Etiket: Sayı: 123

  • Osmanlı ve Cumhuriyet’in Belediyeciliğinde “Kayyum” Geleneği

    Osmanlı ve Cumhuriyet’in Belediyeciliğinde “Kayyum” Geleneği


    “kayyum”u, halkın iradesi ile değil, merkezî kararlarla belediye başkanlarını atamak olarak yorumlarsak, kuruluşundan beri belediyelerin “kayyumsu” bir uygulama olarak süregeldiğini söylemek mümkündür. dolayısıyla kayyumun tarihi ile belediyenin tarihi paraleldir denilebilir. belediye başkanlarının 1960’lı yıllarda halkın oyu ile seçilmeye başlaması bir kırılmaydı. bugün belediye başkanları halkın oylarıyla seçilse bile uzunca bir süredir başta doğu ve güneydoğu olmak üzere merkezî hükümetin uyguladığı kayyum politikaları seçmenin “tercihi”ni yok sayarken demokrasinin yerelliğini de işlevsizleştiriyor.

    Belediyeler, modern bir kurum olarak ulus devletin ihtiyaçları gereği 19. yüzyılda ortaya çıkmışlardı. Ulus devletleri tanımlayan en önemli özellik ise katı hiyerarşik yapıydı. Tüm sistem yukarıdan aşağıya emir-itaat üzerine kuruluydu. Bu hiyerarşinin görünür mekânları kentlerdi ve belediyeler ulus inşasının araçları olarak “merkez” tarafından biçimlendirilecek, merkezî politikaların kentlerde yerleşmesi işlevini yerine getirecekti. Yani bir yandan “yukarıdan” üretilirken diğer yandan “yukarıyı” üretecekti.

    Altıncı Daire-i Belediye Binası
    Daire-i Belediye Binası, 1910. (Bugünkü Beyoğlu Belediye Binası)

    Osmanlı’dan Cumhuriyet’e “Kayyumsu” Belediyecilik
    Bu durum Osmanlı modernleşmesi için de geçerliydi. Tanzimat’a kadar kentsel kamu işleri genelde vakıflar üzerinden yürütülürken, Tanzimat’la birlikte yeni yerel yönetim biçimlerine ihtiyaç duyulmuştu. 1854’te İstanbul Şehremaneti’nin ve merkezden atanan 12 kişilik meclisin kuruluşu bu gelişmenin sonucuydu. Bu kurul alt birim olarak mezar yerleri, gezi alanları ve hastaneleri yapmak gibi görevleri olan 6. Daire-i Belediye’yi kurmuştu. 1869’da bu yapıyı kent ölçeğine yaymak için Dersaadet İdare-i Belediye kurulmuştu. 1877’de Vilayet ve Dersaadet İdare-i Belediye Kanunu ile 20 belediye kurmak, meclis üyelerinin seçilme biçimini ve onların da başkanları seçmesi ile ilgili düzenleme yapılmıştı. Sonraki yıl 20 yerine 10 belediyeye karar verilmiş ama 1910’da yeniden değişiklikle 9 belediye kurulmuş, yöneticileri merkezden atanmıştı. Bu son uygulama Osmanlı’nın yıkılışına kadar sürecekti.

    İstanbul’a ilk belediye başkanının (Şehremaneti) atanmasından Cumhuriyet’e kadar 51 belediye başkanı görev yapmıştı. O kadar ki bu süreçte İstanbul’da birkaç hafta, hatta birkaç gün belediye başkanlığı yapanlar bile olmuştu. Mesela Fevzi Bey 2-30 Ekim 1874; Şerif Mahmut Rauf Paşa 19 Temmuz-27 Temmuz 1908 tarihleri arasında görev yapmıştı. Uzun yıllar görev yapan şehremanetiler de vardı elbette. Mesela Rıdvan İsmail Paşa 1890-1906 yılları arasında görev yapmıştı.

    Kayyumsu_Gelenek_2) Altıncı Daire-i Belediye’nin yaptığı hizmetlere dair Belediye Meclisi mazbatası, 19 Mayıs 1859
    Daire-i Belediye’nin hizmetlerine dair Belediye Meclisi tutanağı, 19 Mayıs 1859. (BOA, İ. DH, nr. 432/28571)
    Kayyumsu_Gelenek_3) Fahrettin Kerim Gökay basın toplantısı yaparken alınan fotoğrafı  Foto. Yurdakul Acar_01. 01. 1965_Foto_005763
    Fahrettin Kerim Gökay, İstanbul’da hem vali hem de belediye başkanıydı.

    Şimdiki gibi seçim yapmak yerine vali veya kaymakamları, belediye başkanı yapmak gibi “kayyumsu” politika en baştan itibaren Osmanlı’nın temel tercihiydi. Bu atama bazen doğrudan merkezî kararla bazen yerel meclisler aracılığıyla yapılıyordu. Mesela Cemiyet-i Umumiye-i Belediye Kurumu, ilki 1908’de olmak üzere, ömrünü tamamladığı 1929’a kadar yedi kez seçim yapmış; kendisinin ve şehrin belediye başkanlarını seçmişti. Ama yerel meclisleri kuran da yine merkezî hükümetlerdi.

    “Kayyumsu” Belediyeciliğin Cumhuriyet Döneminde Devamı
    Cumhuriyet belediyeciliğinin ilk adımı 1924’te çıkarılan 442 sayılı Kanun’la nüfusu 2000’i aşan yerlerde belediyeler kurmaktı. O yıllarda İstanbul’un Cemiyet-i Umumiye-i Belediye ve Vilayet Umumi Meclisi adlı iki meclisi bulunuyordu. 1930’da çıkarılan 1580 sayılı Yasa ile her iki meclis lağvedilerek İstanbul Umumi Meclisi adında tek meclis oluşturulmuş ve başkanlığına da vali-belediye başkanı getirilmişti. İstanbul’un on beş kazasından gelen ve tamamı merkezden seçilen beşer temsilci ve 8 encümenden oluşan meclis, valilik ve belediyenin işleyişini izleme ve denetleme yetkisine sahipti. Bu meclis kurulduğu yıl, 1934 ve 1938’de birer seçim yaparak meclisin-şehrin başkanlarını belirlemişti.

    1580 sayılı Belediye Kanunu’yla belediyeler merkeze katı şekilde bağlı kılınmıştı. Buna göre İstanbul valisi aynı zamanda belediye reisiydi. Ankara’da vilayetten ayrı belediye vardı ama belediye başkanının belirlenmesi İçişleri bakanına bırakılmıştı. Aslında bazı biçimsel değişikliklere rağmen aynı durum DP döneminde de sürmüştü. Nitekim Ankara’da Kemal Aygün ve İstanbul’da Fahrettin Kerim Gökay hem vali hem de belediye başkanıydı.

    Cumhuriyet’in belediyeleri ulusun şehrini yaratmak için merkezin yerelde ikamesini üstlenmiş görünüyordu. Mesela devletçilik ilkesine uygun olarak elektrik, su, hava gazı, kent içi ulaşım, haberleşme gibi hizmetler yabancı sermayenin elinden alınarak “belediyeleştirilmişti”. Belediyelerin bu hizmetleri, kendi şirketleriyle yönetebilmesi için 1939’da 3666 sayılı Yasa çıkarılmıştı. Başbakan da “hür teşebbüsçü” olarak lanse edilen Celâl Bayar’dı. Cumhuriyet’in merkeze tabi belediyeciliğinin bir yansıması da planlamada gözlenmişti. 1930’da çıkarılan 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 20 binin üzerinde nüfusa sahip yerleşmelerde üç yıl içinde plan yapılması hükmü getirilmiş, 1938’e kadar 73 kent planlanmıştı.

    Kayyumsu_Gelenek_4) İstanbul Vali ve belediye başkanı Lütfi Kırdar İstanbul Vilayeti Parti Kogresi Toplantısında 16.12.1938_Foto_001698
    İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar, İstanbul parti kongresinde.
    Kayyumsu_Gelenek_5) Secim_Afisleri_1946-belediye secimi el ilanı
    1946 yılında yapılan belediye seçimlerinde CHP’nin hazırladığı el ilanı.

    Cumhuriyet rejiminin İstanbul’a tayin ettiği belediye başkanları şehirde, mezarlıklar dâhil şehrin pek çok geleneksel mekânını yıkmıştı. Başkanlar o kadar merkeze tabiydi ki kendilerini doğrudan Cumhuriyet’in başındaki lidere adamışlardı. Muhittin Üstündağ Atatürk’le, Lütfi Kırdar İnönü ile özdeşleşmişti. CHP’nin son aylarında İstanbul Belediye Başkanı olan fakat DP ile çalışmak durumunda kalan Fahrettin Kerim Gökay için de durum böyleydi.

    Cumhuriyet’in belediyeciliği gündelik kentli yaşamı da “medenileştirmeye” yönelmişti. “Türk’e ev bark olan her yer sağlığın, temizliğin, güzelliğin, modern kültürün yeri olacaktı”. Bugün hâlâ her şehirde örneklerini gördüğümüz hamamlar o politikanın ürünleriydi. Yanı sıra sokağa tükürme, sırt hamallığı, hayvanları sürü hâlinde sokakta gezdirmek, caddelere bakan yerlere çamaşır asmak gibi eylemler yasaklanmıştı. Aynı şekilde “Kasaba içinde yakışıksız tarzda giyinilmemesi, bilhassa beyaz don ve entarili kıyafetlerin giyilmemesi’’ hedefler içindeydi.

    Merkeze aşırı bağlı olma hâli, dil-kültür alanına da yansımış; Cumhuriyet’in tek dilli bir toplum yaratma tahayyülü, belediyelerde karşılık bulmuştu. 1925’de Takrir-i Sükûn Kanunu ile Doğu ve Güneydoğu şehirleri için getirilen “Türkçe dışındaki dillerle konuşma yasakları” başka şehirlere yansımış; 21.05.1936 tarihinde Gönen Belediyesi, “çarşıda pazarda Çerkesce, Arnavutça, Pomakça ve Gürcüce konuşulmasını yasak”lamıştı.

