denen otlar hazırdı.

    Çok nadir olarak bir işimiz olurdu demek garip geliyor bana şimdi. Zaten ortada iş diye bir şey yoktu. Grubumuzdan bir kızın Woman’s Exchange’de bir işi vardı. Para ödenmiyordu ama para yerine pasta veriyorlardı.

    Bir işim olmadığı için kendimi yazmaya verdim. Hikâyeler, küçük denemeler yazıyordum ama bunları hiç kimse satın alıp basmıyordu. En büyük darbeyi yayıncılar yemişti. İnsanlar bu gibi kriz anlarında en kolay, kitaplardan vazgeçiyorlar.


    “temizlik bir sorundu çünkü sabun para demekti. bir süre çamaşırlarımızı domuz yağından yapılmış sabunlarla, kül ve tuzla yıkadık. işe yaradı ama çarşaflardan kokunun gitmesi için uzun süre güneşte kurutulmaları gerekiyordu. kızlar kırlarda yetişen soğan şeklinde sabun kökleriyle saçlarını yıkıyorlardı.”

    Temizlik bir sorundu çünkü sabun para demekti. Bir süre çamaşırlarımızı domuz yağından yapılmış sabunlarla, kül ve tuzla yıkadık. İşe yaradı ama çarşaflardan kokunun gitmesi için uzun süre güneşte kurutulmaları gerekiyordu. Kızlar kırlarda yetişen soğan şeklinde sabun kökleriyle saçlarını yıkıyorlardı.

    Nihayet WPA [İş Geliştirme İdaresi] geldi, sevindik çünkü iş imkânı sağlıyordu. Yazarlar için bile fırsatlar vardı. Benden Monterey Peninsula’daki bütün köpeklerin cinslerinin, ağırlıklarının ve karakterlerinin dökümü istendi. Ben de kapsamlı bir araştırma yaptım ve raporumun büyük bir ihtimalle yüksek makamlara erişmeyeceğini bilmeme rağmen, tazıların, kanişlerin, av köpeklerinin karakter özelliklerine ilişkin oldukça ayrıntılı bir rapor hazırladım.”

    Yağmurlar Şıp Diye Kesildi
    “Fabrikalar yavaş yavaş tekrar eski canlı, hareketli günlerine dönüyordu ve çiftçiler, bir çiftçi ne kadar olursa işte, iyimserdi. Ve ardından hava tanrıları geldi ve biz de nasibimizi almış olduk. Yağmurlar şıp diye kesildi. 1934’ün hava durumu haritası uğursuz bir hikâyedir. Ülkenin tahıl ve sebze ambarı battı, Middle West [Amerika’da Orta Batı] ve güneybatı toprakları kurudu, çatlayıp buruştu. İnekler bir deri ve kemik kaldı. Domuzlar karınları acıktığında halsizlikten bağıramaz oldu. Ekinler daha boy veremeden sararıp soldu.
    Geniş ovaları halı gibi kaplayan bufalo çimenleri biçileli çok olmuştu, toprak güneşin altında çıplak ve çaresiz kavruluyordu. Kuvvetli bir rüzgâr estiğinde, toprak yüzeyi toz bulutları hâlinde göğe yükseliyor, güneşi kapatıyor ve sonra evlerin ve bahçelerin üzerine kar gibi yağıyordu. O tarihte çekilen fotoğraflarda, ülkenin en zengin toprakları ay yüzeyi gibi çorak ve korkunç görünüyordu. Sığırlar öldü ya da vurulup öldürüldü ve insanlar taşıyabildikleri ne varsa yanlarına alarak, canlarını kurtarmak için yollara düştü. Nemli bölgelere -Kaliforniya, Oregon ve Washington- akın vardı; oralarda kışın soğuğu fazla bir sorun olmayacaktı.

    Kaliforniya, King’s County’de kamp yapan yaklaşık üç bin kişi sele yakalandı. San Fransisco News’tan George West adlı bir arkadaşım vardı, benden oraya gidip bir haber yapmamı istedi; hatırladığım kadarıyla, bu benim ilk özel işim olacaktı. Gördüklerimden dehşete kapıldım. Biz yoksulduk ama bu insanlar tam anlamıyla açlık çekiyordu, yani açlıktan ölüyordu. Çamura bulanmış, ıslak, aç ve sefildiler. Yürekli ve iyi insanlardı. Onlarla yaşamaya karar verdim. Elimden geldiğince onlara yiyecek temin etmeye çalıştım. Onlarla ilgili altı, yedi haber yaptım.”

    Kaliforniya’da Bitmeyen Kavga
    “Middle West’te geçtiğimiz yıllarda meydana gelen kuraklık muazzam bir ucuz emek gücünün bölgeye akın etmesine neden oldu. İnsanlar tarif edilmesi imkânsız araçlarla Oklahoma, Nebraska, Teksas ve kuraklık yüzünden bazıları yaşanmaz hâle gelmiş diğer eyaletlerden Kaliforniya’ya geliyordu. Çiftliklerinin mahvolması sonucunda yoksulluğun pençesine düşen ve ellerinde kalan ne varsa onu da bu yolculukta tüketen insanlar bölgeye o kadar bitap ve çaresiz geldiler ki koşullar ne olursa olsun, ne ücret teklif edilirse edilsin çalışmaya gönüllüydüler.”

    Portakal Ağaçlarının Altında Açlıktan Ölmek1
    “Kucağında bebeği olan bir kızla konuştum, bir sigara tuttum ona. İki nefes aldı ve sokağın ortasına kustu. Utandı bundan. Çünkü iki gündür bir şey yememişti. Bebeğin emdiğini ama annenin memesinden süt gelmediğini gözleri dolarak anlatan adamı dinledim. Utana sıkıla küçük kızının okula halsizlikten gidemediğini, öteki çocukların beslenme saatlerinin çocuğunu mutsuz ettiğini anlattı.”

    “Al Midilli” Adlı Öyküme 90 Dolar Ödediler de İnanamadım
    “Otuzların başında edebiyat deneyimim talihsizliklerle doluydu ama bu bir tek benim başıma gelmiyordu. Kitaplarımdan birini basmayı kabul eden her yayıncı iflas etti. Bir kitabımı biri kabul ediyor, ikincisi basıyordu, yayımlamak ancak üçüncüye nasip oluyordu. Ama zaten satmıyordu. Kendimi edebiyat dünyasının Tifüslü Mary’si gibi hissediyordum. Ama otuzların ortasında, cebime biraz para girmeye başladı. Hatırlıyorum The Red Pony [Al Midilli] adlı bir öykümü şimdi kapanmış olan North American Review satın almıştı. 90 dolar ödediler de inanamadım. Dünyada bu kadar para var mıydı?

    1936 yılında, belli ki ülke bir yükselişe geçmişti. Bir yazarın hâli fena değilse ülkenin geri kalanı oldukça iyi demektir. Yayıncı yayıncı sürünen bir kitabım nihayet alıcı bulmuş ve Pat Covici tarafından basılmıştı. İyi de sattı, ayrıca 3.000 dolara film hakkını da sattık. Bu kadar para benim aklımın alacağı bir şey değildi. Işık yılı kadar uzaktı bana. Erişilmez… Paranın çoğunu bağışladım çünkü bana göre çok fazlaydı.”

    Gazeteci John Steinbeck, tuttuğu notlardan yola çıkarak Gazap Üzümleri, Bitmeyen Kavga, Fareler ve İnsanlar gibi çok satan kitaplar yazdı. Yayımlandığı yıl 500.000 satan Gazap Üzümleri 1940 yılında yönetmen John Ford tarafından sinemaya aktarıldı. Steinbeck 1939’da Pulitzer, 1962’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. 1967’de Vietnam’a savaş muhabiri olarak giden Steinbeck, 1968 yılının Aralık ayında kalp yetmezliği nedeniyle öldü. #

    DİPNOT
    1 Fotoğrafçı Horace Bristol’ün çektiği fotoğrafların alt metni olarak yazılan bu yazıyı Life dergisi basmayı reddeder. Nisan 1938’de Monterey Trader’de yayımlanır.
    KAYNAKÇA
    Galbraith, John Kenneth, Büyük Kriz 1929, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2013.
    Steinbeck, John, Amerika ve Amerikalılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2003.
  • Trump’ın Gazze Planı mı, Orta Doğu’nun Yeniden Tasarımı mı?


    abd başkanı donald trump 25 ocak 2025 tarihinde, israil ile hamas arasında 15 aydan fazla süren ve gazze şeridi’nde geniş çaplı yıkıma yol açan savaşın ardından gazze şeridi’nin “temizlenmesi” fikrini ortaya attı. fikrin özü ise gazzelilerin topraklarından sürülerek abd’nin gazze şeridi’ni devralıp yeniden inşa etmesiydi. öneri başta filistinliler olmak üzere pek çok devletin tepkisiyle karşılandı.

    Trump, 5 Şubat 2025 tarihinde fikrinin özünü açıkladı: “ABD, Gazze Şeridi’ni devralacak ve orada bir iş yapacağız… Bu barışı sağlayacağız ve orayı kalkındıracağız. Binlerce istihdam yaratacak ve tüm Orta Doğu’nun gurur duyacağı bir şey olacak… Çok zengin uluslar tarafından sağlanan büyük miktarda parayla inşa edebiliriz. Bu ülkelerden biri Ürdün olabilir, diğeri Mısır olabilir, başka ülkeler de olabilir. Dört, beş veya altı bölge inşa edebilirsiniz.”1

    Gayrimenkul Anlaşması mı, Tehcir ve İmha mı?
    Trump’ın sözlerinin bölge için ne anlama gelebileceği konusu hayli tartışmalıdır. Londra merkezli The Independent gazetesi yardımcı yayın yönetmeni ve ekonomi-politika üzerine yazılarıyla tanınan İngiliz gazeteci Sean O’Grady’in eleştirisi birçok yanıyla dikkat çekicidir:

    “ABD Başkanı’nın Gazze Şeridi’ni ‘Orta Doğu’nun Rivierası’na dönüştürme fikri, emlak krallarının oyun kitabından fırlamış gibi… Bir Amerikan başkanının bütün bir halkın etnik temizliğe tabi tutulmasını, yani zorla göç ettirilmesini savunması şoke edici. Daha sonra bunun, hiç şüphesiz en iyi noktada zevksiz bir Trump Tower oteliyle birlikte, bayağı bir sahil beldesine bağlanması, Trump’ın tuhaf rüyasına başka bir tatsız boyut katıyor.”2

    ABD merkezli CNN’de kıdemli uluslararası muhabir Sam Kiley’e göre, “Trump’ın Gazze rüyası Batı için kâbusa dönüşebilir.”

