Etiket: Sayı: 124

  • Eski İstanbul Edebiyatında Yeniçeri Zorbaları


    yeniçeri ocağı’nın yozlaşmasıyla ocak üyesi yeniçeri zorbalarının eski istanbul’da saçtıkları dehşet kâh deyişlerle kâh büyüklerden dinlenilen hatıralarla edebiyatımızdan muhtelif eserlerin satır aralarına geçmiştir. günümüzde yeniçeriler hakkında kroniklerde hatta adli kayıtlarda dahi yazılanların ıı. mahmud döneminin propaganda metinleri olduğu iddia edilse de istanbul’un farklı dönemlerinde kaleme alınmış edebî metinler -suç tarihi ve folklor ışığında bakıldığı zaman- istanbul sokaklarının tekin olmayan çehrelerine dair önemli ipuçları barındırıyor.

    Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması dönem dönem “Vaka-i Hayriye mi? Vaka-i Şerriyye mi?” ekseninde tartışılırken, sıklıkla Yeniçeri isyanlarının otorite üzerinde bir tür emniyet supabı vazifesi gördüğü, halkla ve esnafla içli dışlı olmalarının bir nevi alternatif muhalefet vasıtası hâline geldiği yolunda görüşler de dile getiriliyor. Elbette askerliğin yanı sıra; çöğür (bir tür saz) çalan âşıklar hasebiyle sanatkâr, esnaf, şehirde inzibat, yangında tulumbacı rolleri bulunan, toplumun farklı kesimlerinden grupları bir araya getiren “Yeniçeri Ocağı” gibi bir yapı çok katmanlıdır, tek bir mecradan değerlendirilemez. Ancak yine bu sebeple salt ezber bozduğu iddia edilen tezlerle de 1600’lerden 1800’lerin başına uzanan süreçte ocaklarda başlayan dönüşüm, imparatorluğun başkentindeki sosyal çürüme ıskalanmaktadır. Nitekim Yeniçerilerin asayiş bozukluklarına dair kroniklerden adli kayıtlara dek sözlü tarihe de temas eden asırları aşan tanıklıkları, anakronik bir tutumla Sultan II. Mahmud döneminin (1785-1839) propaganda metinlerinden(!) sayan bir görüş söz konusudur. Oysaki alelade edebî metinlerde, hatıralarda vb. satır aralarındaki detaylar, suç tarihi ve folklor açısından değerlendirildiğinde 200 asır evvelinin İstanbul sokaklarının karanlıkta kalmış netameli taraflarına ışık tutuyor.

    Yeniçerilerdeki Yozlaşmaya Dair İlk İşaretler
    Tek nüshasını Murat Bardakçı’nın 1985’te bir mezattan almış olduğu ve bir çalışmasında tam metnini de neşrettiği 1686 tarihli Dellâknâme-i Dilküşâ (Gönüller Açan Dellaklar Kitabı) adlı eser, bir devrin öteki İstanbul’una dair bilgiler vermektedir. Dönemin İstanbul’undaki hamamlardan sorumlu hamamcılar kethüdası Derviş İsmail’in bu eseri, sadece o vakitlerde İstanbul’daki 408 hamamda çalışan 2 bin 321 tellaktan 11 tanesinin yaşam öyküsünü ihtiva etmemektedir, Yeniçeri zorbalarının şehirdeki faaliyetleri hakkında da bir panorama çizmektedir. Detaylarına girmemekle birlikte burada yer alan bilgilere göre Tophane’de Elli Dokuzuncu Orta’dan yani Yeniçeri bölüğünden, “Ehrimen-lika [Eski İranlıların kötülük tanrısı dev Ehirmen suratlı] eşkıyası ve Tophane Ocağı’nın cehennem zebanisi semenderleri [Ateşe girme motifi üzerinden çalıştıkları yere atıfla] ve kalyoncu levendler ki elli dokuzlu ve Tophaneliden eşedd [daha şiddetli] padişah kullarının yüz karası” şeklinde bahsedilmektedir ki metnin ilerleyen kısımlarında yine bu Orta’dan “Kalafat yerinde kahvehanesi olan hezele güruhu”, “Tophane zebanileri” şeklinde de bahsedilerek, o devirdeki Yeniçerilerin kahvehanelerde toplanmaya başlayıp asayişi tehdit etmelerinin Sultan III. Selim devrinden (1761-1808) epey öncesine uzandığını göstermektedir. Yine burada satır arasında Altmış Dördüncü Orta ile Elli Altıncı Orta’dan iki zorbazın bahsi geçer ki bunlardan Elli Altıncı Orta’nın zorbaları, Eminönü’nde Yemiş İskelesi ve civarına bakan Çardak Kolluğu ve İskelesi’nde bulunmakta olup Yeniçerilerin son dönemlerinde yani 1800’lerin başında muhtelif şehir eşkıyalığı vakalarıyla bilinmişlerdir. Yeniçerilerin yozlaşmalarına dair anlatılar daha çok 1700’ler sonunda ve 1800’ler başında birikmekteyse de Derviş İsmail’in eseri bu durumun 1600’lerde de görüldüğünü göstermektedir.

    Ahmet Mithat Efendi’den Reşad Ekrem Koçu’ya Edebiyattaki İzler
    Ahmet Mithat Efendi’nin, Mustafa Necip Efendi’nin III. Selim’in padişahlığına ve tahttan indirilmesine dair eserinden derlediği bilgilerle kaleme aldığı “Yeniçeriler” adlı hikâyesi dışında 1875’te yazdığı Hasan Mellah romanında da Galata’da bir vakitler Yeniçeri zorbalarının kanlı vakalarına binaen “Kanlı Hendek” adıyla anılan Hendekbaşı (Şimdinin Kuledibi) semtinin bu mazisine değinir. 1844 doğumlu Ahmet Mithat Efendi’nin Yeniçerilerin son devirlerini görmüş kimselerden çocukluğunda dinledikleri, bu eserleri kaleme almasında ne kadar tesirli olmuştur bilemiyoruz ancak hatıralar ve sözlü tarih aktarımları söz konusu olduğu zaman karşımıza bu konuda başka örnekler de çıkıyor. Örneğin Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895) o devirlerden bir tanığın ağzından Yeniçerilerin “balta asarak haraç toplamaları”ndan bahseder ki Târîh-i Cevdet’teki bu anekdota Şevket Rado da Reşad Ekrem Koçu’da yazılarında yer vermişlerdir. Hatta Ahmet Rasim bir yazısında devrinin günlük konuşmaları arasında “Yeniçeri misin be!” deyiminin kaybolsa da “balta asmak”, “balta asıyor” gibi tabirlerin askıntı olmak anlamında kullanılmaya devam ettiğini yazmıştır. Yine Ahmet Rasim, bir dönem himayesine girdiği eniştesi, seksenli yaşlarındaki Miralay Laz Mehmed Bey’in idamdan kurtulma Yeniçeri kodamanlarından olduğunu vurgulamış, hatıratlarından “Falaka”da da kendisinden, “Vaktiyle Yeniçeri iken cellat önünden kurtulmuş, iki üç oda dolusu tüfenkleri, kılıçları, kamaları, palaları var imiş.” sözleriyle bahsetmiştir. Sultan II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırırken (1826) Ocağın zabitlerini ve ileri gelenlerini yanına çekip ayaktakımı ve asayiş bozukluğuna sebep olan güruhları yalnız bıraktığı bilinmektedir ki Ahmet Rasim’in eniştesi de ilga sonrası Asakir-i Mansure-i Muhammediyye’de yer alan Yeniçeri kökenli zabitlerden olmalıdır. 

    Ali Camiç Ağa’nın Şiiri
    Reşad Ekrem Koçu’nun Yeniçeriler kitabı ile yakın zamanda dijitalize edilen İstanbul Ansiklopedisi eserinde Yeniçeri şairlerinden adli vakalara sözlü kültür aktarmalarından faydalanılabilmektedir. Burada devrin İstanbul’undaki Yeniçeri zorbalarına dair bazı fahriye ve destan örnekleri de yer almıştır. Son Yeniçerilerden olup bir dönem Galata’da Çardak Kolluğu Çorbacısı olarak vazife yapmış Ali Camiç Ağa’nın fahriyesi (şiiri) bu örneklerden biridir:

    Hacı Bektaş ocaklıyım zor âver,
    Deli poyraz şahin başımda eser.
    Taban deperiz hep dilber yolunda,
    Kimi kaşın çatar kimi gülümser.
    Pâyine yüz koyub koklasam öpsem
    Biri hoşnud olsa öbürü küser.
    Kimi pırpırıdır bıçkın âfettir,
    Vaslı her âşıka olmaz müyesser.
    Sanman güzeller hep vefasız olur,
    Sunar lâ’li ile şarâbı kevser.
    Her güzelin vardır amma engeli,
    Sureti beşerde ejderi heftser.
    Rakibanın kimi Rüstem kimi Zâl,
    Kimi bir vuruşda kırk kelle keser,
    Geçdi cümle bıçağımın altından.
    Civan idim henüz nev tıraş püser,
    Fahriyemiz yazdık yatağan ile,
    Kalsın rûzigâra bizden de eser.1

    Yıllar Sonra da Anlatılan Korkular
    Nahid Sırrı Örik, Eski Zaman Kadınları Arasında adlı hatıra kitabında babasının ninesi olan Sebure Hanım’ın hatıralarını aktarırken bunların bazılarının Yeniçerilerin henüz şehirde dolandıkları, nizam ve kanuna riayet etmeksizin İstanbul halkına dehşet saçtıkları zamanlara ait olduğunu söyler. Sonrasında şu anekdotu aktarır: “Uzak olan semtlerinden gelirlerken hanımların iki bostan duvarı arasındaki tenha bir yoldan geçmeleri icap etmiş. Bu sırada da karşılarına dört Yeniçeri çıkmış. Kaçamamışlar ve bir göz açıp kapayacak zaman içinde her biri kendini bir Yeniçeri’nin omzunda veya sırtında bulmuş. Böyle şeyler olağanmış ve ırz ehli kadınların sallasırt edilip günlerce, haftalarca Yeniçeriler ve uygunsuz takımından çeşit çeşit herifler tarafından kapatıldıklarına ait hikâyeler dillerde gezermiş. …Sabure Hanım, Yeniçeriler ortadan kaldırıldıkları günlerde, tam tarihiyle 1826 Haziran’ında İstanbul’un pek müthiş bir korku ve dehşet içinde kaldığını söyler, ateşe verilen Yeniçeri kışlalarının yanışını, yaşamakta bulunduğu evin, yani esirci hanımın pencerelerinden seyrettiğini, bu kışlaların tam yedi gün ve yedi gece durmadan yandıklarını hikâye ederdi. Yeniçeriler kazanları devrilip kışlaları yakıldıktan ve cümlesi kesilip telef edildikten sonra da köşeye bucağa saklananların aranmaları, ele geçirilenlerin temizlenmeleri işi günlerce devam etmişmiş. Bunlardan birinin yolda yakalanıp itlaf edilmesine bizzat şahit oluşu da Sabure Hanım’ca anlatılan hikâyelerin en fevkaladesiydi.”2 #

    DİPNOTLAR
    1 Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, “Bıçak Altından Geçirme” maddesi.
    2 Nahid Sırrı Örik, Eski Zaman Kadınları Arasında, Oğlak Yayınları, İstanbul 2011, s. 19-20.
  • Bakırköy İnşaat azasında 6 Kişi Nasıl Öldü?


    istanbul 1914 yılına elektrikli tramvay heyecanıyla girmişti. atlı tramvaylar tarihe karışmış ise de tramvay kazaları can almaya devam ediyordu. buna son zamanlarda otomobil kazaları eklenmişti. fakat hiçbir kaza, nisan ayında meydana gelen ve 16 kişinin ölümüne yol açan ulaşım bağlantılı kaza kadar yakıcı olmamıştı. bakırköy’deki istasyonun temel kazısında sona yaklaşılırken 8 nisan 1914’te yaşanan çökme nedeniyle yirmiden fazla işçi toprak altında kaldı.

    İstanbul’u Balkan şehirlerine bağlayan Rumeli Demiryolu’nun inşasından yaklaşık kırk yıl sonra bu yolun Sirkeci-Yeşilköy arasının çift hatta dönüştürülmesine karar verilmiş, Rumeli Demiryolu’nu yapan Şark Demiryolları Şirketi çift hat inşaatına 1910 yılında başlamıştı. Proje kapsamında, 1872’de yapılmış olan Makriköy (Bakırköy) İstasyonu’nun genişletilmesi kararlaştırılmıştı. Bu tarihte Alman sermayesinin hâkim olduğu Şark Demiryolları Şirketi, inşaatı İtalyan müteahhit Parissis’e verdi. Parissis de Avusturyalı mühendis Hochreiter ile anlaştı. Böylece birer ustabaşı ve amele çavuşu ile yeteri kadar amele istihdam edilerek inşaata başlandı.

    Geliyorum Diyen Kaza
    İnşaatın temel kazısında sona yaklaşıldığı 8 Nisan 1914 günü saat 10.30 sıralarında meydana gelen ani bir çökme nedeniyle yirmiden fazla işçi toprak altında kaldı. Soruşturma sırasında çizilen krokide görüldüğü üzere, İstanbul’un gözde esnafından tekstilci Şamlı Mustafa Efendi’nin köşkünün altına yakın bir yerde Bizans devrinden kalma ve taştan inşa edilmiş bir kemerli yapıya rastlanmıştı. Kemerin barutla parçalanarak yıkılması planlanmıştı fakat barut yerleştirilebilmesi için ortasına doğru bir tünel açılması gerekiyordu. Temelin içi bir buçuk metre kadar kazılmıştı ki altı boşaldığı için dayanaksız kalan 5 metre yüksekliğinde ve 1 metre kalınlığındaki kemer sırtı işçilerin üzerine yıkıldı. Yakındaki diğer işçiler, ahali ve Yüzbaşı Aziz kumandasındaki bir grup, kazma ve küreklerle işçilerin imdadına koştu. Altıncı Alay’dan İsmail Hakkı Bey de bir miktar asker ve Hilal-i Ahmer grubuyla kurtarma işine destek vermiş, Şehremaneti olay yerine bir otomobil göndermiş, ayrıca sağlık ekipleri gelmişti.

    Enkaz Altından Arkadaşlarını Çıkarmalarına İzin Verilmedi
    Çökmenin yaşandığı yerde, Doğu şehirlerinden yeni gelmiş amele grubu çalışmaktaydı. İlk hamlede enkazın ön tarafından 7 işçi yaralı olarak kurtarıldı. Bunların memleketleri, adları ve yaşları şöyleydi: Hınıslı Ahmet oğlu İsa (13), Karahisarlı İbrahim oğlu Halil (45), Muşlu Mehmet oğlu Esad (40), Bitlisli Abdullah oğlu Teço (50), Bitlisli Murat oğlu Cendo (50), Karahisarlı Mehmet oğlu Hasan (46) ve Bulanıklı Derviş oğlu Mehmet (35). Bakırköy Belediye Tabibi Tolyan, Yeşilköy Tabibi Nihanyan, Doktor Binbaşı Fevzi Bey, Eczacı Kargopoulos ve Doktor Miralay Hıristaki’nin çevredeki eczanelerden aldıkları malzemelerle yaptıkları ilk müdahalenin ardından yaralılar trenle Yedikule’deki Balıklı Rum Hastanesi’ne nakledildi. 

    Başları parçalanmış, bacakları kopmuş, iç organları fırlamış hâlde çıkarılan cansız bedenler ise Bakırköy Camii’nde gasledildikten sonra hemen defnedildi. Bunların kimlikleri: Bulanıklı Ramazan oğlu Diyav (35), Bitlisli Nadir oğlu Cendo (35), Bulanıklı Nadir oğlu Holida (50), Bulanıklı Derviş oğlu Aziz (50), Bitlisli İbrahim oğlu Mustafa (38) ve Bulanıklı Ömer oğlu Mustafa (38) şeklindeydi. Çoğu birbirinin akrabası olan ve bir gün önce işe alınmış olan grup 25 kişiydi. Bunlardan biri ilk anda kaçarak yara almadan kurtulmuş, ikisi ise o gün işe gelmemişti. Toprak altında daha dokuz kişi bulunmaktaydı. Hastanedeki yaralılardan Halil de akşama doğru can vermişti.


    “çöken kemer kütlesi her biri onlarca ton ağırlığında dört parçaya ayrılmıştı. bunların insan gücüyle kaldırılması imkânsız olduğundan şirket’e yapılan ısrarlar sonucunda yedikule ve sirkeci’deki iki vinç olay yerine getirildi. fakat en fazla 16 ton kaldırma gücüne sahip vinçlerden birinin zincirinin kopması üzerine çalışma durduruldu. kemer parçaları kaldırılamadığı için işçiler âdeta ölüme terk edildi.”

    Çöken kemer kütlesi her biri onlarca ton ağırlığında dört parçaya ayrılmıştı. Bunların insan gücüyle kaldırılması imkânsız olduğundan Şirket’e yapılan ısrarlar sonucunda Yedikule ve Sirkeci’deki iki vinç olay yerine getirildi. Fakat en fazla 16 ton kaldırma gücüne sahip vinçlerden birinin zincirinin kopması üzerine çalışma durduruldu. Kemer parçaları kaldırılamadığı için işçiler âdeta ölüme terk edildi. Ertesi gün mühendis raporları uyarınca kaza yerinde çalışılması riskli görüldüğünden ve feci kazadan olumsuz etkilenen ameleler de korku, endişe ve üzüntüleri nedeniyle çalışmak istemediklerinden inşaat tatil edildi. Amelelerin enkaz altındaki arkadaşlarını çıkarmalarına izin verilmedi. Müteakip günlerde de soruşturmanın selameti nedeniyle kazı yapılmadı. Enkaz altındakilerle beraber ölü sayısı 16’ya yükseldi. 