    Daha pek çok uygulama ulus devletin “Türk” kimliği üzerinden türdeş bir toplum inşa amacını yansıtıyordu. 1580 sayılı Yasa’nın Hemşehri Hukuku bölümünün 13. maddesinde, “Her Türk, nüfus kütüğüne yerli olarak yazıldığı beldenin hemşerisidir. Hemşerilerin belediye işlerinde reye [oya], intihaba [seçmeye], belediye idaresine iştirake ve belde idaresinin devamlı yardımlarından istifadeye hakları vardır.” ifadeleri yer almıştı.

    Türkiye bu tür kayyumsu belediyecilik deneyimini çok partili hayata geçmek için 1946 yılında yapılan ilk genel seçime kadar sürdürmüştü. Gelgelelim bu kayyumsu politika ve uygulamalar o kadar güçlü bir alışkanlığa dönüşmüştü ki ilk kez halkın katıldığı ve doğrudan oy kullandığı o seçimde, oylama açık, sayım gizli yapılmıştı.


    “1960’lı yıllarda merkezden atama yerine, belediye başkanları halkın oyu ile seçilmişti. osmanlı’daki ilk şehremanetinden başlamak üzere belediye başkanlarının merkezden atanması yerine 1963 yılında seçim yapılması bir kırılmaydı. belediye başkanlarının halk tarafından seçilmesiyle, merkeze bir ölçüde itiraz eden yeni belediyecilik biçimi ortaya çıkmıştı.”

    1960’lı Yıllar: Kayyumsu Belediyecilikten Kopuş
    1960’lı yıllarda merkezden atama yerine, belediye başkanları halkın oyu ile seçilmişti. Osmanlı’daki ilk şehremanetinden başlamak üzere belediye başkanlarının merkezden atanması yerine 1963 yılında seçim yapılması bir kırılmaydı. Belediye başkanlarının halk tarafından seçilmesiyle, merkeze bir ölçüde itiraz eden yeni belediyecilik biçimi ortaya çıkmıştı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de belediye başkanlarının merkezî yönetimlerle gerilimleri buna işaret ediyordu. Bu durum hem CHP’li hem de sol-sosyalist başkanların belediyecilik deneyimlerini siyasetin merkezine taşımıştı. Bugün de isimlerini büyük saygıyla andığımız bazı belediye başkanları tam da bu itirazın sesi oldukları için iz bırakmışlardı. Ankara’da Vedat Dalokay, İstanbul’da Ahmet İsvan, İzmit’te Erol Köse belediyeciliği kentlerin çoğuna ilham olmuştu. Fatsa’da Terzi Fikri bütün diğer adayların toplamından daha fazla oy alarak başkan seçilmiş ve yepyeni bir belediyecilik deneyimine imza atmıştı. Aynı şekilde Doğu ve Güneydoğu şehirlerinde Cumhuriyet’in ilanından beri ilk kez Kürt kimliği ile seçime girip kazanan adaylar olmuştu ki 1977’de Diyarbakır’da belediye başkanı seçilen Mehdi Zana bunun örneğiydi. Özetle Türkiye’nin belediyecilik tarihinde kayyumsu olmayan ilk tecrübeler bu dönemde ortaya çıkmış, “Demokrasi yerelden gelir” sloganını siyasetin merkezine taşımıştı.

    Kayyumsu_Gelenek_6) Ahmet İsvan. Belediye Başkanlık Makamında
    İstanbul’da insanların temel ihtiyacı olan ekmek üretimini sağlayan Halk Ekmek fabrikalarının kurucusu Ahmet İsvan, belediyede başkanlık makamında.

    Ama bu durum Türkiye’nin kayyumsu politikalara veda etmesi anlamına gelmiyordu. Bu sürecin değişik aşamalarında türlü kayyumsu deneyimler devreye girecekti. Mesela askerî darbelerin ardından şehirlerin belediye başkanlıklarına emekli askerler getirilmişti. Onların belediyeleri pazartesi ve cuma günleri İstiklal Marşı ile açıp kapatma gibi militer uygulamaları, başka tür bir belediyecilikti. Üstelik sirkülasyon çok yüksekti. 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’ni takip eden üç yıl içinde İstanbul’un belediye başkanı sekiz kez değişmişti. Aynı şekilde 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’ni takiben Mart 1984’teki yerel seçimlere kadar, üç belediye başkanı görev yapmıştı.


    “belediye başkan adaylarının yüz yüze gelmediği, tartışmadığı ve dolayısıyla seçmenin de bir tür hakemlik yapma imkânını hiç bulamadığı tuhaf bir ‘seçim hâli’ de yine bu dönemin bir ürünüydü. adayların bir masada karşılıklı konuşması ve seçmenlerin de bu tartışmaları izleyerek tercihini belirlemesi gibi 1960’lı ve 1970’li yılların normal uygulaması da tarihe karıştı.”

    Kayyumsu Belediyeciliğin Yeniden Tezahürü
    Son yirmi yıllık deneyimlere bütün bu tarihsel tecrübeden baktığımızda, “kayyumsu belediyecilik” deneyiminin kendini yeniden üreterek sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Bu yeniden üretimde “Kayyumsu Belediyeciliğin” yeni biçimlerine de tanıklık edildi. “Metal Yorgunluk” gerekçesiyle belediye başkanlarının görevlerinden istifa ettirilmesi bunun tipik bir örneğiydi.

    Belediye başkan adaylarının yüz yüze gelmediği, tartışmadığı ve dolayısıyla seçmenin de bir tür hakemlik yapma imkânını hiç bulamadığı tuhaf bir “seçim hâli” de yine bu dönemin bir ürünüydü. Adayların bir masada karşılıklı konuşması ve seçmenlerin de bu tartışmaları izleyerek tercihini belirlemesi gibi 1960’lı ve 1970’li yılların normal uygulaması da tarihe karıştı.

    Bu dönemin yeni kayyumsu politikalarının bir özelliği/neticesi de Belediye ve/veya İl Genel Meclislerinde eril yapının kendini dayatmasıydı. Özellikle İl Genel Meclisleri sanki kadınlardan muaftı. Mesela 2019-2024 döneminde Adıyaman, Amasya, Artvin, Bingöl, Bitlis, Çankırı, Gümüşhane, Kars, Kastamonu, Kırşehir, Nevşehir, Niğde, Tokat, Yozgat, Bayburt, Karaman, Kırıkkale, Ardahan, Yalova, Karabük, Kilis, Osmaniye İl Genel Meclislerinde hiç kadın üye yoktu. Bolu, Bilecik, Burdur, Çorum, Elazığ, Erzincan, Hakkâri, Isparta, Giresun, Rize, Sinop, Dersim, Aksaray, Bartın, Iğdır ve Düzce’de ise sadece birer kadın vardı.

    Örnekler çoğaltılabilir ama son 20 yılın belediyeciliği, 1960-1970’li yılların değil, tek parti dönemi “Kayyumsu Belediyeciliği”nin izinden gidiyor. #

  • 1870 Büyük Beyoğlu Yangını

    1870 Büyük Beyoğlu Yangını


    türkiye geçmişten bugüne pek çok deprem, yangın ve sel felaketiyle boğuştu. 21 ocak 2025’te bolu kartalkaya’da bir otelde çıkan yangında 78 kişinin yaşamını yitirmesi ülkemizi yasa boğdu. yangına neden olan “ihmaller” zinciri gündem olurken geçtiğimiz yıllarda yaşanan can kayıplarının hemen hepsinin nedeni olan benzer ihmaller tekrar hatırlara geldi. bu “hatırlama” ve hızla “unutma” süreçleri elbette yeni değil. bundan 155 yıl önce yine ihmallerin neden olduğu 1870 beyoğlu yangını da bunlardan biriydi.

    İstanbul, kurulduğu tarihten itibaren yangınlarla anılır. İstanbul’un geçirdiği çok sayıda yangın içinde 19. yüzyılda yaşanan üç büyük yangın öne çıkar: 1822 Tophane Yangını, 1826 Hocapaşa Yangını ve 1870 Beyoğlu Yangını. 5 Haziran 1870’te Beyoğlu’nda öğle saatlerinde başlayan yangın gece yarısına kadar bir uçtan bir uca binlerce binayı yok ederken yüzlerce kişinin de canını alacaktı. Talimhane’de, Taksim’den Dolapdere’ye doğru inerken ahşap evlerle çevrili olan ve o zamanlar “Macar” adıyla anılan semte, yangının başladığı Feridiye Sokağı’na uzanalım…

    Beyoglu_Yangini_Yangin-03
    Yangının Kasımpaşa semtine girişi, L’Illustration, 25 Haziran 1870.

    Feridiye Sokağı’nda Yangın Var!
    Edebiyatımızın usta kalemi Salâh Birsel, Beyoğlu’nu anlattığı Ah Beyoğlu, Vah Beyoğlu ve Halley Kimi Kurtarır isimli kitaplarında 1870 Yangını’ndan söz eder. Halley Kimi Kurtarır’da yer alan “İşte Buna Yandı Yüreğim” başlıklı yazıdan birkaç satırı birlikte okuyalım: “Şimdiki Taksim Caddesi’nin altına düşen semte o vakitler ‘Macar’ adı veriliyordur. İşte yangın Macar’da, Feridiye Sokağı’nda, Reçini adında birinin kiracı olarak oturduğu evden çıkmıştır. Rüzgâr dur durak dinlemediği için ateş altı koldan Tarlabaşı’nı, Yenikafa Sokağı’nı, Bülbülderesi’ni, Aynalıçeşme’yi, Kalyoncukulluğu’nu sarmış, Cadde-i Kebir diye anılan İstiklal Caddesi’ne çıkarak Galatasaray’a yürümüştür. Yangında iki bin beş yüz, yallah yallah üç bin ev ve dükkân haritadan silinmiştir. Kalyoncukulluğu’ndaki kimi kişiler de evlerinin taş olmasına güvenerek, pencerelerinin demir kanatlarını örtüp içeri kapandıklarından, evleriyle birlikte, alevlerin karıntısına kılıç lokması olmuşlardır. Evlerinin bodrumlarına sığınanlar ise dumandan boğulmuşlardır.”