    Lübnan Gazeteciler Cemiyeti ve Yazarlar Birliği üyesi Refik Huri ise konuyu iki boyutuyla irdeliyor:

    “Trump yönetimi içeride ‘idari ve derin’ devletin tasfiyesinden öteye geçen, alışılmışın dışında kararlar alıyor. Çözümleri, krizleri daha büyük ve daha tehlikeli hâle getiren doğaçlama türünden. Politikaları, ticari anlaşmalar zihniyetiyle yönlendiriliyor.
    Gazze savaşının ‘ertesi günü’ konusundaki anlaşmazlık sorununa, kimsenin aklına gelmeyecek ‘yenilikçi bir çözümü’ var: ABD’nin Gazze halkını yerinden ederek burayı geliştirilmeye açık bir mülk olarak devralması.

    İsrail’in yüzölçümü dar, çözüm; Batı Şeria’yı ilhak ederek genişlemesidir.
    Trump’a göre Filistin Devleti, Suudi Arabistan’ın geniş toprakları üzerinde kurulabilir. Ülkeler, halklar, ulusal haklar yok, sadece uzlaşmalar ve anlaşmalar var.

    Gerçekten de siyaset bilimi ve uluslararası çalışmalar profesörü ve Trump’ın Uzun Gölgesi kitabının yazarı Jonathan Kirshner’in dediği gibi, ‘ABD mantıksızlık çağına girdi!’
    Keza Uzun Oyunu Kaybetmek kitabının yazarı ve seçim kampanyası sırasında Demokrat aday Kamala Harris’in ulusal güvenlik danışmanı olan Philip Gordon da şunu söylerken abartmıyordu: ‘Trump’ın ikinci dönemi, ilk dönemini ılımlı ve akıllıca gösterecektir.’
    Zira Trump’ın Orta Doğu politikasındaki denklem, dengesizlik, düzensizlik ve işgal üzerine kurulu.

    Netanyahu Gazze’de yıkım yapıyor, Trump ise satın alıp inşa ediyor.

    Amerikan yönetimlerinin gerçekleştirmeseler de benimsedikleri ‘iki devletli çözüm’ü Trump, ‘tek devletli çözüm’e dönüştürdü; denizden nehre kadarki Filistin topraklarında Büyük İsrail! Bu politik bir fantezi ancak son derece tehlikeli.”3

    Diplomatik muhabirliğiyle tanınan Lübnanlı gazeteci Hüda Hüseyni, isabetli tespitlerde bulunuyor:

    “…Gözlemcileri gerçekten şaşırtan husus, Başbakan Binyamin Netanyahu’ya belki de en yakın isimlerden olan İsrail Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer’in aylardır Gazze’de üç adımın atılması gerektiğini oldukça ikna edici bir şekilde savunması.

    Bunlardan ilki, silahtan arındırılmış bir şehir. Silahsızlandırmanın büyük ölçüde sağlandığı söylenebilir ancak henüz tamamlanmadı. Dermer, Gazze’deki aşırılığın sona erdirilmesi gerektiğini ve bu iki adım tamamlanır tamamlanmaz, Gazze’nin kalkınması için çalışılabileceğini söylüyor.

    21’inci yüzyılda iki milyonluk bir nüfusun yaşadığı 140 mil kare alanı boşaltmak mümkün olmayacak. Başka yere taşınmaya ikna edilenler olabilir ancak Filistinlilerin dolu dolu tarihi göz önüne alındığında, çoğunluğun böyle bir karar alacağını sanmıyorum.

    ABD Gazze’de bağımsız hareket edebilir ancak bu elbette aşırılık yanlılarına kırmızı bayrak sallamak gibi olacaktır. Eğer bu ABD’nin dayattığı bir plandan ibaretse, Orta Doğu’da başarılı olacak tek şey bizzat Filistin halkının kendi geleceğine karar vermesidir.
    ABD’nin hem gayrimenkul geliştiricisi hem de barış elçisi olarak devreye girebileceği fikri ise bir fantezidir.

    Trump planını muhtemelen aşina olduğu terimlerle anlattı; bir gayrimenkul anlaşması. Ama Gazze bir gayrimenkul anlaşması değil. Söz konusu olan bir toprak ve bir ulustur.”4
    Yukarıdaki eleştirilere ek olarak Ürdün, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır, Trump’ın projesini reddedince Beyaz Saray yönetimi taktik açıdan daha esnek bir tutum alma yoluna girdi.

    Mesela ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Waltz, CBS News kanalına şunları söyledi:
    “Gerçek şu ki hiç kimse gerçekçi bir çözüme sahip değil. Başkan Trump, masaya bazı cesur, yeni fikirler koyuyor. Eğer Başkan’ın çözümlerini beğenmiyorlarsa tüm bölgeyi kendi çözümlerini üretmeye iteceğini düşünüyorum.”

    ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise 13 Şubat 2025 tarihli açıklamasında şöyle dedi: “Washington, Gazze konusunda Arap ülkelerinden gelecek önerilere açıktır. Araplar bu plandan hoşnut değiller. Eğer daha iyi bir planları varsa bunu sunmanın tam zamanıdır.”

    Trump Planının Beş Amacı
    Trump’ın birinci iktidar döneminden beri İsrail ve Filistin meselesine ilişkin politikasının beş ayağı bulunuyor:

    Bir: Siyonist yayılmacı plana tam destek. Mesela gerçekte Filistinlilerin yaşadığı tarihî Doğu Kudüs’ü yok sayarak birleşik Kudüs kentini İsrail’in ezelî ve ebedî başkenti olmasını destekledi.

    İki: Suriye toprakları sayılan Golan Tepeleri’ndeki İsrail işgalini onaylaması.

    Üç: Anayurdundan edilen Gazzelilerle ikinci kez işgale maruz kalan Batı Şeria topraklarındaki Filistin ahalisinin tehcir edilerek Mısır ve Ürdün topraklarına yerleştirilmesi.

    Dört: Tehcir sonrası boşalan bu topraklarda Yahudi yerleşim birimlerinin kurulmasına onay vermesi.

    Beş: Damadı Jared Koushner’in (Beyaz Saray’ın eski danışmanı) ortaya atıp uygulamaya çalıştığı meşhur “Avraham Anlaşmaları” çerçevesinde başta Körfez’deki petrol zenginleri olmak üzere Arap ülkeleri ile İsrail arasında çok yönlü ilişkilerin kurulup normalleştirilmesi.
    İkinci iktidar döneminde ise Trump daha pervasız görünüyor. Şok etkisi yapan sözler söyleyip para ve sopa gücüyle âdeta projesini dayatıyor.

    Başbakan Netanyahu’ya yakın sağcı bir isim olan İsrail televizyonu Kanal 12’nin siyasi muhabiri Amit Segal gerçeği açıkladı: “Trump’ın önerisi sadece bir dil sürçmesi değildir; Beyaz Saray ve Washington’daki Dışişleri Bakanlığı’nda ciddi bir şekilde tartışılan iyi düşünülmüş bir planın parçasıdır. Netanyahu ve diğer üst düzey aşırı sağcı yetkililer, bu fikirlerden haberdarlar. Filistinlilerin Ürdün, Mısır ve birkaç Müslüman ülkeye geçici ya da kalıcı olarak gönderilmelerini öngören geniş çaplı bir plandan söz ediliyor.”5

    Şarku’l Avsat gazetesi tarafından da yayımlanan belgelerden ilki İsrail İstihbarat Bakanlığı tarafından hazırlandı ve Bakanlığın resmî gazetesinde yayımlandı.

    İkincisi ise Netanyahu’nun Arap ülkelerindeki özel temsilcisi ve “İbrahim Anlaşmaları” dosyasından sorumlu Prof. Meir Ben Shabbat (Şabat) tarafından kurulan ve aşırı sağcı olarak kabul edilen bir araştırma enstitüsünce hazırlandı.

    Her iki belgede de Gazze halkının Mısır’a sürülmesinden bahsediliyor.
    O dönemde eski Başkan Joe Biden tarafından yönetilen ABD yönetimine baskı yapıldı, yönetim müdahale etti ve planı reddettiğini açıkladı, böylece plan rafa kaldırıldı.

    Radikal Siyonist ve ırkçı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in başını çektiği aşırı sağcılar Arnavutluk, Endonezya ve Bosna Hersek’teki ekonomik durum ve bu ülkelerin Filistinli göçmenleri kabul etme potansiyeli üzerine yeni çalışmalara başladı.6

    Öte yandan 21 Şubat 2025’te S. Arabistan’ın başkenti Riyad’da toplanan Arap ülkeleri; halkının yurdundan tehcir edilmeden Gazze’nin yeniden inşası için alternatif bir plan hazırladı. Buna göre; üç aşamada ve beş yıllık süre içinde tamamlanacak projenin maliyeti yaklaşık 20 ila 50 milyar dolar kadar.