    Soruşturmalar ve Raporlar
    Polis, Adliye, Nafia Nezareti ve Şehremaneti kurulları ayrı ayrı inceleme ve soruşturmalar yapıp raporlar hazırladılar. Bazı inşaat görevlilerinin ifade vermeye gelmemesi, hemen tamamının inkârcı bir üslup takınıp sorumluluğu birbirinin üstüne atmaları yüzünden soruşturma uzadı. Polisin 9 Nisan tarihli ön raporunda, kazanın müteahhit ve mühendisin kurallara riayet etmemeleri yüzünden meydana geldiği belirtilmiştir. Şehremaneti mühendisi Piraşkoh ise raporunu kroki üzerindeki harflerle anlatmıştır: “8 Nisan 1914 Çarşamba günü Bakırköy İstasyonu önündeki inşaatta meydana gelen feci kazanın sebebini araştırmak üzere olay yerine gittim. Ekli krokide gösterildiği üzere E-L-V-B yönünde hafriyat yapılmakta iken ortaya çıkan V-N-H duvarının parça parça yıkılması mümkün olmadığından altının oyulmaya başladığını mühendis ifade etmektedir.

    Duvarın altındaki hafriyat N-H yönünde T noktasına kadar 1 metre 40 santim ilerleyince altı boşaldığı için amelenin üzerine yıkılmıştır. Bu kadar uzun boşluğun üzerindeki yapının çökeceğini hesap edemeyen mühendis doğrudan kusurludur. Gözlem ve görüşlerim bundan ibarettir.”


    “krokide görüldüğü üzere, altı oyulan ve herhangi bir istinat unsuru yerleştirilmediği için boşluk üzerinde kalan kemerin çökeceğini yoldan gelip geçen ahali dahi tahmin etmiş ve mühendise defalarca ihtarda bulunmuş olmasına rağmen mühendis aldırış etmemiştir.”

    Krokide görüldüğü üzere, altı oyulan ve herhangi bir istinat unsuru yerleştirilmediği için boşluk üzerinde kalan kemerin çökeceğini yoldan gelip geçen ahali dahi tahmin etmiş ve mühendise defalarca ihtarda bulunmuş olmasına rağmen mühendis aldırış etmemiştir. Ustabaşı Marcilio sorgusunda, kemerin barutla yıkılması kararlaştırıldığı için yer altında kimsenin çalıştırılmadığını savunurken, işçiler tam tersine Marcilio ile amele çavuşu Mehmet’in kendilerini kemerin altında çalışmaya sevk ettiklerini söylemişlerdir. Müteahhit Parissis teknik bakımdan kusur bulunmadığını savunmuş, Krieger adlı mühendis inşaatın o kısmının kendisine ait olmadığını belirterek Hochreiter’i işaret etmiş; Hochreiter ise kazayı öngördüğünü fakat işi durdurma yetkisi müteahhitte olduğu için onu bilgilendirdiğini söyleyerek sorumluluğu Parissis’e yüklemiştir.

    Soruşturma, teknik sorumluların ihmalini ortaya sermiştir. Altı oyulan tonlarca ağırlıktaki kemerin yıkılacağını hesap edemeyen ve ihtarlara kulak tıkayan mühendis Hochreiter ile gerekli denetimi yapmayan müteahhit Parissis’in kusurlu oldukları açıktı. Nafia Nezareti de kendisine yönelen eleştiriler üzerine Demajo ve Galip adlı mühendislere keşif yaptırmış, bunlar da sorumluluğun tamamen Hochreiter’e ait olduğunu rapor etmişlerdir.

    Ecnebi Şirketlere Öfke, Hükümete Sitem
    Basının hedefinde Şark Demiryolları Şirketi vardı. Olay öncesinde önlemleri almayan Şirket, olaydan sonra da gevşek davranmıştır. Bütün ekipmanıyla kurtarma faaliyetine girişmesi beklenirken vinçlerini kullanmaya nazlanmış, civardaki işçilerin yardıma koşmasına bile gerek duymamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın yaklaştığı bu günlerde, yerli basın, Avrupalı şirket, müteahhit ve mühendislere öfke duymaktaydı. Şirketler, Müslüman canına değer vermemekle suçlanıyordu. Tanin gazetesi, kendilerine yarım yevmiye reva görüldüğü hâlde en tehlikeli işlerde çalıştırılan amelenin sayısının kaydedildiği bir defter bile bulunmamasını eleştirerek, amelenin “kurbanlık sürü addedilmesini” kınamıştır. Tasfir-i Efkâr, şimdiye kadar bu tür kazalarda yüzlerce kişinin öldüğünü belirterek, “birçok kişinin hayatıyla eğlenen, onu hiçe sayan bu insafsız ve merhametsiz” Frenk şirketlerinden hesap sorup mazlum vatandaşların hukukunu korumayan hükümete yüklenmiştir. Zira her kazanın ardından yapılan iş, “bir-iki rapor tutup üç-beş ah u vah etmekten” öte geçmemiştir. Ülkenin birer birer yitip giden yahut sakat kalan bu enerjik ve faydalı bireylerinin kendilerine veya yakınlarına tazminat namına ya bir şey verilmemiş ya da hiç değerindeki miktarlar reva görülmüştür. Hele kazaların derinlemesine incelenerek sorumlu ve suçluların cezalandırılması yoluna hiç gidilmemiştir. Bakırköy olayı dosyasının da “insafsız şirketler menfaatine” kapanmasına seyirci kalmak istemeyen Tasfir-i Efkâr hem mağdurların haklarını korumak hem de bundan sonrası için bir ibret olmak üzere sorumluluk üstlenerek davacı olmaya karar vermiştir. Zorunlu giderleri üstlenen gazete, tanınmış avukatlardan Talat Bey’le anlaşmış, mağdurları ve yakınlarını evraklarıyla beraber yönetim binasına davet etmiştir.

    Tamamen Şirket’e ait olduğu gözlenen suçun 182. madde kapsamında değerlendirileceğini belirten bir hukukçu ise Osmanlı kanunlarında mali sorumluluk hakkında açıklık olmadığından tazminat için yaralıların bizzat ve ölenlerin vârislerinin talep ve iddiada bulunmaları gerektiğini hatırlatmıştır. Sabah gazetesinin yazdığına göre, yaralılar ile ölenlerden bazılarının akraba ve yakınları Adliye Nezareti’ne dilekçe vererek ölenler için diyet/tazminat ödenmesini, yaralıların çalışamadıkları günlere ait gündeliklerinin inşaat mühendisinden tahsilini ve ayrıca mühendisin cezalandırılmasını talep etmişlerdir. Ancak işçilerin çoğunun yakınları memleketlerinde bulunduğundan dava sürecinin uzaması kaçınılmazdı. Nitekim Bidayet Hâkimi Rıfat Bey’in ifadeleri alıp diğer evrakla beraber dosyayı tamamlayarak savcılığa sunması haziran ortalarını bulmuştur. Gündemin diğer konularından dolayı Bakırköy kazası haberleri gazete sayfalarından uzaklaşmıştır. Nihayet temmuzun sonunda Dünya Savaşı’nın başlaması, Osmanlı Hükümeti’nin seferberlik ve moratoryum ilanı ile girilen yeni süreçteki sorunlar ve İstanbul işgali acısı Bakırköy kazasını unutturacaktır.

    Karagöz’ün Şakası
    Mizah dergisi Karagöz’ün bu tarihlerde en fazla eleştirdiği konulardan biri, İstanbul’da özellikle tramvayların yol açtığı trafik kazalarıydı. Kazazedelerin parçalanmış bedenlerini gösteren karikatürü kapaktan yayımlayan derginin imzasız yazarı, “Bakırköy Kazası” başlığı altında incelediği inşaat faciasına ilginç bir yorum getirmişti: 

    “Ben bu başlığı gazetelerde gördüğüm zaman şaştım kaldım. Kendi kendime dedim ki, Bakırköy’ün kaza olduğunu bilmeyen kimse var mıdır ki yalnızca Bakırköy yazılmıyor da burasının kaymakam tarafından yönetilen bir kaza olduğu vurgulanıyor? Şaşkınlığım bir gün sürdü. Ertesi gün yine gazetelerde okudum ki işin feci tarafı komik tarafından daha büyükmüş. İhmal ve umursamazlık yüzünden birçok kişi telef olup gitti. Şimdi Şirket’in bu zavallıların ailelerine tazminat vermesi konuşuluyor. Giden gittikten sonra, heyhat!.. 

    Son günlerde İstanbul’un her tarafında kazalar artmaya başladı. Duvar kazası, çökme kazası, tramvay kazası, elektrik kazası. Memlekette bu kadar kaza varken hâlâ münhâl [boş] bir kaza bekleyen işsiz kaymakamlara ne demeli?..” #

    KAYNAKÇA
    İkdam, 9-10 Nisan 1914.
    Tanin, 9-10 Nisan 1914.
    Tasfir-i Efkâr, 11-16 Nisan 1914.
    Sabah, 9-12 Nisan 1914.
    Karagöz, 11 Nisan 1914.
  • Galiçya Cephesi’ndeki Türk Birliklerinin Bit ile Mücadelesi


    rusya, birinci dünya savaşı’nda batıya ilerleyerek galiçya hattına doğru yayılmaya başlayınca avusturya-macaristan imparatorluğu müttefiklerinden yardım istemiş, osmanlı’da galiçya cephesi’ne 15. kolordu bünyesinde yer alan en seçkin tümenlerinden 19. ve 20. tümenleri göndermeye karar vermişti. osmanlı askeri, bir yandan avrupa askerî usullerine, yemeklerine, avrupalı müttefiklerine “türk imajını” koruyarak alışmaya çalışırken bir yandan da iklim şartlarına uyum sağlamaya, hastalıklarla, salgınla mücadele etmeye çalışmıştı.

    Osmanlı Devleti’nin Galiçya Cephesine Asker Göndermesi
    Rusya’nın, Birinci Dünya Savaşı’nda batıya ilerleyerek Galiçya hattına doğru yayılmaya başlamasıyla Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Alman müttefiklerinin yardımıyla Galiçya Cephesi’ni (Bugün Polonya ve Ukrayna arasında kalan bölge) açmıştı. Galiçya Cephesi, Almanların yardımıyla şiddetli Rus saldırılarına karşı korunabilmişti. Buna rağmen Brusilov Taarruzu’nda (1916) Galiçya’nın düşme tehlikesi belirince dört müttefik devletin ortak yürüttüğü genel harekâtın, Alman Genel Karargâhı’ndan yönetilmesine karar verilmişti. Bu çerçevede Osmanlı Devleti’nden de üç kolorduluk kuvvet gönderilmesi talep edilmişti. Osmanlı Devleti, Galiçya Cephesi’ne 15. Kolordu bünyesindeki 19. ve 20. Tümenlerini göndermeye karar vermişti. Osmanlı Genelkurmay’ı, 9 Temmuz 1916’da, hazırlıkların gizli bir şekilde ivedi olarak yapılmasını istemiş ve buna göre birlikler Keşan ve Şarköy bölgesine çekilmişti. Birliklerin bir yandan kadro eksiklikleri tamamlanırken bir yandan da konaklama, yeme-içme, sağlık hizmetleri, hayvanlarının beslenmesi ve bakımı gibi ihtiyaçlarının karşılanmasına çalışılmıştı. 

    15. Kolordu’nun Osmanlı Topraklarında Bit ile Başlayan Mücadelesi
    Galiçya Cephesi’ne gönderilecek birliklerin sevki öncesinde temizlik hazırlıklarına azami özen gösterilmiş ve bu durum Başkomutanlık nezdinde takip edilmişti. Temizlik hazırlıkları arasında ise bitle mücadele de önemliydi. Nitekim cephe gerisine alınmaya başlanan tümenlerin hastanelerindeki yaralı ve hastalarda “dehşetli surette kehle (bit)” olduğuna dikkat çekilmişti. Bunun önlenebilmesi için sahra fırınlarından ve hamamlardan istifade edilmesi istenilmişti. Ayrıca askerlerin hamama girmeden önce saçlarının kesilmesi ve tıraşlarının yapılmış olmasına özen gösterilmesi hatırlatılmıştı. Bir yandan da sahra abdesthanelerinin “suret-i daimada” toprak ve kireç ile kapatılarak askerlerin dizanteri aşılarının yapılması emredilmişti. Bu kapsamda Keşan ve çevresinde toplanmaya başlayan birliklerde bit ile mücadele için önlemler alınmaya başlamıştı. 

    15. Kolordu, 27 Şubat 1916 tarihinde yayımladığı emir ile Lâpseki ve Gelibolu yoluyla gelen askerlere dikkat edilmesini, Uzunköprü-Keşan arasında çalışan Amele Bölüğü’nde tifoya rastlanıldığını ve lekeli hummanın da görülmesini dikkate alarak durumun kontrol altına alınması için sürekli olarak askerde bit kontrolünün yapılmasını emretmiştir. 


    “bu hassasiyetin oluşmasında kolordu bağlılarında üç ayrı noktada görülen lekeli tifonun tespiti etkili olmuştu. nitekim önce tekirdağ’da, sonra lâpseki 3’üncü harp hastanesi’nde ve son olarak keşan-uzunköprü demir yolunda çalışan inşaat taburu askerlerinde hastalık tespit edilmişti. bu noktada hastalığın meydana gelmesinde en önemli etkenlerin başında bit görülmüştü.”

    Bu hassasiyetin oluşmasında Kolordu bağlılarında üç ayrı noktada görülen lekeli tifonun tespiti etkili olmuştu. Nitekim önce Tekirdağ’da, sonra Lâpseki 3’üncü Harp Hastanesi’nde ve son olarak Keşan-Uzunköprü demir yolunda çalışan İnşaat Taburu askerlerinde hastalık tespit edilmişti. Bu noktada hastalığın meydana gelmesinde en önemli etkenlerin başında bit görülmüştü. Bunun için 15’inci Kolordu Komutanı Yakup Şevki Bey, birliklerine gönderdiği emirde haftada bir gün bütün askerin çamaşırlarının mutlaka kaynatılması ve elbiselerin fırından geçirilmesi, bit olup olmadığının her gün subay ve sıhhiye tarafından muayene edilmesi, bit görülmesi durumunda elbiselerin tekrar fırından geçirilmesi ve ateşli hastaların koğuşlara alınmaması istenilmiştir. Temizliği yapılan birliklerde hastalığın meydana gelmemesi için subayların İstanbul’da ve taşrada bulunan aileleri ile temas hâlinde bulundukları, erzak gönderiminin yapıldığı belirtilmiş, bu noktada azami özen gösterilmesi beklenmiştir. 

    19. Tümen’de Bit Alarmı
    Alınan tüm bu önlemlere rağmen 7 Mart 1916 tarihinde 19. Tümen’de bir askerde lekeli tifo görülmüş ve tüm revir kordon altına alınarak eşyaların temizliğine başlanmış, bitlerin imhası için “azami gayret” istenilmişti. Bu kapsamda 27 Mart 1916 tarihinde Kolordu yayımlamış olduğu emirle yeni tedbirler almaya çalışmıştı. Bu emirde “lekeli tifo ve ateşli hummanın” her gün görüldüğü, bu hastalıkların bit ile bir askerden diğerine geçtiğinin bilindiği; karantinaya alınan bölüklerde bit veya sirkelerin tamamen temizlendiğine kani oluncaya kadar “mütemadiyen” çamaşırlarının kaynatılarak elbiselerinin fırınlardan geçirilmesi talep edilmişti. Ayrıca seyyar hastaneye her gün gelen askerlerin bitlerinin olup olmadığına dair rapor verilmesi istenilmiştir. Bite rastlanılması durumunda askerin karantinaya alınması gerekli görülmüştü. Nitekim Müşir Cerrah Renslauf, bir hastada “dehşetli bit gördüğünü” ifade etmişti. Bunun için askerin bütün elbise ve çamaşırlarının fırından geçirilip hamamda yıkanması sağlanarak hasta elbisesi giydirilmişti. 

    Temizlenmiş olan askerlere yeniden bit bulaşmaması için 15. Kolordu Başhekimi Yarbay Nizameddin Bey’in 28 Mart 1916 tarihinde gönderdiği emirle askerlerin sık sık çamaşırlarını değiştirmesi istenilmiş ve temizlikleri için sabun dağıtılmıştı.  

    15. Kolordu’nun Galiçya Cephesi’ne Hareketi
    15. Kolordu, 23 Temmuz 1916 tarihinde intikale başlamıştı. Birlikler Uzunköprü’den trenle Belgrad’a ulaşmış ve burada Avusturya tahaffuzhanelerinde temizlik işlemlerinden geçirilerek sağlık kontrolleri yapılmıştı. Bir yandan da tüm askerlere tifo ve kolera aşısı yapılmıştı. Yakup Şevki Bey (Subaşı) komutasındaki 15. Kolordu 26 Temmuz’da Galiçya’ya ulaşarak Güney Galiçya Ordusu Komutanı General Felix von Bothmer’in emrine girmişti. Birlikler Galiçya’ya ulaşır ulaşmaz kısa süre içerisinde yeni bir mücadeleye daha başlayacaktı; bit. 

    15. Kolordu’nun Galiçya’da Bit ile Mücadelesi
    Güney Ordusu Başkomutanlığı’ndan 28 Ağustos 1916 tarihinde yayımlanan emirle 15. Kolordu’ya sağlık hizmetleri ve bit ile mücadele konusunda hatırlatmalar yapılmıştı. Buna göre vücudun temizlik ve “nezafetine” büyük önem verilmesi istenilmişti. Pire ve bitin meydana gelmemesi için ellerin her yemekten önce ve tuvaletten sonra yıkanması, askerlere durgun sularda banyo yaptırılmaması, pişirilmiş yemek ve kaynatılmış içeceğin içilmesi, satılık maden sularının içilmemesi, çiğ et yenilmemesi emredilmişti. İçilemeyecek durumdaki kuyuların kapatılması, suyu içilebilecek çeşme ve kuyuların işaretlenmesi, sadece sahra tuvaletlerinde “abdest bozulması” ve çadırların yanlarına ve açık alanlara pisletilmemesi istenilmiştir. Bunun için ordugâhların çevresinin her gün devriyeler ile teftiş edilmesi, ordugâhların tesisinde “hemen” tuvaletlerin yapılması gerekli görülmüştür. Ayrıca tuvaletlerin her gün toprak ile kapatılması, kötü durumdaki tuvaletlerin ise kullanıma kapatılması ve önlerine samanla işaret koyulması istenilmiştir. Bitlere karşı naftalin kullanılması, naftalinin yatılan mahallere dökülmesi, akşam yatmadan önce elbiselere bir avuç kadar serpilmesi ve bunun 4 ila 8 günde tekrar etmesinin faydalı olacağı değerlendirilmiştir.

