Etiket: Sayı: 123

  • Cellatlar

    Cellatlar


    osmanlı devleti’nde cellatlar, cellat ocağı bünyesinde görev yapardı. toplumsal düzeni sağlamak ve devletin otoritesini göstermek için cezalar ve infazlar genellikle halkın önünde uygulanırdı. infaz edilen kişilerin eşyaları toplanarak satılır ve bu gelir cellatlara verilirdi. yaptıkları iş toplumda hoş karşılanmadığı için cellatlar öldüklerinde, kendilerine ayrılan özel bir mezarlığa gömülürdü. buradaki mezar taşlarının üzerinde herhangi bir yazı ya da işaret bulunmazdı.

    Cellatlar_1) (tekli link)cellat-1
    Cellat ve cellatbaşı (Arif Mehmed Paşa, Mecmua-i Tesavir-i Osmaniyye).

    Ölüm Emrinin Sessiz Uygulayıcıları
    Osmanlı Devleti’nin en gizemli figürlerinden biri hiç kuşkusuz cellatlardı. Onlar hem sarayda hem de taşrada “adaletin keskin yüzü”ydü. Görevleri, idam hükümlerini yerine getirmekti. Cellatların varlığı, halka devletin gücünü hissettiriyordu ve düzenin korunmasında kritik bir rol oynuyordu.

    Osmanlı’nın resmî cellat teşkilatı, cellatbaşı yönetiminde bir grup cellattan oluşurdu. Bu teşkilatta görev alan cellatlar genellikle Kıptî kökenli olur ve bostancıbaşı ağasının emrinde çalışırdı. İdam kararları bostancıbaşıya iletilir, infaz sürecine bazen o da nezaret ederdi. Önemli şahsiyetlerin infazında ise bostancıbaşı mutlaka hazır bulunur, işi en deneyimli cellatlara yaptırırdı.

    Sıradan suçluların cezaları genellikle suçun işlendiği bölgede hatta bazen olay yerinin tam önünde infaz edilirdi. Kullanılan yöntemler ise suçun niteliğine göre değişirdi; katiller bazen işkenceyle öldürülür, yeniçeriler ise boğdurulurdu. İdam edilecek yeniçerinin önce rütbesi sökülür, kavuğu başından çıkarılır, yakası yırtılır ve ismi yeniçeri defterinden silinirdi. Bunun ardından Baba Cafer Zindanı’na götürülürdü. Burada boğularak öldürüldükten sonra ayağına taş bağlanarak cesedi denize atılırdı. Yeniçerilerin boğdurularak öldürülmesi kuralı Yeniçeri Ocağı kaldırıldığında ele geçirilen yeniçerilere de uygulanmıştı. 


    “cellatların en dikkat çekici özelliklerinden biri, genellikle sağır ve dilsiz olmalarıydı. bu durum, işlerini sessizlik içinde yapmalarını sağlıyor ve tanık oldukları olayları başkalarına aktarmalarını engelliyordu.”

    Cellatların en dikkat çekici özelliklerinden biri, genellikle sağır ve dilsiz olmalarıydı. Bu durum, işlerini sessizlik içinde yapmalarını sağlıyor ve tanık oldukları olayları başkalarına aktarmalarını engelliyordu. Sarayda görev yapan cellatların dış görünümüne dair de bazı kurallar vardı; örneğin, sakal bırakmaları kesinlikle yasaktı.

    Cellatların aldıkları maaşa “cellatlık” ya da “cellâdiyye” denirdi. Bu rutin ödemenin dışında, gerçekleştirdikleri her infazdan sonra bir miktar altın da alırlardı. Yaşlanıp güçten düşen ya da artık çalışamaz hâle gelen cellatlara ise belli bir ücret bağlanır ve emeklilik hakkı tanınırdı.

    Cellatlar_2) cellat_mezari_004
    Osmanlı döneminde cellatlar diğer mezarlıklara gömülmez, Eyüp’te onlar için ayrılan özel bir mezarlığa defnedilirdi. Mezar taşlarına ise ne isim ne de işaret konulurdu.

    Cellatlar aslında sadece kendilerine verilen emirleri yerine getiren insanlar olsalar da toplum tarafından daima dışlanırlardı. Toplumun dışlayıcı tutumu, ölümlerinden sonra bile devam ederdi. Cellatlar, yalnızca kendilerine ayrılmış özel mezarlıklara gömülürdü ve mezar taşlarında herhangi bir yazı ya da işaret bulunmazdı.

    Tanzimat Dönemi’yle birlikte Osmanlı’da cellatlık teşkilatı sona erdi. İnfazlar artık özel olarak görevlendirilmiş ücretli kişiler tarafından yapılmaya başlandı. Böylece Osmanlı adalet sisteminin sessiz ve gizemli figürleri de tarihe karışmış oldu.

    Kardeş Katli ve Sadrazam İdamları
    Cellatlar, yalnızca sıradan suçluların değil, bazen hanedan üyelerinin ya da Osmanlı’nın en yüksek makamlarındaki kişilerin de infazını gerçekleştirirdi. Bunların en çarpıcı örnekleri ise kardeş katli ve sadrazam idamlarıydı.

    Osmanlı’da padişahlar, tahtlarını korumak ve otoritelerini güçlendirmek için zaman zaman hanedan üyelerini ortadan kaldırmak zorunda kalmışlardı. İnfazlar sadece işlenmiş suçlara değil, potansiyel tehditlere karşı da uygulanırdı.

    Osmanlı tarihindeki ilk kardeş katli, 1389’da Yıldırım Bayezid’in kardeşi Yakub Çelebi’yi boğdurmasıyla gerçekleşti. Babası I. Murad’ın Kosova Savaşı’nda öldüğünü öğrenen Bayezid, kardeşinin taht mücadelesine girişeceğini düşünerek bu kararı aldı. Türk-İslam geleneğine göre hanedan mensuplarının kanının akıtılması uğursuzluk olarak kabul edildiğinden, infazlar boğarak gerçekleştirilirdi. 

    Devletin güvenliğini tehdit eden, isyan eden ya da otoriteyi zayıflatan devlet adamları da padişahın emriyle idam edilirdi. Bunun ilk örneği, Fatih Sultan Mehmed döneminde Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın idamıdır. Çandarlı, Osmanlı’da idam edilen ilk sadrazamdır.

    Yavuz Sultan Selim döneminde sadrazamlık en tehlikeli görevlerden biri hâline gelmişti. Yavuz en ufak bir hatayı bile affetmez, acımasızca cezalandırırdı. İlk sadrazamı Koca Mustafa Paşa, Yavuz Sultan Selim’in rakibi Şehzade Ahmed’i desteklediği gerekçesiyle divan toplantısında kara bir kaftan giydirilerek ölüm emri verilmiş ve boğdurulmuştu.

    Cellatlar_3) ibret_tasi_004
    Topkapı Sarayı’nda Orta Kapı önünde öldürülen kişilerin kellesi, meşhur İbret Taşı’nda sergilenirdi.

    Kara kaftan bir ölüm işaretiydi. II. Bayezid de Gedik Ahmed Paşa’ya Edirne Sarayı’nda yapılan bir işret meclisi sonunda kara kaftan giydirmiş ve akabinde onu idam ettirtmişti. 

    Yavuz Sultan Selim döneminde devlet adamları, kızdıkları birine, “Sultan Selim’in veziri olasın.” diye beddua ederdi. Joseph von Hammer, Osmanlı Tarihi isimli eserinde bu durumu şöyle açıklar: “Vezirler, görevde çok kısa bir süre kaldıktan sonra azledilir ve cellada teslim edilirdi. Bu nedenle vezirlerin vasiyetnamelerini ceplerinde taşıması yaygın bir gelenekti. Padişah huzurundan sağ çıkmak, âdeta yeniden hayata dönmek gibi görülürdü.”

    Osmanlı’da İdam ve Teşhir
    Osmanlı döneminde idam cezaları genellikle halkın gözü önünde uygulanırdı. Bu infazlar, yalnızca bir cezalandırma yöntemi değil, aynı zamanda devletin gücünü ve otoritesini halka göstermenin bir yoluydu. Halkın korku yoluyla suça yönelmekten caydırılması amaçlanırdı. İnfaz edilen mahkûmlar, ibretiâlem için teşhir edilirdi; bu teşhir uygulamaları, kişinin dinî inancına ve sosyal statüsüne göre farklılık gösterirdi.


    “yavuz sultan selim döneminde sadrazamlık en tehlikeli görevlerden biri hâline gelmişti. yavuz sultan selim döneminde devlet adamları, kızdıkları birine, ‘sultan selim’in veziri olasın.’ diye beddua ederdi.”

    Eğer infaz edilen kişi Müslümansa, cesedi sırtüstü yatırılır, kesik başı kollarının altına yerleştirilirdi. Ancak kişi Müslüman değilse, yüzüstü yatırılır ve kellesi, kuyruk sokumunun üstüne konurdu. 

    Sarayda, Orta Kapı önünde öldürülenlerin kellesi ise meşhur İbret Taşı’nda teşhir edilirdi. Bazen de kesik baş, İbret Taşı’na konmaz bunun yerine mızrağa takılarak şehirde gezdirilirdi. 

    Başı kesilen ceset artık celladın malı sayılırdı. Üzerindeki değerli eşyaları aldıktan sonra cellat, cesedi infaz edilen kişinin ailesine satardı. Ancak bazı durumlarda ceset kimseye verilmez ve teşhirin ardından denize atılırdı. Cesetlerin Edirnekapı hendeğine atıldığı da olurdu.

    Cellatlar_807611-1307244670-BR-scale-2_00x

    Siyasi suçlarda mahkûmlar boğularak ya da asılarak idam edilse bile başları mutlaka kesilirdi. Taşrada idam edilen önemli mahkûmların kesik başları, bozulmamaları için bal dolu torbalara konur ve cellatlar tarafından İstanbul’a getirilirdi.

    Teşhir edilen başların yeri ve şekli, kişinin rütbesine göre belirlenirdi: Sadrazam ve yüksek rütbeliler, Orta Kapı’daki mermer sütunun yanında, gümüş tepside sergilenirdi. Orta düzey rütbeliler, tahta bir tepsiye konurdu. Alt rütbeliler ise yerde teşhir edilirdi.

    Bu teşhir genelde üç gün sürerdi. Ayrıca, infazın nedenini açıklayan bir yazı, kesik başın yanına bırakılırdı. Bu, devletin otoritesini hatırlatmak için yapılan bir uygulamaydı.

    Uğursuz Saat
    Bir mahkûm cellada teslim edildiğinde, üzerindeki elbiseler ve tüm eşyalar artık cellatların malı sayılırdı. Bu eşyalar özenle toplanır ve yılda bir ya da iki kez “cellat mezadı” adı verilen açık artırmalarda satışa sunulurdu. 

    Bu mezatlarda kimi zaman altın işlemeli hançerler, değerli mücevherler ve pahalı kumaşlar gibi göz alıcı eşyalar bulunurdu. Ancak bu mallar halk arasında “uğursuz” kabul edilir ve gerçek değerlerinin çok altında satılırdı. Çünkü bu eşyaların, infaz edilen kişilerin kötü kaderini taşıdığına inanılırdı.

    Bu “uğursuz” eşyalardan biri de Gazanfer Ağa’nın saatiydi. Padişah III. Murad’ın gözdesi olan Gazanfer Ağa, rüşvetle büyük bir servet edinmiş, gösterişli ve lüks yaşamıyla dikkat çekmişti. O dönemin ünlü saatçisi ve kuyumcusu Rasim Ağa’ya, elmaslarla süslü muhteşem bir koyun saati (Cep saatinden biraz daha büyük bir saat) yaptırtmıştı. Ancak Gazanfer Ağa’nın hayatı, serveti gibi hızlı bir şekilde sona erdi. İdam edildiğinde, bu değerli saat de diğer eşyalarıyla birlikte cellatların eline geçti.

    Saat, düzenlenen bir mezatta Tırnakçı Hasan Paşa tarafından satın alındı. Hikâyenin tüyler ürpertici kısmı da tam burada başladı. Saatin yeni sahibi Hasan Paşa da kısa süre içinde padişahın gazabına uğradı ve idam edildi. Saat tekrar cellat mezadına düştü. Bu kez alıcısı Kasım Paşa oldu. Ancak saat, ona da uğursuzluk getirdi; birkaç ay geçmeden Kasım Paşa’nın da idam kararı çıktı ve saat üçüncü kez mezada gitti.

    Sonunda bu lanetli saat, Osmanlı’nın güçlü isimlerinden Sadrazam Derviş Paşa tarafından satın alındı. Paşa, saati “Civan Bey” lakabıyla bilinen kardeşine hediye etti.

    Bir süre sonra Peçevî İbrahim Efendi, Eğriboz’da Civan Bey ile bir sohbet sırasında bu saati gördü. Civan Bey, sohbetin bir yerinde saatten bahsetmiş ve koynundan çıkararak İbrahim Efendi’ye göstermişti. Elmaslarla süslenmiş bu saati görünce İbrahim Efendi, “Hayatımda bu kadar güzel bir saat görmedim.” diyerek hayranlığını belirtmişti. Ancak Civan Bey saatin hikâyesini anlatmaya başlayınca İbrahim Efendi’nin yüzü ciddileşti ve şu sözleri söyledi: “Böyle uğursuz bir saat, düşmana bile verilmez! Derviş Paşa bunu size nasıl hediye etmiş?”

    Cellatlar_4) cellat_cesmesi
    Saray infazları genellikle Topkapı Sarayı’nda, “Cellat Çeşmesi” olarak bilinen çeşme önünde yapılırdı. Cellatlar, infazda kullandıkları aletleri bu çeşmede yıkardı.

    Bu sözler Civan Bey’in içine bir korku tohumu ekmişti. Saatin taşıdığı uğursuzluktan kurtulmak için hemen harekete geçti. Önce elmasları tek tek söktü, ardından bir çekiçle saati parçaladı. Parçalara ayrılan saati de denize fırlattı. 