    Trump daha önce açıkladığı Gazze planını kabul ettiremediği takdirde, Arap ülkelerine şu önerilerle gidebilir: 1- İnşa edilecek Gazze’de bir Filistin devleti kurulsun. 2- Filistinlilerin önemli bir kısmı, nüfusa ihtiyaç duyan Suriye’ye gönderilsin. 3- Türkiye’nin talip olması hâlinde oraya da gönüllü Filistinliler sevk edebilir.

    Aslında uluslararası kurallar ile Lahey Mutabakatı gereği, Filistinlilere ait olan mal ve mülklerin İsraillilere satışı yasaklanmıştır. Normalde kuralları ihlal eden İsrail tarafına yaptırımlar uygulanması lazım.7

    Trump-Netanyahu Planı Eski Bir Evanjelist-Siyonist Projedir
    Bu projenin özü, Filistin halkının kendi topraklarından Mısır ve Ürdün’e göç ettirilmesidir. Bu plan 1947 yılında, 1948’de Filistin topraklarının bir kısmı üzerinde İsrail devletinin ilan edilmesinden önce uygulandı.

    Fikir babaları ve uygulayıcıları da şu Siyonist şahsiyetlerdi. Theodor Herzl, Ze’ev Jabotinsky, Leon Motzkin, Nahman Syrkin, Menahem Ussishkin, Chaim Weizmann, Israel Zangwill, Yitzhak Ben-Tzvi, David Ben-Gurion, Golda Meir, Menachem Begin, Yitzhak Şamir ve Binyamin Netanyahu.

    Siyonist strateji uzmanları, fırsat doğduğunda Filistinlileri topraklarından zorla ya da gönüllü olarak göç ettirmeye dayanan çeşitli projeler tasarladılar.8

    Mesela Theodor Herzl’in aklından geçen şuydu: “Toprağa yavaş yavaş el koymalıyız. Meteliksiz nüfusa kendi ülkemizde istihdam imkânı tanımayıp onlara başka ülkelerde iş imkânları sağlayarak sınırın ötesine yollamaya çalışmalıyız. Hem el koyma süreci hem de fakirlerin bertaraf edilmesi süreci gizlice ve dikkatli bir şekilde yürütülmelidir!”

    İngiltere Merkezli Hristiyan Siyonizmi
    Trump’ın yaptığı salt bir emlakçılık değildir; o aynı zamanda Hristiyan Siyonizm’in sadık hizmetkârı ve vurucu gücüdür. Çünkü kendisini destekleyip oy veren Evanjelist öğretiyi benimseyenlere göre; Hristiyanların cennetlerine kavuşabilmelerinin yolu ancak İsrailoğullarının emellerinden geçiyor. Yeryüzünün hâkimiyeti İsrailoğulları’nın, ahiret ise Hristiyanlarındır diye inanıyorlar. Ahiret vaktinin vuku bulması için kıyametin kopması gerekir. Kıyametse ancak İsrailoğulları’nın yeryüzüne hâkim olmalarıyla kopacaktır.”9

    Görüldüğü üzere küresel hegemonya mücadelesinde bölgemizdeki jeopolitik oyunlar ile sermaye, din, siyaset ve ideolojik çatışmalar iç içe geçmiştir. Buradan istikrar, huzur ve barış çıkmayacağı açıktır. #

    DİPNOTLAR
    1 https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abd-baskani-trump-abd-gazze-seridini-devralacak/3472026, 05 Şubat 2025.
    2 https://www.indyturk.com/node/753697/, 12 Şubat 2025.
    3 https://turkish.aawsat.com/dünya/5112476-trumpın-fantezisi-ve-arap-zirvesi.
    4 https://www.indyturk.com/node/753790/, 13 Şubat 2025.
    5 https://www.indyturk.com/node/753186/, Faik Bulut, 2 Şubat 2025.
    6 https://www.indyturk.com/node/753186/, Faik Bulut, 2 Şubat 2025.
    7 https://www.independentarabia.com/node/616651/, Halil İsa Musa, 28 Ocak 2025.
    8 https://turkish.aawsat.com/opinion/5110971, Cemal el-Keşki, 11 Şubat 2025.
    9 https://www.indyturk.com/node/753833/, Dr. Cemal Kazak, 14 Şubat 2025.
  • Irkçılığın Tarihi ve Coğrafyası

    Irkçılığın Tarihi ve Coğrafyası


    insanların toplumsal özelliklerini biyolojik, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren ırkçılık, belirli ırkların doğası gereği diğerlerinden üstün veya aşağı olduğuna dair bir inançtır. yüzyıllardır insanlık tarihinin bir parçası olan ve günümüzde birçok toplumda önemli bir sorun olmaya devam eden ayrımcılık, ön yargı, nefret söylemi biçimlerinde de karşımıza çıkmakta ve güncelliğini korumaktadır.

    Galatasaray - Fenerbahçe Trendyol Süper Lig 2024 - 2025 Sezonu
    Fenerbahçe Teknik Direktörü Jose Mourinho ve Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk,
    GS-FB derbisinde, 24 Şubat 2025.

    Fenerbahçe Teknik Direktörü Jose Mourinho, derbi maçı sonrası yaptığı açıklamada Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk’a yönelik, “Maymun gibi zıplıyor.” ifadesini kullandı. Bu, hakaretten öte ırkçılık suçlamasını beraberinde getirdi ve Galatasaray yönetimi Mourinho hakkında suç duyurusunda bulundu. Diğer taraftan Fenerbahçe Asbaşkanı Acun Ilıcalı, maymun atfıyla ırkçılığın Siyahlara yapıldığını, bunun “Beyaz”a atıfla yapılmasının ırkçılık olamayacağı şeklinde özrü kabahatinden büyük bir söze imza attı.

    Elbette söylenenlerin ırkçılıktan öte türcülük ve homosantrizm (insan-merkezcilik) ile bağlantılı, aslında insana değil hayvana hakaret üreten bir yanı da var. Ama burada, söz konusu “dil yareleri”nin, türcülük ve homosantrizmle değil, ırkçılık ve etnosantrizm, yani “bizmerkezcilik”le ilişkili arka planı üzerinde, bir tarihsel-antropolojik özet çerçevesinde durmaya çalışacağız.

    Herkesin “Barbar”ı Var
    Irkçılığı “biyolojik temelde etnosantrizm” olarak tanımlamak mümkündür. Bir insan topluluğu, kendisini dünyanın merkezine koyarak, diğer toplulukları aşağı, değersiz, ahlaksız, yaban, barbar olarak görürse etnosantrizm üretmiş olur. Bunu deri rengi vb. bir biyolojik özelliği işin içine katarak yaparsa da bu, tastamam ırkçılıktır.

    Bu şekilde üretilmiş ırkçı tasavvurların tarihin derinliklerinden bugüne pek çok örneği vardır. Sırayla aktarmak gerekirse MÖ 1500’lerde Eski Mısır’da Firavun mezar duvarlarında dört ayrı ırk betimleyen resimler belirir: Koyu kırmızı renkli Mısırlı; siyah deri renkli, yapağı saçlı Siyah; sarı renkli, geniş burunlu Asyalı; ve beyaz deri renkli, dar burunlu, açık renk gözlü Beyaz… Burada “Beyaz”a karşılık gelen, “barbar” olarak tanıtılmaktadır.1 Benzeri doğrultuda, günümüzden yaklaşık 2000 yıl öncesinde bir Çin tarihçisi de “Barbar” olarak tanımladığı insanlar hakkında şöyle yazar: “Barbarlar sarı saçlı, mavi gözlü, koca burunlu çirkin bir ırktır ve ataları olan maymunlara benzerler.”2

    Demek ki neymiş, maymun benzetmesi ırkçı motivasyonla sadece Siyahlara değil, sarı saçlı-mavi gözlü (kuvvetle muhtemel “Beyaz”) olanlara yönelik de yapılabilmekteymiş!..

    Yunan’dan İslam’a Irkçılık
    Eski Yunan ve Roma’da da insan gruplarını sınıflayanlar kendi dışlarında kalan toplulukları “Barbar” diye nitelemişlerdir. Aslında barbar tabirinin kendisini de Eski Yunan’a borçluyuz. Yunanca konuşmayan bütün halklar barbardı ve barbarlığın tanımlaması yolunda “köpek-kafalılık”, “tek-ayaklılık”, “gözleri göğsünde, başı olmayan insanlar”, “tek-gözlü insanlar” gibi “karakteristikler” öne sürülmekteydi.3

    Aynı tablo, İslam tarihi ve coğrafyasında da karşımızdadır. Bazı kaynaklar, “medeniyet” olarak dorukta sayıldığı dönemlerde İslamiyet’te ırkçılık olmadığını kaydetse de durum böyle değildir. 10.-11. yüzyıllarda yaşamış ve İslam düşünce tarihinde seçkin yer edinmiş İbn Miskeveyh, bazı insanları şöyle tarif etmektedir:

    “Orada maymuna yakın insanlar vardır ki, bunlar yeryüzünün mamur yerlerinden uzaktaki Kuzey ve Güney bölgelerde yaşarlar; Zenciler ve benzerleri bu aşağı tabakadandırlar. Bunlarla zikrettiğimiz hayvanların en son mertebesi arasında, kendilerine faydalı ve zararlı şeyleri anlamada pek fazla fark yoktur. Ne de bilgi ve hikmeti alma kabiliyetleri vardır. Bu yüzden medeni milletler onları hizmetlerinde kullanırlar.”4

    Daha şaşırtıcı olan, dev eseri Mukaddime’de insan toplulukları arasındaki farkları iklim, coğrafya ve ekonomik geçim biçimleri temelinde açıklama becerisiyle hem sosyolojinin hem antropolojinin öncüsü sayılan İbn Haldun’da karşımıza çıkan ifadelerdir. 14. yüzyılın bu büyük İslam bilgini ve düşünürü de “sosyal ırkçı” motiflerle bezeli tespitlerden kaçamamıştır:

    “[Nil’in/Sudan’ın güneyinde kalan bölgeler kastedilerek] güneyde kayda değer bir umran [uygarlık] yoktur. Buralarda yaşayanlar insandan çok yabani hayvana yakındırlar. Çöllerde ve mağaralarda otururlar. Nice zaman olur ki birbirlerini yerler, artık bunlar insan bile sayılmazlar. (…) Şimdi itidalden (ve normal hava şartlarından) uzak olan (ekvator civarındaki ve kutuplara yakın olan) iklim bölgelerine gelelim. Konuşmayan hayvanlara yakın olmaları nispetinde insaniyetten uzaklaşmışlardır, tüm hâlleriyle insanların hâllerinden uzak ve hayvanların hâllerine yakındır.”5

    Batı’nın “Modern” Irkçılığı
    Kristof Kolomb’un “Amerika” adı verilecek topraklara ayak bastığı tarih olan 1492, Avrupa’da hem “Keşifler Çağı”nın önünün açılmasını işaret eder hem de Yeni Çağ’ın başlangıcı sayılır. Aynı tarihi, Batı’da ırksal sınıflandırmaların kültürel ön yargılarla iç içe geçmiş hâlde başlamasının miladı saymak da uygundur. Bu süreçte, yukarıda aktardıklarımıza benzer, “insan bile sayılamayacak hayvana yakın topluluklar” ifadeleri artık “modern” dünyada karşımızdadır.