    Alman Güney Ordusu Başkomutanlığı’nca 3 Eylül 1916 tarihinde bitle mücadele edilebilmesi için “Kehleye Karşı Naftalin ile Mücadele” genelgesi yayımlamıştı. Genelgede bitle mücadelede farklı yöntemlerin denendiği ancak eksikliklerinin görüldüğü, bu nedenle naftalinin bu eksiklikleri bertaraf etmesinden hareketle yapılması gerekenler tüm birliklere bildirilmişti. Naftalin ile mücadelenin daha çok Güney Ordusu’nda tatbik edilerek takibinin sağlanacağı iletilmişti. Ayrıca bu yöntemin “pek sade ve basit” olduğu hatırlatılmıştı. Bunun için naftalinle yarı oranında suyun karıştırılarak ince bir toz hâlinde avuç kadar alınıp gece yatmadan önce elbiselere dökülmesi ancak bunun için billur naftalinin tesiri olmadığı, daima toz hâlinde karışımın yapılması gerektiği, her zaman ince ve toz hâline gelmiş naftalinin kullanılması, naftalini bu hâle getirmek için önce ezilmesi daha sonra ise elekten geçirilmesi istenilmiştir. 

    Naftalin tozunun tesirini temin etmek için gece yatmadan önce dökülen naftalinin sabaha kadar vücuda tesir edeceği, vücut ısısı ile gaz hâline geleceği ve böylece bitlerin ve bit yumurtalarının ölerek sabaha birçok bit ölüsü görüleceğine dikkat çekilmiştir. Ancak bu noktada böyle bir işlemin bir kere uygulanması ile sonuç alınamayacağı 3-4 gün aralıklar ile uygulanması istenilmiştir. Bunun için bir kişide bit görülmesi durumunda üç defa naftalin uygulanması ve bu şekilde 10 gün zarfında bitten tamamen arınmış olunacağı, buna rağmen bit görülmesi durumunda ara ara kontrol edilmesi gerektiği hatırlatılmıştır. 

    Elbise ve kıyafetlerde bit temizliği için kıyafetleri öncelikle sandık içerisine koyarak üzerine naftalin tozunun serpilmesi, sandıkların 60 derece sıcaklığa çıkması durumunda etkisinin artacağı, örtü, yatak, arka çantası gibi eşyaları bitlerden temizlemek için üç gün boyunca naftalin serpilmesinin iyi olacağı hatırlatılmıştır. Diğer yandan naftalin tedavisi için vücudun tüylü yerlerinin tıraş olunmasının gerekmediği ancak iyice vücuda yedirilmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir. Bunun yapılması durumunda naftalinin şimdiye kadar vücuda zararının görülmediği ifade edilmiştir. Buna rağmen cildin “yıpratılmış olan yerlerinde biraz ızdırap hissi” olacağı bu nedenle dikkat edilmesi istenilmiştir. Naftalin, birliklere 100 gramlık teneke kutular hâlinde dağıtılmış ve kullanılan boş tenekelerin atılmaması emredilmiştir.

    Osmanlı birliklerinin Galiçya’da bit ile mücadele süreci 15. Kolordu Başhekimliği denetimdeki kontrollerle devam etmiştir. Kolordu Komutanlığı’nın bit konusundaki hassasiyetinin temel nedeni ise “her türlü emrazın [hastalığın] müsebbibi” olması idi. Bunun için bol miktarda naftalinle, sahra fırınlarında çamaşırların kaynatılarak imhasına çalışılmasıyla birlikte Hucisko’da inşa olunan temizlik merkezlerinin Nadarozniov’da da oluşturularak birliklerin sık sık “fen-i temizlik” usulleri ile bitlerden kurtulması gerektiği belirtilmişti. 

    Osmanlı ordusu, Galiçya Cephesi’ne en seçkin birliklerini göndermiş ve bu birlikler önemli görevler icra etmişti. Ordu, salgın hastalıklardan korunmayı öncelikli hedef olarak görmüş ve bunun için bit ile mücadeleyi öncelemişti. Bu kapsamda temizlik önlemleri başta olmak üzere her türlü tedbire başvurmuştu. #

    KAYNAKÇA
    Arşiv Belgesi
    Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri ATASE kataloğu. (BDH)
    Österreichische Nationalbibliothek (Fotoğraf Arşivi)
    Eserler
    Bayur, Yusuf Hikmet, Türk İnkılâbı Tarihi 1914-1918 Genel Savaşı, Kısım I, III, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991.
    Birinci Dünya Harbi İdari Faaliyetler ve Lojistik, c. X, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1985.
    Boğuşlu, Mahmut, Birinci Dünya Harbinde Türk Savaşları, Kastaş Yayınları, İstanbul, 1990.
    Dağlar Macar, Oya, “Galiçya Cephesi’nde Osmanlı Birlikleri ve Sağlık Hizmetleri (1916-1917)”, Osmanlı Bilimi Araştırmaları, X/2, 2009.
    Kumandanım Galiçya Ne Yana Düşer? Mehmetçik Avrupa’da: M. Şevki Yazman’ın Anıları, haz. Kansu Şarman, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006.
    Noyan, Abdülkadir, Son Harplerde Salgın Hastalıklarla Savaşlarım, Son Havadis Matbaası, Ankara, 1956.
    Özbay, Kemal, Türk Askeri Hekimliği Tarihi ve Asker Hastaneleri, c. I, İstanbul, 1976.
    Özdemir, Hikmet, Salgın Hastalıklardan Ölümler, 1914-1918, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2010.
    Sanders, Liman von, Türkiye’de Beş Sene, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2006.
    Şenyol, Vedat, Özsan, Arif ve Başaran, Selami, Birinci Dünya Harbi, c. VII, “Avrupa Cepheleri”, c. I, “Galiçya Cephesi”, Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, 1967.
  • Barbaros Hayrettin Paşa


    büyük türk denizcisi barbaros hayrettin paşa’nın kazandığı en büyük zaferlerden biri, 70 yaşındayken gerçekleştirdiği, yaşamının son zaferi olan fransa seferidir. 16. yüzyıl fransa’sının ünlü kralı ı. françois, öteki avrupa devletleri tarafından dışlanan ülkesi ve almanlar tarafından işgal edilen güney fransa kıyılarına karşılık beslediği intikam hisleriyle osmanlı devleti’nden yardım ister. yapılan yazışmalardan sonra divan-ı hümayun’un aldığı kararla 1543 yılının nisan ayında, kaptan-ı derya barbaros hayrettin paşa komutasındaki 110 parça gemiden oluşan osmanlı donanması güney fransa’ya doğru yola çıkar.

    Fransa Kralı I. François’nın yardım talebi üzerine yola çıkan Barbaros Hayrettin Paşa, rotası üzerindeki İtalya kıyılarına gerçekleştirilen saldırılar ve elde edilen ganimetlerle temmuz ayı başlarında Marsilya’ya ulaşır. Burada demir atmış bekleyen Kont François de Bourbon komutasındaki Fransız donanması gemileri Osmanlı donanmasına katılarak Nice kıyılarına çıkartma yapar. Çarpışmaların en kan dökücü olduğu 15 Ağustos tarihinde Osmanlı ordusu kentin büyük bölümünü ele geçirmiş olsa da savaş yer yer bir hafta kadar devam ettikten sonra Nice, kalesi haricinde tamamıyla fethedilir. 20 Ağustos tarihinde de kentin anahtarları Barbaros Hayrettin Paşa tarafından I. François’nın oğullarına takdim edilir.

    Osmanlı Donanmasını Ortadan Kaldırma Planı
    O Barbaros Hayrettin Paşa ki 1538 yılının ilkbaharında Almanya, Malta, İspanya, Venedik, Ceneviz, Portekiz, Vatikan, Floransa gibi devletlere ait 600 gemiden oluşan tarihin gelmiş geçmiş en büyük donanmalarından Haçlı donanmasına karşı koymak için planlar yapıyor, gemilerini savaşa hazırlıyordu. Kutsal Roma-Germen İmparatoru Charles Quint, büyük Haçlı donanmasının başına 16. yüzyıl Avrupa’sının ünlü Amirali Andrea Doria’yı getirmişti. Bu görkemli donanmanın oluşturulmasındaki asıl amaç, Haçlı ülkeleri için Akdeniz’de büyük tehdit oluşturan Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı donanmasını ortadan kaldırmaktı.    

    1538 yılının Eylül ayı sonlarında Haçlı donanması büyük bir saldırı için Yunanistan’ın güneybatısındaki İyon Denizi’nde toplanmaya başlar. Kötü haber çok geçmeden İstanbul’da Divan-ı Hümayun’a; oradan da Ağrıboz/Eğriboz’da konuşlanmış Barbaros Hayrettin Paşa’ya ulaşır. Andrea Doria, Osmanlı donanmasının Akdeniz’deki en büyük deniz üssü olan Yunan sularındaki Preveze’yi topa tutmuş, limanda demirli gemilerden bir kısmını da sulara gömmüştür. Bunun üzerine Barbaros Hayrettin Paşa, yirmi parçadan oluşan bir filoyu donanma komutanlarından Turgut Reis’in emrine vererek keşif için İyon Denizi’ne gönderir. Turgut Reis, İyon Denizi’nin güneyindeki Zanta Adası açıklarına ulaştığında Haçlı donanmasına ait kırk parçadan oluşan bir filoyu görerek durumu Barbaros Hayrettin Paşa’ya iletir. Bu haber üzerine Osmanlı donanması Ağrıboz’dan çıkıp Mora kıyılarını takip ederek güneydeki Modon üssüne gelir. Onun yaklaştığını gören Andrea Doria da Preveze kuşatmasına son vererek gemilerini kuzeyde yer alan Korfu Limanı’na çeker. Bunun üzerine Osmanlı donanması girişi dar bir boğazdan oluşan Preveze Körfezi’ne giriş yapar. Aslında Amiral Andrea Doria’nın istediği de budur. Planlara göre, Türk donanması güç bakımından daha üstün olan Haçlı donanmasına karşı açık denizde savaşa girmekten çekinerek Preveze Körfezi’nde hapis kalacaktır. 

    Preveze Deniz Savaşı ve Zafer 
    Haçlı donanması, Osmanlı donanmasından sayıca üç kat daha büyüktür. Barbaros Hayrettin Paşa 27 Eylül Cuma günü amirallerini topladıktan sonra karşılarındaki düşmanın stratejisini, silah üstünlüğünü göz önüne alarak Preveze Körfezi’nden çıkıp bu güçlü armadaya hücum edilmesini önerir. Ona göre çoğunluğu çektirilerden oluşan Osmanlı donanmasının hareket kabiliyeti ve uzun menzilli topları Haçlı donanmasından daha üstündür. O gece hazır hâle getirilen donanma; 28 Eylül Cumartesi sabahı, gün doğumundan önce Preveze Boğazı’ndan çıkar. Gün doğumundan üç dört saat sonra da iki donanma karşı karşıya saf tutar. Osmanlı donanması üç kanada bölünmüştür. Orta kanattaki gemilere Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa, sağ kanattaki gemilere Salih Reis, sol kanattaki gemilere de Seydi Ali Reis komuta etmektedir.

    Turgut Reis ise arkada konuşlanmış yedek kuvvetlerin başında yer almaktadır. Osmanlı donanması karşısında toplu hâlde yer alan Haçlı gemilerini üç koldan top ateşine tutarak büyük bir taarruza geçer. Birkaç saat sonra da Haçlı gemilerinin yarısı İyon Denizi’nin dibine gömülür. Amiral Andrea Doria, hiç beklemediği bu durum karşısında daha fazla kayıp vermemek için savaş alanını süratle terk ederek uzaklaşır. Denizcilik tarihinin en büyük savaşlarından biri olarak kabul edilen Preveze Deniz Savaşı, Barbaros Hayrettin Paşa’nın zaferiyle son bulur.

    1473 yılında Midilli Adası’nın Plomari beldesinde dünyaya gelen Barbaros Hayrettin Paşa (gerçek adıyla Hızır Reis), delikanlılık yıllarında ağabeyi Oruç Reis ile birlikte Kuzey Afrika kıyılarında korsanlık yaparak doğudan batıya tüm Akdeniz’de ün salar. 1528 yılında ele geçirdiği Cezayir’i Osmanlı İmparatorluğu topraklarına kattıktan sonra Kanuni Sultan Süleyman tarafından imparatorluk donanmasının kaptan-ı deryalığına getirilir. Onun döneminde Osmanlı donanması Akdeniz’deki en büyük deniz gücüne dönüşür. Türk denizciliğindeki köklü yapılanmanın temeli de onunla beraber atılır.

    Osmanlı Donanması Toulon Limanı’nda
    Yine başa dönelim ve 1543 yılının Eylül ayına gelelim. Nice kuşatılmıştır ancak gelmekte olan kara kış da kapıdadır. Barbaros Hayrettin Paşa, kış boyunca donanmanın güvenlik altında olabileceği bir limanla askerin nasıl doyurulacağını düşünür. Bu nedenle kuşatmayı kaldırır. Ardından Fransızlarla yapılan antlaşma üzerine Osmanlı donanması kışı güvenli şekilde geçirebileceği Toulon Limanı’na çekilir. I. François’nın tarihe geçen fermanında şu satırlar yer almıştır: “Muhteşem Türk Süleyman’ın büyük komutanı Barbaros Hazretleri ve asil savaşçıları için Toulon şehri tez hazırlansın. Şehirdekiler de Türklerle sorun yaşamamak için bölgeyi terk etsinler.”  

    Osmanlı donanması, otuz bin kişilik azap ve leventiyle 1543-44 kışını Toulon’da geçirir. Bu dönemde de zaman zaman İtalya ve İspanya kıyılarına saldırılar düzenleyip önüne çıkan Haçlı gemilerine ateş açar. Ganimet olarak ele geçirilen esirler, Toulon esir pazarında satılığa çıkarılır. Fransa kralının emriyle Toulon’un ünlü Meryem Ana Katedrali camiye dönüştürülerek beş vakit ezan okunur, namaz kılınır. Yine Kral I. François’nın emriyle kent halkı on yıl kadar vergiden muaf tutulur. Ayrıca, bu süre zarfında Osmanlı parası kentte geçerlilik kazanır. Barbaros Hayrettin Paşa, Toulon’da kaldığı dönemde Cenova’ya kadar gitmiş, çok daha önceden Haçlılara esir düşmüş Turgut Reis’in iadesi için Andrea Doria ile masaya oturmuş, serbest kalmasını sağlamıştır. Hemen her gün sırayla karaya çıkan kimi askerler geçen zaman içinde çat pat Fransızca konuşmaya başlar, kentteki yerleşik sakinlerle dostluklar kurarlar. Fransa Kralı I. François, hizmetlerinden dolayı Barbaros Hayrettin Paşa’ya 8.000 ekü ödeme yapar, Kanuni Sultan Süleyman’a da çok değerli hediyeler gönderir. Bu arada, değişik nedenlerle Fransız hapishanelerinde yatan Osmanlı esirleri affedilerek serbest bırakılır. 

    Osmanlı Donanması Toulon Limanı’ndan Ayrılıyor
    Osmanlı donanması sekiz ay Toulon’da kaldıktan sonra 23 Mayıs 1544 tarihinde Fransa sularından ayrılır. Antoine Escalin Des Aimars komutasındaki beş Fransız kalyonu Osmanlı gemilerine eşlik ederek diplomasi ve dostluk çerçevesi içinde İstanbul’a gelir. Bundan sonraki dönemde de Fransızlarla olan dostluk ilişkilerinde kapitülasyonların sayısı arttırılır. Bir zaman sonra da -günümüzde olduğu gibi- Fransız Deniz Kuvvetleri’nin en önemli üssünün yer aldığı Toulon’un belediye sarayına, üzerinde Toulon Limanı’nda demirli Osmanlı donanmasını gösteren görkemli bir tablo asılır. Barbaros’un anısını yaşatan bu resmin altındaki şiirin son dizesi şöyle yazılmıştır: “Bu gördüğünüz, hepimizin imdadına yetişen Barbaros ve ordusudur!” 

    Ne var ki yirminci yüzyılın başlarına kadar Toulon Belediye binasının büyük salonunun duvarında asılı kalan bu tablo, sonradan yerinden kaldırılmış ve âdeta yok edilmiştir.