    Civan Bey, saatin denizin derinliklerine batışını izlerken bir atlı hızla ona yaklaştı ve fermanı uzattı. Civan Bey azledilmişti. Atlı, konuşmasını sürdürdü:

    “Beyim, Sadrazam Derviş Paşa idam edildi. Sizin de idamınıza dair bir ferman gönderilmişti. Ancak şefaatçileriniz araya girdi ve padişahtan ikinci bir ferman çıkartılarak hayatınız bağışlandı. Ben de idamınıza memur olanlardan önce yetiştim.”

    Saatin taşıdığı lanet, denizin derinliklerinde kaybolmuştu. Ama bu lanetin gerçek mi yoksa bir tesadüf mü olduğu, kimse tarafından asla öğrenilemeyecekti. #

    KAYNAKÇA
    Baş,Burcu, “Osmanlı Devleti’nde Cellatlar ve Cellatlar Ocağı”, OTAM, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, Güz 2021.
    von Hammer, Joseph,Osmanlı Tarihi, bugünkü dille özetleyerek yeniden yazanAbdülkadir Karahan, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1990.
    İpşirli, Mehmet, TDV İslam Ansiklopedisi, “Cellat” maddesi, 7. Cilt, 1993.
    Koçu, Reşad Ekrem, Osmanlı Tarihinin Panoraması, Ak Kitabevi, 1964.
    Koçu, Reşad Ekrem, İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, 1958.
    Sakaoğlu, Necdet, Osmanlı Tarihi Sözlüğü, Alfa Basım Yayım Dağıtım, 2016.
    Ünal, Mehmet Ali, “Tanzimat Öncesi Osmanlı Devleti’nde Memur Yargılanması”, I. Türk Hukuk Tarihi Kongresi Bildirileri, On iki Levha Yayıncılık, Mayıs 2014.
  • Sultan Abdülaziz’in Saltanat Kayığıyla Ölüm Yolculuğu

    Sultan Abdülaziz’in Saltanat Kayığıyla Ölüm Yolculuğu


    sultan ıı. mahmud ve pertevniyal valide sultan’ın oğlu sultan abdülaziz 25 haziran 1861’de tahta çıktı. 30 mayıs 1876’da ise bir darbeyle tahttan indirildi. sultan abdülaziz ve ailesini çırağan sarayı’na götüren görkemli saltanat kayığı marmara’da hızla yol alırken sultan abdülaziz karmaşık duygular içindeydi; acı, öfke, korku, pişmanlık… düşünceleri onu tahta çıktığı ilk günlere götürdü.

    Abdulaziz_1) Abdulaziz
    Sultan Abdülaziz

    Padişah Abdülmecid 22 yıllık saltanattan (1839-1861) sonra 1861’de ölünce yerine 32. Osmanlı padişahı olarak Sultan Abdülaziz tahta çıktı. Tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti’nin durumu, ekonomik güçlüklerin yanı sıra sınırları içindeki devletlerin ayaklanmaları nedeniyle de çok karışıktı. Sultan Abdülaziz, imparatorluğu içine düştüğü olumsuz durumdan kurtaracak kişi olarak karşılandı. II. Mahmud ve Pertevniyal Valide Sultan’ın oğlu olan Padişah, iyi bir eğitim görmüştü. Arap dili ve edebiyatını öğrenmişti. Müzikle ilgileniyor, ney ve lavta çalıyordu. Güreş, yüzme, cirit atma gibi spor dallarıyla ilgileniyor ve ava gitmekten hoşlanıyordu. İçkili eğlenceler pek ilgisini çekmiyor, sade bir yaşam sürüyordu. Abdülmecid’i Batı taklitçisi olarak gören ve sarayın israfından bunalmış olan halk onun tahta çıkmasına sevinmişti. Sultan Abdülaziz, ilk zamanlarında ödeneğinin ve saray masraflarının azaltılmasını kabul etti. Rüşvet alanlar cezalandırıldı, siyasi mahkûmlar için genel af çıkarıldı. Tahta çıktıktan birkaç gün sonra bir ferman yayımlayarak Avrupa devletlerinin, Tanzimat Fermanı’yla getirilen yenilik ve düzenlemelerden vazgeçeceği konusundaki kaygılarını ortadan kaldırdı. 1862’deki II. Karadağ Harekâtı’nın Osmanlı zaferiyle sonuçlanması da Padişah’a olan güveni artırdı. 

    İlkleri Gerçekleştiren Padişah
    Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk denilebilecek pek çok çalışma onun padişahlığı döneminde yapıldı. 1863 yılında ilk posta pulu basıldı ve Osmanlı Bankası açıldı. 1864’te yayımlanan Vilayet Nizamnamesi ile yeni idari yapı ve bunun uygulanmasıyla Vilayet Meclisleri oluşturuldu. 1868’de (Bugünün Yargıtay’ı anlamına gelen) Divan-ı Ahkâm-ı Adliyye ve (Danıştay anlamına gelen) Şûra-yı Devlet kuruldu. 1869’da hukuk alanında önemli bir gelişme olan İslami özel hukuk kuralları anlamına gelen Mecelle yayımlandı. 1871’de belediyeye bağlı ilk modern itfaiye kuruldu. 1867’de Avrupa’ya giden Sultan Abdülaziz, seyahat amacıyla Avrupa’ya giden ve Mısır’ı ziyaret eden ilk Osmanlı padişahıydı. Eğitime büyük önem veren Sultan Abdülaziz’in döneminde Mekteb-i Sanayi (Sanayi Okulu-1865), Darülfünun (İstanbul Üniversitesi-1868), Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi-1868), Dârülmuallimât (Kız Öğretmen Okulu-1870), Darüşşafaka-1873 ve Mekteb-i Maadin (Maden Mektebi-1874) açıldı.

    Abdulaziz_2.1) Sultan Abdülaziz’in Paris’te III. Napolyon’u ziyareti (1867)
    Sultan Abdülaziz’in Paris’te III. Napolyon’u ziyareti, 1867.

    Hüseyin Avni Paşa’yla Ordunun Modernizasyonu
    Sultan Abdülaziz’in en çok önemsediği şey Osmanlı ordusunun ve donanmasının güçlendirilmesi ve modernleştirilmesiydi. Bunu, tahta çıktığı dönemde ordudaki yükselişi süren Hüseyin Avni Paşa’yla birlikte gerçekleştirdi. 1862’de Askerî Şûra reisliğine, 1863’te müşir rütbesiyle Birinci Ordu Kumandanlığı’na ve kaymakamlığa, 1864’te Bahriye Nazırlığı’na atanan Hüseyin Avni Paşa, orduyu yeniden düzenledi. Var olan ordulara Yemen Ordusu’nu ekleyerek ordu sayısını yediye çıkardı. Silah teknolojisindeki gelişmeleri yakından izleyerek ordunun silahlandırılması konusunda da ilk sayılabilecek çalışmalar yaptı. Donanmanın güçlendirilmesi için yeni gemiler alındı. Osmanlı donanmasına ilk zırhlı savaş gemisi Sultan Abdülaziz’in padişahlığı döneminde katıldı. Bu dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun deniz gücü gözle görülecek ve Avrupa ülkelerini ürkütecek kadar büyümüştü.

    Abdulaziz_3) Abdullah Biraderler'in objektifinden Hüseyin Avni Paşa
    Abdullah Biraderler’in objektifinden Hüseyin Avni Paşa.
    Abdulaziz_4) Sultan Abdülaziz (TSM, nr. 17_943)
    Sultan Abdülaziz

    Darbeyi Hazırlayan Nedenler
    Sultan Abdülaziz’in tahta çıkarken saraydaki israfı önleyeceği konusunda verdiği sözlerin gereği yapılamadı. Saray ve çevresinin önlenemeyen israfına ordu ve donanmanın güçlendirilmesi için alınan dış borçlar da eklenince ekonomik durum iyice bozuldu. Veliaht sistemini değiştirip saltanatı kendi oğullarına bırakmak istediği söylentileri hoşnutsuzluğu iyice artırdı. Halkın desteğini yitirmekte olduğunu fark eden Sultan Abdülaziz, orduda ve devlet yönetiminde değişiklikler yaparak bu durumun önüne geçmeye çalıştı. İlk kez 1869’da, ikinci kez 1873’te serasker olan Hüseyin Avni Paşa, 1874’te seraskerlik de uhdesinde kalmak koşuluyla sadrazamlığa getirildi.

    Her iki görevi elinde tutması, Hüseyin Avni Paşa’ya, padişah ve devlet yönetimindeki karşıtları üzerinde büyük bir güç vermişti. Ancak Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu kötü ekonomik koşulları düzeltememesi, Hüseyin Avni Paşa’nın yakınlarına çıkar sağlaması ve rüşvet dedikoduları padişahın kulağına kadar gelince, 26 Nisan 1875’te Hüseyin Avni Paşa sadrazamlıktan alındı. Azledilen Hüseyin Avni Paşa, daha önce kendisini birkaç kez seraskerlikten alıp sürgüne gönderen Padişah’a iyice kinlendi. Devletin kötü yönetiminden Sultan Abdülaziz’in sorumlu olduğunu düşünüyor, yeni bir padişahın tahta geçmesinin durumu düzelteceğini ifade ediyordu. İntikam almak için fırsat bekliyordu. İmparatorluk sınırları içinde yaşanan ayaklanmalar (Bulgar Ayaklanması, Hersek İsyanı, Selanik Olayı) ve Avrupa ülkelerinden gelen baskı ve müdahalelerle Osmanlı yönetiminin baskıcı, otoriter tutumu birleşince Sultan Abdülaziz halkın desteğini yitirdi ve böylece bu fırsat kapısı da aralanmış oldu. 

    Şehzade V. Murat ve annesinin Sultan Abdülaziz’in aleyhindeki çalışmaları, meşrutiyet yanlısı Genç (Yeni) Osmanlılar’ın ona karşıt olması da darbeyi hazırlayan etkenler arasında sayılabilir. Hüseyin Avni Paşa, Yeni Osmanlılar’ın meşrutiyet fikrine sıcak bakmıyor, meşrutiyet için çalışan Mithat Paşa’yla da aynı düşünceleri paylaşmıyordu. Buna karşın, kendisi gibi Abdülaziz’e karşı olan Yeni Osmanlılar’la iş birliği yapmaya karar verdi.

    Sultan Abdülaziz’in “Hal” Edilmesi
    Artık sıra Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesine gelmişti. Hüseyin Avni Paşa aracılığıyla Askerî Şûra reisi Redif Paşa, Harb Okulu Komutanı Süleyman Paşa ve Bahriye Nazırı Ahmet Paşa ikna edildi. Şeyhülislamdan “hal” için fetva alındı ve durum şehzade Murat’a bildirildi. Mithat Paşa, yaptıkları anlaşma uyarınca, Sadrazam Mahmud Nedim Paşa ve Padişah’a bağlı kişileri iktidardan düşürmek için çalışmaya başladı. Buna bağlı olarak İstanbul’daki Süleymaniye, Fatih ve Bayezid medreselerinde okuyan öğrenciler 10 Mayıs 1876’da dersleri boykot ederek ayaklandı. Üç gün süren eylemler, Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın azledilmesi ve hükümet değişikliğiyle sona erdi. Mütercim Rüştü Paşa sadrazam olunca Hüseyin Avni Paşa dördüncü kez seraskerliğe getirildi. Mithat Paşa yeni mecliste görev aldı. İmâm-ı Sultânî Hayrullah Efendi de Şeyhülislam oldu. Padişah yeni hükümete güvenmiyordu. İlk hükümet toplantısında güvensizliğini açıkça belirterek onları kendi isteğiyle değil, halkın isteğiyle göreve getirdiğini söyledi.

    Abdulaziz_5)  V Murat
    V. Murad
    Abdulaziz_6) Dolmabahçe Sarayı 73 Numaralı Sultan Abdülaziz Odası
    Dolmabahçe Sarayı, 73 numaralı Sultan Abdülaziz odası.

    Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi konusundaki en önemli adımlar, Serasker Hüseyin Avni Paşa tarafından atıldı. Padişah’a bağlı kumandanları İstanbul dışında görevlendirerek saraydan uzaklaştırdı. Kendisine bağlı kumandanlarla hükümet üyelerinin “hal” fikrini kabul etmelerini sağladı. Padişah’ın tahttan indirilmesi için yapılan gizli toplantılar Paşalimanı’ndaki yalıda yapılıyordu. 26 Mayıs 1876’da yapılan toplantıda darbe için 31 Mayıs tarihi belirlendi. “Hal” planından habersiz olan Sultan Abdülaziz, 29 Mayıs Pazartesi günü Hüseyin Avni Paşa’yı görüşmek için saraya çağırdı. Hüseyin Avni Paşa telaşlandı ve bahaneler öne sürerek saraya gitmedi. Önlem olarak “hal” planı bir gün önceye alındı.

    30 Mayıs 1876 günü, sözde, İstanbul’da çıkan olayları bastırmak ve Padişah’ı korumak bahanesiyle Dolmabahçe Sarayı karadan ve denizden kuşatıldı. Hüseyin Avni Paşa kendi arabasıyla Veliaht V. Murat’ı Topkapı Sarayı’ndan alarak Serasker Kapısı’na getirdi. V. Murat kendisini karşılayan Sadrazam, Şeyhülislam ve Mithat Paşa tarafından Dolmabahçe Sarayı’na götürülerek “padişah” ilan edildi. Saltanat değişimi cülus toplarıyla halka duyuruldu. Kısa süre sonra Sultan Abdülaziz’in yanına gelen Darüssaade Ağası Cevher Ağa durumu ona bildirdi. Abdülaziz’in tahttan indirilmesi halka, “Millet Abdülaziz Han Hazretlerini ‘hal’ etti.” biçiminde duyuruldu.