    “kristof kolomb’un ‘amerika’ adı verilecek topraklara ayak bastığı tarih olan 1492, avrupa’da hem ‘keşifler çağı’nın önünün açılmasını işaret eder hem de yeni çağ’ın başlangıcı sayılır. aynı tarihi, batı’da ırksal sınıflandırmaların kültürel ön yargılarla iç içe geçmiş hâlde başlamasının miladı saymak da uygundur.”

    1684’te yayımlanmış ve Batı’da Klasik Çağ (Eski Yunan ve Roma) sonrası belirmiş ilk ırk sınıflaması sayılan makalesiyle Fransız doktor ve seyyah François Bernier dört ırk grubu ayırt etti. İkinci grupta sıraladığı Afrikalı Siyahların saç dokuları itibarıyla köpeklerin kıl örtüsüne yakın olduklarını kaydetti. Dördüncü gruptaki İskandinavya’nın kuzeyinde arktik bölgede yaşayan, bazı yüz özellikleri bakımından “Sarı” ırk içinde değerlendirilen Laponları ise şöyle tanımladı: “Yüzleri ayı yüzüne benzeyen, acınası-zavallı hayvanlar.” Daha özel olarak Ümit Burnu’nda yaşayan Siyahlara ilişkin de onların çirkin ve leş yiyici olduklarını, “leşlerin bağırsaklarını tıpkı kasapların köpekleri gibi, istedikleri zaman yiyebilmek için kollarına ya da boyunlarına sarmış hâlde ortalıkta dolaştıkları”nı yazdı.6

    Bilim-Din El Ele Irkçı Menzile!
    İsveçli botanikçi ve taksonomist Carl Linnaeus, Doğanın Sistemi adlı eserinde (1758) insan türü için ilk kez “Homo sapiens” adını önerirken, onun altında beş alt-tür ya da ırk ayırt etmiştir. Esasen deri rengi temelinde yapılmış bu sınıflamada Batılı insanın “ötekiler” hakkındaki yaygın görüşleri de yansımasını bulur: “Avrupalı Beyaz” aynı zamanda aktif ve becerikli; “Amerikalı Kızıl”, becerikli ama tembel; “Asyalı Kahverengi” ise sert, kibirli, cimridir!.. Ama hiçbir kategori, “Avrupalı Beyaz” karşısında “Afrikalı Siyah” kadar aşağılanmamaktadır: “Güzel ve iyimser, giysilerle örtünerek dolaşan ve yasalarla yönetilen Avrupalılar karşısında, siyah derili, ağırkanlı ve duygusuz, dinî törenler için kendilerini yağa bulayan, anlık itkilerle yönetilen Afrikalılar.”7

    Din cephesinden de Hristiyan din adamları bazı ırkları Nuh Peygamber’in Tevrat’ta lanetlenmiş oğlu Ham ve onun soyundan olmakla özdeştirerek ırk ayrımcılığına “kutsal” temel oluşturdular. Irklar arası farkların ilahi iradenin görünümü olduğunu ileri süren 19. yüzyıl Protestan rahibi Josiah Strong, Tanrı’nın Amerika Yerlilerini yavaş yavaş yok edip o toprakları daha iyi bir ırk olan Anglo-Saksonlara hazırladığını söylemekteydi. “Beyaz Irk” istilası, böylece dinen haklılaştırılmıştır.8

    “Beyaz” ırk karşılığı “Kokazoid” (Kafkas) tabirini dolaşıma ilk sokan Alman anatomist Johann Friedrich Blumenbach da 18. yüzyıl sonuna tarihlenen sınıflamasında yine deri rengi temelinde beş ırk ayırt etti. Blumenbach, “Beyaz” ırkın kaynağı olarak Kafkasya’yı göstererek burasının tüm insan topluluklarının çıkış bulduğu “ana stok” olduğunu öne sürmekteydi. Dolayısıyla “Kokazoid”, en asli ve elbette asil ırktı.9

    Ari Saflık, Zehirli Melezlik
    Tüm bu sözde bilimsel/dinsel, özde ırkçı değerlendirmelerin nedeni ekonomi-politik ve ideolojikti. Bilim ve din adına konuşanlar, üyesi bulundukları toplumların yöneticilerinin kendilerinden duymak istediklerine uygun hareket etmekteydi. 19. yüzyılın ünlü Fransız diplomat ve yazarı Arthur de Gobineau, bu altyapı üzerinde İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Bir Deneme adlı eserini inşa etti. Beyaz ırkın özünde güzellik, zekâ ve kudretin tekeline sahip olduğunu belirten Gobineau, bu ırkın diğerleriyle birleşmesi sonucunda “güzel fakat güçsüz”, “güçlü fakat zekâsı kıt” ya da “akıllı fakat hem zayıf hem çirkin” melezler ortaya çıkacağını kaydetmiştir.10

    Gobineau’nun söylemek istediği, saf ve üstün bir ırk için en büyük ve zehirli tehdidin melezleşme olduğudur ki bu yaklaşım hiç kuşkusuz en çok Hitler’in yolunu aydınlatmıştır. “Alman ırkı”nın sağlığının korunmamasının Almanya’yı dünya hâkimiyetinden yoksun kıldığını ileri süren ve “ırkını temizleme”yi baş görev sayan Nazi lideri,11 1913 yılında Avusturya’dan Münih’e geldiğinde doğduğu toprakları neden terk ettiğine ilişkin yazdıklarıyla Gobineau’nun yukarıdaki değerlendirmesini yankılar:

    “Habsburg devletine nefretim gittikçe arttı. Başkentte gördüğüm ırk karmakarışıklığı bende tiksinti uyandırdı. Bu Çek, Leh, Macar, Romanyalı, Sırp, Hırvat karışımından ve o insanlığın her yerinde mantar gibi biten Yahudilerden iğrendim. Ve bu şehir bana ırk bozukluğunun bir sembolü gibi göründü.”12

    Nazi Almanya’sında “Ari Irk” arayışında Yahudilere karşı yürütülen insanlık dışı soykırım politikası “bilim” adı altında üretilmiş ırksal açıklamalardan bol bol beslenmiştir. Aslında 20. yüzyıl başı, yeryüzünün her yerinde ırkın tarihle, kültürle, kavimle hemhâl kılındığı “ırk paradigması”nın altın çağı olan bir dönemdir.13 Bu doğrultuda insanlığın yolunun Nazi Almanya’sına, İtalyan faşizmine çıkmasıyla birlikte kendini gösteren korkunç sonuçlar, tarihi ve kültürü ırkla açıklama eğilimini gözden düşürse de politik-ideolojik örüntü olarak ırkçılık, hep bir yerlerde âdeta uykuda bir virüs gibi var olmayı sürdürdü. Her uygun zaman-zeminde de tekrar sökün etti. #

    DİPNOTLAR
    1 Metin Özbek, Dünden Bugüne İnsan, 2000, s. 198-9.
    2 Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür, 1974, s. 5.
    3 Ziauddin Sardar, A. Nandy, M.W. Davies, Barbaric Others: A Manifesto on Western Racism, 1993, s. 26-28.
    4 Akt. Mehmet Bayrakdar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, 1987, s. 109-110.
    5 İbn Haldun, Mukaddime, haz. S. Uludağ, 2017, s. 231, 260-261.
    6 François Bernier, 1864 [1684], “A New Division of the Earth”, İngilizceden çeviren T. Bendyshe, Memoirs Read Before the Anthropological Societies of London, Vol. 1.
    7 Alaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, 1984, s. 14.
    8 Gosset’den akt. Şenel, age., s. 19.
    9 Özbek, age., s. 202; C. Stanford, J.S. Allen ve S.C. Anton, Biological Anthropology: The Natural History of Mankind, 2009, s. 126.
    10 Arthur de Gobineau, İnsan Irklarının Eşitsizliği, çev. S. Acar, 2021 [1853-55], s. 192.
    11 William L. Shirer, Nazi İmparatorluğu: Doğuşu-Yükselişi-Çöküşü, cilt 1, çev. R. Güran, 1968, s. 150-151.
    12 Shirer, age., s. 58-59.
    13 Suavi Aydın, “Arkeoloji ve Sosyolojinin Kıskacında Türkiye’de Antropolojinin Geri Kalmışlığı”, Folklor/Edebiyat, Sayı 22, 2000, s. 19-26.