    Barbaros Hayrettin Paşa, bu son seferinden iki yıl sonra İstanbul’da yaşama gözlerini kapatır. Beşiktaş’ta, bugünkü Deniz Müzesi’nin karşısındaki türbesine gömülür. Bir yıl sonra da 1547 yılında Fransa Kralı I. François ölür. Bugün, Fransız Rivierası’nın en seçkin yerleşimi Nice kentinin eski sokaklarında dolaşırken kimi duvarların üzerinde asılı kalmış olan Osmanlı gülleleri; Fransa seferine katılmış Matrakçı Nasuh’un Topkapı Sarayı kütüphanesinde saklanan minyatürleri ve Kanuni Sultan Süleyman’ın I. François’ya göndermiş olduğu, Paris’te Ulusal Kütüphane’de saklanan iki mektup o büyük seferin anılarını yansıtmaktadır. Barbaros Hayrettin Paşa’nın seferlerden dönüşünü ise büyük şair Yahya Kemal Beyatlı şu dizelerle destanlaştırmıştır: 

    (…)
    Deniz ufkunda bu top sesleri nereden geliyor?
    Barbaros, belki donanmayla seferden geliyor!..
    Adalardan mı? Tunus’tan mı? Cezayir’den mi?
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi,   
    Yeni doğmuş ayı gördükleri yerden geliyor,
    O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?    
    (…) #

    Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa Kralı I. François’ya Yazdığı Mektuptan Satırlar
    “Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç giydiren, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve atalarımın fethettiği Akdeniz’in, Karadeniz’in, Rumeli’nin, Anadolu’nun, Karaman’ın, Rum’un, Dulkadiroğluları Vilayeti’nin, Diyarbakır’ın, Kürdistan’ın, Azerbaycan’ın, Acem’in, Şam’ın, Haleb’in, Mısır’ın, Mekke’nin, Medine’nin, Kudüs’ün, bütün Arap memleketlerinin, Yemen’in ve daha nice ülkelerin ki, büyük atalarımın Allah kabirlerini nurlu etsin, karşı konulmaz kuvvetleriyle fethettikleri ve benim muhteşemliğimle de ateş saçan mızrağımın ve zafer getiren kılıcımın gücüyle fethettiğim nice memleketlerin sultanı ve padişahı olan Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım.

    Sen ki Fransa vilayetinin kralı olan Françesko’sun…

    Şu anda hapiste olduğunuzu bildirip kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz. Söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur.

    Her şeyden haberdar oldum. Yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. Böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır. Biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz. Gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır. Yüce Allah hayırlara bağışlasın.

    Allah’ın istediği ne ise o olsun. Bundan başka haberleri gönderdiğiniz adamınızdan öğrenebilirsiniz. Böyle biliniz…”

  • Mimar Sinan’a Diyarbekir Selamı


    osmanlı padişahlarından ı. süleyman, ıı. selim ve ııı. murad dönemlerinde baş mimar olarak görev yapan koca sinan (koca mimar sinan ağa) bu topraklarda önemli eserler bırakmıştır. cami, mescit, medrese, türbe, imaret, darüşşifa (hastane), su yolu, köprü, kervansaray, hamam… edirne’de yaptığı selimiye camisi, dünya kültür mirası listesindedir. başta istanbul ve edirne olmak üzere eserleriyle bildiğimiz mimar sinan’ın diyarbekir’de (diyarbakır) inşa ettiği eserleri bilenlerimiz ise pek fazla olmasa gerek.

    Melik (Melek) Ahmet Paşa Camii 
    Melikahmet Caddesi (eski adı Uzunçarşı), 1960’lı yılların başında sağlı sollu yapılar yıktırılıp genişletilerek açılan, Diyarbakır Suriçi’nin Balıkçılarbaşı’ndan Urfakapı’ya (doğudan batıya) uzanan iki caddesinden biridir. Diğer cadde bu caddeyi ortadan bir haç gibi bölen Gazi Caddesi’dir (eski adı Bağdat Caddesi). 

    Melik (Melek) Ahmet Camii, Diyarbekirli, vergi iltizam memurluğu yapmış, sonra paşa olmuş, beylerbeylik ünvanı da almış Melek Ahmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bitişiğinde bir de hamamı vardı. Son yıllarda hamamın bir bölümü yıktırılarak caminin caddeye bakan yüzündeki plastik satıcılarının deposu hâline dönüştürüldü. Cami şimdilerde restorasyona alınmış durumdadır.

    Mimar Sinan’a ait şehirdeki beş eserden biri olan Melik Ahmet Paşa Camii, caddenin en görkemli eseridir. Cami minaresinin çok önemli bir detayı vardır; 58. basamağına kadar iki ayrı merdiveni olup, 59. basamaktan sonra tek merdivene dönüşerek minarenin şerefesine çıkılır. Öylesine bir ritmik ahenge sahiptir ki o minareden ezan okumak! Şehrin namdar simalarından Mevlüthan Mustafa Bey kendisiyle bir kitabım için yaptığım sözlü tarih çalışmasında şöyle demişti: “Gençtim çıkar, minareden çıplak sesle saba makamında sabah ezanını okurdum. Sesim Urfakapı surlarına çarpar tekrar bana geri dönerdi…”

    Eser, önündeki plastik satıcıları nedeniyle âdeta görünmez hâldedir. Şehrin, caminin ibadet yerinin bir geçitle altı yol olan tek nadide eseridir. 

    Ali Paşa Camii (Külliye)
    Mimar Sinan’ın kentteki bir diğer eseri Ali Paşa Camisi’dir. Diyarbekir’de valilik yapmış olan Hadım Ali Paşa tarafından 1534-37 yılları arasında yaptırılmıştır. Kentin, bir kuşak gibi uzayıp giden Ben u Sen bölgesindeki surlarının, Evli-Ulu Beden ile Yedi Kardeş Burçları’nın tam karşısında, aynı adı taşıyan mahalledeki caddenin Suriçi cephesinde bir yapılar manzumesi olarak varlığını sürdüren önemli bir külliyedir.

    Tek kubbeli caminin Şafiiler kısmı 1769 yılında camiye eklenmiştir. Bu bölümde ek olarak medrese, hamam, zikirhane ve avluda şadırvanı da mevcuttur. Kare planlı yapının ibadet mekânının üzeri kubbeyle kapatılmıştır. Kubbe dışarıdan sekizgen bir kasnak üzerine oturtulmuş piramit tarzı bir yapıyla örtülüdür. Caminin iç duvarları yarısına kadar çiniyle kaplıdır. Caminin dış cephesi birer sıra siyah ve beyaz taş dokusuyla örülüdür.

    Ali Paşa Camisi’nin tek şerefeli minaresi beyaz taşla örülüdür ve yapının kuzeydoğusuna yerleştirilmiştir. 

    Caminin batı tarafında yer alan medrese, tek katlı ve dikdörtgen tarzda inşa edilmiştir. Medrese avlusunun sağ ve solunda önü eyvanlı beşer odası vardır. Avlunun güney yakasında sekizgen planlı mescit bölümü yer alır. Derslik olarak da kullanılan medresenin asıl örtüsü toprak damlı iken şimdilerde onarımdan geçirilerek betonla kapatılmıştır. Bir dönem “Düşkünler Evi-Dar-ül Acaze” olarak da hizmet yürüten bu bölüm, bir ara Sur İlçe Kaymakamlığı’na tahsis edilmişti. Şimdilerde yeniden restorasyona alınmıştır.

    Alipaşa camii ve külliyesinin ön bahçesinde birkaç mezardan oluşan bir mezarlık da vardır. Ayrıca külliye ve cami, yer aldığı mahalleye de ad olmuştur.

    Behram Paşa Camii
    Giriş kapısının üzerindeki kitabeden anlaşıldığı kadarıyla 1564 ila 1572 yılları arasında kentte valilik yapmış olan 13. Osmanlı Valisi Behram Paşa tarafından yaptırılmış. Melek (Melik) Ahmet Caddesi ile Mardin Kapı arasındaki bölgeye denk düşen Süleyman Nazif Mahallesi’nde yer alır cami. Tümüyle kesme taştan yapılmış bir sanat harikasıdır. İç ve dış taş işçiliğiyle Diyarbakır’ın en zengin sanat yapılı camisi olma özelliğine sahip bir yapıdır. Ayrıca caminin giriş kapısının ahşap işlemeleri muhteşemdir…

    İbadet mekânı kare planlıdır ve üzeri kubbe ile örtülüdür. Ana mihrabının dışında cami içerisinde altı mihrabı daha vardır. İç duvarlar belli bir yüksekliğe kadar İznik çinileriyle bezelidir. Kuzey yakasında çift kademeli ve yanlardan taşan beş eyvanlı son cemaat yeri vardır. Son cemaat yerinin yanlara taşan sağdaki kısmının üzerine de caminin minaresi yerleştirilmiştir. 


    “behram paşa camii, tuhfetu’l mi’marin adlı eserde mimar sinan eseri olarak kayıt altına alınmıştır. bu yönüyle yapının, sinan’ın silivrikapı’daki hadım ibrahim paşa camisi’ne benzer bir özellik taşıdığı da ifade edilir.”

    Caminin ana giriş kapısının üzeri mukarnaslı bir bordür ile çevrelenmiş olup üzerinde kitabesi mevcuttur. Ayrıca çilehanesi ve ortadaki şadırvanıyla birlikte çift revaklı yapısı ilgi çekicidir. Cami pencerelerinin demir parmaklıkları ve dövme lokmaları kayda değer işçiliğe sahiptir. 

    Behram Paşa Camii, Tuhfetu’l Mi’marin adlı eserde Mimar Sinan eseri olarak kayıt altına alınmıştır. Bu yönüyle yapının, Sinan’ın Silivrikapı’daki Hadım İbrahim Paşa Camisi’ne benzer bir özellik taşıdığı da ifade edilir.

    Mimar Sinan’ın hayatının son yıllarıyla ilgili olarak çocukluk arkadaşı olan Şair-Nakkaş Sâî Mustafa Çelebi’ye yazdırdığı bilinen üç eserlik Tezkereler’inden biridir Tuhfetu’l Mi’marin (Diğer iki eseri; Tezkiret’ül Bünyan ve Tezkiret’ül Ebniye). Bu eserde Sinan’ın mühendislik yönü ele alınır. Behram Paşa Camisi’nin Tuheftu’l Mi’marin’de yer alıyor olması bu yönüyle kayda değer özellik taşır.

    Caminin hemen yanı başında şimdilerde Kürt sözlü kültürünün taşıyıcı unsurları olan enstrümansız, sadece sesleriyle kılam ve sıtran (bir nevi şarkı-türkü) söyleyen Dengbêjlerin mekânı “Mala Dengbêjan” (Dengbêjler Evi) vardır. Eski ve bazalt taş evin avlusunda Dengbêjler seslerini ünlerken cami cemaati dinler. Ezan sesine de dengbêjler icabet eder…

    Fatih Paşa (Kurşunlu) Camii ve Özdemiroğlu Osman Paşa Türbesi
    Eski kentin Suriçi’nin Fatih Paşa Mahallesi’nde yer alan cami, 1516-20 yıllarında Diyarbekir Valisi Bıyıklı Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Yaptıran Bıyıklı Mehmet Paşa’nın adıyla da anılma özelliği vardır.

    Bıyıklı Mehmet Paşa, Osmanlı tarihinde Diyarbekir’e atanan ilk vali olarak tarihlere geçer. 1915-21 yılları arasında altı yıl süreyle görev yapar. Safevi savaşları nedeniyle kent de savaştan nasibini alıp hayli tahrip olunca hızla kentin imarına girişir Bıyıklı Mehmet Paşa. Şehrin doğu yakasında, eski kentin milattan önce 3000’li yıllarda ilk kurulduğu İçkale bölgesine çok yakın olan noktasında camii, medrese ve hamamdan oluşup kendi adıyla anılan “Bıyıklı Mehmet Paşa Külliyesi”ni yaptırır. 

    Kimi kayıtlarda dile getirildiği kadarıyla külliyenin yerinde Aziz Teodoros Kilisesi’nin olduğu ifade edilir. Kimi kayıtlarda ise külliyenin yerinde harap olmuş eski bir kiliseden artakalan bazalt taşların külliye inşasında kullanıldığı dillendirilir.  

    Fatih Paşa ya da halk arasında bilinen yaygın adıyla “Kurşunlu Camii” bugünkü yapısıyla çok özgün bir mimariyle yapılır. Caminin yapıldığı 1500’lü yılların başına kadar henüz İstanbul’un tanışmadığı “yarım kubbe” tarzı bu yapıda denenir ve sonradan İstanbul’daki camilerin mimarisinde de aynı tarz uygulanır. 

    Büyük kubbe ve etrafındaki küçük kubbelerin üzeri kurşunla kaplanır. Bu özelliği nedeniyle cami halk arasında “Kurşunlu Camii” olarak ünlenir ve âdeta diğer adı “Bıyıklı Mehmet Paşa” ya da sonradan paşanın ünvanı olması nedeniyle eklenen “Fatih Paşa Camii” isimleri neredeyse unutulur…

    Caminin eklentisi olarak hizmet gören bir de hamamı vardır. Hamam, yıllar sonra şehre seyyah kimliğiyle gelen Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde çok özel bir anlatımla “Kürtler Hamamı” bir diğer adıyla “Eşbak Hamamı” olarak dillendirilir. Külliyenin sahibi ve kentin ilk Osmanlı valisi Bıyıklı Mehmet Paşa 1521 yılında vefat edince vasiyeti üzerine kendi adıyla anılan külliyenin arka haziresine defnedilir.

    Yaygın bilgiye göre Mimar Sinan’ın kentteki beş eserinden biridir. Mimarisi, Sinan’ın İstanbul’daki Şehzade Camisi’ndeki tarza benzerdir. Siyah bazalt ve beyaz taşların harmonisi mimari özelliğidir. Son cemaat bölümünün üzerinde sekiz sütunla desteklenen yedi kubbesi vardır ve kubbeleri açıktır. Kubbenin iç kısmında Arapça İslam’ın dört halifesinin adları yazlıdır. Mihrap ve minberi Osmanlı tarzıyla yapılmıştır. Tek şerefeli minaresi klasik Osmanlı mimari tarzını yansıtır.

    Minarenin hemen yanı başına Özdemiroğlu Osman Paşa’nın türbesi ekli olduğundan minare kaidesinin doğu bölümü kapanmıştır. 

    Mimar Sinan’ın eserlerinin listelendiği Tuhfetu’l Mi’marin adlı eserde türbenin adı geçmektedir. Caminin batı yakasına düşen türbe kentte 1571-75 yılları arasında valilik yapmış olan Özdemiroğlu Osman Paşa için 1585 yılında yaptırılmıştır. Türbe, Mimar Sinan’ın Fatih Paşa Camii ile birlikte bir diğer eseridir…

    Fatih Paşa (Kurşunlu) Camii ve Özdemiroğlu Osman Paşa Türbesi’ne, bugün o bölgenin son birkaç yıl içinde yeniden restorasyonu sonucu hemen yanı başındaki İçkale’nin Küpeli Kapısı’nın önünden, uzun ve hayli geniş bir güzergâhtan gidilir. O yol üzerinde bir de Nasuh Paşa Camii vardır. İşte o Nasuh Paşa Camisi’nin önünden başlayarak Fatih Paşa Camisi’nin avlusunun içine kadar -bundan on yıl öncesine kadar- her hafta pazar günleri açık “Halk Pazarı” kurulurdu. Öyle bir pazar ki sabahın beşinden öğle namazı saatine kadar sürerdi pazarın yoğunluğu. Diyarbakırlı kuşbazların cins kuşları da bakıcıların işli bakır kap-kacakları da sergilenir, satılırdı. Çoğunluğu eski hatta antika olmuş ya da artık kullanılmadığı için elden düşmüş eşyaların yanında hırsızlık malları da satılırdı. Eşyası çalınanlar bazen pazarda arardı çalınan eşyasını ve bulunca ya ciddi kavgalar yaşanırdı satıcıyla ya da bir şekilde birilerinin araya girmesiyle tatlıya bağlanırdı.

    Tarihî verilere ve Suriçi’nin en eski yerleşkesi Amida Höyük’te birkaç yıldır yürütülen kazılarda ortaya çıkan buluntulara göre şehrin dokuz bin yıllık bir kesintisiz yaşam alanından söz edebiliyoruz. İşte böylesine kıymetli bir kadim yerleşkenin etrafını çepçevre kuşatan ve beş kilometreden fazla, kalkan balığı görüntüsünde, dört yöne açılan dört kapısı ve seksen iki burçlu mimari yapısıyla dünyada tek örnek olup 2015’ten beri UNESCO’nun kalıcı tarihî kültürel miras listesinde olan Diyarbakır Surları içinde beş asır önceden bugüne kalan bir buluşma davetine selamdır bu yazı.

    Sinan’ın pek de bilinmeyen Doğu diyarındaki beş eserini yön levhaları ile birbirine bağlayan bir çağrı bizimkisi… #

  • Âşıkpaşazâde Olmasaydı Osmanlı Tarihinde Neleri Bilemeyecektik?


    lâgarî hasan çelebi, hezarfen ahmed çelebi gibi simaları ve meziyetlerini evliya çelebi olmasaydı bilemeyecektik. restorasyon uzmanları bugün yok olmuş birçok tarihî eserin mimari yapısını tasarlarken evliya çelebi’nin yazdıklarından yararlanıyor. müslüman seyahatname yazarlarının derviş meşrep kişilerden oluşması tekkeler arasındaki çok geniş iletişim ağı dikkate alınınca şaşırtıcı olmasa gerek. âşıkpaşazâde derviş ahmed âşıkî seyahatname yazarı olmasa da çok yer görmüş, çok kişi tanımış ve bunları tarih kitabına yansıtmıştır.

    Heredotos’tan Marco Polo’ya, İbn Battuta’dan Evliya Çelebi’ye, Pirî Reis’ten Seydî Ali Reis’e seyahatname yazarları gezdikleri ülkelerdeki toplumların kültürlerini ve mimari eserlerini anlatırken farklı coğrafyalardaki tarihî gelişmelerden de bizleri haberdar ederler. Âşıkpaşazâde ismiyle bilinen Derviş Ahmed Âşıkî de Çorum’dan Mekke’ye, Üsküp’ten İstanbul’a yaptığı seyahatlerde hep tarihin kırılma noktalarına tanıklık etmiş ve bunları hayatının son devrinde yazıya dökmüştür.