    Bazılarına göre beş bazılarına göre de altı koldan yayılarak Beyoğlu’nu 12 saatte yakıp yıkan yangının nedenleri üzerine yazılar, tanıklıklar dönemin basınında geniş yer alır. Sıralanan nedenler, ihmaller ne yazık ki yeni değildir. “Düzensiz, plansız yapılaşma”, “dar sokaklar”, “ahşap evlerin çokluğu” ve “tulumbacıların yetersizliği” gibi konularda hemen herkes hemfikirdir.

    L'Illustration (Paris)
    İngiltere Sefarethanesi yanarken, L’Illustration, 25 Haziran 1870.

    O yazılardan birine göz atalım… 25 Haziran 1870 tarihli Le Monde Illustré dergisinde “Pera’da Büyük Yangın” başlığı ile yayımlanan yazı, yangının çıkış, yayılış ve verdiği hasarı konu ettikten sonra yaşananların neden “kaçınılmaz” olduğunu sıralamaktadır. Yazar Maxime Vauvert, “Gözlerimizi Pera planına çevirip, birbirine geçen ve düzensiz bir çit etkisi yaratan bu yüzlerce dar sokağı sayarsak, böylesine tedbirsiz bir topografyaya sahip bir semtin periyodik olarak yangınla harap olduğunu anlarız.” diyerek başlar yazısına. Devamında on yıl içinde Pera’nın dördüncü kez yanması üzerine kaderciliğin kendini “yazgı” diye avutmasından söz ederek yangından çok önceleri ve de yangından çok sonraları yaşadığımız onca felaketin asli nedenine işaret eder. İstiklal Caddesi’nin yangın sonrasındaki hâlini yine Vauvert’ten aktaralım: “Rue de Pera’da, sadece birkaç parça kararmış duvar görülebilir, bunların hepsinden yerinden oynamış ve bükülmüş, arkasında güzel Rumların ve güzel Ermenilerin Boğaz’ın esintisini solumak için geldiği o zarif cam balkonların iskeleti sarkmaktadır. Bu aristokrat semtin zarif sokağının sağında ve solunda sadece yıkılmış evler ve küller vardır.”

    Gazeteler felaketin boyutlarını, nedenlerini ve bundan sonra yangınlar için alınması gereken önlemleri sıralarken, “yetkililerin” her zamanki gibi suskunluğu ile karşı karşıya kalır. Var olan önlemlerin yeni yangınları önlemeye yetmeyeceğini ifade eden Brunetti, yayımladığı 5 Haziran 1870 Hatırası: Pera Felaketinin Bir Bölümü isimli kitapçıktaki şu cümlelerle durumu açıkça ortaya koyar: “Türkiye, şu anki yerleşim yeri olarak, bu belayla mücadelede kullanılan çarelerin gücü ne olursa olsun, yangının etkisinden kaçamayan bir ülke olarak düşünülebilir. İnşaatlarımızın koşulları öyledir ki, yangınların tahribatına son vermeyi teklif edecek olsaydık, İmparatorluğun tüm şehirlerini yıkmak ve eski binaları modern mimarinin verilerine göre yenileriyle değiştirmek gerekirdi. Bu, mümkün olanın sınırlarının ötesinde olduğundan, yangınla mücadele için uygun tüm önlemlerin, inşaatlarımızın şu anki durumu göz önüne alındığında, özellikle de sadece birkaç gün önce tanık olduğumuz yangın gibi yangınlarda işe yaramadığı açıktır.”

    The Illustrated London News  1870-06-18: Vol 56 Iss 1599
    İstanbul tulumbacıları, The Illustrated London News, 18 Haziran 1870.

    İtalyan Yazar Amicis Anlatıyor
    İtalyan yazar Edmondo de Amicis, 1874’te İstanbul’a yaptığı seyahati anlattığı İstanbul (1874) isimli kitabında, 1870 yangınına uzunca yer verir. Amicis, 1874’te kendisine anlatılanla kaleme aldığı “Büyük Pera Yangını” hakkında şunları yazar: “Tophane’nin topu Marmara Denizi’nden Karadeniz’e kadar duyulan üç patlamayla tehlikeyi büyük şehre haber vermiş. Seraskerlik, Saray, Sefaretler, Beyoğlu ve Galata birbirine girmiş ve birkaç dakika sonra, Feridiye Sokağı’na, Harbiye nâzırı, bir sürü zabit ve bir tulumbacı ordusu doludizgin girmişler ve yangın söndürme çalışmaları büyük bir süratle başlamış. Fakat aşağı yukarı her zaman olduğu gibi, hiçbir şey yapılamamış. Daracık sokaklarda rahat hareket edilemiyor, tulumbalar çalışmıyor, su çok uzaktan getiriliyor ve kâfi gelmiyormuş, tulumbacılar her zaman olduğu gibi intizamsızmış ve bulanık suda balık avlayabilmek için kargaşalığı azaltmaktan ziyade çoğaltmaya bakıyorlarmış.”

    Amicis, dört yıl önce yaşananları anlattıktan sonra yangının izlerini taşıyan birkaç yer de olmasa yangının neredeyse unutulduğunu, gazetelerin önlem önerilerini hükümetin duymazdan geldiğini, İstanbulluların kendini “kadere” teslim ettiğini söyleyerek devam eder: “Böylece, hiçbir şey veya aşağı yukarı hiçbir şey değişmediğinden sultanların şehrini zaman zaman tahribedeceği ‘yazılı’ olan bu büyük yangınların sonuncusunun 1870 yangını olmadığından emin olunmalıdır.”

    Plan de Péra / Quartiers ravagés par l'incendie du 5 Juin 1870
    Pera Haritası: 5 Haziran 1870 yangınında harap olan mahalleler.

    Yangınlar için önerilen önlemler alınmadığından gazetelerin, Amicis’in öngörülerini doğrulayan büyük yangınlar peş peşe gelir. 1908’de Fatih Çırçır semtinde çıkan “İstanbul Felaketi” olarak adlandırılan yangında yaklaşık 1.500 bina yanarken 1911’de Aksaray’da 2.400, 1918’de yine Fatih’te 7.500 ev kül olacaktır.

    Biz tekrar 1870 Beyoğlu Yangını’na dönelim… 6 Haziran’dan başlayarak yerli ve yabancı gazetelerde “Büyük Beyoğlu Yangını”na ait haberler yayımlanır. Yangında hayatını kaybedenlere ilişkin haberler hemen her gün değişmektedir. İlk “resmî” açıklamada ölü sayısı 84 olarak verilirken sonra sayı 113 ve en nihayetinde 128 olarak kayıtlara geçer. Gazetelere göre bu sayı gerçeği yansıtmıyordur. Bazı gazetelere göre 500 bazılarına göre de yangında 900 kişi ölmüştür. Aynı tutarsızlık yangının hasarı konusunda da yaşanır. Altıncı Belediye Dairesi’nin (Beyoğlu Belediyesi) ilk açıklamasına göre yangında 65 sokak, 163 mahalle ve 3.449 ev harap olmuştur. Ancak gazetelere göre bu sayı 4 bin ila 9 bin arasında değişkenlik göstermektedir. Yine gazetelere göre

    29 bin kişi evsiz kalmıştır. Naum Tiyatrosu, Lüksemburg Oteli, Galatasaray Karakolu, Ermeni Katolik Kilisesi gibi çok sayıda bina yanarken; Amerikan, İtalyan, Portekiz ve İngiliz sefarethaneleri yangında büyük hasar görmüştür. Yaklaşık 2,5 kilometrelik bir alanı etkisi altına alan yangında ölenlere ve yanan binalara ait yapılan “resmî açıklamalar” inandırıcılıktan uzak bulunur.

    The Illustrated London News  1870-07-02: Vol 57 Iss 1601
    Pera Yangını, The Illustrated London News, 2 Temmuz 1870.

    Yangının Ardından
    Reşad Ekrem Koçu yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi, “Beyoğlu Yangınları” maddesinde yangın sonrasında yaşananlar hakkında şu bilgiyi verir: “Padişahın emri ile Taksim’deki Topçu Kışlası derhâl boşaltıldı, kışlanın karşısındaki Tâlimhâne meydanı ile Ermeni mezarlığına 2000’den fazla çadır kuruldu. Tophâne Müşüri paşa felâketzedeleri arabalarla ve kurtarabildikleri eşyaları ile bu kışla ile çadırlara naklettirdi, çadır aralarına taraf taraf çeşmeler yapıldı, elden gelen insânî yardım gösterildi.”

    Beyoglu_Yangini_Yangin-07
    1870 Beyoğlu Yangını sonrası…

    Abdülaziz’in emriyle evsiz kalanlar Taksim Topçu Kışlası’na, Talimhane ve eski Ermeni Mezarlığı’na kurulan çadırlara yerleştirilir. Bir süre sonra da çevre semtlerde kiralanan evlere taşınırlar. Dayanışmanın bir başka örneği ise yangının maddi zararlarını gidermek üzere kurulan yardım sandıklarıdır. Hükümetin oluşturduğu yardım sandığına Abdülaziz başta olmak üzere bankalar ve varlıklı tüccarlar bağış yaparken, yangından etkilenen elçilikler kurdukları yardım sandıklarına yurt içinden ve yurt dışından para toplarlar.
    Maddi zararın yaklaşık 3.000.000 lira olarak kayıtlara geçtiği yangında, İstanbul’da faaliyet gösteren İngiliz sigorta şirketleri büyük zarara uğrar ve hükümete önlemlerin alınması için baskı yapar. 1870 Yangını sonrasında itfaiye teşkilatı yeniden düzenlenir. 1874’te İstanbul’da 48 yıl görev yapacak olan Macar Ödön Seçenyi (Széchenyi) Paşa tarafından kurulan İtfaiye Alayı, 1923’te İstanbul Belediye İtfaiyesi’ne devredilir. 