  • Hatay’da Sürüncemeli Yıllar

    Hatay’da Sürüncemeli Yıllar


    ankara antlaşması sonrasında fransa ile ilişkilerin geliştirilmesi için barış ortamının doğması beklenmiş, lozan’dan bir buçuk yıl sonra paris’e büyükelçi olarak atanan cevat (ezine) bey 6 şubat’ta güven mektubunu sunmuştu. yüz yıl önce bu ay ankara’nın gündemine giren iskenderun sancağı meselesi, on dört yıl boyunca sürüncemede kalacak, 1939’da nihai sonuca ulaşılana kadar fransa ile türkiye arasında diplomatik bir sorun olacaktı.

    Savaş sonrası eski Osmanlı sınırları dışında ve Fransa’nın yetkisi altında kalan topraklarla iyi komşuluk ilişkileri kurmak ve Türkiye’nin çıkarlarını kollamak için harekete geçen Dışişleri Bakanlığı, Suriye’deki manda yönetimiyle görüşmekteydi. Sağ kolunu Çanakkale’de kaybeden Fransa Yüksek Komiseri General Henri Joseph Étienne Gouraud, Dürzi isyanıyla uğraşırken sol elini dostluğa uzatacak mıydı? Paris ile Ankara’nın güney sınırını diplomasiyle çözmesi için gereken koşullar henüz oluşmamıştı. Fransa hem dost hem düşmandı.

    Tam_Bir_Asir_Once_1
    5 Temmuz 1939 günü Hatay’ın ilhakı sonrasında kente giren Albay Şükrü Kanatlı.

    1921’de Kilikya’daki savaşın sonlanması ve Mudanya Mütarekesi sürecinde Mustafa Kemal Paşa’nın güvenini kazanan Fransa’nın gayriresmî temsilcisi Henry Franklin-Bouillon, bu kez Milletler Cemiyeti’nin Fransa mandasına emanet ettiği Suriye sınırı üzerine müzakere ediyordu. Sınır meselesini bir anlaşmayla çözme çabası, İskenderun Sancağı’nın gelecekte yaşayacağı sorunların da başlangıcı oldu.

    Ankara Antlaşması’nın beşinci başlığında İskenderun bölgesi için özel bir idari rejim kurulması hükmüne yer verilmişti. Bölgedeki Türklerin kendi kültürlerini yaşayabilmesi için her imkânın sunulacağı, Türkçenin de resmî dil olacağı not edilmişti. Geçen üç yıl boyunca bu konuda bir ilerleme sağlanamamış olması, başlı başına yeni bir sorun yaratıyordu.

    Manda yönetiminin başlangıcından beri bölgedeki Araplarla Türkler bloklaşmış, Fransız yönetiminin hakemliğine duyulan güven zedelenmişti. Ne var ki bu iki kesimde de fikir birliği yoktu. Türkiye’ye katılma yanlısı Türklerle bağımsız sancak isteyenler ayrışıyordu. Araplar da ikilemdeydi. Kimi mandanın sürmesini kimi bağımsız bir Suriye Cumhuriyeti’nin parçası olmayı hayal ediyordu.

    Tam_Bir_Asir_Once_2
    İskenderun’da Arap protestosu.

    “Kişisel Mesele”nin Kökenleri
    Mustafa Kemal Paşa 1923’ün Mart ayında yaptığı yurt gezisinde Çukurova kavşağındaki Yenice’ye uğradığında halk tarafından karşılanmıştı. Beraberindeki Adana Mebusu Damar Zamir (Arıkoğlu), o güne dair izlenimlerini şöyle aktarmıştı: “Kalabalık, istasyon ve yolu doldurmuştu. O sevinci tasvir etmek kolay değil. Gözyaşları dökenler gördüm. Paşanın ayağını bastığı toprağı öpmek için kendini yere atanlar vardı. O müthiş kalabalığın candan sevgisinin cazibesine kapılan Mustafa Kemal, Latife Hanım’la yan yana, bizler de arkalarında yürüyerek ilerledik. (…) Baraja giden yol kavşağına vardığımızda, solumuzda siyah giyinmiş bir grup ellerinde siyah bayraklar tutuyordu. Başlarında Mursaloğlu Tayfur [Sökmen] duruyordu. Acı ve feryatla paşayı selamladılar. Bazıları ağlıyordu. Paşa durakladı. Tamamı Hatay’dan gelmişti. On beş yaşlarında, baştan aşağı siyahlar içinde bir kız ağlayarak Hatay’ın anavatandan ayrı kalmasını, Fransızların zulüm ve işkencesi altındaki beş yüz bin Türk’ün cehennem azabı yaşadığını anlattı ve ‘Ne olur paşam bizleri de kurtar. Bu zalim Fransızların esaretinde bırakma. Sana yalvarırım, bütün Hataylılar yalvarıyor; bizi de hürriyete, anavatana kavuştur.’ dedi. Bizim gözyaşlarımız da onunkilere katıldı. Paşa önümde olduğu için gözlerini göremedim fakat Latife Hanım da ağlıyordu. Paşa tatlı ve gür sesiyle, ‘Türk milleti asla mahkûm ve esir kalamaz. Rahat olun.’ dedi.”

    Bu olayın üzerinden iki yıl geçmiş ama çözüme yönelik adım atılamamıştı. Türk muhacirler Adana’da eylemler yapıyor, yerel basın aralıksız kampanya yürütüyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın 1925 başında Dörtyol’daki sınır karakoluna yaptığı ziyaret, bir ölçüde Fransızların dikkatini çekmiş, gerilim bir süreliğine de olsa azalmıştı.


    “on beş yaşlarında, baştan aşağı siyahlar içinde bir kız ağlayarak hatay’ın anavatandan ayrı kalmasını, fransızların zulüm ve işkencesi altındaki beş yüz bin türk’ün cehennem azabı yaşadığını anlattı ve ‘ne olur paşam bizleri de kurtar. bu zalim fransızların esaretinde bırakma. sana yalvarırım, bütün hataylılar yalvarıyor; bizi de hürriyete, anavatana kavuştur.’ dedi. paşa tatlı ve gür sesiyle, ‘türk milleti asla mahkûm ve esir kalamaz. rahat olun.’ dedi.”

    Uluslararası Hukuk ve Diplomasi Altyapısı Kuruluyor
    Günümüzden tam bir asır önce Ali Fethi (Okyar) Bey, yeni büyükelçi olarak Paris’e atandı. Muhatap Fransa’ydı ve ilişkiler çok boyutluydu. Ankara’daki çabaların temelinde yeni rejimi tutundurmak ve uluslararası tanınırlığını sağlamak yatıyordu. Yenice’de Mursaloğlu Tayfur ve Hataylılara verilen sözün tutulabilmesi buna bağlıydı.

    Tam_Bir_Asir_Once_3.1
    Ankara’da inşaatı tamamlanan ilk büyükelçilik binası olan Almanya Sefarethanesi.
    Tam_Bir_Asir_Once_3
    Ankara’da Ziraat Bankası inşaatı, 1925.

    Hükümet farklı ülkelerin temsilcilikleri olarak kullanılması için sefarethaneler inşa etmeye başlamış, Ankara’nın tam anlamıyla başkent kimliği kazanması için çalışıyordu. Cumhurbaşkanı ilk tamamlanan bina olan Almanya Büyükelçiliği’ni bizzat teftiş etmiş, tüm ayrıntılarıyla ilgilenmişti. Yeni TBMM binası ve görkemli bir Ziraat Bankası inşa ediliyor, başkentte Avrupai ölçütlerde bir bayındırlık hamlesine girişiliyordu.

    Yüz yıl önceki nisan ayının gelişmelerinden biri de Fransa’nın Albert Sarraut’yu büyükelçi olarak Ankara’ya atamasıydı. Yirmi üç yıl milletvekilliği, dört kez sömürge bakanlığı deneyimi olan Sarraut, bu görev önerildiğinde Pierre Loti ve Claude Farrère’in romanlarına konu olan bir ülkeyi keşfetme arzusu ve yaratıcısını tanıma isteğiyle kabul ettiğini söyleyecekti.

    Avrupa’da artık “Yeni Türkiye” olarak adlandırılan Ankara’daki gelişmeler Amerikalıları da ilgilendiriyor, Merian C. Cooper ve Ernest Schoedsack tarafından çekilen ilk etnografik belgesel filmlerden biri olan Grass: A Nation’s Battle for Life (Otluk: Bir Ulusun Yaşam Savaşı) gösterime giriyordu.

    Tam_Bir_Asir_Once_4
    General Gouraud ve subayları Halep’te, Fedan Şeyhi Mücim bin Muhaid’in madalya töreninde.
    Tam_Bir_Asir_Once_5
    Antakya Lisesi öğrencilerinin protesto gösterisi.

    İskenderun Sancağı’nda Çözümsüzlük
    General Gouraud göreve geldiğinden beri Hatay, İskenderun ve Kırıkhan’ın kazalarını kontrol altında tutuyor, İskenderun Sancağı’nı Halep merkezli otonom bir bölge hâline getirmeye çalışıyordu. İskenderun’da sancağın bütçesini yürütmekten sorumlu idari konsey kurulmuş, her kazada istihbarat memurları görevlendirilmişti. Konsey manda yönetimi denetiminde bir yerel yönetim gibi çalışıyordu.

    Suriye’nin genelinde manda yönetimine karşı isyana bu sancaktaki Arap-Türk çatışması da eklenince Gouraud’nun işi daha da zorlaştı. Türk ve Arap gençlerin zorunlu olarak bir araya geldiği, Antakya Sultanisi’ndeki öğrenci çatışmaları okuldan taşıyor, iki tarafın gençleri mahalle güvenliğini sağlamak için örgütlenip geceleri nöbet tutuyordu.