    Anadolu’da Etkili Bir Aile
    Derviş Ahmed, birçok meşhur şahsiyet yetiştirmiş bir aileye mensuptur. Türkmen aşiretlerini teşkilatlandırarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni yıkılışa sürükleyecek Babaîler İsyanı’na liderlik eden Baba İlyas Horasani, Derviş Ahmed’in büyük dedesidir. Baba İlyas, Dede Garkın’ın, o da Vefaiyye tarikatının kurucusu Ebu’l-Vefa el-Bağdadî’nin halifesidir. 1240 yılında Amasya’da idam edilen Baba İlyas’ın birçok müridi kılıçtan geçirildiği hâlde kundaktaki oğlu Muhlis hayatta kalmış ve neslinin devamı böylece gerçekleşebilmiştir. Şerefeddin Hoca, Çat (bugün Amasya’nın İlyas) köyündeki evden gizlice Köre Kadı’nın evine kaçırıp kimliğinden kimseye bahsetmeden Muhlis’i yedi yıl boyunca okutmuştur. Ardından Mısır’a götürülerek Memlük Sarayı’nda yetiştirilen Muhlis, Anadolu’ya geldikten sonra Karamanoğulları’yla beraber Anadolu Selçuklu hükümdarlarına karşı mücadele vermiştir. 1273 yılında Konya’yı ele geçiren Muhlis Paşa, burayı altı ay kadar idare ettikten sonra Karamanoğlu Mehmed Bey’e bırakmıştır. Muhlis Paşa, Şeyh Edebali gibi Vefaiyye mürşitleriyle Osman Gazi’nin yanına gidip gazalara katılmıştır. 

    Muhlis Paşa’nın oğlu Âşık Paşa 1272 yılında doğmuştur. 1330’da tamamladığı Garibname isimli eser, bilinen en eski Türkçe mesnevidir. 1332 yılında vefat eden Âşık Paşa’nın türbesi Kırşehir’dedir. Oğlu Elvan Çelebi, Çorum’un Mecitözü kazasına bağlı Elvançelebi köyünde bir tekke tesis etmiş, Baba İlyas’tan Âşık Paşa’ya kadar atalarının menkıbelerini anlatan Menâkıbü’l-Kudsiyye isimli eserini 1358’de kaleme almıştır. Bu kitap sayesinde Anadolu’daki Türkmen aşiretlerinin inançları, Babaîler İsyanı ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılış devrine ilişkin çok aydınlatıcı bilgiler elde edilmiştir.

    Derviş Ahmed, Elvan Çelebi’nin kardeşi Şeyh Süleyman’ın torunu olup 15. yüzyıl sonlarında Elvançelebi köyündeki tekkede dünyaya gelmiştir. Aile büyüklerinin devlet idarecileriyle yakın ilişkiler içinde oluşu, Derviş Ahmed’in kader çizgisinde belirleyici olmuştur. 1402 yılında Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilmesi sonucu çıkan taht mücadelesinde Derviş Ahmed’i sonradan mutlak hâkimiyeti kazanacak Çelebi Mehmed’in yanında görüyoruz.

    Âşıkpaşazâde Tarihi’nin Yazılış Hikâyesi
    Âşıkpaşazâde yaşlılık döneminde dostlarının kendisine gelerek Osmanoğulları’nın tarihi ve başlarından geçen hikâyeleri sormaları üzerine Menâkıb adını verdiği kitabı yazmıştır. Babası Şeyh Yahya’dan atası Vefaî şeyhlerinden Baba İlyas’a kadar soyunu tanıtarak sözlerine başlayan Derviş Ahmed, Çelebi Mehmed’le çıktığı sefer esnasında Geyve’de hastalanınca Orhan Gazi’nin imamı İshak Fakı’nın oğlu Yahşi Fakı’nın evine misafir olur. Yahşi Fakı, Süleyman Şah’ın Anadolu’ya gelişinden Yıldırım Bayezid devrine kadarki olayları anlattığı bir kitap yazmıştır. O güne kadar böyle detaylı bilgiler içeren Türkçe bir tarih kitabı yoktur. Sonradan sırra kadem basacak bu kitabı okuyan Âşıkpaşazâde, hafızasını bir buçuk asırlık bilgilerle zenginleştirir. Sıradan bir Anadolu köylüsü değil, Anadolu’daki siyasi gelişmelerin hep içerisinde bulunmuş bir aileden geliyordu. Babasının amcası Elvan Çelebi’nin Menâkıbü’l-Kudsiyye’sinden de birçok tarihî hadiseye aşinaydı muhtemelen. Yahşi Fakı’nın kitabındaki bilgiler, tanıştığı tarihî şahsiyetlerden öğrendikleri ve kendi başından geçen olaylar Âşıkpaşazâde’nin kitabının kaynaklarını oluşturmuştur. Ankara Savaşı’ndaki olayları anlatırken muhataplarının, “Sen o savaşta değildin, bunları kimden duyup anlatıyorsun?” sorusuna karşılık hem Çubuk Ovası’ndaki muharebede hem de Yıldırım Bayezid’in Akşehir’de vefat ettiği sırada yanında bulunan Koca Nâib’den öğrendiğini bildirmiştir.

    36 mı 38 mi Padişah Var?
    Yıldırım Bayezid’in 1402’de esir düşmesinden sonra en büyük oğlu Emir Süleyman otoriteyi temin etmiş, 8 sene iktidarı elinde bulundurmuştur. 1410’da Musa Çelebi Edirne’yi ele geçirmiş ve 3 sene tahtta kalmıştır. 1413’te ise Çelebi Mehmed, Musa Çelebi’yi öldürtüp tahta oturduktan sonra Simavna Kadısıoğlu Bedreddin’i İznik’e göndermiştir. Onun kethüdası Börklüce Mustafa Aydın, Karaburun’a gidip birçok kişiyi kendisine bağlayıp “nebi” ve “veli” dedirtince ordu üzerine yürümüş ve isyanı bastırmıştır. İznik’ten İsfendiyar vasıtasıyla Karadeniz’e açılan ve Eflak diyarına ulaşınca etrafına insanlar toplayan Şeyh Bedreddin de yakalanıp idam edilmiştir. Bu bilgileri bize ulaştıran birinci elden kaynak Âşıkpaşazâde’dir. Osmanlı tarihçileri Osmanlı’da 36 padişah olduğunu yazıp Emir Süleyman ve Musa Çelebi’yi nedense göz ardı ederler. Hâlbuki 38 padişah tahta çıkmıştır.

    Çelebi Mehmed 1421’de vefat edip yerine II. Murad gelince Yıldırım’ın Ankara Savaşı sonrası kaybolan oğlu Mustafa olduğunu iddia eden bir kişi etrafına topladığı beylerle Edirne ve Gelibolu’yu ele geçirir. Bu esnada Sultan Murad’a bağlı paşalar Düzmece Mustafa’ya karşı kullanmak üzere Tokat hapishanesinden Mihaloğlu’nu çıkarırlar. Uluabad’a doğru yola çıkarken Elvan Çelebi Tekkesi’ne uğrayıp Âşıkpaşazâde Derviş Ahmed’i de yanlarına alırlar. Böylelikle tarihçimiz yine çok önemli bir olaya şahit olacak, Düzmece Mustafa’nın bu hamleden sonra Gelibolu’ya kaçışını, Kızılağaç Yenicesi’nde yakalanışını ve Edirne’de idamını tarihe not düşecektir.

    II. Murad’la Katıldığı Seferler
    Elvan Çelebi Tekkesi’nde ikamet ederken 1438’de Mekke’ye giden Derviş Ahmed, hac vazifesi için orada bulunan Üsküp kumandanı İshak Bey’le tanışmış, onunla birlikte Üsküp’e geçerek Rumeli’nde birçok savaşa katılmıştır. Sultan II. Murad’ın tahtı oğlu Mehmed’e bırakarak Manisa’da inzivaya çekilmesi sonrasında Karamanoğulları’nın kışkırtmasıyla Macarlar, Osmanlı’ya savaş açmışlardı. Sultan Murad yeniden idareyi ele alıp 1444’te Varna’da, 1449’da Kosova’da Haçlı birliklerini yenilgiye uğratmıştır. Kosova Savaşı’ndaki gayretlerinden dolayı Âşıkpaşazâde ve Derviş Akbıyık, Padişah tarafından birer atla ödüllendirilmişlerdir. Âşıkpaşazâde detay vermese de sözü edilen Derviş Akbıyık’ın Hacı Bayram Velî’nin halifesi olması muhtemeldir.

    II. Murad’ın vefatına dair de ilginç bir anekdot anlatır Âşıkpaşazâde. Edirne’de Ada Köprüsü civarına yaptığı geziden dönen Sultan, bir dervişle karşılaşır. Bursa’daki Emir Sultan’ın müridi olan bu derviş, Padişah’a hitaben, “Hey Murad Han! Tövbe et, vaden yakın kalmıştır. Fena sarayını terk edip Beka sarayına gidersin.” diye seslenerek ölüm vaktinin yaklaştığını haber verir. Yanındaki İshak Paşa ve Saruca Paşa’yı tanık tutarak işlemiş olduğu günahlardan tövbe eden Sultan Murad saraya dönünce başına ağrı girer ve üç dört gün içerisinde hayatını kaybeder.

    İstanbul’un Fethi ve Şehrin Yeniden Yapılandırılması
    Diğer savaşları uzun uzadıya yazan Âşıkpaşazâde İstanbul’un fethini kısa anlatmıştır. Burada verdiği en önemli detay ise Bizans hükümdarının Sultan Mehmed’i ikna etmesi için balığın karnına doldurduğu paraları Halil Paşa’ya göndermesi hadisesidir. Fethin ertesi günü Halil Paşa veziriazamlıktan azledilmiş, 40 gün sonra da idam edilmiştir. Etrafındaki birçok devlet adamı karşı çıkmasına rağmen Molla Güranî ve Bayrami Şeyhi Akşemseddin’in teşvikiyle kuşatmayı sürdüren Sultan Mehmed yüzyıllarca süren Bizans İmparatorluğu’na son verip İstanbul’u fethetmiştir.

    İstanbul’un fethi sonrası şehrin imarı, Âşıkpaşazâde’nin üzerinde durduğu konulardandır. Yılların ağır yüküyle harabeye dönen şehri yeniden ayağa kaldırmak için Anadolu’ya elçiler gönderilip göç edeceklere evler, bahçeler verileceği duyurulur. Pek kimse gelmeyince bu defa birçok şehirden aileler zor kullanılarak İstanbul’a getirilir. Şehre yerleşen bu aileler imar hareketine girişmişken kendilerinden kira talep edilince maddi sıkıntıya düşüp tekrar Anadolu’ya kaçanlar olmuştur. Fatih Sultan Mehmed’in yakın adamlarından Kula Şahin, “Devletlü Sultanım, atan deden bunca memleketler fethettiler, hiçbirine mukataa [kira] koymadılar. Sultanıma layık değildir.” diye tavsiyede bulununca bu uygulamadan vazgeçilir. Tam bu noktada Âşıkpaşazâde önemli bir bilgi verir. 

    İstanbul’un Türkleşmesinden rahatsız olan Bizans’ın eski halkından bazı kişiler Rum Mehmed Paşa’ya gelerek, “Türkler bu şehri yeniden imar ederek atanın ve bizim topraklarımızı elimizden alıyorlar. Sen Padişah’a yakınsın. Halkın bu yeniden yapılandırma faaliyetinden vazgeçmesi için gayret göster.” diye şikâyet edince Paşa da, “Evvelce koyulan kiraları tekrar getirirsek halk mülk edinmekten vazgeçer, harabeye dönecek şehir yine bizim elimizde kalır.” diye cevap verir. Eski Bizans halkıyla Paşa arasında geçen bu görüşmeyi Âşıkpaşazâde, Rum Mehmed Paşa’nın dışarıya Müslüman görünmekle beraber gerçekte “gizli bir kâfir” oluşuna bağlar. Âşıkpaşazâde, Rum Mehmed Paşa’nın Karaman ve Konya’dan aşırı sayıda aileyi sürmesindeki gayenin de İstanbul’un intikamını alıp Müslümanları incitmek olduğunu yazar. Rum Mehmed Paşa’nın sonraki dönemdeki icraatları neticesinde azledilip idam edilmesi Âşıkpaşazâde’nin değerlendirmelerinin isabetli olduğunu göstermektedir. 

    Âşıkpaşazâde hatalı işler yapıldığında devlet adamlarına karşı sözünü esirgemeyen bir kişi olarak karşımıza çıkar. Vakıfların hükümlerini bozup Padişah’ın hazinesine dâhil etmesi sebebiyle Nişancı Karamani Mehmed Paşa için çok ağır ifadeler kullanır. Âşıkpaşazâde, “Hz. Muhammed son peygamber olduğu hâlde onun koyduğu hükmü nasıl kaldırırsın?” diye sual edince Mehmed Paşa tarafından azarlanmıştır.

    15. yüzyılın son çeyreğinde vefat eden Âşıkpaşazâde Derviş Ahmed Âşıkî İstanbul’da dedesinin adına yaptırdığı caminin arkasındaki türbede yatıyor. Kitabesi bulunmadığı için vefat tarihi tam olarak bilinmiyor. Fakat yazmış olduğu tarih kitabı Osmanlı’nın kuruluş devrine dair birçok karanlıkta kalmış olayı aydınlatıyor. #

  • Mezarda Doğan Çocuk Anlatıları


    oldukça nadir gerçekleşen ve “tabut doğumu” olarak bilinen postmortem fetal ekstrüzyon, hamile bir kadının ölüm sonrası vücudunda yaşanan çürüme sonrasında fetüsün dışarı atılmasıdır. günümüzde postmortem sezaryen yani annenin ölümü sonrasında cerrahi müdahaleyle doğum, bebeğin hayata tutunması için başvurulan bir yöntemdir. pek çok ülkede olduğu gibi türkiye’de de toplumsal bellekte varlığını sürdüren kabirde dünyaya gelme motifi; lohusa sultan-meyyitzade, ibn melek, bâbertî ve ali gorê anlatılarına uyarlanmıştır.

    2010 yılında İtalya’nın Bologna kenti yakınlarındaki Imola kasabasında yürütülen arkeolojik çalışmalar sırasında bulunan mezardaki yetişkin kadın iskeletinin bacakları arasında bir fetüsün yer aldığı görüldü. MS 7 ila 8. yüzyıla tarihlenen fetüsün konumu, mezardaki kadının öldüğünde hamile olduğunu, bebeğin annenin ölümünün ardından vücuttan dışarı atıldığını gösteriyordu.1 

    Kayıtlara Geçen En Erken Tarihli Vaka
    Oldukça nadir gerçekleşen ve “tabut doğumu” (coffin birth) olarak bilinen postmortem fetal ekstrüzyon, hamile bir kadının ölüm sonrası vücudunda yaşanan çürüme sürecinde, karın içi gazların artan basıncı nedeniyle yaşama şansı olmayan bir fetüsün vajinal açıklıktan dışarı atılması olarak tanımlanmaktadır. 1551 yılında İspanya’da Engizisyon Mahkemesi tarafından yargılanıp asılarak idam edilen bir kadının, ölümünden dört saat sonra bedeni hâlen asılı durumdayken vücudundan iki ölü bebeğin düşmesi, postmortem fetal ekstrüzyona ilişkin kayıtlara geçen en erken tarihli vakadır.2

    Annenin İntiharı ve Hayatta Kalan Bebek 
    Günümüzde postmortem sezaryen yani annenin ölümü sonrasında cerrahi müdahaleyle doğum, bebeğin hayata tutunması için başvurulan bir yöntem olsa da3 2007 yılında daha nadir bir vaka gerçekleşti. Hindistan’da sekiz aylık hamile iken kendini asarak intihar eden kadının yanında göbek bağı ile annesine bağlı hâlde bulunan ve kendiliğinden dünyaya gelen bebeğin hayatta olduğu görüldü.4 

    Hamile Kadın Öldü Sanılarak Diri Diri Gömüldü!
    Ölüm sonrası doğumdan çok daha dramatik ve sarsıcı olan başka bir durum ise öldü sanılarak diri diri gömülen hamile bir kadının mezarda doğum yapması olsa gerek. İtalya’nın Castel del Giudice kasabası 1875 yılında böyle bir hadiseye sahne olmuştur. 5 Ağustos günü vefat ettiği sanılan hamile bir kadın hava sıcaklığının oldukça yüksek olmasından dolayı aceleyle kasabanın mezarlığında, yoksul insanların topluca defnedildiği toplu mezar benzeri bir gömüt mekânı olan mahzene sırtüstü yatırılarak bırakılmıştı. Birkaç gün sonra başka bir defin yapılmak üzere yer altındaki mahzenin kapağı açıldığında kadıncağızın sol yanına döndüğü ve toplu mezar içinde doğurduğu bebeğinin yanında olduğu görüldü. Anne ve bebek üst üste yığılmış cesetlerin arasında havasızlıktan ölmüştü. Tafefobi olarak bilinen diri gömülme korkusunun oldukça yaygın olduğu 19. yüzyılda büyük yankı uyandıran bu korkunç olayın ardından kasaba doktoru ve cenaze görevlisi, iki ayrı taksirle ölüme sebebiyet vermekten yargılanarak hapis cezasına çarptırıldı.5

    Türkiye’de Çeşitli Efsanelere Konu Olan Anlatılar Lohusa Sultan Türbesi
    Bu trajedi, Türkiye’de çeşitli efsanelere konu olan, kabirde doğan çocuk anlatılarını anımsatıyor. Türkiye’de kabirde doğan çocuk anlatısının geniş kitlelerce bilinen bir örneği İstanbul’da Lohusa Sultan Türbesi etrafında gelişen inanışlara konu olmuştur. Şişhane’nin batısında, Haliç’e bakan yamaçlarda yer alan ve Beyoğlu ile Kasımpaşa’yı birbirine bağlayan kavşak içinde yollar tarafından sarmalanan yapı, sıra dışı ve tüyler ürpertici bir rivayete göre, ölümünden sonra mezarında doğum yapan bir kadın ile oğlunun kabirlerine ev sahipliği yapıyor. Evliya Çelebi, 1596 yılında Sultan III. Mehmed’in Macaristan’ın Eğri kentine düzenlediği sefere katılan bir askerin, anne karnındaki çocuğunu, “İlahi gazâya azîmet etdim [gitmek] bu ehlim batnındakin sana emânet eyledim.” şeklinde dua ederek Tanrı’ya ısmarladığını kaydediyor. Kocasını sefere uğurlayan talihsiz kadın doğum yapmadan vefat eder. Sefer dönüşü eşinin kısa süre önce öldüğünü öğrenen gazi, doğmamış çocuğunu Tanrı’ya emanet ettiğini söyleyerek, Evliya Çelebi’nin anlatımıyla “‘Tîz ehlimin kabrin bana gösterin’ deyüp derhâl kabrine varup kulak dutar, görse bir ma’sûm sadâsı istimâ [sesi işitmek]’ olunup derhâl gûrun [kabrin] kapağın açup görse bir cân-pâresi validesinin sağ memesin emer, aslâ çürümemiş. Pederi hamd ü senâ edüp ciğerkûşesin bağrına basup hânesinde terbiye eder.” Ölmüş annesinin sağ memesini emerek hayatta kalan oğlan, büyüyünce ulemadan bir zat olur ve Sultan I. Ahmed döneminde vefat ettiğinde annesinin yanına defnedilir. Ana oğulun kabirleri üzerine inşa edilen türbe, halk arasında “ölünün çocuğu” anlamına gelen “Meyyitzade” adıyla bir ziyaretgâha dönüşür.6 Günümüzde Lohusa Sultan adıyla anılan yapı hâlen çocuğu olmayan kadınlar tarafından ziyaret edilerek şifa aranan bir batıl inanç kapısıdır.