    Beyoglu_Yangini_Yangin-08.1

    İstanbul tarihine “Beyoğlu Harîki Kebîri” (Büyük Beyoğlu Yangını) olarak geçen yangın, Beyoğlu’nda bir dizi değişikliğe ve yeniliğe neden olur. Yangından sonra yıllar içinde Beyoğlu yeniden yapılanırken yenilenir. Beyoğlu ile birlikte Harbiye, Nişantaşı ve Şişli gibi semtler büyür, gelişir. Ahşap evler yerine kâgir evlerin, iki üç katlı binaların yerine apartmanların ve “modern yaşamın” yükseldiği Beyoğlu, kültür ve sanatın olduğu kadar moda ve eğlencenin de İstanbul’daki ilk adresi olacaktır. Yangından sonra Beyoğlu küllerinden yeniden doğar… #

  • Çanakkale Muharebeleri’nde Eğitim ve Sınav

    Çanakkale Muharebeleri’nde Eğitim ve Sınav


    çanakkale muharebeleri, toplumun hafızasında büyük bir destan olarak yer almıştır. çanakkale muharebeleri’nin 110. yıl dönümünde zaferin tanımı ve kapsamı üzerine çeşitli değerlendirmeler yapılıyor ancak gözden kaçırılan en önemli husus devlet olma geleneğidir. çanakkale muharebeleri’nin tüm koşulları içerisinde yazılı gelenek, askerî kültür ve tarihsel köklerin korunmuş olması büyük önem arz ediyor. cephede kıyasıya şiddetli muharebeler yaşanırken cephe gerisindeki faaliyetler de devam etmiştir. aralıksız devam eden bu faaliyetlerden biri de eğitim ve sınavlardır.

    Ateş Altında Eğitim
    Çanakkale Muharebeleri devam ederken bir yandan da askerlerin eğitim hizmetleri sürdürülmüştür. Piyade sınıfının eğitimi o esnada yürürlükte olan piyade ve atış
    talimnamelerine göre yapılmıştır. Bu eğitimler sürecinde yaşanan sorunlar komuta kademesine aktarılarak nizamnamelerde gerekli düzenlemelerin yapılması sağlanmıştır. Cephe hattında piyade sınıfına her gün orta ve uzak mesafe nişan alma talimleri yapılması emredilmiş, diğer yandan askerlere yanaşık nizam talimleri, muharebe eğitimi ve mesafe tahmini eğitimleri yaptırılmıştır. Silah başı eğitimlerinin her gün birkaç defa bölükçe yapılması istenilmiştir. Talimlerde avcılık, atış eğitimi, kabza kavramak, tetik düşürmek, nişan vaziyeti alma ve muharebe atış eğitimi, silahlı ve silahsız idman talimleri, koşmak, engel aşmak, taarruz, müdafaa hücum talimleri, yürüyüş ve ikamette emniyet hizmeti ve inzibat görevleri, tahkimat ve piyadeye mahsus siper avcı oyukları, ara siper ve mahfuz mahal inşası gibi hizmetler gerçekleştirilmiştir. Askerlerin talim yapmadıkları zamanlarda boş kalmamaları için gerekirse “yeniden yeniden hafriyat” yapması istenilmiştir.

    Canakkale_1
    Birinci Dünya Savaşı’na katılan genç subaylar talimgâh eğitimleri sırasında bir arada.

    Karargâhtaki askerî personelin eğitimi amacıyla bölük seviyesinde dershaneler oluşturulmuş ve bu dershanelerde haftada üç kez eğitim faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi planlanmıştır. Ders içeriği için ise din, askerî sağlık vb. konularda konferanslar yapılması emredilmiş ayrıca derslerin askerler arasında ilgi görmesi için “hikâyedar” olması istenilmiştir. Diğer yandan askerlerin morallerini yükseltmek için dersler haricinde kalan zamanlarda ip çekme, koşu, sıçrama ve taş atma oyunları oynatılmıştır. Böylece askerler oyun ile askerî eğitimi birlikte sürdürmüştür. Çünkü askerlerin el bombası atma eğitimleri de taş atmak suretiyle gerçekleştirilmiştir.

    Savaşın İhtiyacına Göre Pratik ve Teorik Eğitim
    Çanakkale Cephesi’nde muharebelerin kısa süre içerisinde mevzi harbine dönüşmesiyle eğitimlerin içeriği de buna göre düzenlenmeye başlamıştır. Bu çerçevede siperden atlama ve süngü hücumu eğitimleri yaptırılmış, bir yandan da önce takımların sonra bölüklerin siperlerden harp nizamında birden çıkmaları ve koşarak süngü hücumu yapmaları, bölüklerin birbirini takip ederek arkasında siperlerden harp nizamında koşar adımla düşman siperlerine atılma talimleri yapılmıştır. Bu faaliyetler alay komutanlarının sorumluluğunda icra edilmiştir.

    Canakkale_2
    Erenköy Talimhanesi bölgesinde yapılan bir keşif eğitimi.

    Süvari sınıfının talimlerinde keşif hizmetleri, sahilin korunması ve sahilden geriye haber getirme eğitimlerinin yapılması emredilmiştir. Ayrıca süvarilerin eğitimlerde hayvanları “lüzumsuz yere yormaması” için teçhizatsız olarak yapılması istenilmiştir. Eğitimler esnasında birlikler bazen uzmanlık alanlarına göre Alman askerlerin eğitim vermelerini istemiş bazen de “bomba eğitimleri için gözü açık nefer” gönderilmesini talep etmiştir. Bunun sağlanamadığı dönemlerde ise “az vâkıf efrâd gönderilmesi”nin de yeterli olacağı bildirilmiştir.

    Canakkale_3
    Yedek subay adayları Mauser piyade tüfeği ile eğitim yapıyor.

    Askerlere bedeni eğitimin yanı sıra teorik eğitimler de verilmiştir. Bu kapsamda askerlere, ordu üst komuta kademesinin isimleri hakkında bilgi verilmesine özen gösterilmiştir. 3 Nisan 1915 tarihinde Anadolu Yakası’ndaki 3’üncü Tümen birliklerine gönderilen emirde, “Mensup olduğumuz ordunun komutanı Mareşal Liman Paşa, Kolordu Komutanı Weber Paşa ve Tümen Komutanı Nikolay Bey olduğunu tüm personelin eksiksiz şekilde öğrenmesi sağlanmalıdır.” ifadesine yer verilmiştir. Ayrıca askerlerin konuşlandıkları bölgedeki coğrafi isimleri öğrenmesi emredilmiştir. Eğitimler sürecinde önemli konulardan birisi ise gönderilen risalelerin dikkate alınması ve talimnameler dâhilinde eğitimlerin sürdürülmesi olmuştur.

    Eğitimin Maneviyatı
    Cephede askerlerin fiziki olarak savaşa hazırlanması kadar manevi olarak da hazır olmalarına azami özen gösterilmiştir. Bu amaçla aileleri ile mektuplaşmalarının sağlanması önemli bir yere sahiptir. Diğer yandan talim olmayan zamanlarda askerlere dinî eğitim verilmeye çalışılmıştır. Bu eğitim kimi zaman doğrudan komutanlar tarafından yapılmıştır. Rumeli Mecidiye Tabyası Komutanı Mehmet Hilmi Bey, anılarında bu duruma şöyle değinmiştir: “Bu tarihten itibaren, gayeme ancak talim ve terbiyesiyle görevlendirildiğim erleri maddi ve manevi yönden yetiştirip yükselterek ulaşabileceğime, bunun dışındaki uğraşlara mesleki yetkimin ve bulunduğum çevrenin uygun olmadığına karar verdim. Bütün hayatımı, erlerin ruh ve askerî ahlak terbiyesiyle, talim ve eğitimine adadım. Üç sene devam eden bu çalışmalar sırasında, tabya yakınındaki evime ancak 15 günde bir girebiliyordum.”


    “cephede askerlerin fiziki olarak savaşa hazırlanması kadar manevi olarak da hazır olmalarına azami özen gösterilmiştir. bu amaçla aileleri ile mektuplaşmalarının sağlanması önemli bir yere sahiptir.”

    Eğitimlerde Yaşanan Olumsuz Durumlar
    Eğitimler esnasında kimi zaman olumsuz durumlar da yaşanmıştır. Bu duruma örnek olarak Haydar Mehmet Alganer anılarında şunlara değinmiştir: “Gece yarısından sonra kapım çalındı, kalktım. Halit Bey, düşmanın Telgraftepe’ye ilerlediği haberini getirdi. Hemen telefon ettim, bir şey yok. Sonradan anladım ki eğitim yapan tabur, komşusuna haber vermemiş. Bu yanlışlık meydana gelmiş.” Diğer yandan birliklerin atış cetvellerine rağmen bazı topların atış açılarında farklılıklar olduğu tespit edilmiştir. Öyle ki Müstahkem Mevki Komutanlığı 2 Mayıs 1915 tarihinde yaptığı talimlerde 30 çap uzunluk ve 12 cm’lik topların atış cetveline rağmen en yüksek atış açısı 35 derece altı ve yüksekliğin ise 37 derece verilebileceğini Harbiye Nezareti’ne bildirmiştir. Bu durum cephedeki atış tecrübelerinin önemine dikkat çekmiştir.

    Muharebeler sürecinde yaşanan aksaklıklar hatıralara da önemli ölçüde yansımıştır. Bu noktada Alman subay Carl Mühlman piyade sınıfı için eğitimin askerlik ruhunu öldürdüğünü, seferi hizmetin bilinmediğini, atış eğitimlerinin sınırlı olduğunu, tüfek doldurma gibi temel bilgilerin ve keskin nişancılığın bilinmediğini, birliklerin kimilerinde atış poligonlarının bulunmadığını, birliklerin hareket hızlarının yavaş olduğunu, yürüyüş disiplininin eksik olduğunu ifade etmiştir. Aynı subay, süvari sınıfı için atların bulaşıcı hastalıklardan dolayı yetersiz kaldığını, donatım eksikliklerinin bulunduğunu vurgulamıştır.

    Muharebe sahasındaki eğitimler daha çok sabahları 07.00-10.00 arası, öğleden sonra ise 14.30-16.30 arasında yapılmıştır. Bu durum mevsimsel olarak değişiklik gösterebilmiş, kış şartları içerisinde saatlerde değişikliğe gidilebilmiştir.