    Abdulaziz_7) Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesinden sonra çekilmiş fotoğrafı, Haziran 1876
    Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra çekilmiş fotoğrafı, 1876.
    Abdulaziz_8) saltanat kayığı
    Sultan Abdülaziz, Çırağan Sarayı’na saltanat kayığıyla getirildi.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun 33. padişahı olarak tahta geçen V. Murat, Sultan Abdülaziz’in Topkapı Sarayı’na götürülmesini emretti. Sultan Abdülaziz ve oğulları Yusuf İzzeddin ile Mahmud Celaleddin, Hüseyin Avni Paşa’nın adamları tarafından Topkapı Sarayı’na götürülerek hapsedildi. Daha önce harem ağalarının kullandığı daireye yerleştirilen Sultan Abdülaziz, tahttan indirildikten sonra burada öldürülen III. Selim gibi öldürüleceğini düşünerek korkuya kapıldı. V. Murat’a mektup yazarak onu kutladıktan sonra daha uygun bir yere taşınmasını rica etti. Sultan Murat, onu hemen yanıtlayarak Çırağan Sarayı’ndaki dairelerden birinde yaşayabileceğini belirtti. Ancak bu durumu sakıncalı bulan Hüseyin Avni Paşa tarafından, “koşulların uygun olmadığı gerekçesiyle” Abdülaziz’in Çırağan Sarayı’na nakli birkaç gün geciktirildi.

    İntihar mı Cinayet mi?
    Abdülaziz beş gün Topkapı Sarayı’nda hapsedildikten sonra Çırağan Sarayı’na götürüldü. Padişah’ın Çırağan Sarayı’na götürülüş biçimi, Hüseyin Avni Paşa’nın intikamcı kişiliğinin ve kindarlığının somut bir yansımasıydı. Tahttan indirilen Padişah’ı Sarayburnu’ndan Ortaköy’deki Çırağan Sarayı’na Sultan Abdülaziz’in kendi parasıyla yaptırıp sadrazamlığı döneminde ona armağan ettiği saltanat kayığıyla getirtmişti. On kürekçinin çektiği saltanat kayığı Dolmabahçe Sarayı’nın önünden geçerken “hal” edilen padişah acı acı düşündü. Kendisine yapılan hareketi kabullenmekte zorlanıyordu.

    Abdülaziz ve ailesi Çırağan Sarayı’nda hazırlanan daireye yerleştirildi ancak Abdülaziz burada fazla kalamadı. 4 Haziran 1876 sabahı hapsedildiği odada bilekleri kesilmiş olarak bulundu. Kapının kilitli olduğunu görüp içeriden ses gelmediğini fark eden bir cariye durumu Valide Sultan’a bildirdi. Kapıyı zorla açan harem ağaları Abdülaziz’in cansız bedeniyle karşılaştı. Ölüm haberini alan Hüseyin Avni Paşa, hemen Çırağan Sarayı’na gitti. Abdülaziz’in hizmetkârlarının, “Sultan Abdülaziz’in sabahleyin sakalını düzeltmek için bir aynayla makas istedikten sonra odasına kapandığı” biçiminde ifade vermeleri sağlandı. Abdülaziz’in ölü bedeni Feriye Karakolu’nun kahve ocağına taşınarak bir ot yatağın üzerine yatırıldı. Üstünkörü bir muayeneden sonra göstermelik bir doktor raporu düzenlenerek olay halka, tahttan indirilen padişahın son günlerde akli dengesinin bozulduğu ve makasla bileklerini keserek intihar ettiği biçiminde duyuruldu. Abdülaziz’in cenazesi, Topkapı Sarayı’nda yıkandıktan sonra Cağaloğlu’nda toprağa verildi.

    Hüseyin Avni Paşa’nın, Abdülaziz’in ölüm nedenini belirlemek isteyen doktorların ayrıntılı muayene isteğine izin vermemesi, hakkında kuşku uyandırdı. Söylentilere göre, tahttan indirilen Padişah intihar etmemiş, darbecilerin saraya gizlice soktukları suikastçılar tarafından öldürülmüştü. Kız kardeşi Adile Sultan’ın Sultan Abdülaziz’in ardından yazdığı ağıtta da onun katledildiğinden söz eden dizeler vardı. Bu olaylar nedeniyle Abdülaziz’in kayınbiraderi olduğu söylenen Kolağası Çerkez Hasan Bey, Hüseyin Avni Paşa’ya kinlenmişti. Sultan Abdülaziz’in toprağa verilmesinden kısa süre sonra 16 Haziran 1876 günü Hüseyin Avni Paşa’nın, Mithat Paşa’nın konağındaki bir toplantıya katıldığını öğrenince oraya baskın düzenleyerek onu öldürdü. Darbeyle Padişah olan Sultan V. Murat tahtta çok kalamadı. Akli dengesini yitirdiği gerekçesiyle 31 Ağustos 1876’da tahttan indirilerek II. Abdülhamid tahta çıkarıldı.#

  • Olivera

    Olivera


    osmanlı tarihinin en popüler trajedileri, erken modern dönem avrupa’sında fazlasıyla ilgi görmüş, oryantalist merak ve dürtüler eşliğinde alıcı bulmuştur. örneğin, şehzade mustafa’nın 1553 yılında babası kanuni sultan süleyman tarafından katli, doğulu hükümdar imgesinin trajik bir portresini çizen pek çok opera ve tiyatronun konusu olmuştur. batı’da en fazla etki uyandıran, sanat ve edebiyatta yansıması izlenen osmanlı trajedilerinden biri de oldukça dramatik bir şekilde sonuçlanan yıldırım bayezid-mileva olivera aşkıdır.

    Olivera_8.1
    Sırbistan’ın Novi Sad şehrinde Saborni hram Svetog velikomučenika Georgija’da (Aziz Georg Katedrali) Olivera’nın Bayezid ile evliliğine gönderme yapan vitraydan detay.

    Osmanlı yazarlarının adını zikretmek yerine “Laz kızı”, “Vılk kızı”, “kâfir kızı” ve “kâfire avrat” gibi sıfatlarla andığı Mileva Olivera Lazarević  farklı kaynaklarda “Olivera”, “Mileva” ve/veya “despot” kelimesinden türetilen dişi bir ünvan olan “Despina” lakabıyla anılır. 1373 ila 1376 yılları arasında Sırbistan’ın Kruševac (Alacahisar) kentinde doğduğu varsayılan Olivera, 1367-1389 yılları arasında Sırbistan’ı idare eden Knez LazarHrebeljanović ile ünlü Sırp hanedanı Nemanjić ailesinden Milica’nın yedi çocuğundan biridir.

    Yıldırım Bayezid ile Olivera Lazarević’in Evliliği
    Olivera’nın, Yıldırım Bayezid ile yolu 1389 yılında meydana gelen Kosova Savaşı’nda kesişti. Osmanlı ordusunun zaferiyle sonuçlanan savaşın ardından Murad Hüdavendigar, günümüzde mitolojik bir hâl alarak Sırp tarihinin en büyük kahramanlarından birine dönüşen Miloš Obilić tarafından şehit edilmiş, apar topar Osmanlı tahtına geçen Bayezid ise intikam için Olivera’nın babası Lazar’ı öldürtmüştü. 

    Olivera_1)
    Pavle Čortanovic tarafından yapılan “Çar Lazar ve Ailesi” isimli 1860 tarihli taş baskı.

    1390’lı yılların başında Osmanlı ve Lazarević hanedanları arasında barış sağlandı. Bunun bir evlilik bağıyla sağlamlaştırılması kararlaştırılınca babalarını aynı savaşta kaybeden Bayezid ve Olivera, Kruševac’ta bulunan Alacahisar Camisi’nde nikâhlandı. Bu nikâha ilişkin detaylı gözlem sunan bir kaynak ne yazık ki bulunmuyor. 

    “Kötülüklerin Anası” Olivera’nın Dillere Destan Güzelliği 
    Nikâh töreni hakkında suskun kalan Osmanlı kaynakları, Olivera’nın güzelliği hakkında ise oldukça detaycıdır. Şeyhülislam Kemalpaşazâde onu, “Cennet hurileri kadar güzel bir peri kızı” şeklinde tanımlarken Hadîdî, “Güneş gibi parlayan, selvi boylu ve gönül alıcı” ifadelerini kullanır. Olivera’nın, Osmanlı yazarlarının şairane betimlemelerle yücelttiği güzelliği, siyasi bir temele oturan bu evliliğin büyük bir aşka dönüşmesine neden olmuş, Bayezid’in gözünü kör etmiş, devlet yönetimini zaafa uğratmıştır. Bu durum, muteber Osmanlı yazarlarının nefretini kazanmasına ve zamanla özellikle Bayezid’in hoş karşılanmayan alkol tüketimi ve eğlence anlayışının sorumlusu olarak görülmesine zemin hazırlamıştır. Peçevî’nin, “Âdâb-ı selatinden bî-haber kâfirin kızı” ifadesiyle aşağıladığı Olivera, Neşrî’nin ifadeleriyle Osmanlı sarayına şarabı sokan kişiydi: “Sultan Bayezid şarab içüb sohbet itmeği Laz kızından öğrendi. Yoksa ol vakte değin nesl-i Osman her giz şarab içmiş değüldi.”Olivera’yı, “Gül bahçesinde yeni filiz vermiş bir gonca ve dolunaylar kadar güzel, peri suretinde melek yüzlü bir dilber” ifadeleriyle tanımlayan Hoca Sadeddin Efendi, Bayezid’in, “Olivera’nın ak gerdanına ve işveli sohbetine gark olarak atalarının ele almadıkları al renkli kadehi,bu dilberin ısrarına kanarak yudumladığını, gece ve gündüzü birbirine katarak devlet işinden el etek çektiğini” söylemektedir.

    Olivera_2)
    Jelena Balsić’in vasiyetinden Olivera hakkındaki bölüm. (Testamenta notariae 13, Testamento de Dna Jella de V. Sandagli, s. 152; Dubrovnik Arşivleri.)

    Olivera’nın, Bayezid’in içkili eğlencelerinin günah keçisi olmasının nedeni elbette Âşıkpaşazâde’nin, “Kız kendi töresince dura geldi.” cümlesiyle ifade ettiği gibi Osmanlı sarayında kendi dinini muhafaza ederek evliliğini sürdürmesiydi. Diğer bir deyişle ancak bir gayrimüslim Bayezid’i yoldan çıkarabilirdi. Oysa Orhan Bey’in eşi VI. Ioannes Kantakuzenos’un kızı Thedora ile Olivera’nın II. Murad ile evlenen yeğeni Mara Branković kendi dinlerini korumalarına karşın, söz konusu Sultanlar kötü alışkanlıklarıyla anılmadıkları için benzer ithamların muhatabı olmazlar. Hâlbuki Bayezid’in alkol alışkanlığının Olivera ile evliliğinden daha öncesine dayandığı anlaşılıyor. Örneğin, 1391’de Bayezid ile Anadolu seferine katılmak zorunda kalan Bizans İmparatoru II. Manuel Palaiologos bir mektubunda Sultan’ın ısrarıyla iştirak ettiği içkili eğlencelerden sıkılgan ifadelerle bahseder. 

    Bayezid ve Olivera İçin Bir Dönüm Noktası: Ankara Savaşı
    Olivera, zamanla öyle nefret edilen bir figür hâline gelir ki Osmanlı ordusunun hezimeti ve Bayezid’in esaretiyle sonuçlanan Ankara Savaşı ve hatta Bayezid’in intiharı iddiası dahi onunla ilişkilendirilir. Olivera’yı “Sevimsiz ve uğursuz kadın” ifadeleriyle tanımlayan Bostanzade Yahya Efendi’ye göre, “Timurlenk olayına üç şey sebep olmuştur: Biri içki içmek, ikincisi haram kaptan yemek, üçüncüsü ise Las Kralı’nın kızın[ı] almak.” Güzelliği erotik tınılar içeren betimlemelere konu olan Olivera böylece yüzyıllar boyu hanedanın bir mensubu ve Bayezid’in Paşa Melek ve Oruz/Uruz Hatun adlı iki kızının annesi olduğu unutularak aşağılanır, günah keçisi ilan edilir ve sonunda doğrudan hakarete maruz kalır.

    Yahya Efendi’nin, ilahi bir ceza olduğunu ima ettiği Ankara Savaşı, Bayezid ve Olivera için bir dönüm noktası olmuştur. Bayezid, 28 Temmuz 1402 günü savaş meydanında, Olivera ise 3 Ağustos’ta Bursa’ya giren Timurlu ordusunun yağmaladığı Bursa Sarayı’nda esir düştüler. Olivera’nın esareti, dönemin Timurlu, Memlûk, Bizans ve Avrupa kaynaklarına yansırken, onu bu mağlubiyetin nedenlerinden biri olarak gören Osmanlı kaynakları ise onur kırıcı bulduklarından olsa gerek bu konuda sessizliğe bürünür.

    Olivera_3)
    Bayezid, Olivera ve iki kızını Timur’un önünde gösteren gravür
    Olivera_4)
    Yıldırım Bayezid’in esaretini ve Olivera’nın köle muamelesi görmesini işleyen Peter Johann Nepomuk Geiger’e ait gravür.

    Bursa yağmasından dönen Timurlu ordusu, aralarında Olivera ve iki kızının da bulunduğu esirlerle ganimeti Timur’a Kütahya’da sunmuştu. Kaynaklar, Timur’un burada, Bayezid’in de davetli olduğu bir eğlence düzenlediğini, servisin ise Osmanlı sarayından getirilen hizmetli ve cariyeler tarafından yapıldığını söylüyor. XVI. yüzyıla tarihlenen ve Olivera’nın esaretine değinmekten çekinmeyen nadir Osmanlı kaynaklarından Anonim Osmanlı Kroniği bu eğlencede hizmet edenler arasında yalnızca sıradan cariyelerin değil, Bayezid’in eşi Olivera’nın da yer aldığını bildiriyor: “Meger bir gün Timür Han, Yıldırım Han ile meclis kurup sohbet iderken Sultan Bayezid’ün bir kâfire avratı vardı. Vılk-oğlu kızı idi. Timür Han buyurdı kim, ol avratı sohbete getüreler. Andan Timür Han buyurdı kim, Yıldırım Han’a sagrak süre [içki servisi yapsın]. Andan Yıldırım Han avratın sohbetde göricek hayli melûl oldı, gaza gelüp Timür Han’a çok küstâhâne sözler söyledi.” Anonim Osmanlı Kroniği yazarı, bu konuya değinse de Timur’un Bayezid’i aşağılamak gibi bir düşüncesi olmadığını aksine kadınların eşlerine servis yapmasının Orta Asya’da gelenek olduğunu belirten bir açıklama eklemeyi ihmal etmiyor.