    Evliya Çelebi’nin kayıtlarından 17. yüzyıla kadar uzandığı anlaşılan Lohusa Kadın-Meyyitzade anlatısının, mezarda doğan çocuk efsanelerine ilham ya da kaynak teşkil eden en eski rivayetlerden olduğu anlaşılır. Oldukça ilgi gören ve halk tarafından iştahla tüketilen, Tanrısal bir mucizeyi işleyen bu anlatı, Türkiye’de Tire, Bayburt, Malatya, Denizli, Isparta ve Suruç gibi farklı kentlerde çeşitli türbeler etrafında şekillenen yerel söylencelerin konusu olmuştur.

    Tire’de Parmağını Emer Vaziyyette Bulunan Bebek
    Tire’de benzer bir söylencenin kahramanı, uzun yıllar Aydınoğlu Mehmed Bey’in inşa ettirdiği medresede dersler veren, 1418 yılında vefat eden Kadı İzzeddin İbn Ferişte olmuştur. Rivayete göre, Kadı İzzeddin’in babası Abdülaziz İzzeddin Efendi, hamile eşini geride bırakarak hacca gider. Hacdan geri döndüğünde eşinin vefatını öğrenen Abdülaziz İzzeddin Efendi, evladını Tanrı’ya emanet ettiğini ve ancak kabrin açılarak cenazeyi gördüğü an onun öldüğünden emin olacağını söyler. Bunun üzerine kabir açılır ve ölmüş eşinin bir oğlan çocuğu doğurduğu görülür. Parmağını emer vaziyyette bulunan bebeğe, onu meleklerin koruduğuna inanılarak “Meleğin Oğlu” anlamına gelen “İbn Melek” adı verilir.7 Gerçekte, söylencenin “İbn Melek” lakabını anlamlandırmak için kabirde doğan çocuk motifine başvurulduğu anlaşılır. Neredeyse tümüyle Lohusa Sultan-Meyyitzade anlatısının bir uyarlaması olduğu görülen İbn Melek söylencesini diğerinden ayıran tek unsur, spesifik bir sefere katılan baba figürünün, belirsiz bir tarihte hacca gönderilmesidir.

    Bayburt’tan Şanlıurfa’ya, İstanbul’dan Isparta’ya Mezarda Doğum Anlatıları
    Aynı motifin bir uyarlamasının yerelleştirildiği Bayburt’ta, 1384 yılında vefat eden fıkıhçı Ekmelüddin Muhammed Bâbertî’nin hacca gittiği sırada rüyasında Hz. Muhammed’i gördüğü, Peygamber’in ona bir oğlu olacağını söylediği anlatılır. Müjdeci rüyanın verdiği heyecan ve mutlulukla memleketi Bayburt’a dönen Bâbertî, eşinin öldüğünü öğrenince âdeta yıkılır. Üzüntüyle eşinin kabrini ziyaret eden Bâbertî, bir bebek sesi duyması üzerine mezarı açtırır ve ölmüş eşinden dünyaya gelmiş oğlu ile karşılaşır.8 

    Şanlıurfa’nın Suruç ilçesine bağlı Aligör Mahallesi de benzer bir anlatıya sahne olmaktadır. Mahalleye adını veren “Aligör”ün “kabirden gelen/kabrin oğlu Ali” anlamına gelen “Ali Gorê”den evrildiği ve Ali Gorê adlı zatın kabirde ölmüş annesinden dünyaya geldiği ve bir delikten ara sıra dışarı çıkarak bir süre kabirde yaşadığına inanılır.9

    İstanbul, Malatya, Denizli ve Isparta’da ise kabirde doğum çeşitli masallara konu olmuştur. İstanbul varyantında, âşık olduğu kızla evlenmek isteyen kralın eşi bu duruma sinirlenerek kızı öldürttür, bir müddet sonra kızın mezarının üzerinde bir oğlan çocuk belirir. Denizli’nin Çal ilçesine bağlı Mahmutgazi köyünden derlenen bir masalda ise Yemen hükümdarının oğlunun fakir bir kıza âşık olduğu ancak kızın süt annesi tarafından öldürüldüğü, acılı prensin sevgilisinin kabrini ziyaret ettiğinde bir oğlan çocuğuyla karşılaştığı işlenir.10 


    “istanbul, malatya, denizli ve ısparta’da kabirde doğum çeşitli masallara konu olmuştur. istanbul varyantında, âşık olduğu kızla evlenmek isteyen kralın eşi bu duruma sinirlenerek kızı öldürttür, bir müddet sonra kızın mezarının üzerinde bir oğlan çocuk belirir.”

    Tüm bu anlatıların kökeni ise Türk dünyasının neredeyse tümünde bilinen ve yerelleştirilen “Köroğlu” efsanesine dayanıyormuş gibi görünüyor. 

    Efsanenin Türkmen, Özbek, Kazak, Kara-Kalpak ve Tacik versiyonlarında “Guroğli”, “Gurogli” ve “Guroğlu” gibi isimlerle anılan Köroğlu’nun kabirde ölmüş annesinden dünyaya geldiği işlenir. Kahraman adını bu olaydan alır ve Kabrin Oğlu anlamına gelen “Guroğlu” namıyla nam salar.11 Farsça kabir anlamına gelen “gûr” sözcüğü Türkiye’de yaygın kullanılmamakla birlikte, Evliya Çelebi, Lohusa Sultan Türbesi’nden bahsederken “derhâl gûrun [kabrin] kapağın açup…” ifadesinde bu terimi kullanır. Suruç’ta Ali Gorê anlatısı yine “gûr” sözcüğüyle ilişkilendirilir. Özbekistan’ın Semerkand kentinde bulunan Timur’un türbesi de “Emir’in kabri” anlamına gelen “Gûr-ı Emîr” adıyla bilinir. Anlaşılan Doğu Türk toplulukları arasında doğan “Guroğlu” efsanesi, Türkiye’de “Köroğlu”na dönüşmüş, kahramanın kabirde dünyaya geldiğine ilişkin motif böylece terk edilirken, toplumsal bellekte varlığını sürdüren kabirde dünyaya gelme motifi, Lohusa Sultan-Meyyitzade, İbn Melek, Bâbertî ve Ali Gorê anlatılarına uyarlanmıştır. # 

    DİPNOTLAR
    1  A. Pasini, V.S. Manzon, X. Gonzalez-Muro, E. Gualdi-Russo, “Neurosurgery on a Pregnant Woman with Post Mortem Fetal Extrusion: An Unusual Case from Medieval Italy”, World Neurosurg, 113, 2018, s. 78-81.
    2  Douglas H. Ubelaker, (1997). “Taphonomic Applications in Forensic Anthropology”, in William D. Haglund; Marcella H. Sorg (eds.), Forensic Taphonomy: The Postmortem Fate of Human Remains, Boca Raton, FL, CRC Press, 1997, s. 77-90.
    3  Salih Sadık, Sefa Kurt, Salim Şehirali, Ersadık Turan ve Ahmet Seçkin Önoğlu, “Postmortem Sezeryan”, Klinik Bilimler & Doktor, 4 (5), 1998, s. 762-766.
    4  C. Behera, R. Rantji, T.D. Dogra, “Full term normal delivery following suicidal hanging”, Forensic Science International, 169 (1), 2007, e1-e2.
    5  “Figli della Tomba”, 2017 [https://www.bizzarrobazar.com/en/2017/10/18/figli-della-tomba/]
    6  Evliyâ Çelebi b. Derviş Mehemmed Zıllî, Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi 1-6 Kitaplar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2011, 1/208-1/209.
    7  Yaşar Ürük, İzmir Efsaneleri, Yakın Kitabevi, İzmir, 2018, s. 163-164; Hasan Barışcan, Ege Efsaneleri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1998, s. 167.
    8  Hüseyin Rayman, Bayburt Efsaneleri, Bayburt Belediyesi Kültür Yayınları, Bayburt, 2001, s. 56-57.
    9  Mehmet Kurtoğlu, Urfa Efsaneleri, Kent Yayınları, İstanbul, 2005, s. 160-163.
    10  Mehmet Tuğrul, Mahmut Gazi Köyünde Halk Edebiyatı (Menkıbe, Hikâye, Masal, Fıkra), Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969, s. 162-163, başka bir varyant: s. 275-278.
    11  Vitaly Zaikovsky, “Cultural interaction in the epic tales of Köroğlu/Goroglï: archetypes and transformations, diffusion and interference”, Intercultural Aspects in and around Turkic Literatures: Proceedings of the International Conference held on October 11th–12th, 2003 in Nicosia, ed. Matthias Kappler, Wiesbaden: Harrassowitz Verlag, 2006, s. 186-187.
  • Byzantion’un (İstanbul) Pagan Tapınakları


    istanbul, pagan dönemde “byzantion” adını taşıyan trak-helen karışımı bir kültüre sahip, helen inanç yapısını benimsemiş bir kentti. hristiyanlığın kabul edildiği 379 yılına kadar varlığı faal olarak devam eden tapınaklardan belki de en önemlileri (helios, artemis ve aphrodite) imparator ı. theodosius tarafından kapatıldı ve farklı işlevler verildi. 5 ve 6. yüzyıllarsa kentteki tüm tapınakların aşamalı olarak yok edildiği bir yüzyıl oldu. ancak ne bu tapınakların hatıraları ne de pagan inancın izleri belleklerden silinmedi.

    Günümüz İstanbul sınırlarının içinde Paleolitik dönemden başlanarak çok sayıda yaşam alanı oluşmuştur. Demir Çağı’ndan itibaren ekonomik, askerî ve sosyal alanlardaki kırılmayla birlikte yeni ve daha düzenli kentler ortaya çıkmaya başlamıştır. Haliç’in bitiminde, Alibeyköy-Kâğıthane arasındaki Semystra (Eyüp) yerleşimi bunlardan biriydi. Diğer yandan Plinius, Naturalis Historia’sında Byzantion’un eski adının “Lygos” olduğunu yazarken, bu adın Byzantion’un yerinde kurulmuş bir yerleşim olup olmadığını ya da konumunu paylaşmamıştır. 

    Byzantion’un Kuruluş Efsanesi
    Üzerini Topkapı Sarayı’na ait kompleksin kapladığı ve “Sur-u Sultani” denilen duvarlarla çevrili Sarayburnu ile yakın çevresi, MÖ 7. yüzyılın ortalarından itibaren Byzantion kentinin iç-dış kalesini, yani yerleşim-yaşam alanını oluşturmuştu. Peki, bu kent ne zaman ve kim ya da kimler tarafından kurulmuştu? Hikâye şöyle: Delphoi’deki Apollon Bilicilik Merkezi’ne danışan Megaralı göçmenler, yeni kuracakları kentin yerinin körlerin ülkesinin karşısı olduğu cevabını alırlar ve deniz yoluyla Semystra’ya gelirler. Yeni kenti buraya kurmak için kurban adadıkları sırada bir kartal, kurbanın parçasını alarak havalanır ve Sarayburnu sırtlarına getirir. Bunu işaret olarak algılayan Megaralılar Byzas önderliğinde yeni kentlerini kurar. Kurucusundan dolayı da kent “Byzantion/Bizantion” olarak anılır ve 4. yüzyıla kadar da resmî olarak bu ad kullanılır. 

    Byzantion’un İnanç Dünyası
    Tanrı ve tanrıçalar, insanlar için birer rehberdi. Olympos Dağı’ndaki panteonları, onların yaşam sürdüğü, eğlendiği, kararlar aldığı ihtişamlı, ulaşılmaz bir güç odağıydı. Tüm panteonun başında Zeus veya Roma dönemindeki adıyla en büyük gezegene de ad olarak konan Jüpiter bulunuyordu. Zeus “kurtarıcı”, “her şeye hâkim” bir Tanrı olarak kabul edilirdi. Olympos tanrıları ve tanrıçaları, olmuş olayları yorumlama ve olacaklardan haber verme, esinlenme sağlayan varlıklardı. Sonsuz suların tanrısı Poseidon (Neptün), üç dişli yabasını yere vurduğunda depremler yaratan bir kudrete sahipti. Evin ve ocağın koruyucusu Hera (Juno), sadakatin sembolüydü. Ekinlerin yeşermesi, tabiatın doğuşu, canlanması ve ölümü Demeter ile (Ceres) sembolize edilirdi. Kızı Kore’yi yeraltı ülkesine kaçıran ve yılda bir kez Demeter’in görmesine izin veren ve aslında “On İkiler”de adı sayılmayan Hades ise tüm yeraltı olaylarından sorumluydu. Güneş Tanrısı Apollon hem biliciydi hem de güzel sanatlara hükmederdi. Kardeşi Artemis (Diana) ise tabiat ve hayvanlardan sorumluydu. Zeus’un beyninden doğan Athena (Minerva) zekânın timsaliydi ve haksız savaşlarda haklıların tarafını desteklerdi. Karşıtı olan Ares (Mars) ise doğrudan savaş tanrısıydı. Ticaret, Hermes’ten (Merkür) sorulurdu. Eğlence denince akla hiç kuşkusuz üzümle sembolize edilen Dionysos (Baküs) gelirdi. Aşkın olduğu kadar sevgi ve güzelliğin tanrıçası ise Aphrodite (Venüs) idi.


    “haliç boyunca yüksekteki burunlarda bazı kutsal alanlar ve tapınaklar sıralanıyordu. hera’ya adanan tapınağı, 512 yılında darius önderliğinde kenti kuşatan persler yıkmıştı. yakınlardaki pluton tapınağı’nı ise büyük iskender’in babası ıı. philippos yine byzantion’u 340 yılında kuşattığında yıktırmıştı.”

    Belli Başlı Tapınaklar ve Kutsal Yerler
    Akropol (Yüksekteki Kent) içinde önemli tanrı ve tanrıçalar için inşa edilen tapınaklar sıralanıyordu: Artemis, Apollon, Aphrodite… Sarayburnu’nun kuzeydoğusunda, Boğaz’ın girişinde, Sarayburnu’nun uç kısmında Poseidon Tapınağı ve Athena Ekbasia’ya (karaya adım atan) adanan kutsal alan uzanıyordu. 2. yüzyılda yaşayan Byzantionlu Dionysos’un yazdıklarına göre Poseidon Tapınağı deniz kıyısındaydı. Günümüzde üzerini Hippodrom’un (At Meydanı/Sultanahmet Meydanı) kapladığı yer ile bitişiğinde, yani Ayasofya Meydanı’na doğru Zeus Hippios’a adanan kutsal alan ile Herakles Koruluğu bulunmaktaydı. 

    Haliç boyunca yüksekteki burunlarda da bazı kutsal alanlar ve tapınaklar sıralanıyordu. Hera’ya adanan tapınağı, 512 yılında Darius önderliğinde kenti kuşatan Persler yıkmıştı. Yakınlardaki Pluton Tapınağı’nı ise Büyük İskender’in babası II. Philippos yine Byzantion’u 340 yılında kuşattığında yıktırmıştı. Hatta kentin Philippos’un elinden kurtuluşu Tanrıça Artemis veya Hekate Phosphoros’a bağlanıyordu. Kimi anlatı da Artemis’in de adının geçtiği öyküye göre Philippos, Byzantion’a gece tünel kazıp surlardan içeri girerek saldırmak ister. Ancak gece tam saldırı başlayacakken dolunay olunca Makedonların emeli ortaya çıkar ve Byzantionlular bu saldırıya engel olur. Olayın anısına Byzantionlular, Hekate için “Phosporion/aydınlatan” adıyla bir tapınak inşa eder. Günümüzdeki Sirkeci Marmaray İstasyonu’nun bulunduğu yer, Antik dönemin “Phosphorios Limanı” idi. Ancak tapınağın konumu bilinmemektedir. Hatta bir Hekate tapınağının Hippodrom civarında olduğu da belirtilmektedir.

    Tapınaklardan ikisinin yaklaşık olarak yapım dönemini, Herodotos’un anlatımından biliyoruz. Buna göre Persler, İskit seferine katılan devletlerin adlarının yazılı olduğu biri Asurca diğeri Helence olan iki sütunu (MÖ 514-512) Boğaz’a dikti. Bir süre sonra Byzantionlular bu sütunları kente getirerek Koruyucu Artemis’e yaptıkları tapınakta (Olasılıkla günümüzde Topkapı Sarayı sınırlarındaki) kullandılar. Asur yazılı sütunun kaidesini de yerini kestiremediğimiz Dionysos’a adadıkları tapınağın yanına koydular. 