    Ateş Altında İmtihan
    Çanakkale Cephesi’nde gerek muharebeler gerekse iklim etkisiyle kayıpların her geçen gün artmasına, ikmal askerine duyulan ihtiyacın gitgide daha fazla kendisini hissettirmesine ve kış şartlarında donarak şehit olmaların yaşanmasına rağmen devlet mekanizması sağlıklı bir şekilde işlemiştir. Bu durum devletin geleneksel yazılı kültürüne sıkı sıkıya bağlı olarak ve askerî geleneğin içerisinde sürdürülmüştür.

    Canakkale_4
    Enver Paşa, Maltepe Subay Talimgâhı’nda denetlemelerde bulunuyor. Kolonyal şapkalı olanlar Alman eğitmenler.
    Canakkale_5
    Siper havanı eğitimi yapan askerler.

    Birliklerin komuta kademelerinde terfisi gelen subayların tabi olduğu sınavlar cephe şartları içerisinde gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla alaylardaki subaylardan sınava girecek olanların tespiti yapılmış ve sınavların 14 Aralık 1915 ila 7 Ocak 1916 tarihleri arasında yapılmasına karar verilmiştir. Sınav yerleri, sınava girecek askerlerin rütbelerine göre farklılık gösterebilmiştir. Yüzbaşı ve binbaşıların sınavları Grup Karargâhı’nda, teğmen ve üsteğmenlerinki ise Tümen Karargâhı’nda yapılmıştır. Ayrıca sınavların yapılmasına dair esaslar da birliklere tamim (genelge) ile bildirilmiştir. Buna göre sınavların süreli olarak bir tarih planlaması dâhilinde yapılacağı ve seferberlik talimnamesi, atış, dâhiliye nizamnamelerinden soruların sorulacağı, bu nedenle bahsi geçen konuların “bir kere gözden geçirilmesi” tavsiye edilmiştir. Sınavlar konularına göre ayrı günlerde yapılmıştır.

    14 Aralık 1915: Talimnamenin 1. ve 2. Kısımları
    18 Aralık 1915: Seferberlik Nizamnamesi
    23 Aralık 1915: Dâhiliye Kanunnamesi
    23 Aralık 1915: Askerlik İlmi/Sanatı (Harita mütalaası, basit kroki okuması ve sahra nizamnamelerinin ana hatları)
    Sınavlarda birinci derslerin saat 10.00-12.00 arasında, ikinci derslerin ise 14.00-16.00 arasında yapılmasına karar verilmiştir.

    Sınav yapılmasına dair yayımlanan tamim ile birlikler nezdinde sınav komisyonlarının oluşturulmasına karar verilmiştir. Bu komisyonlar sınava girecek subayları belirtilen program ve tarih aralığı içinde davet etmiştir. Kimi bölgelerde sınav komisyonu kurulamamıştır. Örneğin Kayaltepe mıntıkasının kadro durumu buna uygun olmadığı için bu bölgede sınava girmek isteyen subayların ve süvari sınıfının Tümen Karargâhı’nda sınava girmesine karar verilmiştir. Diğer yandan süvari sınıfının imtihanı için Nakliye Katar Kumandanı Süvari Binbaşı Abdurrahman Efendi görevlendirilmiştir. Sınav evrakları ise bireysel olarak hazırlanıp mazbataları ile Grup Karargâhı’na gönderilmiştir. Tüm süreç için “iktidar ve ehliyetleri” dâhilinde yükselmeler esas görülmüştür.

    Çanakkale Cephesi’nin zafere dönüşme aşamasında binlerce kayıp verilmesine, şehitlerin kimi zaman gömülememesine, bazı muharebelerde Osmanlı birlikleri üzerine 60.000 top mermisi atılmasına rağmen devlet geleneği sistematik olarak işlemiştir. Subayların görevde yükselmeleri için ateş altındaki tüm şartlara rağmen yazılı sınavlar yapılmış bunun için azami özen gösterilmiştir. #

    Canakkale_6
    Askerlerimiz talim esnasında kumandanlarıyla birlikte.
    KAYNAKÇA
    ATASE, BDH., Kls./Dos./Fih., (1064/75/1-16, 1562/15/1-158, 4346/23/17, 4567/47/1-147, 4589/2/7, 4620/53/5-1, 4835/H9/1-175a, 5333/H3/1-1a, 5347/H3/1-14, 5347/H3/1-9, 5384/183/1-4a).
    Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi, V. Cilt, III. Kitap, Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2012.
    Çulcu, Murat (haz.), Çanakkale 1915 Kanlısırt Günlüğü/Mehmed Fasih Bey’in Günlüğü, Denizler Kitabevi, İstanbul, 2006.
    Durukan, Eyüp, Sofya Esaretinden Çanakkale Zaferine, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2014.
    Erdemir, Lokman (haz.), Hasan Remzi Fertan’ın Harp Hatıraları, Bağcılar Belediyesi, İstanbul, 2016.
    Münim Mustafa, “Cepheden Cepheye 1914-1918, İhtiyat Zabiti Bulunduğum Sırada Cihan Harbinde Kanal ve Çanakkale Cephelerine Ait Hatıralarım”, Çanakkale Hatıraları, c. 3, yay. haz. Metin Martı, Arma Yayınları, İstanbul, 2005.
    Selahattin Adil Paşa, “Çanakkale Hatıraları”, Çanakkale Hatıraları, c. 1, yay. haz. Metin Martı, Arma Yayınları, İstanbul, 2005.
  • Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadın Giyim Kuşamının Tarihsel Serüveni

    Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadın Giyim Kuşamının Tarihsel Serüveni


    tanzimat’tan cumhuriyet’e uzanan türk modernleşmesi, nüvesinde batı kültürünün yer aldığı çok yönlü bir dönüşüm projesidir. bu proje kapsamında önce tanzimat ve meşrutiyet dönemi yöneticileri, daha sonra ise cumhuriyet’in kurucu kadrosu halkın zihniyetini, davranışlarını, günlük hayatını düzenleyerek toplumu modernleştirmeye çalışır. bilhassa yüzyıllardır denetim altında tutulan kadınların kamusal alandaki varlıkları ve nasıl göründükleri her devirde ele alınan meselelerin başını çeker. türk modernleşmesinde kadın, millî kimliğin oluşmasında kritik bir figür, modern temsilin unsuru olur. kadınların giyim kuşamı ise bu projenin bir tezahürüdür.

    Tanzimat Sonrası Giyim Kuşamdaki Değişim

    Osmanlı Döneminde Kadınlar
    Küçüksu’da Mihrişah Sultan Çeşmesi önünde kadınlar; Arap Bacı, seyyar satıcılar…

    Osmanlı’da kadınlar her dönem geleneğin ve dinin sınırlarına uygun davranırken, Tanzimat’tan sonra kamusal alanda daha çok boy göstererek geleneğin sınırlarını genişletirler ve bu durum giyim kuşamlarına da yansır. Dışarıda tek parçalı, baştan aşağı uzanan kolsuz bir giysi olan çarşafı kullanmaya başlarlar. Kimi zaman da çarşaf yerine kışın çuhadan, yazın ise ipekli kumaştan dikilen, kolları bol, eteği yere kadar uzanan, yuvarlak veya “V” yakalı, cepli bir dış giysi olan feraceye ve burun ortasından başlayıp bütün göğsü kaplayarak göbeğe kadar inen yaşmağa meylederler.1 Peçe ve çarşafa ilgi ise Sultan II. Abdülhamid’in saraya mensup olmayan kadınları ferace giymekten men etmesinden sonra -çarşaf güvenlik gerekçesiyle yasaklanana dek- yeniden artış gösterir.2

    İç giyim söz konusu olduğunda kadınlar entari, şalvar gibi giysilerini oya, dantel ve yaldızlı geniş parlak harçlarla süsler, bunu kıyafetlere pili ve yakaların eklenmesi gibi yenilikler takip eder. Bilhassa saray kadınları Paris modasını yakından izleyerek, oradan gelen model sayfalarını Beyoğlu’ndaki namlı terzihanelere gönderip elbiselerini diktirirler.

    Kadınların kamusal alandaki davranışlarında ve giyim kuşamlarında meydana gelen değişim, kısa zamanda, sayıları gitgide artan gazete ve dergilerdeki yazarların üzerine kalem oynattığı meselelerden biri olur. Modernleşme ile gelenek yanlıları arasında zaman zaman kadın konulu ihtilaflar baş gösterir. Gelenekçi cenah, kadınların dışarı çıkmalarını, dans etmelerini, fotoğraf çektirmelerini, yüzlerinin görünmesini ve Batılı giyim kuşamı benimsemelerini olumsuz karşılarken, modernleşme yanlıları aksi görüştedir.

    II. Meşrutiyet Dönemi
    İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin başlattığı isyan neticesinde 1908’de Sultan II. Abdülhamid, II. Meşrutiyet’i ilan eder ve yeni bir dönem başlar. İktidarın yeni paydaşı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti zaman zaman otoriter eğilimler gösterse de şu bir gerçek ki 1908 ila 1918 yılları arasında, daha sonraki yıllarda bu dönemin “Cumhuriyet’in laboratuvarı” olarak isimlendirilmesine sebep olacak reformlar gerçekleştirilir. Bu reformların bazıları da kadınlara dairdir. Zira Halide Edib, Emine Semiye, Fatma Aliye, Nezihe Muhiddin, Şükûfe Nihal ve Ulviye Mevlan gibi isimlerin başını çektiği kadın hareketi kendi derneklerini, dergilerini kurarak kadın hakları konusunda çalışmalar yapmış, bu reformların yeşereceği iklimi hazırlamışlardır.


    “halide edib, emine semiye, fatma aliye, nezihe muhiddin, şükûfe nihal ve ulviye mevlan gibi isimlerin başını çektiği kadın hareketi kendi derneklerini, dergilerini kurarak kadın hakları konusunda çalışmalar yapmış, bu reformların yeşereceği iklimi hazırlamışlardır.”