    Timur’un, İstanbul’u kuşatarak çok zor günler yaşattığı için Bayezid’i cezalandırmak üzere Tanrı tarafından gönderildiğini düşünen ve Bayezid ile Olivera’nın esaretini Osmanlıları aşağılamak için bir fırsat olarak gören Grekçe kaynaklar ise bu olayı bir hayli süsler. Chalkokondyles ve Spandounes, Bayezid’in demir bir kafes içinde hapsedildiğini, Olivera’nın ise çıplak hâlde davetlilere serviste bulunduğunu kaydeder. Olivera’nın uğradığı hakarete dayanamayan Bayezid kimilerine göre yüzüğündeki zehri içerek kimilerine göre başını içinde tutulduğu kafesin korkuluklarına vurarak intihar eder.

    Batı’da Tiyatro ve Operalara Konu Olan Aşk ve Esaret 
    Grek metinleri üzerinden Avrupa’ya ulaşan bu anlatılar, oryantalist fantezilerle çeşitlendirilir, edebiyat ve sanatın farklı alanlarında ve zamanla farklı çevrelerde iştahla tüketilir hâle gelir.

    Olayın geniş kitlelere ulaşması özellikle tiyatro ve operalar aracılığıyla gerçekleşir. Christopher Marlowe’un, Grekçe metinlere dayanan Tamburlaine the Great adlı tragedyası ilk kez 1587-1588 yıllarında sahnelenir. Marlowe’un tragedyasını Luis Vélez de Guevara’nın Gran Tamerlan de Persia; Jean Magnon’un La Grand Tamerlan et Bajazet; J. Serwouters’in Den Grooten Tamerlan, met de Doodt van Bayaset de I, Turks Keiser; Anonim, Asterie du Tamerlam; Nicolas Pradon’un Tamerlan ou la Mort de Bajazet; Charles Saunders’in Tamerlane the Great, a tragedy; Francis Fane’in The Sacrifice, a tragedy;Mademoiselle de la Roche-Gulhem’ın Tamerlan; Marc Anton Ziani’nin Gasparini, Chelleri, Handel, Vivaldi gibi ünlü besteciler tarafından bestelenen Il Gran Tamerlano; William Popple’ın Tamerlan the Beneficent, a targedy; Johann Philipp Förstch’ün Bajazet und Tamerlane; Nicholas Rowe’un Tamerlane; Gabriello Francesco Henry’nin Le Peripizie della Fortuna o il Bajazetto, dramma in Musica; Monsieur le Chevalier de P.’nin Bajazet Premier; Etienne Morel de Chefdeville’in Tamerlan; Matthew Gregory Lewis’in Timour the Tartar, A Romantic Drama; Charles Brifaut’un La fille de Bajazet; Johannes Carsten Hauch’un Bajazet adlı tiyatro ve operaları izler. 

    Olivera_6)
    Vivaldi’nin Tamerlano adlı tragedyası günümüzde farklı ülkelerde hâlen sahnelenmektedir.
    Olivera_7)
    Olivera’nın demir bir kafes içindeki Bayezid’in gözleri önünde Timur’a servis yapışını anlatan Andrea Celesti’nin Neues Palais’te sergilenen tablosundan ayrıntı.

    Bayezid ve Olivera’nın esareti ayrıca resim, gravür ve duvar halılarının işlendiği bir sahne hâline gelir ve Avrupalı elitin konutuna kadar girer. Bunlardan en ünlüsü, Almanya Potsdam’da bulunan Neues Palais’ın Tamerlanzimmer (Timurlenk Odası) adlı bölümünde yer alan İtalyan ressam Andrea Celesti’ye ait 3.69×8.00 metre ebatlarındaki, Olivera’nın demir bir kafes içindeki Bayezid’in gözleri önünde Timur’a servis yapışını resmeden devasa tablodur. 

    Olivera_5)
    Olivera ve Bayezid’in esaretini konu alan iki oyun.
    Olivera_5.1)

    Avrupa’da oryantalist dedikodularla süslenen ve geniş kitlelerce tüketilen anlatının aksine, Timurlu kaynaklarında, Olivera’nın bu eğlencede bulunduğuna ilişkin herhangi bir ima söz konusu olmadığı gibi, Timur’un Bayezid’i çok iyi ağırladığından bahsedilir. 

    Hatta Timurlu kaynaklarına göre Olivera, Timur’un huzurunda Müslüman olmuş ve iki kızından biri Timurlu prenslerinden biriyle, diğeri ise emirlerden biriyle nikâhlanmıştır.

    Olivera’nın Esaretten Sonraki Yaşamı
    Olivera’nın esareti sonrasındaki hayatına ilişkin detaylı bilgi bulunmuyor. Ankara Savaşı’nda Bayezid’in yanında Timur’a karşı savaşan Olivera’nın ağabeyi Stefan Lazarević’in savaşın ardından İstanbul’a giderek kardeşinin kurtarılması için gereken fidyeyi sağlamak üzere Cenevizli bankerlere başvurduğu biliniyor. Ancak Olivera, Bayezid’in 8 Mart 1403’teki ölümünün ardından Timur tarafından serbest bırakıldığından bu fidyeye ihtiyaç kalmamıştır. 

    Geleneksel Sırp anlatısı, esaretten kurtulan Olivera’nın Sırbistan’a döndüğü ve bir süre Kladovo civarında bir manastıra çekildiğini, ardından Belgrat’a giderek Stefan Lazarević’in yanına yerleştiğini söyler. Kaynaklar, Olivera’nın, Stefan’ın 1427 yılındaki ölümünün ardından Dubrovnik’te bulunan kardeşi Jelena’nın yanına taşındığını, ardından Despot ünvanını alan yeğeni D– urad– Branković’in yönetimindeki Smederevo’ya yerleştiğini ve D– urad–’ın kızı Mara Branković’in II. Murad ile nikâhı sırasında burada olduğunu gösteriyor. 1443 yılı civarında hayatını kaybettiği anlaşılan Olivera’nın nerede defnedildiği bilinmiyor. #

    KAYNAKÇA
    Emecen, Feridun, “İhtirasın Gölgesinde Bir Sultan: Yıldırım Bayezid”, Osmanlı Araştırmaları/Journal of Ottoman Studies, XLIII, 2014, s. 67-92.
    Giljen, Nikola, Olivera Šaranović ve Sonja Jovićević Jov, Princess Olivera A Forgotten Serbian Heroine, The Princess Olivera Foundation, Belgrade, 2009.
    Keskin, Mustafa Çağhan, “Çağdaş Kaynaklarda Ankara Savaşı Sonrası Bursa Sarayı’nın Yağmalanması”, Belleten, LXXVIII (283), 2014, s. 891-906.
    Novaković, Stojan, Srbi i Turci XIV i XV veka, Beograd, Prosveta, 1933.
    Sakaoğlu, Necdet, Bu Mülkün Kadın Sultanları: Vâlide Sultanlar, Hâtunlar, Hasekiler, Kadınefendiler, Sultanefendiler, Oğlak Yayınları, İstanbul, 2011. 
    Uluçay, Çağatay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2001.
  • İstibdattan Cumhuriyet’e Münevver Bir Aile: Şakir Paşa Ailesi

    İstibdattan Cumhuriyet’e Münevver Bir Aile: Şakir Paşa Ailesi


    şakir paşa ailesi’nin hikâyesi osmanlı imparatorluğu’ndan başlayarak günümüze kadar uzanan bir dönemin hikâyesidir. bu hikâye imparatorluğun en uzun yüzyılı olan 19. yüzyılda ekilen tohumların, istibdattan cumhuriyet’e doğru evrilişinin de bir örneğidir. osmanlı’nın batılılaşma hareketleri döneminde kurulmuş okullarda okuyan, altı dil bilen, kitap yazan, fotoğraf çeken, resim yapan, piyano çalan, seramik yapan, botanik bilen öksüz iki kardeş, cevat ve şakir, başarılarıyla devletin üst kademelerinde söz sahibi olur. hatta cevat paşa, padişah abdülhamid’in sadrazamlığına kadar yükselir.

    Sakir_Pasa_Ailesi_1) Şakir Paşa Ailesi2
    Soldan sağa, ayaktakiler: Hakkiye Koral, Asım Kabaağaçlı, Şakir Paşa, eşi İsmet Hanım, Cevat Şakir. Ortada: Ayşe Erner. Öndekiler: Fahrünissa Zeyd, Suat Şakir, Aliye Berger. 

    Şakir Paşa Ailesi gelişmeyi ve yeniliği seçen, bunu içlerine sindirerek hayatlarına geçiren münevver bir aile portresi çizer. Tarihçiler ve sanatseverlerin yakından tanıdığı Şakir
    Paşa ve Ailesi bugünlerde televizyonda yayınlanan bir diziyle gündeme geldi. Ailenin nevi şahsına münhasır karakterleri bir bir ekrana yansıdıkça aileye ve diziye olan ilgi de artıyor. Senaryosunu Hande Altaylı’nın yazdığı, Now TV’de yayınlanan Şakir Paşa Ailesi: Mucizeler ve Skandallar adlı bu dizi Şakir Paşa Ailesi’nin birbirinden çılgın ve değerli fertlerinin bugün yeni nesillerle buluşmasını da sağlayacak. Dizi başlarken “İzleyeceğiniz hikâye gerçeklere, söylentilere ve hayal gücüne dayanılarak kurgulanmıştır.” dese de aşağıda okuyacaklarınız Şakir Paşa Ailesi’nin gerçek hikâyesidir.

    Batı’daki Değişimin Doğu’ya Yansımaları
    Avrupa’nın Rönesans ile yakaladığı ivme toplumun her katmanında hissediliyordu. 15. yüzyılda dünyayı keşfe çıkan seyyahlar Avrupa’ya yenilik taşıyordu. Doğu için sıradan olan şeyler Avrupalılar için alışılmadıktı. Batı’nın bu şaşkınlığının karşısında Doğu ise kendi hızında ilerliyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyıldan beri değişimlere açtığı kapı onu yeni bir dünya ile tanıştıracaktı. Bu yüzyılda Osmanlı’da dünyayı tanımaya başlayan, okuyan, gezen yeni bir aydın zümre oluşuyordu. “Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet, Anayasa, Cumhuriyet” gibi kavramlar toplum tarafından konuşulur olmuştu. Kurumlardaki değişimler, kültürel yenilikler toplumu değiştirmeye başladı. Halil İnalcık Fütühat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler: Osmanlı adlı kitabında II. Meşrutiyet’e giden dönemi etkileyen iki büyük etkiden bahseder. Bunların ilki gazeteler, ikincisi ise laik okullardır. 1839’da başlayan Tanzimat Dönemi, Osmanlı toplumunun Batılılaşmasının yoğun olarak görüldüğü bir zaman aralığıdır. İşte böyle bir toplumsal iklime doğan Kabaağaçlızade iki kardeş, Cevat ve Şakir, Osmanlı’nın yenilikçi ve aydın zümresinin bir ferdi olacak, Osmanlı’dan aldıkları mirası Cumhuriyet’e taşıyarak hem devlet kademesinde hem de sanat dünyasında arkalarında eşsiz bir isim bırakacaklardı.


    “bir gün ahmet efendi, babasından hatta karısından bile gizlice oğlu asım’ı kaptığı gibi bir zerzevat arabasının içinde saklanıp istanbul’a gider ve onu askerî okula yazdırır. askerî okulu başarı ile bitiren asım bey’in şam’a tayini çıkar.”

    Sakir_Pasa_Ailesi_2
    Soldan sağa üst sıra: Asım Kabaağaçlı, Ayşe Erner, Cevat Şakir. Ortada: Şakir Paşa, İsmet Hanım, Aliye Berger. Önde: Fahrünissa Zeyd, Hakkiye Koral, kucağında Suat Şakir.

    Kabaağaçlızadeler
    Şakir Paşa Ailesi’nin 11. yüzyıla kadar giden sicil kayıtlarına göre ataları aslen Türkmen olup Antalya Elmalı bölgesinde yaşarken Afyon’a göç eder. Burada yüzyıllar boyunca medreseler kurup tasavvuf ehli olan aile büyükleri dinle, ilimle hemhâl olur. Ne zamanki Asım Bey’in babası Ahmet Efendi çocuklarının geleceği için bir şey yapmaya karar verir, işte o zaman ailenin kaderi değişir. Bir gün Ahmet Efendi, babasından hatta karısından bile gizlice oğlu Asım’ı kaptığı gibi bir zerzevat arabasının içinde saklanıp İstanbul’a gider ve onu askerî okula yazdırır. Askerî okulu başarı ile bitiren Asım Bey’in Şam’a tayini çıkar. Afyonkarahisarlı Hacı Ahmet Efendi’nin oğlu Kabaağaçlızade Mustafa Asım, Suriye’nin önemli ailelerinden Hattatzade Hüseyin Bey’in kızı Zehra Hanım ile Şam’da görücü usulü evlenir. Bu evlilikten 1849 yılında Sara, 1851 yılında Cevat doğar. Albay Asım daha sonra Şam’dan Bursa’ya tayin edilir. 1855 yılında Bursa’da Şakir doğar. Bir süre sonra evin annesi vereme yakalanır. Hasta yatağından zar zor kalktığı bir gün pencereden bakarken eşinin evin beslemesiyle oynaştığını görür, karısının onu gördüğünü fark eden Asım Bey, atına atlayıp çılgınlar gibi evden uzaklaşır. Atın üstünde saatlerce süren bu koşu sonunda fıtığı patlar ve oracıkta ölür, ondan üç gün sonra eşi de vefat edince evin üç çocuğu öksüz kalır.