    Günümüzün Mercan Yokuşu’nun yukarısında ve belki de Büyük Valide Hanı’nın alanında tüm tanrı ve tanrıçaların anası Ge’ye (Gaia: Yeryüzünün Anatanrıçası) adanan ve üzeri özellikle açık bırakılan tapınak ve Demeter ile kızı Kore’ye ait tapınaklar yer alıyordu. Gaia Tapınağı’nın üzerinin açık oluşu, gökyüzü ile birleşerek dünyayı meydana getirdiğine inanılmasının sonucuydu. Yağmurların da yeryüzünü dölleyerek tabiatın oluşmasını sağladığına kanaat edilirdi. Her ne kadar Byzantion’un sur haricinde kalsa da günümüzün Altımermer semtinde Zeus kutsal alanı ile Haseki’de Apollon Tapınağı bulunmaktaydı. Apollon’un bilicilik yerlerinden olan Kalkhedon’da da bir tapınağı yer alıyordu. 

    Günümüzün Unkapanı bölgesinde yine Zeus’a adanan bir kutsal alan mevcuttu. Haliç’e bakan burunlarda Pluton ve Hera’ya adanmış kutsal yerler uzanmaktaydı. Hera Tapınağı ve Pluton Tapınağı yıktırılsa da geriye sadece bulundukları burunlara verilen adları kalmıştı. Bu iki tapınak, Mercan-Küçükpazar arasındaki burunlarda olmalıdır. 

    Romalılar Gelince
    Rakibi Pescennius Niger’i destekleyen Byzantion’u kuşatarak yerle bir eden İmparator Septimius Severus, oğlu Caracalla’nın isteğiyle Byzantion’un imar edilmesine izin verir ve 197 yılında başlayan çalışmalar yaklaşık 20 yıl sürer. Byzantion artık tam bir Roma kenti olur. Hatta Caracalla’nın adına izafeten kente verilen “Antoninia” adı halk arasında tutunamaz. İşte bu imar sırasında Apollon Tapınağı (büyük olasılıkla yenilenerek) inşa edilir. Ve yine büyük olasılıkla bu kez “Helios/Güneş Tanrı” adına onurlandırılır. Kentin güneyine doğru yamaçta bulunan tiyatro yenilenir. Aphrodite’ye adanan tapınağın da bu bölgede olduğu bilinmektedir. 


    “4. yüzyıl kaynaklarının belirttiğine göre günümüzün ayasofya meydanı’nın bir köşesinde tanrıların anası rhea, diğer köşesinde ise şans tanrıçası tykhe’ye adanan birer tapınak bulunmaktaydı. bu tapınaklar, byzantion’u ‘yeni roma’ adıyla kuran constantinus tarafından yenilenmiş veya yaptırılmıştı.”

    Roma döneminde günümüz Galata’sında Mısır Tanrısı Serapis ve İsis adlarına tapınaklar yapılır. En önemli tapınaklardan ikisi ise Aksaray yakınlarındaki Forum Amastrianon’a komşu olan Helios (Güneş) ve karşısındaki Selene (Ay) tapınaklarıydı. 4. yüzyıl kaynaklarının belirttiğine göre günümüzün Ayasofya Meydanı’nın bir köşesinde tanrıların anası Rhea, diğer köşesinde ise şans tanrıçası Tykhe’ye adanan birer tapınak bulunmaktaydı. Bu tapınaklar, Byzantion’u “Yeni Roma” adıyla kuran Constantinus tarafından yenilenmiş veya yaptırılmıştı.

    Kentin Diğer Yerleri ve Anadolu Yakası
    MÖ 3. yüzyılda Serapis ve İsis adlı Mısır kökenli iki tanrı için Salıpazarı-Fındıklı arasında iki tapınak inşa edilmiştir. Hatta Galata-Salıpazarı arasında bir zamanlar Aphrodite, Artemis ve Apollon adına yapılmış bir kutsal alan uzanmaktaydı. Tanrılaştırılan yöneticilerden Ptolemaios II. Philedelphos’un Byzantion’a yaptığı askerî yardım sonrası Byzantionlular onun adına günümüz Fındıklı-Kabataş civarında bir tapınak inşa etmiştir. Ayrıca Beşiktaş yakınlarında da bir Apollon Sunağı bulunuyordu.

    Kitabı Geographika’yı MS 1. yüzyılda yazan Amasralı Strabon’un değindiği üzere İstanbul Boğazı’nda Kalkhedonlar Tapınağı bulunuyordu. Ama Strabon tapınağın yerini tanımlamamaktadır. Strabon’dan yaklaşık 400 yıl kadar önce Perslerin İskit seferini anlatırken Herodotos, Pers Kralı Darius’un Boğaz’ın üzerinde yapılmış tapınakta oturup Karadeniz’e baktığını yazarken akla, bir zamanlar Yoros Kalesi’nin yerinde olduğu sanılan Zeus Orios Tapınağı gelmektedir. Rumelikavağı’nda Serapis (Serapeion) kutsal alanının yanı sıra yakınlarda bir de Artemis Tapınağı bulunuyordu. Kalkhedon içinde Apollon Bilicilik Merkezi, Aphrodite ve İsis kutsal alanı ve tapınakları ile Herakles kutsal alanı önde gelen inanç noktalarıydı.

    Tapınak Törenleri
    Her tanrı veya tanrıçanın yıllık tören günleri vardı ve tümü birbirinden farklıydı. Tanrı veya tanrıçanın temsil ettiği içeriğe göre adaklar veya sunular yapılırdı. Bu nedenle her tapınağın birer adak yeri bulunuyordu. Genellikle sunaklarda kurban kanı akıtılmaktaydı. Bazı ritüeller kent dışındaki kutsal alanlarda yapılırdı. En belirginlerden biri, Dionysos için yapılanıydı. Byzantion’da mevcudiyetini bildiğimiz ancak yerini bilmediğimiz Dionysos Tapınağı’ndan ilk söz eden kişi, “Tarihin Babası” sıfatıyla tanınan Herodotos’tan başkası değildir. Büyük bir eğlenceye dönüşen törenlerin asıl icra yeri Trakya topraklarıydı. Demeter ve Kore’ye adanan tapınaklarda ölüm-yeniden doğuş seremonisi yılda birer kez canlandırılır, törenler sırasında ilahiler okunurdu. 

    “Dioskurların Hakkı İçin”
    Pagan dönemin insanları, tıpkı günümüzde sürdürüldüğü gibi yemin ve güvenirlik göstergesi olarak bazı tamlamalar kullanırdı. Hiç kuşkusuz bu sözlerin dayandığı kimlikler, o dönemki inanç sisteminin temeli olan varlıklardı; tanrı, tanrıçalar veya ilişkili varlıklar. Örneğin, bir ünlem olarak kullanılan “Tanrılar aşkına!” sözü günümüzde “Tanrı veya Allah aşkına” tamlamasıyla devam etmektedir. Belki de en büyük yeminlerden biri olarak, “Bütün tanrı ve tanrıçalara yemin ederim ki!” sözünün benzerleri yine günümüzde kullanılmaya devam etmektedir. Farklı bir söz olarak “Dioskurların hakkı için”, anlamı derin bir cümleydi. Dioskurlar, biri Zeus’tan olan ikizlerdi ve dostluğun simgeleriydi. Ölümsüz olan Polydeukes bir kavgada yaralanıp Kastor öldüğünde, Zeus kardeşleri ayırmamak için her ikisini de göğe yükselterek ikizler burcuna çevirmişti. # 

    KAYNAKÇA
    Erhat, Azra, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993.
    Byzantios, Dionysios, Boğaziçi’nde Bir Gezinti, çev. M. Fatih Yavuz, YKY, İstanbul, 2008.
    Altunay, Erhan, İstanbul’un Pagan Çağı, Destek Yayınları, İstanbul, 2019.
    Yavuz, Mehmet Fatih, Byzantion: Byzas’tan Constantinus’a Antik İstanbul-Antik Edebi Kaynaklar, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul, 2014.
    Tekin, Oğuz, Eskiçağ’da İstanbul: Byzantion, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1996.
    Plinius, Naturalis Historia, London, MDCCCLV.
    Strabon, Geographika, çev. Adnan Pekman, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2000.
    Müller-Wiener, Wolfgang, İstanbul’un Tarihsel Topografyası, çev. Ülker Sayın, YKY, İstanbul, 2007.
    Xenophon, Anabasis (Onbinlerin Dönüşü), çev. Hayrullah Örs, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1939.
  • Sokakta Yemek


    antik roma’da sokak yemekleri, şehir yaşamının vazgeçilmez bir parçasıydı. thermopolium’lardan (sıcak yemek dükkânları) alınan sıcak yemekler ve pratik atıştırmalıklar, yoğun günlerin arasında kolaylık sağlarken roma mutfağına özgü lezzetleri de yaşatıyordu. bugün arkeolojik bulgular ve eski tarifler sayesinde bu zengin yemek kültürünü yeniden keşfetme imkânı buluyoruz.

    Roma’nın en işlek caddelerinden birindesiniz. Kalabalık forumun hemen yanında, taş duvarlı küçük bir “thermopolium”dan (sıcak yemek dükkânı) sıcak yemeklerin kokusu yükseliyor. 

    İçeride bir satıcı, içinde bakliyat ve sebzeler pişen büyük bir çömleği karıştırıyor. Tezgâhın üzerindeki pişirme kaplarında mercimek yahni, nohutlu lapalar, sebzeli püreler ve baharatlarla tatlandırılmış bazı sıcak yemekler sıralanmış. Bir müşteri, bir parça ekmeğini yumuşatmak için bir tabağa batırırken bir diğeri tezgâhtan bir kâse sıcak nohut yahni alıyor. İşçiler, aceleyle bir parça arpa ekmeği, bir dilim tuzlu peynir ve birkaç kuru incirle karınlarını doyuruyor. Üst sınıftan bir Romalıya burada rastlamak pek olası değil; onlar genellikle evlerinde ya da büyük ziyafet sofralarında yemek yiyor.

    Antik Roma’da kendi mutfağında yemek yapan kaç kişi vardı dersiniz? Bugün evde yemek pişirmek sıradan bir şey gibi görünse de Roma’nın yoğun nüfuslu şehirlerinde bu herkes için mümkün değildi. Özellikle “insulae” adı verilen apartmanlarda yaşayan alt sınıfların bireysel mutfakları yoktu veya ateş yakmak tehlikeli olduğundan yemek pişirmek sınırlıydı. Ancak bu, herkesin her öğününü dışarıda yemek zorunda olduğu anlamına gelmiyordu. Birçok insan sabah kahvaltısını evde basit gıdalarla -ekmek, peynir ya da kuru meyveyle- geçiştirirdi.

    Sokakta yemek yemek bir zorunluluktan çok, Roma halkının günlük yaşamının ayrılmaz bir parçasıydı. Thermopolium, pistor (fırıncılar), taberna (küçük lokantalar) gibi gün boyunca yoldan geçenlere farklı türde yiyecekler sağlayan dükkânlar, Roma sokaklarının ayrılmaz bir parçasıydı. Gün içinde yoldan geçen bir tüccar, hızlıca bir dilim ekmek ve kuru et alabilir ya da akşam eve dönen bir işçi, mercimek yahnisi ya da sebzeli bir lapayla karnını doyurabilirdi. Bu tür yemekler, Roma mutfağının günlük yaşamında önemli yer tutuyordu.

    Roma sokakları yemek kokularıyla doluydu. İster hızlıca geçen bir tüccar olun, ister yorucu bir günün ardından bir kap sıcak yemekle günü bitiren bir işçi, şehirde yiyecek bulmak her zaman mümkündü.

    Roma’da Ne Yediğin, Kim Olduğunu Belirliyordu
    Peki, Roma’da yemek sadece karın doyurmak anlamına mı geliyordu? Yoksa ne yediğiniz, nasıl yediğiniz ve nerede yediğiniz önemli miydi?

    Üst sınıf Romalılar için yemek, beslenmenin yanı sıra bir gösteriş ve statü aracıydı. Antik Romalı yazar Apicius’a atfedilen yemek kitabında yer alan tarifler, elit sofralarının ne kadar gösterişli olduğunu gösteriyor. 

    Tavus kuşları, müren balıkları, balla tatlandırılmış yemekler ve en kaliteli şaraplar, bu sofraların vazgeçilmezleri arasındaydı.

    Antik yazar Iuvenalis, Satires (Yergiler) adlı eserinde, Sicilya’dan getirilen dev müren balıklarının yalnızca elit sofralarında bulunduğunu, fakirlerin ise kuru ekmek ve suyla yetinmek zorunda kaldığını anlatıyor. Antik şair Horatius ise bir dizesinde, “Şimdi açken, tavus kuşu ve kalkan balığı dışındaki her şeye burun kıvırıyorsunuz?” diyerek, zenginlerin lüks düşkünlüğünü hicvediyor.

    Roma’nın alt sınıfları için yemek çok daha sade ve mütevazıydı. Ana besin kaynakları; ekmek, bakliyatlar, sebzeler ve nadiren tüketilen balıklardı. Şehirdeki işçilerin ve köylülerin günlük beslenmesi; buğday ekmeği, zeytinyağı, kuru incir, mercimek yahni ve sebze lapaları gibi ekonomik ve doyurucu yiyeceklerden oluşuyordu.

    Sabah kahvaltıları genellikle bir parça ekmek ve peynir gibi basit gıdalardan oluşurken öğle ve akşam yemekleri sebzeli yahni, bakliyat lapaları veya meyve gibi besinlerle tamamlanıyordu. Üst sınıfların aksine, düşük gelirliler genellikle et tüketemiyordu fakat zaman zaman kurutulmuş veya tuzlanmış balık yiyebiliyorlardı. Kölelerin yemekleri ise sınıf farkına bağlı olarak değişiyordu. Ağır işlerde çalışan köleler daha az besin değeri olan gıdalarla yetinmek zorundaydı. Ancak bazı özel günlerde bu sınıfsal ayrım geçici olarak kalkabiliyordu. Örneğin, Saturnalia gibi festivallerde, köleler efendileriyle birlikte aynı sofrada oturabiliyor ve normalde ulaşamayacakları yiyecekleri tatma şansı bulabiliyordu. Bazı tapınak ziyafetleri ve kamuya açık yemek dağıtımları da daha besleyici ve kaliteli yiyeceklere ulaşmalarını sağlayan nadir fırsatlardandı.

    Sokak Yemekleri: Günlük Hayatta Hızlı ve Ucuz Beslenme
    Roma’daki yemek kültürü, sosyal statü ve toplumsal eşitsizliklerin bir yansımasıydı. Peki, bu ayrımın en net görüldüğü yerlerden biri olan sokak yemekleri, Roma toplumunu nasıl şekillendiriyordu?

    Roma’nın genişleyen şehirleri ve yoğun yaşam temposu, dışarıda yemek yemeyi birçok insan için pratik bir çözüm hâline getiriyordu. Yemek pişirme imkânları olmayanlar ya da hızlıca karnını doyurmak zorunda olanlar için thermopolium gibi sıcak yemek dükkânları ve seyyar satıcılar (lixae ve caupones) büyük bir ihtiyacı karşılıyordu. Özellikle ana caddeler, forum çevreleri ve pazar yerleri ve limanlar, yiyecek satıcılarının en yoğun bulunduğu yerlerdi. 

    Roma’da sokaklarda satılan yiyecekler mevsime, şehrin büyüklüğüne ve ticaret yollarına bağlı olarak değişkenlik gösteriyordu. Fırıncılar, farklı kalitede ve fiyat aralıklarında ekmekler üretiyordu. Küçük dükkânlarda ya da pazarlarda, ekmeğin yanında peynir, bal veya zeytinle servis edilen hamur işleri de satılabiliyordu.

    En popüler sokak yiyecekleri arasında bakliyatlı yahni ve lapalar, buğday ekmeği ve sebzeli püreler bulunuyordu. 

    Tuzlanmış ve tütsülenmiş balıklar, Roma’daki liman şehirlerinden gelen en yaygın yiyeceklerden biriydi. Fermente balık sosu garum, yemeklere tat vermek için sıklıkla kullanılıyordu ancak kalitesi ekonomik duruma göre oldukça farklılık gösteriyordu. 

    Tuzlu peynir, ceviz, badem, incir ve hurma gibi yiyecekler hem ana öğünlerin bir parçası hem de atıştırmalık olarak satılıyordu. 

    “Posca” adı verilen, suyla seyreltilmiş hafif ekşi şarap, özellikle yolcular ve sokakta çalışanlar tarafından tercih ediliyordu. Tatlı olarak ise balla tatlandırılmış incir ve fırınlanmış hamur işleri satılıyordu. 

    Antik Roma, sokaklarında dolaşan seyyar satıcılar, fırınları ve küçük lokantalarıyla canlı bir sokak yemeği kültürüne sahipti. Şehir yaşamında hızlı ve kolay erişilebilir yemek ihtiyacına cevap veren bu sistem hem yerel halkın hem de şehre gelen yolcuların beslenme alışkanlıklarını şekillendirdi. 

    Günümüz şehirlerindeki fast food anlayışıyla birebir örtüşmese de Roma’da da hızlı, pratik ve ulaşılabilir yiyecekler gündelik yaşamın önemli bir parçasıydı. Thermopolium, kelime anlamıyla “sıcak yiyecek ve içeceklerin satıldığı yer” demekti ve Roma şehirlerinde hızlı ve pratik bir yemek seçeneği sunan ticari dükkânlardı. Bağımsız yapılar olabildiği gibi, insula adı verilen apartmanların alt katlarında da bulunabilen ve genellikle caddeye açılan bu dükkânlar, ön kısmında kendine özgü bir tezgâh bulunduran küçük odalardan oluşuyordu. 