    Giyim-Kusam_2) img437
    Giyim kuşamdaki modernleşme, magazin basını ve kadın dergilerinin de etkisiyle yayılır. 1920’li yılların sonları ve 1930’lar.
    FOTOĞRAF: İBB KÜLTÜR AŞ FAİK ŞENOL ARŞİVİ

    Her daim olduğu gibi giyim kuşamda modernleşme akımı ilk göze çarpan yeniliklerdendir. Giyim kuşamdaki değişiklikler magazin basını ve kadın dergileri sayesinde ekonomik açıdan orta ve üst gelir grubuna mensup kadınlar arasında yayılır. Bu dönemde kadınlar ev içinde başlarını, süslü bir başlık, türban ya da başörtüsü ile kapatır. Ekonomik durumlarına göre taşlı ya da sade kemerle süsledikleri şalvar ve gömlek de sıkça tercih edilen başka bir kıyafettir. Üst sınıfa mensup kadınlar kürklü mantolarla, mücevher ve süs eşyalarıyla giyimlerini zenginleştirirken, deve kuşu tüyü ve iğneler kıyafetlerde dikkat çekici bir aksesuar olarak yer alır.3

    Etekler ipek ya da yün kumaştan dikilir, pililer ve kırmalarla donatılır. Elbiseler ise gerdan ve boğazı kapatacak şekilde tüller ve dantelle süslenir. Karnı düz, beli ince gösteren korselerin kullanımı yaygınlaşır. Bluzların kolları büzgülü ve bilekleri örtecek şekilde uzundur.4

    Dönemin gazete ve dergilerinde kadınların giyim ve kuşamına dair çeşitli görüşler yer alır. Bilhassa popüler bir dergi olan Kadınlar Dünyası’ndaki yazılar kadınların tesettürlerini kaldırmaya yönelik olmamakla birlikte daha ziyade peçe üzerinden ilerler. Peçenin kadını toplumsal hayattan dışlayan özelliğinin ve çiftlerin peçe yüzünden birbirini tanımadan evlenmelerinin üzerinde durulur. Kadın hareketinin hatırı sayılır simaları kadınların çağdaş bir görüntüye sahip olmaları gerektiğini her fırsatta dile getirir. Hatta Halide Edib’in Yeni Turan (1912) romanında peçesiz, başörtülü, mantolu kadın temsili yer alır. Çarşaf gitgide etek ve pelerin olarak iki parçaya ayrılarak Batılı tarz tayyörler içinde silikleşir.

    Giyim-Kusam_3) Millî Mücadele esnasında Halide Edip (Adıvar) Hanım onbaşı iken.
    Millî Mücadele esnasında Halide Edip (Adıvar) Hanım onbaşı iken.

    Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti kendini topyekûn bir seferberliğin içinde bulur. Savaşa giden erkeklerden boşalan işlerde kadınların yer alması, haneyi geçindirme yükümlülüğünün onların sırtına binmesi de pratik ve rahat giyinmelerinin, çarşaf ve peçe kullanmaktan vazgeçişlerinin önünü açar. 1917 Bolşevik Devrimi’nden kaçan Rus mültecilerin İstanbul’a gelişlerinden sonra Rus kadınlarından Müslüman kadınlara sirayet eden sıkma baş türban modası da benzer bir şekilde çarşaf alışkanlığının azalmasına sebep olur.

    1923 yılına gelindiğinde, çarşaf ve peçe kullanımının yerini manto ve sıkma baş almış, peçe ve çarşafta ısrar eden kadınlar ise peçe yerine ince bir tül veya pelerin, çarşafı ise modaya uygun bir şekilde kullanmaya başlamışlardır.

    Giyim-Kusam_4) img575
    Kadının görünüşü ve giysisi dönemin özelliklerine göre ideolojik bir enstrümana dönüşmüştür. 1920’li yılların sonları ve 1930’lar.
    FOTOĞRAF: İBB KÜLTÜR AŞ FAİK ŞENOL ARŞİVİ

    Cumhuriyet Dönemi ve Şapka Kanunu
    Osmanlı kadın hareketinin de katkılarının bir neticesi olarak erken Cumhuriyet döneminde kadınlara yönelik yapılan -1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ve 1926 yılında Medeni Kanun’un kabulü, 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi gibi- reformlar yalnızca kadınların erkeklerle eşit haklar elde etmelerini ve kamusal alanda görünür olmalarını sağlamaz, aynı zamanda kadınları yeni rejim için “ideal bir yurttaşa” dönüştürmeye çalışır. Bu minvalde yeni rejim için kadının görünüşü ve giysisi ideolojik bir enstrümandır. İdealize edilen kadın, eski dönemle bağlarını tamamen koparmış, “Erkeğe eş olan, çalışan ama eğlenmesini de bilen, ince bedenli, iyi giyimli ve ölçülü” kadındır. Bu kadının iş hayatında, sosyal hayatında, katılacağı kültürel ve sportif etkinliklerde kullanacağı çeşitlilikte giysiler gardırobunda mutlaka bulunmalıdır.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk’ün kadınların giyim kuşamına yönelik tavrı yasaklamaya veya kanun çıkarmaya değil, modernliği teşvik etmeye yöneliktir. Nitekim Atatürk, kadınların modern olmalarını arzuladığını sık sık dile getirir, kadınların peçe takmalarından rahatsız olduğunu, tesettürün kadını toplumdan soyutlamaması gerektiğini yurt içi ve yurt dışı gezilerinde belirtir. Meclisinde modern giyimli ve kültürlü kadınları bulundurur. Hatta eşi Latife Hanım’ın çağdaş ve eğitimli duruşunun bütün kadınlara örnek teşkil etmesini ister.


    “1925 yılında çıkarılan şapka kanunu her ne kadar kadınları doğrudan ilgilendirmese de giyim kuşam konusunda topyekûn bir değişim için işaret fişeği olur.”

    1925 yılında çıkarılan Şapka Kanunu her ne kadar kadınları doğrudan ilgilendirmese de giyim kuşam konusunda topyekûn bir değişim için işaret fişeği olur. Bu rüzgârı arkasına alan Sivas, Tirebolu, Trabzon, Mersin, Rize, Adana, Ordu, Konya, Muğla, Sinop, Yozgat, Afyon, Aydın, Antalya, Maraş, Mardin gibi yerel yönetimler merkezden herhangi bir emir almadan peçe, çarşaf, peştamal ve şalvarı yasaklar.

    Giyim-Kusam_5) img450 (1)
    Şapka Kanunu doğrudan kadınlara yönelik olmasa da giyim kuşam konusunda değişim için işaret fişeği olur. 1930’lu yıllar.
    FOTOĞRAF: İBB KÜLTÜR AŞ FAİK ŞENOL ARŞİVİ

    Memleketin dört bir yanında çıkan yasaklara basın geniş yer verir, aydınlar arasında ihtilaflar baş gösterir. Ancak meselenin modernlik-geleneksellik dışında başka boyutu vardır ki, o da yoksul kadınların yeni kıyafetler edinmelerinin güçlüğüdür. Keza Vakit gazetesi ekonomik açıdan sıkıntı yaşayan kadınların manto giyebilmeleri için halkevlerinin maddi kaynak aradığından bahseder, terzilerden manto dikimlerinde ücret almamaları talebinde bulunur.5

    Giyim-Kusam_1900'ler
    1900’lü yılların başında kadınlar, İstanbul.
    FOTOĞRAF: CENGİZ ÖZKARABEKİR ARŞİVİ

    Kadınların giyim kuşamı zaman zaman güvenlik meselesi olarak da ele alınır. 1930 yerel seçimlerinde çarşaf ve peçe kullanarak erkeklerin fazla oy kullanmış olduğu, bu açıdan bu konunun gündeme alınması gerektiği dönemin gazetelerinde bildirilir. Hatta 1935 Seçim Kanunu’na kimliği ve yüzü belli olmayan seçmenlerin oylarının kabul edilemeyeceğine dair bir madde eklenerek yasaklamalar hızlandırılır.

    Giyim-Kusam_6) img688
    Kız Enstitüleri ve Akşam Kız Sanat Okulları, giyim kuşamın modernleşmesi ve halkla buluşmasında önemli bir işlev görür. 1920’li yılların sonları ve 1930’lar.
    FOTOĞRAF: İBB KÜLTÜR AŞ FAİK ŞENOL ARŞİVİ

    Seçimlerden sonra da peçe, çarşaf ve peştamal üzerine yerel yönetimlerce yasaklar devam ettirilir. Hatta bu mesele 1935 yılında düzenlenen CHP Kurultayı’na taşınarak hararetli tartışmalara sebep olur. Ülke genelinde kadınların kılık kıyafetine yönelik bir karar alınması tepkilere sebep olacağından bu konunun zamana bırakılmasına karar verilir ancak kadınların giyim kuşamını şekillendirecek birtakım mekanizmalar oluşturulur. Keza kadınların el becerilerinin gelişmesi, giyim ve sanat hakkında bilgilerinin artması amacıyla kurulan Kız Enstitüleri ve Akşam Kız Sanat Okulları giyim kuşamın modernleşmesi ve halkla buluşması açısından önemli bir işleve sahip olur.

    Kadınlar, onlara, kamusal alanda çağdaş bir kimlikle var olmalarının yolunu açan Cumhuriyet reformlarının üzerinden bir asır geçmesine rağmen, hâlâ nasıl davranacaklarını, konuşacaklarını, güleceklerini ve ne giyeceklerini denetim altında tutmaya çalışan hegemonik erkekliğe karşı mücadele etmeyi sürdürüyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan zorlu hak arayışı serüveninde mücadele etmiş hemcinslerinden aldıkları mirası çoğaltarak bugün kendi yollarında emin adımlarla yürüyorlar. #

    DİPNOTLAR
    1 Çilem Tercüman, Türk Romanında Moda ve Toplumsal Değişim (1923-1940), İletişim Yayınları, İstanbul, 2018.
    2 Deniz Güner, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kıyafet Yasakları”, RumeliDE Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi, s. 37, 2023.
    3 Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis Yayınları, İstanbul, 2010.
    4 Fatma Barbarosoğlu, “Modernleşme Sürecinde Moda-Zihniyet İlişkisi”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 1994.
    5 Rıfat Aydın, “Türk Modernleşmesinde Bir Görünüm ve Değişim Temsili Olarak Kıyafet”, Abant Kültürel Araştırmalar Dergisi, s. 3, 2018.
  • Türkiye Talidomid Faciasından Nasıl Kurtuldu?