    Osmanlı’nın İki Gözde Paşası: Cevat Paşa ve Şakir Paşa
    Öksüz üç kardeş için artık yeni bir hayat kurulacaktır. Henüz 13 yaşındaki Sara, babasının İstanbul’daki arkadaşı Şeyhülislam Atıfzade Hüsamettin Efendi’nin yanına gitmeye karar verir. Yanına 11 yaşındaki kardeşi Cevat ve 8 yaşındaki kardeşi Şakir’i alıp İstanbul’a gider. Atıfzade Hüsamettin Efendi’nin himayesine giren çocuklardan Cevat ve Şakir askerî okula yazdırılırken Sara ise zengin bir toprak ağasıyla evlendirilir. Askerî okulu başarıyla bitiren iki kardeşten Cevat, zengin bir kızla evlenip iç güveyisi olur ama evliliği kısa bir sürede sona erer. Şakir ise Macar asıllı bir kadınla evlenir ve Asım adında bir çocuğu olur ama bir süre sonra eşi vefat eder.


    “özel hayatlarındaki başarısızlığın aksine iki kardeşin askerî kariyeri çok başarılı bir şekilde ilerler. cevat paşa, berlin kongresi’nde görev alır ve albay olur. şakir paşa ise romanya ve karadağ’da askerî ateşe olarak görev alır. 1889 yılında iki kardeşin de tayini girit’e çıkar. askerî vali ve komutan olarak göreve başlayan cevat’ın yaveri de kardeşi şakir paşa olacaktır.”

    Sakir_Pasa_Ailesi_3
    Şakir Paşa Ailesi, Büyükada’daki köşklerinin merdivenlerinde. Üstte: Şakir Paşa ve eşi İsmet Hanım.

    Özel hayatlarındaki başarısızlığın aksine iki kardeşin askerî kariyeri çok başarılı bir şekilde ilerler. Cevat Paşa, Berlin Kongresi’nde görev alır ve albay olur. Şakir Paşa ise Romanya ve Karadağ’da askerî ateşe olarak görev alır. 1889 yılında iki kardeşin de tayini Girit’e çıkar. Askerî vali ve komutan olarak göreve başlayan Cevat’ın yaveri de kardeşi Şakir Paşa olacaktır. Tarihler 1890’ı gösterdiğinde Şakir Paşa, Girit eşrafından İsmet Hanım’la evlenir. Cevat Paşa, Girit’ten İstanbul’a dönerken mareşal ünvanı taşıyordur, gemisi İstanbul’a giriş yaptığında 21 pare top atışıyla karşılanır ve Abdülhamid tarafından sadrazam ilan edilir. Artık o imparatorluğun en güçlü kişilerinden biridir. Üç yıl boyunca sadrazamlık yapan Cevat Paşa, iki kez istifa etse de kabul görmez. En sonunda Abdülhamid istifasını kabul eder. O dönem Kayser II. Wilhelm’in Türkiye ziyaretine mihmandarlık etmesi için Padişah’tan Cevat Paşa’yı istemesi zaten şüpheci olan Abdülhamid’i kuşkulandırır. Paşa’yı Şam’a yollar. Orada hastalanıp verem olan Cevat Paşa, İstanbul’a dönmek için Padişah’a defalarca mektup yazar ancak bu isteği her seferinde reddedilir. Nihayetinde kardeşi Sara bir gün Saray’a giderek çarşafını sıyırır ve avazı çıktığı kadar bağırarak Padişah’tan yardım ister. Bu kez istek kabul edilir ancak sedyede İstanbul’a getirilen Cevat Paşa 49 yaşında ölür. Onun ölümünün ardından ağabeyine yapılan bu haksızlığı kabul edemeyen Şakir Paşa görevinden istifa eder ve Büyükada’ya taşınır. Şakir Paşa’nın Cevat, Hakkiye, Ayşe, Suat, Fahrünissa, Aliye isminde altı çocuğu daha olur.

    Şakir Paşa Ailesi’nin Afyon’da Değişen Kaderi
    Şakir Paşa’nın kaderi Asım Bey’in Afyon’dan bir zerzevat arabasında onu İstanbul’a getirmesiyle nasıl değiştiyse, oğlu Cevat Şakir ile 1914 yılının Haziran ayında Afyon’a yaptığı ziyaretle kaderi yeniden değişecektir.

    Sakir_Pasa_Ailesi_4
    Şakir Paşa ve oğlu Cevat Şakir. (Şirin Devrim, Şakir Paşa Ailesi, Doğan Kitap.)

    Baba oğul en başından beri anlaşamıyorlardır. Şakir Paşa kudretli bir kişidir ve oğlu Cevat’ın da onun sözünden çıkmasını istemez. Belki de ailenin ilk çocuğu olduğu için babasının ondan beklentisi çok fazladır. İlk yol ayrımı Robert College (Kolej) mezuniyetinden sonra olur. Cevat resim tahsil etmek ister, babası ise onun Oxford’a gidip tarih okumasını ister. Savaşı kazanan Şakir Paşa olur. Cevat, babasının istediği gibi Oxford Üniversitesi’ne Yakın Çağ Tarihi Bölümü’ne yazılır. Okul ilk zamanlar ona iyi gelir ama içindeki resim tutkusu onu rahat bırakmaz. Okuldaki aristokrat İngiliz arkadaşlarıyla iyi anlaşır hatta onlar gibi yaşamaya, giyinmeye başlar. Ancak İngiltere’den İstanbul’a gelmeye başlayan yüklü ödemeler Şakir Paşa Konağı’nda infiale yol açar. Oxford’da aradığını bulamayan Cevat, okulu bırakıp İtalya’ya gider ve orada resim eğitimine başlar. Roma’da özgür, sanatla iç içe bohem bir hayat yaşar. İngiltere’nin kasvetli ve soğuk havasından sonra Roma ona çok iyi gelmiştir. Üstelik resim okulunda öğrencilere modellik yapan bir İtalyan kıza âşık olur. Cevat, önce annesini bu evliliğe ikna eder sonra annesi de Şakir Paşa’yı. Cevat, Agniesia Kaferia ile Roma’da evlenir. Eşini alarak Büyükada’daki köşklerine döner. Üstelik eşi hamiledir. Döndüğünde işler istediği gibi gelişmeyecek, babası ile arasındaki kavgalar her geçen gün şiddetlenecektir. 1914 yılının Haziran ayında Afyon’a yaptıkları bir seyahatte Cevat, babası Şakir Paşa’yı vurur. Şakir Paşa Ailesi ile ilgili en merak edilen konulardan biri işte bu cinayettir.

    Şakir Paşa Neden Öldürüldü?
    Sanırım bu sorunun yanıtını verebilen hiç kimse yok! Çünkü aile üyelerinin ardında bıraktıkları hatıratlarda da aile hakkında yazılan eserlerde de bu sorunun net bir cevabı yok. Elbette ki bu konuyla ilgili birçok rivayet var. Kimisine göre sebep baba-oğulun arasında yıllardır süren sürtüşmeler, kimi rivayete göre para mevzusu, kimine göre de İtalyan gelin ve kayınpeder arasındaki bir yakınlaşmadan dolayı olduğu. Ancak cinayetin sebebi ne olursa olsun bu durum Şakir Paşa’nın oğlu Cevat tarafından öldürüldüğü gerçeğini değiştirmeyecektir. Cevat Şakir, babasını öldürmekten 14 yıl kürek mahkûmiyeti cezasına çarptırılacak, cezasını çekerken intihar girişiminde bulunacak, hapishanede yakalandığı verem sebebiyle 7 yıl sonra tahliye edilecektir. Yıllar sonra başka bir suçtan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp Bodrum’a sürgüne yollanacak ve Halikarnas Balıkçısı olarak orada yeniden doğacaktır. Ancak Şakir Paşa Ailesi’nde eline silah alan sadece Cevat Şakir olmayacak, kız kardeşi Aliye sevgilisi Carl Berger’i kıskanarak onun keman dersi verdiği bir kadın öğrencisini vuracak ancak ceza almadan işin içinden sıyrılacaktır.

    Sakir_Pasa_Ailesi_5
    Füreya Koral’ın atölyesi. Soldan sağa: Aliye Berger, Fahrünissa Zeyd, Robert Trainer, Şirin Devrim, Hakkiye Koral, Füreya Koral.
    FOTOĞRAF: SALT ARAŞTIRMA / YUSUF TAKTAK ARŞİVİ

    Sanat Dünyasının Önemli İsimleri
    Yıllar içinde Şakir Paşa Ailesi’nin hemen her ferdi sanat dünyasının önemli isimleri hâline gelir. Cevat Şakir ünlü bir yazar, ressam olur. Dünyanın bir ucundan getirttiği tohumlarla Bodrum’un bitki örtüsünün bugünkü hâle gelmesini sağlar. Sünger avcılarına, balıkçılara yeni teknikler öğretir. Hakkiye, İstanbul Belediyesi’nin ilk kadın üyesi olurken, ailenin bir başka üyesi Fahrünissa Zeyd ise resimdeki üstün yeteneğiyle dünyaca ünlü bir ressam olur. Zeyd, önce kardeşi Aliye Berger’i gravür sanatına yönlendirir, onun bir gravür sanatçısı olmasının yolunu açar. Yıllar sonra İsviçre’de bir sanatoryumda yatan yeğeni Füreya’yı destekleyerek onun da Türkiye’nin ilk seramik sanatçısı olmasını sağlar. Çocukları Nejad Devrim ünlü bir ressam, Şirin Devrim de tiyatro sanatçısı olur. Fahrünissa Zeyd’in torunu Nissa Raad, bugün Şakir Paşa Ailesi’nin sanat geleneğini devam ettiriyor. #

    KAYNAKÇA
    Binark, Nermidil Erner, Şakir Paşa Köşkü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2025.
    Devrim, Şirin, Şakir Paşa Ailesi, Doğan Kitap, İstanbul, 2000.
    İnalcık, Halil, Fütühat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler: Osmanlı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2020.
    Kulin, Ayşe, Füreya, Everest Yayınları, İstanbul, 2017.
    Ortaylı, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Kronik Kitap, İstanbul, 2019.
    Şakir, Cevat, Mavi Sürgün, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2008.
  • İstanbul’da Çikolatanın İlk Yılları

    İstanbul’da Çikolatanın İlk Yılları


    1853-1856 osmanlı-rusya savaşı istanbul’a kazandırdığı birçok yenilikle anılır. türkiye telgrafı bu savaş sırasında tanımış, müttefik gemilerinin yanaşabilmesi için karaköy limanı’na rıhtım yapılmış, boğazlara 18 fener inşa edilmiş; modern hemşireciliğin kurucusu sayılan florence nightingale yaralı askerlere gönüllü bakmak üzere istanbul’a gelmiş; iskoçların çaldığı gaydanın makamına kendini kaptıran üsküdarlı bir müzikseverin buna uyarladığı güfteyle “kâtibim” türküsü ortaya çıkmıştır. avrupalı askerlerin bol keseden harcamaları ekonomiyi canlandırmış, esnafın yüzü gülmüştür. bolluk, lüks tüketimi beraberinde getirirken çikolatanın geniş kitlelere yayılması da bu sırada olmuştur.

    Çikolatalar - Kreatif Stok

    Kırım Harbi (1853-1856) olarak adlandırılan savaşta Avrupa’nın büyük devletleri Osmanlı ile ittifak etmişti. Savaş başlar başlamaz binlerce Müttefik askeri aileleriyle birlikte İstanbul’a geldi. Fransız aileler Avrupa Yakası’nın, İngilizler ise Üsküdar’ın gözde semtlerine yerleştirildi. Babıâli misafirlerin konforu için büyük gayret göstermiş, bazı mahalle sakinlerini evlerinden çıkararak onları yerleştirmiş, kamu kurumlarının yakınına meyhane açılmasını yasaklayan kararı bile kaldırmıştı. Buna karşılık Müttefik askerler, kadınları bakışlarıyla taciz etmek; zevk için masum sokak köpeklerini zehirlemek, cami avlularındaki ve meydanlardaki güvercinleri vurmak, martılara nişan almak, camilerde namaz kılanlarla ve ezan okuyan müezzinlerle alay etmek, Türk uygarlığının ölüye verdiği değerin göstergesi olan kitabeli ve süslü mezar taşlarını kırıp bunlardan kaldırım yapmak gibi ahlak dışı birçok davranışta bulundu…

    Savaş, Moda ve Çikolata
    Askerlerin yaptıkları halkta kendilerine karşı nefret doğururken kadınların yaşam biçimi şehirde değişim rüzgârı estirdi. Müttefik askerlerin eşleri ve çocukları, Türk halkının asırlardır merak ettiği, ne olduğunu tam olarak bilmeden özendiği Avrupa kültürünün tanıtıcısı oldular. İstanbul, dekolte giysileriyle ve üstelik eşleri yanında olmadığı hâlde çarşılarda serbestçe dolaşıp alışveriş yapan kadınları ilk defa görmekteydi. Özgüvenli kadınlar ilginç kıyafetler giyip tuhaf takılar takıyor, değişik bir müzik dinliyor ve düzenli spor yapıyordu. Erkekler de giysileriyle, yiyip içtikleriyle ve eğlenceleriyle tamamen farklı bir yaşam sergilemekteydi. Osmanlılar, misafirlerin yaşantısını şaşkınlık ve kınama ile karışık bir duygu içinde izlemekle beraber birçokları onlara özenmekten kendini alamadı. Nitekim savaş bitip askerler ve aileleri İstanbul’u terk ettiklerinde, geride Avrupai yaşama öykünen kitleler bırakmışlardı. Batılılar gibi üretmeyen ancak onlar gibi tüketen toplumda moda olgusu hızla yayıldı. Mutfaklar yeni tüketim maddeleriyle tanıştı. O tarihlere kadar şifalı bitki olarak aktarlarda satılan çay, kahvaltıda içilmeye başlandı. Çikolata yaygınlaştı. Daha önce çubuk kullanan kimi tiryakiler artık Avrupalılardan öğrendiği sigaraya yöneldi. Beyoğlu sokaklarında silindir şapka takıp zarif bastonla gezmek, süs köpeği dolaştırmak moda hâline geldi. İçkili-yemekli aile toplantıları başladı. 1861’de tiyatro kuruldu. Batı’nın “okuma evi” formatında kıraathaneler açıldı. Piyano, opera, dans ve bale öğreten kurslar yayıldı…

    Cikolata_2)
    L’Illustration, 14 Ocak 1911.
    Cikolata_3)
    L’Illustration, 25 Ocak 1913.