    Bu tezgâhların içine yerleştirilen pişmiş toprak kaplar (dolia), yiyecekleri depolamak için kullanılıyordu. Sıcak yemekler ise genellikle metal veya pişirme kaplarında hazırlanarak servis ediliyordu. Thermopoliumlar genellikle ayakta servis yapılan dükkânlardı ancak bazılarında oturma alanları bulunabiliyordu. Daha gösterişli thermopoliumlar, duvarlarını süsleyen freskleriyle dikkat çekiyordu. Modern reklam tabelalarına benzer şekilde, hayvanlar ve yiyecekleri temsil eden resimler, müşterilere sunulan menüyü görsel olarak tanıtıyordu. Antik kentlerde yemek kültürünün bir parçası olan bu mekânlar, mutfağı olmayan kent sakinleri için vazgeçilmezdi. Ancak üst sınıf, buralarda yemek yemeyi pek hoş karşılamıyor ve thermopoliumları alt tabakanın uğrak yeri olarak görüyordu.

    Bugün, iyi korunmuş thermopolium kalıntıları başta Pompeii, Herculaneum ve Ostia olmak üzere birçok Roma kentinde görülebilir. Geçtiğimiz yıllarda Pompeii’de ortaya çıkarılan bir thermopolium, dönemin yemek alışkanlıklarına dair önemli ipuçları sunuyor. Bu mekânın tezgâhı, satılan yiyecekleri gösterdiği düşünülen renkli fresklerle süslenmişti. Yapılan analizlerde, kapların içinde domuz eti, balık, salyangoz ve sığır eti gibi yiyecek kalıntılarına rastlandı. Ayrıca şarap amforaları, bronz su kapları ve seramik çömlekler gibi mutfak gereçleri bulundu. Roma’nın hızlı ve pratik beslenme alışkanlıklarının temel taşlarından biri olan thermopoliumlar, özellikle şehirlerde yoğun olarak kullanılan yemek satış noktalarıydı. Arkeolojik keşifler ve yazılı kaynaklar sayesinde bu antik yemek kültürü hakkında her geçen gün daha fazla bilgi edinmeye devam ediyoruz.

    Antik Roma’dan Günümüze: Sokak Yemekleri ve Mirası
    Antik Roma’daki sokak yemekleri ile günümüzün modern fast food kültürü arasında bazı benzerlikler bulmak mümkün. Thermopoliumlar, hızlı ve pratik yemek sunmaları açısından günümüzün al-götür hizmet veren fast food noktalarına veya büfelerine benziyordu. Ancak içerik açısından büyük farklar vardı. Bugün pizza, burger ve kızarmış yiyecekler sokak yemeği kültürünün başını çekerken, Romalılar sıcak yahni, bakliyat lapaları ve sokakta satılan ekmek, peynir, zeytin ve tuzlanmış balık gibi ürünleri tercih ediyordu.

    Roma mutfağı, günümüz damak tadına oldukça farklı gelebilecek tatlar barındırıyordu. Örneğin, garum (balık sosu) hemen hemen her tuzlu yemekte kullanılıyordu ve mutfağın en karakteristik bileşenlerinden biriydi.

    Günümüzde günlük Roma mutfağı hakkında daha fazla bilgi, arkeolojik bulgular ve diğer yazılı kaynaklardan ediniliyor. Ayrıca bazı gastronomi meraklıları ve araştırmacılar, Antik Roma tariflerini modern dokunuşlarla yeniden canlandırmaya çalışıyor. Bugün bazı restoranlar bu eski tarifleri modern dokunuşlarla deneysel menülerinde yeniden sunuyor. Şefler, Apicius’un yemek kitabından yola çıkarak Roma aristokrasisinin mutfağını modern versiyonlarla uyarlamaya çalışıyor. Örneğin, Romalıların tükettiği balık sosu, günümüzde Uzak Doğu mutfağındaki balık soslarına oldukça benzer bir fermantasyon sürecinden geçiyor. Tayland, Vietnam ve Filipinler’de kullanılan balık sosları, Roma dönemindeki garum’la tat ve üretim tekniği açısından benzerlik gösteriyor. Ancak o döneme ait bazı tatların, günümüz damak tadına hitap etmesi zor gözüküyor.

    Yine de Roma’nın yemek kültürü hem tarihçiler hem de yemek meraklıları için büyüleyici bir keşif alanı olmaya devam ediyor. #

  • Fırtına Tanrısı Teşup Yolunuzu Gözlüyor!


    anadolu’nun sonsuza uzanan öyküsünün köşe taşlarından biri kuşkusuz hititlerdir. gizemini hâlâ koruyan bu uygarlık, küçük asya’da yüzlerce şehir kurmakla yetinmedi, dört yüzyıl boyunca kuş uçmaz kervan geçmez dağların doruklarına, ticaret yollarının stratejik kavşaklarına devasa anıtlar, kabartmalar, heykeller bıraktı. anıtları dikerken amaçları kimi zaman tahta yeni çıkan bir kralı onurlandırmak kimi zaman bir zaferi kutlamak kimi zaman da egemenliklerini dosta düşmana ilan etmekti. 

    Hititlerden bugüne kalan tarihî varlıklara odaklanan bu yazıda, koruma altına alınanları bir kenara bırakıp insanların ve doğanın insafına bırakılmış olanlara değineceğiz. Çünkü ne yazık ki Hitit kültürüne ait bazı eserler bir ahırın kapısına dayanak olarak iliştirilmiş, bir köy evine yaslanmış ya da dağ başında terk edilmiş hâlde karşımıza çıkabiliyor. Bunlar arasında durumu aciliyet taşıyan üç muhteşem Hitit eserinin öyküsüne yakından bakacağız. 

    Eflatunpınar Hitit Su Anıtı 
    Hititler için su kaynakları, yer altını ve yer üstünü birleştiren kutsal geçitlerdi. Bu dünya ile öteki dünya, yaşayanlar ve ölüler birbirine su kaynaklarında bağlanırdı. Hitit tabletlerinde luli-luliya (su kaynağı), pınar, su gözü, havuz, gölet, baraj, küvet gibi sözcüklere rastlanır. Günümüze kadar gelebilmiş Boğazköy Pınar Odası, Büyük Kale Havuzu, Yalburt Havuzu ve Karakuyu Barajı gibi yapılar birer mühendislik harikası olarak nitelenir. Hattuşa ve Konya çevresindeki su anıtları günümüz sanatçılarını kıskandıracak kadar güzel kabartmalarla süslüdür.

    Bir yaz günü yolumuzu Beyşehir’e çeviriyoruz. Beyşehir Gölü’nün 10 kilometre yakınında yer altından fışkıran bir su var. Yerleşim yerlerinin uzağındaki bu kaynak “Hitit Çeşmesi” olarak anılıyor. Tam adı Eflatunpınar Hitit Su Anıtı. Adını nereden aldığı yolundaki rivayetler muhtelif. Filozof Platon’un (Eflatun) burayı görüp bir eserinde bahsetmesi nedeniyle bu ismi aldığını ileri süren de var, akşamüstleri kaynak suyunun eflatun rengine döndüğünü söyleyenler de… 

    Anıta ulaştığımızda bizden başka kimseyi göremiyoruz. Sıcak havanın coşkusuyla ilk işimiz antik kaynakta serinlemek oluyor. Biraz sonra iki Alman ziyaretçi çıkageliyor. Merakla burayı nasıl olup da bildiklerini soruyoruz. Hamburglu iki opera sanatçısı gezgin, Eflatunpınar’ı internette keşfetmiş. Böylesine önemli bir yerin bu denli ıssız olmasına şaşırdıklarını söylüyorlar. Onlar da girip suyun tadını çıkarıyor. 

    Eflatunpınar’ı etkileyici yapan sadece serin suyu değil. Benzersiz bir Hitit devri tasarımıyla, geniş bir Antik Çağ yapı kompleksiyle karşı karşıyayız. Köşeden fışkıran su 30×35 metre ölçülerindeki havuzu tümüyle dolduruyor. Havuzun karşısında yer alan kabartmalar insanı zaman yolculuğuna davet ediyor. Bazalt kayalara işlenmiş figürlerin tam ortasında fırtına tanrısı Teşup ile Arinna’nın güneş tanrıçası var. Tanrı çiftinin çevresi güneş diskleri, karışık varlıklar (demonlar) ve balık pullu dağ tanrıları ile kuşatılmış. En üstte ise figürlerin tamamını kapsayan kanatlı güneş kursu, Hitit siyasi egemenliğinin göstergesi. 

    Havuzun önünde duran üçlü boğa heykeli (protom) bu görkemli anıtı tamamlıyor. Eflatunpınar’ın hangi tarihte ve kim tarafından yapıldığı bilinmiyor. Ancak başta Hattuşa olmak üzere ülkesinin birçok yerinde kutsal mekânlar inşa ettiren IV. Tuthaliya devrinde yapılmış olması büyük olasılık. Bazı araştırmacılar ise Tarhuntaşşa kralı olarak atanan Kurunta tarafından yapıldığını ileri sürüyor.

    Yakında yerleşim yeri olmaması nedeniyle ortama dinginlik hâkim. Havuz manzaralı çay bahçesi beş yıl önce inşa edilmiş. Ne yazık ki havuzun içi ve çevresi bakımsız görünüyor. Çay bahçesi çalışanları Eflatunpınar’da herhangi bir resmî görevlinin bulunmadığını, bakımını elden geldiğince kendilerinin yaptığını belirtiyor. Anadolu tarihinin gerçek simgelerinden olan ve 3500 yıldır ayakta kalabilmiş anıta ilgisizlik yüreğimizi sızlatıyor.

    Bu arada kaygı verici bir gelişmeyi öğreniyoruz. Sit alanı olan ve 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne giren Eflatunpınar’ın çevresi imara açılmış. Anıtın çevresinde dozerler çalışmaya başlamış. Temizlik ve bakım için bütçe ayrılmazken, girişe kocaman bir “karşılama kapısı” yapılması bizi kaygılandırıyor. Pamuklara sarılması gereken bu özel anıtın binalarla kuşatılması olasılığı kaygı verici. 

    Fırtına Tanrısı Teşup ve Lukianos Anıtı
    Rotamız bu kez yakındaki Fasıllar köyü. Köye girince 1 kilometrelik toprak yolu tırmanıp çorak Kurt Beşiği mevkisine ulaşıyoruz. “Burada ne olabilir ki?” diye düşünürken heykeli görüyoruz. Köyün adıyla bilinen dev bazalt heykel ilerimizde yatıyor. Buradaki “yatıyor” ifadesi lafın gelişi değil. Anadolu Antik Çağlarının en eski ve görkemli heykeli kelimenin tam anlamıyla yamaca uzanmış. Fırtına tanrısı Teşup akıp giden hayatın uzağında ağır gövdesiyle karşılıyor bizi, sanki gökyüzüne bakarak gülümsüyor. 

    Muhtemelen yakınlardaki bir heykel atölyesinde yontulan ancak yarım bırakılmış bir yapıt bu. Biraz önce suyunda serinlediğimiz Eflatunpınar Anıtı’nın üstüne yerleştirilmek üzere yapılmış. Yanında eşi güneş tanrıçası hanımefendi de olacaktı elbette… 8,3 metre boyundaki ve 70 ton ağırlığındaki Fasıllar heykeli, Eflatunpınar gibi MÖ 13. yüzyılın sonuna tarihleniyor. Bu kadar büyük bir heykelin Hitit sanatında örneği yok. Diğerleri profilden görünürken bu heykel cepheden çalışılmış. Sabit kayalara oyulmak yerine bağımsız bir bazalt kayadan yapılmış olması eseri eşsiz kılıyor. 

    Toz toprağın içinde yatan heykel, çocukların arkadaşı olmuş. “Teşup, köyün büyüğü olarak kim bilir kaç nesil çocuğun yetişmesini izlemiştir?” diye düşünüp gülümsüyoruz. İşin garip yanı Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin girişinde Fasıllar heykelinin bir replikasının (kopyasının) olması. Üstelik orijinali burada yatarken… Oysa basit bir akıl yürütmeyle orijinal heykel ve replikası yer değiştirebilirdi. Ya da heykel ayağa kaldırılarak korumaya alınabilirdi. Köyün web sitesinden “1960’lı yıllarda heykelin Ankara’ya taşınmak istendiğini ancak ahalinin buna engel olduğunu” öğreniyoruz. Heykeli götürmek için gelen bir alay askere karşı çıkılmış ve taşınması engellenmiş. 

    Heykelin ön yüzünde fırtına tanrısı Teşup, küçük bir dağ tanrısına doğru hamle yapıyor. Bir kolu ileride, diğeri yukarıya kalkmış durumda. Yüz ifadesi kendinden emin. Teşup sakalsız, yüzünde korku ifadesi olan dağ tanrısı ise sakallı. Fasıllar heykeli de IV. Tuthaliya devrine tarihleniyor. Başka bir görüşe göre Kadeş galibi II. Muvatalli’nin zaferini kutlamak amacıyla yapılmış. Bu nedenle II. Ramses, Hitit kralının ayağının altında gösterilmiş. 

    Heykelin karşısında başka bir sürpriz var. Bir Roma devri şaheseri; sağ ayağını kaldırmış bir at kabartması! Köylülerin “Atkaya” dedikleri Lukianos Anıtı nadir görülür türden. Dağa oyulmuş derin bir niş (mezar odası) ve bir sütundan oluşuyor. Sütunda “Heros Progamios” ve hücrenin kemeri üzerinde “Lukianos” yazılı. Anıtın genç yaşta ölen Lukianos adlı bir soylu için yapıldığı sanılıyor. Definecilerin yakın zamanda dinamit attığı söyleniyor. Anıtlar o kadar korumasız ki hiç şaşırmıyoruz.

    Gökbez Köyündeki Kaya Kabartması 
    Direksiyonu bu kez Niğde’ye kırıyoruz. Şehirde görülmesi gereken belli başlı yerler arasında Roma Anadolu’sunun mirası havuz ve hamamlarıyla 3 kilometrelik Kemerhisar Su Kemeri, “Küçük Asya’nın Petra’sı” denilen Gümüşler Manastırı ve Göllüdağ buluntuları önemli.

    Ancak Niğde civarında kaderine terk edilmiş eserler de yok değil. Gözlerden ırak olanlardan biri de Bor’un Gökbez köyündeki kaya kabartması. Nereden geldiği, niçin burada olduğu meçhul 3000 yıllık anıt, ilgisizlik nedeniyle yok olmak üzere. Tipik bir Anadolu köyü görünümündeki 260 nüfuslu Gökbez, ilçenin 23 kilometre uzağında bir dağ köyü. Tuvanuva’dan Halala (Faustinapolis) üzerinden Kilikya Kapısı’na (Gülek Boğazı) giden antik yol Hitit devrinde de kullanılıyordu. Köy bu yolun üzerinde yer alıyor.

    Köyün girişinde aracımızdan inip anıtı sorunca bir delikanlı önümüze düşüyor, birkaç dakika içinde kabartma resmin olduğu evin bahçesine ulaşıyoruz. İki katlı evin duvarına yaslanmış dev kaya resmine hayretler içinde bakakalıyoruz. Kırık ve yan yatmış hâlde duruyor. Ana kayadan kopmuş blok 3×2,4 metre ölçüsünde. Fırtına tanrısı Teşup, çingi taşı olarak bilinen sert kaya üzerine işlenmiş.

    Biz kabartmayı incelerken evin penceresi açılıyor. Ev sahibi Mehmet Bey, “Ne işiniz var bahçemde?” diyerek bizi muzipçe azarlıyor. Sonra alışkın bir hareketle pencereden aşağıya bir tas su dökerek kayayı ıslatıyor. Islanan resmin hatları biraz daha belirgin hâle geliyor. Ancak eski fotoğraflarda görülen detaylar kaybolmaya yüz tutmuş. Ev sahibiyle sohbete başlıyoruz. “Kendini bildi bileli anıtın burada olduğunu, öncesini kimsenin bilmediğini” anlatıyor. “Ziyaret eden oluyor mu?” diye soruyoruz. “Birkaç yılda bir sizin gibi birileri gelir.” diye yanıtlıyor.

    Köyün eski muhtarı Metin Özçelik ise şunları söylüyor: “Zamanında yetkililer gelip götürmek istedi ama ağır olduğu için taşıyamadılar. Anıt, evin yaslandığı ana kayadan kopmuş, 10 ton ağırlığında. Koruma altına alınması gerekir.” Gizemli Gökbez Kaya Anıtı ilginç ayrıntılar içeriyor. Varlığı ilk kez 1977 yılında gazeteci (Şimdi Niğde milletvekili) Ömer Fethi Gürer’in Hürriyet’te yaptığı haberle duyulmuş. Gürer, anıtın ilk bulunduğu zamanlarda tandır olarak ekmek pişirmekte kullanıldığını söylüyor.

    Kabartmadaki tanrı sola yürür durumda; kolları yukarıda, sol elinde şimşek demeti, sağda savaş baltası tutuyor. Figürün gözleri iri, burnu zaman içinde aşınmış. Ortasından kemer geçen yakasız ve kısa kollu elbisesi diz kapaklarına uzanmış. Uzun sakalları ve omuzlarına inen saçları düz. MÖ 8. yüzyılın son çeyreğine tarihlenen Gökbez Kaya Anıtı’nın yarım bırakılmış bir eser olduğu düşünülüyor. Anıt, bölgedeki İvriz Anıtı, Keşlik, Muvaharani ve Bağdüz stelleriyle ortak özellikler taşıyor. Hepsinde fırtına tanrısı betimi bulunuyor ve bereketi simgeleyen buğday başakları ve üzüm salkımları yer alıyor.

    Anıt, üç bin yıldır doğanın olmasa da insanların tahribatından şans eseri korunabilmiş. Bunda bir aile mülkünün içinde bulunmasının da payı var. Anıtı sakınmak için atılması gereken adımlar çok basit. Orijinal eserin müzeye kaldırılarak koruma altına alınması ve bulunduğu yere bire bir replikasının konularak köyün ve bölgenin tanıtımına hizmet etmesi gerekiyor. Elbette iki yıldır kapalı duran ve ödeneksizlik nedeniyle ne zaman yeniden açılacağı meçhul olan Niğde müzesiyle birlikte… #