    Türkiye Talidomid Faciasından Nasıl Kurtuldu?


    türk veteriner hekim, bakteriyolog ord. prof. dr. süreyya tahsin aygün hem ı. dünya savaşı’nda hem de kurtuluş savaşı’nda yer alarak “istiklal madalyası” ile ödüllendirildi. 1927 yılında atatürk’ün çağrısıyla yurda dönen aygün, talidomid ilacının embriyolarda beyin gelişimini etkilediğini ortaya koyarak başta almanya olmak üzere pek çok ülkede yaşanan “talidomid faciası”nı önleyerek bir nesli kurtardı. aynı dönemde görev yapan ve türk farmakoloji derneği’nin ilk başkanı şükrü kaymakçalan da ilaçla ilgili olumsuz görüş belirterek ilacın türkiye’de ruhsat almasına ve kullanılmasına engel oldu.

    Talidomid_2) Thalidomid3
    Talidomid kullanımı sonucu 10 binden fazla bebek, kolları ve bacakları gelişmeden ya da tamamen eksik olarak doğdu.

    “Talidomid faciası”, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında dünya çapında etkileri olan ilaç nedenli büyük bir teratojenite skandalıdır. Teratojenler gebelikte embriyo veya fetüs üzerinde olumsuz etki oluşturan dış etkenlerdir. Bebeğin anomalili doğumuna ya da ölümüne yol açan bu tür etkenlere teratojen ve bunların bebekte oluşturduğu etkiye teratojenite denir. Teratojenite döllenme sonrası gelişimsel süreçte ceninin toksik bir etkene maruz kalması sonucu dünyaya gelen yavruda ortaya çıkan yapısal bozuklukları tarif eden bir kavramdır.1,2 Radyoaktivite, bazı kimyasallar ve bazı ilaçlar teratojeniteye yol açan en bilinen etkenler arasındadır.

    Talidomid, 1950’li yılların başlarında, Almanya’da Chemie Grünenthal ilaç şirketi tarafından uykusuzluk tedavisi için tasarlanan ve piyasaya sunulan bir ilaçtır. Piyasaya sürülmesinin ardından kısa sürede 46 ülkede ruhsat almıştır. Sakinleştirici olmasının yanı sıra bulantı ve kusmayı da önlemesi nedeniyle hamile kadınlarda genellikle sabah saatlerinde sık görülen bulantı ve kusmaları önlemek için yaygın şekilde kullanılmıştır. Özellikle Almanya’da reçetesiz satılması kullanım yaygınlığını daha da artırmıştır. İlaç bir süre kullanıldıktan sonra bütün dünya, “talidomid kurbanları” olarak literatüre giren bebeklerle ve tarihe geçen büyük bir hatalı ilaç kullanımı faciasıyla yüzleşti. Hamilelik sürecinde bu ilacı kullananların bebeklerinde özellikle kolların ve bacakların gelişmemesi ya da tamamen eksik olması şeklinde ciddi anomaliler görüldü. Ayrıca, merkezî sinir sistemi ve iç organlarla ilgili başka sağlık sorunları da vardı. O dönemde yaklaşık 10 binden fazla bebek bu şekilde doğmuş, 100 bin civarı düşük ve bebek ölümü gerçekleşmiştir.3 Bu facia dünyada ilaç araştırma ve geliştirme çalışmaları için önemli bir dönüm noktası olmuş, ilaçların piyasaya sürülmeden önce üzerinde çok daha titiz çalışmaların yapılmasının zorunlu olmasına yol açmıştır.4

    Talidomid_1) Thalidomid2
    Kolları yeterince gelişmemiş “talidomid kurbanı” bir çocuk hekim karşısında.

    Amerika Birleşik Devletleri, ilacın emniyetiyle ilişkili verileri yetersiz bularak ruhsat vermemiştir. Böylece büyük çaplı bir felaketin ortaya çıkmasını önlese de hekimlere verilen deneme numunelerinin kullanılması nedeniyle bu ülkede de az sayıda anomalili doğumlar ve ölümler görülmüştür. Kıbrıs’ta bile talidomid ile ilişkilendirilebilecek birkaç vaka saptanmış olsa da5 felaket iki değerli bilimcimizin dikkati ve dürüstlüğü sayesinde Türkiye’ye ulaşamamıştır. Aşağıda bu iki değerli bilimcinin talidomid faciası ile ilişkisi açıklanmaya çalışılacaktır.

    Talidomid_3) Sureyya Tahsin Aygun-askeri uniforma
    Süreyya Tahsin Aygün askerî üniformasıyla. Atatürk’ün çağrısıyla Türkiye’ye dönen Aygün, tuğgeneral rütbesine kadar orduda hizmetlerini sürdürdü.

    Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün
    Süreyya Tahsin Aygün, 1895’te İstanbul’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini İstanbul’da tamamladı. I. Dünya Savaşı’nda Haydarpaşa Askerî Veteriner Okulu’ndaki eğitimine ara vererek cepheye katıldı. Orduda önemli görevler aldı ve 1922’de “İstiklal Madalyası”na layık görüldü. Daha sonra, kazandığı bursla eğitim için Almanya’ya gitti ve 1926’da Berlin Yüksek Veteriner Okulu’nda doktorasını tamamladı. Atatürk’ün çağrısıyla 1927’de Türkiye’ye dönen Aygün, tuğgeneral rütbesine kadar orduda hizmetlerini sürdürdü. Ordudan ayrıldıktan sonra da tamamen bilime odaklandı ve Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde bilimsel çalışmalar yürüttü. 1968 yılında Yüksek Sağlık Şûrası üyeliğine seçilen Aygün, 1981 yılında Atatürk’ün doğumunun 100. yılı şerefine verilen “Hizmet” ve “Onur Plaketi” ile ödüllendirildi. Aynı yıl aramızdan ayrıldı.

    Aygün, ceninden alınıp doku kültüründe üretilerek insana verilen kök hücrelerin dokuların işlevlerini üstlenip bozuklukları düzeltebileceğini, yani kök hücre tedavisi fikrini Batılı tıbbi otoritelerden çok önce ortaya atmıştır.6,7 Konumuz açısından önemli olan gözlemi ise talidomidin tavuk embriyosu üzerindeki toksik etkileridir. Bu gözlemini talidomid ruhsat almak üzere Sağlık Bakanlığı’nda beklerken yetkililerle paylaşmış ve ilacın gebelikte kullanıma uygun olmadığını belirterek uyarılarda bulunmuştur.8

    Prof. Dr. Şükrü Kaymakçalan
    1923 yılında Manastır’da doğan Şükrü Kaymakçalan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1946 yılında mezun olmuştur. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü İlaç Şube Müdürlüğü’nde farmakolog olarak çalışmıştır. Yurt dışında lisansüstü çalışmalar yaptıktan sonra 1962 yılında Türkiye’ye dönmüş ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Bölümü başkanı olarak kariyerine devam etmiştir. Türk Farmakoloji Derneği’nin kurucuları arasındadır ve ilk dernek başkanıdır. Refik Saydam Enstitüsü, TÜBİTAK, Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Madde Kontrol Organı (INCB) gibi pek çok prestijli kurumda çalışmıştır. Kaymakçalan, 1980 yılında Sedat Simavi Sağlık Bilimleri Ödülü’nü almıştır. Ankara Üniversitesi’ndeki görevine devam ederken 1984 yılında aramızdan ayrılmıştır.

    Talidomid_4) sukrukaymakcalan
    Şükrü Kaymakçalan, Türk Farmakoloji Derneği’nin ilk başkanıdır.

    Kaymakçalan, talidomidin Türkiye’de ruhsat alması için yapılan başvurularda, ilaç üzerinde deney hayvanlarında yeterli toksisite çalışmaları yapılmadığı gerekçesiyle olumsuz görüş belirtmiş ve Aygün’ün iddialarını da desteklemiştir. Böylece ilacın Türkiye’de ruhsat almasına ve kullanılmasına engel olmuştur.9

    Çıkarılması Gereken Dersler
    Talidomid faciasından ülkemiz için çıkarılması gereken bazı dersler vardır. Bu olayda Türkiye’nin hiç zarar görmemesinin nedeni kuşkusuz liyakatli ve dürüst iki bilimcisinin sorumluluk üstlenmesi ve işini doğru yapmasıdır. Liyakati öncelemek, dürüst çalışan yöneticilere sahip olmak ve kurallara uymak toplumsal felaketleri önlemenin en kolay ve etkili yoludur. Diğer önemli bir çıkarım, Batı’nın her zaman doğruları yapamadığı gerçeğidir. Batı hayranlığıyla oradaki tüm uygulama ve yaklaşımları peşinen kabul etmenin yanlış olabileceği önemli kararlar verilirken hesaba katılmalıdır. Özellikle sağlık bilimleri alanında, toplumda yaygın kullanım potansiyeli olan uygulamalara karşı kuşkucu olmak ve bilginin güvenilirliğini sorgulayarak teyit etmek önemlidir. Türkiye’nin o günkü koşullarda, firmadan gelen bilgiyi ya da ilaca ruhsat veren başka ülkelerin yaklaşımını koşulsuz olarak kabul etmemesi, şüpheci yaklaşması ve kurallara uyması binlerce bebeği kurtarmıştır.

    Üzerinde durmamız gereken bir başka nokta bu iki değerli bilim insanının toplum sağlığına yaptıkları büyük katkının ülkemizde yeterince bilinmemesidir. Talidomide karşı çıkarak ruhsat almasını engelleyen ve Amerika’yı büyük bir felaketin eşiğinden döndüren Kanada asıllı Amerikalı farmakoloji doktoru Frances Kathleen Oldham Kelsey’e 1962 yılında Başkan Kennedy tarafından “Onur Madalyası” takdim edilmiş, “Hizmet Ödülü” verilmiş ve kendisi “Millî Kahraman” ilan edilmiştir. Medya Kelsey’i topluma yeterince tanıtmış, yaşarken Ulusal Kadınlar Onur Listesi’ne girmiş, ayrıca hem Amerika’da hem Kanada’da kendisine birçok başka ödül verilmiştir. Kelsey’in talodomid olayındaki rolü birçok önemli bilimsel dergide de konu edilmiştir.