    Çikolatanın İstanbul Macerası
    Kırım Savaşı öncesinde, İstanbul’da çikolatayı tanıyanlar, burada yaşayan bazı Batılılarla ve yabancı hükümdarların padişaha hediye göndermeleri yoluyla bunu tatmış olan saray çevresiyle sınırlıydı. Çikolatanın İstanbul serüvenine dair ilk bilgileri reklam metinlerinden öğreniyoruz. İngiliz Churchill’in çıkardığı ilk Türkçe özel gazete olan Ceride-i Havadis, 18 Eylül 1849 tarihli sayısında, Françesko Vallaury adlı kişinin Beyoğlu’nda açtığı şekerci dükkânında, hayli düşük fiyatlardan şekerleme ve içecek türleri ile “çukulata” sattığını, büyük ziyafetler için tatlı hazırladığını ve benzersiz dondurmalar imal ettiğini duyurmuştur.1 Ancak Fransuva’nın ünü Beyoğlu dışına pek çıkamamıştı. Gazete 1855’in başında, Hocapaşa’da bir esnafın çikolata satmaya başladığı ilanını yayımladı. Hocapaşa, Tarihî Yarımada’da Türk nüfusun yoğun olduğu bir mahalleydi. Burada çikolata satılması bunun Müslümanlar arasında da alıcı bulduğu anlamına gelmekteydi. Reklam, esnafı tanıtmakla kalmıyor, baştan çıkaran lezzetin besin değeri ve sosyal hayattaki yeri hakkında uzunca bilgi veriyordu: “Çukulata kuvvet verici bir gıdadır. Kolay sindirimi, çekici görünümü ve nefis lezzetiyle büyük bir şöhret yakalamıştır. Ucuz olduğu için geniş kitlelerce kapışılmaktadır. Çukulata yalnızca kahvaltılık değildir; ‘suâre’ denilen gece eğlencelerinde ‘krema’ şeklinde hazırlanıp sunulmakta, tıpkı peynir gibi ekmekle beraber yahut yemeklerden sonra meyve niyetine yenilmektedir. Tıbbi faydasından dolayı bebeklerden hastalara, sıradan insandan krala herkesçe tüketilebilen, sosyete çevresinde çok tutulan bir gıdadır. Hassas bünyeli ve zayıf kimseler için vitamin deposudur.

    […]

    Çukulata artık İstanbul’da. Almak isteyenler Hocapaşa’da Karakolhanenin yanındaki mağazada bulabilirler. Paketler hâlinde üç farklı fiyata satılmaktadır. Küçüğü 30, ortası 40, büyüğü ise 60 kuruştur.”2

    Osmanlı Yazınında Çikolata Algısı
    Öncelikle sözcüğün tam olarak yerleşmediğini, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar Türkçe literatürün bunu genel olarak “çukulata”, “çukulat”, “şukulat” ve “şukula” şekillerinde kaydettiğini belirtelim. Cerîde-i Havâdis’in sözünü ettiği, krema şeklindeki sıvı çikolataydı. Tablet çikolata ilerleyen tarihlerde vitrinlerdeki yerini alacaktır. Çay gibi çikolata da başlangıçta sağaltıcı bir madde olarak algılanmıştır. Çikolatanın ne olduğunu soran okuyucusuna, Hadika’nın verdiği cevap ilginçtir: “Batı ülkelerinde bolca tüketilen, İstanbul’da yenilmesi ve içilmesi günden güne artan, Amerika’nın ve Hindistan’ın bazı bölgelerinde yetişen kakao adlı ağacın meyvesidir.” Bademe benzeyen meyve dalından koparıldığında acı ve nahoş bir tada sahiptir, eritilince lezzetli bir çeşni kazanır. Gayet besleyici olmakla beraber sindiriminin güçlüğünden ötürü sütle birlikte tüketilmesi gerekir.3 “Çukulat” makalesinin yazarı ise Çin’de çay, Arabistan’da kahve, Paraguay’da mate, Meksika’da kakao ne ise Güney Avrupa’da çukulat odur, diyerek bunu içecek sınıfında değerlendiriyor. Özellikle çocuklar ve yaşlılar ile asabi mizaçlılara önererek bir de tarif veriyor: “Çukulat halis süt ile birkaç defa kaynatıldıktan sonra çini kap içinde sabaha kadar dinlendirilmeli ve sabahleyin sıcak su ile ısıtılarak içilmelidir.”4

    Cikolata_4)
    “Nestle’nin Sütlü Unu: Halis İsviçre sütünü havi olup çocuklara mahsus en âlâ gıdadır. Çocuklarınızı humma-yı tifoidî, iltihâb-ı em‘â ve sair emrazdan vikaye etmek üzere onlara Nestle’nin sütlü ununu veriniz.” Tanin, nr. 1389, 12 Temmuz 1912.
    Cikolata_5)
    Fransız Chocolat-Menier’nin reklamı. Şark, 30 Nisan 1875.

    M. Ziyaeddin, “takviye edici, mide dostu nefis bir yemek” diye tanımladığı çikolatanın düşkünler, müzmin hastalar ve öğrenciler için faydası üzerinde duruyor.5 Doktor Ş. Kamil, kakao, şeker ve Hint bademinden yapılmış “besleyici macun” diye tarif ediyor. Her iki yazar çikolatanın türlerinden ve imalatından uzunca bahsettikten sonra çay ve kahve gibi bunun da sahtesinin üretildiğine dikkat çekerek tüketiciyi uyarıyor. Mideyi yormadan sindirilmesi için kahveyle içilmesini öğütleyen Kamil, çikolatayı kış içeceği olarak görme eğilimindedir. Isınmak için kat kat esvap giyip hamallık etmektense her sabah çikolata ile kahvaltı etmeyi daha akılcı bulmaktadır.6 Doktor Edhem ise kafein işlevi gören teobromin ile yüzde 49 oranında yağ içeren, böylelikle 10 dirhemi 150 kalori veren çikolatanın enerji değerinden söz eder. Türkiye’de çikolata tüketiminin günden güne artışını bu açıdan sevindirici bulur.7
    Tütün ve kahve yasaklarına benzememekle beraber, çikolatanın da bir süre engellendiğine dair örneğe sahibiz. 1906 yılında, İtalya’dan gelen çikolataların ambalajlarındaki timsahlı logoların üzerinde Fransızca prophète (peygamber) yazısı görülünce bunlar gümrükte alıkonulur. Önce kelimenin kazılması düşünülür. Fakat sözlükte prophète’in “falcı” anlamına da geldiği ve firmanın bu anlamda kullandığı öğrenilince çikolatalar serbest bırakılır.8

    İstanbul’da Çikolata Rekabeti
    Reklamlarda, ürünlerin küresel şöhretleri, güvenilirlikleri ve İstanbul’daki adresleri gibi ayırt edici özellikleri öne çıkarılmıştır. Fransız Chocolat-Menier’nin 1875 tarihli reklamında Londra, New York, Porto ve Viyana sergilerinde altın ve gümüş madalyalar kazandığı ve Fransa’da yıllık 6.000 ton tüketildiği belirtilmiştir. Dünyanın en büyük gıda üreticilerinden Henri Nestlé, 1875’ten itibaren süt tozu satışıyla girdiği İstanbul’da beklediğinin üzerinde ilgiyle karşılaşınca şirketinin Orta Doğu şubesini Londra’dan buraya taşımıştır. Ürününü, siyah zemin üzerine beyaz harflerle ve kaligrafi tekniğinde işlenmiş “Sütlü Çukulataların En A‘lâsı Nestlé Çukulatasıdır” sloganıyla tanıtmıştır. Şirketin İstanbul temsilcisi Paul Robeli, Meşrutiyet’in ilanından üç ay sonra, ürünlerinin İstanbul ve diğer şehirlerdeki tanınırlığını öne sürerek Osmanlı sarayının fornisörü (tedarikçisi) ünvanını almıştır.9

    1905 tarihli bir ilan Flavius’u “en birinci çikolata fabrikası” olarak sunmakta; evlatlarının sağlığını düşünenlerin, takviye edici gıda olarak, zararlı kimyasal içermeyen ve bademli, sütlü, fındıklı türleri bulunan bu çikolatadan almalarını önermektedir.10 Cailler’nin tanıtıldığı uzun metinde, ülkemizde çikolatanın yakın zamanlara kadar şeker zannedildiği, oysa bunun yalnız şeker değil damağı okşayan nefis bir tatlı, mükemmel bir mide ilacı, vitamin kaynağı ve bir parçası yarım kilogram süt değerinde protein kazandıran, üstelik mideyi bozmayan bir deva olduğu belirtilmiştir. Batı’da sosyetik ve sağlığına düşkün kadınların aşırı çikolata arzusu bundan ileri gelmekteydi. Ticari değeri yükseldiği için taklitleri piyasaya sürülen Cailler’in İstanbul’da satın alınabileceği güvenilir tek adres Selanik Bonmarşesi’ydi.11

    20. yüzyılda birbirleriyle rekabet eden şirketler, bir yandan da sahtecilikle savaşmaktaydı. Günde 60 ton tüketildiği için taklit edildiğini düşünen Menier, “Taklitlerini reddediniz!” uyarısı yapmaktaydı. İttihat ve Terakki’nin millî ekonomi modeli gereği yerli malı kullanmayı teşvik eden politikası karşısında yabancı girişimciler başka arayışlara girmişlerdir. Yerli süt üreticilerinin karşısında güç kaybeden Nestlé, rakipleriyle baş edebilmek için promosyon kampanyası başlatmış; 12 süt şişesi getirenler arasında yapılacak çekilişi kazananlara altınlı, elmaslı yüzükler, çikolata paketlerindeki bilmeceyi çözenlere 25, 50 ve 100 franklık hediyeler vermeyi vadetmiştir. Ancak gazeteler, Nestlé’nin halkı aldattığını, bulmacayı çözdüğü hâlde hediyesini alamayan yüzlerce kişinin şirket acentesine şikâyette bulunduğunu yazmışlardır.12

    1914 yılının başında yayımlanan “Türk Çikolatası” başlıklı reklam, çocuklarının güçlü ve enerjik olmasını isteyen aileleri, Edirneli meşhur şekerci İzzet Efendi’nin Divanyolu’ndaki dükkânına davet ederek Torino sergisinde altın madalya kazanan halis badem ezmesi ile deva-yı misk almalarını istiyordu. Başlığının aksine içeriğinde çikolatadan bahsedilmeyen reklam, yaklaşan Dünya Savaşı’na hazırlık olarak “gürbüz ve yavuz” Türk çocukları yetiştirmek isteyen İttihatçı yönetimin politikasına uygundu.

    Cikolata_6)
    Sütlü çikolataların en âlâsı “Nestle” çukulatasıdır. Şehbal, 15 Kasım 1910; Tasfir-i Efkâr, 7 Aralık 1913.
    Cikolata_8)
    “En birinci çikolata fabrikası Flavius”, Servet-i Fünun, nr. 730, 20 Nisan 1905.

    Cumhuriyet Kurulurken Çikolata
    İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası Mecmuası Eylül 1925 sayısında, çikolata tüketimini anlamamıza yarayan istatistik bilgiler aktarıyor. Buna göre, Mütareke’den sonra İstanbul nüfusunun artışı ve özellikle yabancıların aşırı sarfiyatı tüketimi katlamıştır. Piyasada, tanınmış 30 kadar markanın yanında adi markaların ürünleri dolaşmaktadır. Cumhuriyetin ilanından sonraki gümrük düzenlemelerinin etkisiyle ithalat azalmıştır. Dünya Savaşı’ndan önce ve Mütareke yıllarında piyasaya hâkim olan Fransız çikolataları İtalya, İsviçre ve İngiltere markalarıyla rekabet edemez hâle gelmiştir. Bunun sebebi, bahsedilen ülkelerin ambalajlarının küçük ve dolayısıyla herkesin alabileceği fiyatta olmasıdır. En popüler çikolataların aylık tüketim miktarı 20 bin Türk lirası civarındadır. Bunun 8 bini İngiliz, 6’şar bini İtalyan ve Fransız markalarına aittir. Avrupa mallarının en kalitelilerinin perakende fiyatı 190-250 kuruş arasında değişmekte; adi cinsler ise 140-150 kuruş arasında satılmaktadır. İstanbul’da Avrupa’daki gibi fabrikalar bulunmamakla beraber bazı şekerciler hatırı sayılır miktarda çikolata imal etmektedir. “Bunlar karmakarışık, alaca bulaca ambalajlarla ve gayr-i mevcut bir Hollanda firmasıyla arz edilmekte ve ortalama 110 kuruşa satılmaktadır.” #

    DİPNOTLAR
    1 Ceride-i Havadis, nr. 452, 1 Zilkade 1265 (18 Eylül 1849); Saadet Özen, Çikolatanın Yerli Tarihi, YKY, İstanbul, 2014.
    2 Ceride-i Havadis, nr. 723, 22 Rebîulâhir 1271 (12 Ocak 1855).
    3 Hadika, 18 Mart 1871.
    4 Sıhhat, 25 Mart 1885.
    5 Tercümân-ı Hakikat, 4 Eylül 1892.
    6 Maarif, 5 Mart 1893.
    7 Servet-i Fünûn, 1 Eylül 1904.
    8 BOA, ZB, 595/67, 9 Nisan 1907.
    9 BOA, DH.MKT, 2667/85.
    10 Servet-i Fünun, 29 Haziran 1905.
    11 Sabah, 20 Kasım 1905.
    12 Alemdar, 21 Ağustos 1912.
  • Şerri ve Hayrıyla Şeyh Sait

    Şerri ve Hayrıyla Şeyh Sait


    yüz yıl önceki şubat ayının ortasında diyarbakır’ın piran (dicle) köyündeki mahkûmları teslim almaya gelen jandarmaya açılan ateşle başlayıp haberleşme hatları kesilerek çevre yerleşimlerdeki resmî makamların işgaliyle muş ve genç’e (bingöl) yayılan şeyh sait liderliğindeki ayaklanma, iki haftada tüm doğu anadolu’yu kapsayan bir tehdide dönüşmüş, kısmi seferberlik ve sıkıyönetim kararı alınmıştı. halk “din elden gidiyor!” diye isyana çağrılıyor, yeni rejim ilk kez kitlesel ve silahlı hilafet ve şeriat talebiyle karşılaşıyordu. ankara yüz yıl önceki mart ayına doğuya bakarak ve kaşlarını çatarak girmişti.