    Manda yönetimi, okulu lise olarak düzenleyip Arapça ve Türkçe ikili öğretim düzenine geçerek çatışmayı dindirmek istedi ve programa Fransızca verilen ortak yurttaşlık bilgisi derslerini ekledi. Ne var ki üzerlerinde oluşan Fransız tahakkümünden iki blok da şikâyetçiydi. Konu Halep’teki yıllık manda yönetimi mebuslar toplantısında ele alındı. Antakya mebuslarının verdiği önergeyle okulun Türk ve Arap lisesi olarak ikiye ayrılması teklif edildi. Teklif hemen kabul edildi ve 166 öğrenci iki ayrı kısımda eğitime devam etti. Bu ayrım da sorunu çözmeyince birçok öğrenci okulu bıraktı. Hatay’ın ileri gelenleri bunun üzerine Türk öğrencileri anavatanda okutma girişiminde bulundu. Millî Eğitim Bakanlığı, Antakya Lisesi’nden gelen öğrencilerin hangi sınıftan olursa olsun tüm okullara kabul edilmesi talimatı verdi ve çoğunlukla en yakın merkezler olan Adana ve Gaziantep liselerine gönderildiler.

    Manda yönetimi son olarak Halep ve Şam’ı tek devlet durumuna getirdi. İskenderun Sancağı’yla ilgili olarak da mevcut rejim korunmakla beraber bölgeyi Suriye Devleti’ne bağlayan bir kararname yayımlandı. Böylece sancağın siyasi statüsünün kısa vadede çözüme kavuşma olasılığı da ortadan kalktı. Fransa sanki İngiltere’nin Şeyh Sait İsyanı’yla Musul konusunda edindiği kazanıma benzer bir avantaj elde etme niyetindeydi.

    Sonuçta bir yıl önce Yenice’de Mustafa Kemal Paşa’ya yakaranların çektiği çile devam ediyordu. İskenderun Sancağı’nda yaşayan Türkler gözlerini anavatana dikmiş, Ankara’dan iyi bir haber gelmesini bekliyordu. Görüşmeler basından takip ediliyor, en küçük haber bile umut ışığı olarak görülüyordu.

    Tam_Bir_Asir_Once_6
    Hatay Devleti bağımsızlığını kutluyor, 1937.
    Tam_Bir_Asir_Once_6.1
    27 Ocak 1937 tarihli Kurun’da Hatay’ın bağımsızlığa kavuşma haberi.

    1925’teki bu durumun giderek normalleşmesi beklenirken izleyen yıllarda Suriye Cumhuriyeti kuruldu ve iş daha da içinden çıkılmaz oldu. Şam yönetimi İskenderun Sancağı’nda Türklüğe dair bütün izlerin yasaklanması için manda yönetimine baskı yapmaya başladı. Türkiye’den okullara gönderilen ders kitaplarının toplanıp Atatürk resimlerinden arındırılması gibi vakalar yaşandı.

    1933’te Cumhuriyet’in onuncu yılı kutlamalarına sancaktaki Türkler de katıldı. Hatay’dan Ankara’ya kutlama telgrafları çekilip Cumhuriyet Bayramı kutlandı. Ertesi yıl Sancak Yüksek Komiseri Durieux, sınır sorunlarıyla ilgili olarak bir Türk heyetini Antakya’ya davet etti. Bunu haber alan sancak Türkleri, Mustafa Kemal Paşa şerefine şenlik düzenleyip Arap düşmanlığına karşı Türkiye’ye katılma taleplerini seslendirdi.

    Manda yönetiminin Arapları memnun etmek için aldığı her karar, yeni çatışmalara yol açmaya devam etti. Sonuçta yüz yıl önce patlak veren sorun, Atatürk’ün son yıllarındaki iradesiyle önce bağımsızlık statüsünü getirdi, günümüzden 86 yıl önce de Hatay’ın ilhakıyla çözümlendi. #

    KAYNAKÇA
    Arıkoğlu, Damar Zamir, Hatıralarım, Tan, 1961.
    “Atatürk’ün Büyükelçiliği Ziyareti”, https://tuerkei.diplo.de/tr
    Gentizon, M.P., “Le réveil de l’Orient Angora”, L’Illustration, 25 Aralık 1926.
    Çalışlar, İzzeddin, Cumhuriyete Doğru 52 Hafta, Remzi Kitabevi, 2023.
    Karakoç, Ercan, “Atatürk’ün Hatay Davası”, Bilig, sayı 50, 2009.
    Khoury, Basile, “Le processus d’annexion du Sandjak d’Alexandrette”, ifpo.hypotheses.org 4 Temmuz 2013.
    Miller, Joyce Laverty, “The Syrian Revolt of 1925”, International Journal of Middle East Studies Vol. 8, No. 4, Cambridge University Press, Ekim 1977.
    Yamaç, Müzehher, “Atatürk Döneminin Son Kazanımı İskenderun Sancağı-Hatay”, Akademik Bakış, cilt 17, sayı 33, Kış 2023.
    Yavuz, Bige, “Fransız Gözüyle Atatürk Devrimi Üzerine Genel Değerlendirmeler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, cilt 19, sayı 56, 2003.
    Yerasimos, Stefanos, “Le sandjak d’Alexandrette: formation et intégration d’un territoire”, Revue de l’Occident musulman et de la Méditerranée, sayı 48-49, 1988.
  • Sarayda Baharın Müjdecisi Kılkuyruk

    Sarayda Baharın Müjdecisi Kılkuyruk


    onun adı bahardır ki hayatın ve dirilişin ta kendisidir. onun varlığı, isa’nın nefesi gibi ölülere taze can, kederli gönüllere ferahlık bahşedici ilahi bir temsildir. her bir düğümü binbir sihirle atılan ak halıyı kaldırıp ebemkuşağından da renkli bir sahne kuran yine odur. lale ve sümbüller arasında gül kokusuna bezenip icraya çıkan bülbüller de bu sahnenin teşrifatçılarıdır. işte hükümdarların bir inci gibi kabuklarından ayrılması, sarayların kâinatın ferahlık haberlerine ermesi, tazeliklerin bahçelere av olması ve bu yolda kılkuyruk’un da baharın müjdesiyle çıkagelmesi bundan sebeptir.

    Evvel-Baharın Başlangıcı
    İlkbahar yahut evvel-bahar, tarihin takip edilebilen en erken zamanlarından itibaren anılıp tarım takvimlerine dâhil edilen, bayram ve şenliklerle kutlanan, insanlığın bir sene içinde ilerleyeceği bereketli yolu ve bu yoldaki menzillerini de haber veren, neşeler bahşeden bir mevsimdir. O nedenle güneşin Koç Burcu’na girdiği ve dünya üzerinde gece gündüz eşitliğinin sağlandığı 21 Mart, Doğu’da mühim bir gün olarak addedilmiştir ki bahsi geçen günde kutlanan meşhur bahar bayramı; kadim Anadolu, Mezopotamya ve İran başta olmak üzere sair Türk ve Fars coğrafyalarında “Nev-Rûz” adıyla yüzyıllarca kabul görmüştür.

    Saray_1) Sultan IV. Mehmed Edirne’ye ava giderken (1657), Claes Ralamb
    Sultan IV. Mehmed, Edirne’ye ava giderken (1657), Claes Ralamb.

    Tabiatın bu yeni başlangıcının ilhamıyladır ki Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın Ömer Hayyam başkanlığındaki heyete hazırlattığı Celâlî Takvimi’nin başlangıcı da “Nev-Rûz-ı Sultânî” diye belirlenmiştir. Selçuklu İmparatorluğu’nda resmî bayram olarak kabul edilmesine rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nda hükmü başkaca icra edilmiştir. Tanrı’nın kâinat nimetiyle tazelik ve şifa bahşetmesi için hekimbaşı tarafından hazırlanmış olan nev-rûz macunları, özel mahfazalar içinde padişaha, valide sultana, sair saraylılara ve devlet adamlarına takdim edildiği gibi yine aynı günde evvelce müneccimbaşı tarafından hazırlanmış olan yeni sene takvimleri de teşrifata uygun olarak takdim edilmiştir. Diğer yanda şairler ve musikişinaslar da nev-rûza kayıtsız kalmayarak evvelce hazırladıkları bahar ve nev-rûz temalı şiir ve güftelerini/bestelerini saraya ve devlet adamlarına takdim edegelmişlerdir.

    Harekette Bereket Vardır
    Elbette ki nev-rûzun gelişi Osmanlı Sarayı için sadece tabiatın yenilenmesi demek değildi. 21 Mart, pek çok husus için birkaç ay içinde yaşanacak büyük hareketlerin habercisiydi. En belirgin olarak imparatorluk ana sarayı olan İstanbul Yeni Sarayı’ndan Boğaziçi’ne ve hatta belki de Edirne Sarayı’na taşınmanın; Donanma-yı Hümayûn’un Boğaziçi’nden Akdeniz ve Karadeniz’e açılmasının; Ordu-yı Hümayûn’un İstanbul’dan kara seferlerine yürüyüşünün; Boğaziçi ve Haliç hasbahçelerinde çerağan eğlencelerinin tertibinin ve daha pek çok hareketliliğin belirlenen takvimlere uygun olarak yeniden sahnelenmesi, müteakip ayların görülecek işlerindendi. Sadrazam paşa ve şeyhülislam efendinin padişah katına tebrike varmaları da sadrazamların bu vesileyle padişahlara donanmış atlar takdim etmeleri de gerçekleşecek hareketlerin teşrifattaki temsili olarak mühim bir mihenk taşı yerindeydi.