    Talidomid_5) Thalidomid4

    Şükrü Kaymakçalan da Kelsey gibi bir farmakologdur ve hemen hemen onunla aynı şeyi yapmıştır. Amerika’da az sayıda da olsa bazı anomalili doğumlar ve düşükler olmasına rağmen Türkiye’de tek bir vaka tespit edilmemiştir. Gerek Kaymakçalan’ın gerekse Aygün’ün bu olaydaki rolü Türk medyasında ve bilim çevrelerinde yeterince işlenmemiştir. Dolayısıyla bu iki ismin yaptığı işin önemi toplum hafızasında yer etmemiştir. Aygün’e yıllar sonra, ölmeden hemen önce, Atatürk’ün doğumunun 100. yılı münasebetiyle bir “Hizmet Ödülü” takdim edilirken, Kaymakçalan’a bir “Hizmet Ödülü” verilmesi öldükten 11 yıl sonra, TÜBİTAK tarafından düşünülmüştür. Bu ödüllerin verilmesinde talidomid ile ilişkili katkılarının rolü ise belirsizdir. Her iki bilimcinin talidomid olayına katkısı ile ilişkili bilgiler genellikle duyumlara ve bazı yerel yayınlara dayanmaktadır. Yaptığım araştırmalarda Sağlık Bakanlığı’nın konuyla ilişkili bir tutanağına ya da belgesine ulaşmam da mümkün olmamıştır. Eğer ruhsatla ilişkili süreçteki katkıları nedeniyle böyle bir belge varsa, bunun Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanması ve bu iki değerli bilimcinin Bakanlık tarafından bir kez daha onurlandırılması, özellikle genç kuşaklara tanıtılmaları ve toplum hafızasına kazınmaları bakımından yerinde olacaktır. #

    DİPNOTLAR
    1 E. Conover, J. Obstet, Gynecol Neonatal Nurs, 23(6), 1994, s. 524-32.
    2 A. Çeliker, M. Göçer, Hacettepe University Journal of the Faculty of Pharmacy, 41(2), 2021, s. 102-116.
    3 P. Knightley ve ark., Suffer the children: the story of thalidomide, Viking Press, New York, 1979.
    4 J.E. Ridings, Methods Mol Biol, 947, 2013, s. 575-586.
    5 O. Özdemir ve Z. Pala Kara, Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları, 17, 2019, s. 63-70.
    6 A.Y. Yaman ve ark., Herkese Bilim ve Teknoloji, 1 Nisan 2024. https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/turkiyeyi-thalidomide-faciasindan-kurtaran-bilim-kahramani-sureyya-tahsin-aygun (Erişim Tarihi: 22 Ocak 2024).
    7 M.M.J. Fischer, Antropological Futures, Duke University Press, Durham and London, 2009, s. 97.
    8 O. Özdemir, Türk Farmakoloji Derneği E Bülteni, Sayı 114, Temmuz-Ağustos 2012, s. 10-12.
    9 O. Özdemir age.
  • Türkiye’nin İlk Güzellik Kraliçesi ile Sade Bir Röportaj

    Türkiye’nin İlk Güzellik Kraliçesi ile Sade Bir Röportaj

    Bu fotoğraf karesi ne çok şey anlatıyor aslında. Bir tarafta hayatını gazeteciliğe adayan 1909 doğumlu Hikmet Feridun Es, diğer tarafta memleketin ilk güzellik kraliçesi seçilen 1910 doğumlu Feriha Tevfik (Negüs). Parkta güneş altında bir bankta oturmuşlar Akşam gazetesi için röportaj yapıyorlar. Bu fotoğrafı çeken isimse Atatürk fotoğrafları da çeken usta foto muhabiri Faik Şenol’dur.

    Ayin_Fotografi_img588-2
    FOTOĞRAF: FAİK ŞENOL ARŞİVİ

    Atatürk demişken yarışmayla ilgili bir detayı paylaşalım; 1929 senesinde bizzat Atatürk’ün emriyle bir “güzellik yarışması” tertip edilir. Yarışma için Cumhuriyet gazetesi aracı kurum olarak belirlenmiştir ve gazeteden duyuru yapılır. 16-25 yaş arası kendine güvenen hanımlardan gazeteye fotoğraf göndermeleri istenir. Çok sayıda fotoğraf ulaşır gazeteye. Gazetede yayımlanan fotoğraflarla ilgili bir halk oylaması yapılır. Sonrasında da finale kalanlar jürinin karşısına çıkarılır. Gazetenin ifadesiyle, “Orta boylu, kıvırcık lepiska saçlı, altın gözlü, beyaz tenli, zarif endamlı, beyaz krep satenden bir elbise giymiş olan” Feriha Tevfik birinci seçilir. Bir yıl sonra da ülkesini Uluslararası Kâinat Güzellik Yarışması’nda temsil eder. Daha sonra Türkiye’de sinema filmlerinde rol alır, operet ve komedi oyunlarında sahneye çıkar. 1939 yılından sonra oyunculuğu bırakan Feriha Tevfik 1991’de yaşamını yitirir. #

  • Bir Yangının Düşündürdükleri…

    Bir Yangının Düşündürdükleri…

    Merhaba

    21 Ocak tarihinde Bolu Kartalkaya’da yaşadığımız yangın faciası hepimizi derinden üzdü. 36’sı çocuk 78 kişinin hayatını kaybettiği bu ihmallerle dolu yangın sonrasında yetkili ağızlardan yapılan açıklamada, “10 gün içinde tüm sorumlular bulunacak.” sözü verildi ama öyle olmadı. Gerek Turizm Bakanı gerekse Bolu Belediye Başkanı birbirlerini suçlar bir vaziyette medyaya mülakat vererek konuyu iktidar ile muhalefet arasındaki sorumluluk tartışmasına getirdiler. Bu kadar canın kaybedildiği bu hüzün ortamında yapılan açıklamalar şık olmadı. Rapor yakın bir zamanda çıktı ve Bolu Valiliği’ne teslim edildi. Daha önce otelin yetkilileriyle birlikte Bolu Belediyesi’nden iki yetkili de tutuklanmıştı. Son olarak Bolu İl Özel İdaresi’nden de iki yetkili tutuklanınca sayı 21’e çıktı. Fakat ne hikmettir ki oteli denetleme sorumluluğu ve yetkisi olan Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan hiç kimseye dokunulmadı, hesap sorulmadı. İleride bir şeyler olur mu bilmiyorum ama şimdilik bu konu burada kapanmış görünüyor.

    Feza Kürkçüoğlu’nun bu sayıdaki makalesi 1870 Büyük Beyoğlu Yangını’nı ele alıyor. Görüyoruz ki ahşap Beyoğlu tamamen yanmış. Öyle ki sıcak bir haziran günü öğle saatlerinde çıkan yangın binlerce ahşap evi yakarken yüzlerce insanın da ölümüne sebep olmuş. Düzensiz, plansız yapılaşma, dar sokaklar ve modern olmayan yangın söndürme sistemiyle 12 saatte kül olmuş güzelim Pera. Fakat bu bir ders olmuş o dönemki yöneticilere ve Pera’yı beton ama Avrupai standartta estetik binalarla yeniden kurgulamışlar. İşte günümüzde Beyoğlu’nu gezerken gözlerimizi ayıramadığımız o güzelim kâgir binalar 1870 Beyoğlu Yangını’ndan hemen sonra inşa edilmiş. Sonrası mı? Sonrasında 1940’lı, 50’li, 60’lı ve 70’li yıllarda yapılan binaların estetiği ortada. Hepsi birer heyula gibi üzerimize çöküyor âdeta.

    6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinin üzerinden de iki yıl geçmiş; zorluklar, acılar, travma hâlâ devam ediyor. Maalesef toplum olarak her şeyi çabuk unutuyor ve ders almıyoruz. Depremin ülkemizin bir gerçeği olduğunu bir an olsun unutmadan gerekli tedbirleri alarak yaşanacak olası depremlerde can ve mal kayıplarının önüne geçmemiz gerekiyor.

    Simit 20 TL
    Karaköy’de dolaşırken bir sokak simitçisinden 20 TL’ye simit aldım. Ne istifimi bozdum ne de itiraz ettim ancak bu konuda bir kafa karışıklığı ve tartışma var. İstanbul Simit Üreticileri Birliği daha önce 15 TL’den satılan sokak simidinin 20 TL’ye satılacağını açıkladı ve İstanbul’un bazı ilçelerinde yeni fiyatıyla da satılmaya başlandı. Ticaret Bakanlığı ise sert bir açıklamayla buna onay vermediklerini, aldıkları şikâyetler üzerine simidi 20 TL’ye satan yerlere yasal işlem başlatacaklarını belirtti. İstanbul’daki bu “simit savaşları” aklıma Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde yazdıklarını getirdi. Yazdığına göre, 17. yüzyılda simitçi esnafı diğer fırıncı esnafından ayrışarak ayrı bir sınıf hâline gelmiş. Bu dönemde simit ununun pahalı olması nedeniyle “simid-i halka”nın (tekerlek büyüklüğünde) yanında “hurda simit” olarak adlandırılan daha küçük simitler ortaya çıkmış. Ve 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “halka” yerine bugün kullandığımız anlamda “simit” terimi kullanılmaya başlanmış. Bu arada Seyahatname’den İstanbul’da 70 simit fırını olduğunu ve toplamda 300 kişinin çalıştığını da öğreniyoruz.

    Özel Dosya: Yerel Yönetimler Tarihi ve Demokrasi
    Bu ayki sayımızın özel dosyasını iki yazar kaleme aldı. Özellikle “kentler tarihi ve sosyolojisi” üzerine çalışmalarıyla bilinen Prof. Dr. Şükrü Aslan, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihimizde “kayyum geleneğini” anlattı. Gazeteci Mustafa Balbay ise demokrasi üzerinden bugünü yorumladı. Her iki yazıyı da tarihsel bakış açısından ilginç bulacağınızı tahmin ediyorum.

    Bir sonraki sayıda buluşmak üzere…

    Saygılarımla