    Seyh_Sait_2.
    Şeyh Sait’in tutuklandıktan sonra basına vermek için çekilen fotoğrafı.

    Şeyh Sait Ayaklanması’na karşı ilk önlem, dinen kutsal sayılan kavramları kullanarak örgütlenme eyleminin vatana ihanet suçu kapsamına alınması oldu ama ay başında isyan
    bölgesi genişlemeyi sürdürdü. 2 Mart 1925 günü Halk Fırkası’nın grup toplantısındaki güven oylaması sonucunda Ali Fethi (Okyar) hükümeti istifa etti ve ertesi gün İsmet (İnönü) Paşa kabinesi göreve geldi. Yeni hükümetin ilk önlemi ise TBMM’ye getirilen Takriri Sükûn Kanunu oldu: “Hükümet cumhurbaşkanı onayıyla irtica ve isyana ve ülkenin sosyal düzen, huzur, güvenlik ve asayişine karşı her tür teşkilat, tahrik, teşvik, kalkışma ve yayını iki yıl boyunca yasaklamaya yetkilidir ve bu yetkiyi İstiklal Mahkemesi’ne aktarabilir.” Yasa yaşanan ve yaşanacak gelişmelerin yayılmasını sansürle önlemeyi, Ankara ve Diyarbakır’da kurulacak İstiklal Mahkemeleriyle de devletin yargı gücünü kullanmayı öngörüyordu.

    7 Mart 1925 günü TBMM’de İstiklal Mahkemesi yargıç ve savcıları seçilirken ayaklanma iyice iç savaş görünümü alıyordu. O gün beş bin silahlı aşiret üyesi Diyarbakır’a üç koldan saldırmış, 3. Kafkas Tümeni Kumandanı Tümgeneral Kazım (Orbay) Paşa, şehrin valisi Cemal (Bardakçı) ve Kolordu Komutanı Mürsel (Bakü) Paşa kenti savunurken halktan yardım istemek zorunda kalmıştı. Kente girenler püskürtüldüyse de hareket Varto, Bulanık ve Malazgirt’e de yayılarak 12 Mart’ta en geniş sınırlarına ulaştı. Bu yüzden ordunun kesin sonuç alacağı geniş çaplı bir hazırlık yapması gerekti ve operasyon ancak 24 Mart’ta başlayabildi. Temizlik harekâtı 15 Nisan’a kadar sürecek, isyanın elebaşları Hasenalı Halit ve Şeyh Sait’in oğlu Ali Rıza İran’a kaçmayı başarsa da Şeyh Şerif ve Şeyh Sait yakalanacaktı.

    Seyh_Sait_1
    Kapak konusu Şeyh Sait İsyanı olan, “Millete hücum ederken başları ezilen cehalet ve ihtiras yılanları” başlıklı Resimli Gazete.

    İsyanın bastırılmasının ardından bu bölge için kurulan İstiklal Mahkemesi sadece isyancıları değil, ayaklanmayı destekleyen İngiliz yetkililerle bağlantısını saptadığı Kürdistan Teali Cemiyeti’nin İstanbul’daki üyeleri de dâhil olmak üzere 5.110 kişiyi yargıladı ve 420 idam kararı verdi. 1.911 kişi hapis cezasına çarptırılırken 2.779 kişi ise beraat etti.

    Yüz Yıllık Travmanın Sonuçları
    Yeni cumhuriyet rejiminin yüz yıl önce yaşadığı bu travma çok boyutlu sonuçlar doğurdu. Bunların ilki bir yıl önce yapılan anayasa değişikliğiyle vurgulanan yargı bağımsızlığından verilen ödün oldu. Diğer bir sonuç, dinî duyguların siyasete alet edilmesinde payı olduğu gerekçesiyle bölgedeki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası şubelerinin, yaza doğru da partinin tamamen kapatılmasıydı. Bu da altı buçuk aylık çok partili demokrasi deneyiminin sona ermesi demek olacaktı. Ardından kışa doğru tekke ve zaviyeler de benzer gerekçelerle kapatılacaktı.


    “yeni cumhuriyet rejiminin yüz yıl önce yaşadığı bu travma çok boyutlu sonuçlar doğurdu. bunların ilki bir yıl önce yapılan anayasa değişikliğiyle vurgulanan yargı bağımsızlığından verilen ödün oldu.”

    Bir başka sonuç ise Takriri Sükûn Kanunu’na dayanarak muhalif gazete ve dergilerin kapatılmasıydı. Tasviri Efkâr’dan Velid Ebuzziya, Vatan’dan Ahmet Emin (Yalman), Tanin’den Hüseyin Cahit (Yalçın) gibi ünlü gazeteciler, neredeyse isyancılara denk tutulup yargılandı. Oysa tam bir yıl önce TBMM’nin 2’nci dönemini açarken rejimin ilk altı ayındaki başarılarını sayan Gazi Mustafa Kemal Paşa, gelecek tasavvurunda basına da değinmiş, şöyle demişti: “Basının toplumun genel hayatında, siyasi hayatta ve cumhuriyetin olgunlaşıp ilerlemesinde üstlendiği yüksek görevleri anmak isterim. Basının tam ve geniş özgürlük kullanmasının ne kadar ince bir durum olduğunu açıklamaya gerek görmem. (…) Kalem sahipleri, kendi siyasi eğilimleri kadar vatandaşların haklarına ve her özel ihtiyacın ötesindeki ülke çıkarlarına dikkat ve saygı göstermek zorunda olduğunu kabul etmelidir. (…) Bu yolda hata ve kusur olsa bile, bunu düzeltecek en etkili araç asla eskiden olduğu gibi basın özgürlüğünü kısıtlama yöntemleri değildir. Aksine, basın özgürlüğünden doğacak sakıncaları ortadan kaldırma yolunun yine basın özgürlüğü olduğu kanaatindeyiz.”

    Seyh_Sait_3.
    İsyana karşı hükümeti destekleyen 15 Mart 1925 tarihli Le Petit Journal Illustré’nin kapağı.

    Basından Bir Ses
    Romen asıllı Mehmet Zeki (Waldberg J. Nelken), diğer girişimlerinin yanında savaş öncesinde basında sahip olduğu yeri geri kazanmak için çıkardığı çift dilli gazete Le Petit Journal Illustré’de (Musavver Küçük Gazete) ayaklanma sırasında şunları yazıyordu: “Mustafa Kemal ve İsmet paşaların çevresindekilerle birlikte liberal temeller üzerine bir Türk Cumhuriyeti inşa ettiği artık görülür oldu. Başlangıç ​​çok zordu ve bu girişimin başarıyla taçlanabileceğine çok az kişi inanıyordu; ancak az sayıdaki vatanseverler, vatanı için büyük acı ve fedakârlıkları göze alamayan karamsarların sözlerinden hiç etkilenmedi. Hedeflerine çabalayarak ulaşanlar güçlü ve sağlam temeller üzerine yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Herkesin iradesinin gerçekleşmesi mümkün değildir ve her şeyden önce vatanın çıkarlarının korunması gerekir. Bunca fedakârlıkla inşa edilen bu yapıyı yıkmaya çalışan hoşnutsuz ve isyankâr unsurlar da vardır ve ülkemizin bir kısmında zararlı bir isyan patlak vermesine sebep olabilmişlerdir. Bugün her vatandaşın seçilmiş temsilcileri aracılığıyla hükümete şikâyette bulunma hakkı var. Bu şikâyetler parlamentoda yasaların öngördüğü yöntemlerle ele alınıyor. Hiç kimsenin genel çıkarlara zarar vermesi kabul edilemez. Bugün Türkiye’de -Allah’a şükür- güçlü ve sağlam bir hükümet var ve ülkenin güvenliğine karşı her tür iç ve dış saldırıyı bastırma kapasitesine sahip. Şimdi istisnasız her Türk vatandaşı hükümetine yardım etmekle görevlidir. Kamu yararına zarar vermediği sürece muhalefete izin verilmektedir. Yıkıcı unsurları bastırmak için en acımasız önlemleri alan hükümet ancak tebrik edilebilir. Kişisel anlaşmazlıklar bırakılmalı, halkın huzurunun bozulmasına izin verilmemelidir. Karşı propaganda yapan herkes açıkça vatan düşmanıdır ve en ufak hoşgörü bile gösterilemez. Vatanı için çalışan tüm bakan, vali veya emniyet müdürlerine saldıran bu içler acısı sistem karşıtlarını bir kerede ve tamamen durdurmalıyız. Türkiye ancak uzun süre barış içinde yaşayıp varlığını geliştirebilirse güçlü olur. Her halükârda hükümetimize engel olanlara karşı hepimiz sorumluluk almalıyız. Mevcut sistemden hoşlanmayanlar olduğunu söylemeye gerek yok; ama emin olmalıyız ki, eski rejimin yeniden kurulması ülkenin tamamen yıkılması demektir. Bu nedenle hükümet için çalışıp onunla birlikte ve tam anlamıyla güvende olacağız.”

    Seyh_Sait_4
    Tutuklananlar arasında Şeyh Sait (en solda oturan) ve 12’nci Tümen subayları.

    Şeyh Sait Ayaklanması ülkenin iktisadi kaderini etkileyecek bir sonuç daha doğurdu. Lozan’da çözümü ertelenen Musul sorunu, Milletler Cemiyeti’nin görevlendirdiği komisyon tarafından incelenmeye başlanmıştı. Ankara’nın tezi ise bölge halklarının Türkiye Cumhuriyeti’yle birleşme arzusu üzerine kuruluydu. Komisyon çalışmaları sırasında yaşanan bu ayaklanma uluslararası petrol lobisi ve İngiltere’nin ekmeğine yağ sürüyor, bölgedeki istikrarın ancak İngiliz mandası altında sağlanabileceği görüşünü güçlendiriyordu.

    Ataturkun Hayati

    Her Şerde Bir Hayır Vardır
    Şeyh Sait İsyanı gerek yaşanırken gerekse sonrasında sadece Cumhuriyet rejimine karşı gerici bir ayaklanma olarak görülmedi. Doğruluk payı sonradan ortaya çıkan birçok belgeyle kanıtlanan İngiliz kışkırtması, önceleri bir komplo teorisinden ibaretti. Örneğin Fransa’nın Bağdat’taki yüksek komiserliğinin bir raporu, ayaklanmanın kendiliğinden çıkmadığını, ilk işaretin İstanbul’daki Kürt yanlısı çevrelerden geldiğini ve İngilizlerin yenilgiye uğradıktan sonra Mustafa Kemal ve TBMM’ye karşı yürüttüğü Musul siyasetine bağlı olduğunu bildirmişti. İngiltere’nin Irak Yüksek Komiseri Henri Conway Dobbs da Londra’ya gönderdiği raporlarda bölgede geniş kapsamlı bir Kürt isyanı çıkma olasılığından bahsetmişti. Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdülkadir’in İstanbul’daki İngiliz Büyükelçiliği’yle temasları, Azadi örgütündeki Kürt kökenli subaylar, ordudan kaçıp İngilizlere sığınan 24 subay ve asker gibi veriler birlikte değerlendirildiğinde isyandan birkaç ay önce Hakkâri’de yaşanan Nasturi Ayaklanması’ndaki gibi bir kışkırtma olasılığını öne çıkarıyordu.

    Seyh_Sait_5
    5 Mart 1925 tarihli Pravda’da yayımlanan karikatürde isyanın İstanbul ve İngiltere’yle bağlantısına SSCB yorumu.

    İsyanı Cumhuriyet’e yönelik bir karşı devrim hareketi olarak görenler olduğu gibi, ayrılıkçı Kürt hareketinin miladı olarak tanımlayanlar da oldu. Devletin merkeziyetçi ve laik anlayışla yapılanmasına karşı tepki olduğunu ileri sürenler ise düzenleyiciler arasında bağımsız Kürdistan taraftarlarının da bulunmasını ve Nakşibendi Şeyhi olan Şeyh Sait’in tarikatındaki Kürtleri ve Zazaları kanıt gösterdi.


    “yüz yıl önce bu ay yaşananlar nedeniyle yapılan yasal düzenlemeler, erken cumhuriyet yönetiminin hızlı çağdaşlaşma hedefli köklü reformları hayata geçirmesine zemin hazırladı ve ihtiyaç duyacağı hukuki ve siyasi altyapıyı oluşturdu.”