    Kışın Baharına Erişmek
    Feleğin işi bu ya, öyle zamanlar olurdu ki evvel-baharda değil de evvel-baharın evvelinde dahi kışlar bahara, grilikler yeşilliklere, boşluklar lalezara dönüşüverirdi. Nitekim XVII. yüzyıl müelliflerinden Ganî-zâde’nin beyitleri, başka padişah devirlerinde kaleme alınan beyitler gibi oldukça aydınlatıcıydı. Muhteşem Sultan Süleyman devrinden beri âdeta unutulmuş olan büyük avların, I. Ahmed devrinde yeniden canlanmasını anlatan Ganî-zâde, genç Padişah’ın yaz kış demeden ava çıkışını, “Çıkup vakt-i şitâda eyledi nev-rûz-ı sultânî/ Sipâhun bayrağından kûh u deşti lâle-zâr itdi” beytinde, kışı bahara çeviren padişah tasviriyle betimlemişti. Devamındaki beyitlerde ise bu avların esasında devlet nizamını tesis ve temin için gerçekleştirildiğini de gereklilikleriyle dile getirmeyi ihmal etmemişti.

    Saray_6) Kılkuyruk
    Kılkuyruk.
    Saray_4) II. Murad'ın av sahnesi
    II. Murad’ın av sahnesi.

    Yabancı Gözler
    Ganî-zâde’nin padişahların tüm mevsimlere yayılan avlarını mevzubahis etmesi elbette ki beyhude değildi. XVII. yüzyıl, baharın yeniden ortaya çıkışı gibi avcı padişahların da yeniden ortaya çıktığı bir yüzyıldı ve I. Ahmed’le başlayan bu süreç II. Mustafa saltanatına değin devam etmişti. Bu yüzyılda sık sık tekrarlanan avlanma faaliyetlerine de diğer alaylarda olduğu gibi büyük bir maiyetle çıkılması âdetti. Hâl böyle olunca imparatorluk halkı gibi yabancı gözler ve yabancı diplomatlar da bu alayların ihtişamına kayıtsız kalamaz, kimi zaman hatırat ve raporlarına kimi zaman da İsveç Elçisi Ralamb’ın yaptırdığı gibi tuval üzerine resmettirilirdi. Alayların tamamı resmedilmediği takdirde ise av ağalarının müstakil tasvirleri Avrupa koleksiyonlarındaki yerlerini alırdı.

    Av Ağaları
    Av ağalarının ve ekiplerinin rolü, alayların vücuda gelmesi için pek mühimdi. Vazifeleri, padişah ava çıktığı zamanlarda kullanılacak olan şahin, çakır, atmaca, doğan gibi avcı kuşları yetiştirmektir. Bu ağalara bağlı ekibin yalnızca saraydaki mevcudu XVII. yüzyıl başında 600 kişiye yaklaşmıştı. Taşra teşkilatında mensupları Müslüman ve Hristiyanlardan oluşan ve bu ağalara bağlı olarak yuva yapan, yavru yetiştiren, götürücü ve avcı gibi işler gören çakırcılar, şahinciler, atmacacılar ve doğancılar ise bu sayıya dâhil değildi.

    IV. Murad ve Sultan İbrahim’e devlet idaresinde yol gösterici olmak maksadıyla iki risale sunan Koçi Bey’in de kaydettiği üzere av ağaları esas olarak dört kişiydi. Baş ağa Çakırcıbaşı, ikinci ağa Şahincibaşı, üçüncü ağa Atmacacıbaşı ve dördüncü ağa Av Ağası (Doğancıbaşı) idi. Çakırcıbaşı ya da Şahincibaşı bir av tutarsa derhâl padişahın yanına gelip yer öptükten sonra avını sunabilirdi. Buna karşı padişahın da o ağayı yakınına çağırıp, “Aferin ağa! İyi av ettin. Hazzettim!” diyerek 20, 30 altın ihsan buyurması kanundu. Yine ihsanın ardından, “Göreyim seni! Doğanları, şahinleri, bir hoşça öğretmek gereksin!” ve “Av alan, şahin midir, doğan mıdır, balaban mıdır?” diye sorulması, iltifat edilmesi de teşrifat kanunu gereğiydi. Bahsi geçen ilk üç ağa ve ekibi, sarayın dış teşkilatında; dördüncü ağa olan Doğancıbaşı ise -IV. Mehmed devrinde lağvedilişine değin- kendi ekibiyle sarayın iç teşkilatında konumlandırılmıştı. Doğancıbaşı, Enderun Ağaları’ndan olduğu hâlde Av Ağaları’nın amiri Çakırcıbaşı olup, terfiler saray içinde olursa Atmacacıbaşı Şahincibaşı, Şahincibaşı Çakırcıbaşı olurdu. Doğancıbaşı da saray içinde terfi ederse silsileye uygun olarak terfi ederdi. Saray dışında ise yeniçeri ağalığı, beylerbeylik hatta vezirlik gibi yüksek ünvanlarla çıkarlardı.

    Saray_5) Şahincibaşı, Elbise-i Atîka-i Osmâniyye
    Şahincibaşı, Elbise-i Atîka-i Osmâniyye.
    Saray_8) Ördek Tirit, Şef Özgür Üstün - AVLU
    Ördek tirit.

    1001 Akçeli Kılkuyruk’un Gelişi
    Teşrifat defterlerinde ve devrinde kaleme alınan başka bazı müstakil eserlerde yahut daha sonra kaleme alınan araştırmalarda Av Ağaları’nın av esnasında tuttukları bir avı doğrudan padişaha takdim etmelerinin âdet ve karşılığında emanet verilmesinin kanun olduğu kaydedilmiştir. Fakat arşiv belgeleri hikâyenin burada tamamlanmadığına işaret etmektedir. Koçi Bey’in de av takdimi hususunda işaret ettiği Av Ağaları’nın yalnızca av zamanlarında değil, teşkilatlarının tamamıyla lağvedildiği XIX. yüzyılın ilk yarısına değin, kendi teşkilatları içinde bir gelenek hâlini alan baharın gelişi münasebetiyle de senede bir defaya mahsus olmakla ayrıca takdime vardıkları anlaşılmaktadır.

    Av Ağaları’nın, erkeklerinin ince uzun kuyruğundan sebep “Kılkuyruk” adını verdikleri ve “Evvel-bahâr-ı huceste-âsâr müjdecisi Kılkuyruk ta‘bîr olunur ördek” diye ifade ettikleri “Anas acuta” yüzücü bir ördek türü olmakla, esas olarak Asya ve Avrupa’nın kuzey bölgelerinde, Kanada ve Amerika’nın orta-batı bölgelerinde bulunurdu. Kış aylarında güneye, sıcak bölgelere doğru hareket ederdi. Bu göçleri esnasında ancak bahara yakın zamanlarda imparatorluk topraklarına, Edirne ve İstanbul civarına değin ulaşmış olduklarından Av Ağaları tarafından güzel havaların yani baharın vaktinde erişeceğinin müjdecisi kabul edilerek avlanırlardı.

    Saray_3) Muhteşem Sultan Süleyman'ın ava gidişi. Seyyid Lokman, Hünernâme
    Muhteşem Sultan Süleyman’ın ava gidişi. Seyyid Lokman, Hünernâme.
    Saray_7) Nizâmî'nin Hamse'sinde yer alan baharın gelişi münasebetiyle gerçekleeşen ziyafet ve eğlence.
    Nizâmî’nin Hamse’sinde yer alan baharın gelişi münasebetiyle gerçekleşen ziyafet ve eğlence.

    Belgelere göre Nedîm’in “Çıkma koyundan kuzucağım” sözüne aldırış etmeyen Kılkuyruk’u o sene ilk olarak hangi Av Ağası yakalarsa karşılığında da büyük bir meblağ ile taltif edilmesi kadim bir teşkilat kanunu idi. Kılkuyruk’u yakalayan ağa derhâl bir arzuhal (dilekçe) kaleme alarak ördeği padişaha takdim eder ve “…kanûn-ı pâdişâhâne üzere binbir akçe bahşiş-i hümayûnları ihsân buyurula gelmekle…” diyerek gerekli meblağın kendisine bağışlanmasını talep ederdi. Bunun üzerine padişah da arzuhal üzerine “Hazîne Kethûdâsı Ağa. Sâhib-i arzuhâl kulum, ‘Bahar Müjdecisi Kılkuyruk Ördeği’ni getürmekle âdât-ı kadîme üzere binbir akçe ihsân eyledim, viresün.”; “İhsân-ı hümayûnum olmuşdur.”, “Kanûn üzere akçeleri ne mikdâr ise virile.” şeklinde hatt-ı hümayûnlarını kaleme alarak gereğinin yapılmasını irade buyururdu. Sonrasında da şüphe yok ki “Mukarrerdir hazânı her bahârın” mısraı yerini bularak Kılkuyruk’un sahana girmesi bir olurdu. #

  • 1870’ten 2025’e Ekonomide Ne Değişti?

    1870’ten 2025’e Ekonomide Ne Değişti?


    adalet ekonomiyi doğrudan veya dolaylı olarak etkilemektedir. türkiye’de ulusal ya da uluslararası alanda adalete olan güvenin azalmasıyla ekonomiye olan güven ilişkisi dikkate alındığında bugün yaşanan krizin nedenlerinden biri de kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. türkiye’nin hukukun üstünlüğü endeksi’nde 142 ülke arasından 117’nci sırada kendine yer bulabilmesi de bunun önemli bir göstergesidir.

    Adalet Tanrıçası ve Türk Bayrağı - Kreatif Stok
    Adalet her alanda olduğu gibi ekonominin de vazgeçilmezidir.

    Namık Kemal’in Uyarıları ve Bugünün Türkiye’si
    Yıl 1870… Avrupa’ya giden Namık Kemal Batı ülkelerinin medeniyeti hakkındaki izlenimlerini yurda döndükten sonra dile getiriyordu. Dönüp dolaşıp konu hep bilim, teknik ve sanayideki ilerlemelere geliyordu. Onun zihnini sürekli meşgul eden kavramlar söz konusuydu. Devamlı olarak hürriyet, hak, hukuk, adalet, kanun gibi bugün dahi üstesinden gelemediğimiz konulara kafa yordu. Yazdı, çizdi, konuştu, anlattı; “Devlet, padişah için değil millet içindir!” diyerek insanları uyandırmaya çalıştı. Aslında halkı uyandırmak gibi bir derdi olmasa belki de kimseyle ters düşmeyecekti. Hâliyle, “Biz padişah sayesinde bu hayatı yaşıyoruz…” diyen yandaşların padişahı doldurmasıyla sürgün üstüne sürgün yedi, dere tepe düz gitti. Zira durum bugün bile farklı değil… Yıl olmuş 2025, aradan tam bir buçuk asır geçmiş olmasına rağmen, hâlâ uyuyanla uyanık olanın sayısı yarı yarıya bu topraklarda…

    Namık Kemal
    Tarih Namık Kemal’i haklı çıkardı. Osmanlı’nın önce ekonomisi battı ardından da Padişah tahtını terk edip kaçtı.

    Namık Kemal her şeyi yurt dışından ithal ettiğimiz için kızıyor da kızıyordu. Bu işin böyle gidemeyeceğini anlatmaya çalışıyordu. Bugün mezarından çıkıp gelse, “Gömün beni!” diye yalvarırdı herhâlde… Onu kıstık, bunu kıstık, millette alışveriş yapacak para bırakmadık hatta altın ithal etmeyi yasakladık…

    2025 yılı Şubat ayında yıllık 85 milyar dolar dış ticaret açığı vermeyi başardık! Namık Kemal, Avrupa’yı bir kez dolaşıp gözlemledikten sonra, “Böyle bir ekonomi ancak çöküşe sürüklenir.” diyerek uyardı… Oysa bugün dünyayı karış karış gezen yöneticilerimiz, onun bu çarpıcı çıkarımını bile yakalayamadı.

    Tarih Namık Kemal’i haklı çıkardı. Osmanlı’nın önce ekonomisi battı. Padişah tahtını terk edip kaçtı. Genç Türkiye koca bir imparatorluğun borçlarını sırtlamak zorunda kaldı.

    Bugün ne ithal ediyoruz? Ağırlıklı olarak üretim için gerekli ara mallarını… Bu girdileri işleyip nihai ürüne dönüştürüyoruz. Peki, ara mallarını neden kendimiz üretemiyoruz? Yıllarca Türk Lirası’nı yapay olarak değerli tutma politikasıyla, ekonomiyi “güçlü” göstermeye çalıştık. Tıpkı bugünkü gibi… Küçük ve orta ölçekli yerli ara malı üreticileri ucuz ithal girdiyle rekabet edemedi. Ya kapandı ya onlar da ithalatçı oldu. Ekonomide bize kalan, düşük katma değerli montaj hattı… Namık Kemal’in söylediği gibi üretim yapısı değişmeli… Çok geç kalmadan 155 yıl sonra! Hâlâ neresini anlamadılar acaba? Katma değerli ürünlerdeki yetersizlik ise ekonomiyi kronik bir açıkla baş başa bırakıyor. Üretimi artırdığımızda ithal girdi bağımlılığı cari açığı şişiriyor. Azalttığımızda ise millî gelir düşüyor. Değişen tek şey artık sürgün yemiyoruz ama bedelini ekonomiyle ödüyoruz.


    “katma değerli ürünlerdeki yetersizlik ekonomiyi kronik bir açıkla baş başa bırakıyor. üretimi artırdığımızda ithal girdi bağımlılığı cari açığı şişiriyor. azalttığımızda ise millî gelir düşüyor. değişen tek şey artık sürgün yemiyoruz ama bedelini ekonomiyle ödüyoruz.”

    Şöyle bir tablo çizeyim gerisine siz karar verin. Mısır’da açılan Türk tekstil firmalarına ait fabrika sayısı 200’e ulaştı. Tüm sektörlerde Türkiye’den Mısır’a giden yatırımcı firma sayısı ise şimdilik 800 civarında… Niye gittikleri hiç sorgulandı mı? Gitmesinler diye önlem alındı mı? Zira yaşanan süreç yeni başlamadı. Artan üretim maliyetleri ve finansman sıkıntısı tekstil sektörünü çok zorladı. Rakipler dişli… Çin, Pakistan, Vietnam, Kamboçya… Ucuz iş gücünün diyarları… Üzücü ama gidene gitme diyemezsin. Haklı! Ne yapacak? Babasının hayrına zararına mal mı satacak? Şirket bu, nerede kâr görürse orada iş yapacak. Esas Türkiye çok istiyorsa yatırımcıyı kaçırmayacak. Keşke sorunumuz maliyetler olsa sadece…

    JP Morgan
    Amerikalı bankacı ve sanayici J.P. Morgan’ın “Bir işin temelinde para değil, güven vardır.” sözü sermaye akışı ve yatırım için önemini koruyor.

    TÜSİAD’ın Değerlendirmeleri ve İktidarın Tepkisi
    Türkiye’nin en köklü iş dünyası örgütlerinden TÜSİAD, ülkenin ekonomik ve demokratik geleceğine dair kritik uyarı yapmayı denedi. Sürdürülebilir büyüme, hukukun üstünlüğü ve demokratik standartların güçlendirilmesi adına, “Uzun vadeli istikrar için yargı bağımsız olacak, gerçek demokrasi hayata geçirilecek, herkes aynı kurallara göre oynayacak. Başka türlüsü, bundan da kötüsü…” falan dedi… Hâliyle yönetimin ayağına basınca Adalet Bakanı’ndan, “Türkiye eski Türkiye değil… Hiçbir kuruluş, kendisini milletin iradesinin ve hukukun üstünde göremez.” cevabı geldi. Bununla da kalmadı, ifadeleri de alındı. Ülkede demokrasinin geldiği nokta, “Sadece iyi şeyler söyleyebilirsiniz.” kıvamında… Eleştiri, “sakıncalı ifade suçu” kapsamına mı girdi? Öyle görünüyor sanki…

    Ekonomi dünyasının efsanelerinden J.P. Morgan’ın, “Bir işin temelinde para değil, güven vardır.” sözünü ve Paul Krugman’ın, “Ekonomide en büyük çöküşler, insanların yarın paralarının güvende olmayacağına inanmasıyla başlar.” tespiti aslında işin özeti…
    Bu saatten sonra kimse beklemesin daha iyisini… Türkiye’nin hukuk ile ilişkisi nasıl gidiyor sahi?

    Ekonomik Yatırımın Güvencesi: Hukuk
    “The World Justice Project” adı altında bir rapor hazırlanıyor her yıl… Bu öyle masa başında yazılan araştırma tarzında raporlardan değil… Yaklaşık 142.000’den fazla insandan görüş alınıyor. Az buz değil, 3.400’den fazla uzman çalışıp değerlendiriyor. Çıkan sonucu yatırımcı iş insanı gözüyle irdeleyelim. Sağlam paranız var, “Nereye yatırım yapsam?” diye düşünüyorsunuz. Gidip de Angola, Guatemala’ya veya Nijer’e gönül rahatlığıyla güvenip milyar dolarlık yatırım yapar mısınız? Yapın valla… Oralar, Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne göre Türkiye’den daha iyi sıralamaya sahipler… Hele Zambiya, Togo, Kenya… Hukukun kaleleri hepsi bizimle kıyaslanırsa…

    2024 yılında tam 142 ülke arasında Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde, Türkiye kendine 117’nci sırada yer bulabildi.

    Hemen kendimize haksızlık yapmayalım. Kamboçya ve Afganistan’dan falan iyi çıktık şimdilik… Tamam, bu araştırma dış mihrakların, Türkiye’yi kıskananların yeni bir oyunu… Eyvallah ona şüphe yok da gel de bunu dünyaya anlat kolaysa! Sahi bana dünyada 115 ülke saysanıza… Sayamazsınız… Çok sağlam coğrafya bilseniz bile hafıza 70’lerde, 80’lerde kilitlenir… Yine de başarıp 116’ya gelirseniz biz 117’deyiz! Bunu böyle anlatıyorum ama meğer gayet iyi durumdaymışız Hukukun Üstünlüğü sıralamasında… Araştırmada “Hükümetin gücünün sınırlandırılması” diye bir klasman var. Sözde totaliter rejime kaç adım kaldığını sayar. Araştırılan 142 ülke arasında Türkiye 137’inci sırada… Belli ki Türk usulü başkanlık sistemi dünyanın gittiği yolun tam tersi! Durun yahu, bizden kötüsü var; Haiti…

    1870-2025_4) 465601334_18458439
    2024 yılında yayımlanan Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde, Türkiye kendine 142 ülke arasından 117’nci sırada yer bulabildi.

    “Rakamlar Avrupa, Hayatlar Afrika”
    Dünya bize güvenmiyor, biz bize güvenmiyoruz. Ülkede arkasına güvenen bir borazancıbaşı kaldı. Eh, artık o yapar bu ülkeye yatırımı! Bütün bunları içinizi karartarak yazıyorum ama ülkede herkesin yıllık ortalama geliri 15 bin 437 dolara yükseldi. Zenginleştik bayağı… Siz hissetmediniz mi? Ekonomi dünyasında veriler her şeydir, gücü tartışılmaz. Zira bu verilerin doğruluğu tüm ekonomik analizlerin temelini oluşturur. Bu verileri açıklayan kurum, iktidara sadakatinden onun çıkarlarını korumaya yönelik ayarlamalar yapıyorsa ne olur? Rakamlar Avrupa, hayatlar Afrika… Kâğıt üzerinde her şey güllük gülistanlık maşallah… Resmî rakamlarda “hızla zenginleşen” bir toplum, gerçek hayatta markete gidince kredi kartına taksitle gıda alıyor eve… İnsanlar evlenemez, çoluk çocuk yapamaz hâlde… Sahi o zaman kim zenginleşiyor bu ülkede? Nereye kadar sürdürülebilir? Yarattığı üretim azalması ne kadar tolere edilebilir? Anlamı, başa döneceğiz demektir. Sebep? Kötü yönetim! Yan etkisi? Fakirleştirir! #