    Bu tezlere bakarak Türkiye’nin irtica ve Kürt sorunu gibi iki güncel meselesinin bu ay bir asrı doldurduğu söylenebilir. Ne var ki bunların hiçbiri kesinliği tartışılmaz bir gerçeği gölgelememeli. İsyan Cumhuriyet’in kurucu kadrosu için “Her şerde bir hayır vardır” deyişini anımsatan bir sonuç da doğurdu. Yüz yıl önce bu ay yaşananlar nedeniyle yapılan yasal düzenlemeler, erken Cumhuriyet yönetiminin hızlı çağdaşlaşma hedefli köklü reformları hayata geçirmesine zemin hazırladı ve ihtiyaç duyacağı hukuki ve siyasi altyapıyı oluşturdu. Sadece basının muhalefetten arındırılması bile tek parti ve kurtarıcı lider kültünün doğmasına yol açtı. Bir bakıma devrimlere giden yoldaki dikenler temizlendi. 4 Mart günü İkdam gazetesini alanlar şu manşeti okumuştu: “Gazi Paşa: İnkılaba başlayan, inkılabı tamamlayacaktır.” #

    KAYNAKÇA
    Asker, Ahmet, “Erken Cumhuriyet Döneminde Siyaset-Ticaret-Medya Üçgeninde Bir Gazeteci: Mehmed Zeki Bey”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı 32, 2016.
    Eroğlu, Hamza, “Milli Egemenlik İlkesi ve Anayasalarımız”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Kasım 1984.
    “Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Mart 1924’te TBMM’nin 2. Dönem 1. Toplanma Yılı Açılış Konuşması”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Şubat 2001.
    Hanioğlu, M. Şükrü, Atatürk: Entelektüel Biyografi, Bağlam Yayınları, 2023.
    Kaymaz, İhsan Şerif, “Şeyh Sait Ayaklanması”, ataturkansiklopedisi.gov.tr.
    Mehmet Zeki, “La Situation”, Le Petit Journal Illustré, sayı 56, 15 Mart 1925.
    Meydan, Sinan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları (2. Kitap), İnkılâp Kitabevi, 2016.
    Turgut, Hulûsi, Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, İş Bankası Kültür Yayınları, 2025.
  • Tarih Boyunca Hilafet Ne Getirdi…

    Tarih Boyunca Hilafet Ne Getirdi…


    atatürk nutuk’ta, “halife heyulası” ile hareket edenlerin sadece türkiye’ye değil topyekûn islam’a düşmanlık ettiğini öne sürmüştü. atatürk’ün bu savını daha geniş çerçevede bir tarihsel genellemeye dönüştürmek de mümkündür. çünkü islam tarihinde baştan itibaren halifelik söz konusu olduğunda “ehl-i islam”ı sık sık felakete sürüklemiş bir tablo ortadadır. üstelik daha islam peygamberi ölüm döşeğindeyken zuhur etmiş bir tablodur bu…

    Türkiye’de 3 Mart 1924’te halifelik kaldırıldığında belki de en büyük hayal kırıklığı Hint Yarımadası’nda yaşandı. Çünkü orada, kaderini on binlerce kilometre uzakta bir başka yarımadadaki bu kuruma bağlamış bir hareket vardı: 1919-1924 arasında beş yıl sürmüş Hint Hilafet Hareketi…

    Hilafet_1) Gandi ve Şevket
    Mahatma Gandhi İngiliz sömürgeciliğine karşı Hindistan bağımsızlık hareketinin sembolü oldu. (Sol baştan: Mahatma Gandhi, Jawaharlal Nehru ve Ebu’l-Kelâm Âzâd)

    İngiliz sömürge yönetimine karşı mücadelenin Gandhi önderliğinde sürdürüldüğü Hindistan’da nüfusun dörtte birini oluşturan Hint Müslümanları bir ikilemle karşı karşıyaydı. Bir yandan ülkelerinin kurtuluşu için “Hindu kardeşleri”yle birlikte mücadeleye atılmışlardı ama bir yandan da bağımsızlık sonrasında ülkede Hindu çoğunluk içinde durumlarının ne olacağını kara kara düşünmekteydiler. İşte bu ikilemden çıkma ve kendilerine dinsel temelde güvence arama yolunda yüzlerini tüm dünya Müslümanlarının liderliğini temsil ettiği kanaatiyle işgal İstanbul’undaki hilafet makamına dönmüşlerdi. Dolayısıyla, İngilizlere karşı Hindistan’ın bağımsızlığı için “millî” mücadele ve ek olarak Müslüman kimliklerinin dayanağı saydıkları Hilafet topraklarının bağımsızlığı için “dinî” mücadele… Hint Hilafet Hareketi’nin özü buydu. Onun yörüngesindeki Hint Müslümanları, Anadolu’daki Millî Mücadele’yi de desteklemiş, hatırı sayılır maddi yardımda bulunmuşlardır.1

    Tahmin edilebileceği üzere, savaş sonrasında doğan Cumhuriyet’te TBMM’nin hilafetin ilgası kararı Hint Hilafet Hareketi için tam bir yıkım oldu. Öncesinde Anadolu’daki savaşın muzaffer lideri olarak baş tacı edip “İslam’ın kılıcı” diye övdükleri Mustafa Kemal’e duydukları sevgi ve hayranlık hızla öfkeye dönüştü. Bu süreçte hareketin öncüleri arasında “Ali Kardeşler” namıyla meşhur iki kardeşten Muhammed Ali (diğeri Şevket Ali), yaşanan hayal kırıklığının esas nedenini de çarpıcı şekilde ve elbette kendi ideolojik yörüngesinden aksettiren şu sözü sarf etmiştir: “Allah insanı yarattı ve Şeytan da ulusu…”2

    Hilafet_konf
    İngilizlere karşı Hindistan’ın bağımsızlığı için “millî” mücadele veren Hint Hilafet Hareketi, Hilafet topraklarının bağımsızlığı için de “dinî” mücadeleyi tercih etti.
    Hilafet_3) Hint_Hilafet hareket_Şevket_alimuhammed_ali
    Hint Hilafet Hareketi’nin öncülerinden Şevket (solda) ve Muhammed Ali kardeşler.

    “Halife Heyulası”
    Hilafetçi “Ali Kardeş”in sözü, âdeta tatlı bir rüyadan acı gerçeğe uyanma gibidir. Çünkü yeryüzünün ekonomik, teknolojik, kültürel ve politik bir dizi dönüşüm sonucu “ulus-devlet” realitesine dayalı yeni bir çehreye büründüğü zamanda, ulus-aşırı dinsel birliktelik idealini yansıtan halifeliğe yer de yoktu rağbet de… Zaten Türkiye’de lağvedilen halifeliği ihya etme yolunda İslam coğrafyasının bazı yerlerinde kendini gösteren girişimler de hep fiyaskoyla sonuçlanır. Milliyetçilik ateşiyle yanan bu topraklarda kimsenin gözü hilafeti görmemiş, halife olmaya yeltenen isimler sadece maskara olmuşlardır.3

    Türkiye’de halifeliği kaldıran Cumhuriyet’in lideri ise “Milletler Çağı”nda böylesi İslam birliği (Panislamizm) iddiasına dayalı bir kuruma yer olmadığı hususunda gerçekçi noktadadır. Halifelik kaldırıldıktan sonra bazı İslam ülkeleri temsilcilerinin (belki son bir umutla) onun halife olmasını isteyen teklifini kendisine ileten, bir dönem Kızılay adına Hindistan’da da bulunmuş Antalya Mebusu Rasih Efendi’ye cevabı, bunu örnekler:

    Hilafet_4) Ataturk
    Türkiye’de halifeliği kaldıran Cumhuriyet’in lideri Mustafa Kemal Atatürk.

    “İslamların bana olan teveccüh ve muhabbetlerine teşekkür ettikten sonra, dedim ki: Zatı aliniz ulemayı dindensiniz [din bilginisiniz]. Halifenin reisi devlet [devlet başkanı] demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan tebaanın, bana isal ettiğiniz [ulaştırdığınız] arzu ve tekliflerini ben nasıl kabul edebilirim. Kabul ettim desem, buna o tebaanın metbuları [başındakiler] razı olur mu? Halifenin emri ve nehyi [yasağı] ifa olunur [yerine getirilir]. Beni halife yapmak isteyenler emirlerimi infaza muktedir midirler? Binaenaleyh mevzuu [geçerliliği], medlûlü [kanıtı] olmayan mevhum [kuruntuya dayalı] bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı? … Efendiler, açık ve kati söylemeliyim ki, ehl-i İslam’ı [Müslümanları] bir halife heyulâsiyle hâlâ işgal ve iğfal [aldatma] gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak ehl-i İslam’ın ve bilhassa Türkiye’nin düşmanlarıdırlar.”4

    Atatürk’ün “halife heyulası” ile hareket edenlerin sadece Türkiye’ye değil topyekûn İslam’a düşmanlık ettiği savını daha geniş çerçevede bir tarihsel genellemeye dönüştürmek de mümkündür. Çünkü İslam tarihinde başından itibaren halifelik söz konusu olduğunda “ehl-i İslam”ı sık sık felaketlere sürüklemiş bir tablo ortadadır. Üstelik daha İslam Peygamberi ölüm döşeğindeyken zuhur etmiş bir tablodur bu…

    Peygamber’i Bile “Umursamadılar”!
    İslamiyet’te halifeliğin başlangıcı Peygamber’in ölümünden sonraya tarihlenmekle birlikte hilafet meselesinin peygamber hayattayken de ipuçlarının bulunabileceği rahatlıkla ileri sürülebilir. Söz gelimi Abdülbaki Gölpınarlı hilafet, yani liderlik ve iktidar kavgasının Peygamber’in ölümünü dahi beklemediğini düşündüren şu kayıtları düşer:

    Hilafet_Görsel_3_Son Halife_Abdulmecid_II
    Son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi.

    “Hz. Peygamber vefatıyla sonuçlanan rahatsızlıklarında, ‘Bana bir kâğıt kalem getirin de size bir şey yazdırayım ki ondan sonra asla yol yitirmeyesiniz’ buyurdular. Ömer, ‘Rum şehirlerinden filan şehir feşman şehir öylece kalacak mı? Râsûlullah, bu şehirleri fethetmeden vefat etmeyecek; vefat ederse bile tekrar dirilmesini beklemeliyiz; netekim Musa Peygamber’i de İsrailoğulları beklediler’ dedi. Hz. Peygamber’in zevceleri Zeyneb, ‘Duymuyor musunuz’ dedi, ‘Râsûlullah size vasıyyet etmek istiyor’. Derken bir gürültüdür koptu. Hz. Râsûli Ekrem ‘Kalkın’ buyurdular. ‘Gidin’… Onlar gidince de Hz. Peygamber vefat ettiler. Açıkça anlaşılıyor ki bu vasıyyet yazılsaydı da ‘Hz. Râsûl kendilerinde değilken yazdırdı’ denecekti, çünkü sayıklıyor da dendi. Buhari’deki bir rivayete göre Ömer hazretleri, ‘Hastalık Râsûlullah’ın bütün duygularını kaplamış; elimizde Kur’an var; Allah’ın kitabı bize yeter’ demişti.”5

    Gölpınarlı’nın Şii motivasyonla bunları yazdığını söyleyecekler çıkabilir ancak referans gösterilen hadisler “sahih” kabul edilmektedir. Her halükârda, Peygamber hayattayken iktidar kaygısıyla belirdiği kuvvetle muhtemel bu ihtilaflar, onun vefatından sonra çok daha bariz sökün etmiştir.

    Ensar-Muhacir Kavgası
    Peygamber ölür ölmez halifelik için bir seçim yapılmış görünse de aslında olan, farklı çıkar grupları arasında kıran kırana iktidar mücadelesidir. Bu süreçte Mekkeli “Muhacirler” Ebu Bekir derken, “Ensar” (Yardımcılar), yani Peygamber’in Mekke’de barınamadığı için sığındığı Yesrib’de (Daha sonra “Medinet ün-Nebi”, yani Peygamber’in Şehri) yaşayanlar farklı düşünmektedir. Onlar, Peygamber Mekke’de ve Kureyş’in içinde doğup büyüse de orada barınamadı; biz onu bağrımıza bastık, mücadelesine destek verdik; dolayısıyla onun halifesi bizden olmalı demektedir. Ama Medine’de de iki köklü kabile, Evs ve Hazrec arasında çok eskiye giden bir rekabet mevcuttur ve Mekke tarafı da bu rekabetten Ebu Bekir’in halife seçilmesi yolunda yararlanmıştır.

    Tartışmaya biraz yakından bakalım: Ensar, “Ey Muhacirler! Siz bizim içimize girerek sığınmış bir topluluksunuz. Emirlik bizim hakkımız.” demektedir. Buna mukabil Ebu Bekir, “Ey Ensar! Allah Resulüne yardım ettiniz, fazilet ve şerefin ehlisiniz; fakat Arap sopları [soyları] eskiden beri Kureyşlileri tanır; biz emirleriz, siz vezirlersiniz.” der. Tartışma şiddetlenir, kavgaya varır, sonrasında Ensar, halifeliğin önce Kureyş’ten sonra kendilerinden olmasını ve böyle “nöbetleşe” sürüp gitmesini önerir. Muhacirler buna da yanaşmaz ve Ömer, Ebu Bekir’e dönerek, “Resul’û Ekrem seni namazda kendine halife tayin etti, elini ver sana biat edeyim.” der ve hop, Ensar’dan da bazıları koşup bu biate eşlik eder!..6

    Hilafet_Görsel_4_Atatürk_TBMM'den_çıkarken
    Atatürk TBMM’den çıkarken.

    Bu oldubitti seçim, sorunu çözmez. Bir kere biat etmeyenler az değildir. Peygamber’in kızı Fatıma, Ebubekir’in halifeliğini hiç tanımamış, kocası Ali ise Fatıma’nın ölümünün ardından, gönülsüzce tanımıştır. Çünkü Peygamber’in “ehl-i beyt”i (ev halkı) olarak onlar cenazeyle meşgulken seçim sürecinin dışında kalmışlardı ve halifeliğin Ali’nin hakkı olduğunu savunan bir kesim de vardı.

    Hangi Halifelik?
    Sonrası daha beterdir. Ebu Bekir’in ardından bir dolu kanlı hadise, karanlık entrika ile Dört Halife Devri sürdü; üç halife (Ömer, Osman ve Ali) de öldürüldü. Ali ve Muaviye çatışması ile Amr b. Âs’ın hilekâr hakemliği sonucu 658’de hilafetin Emeviler’e geçmesi de vahimdir. Çünkü böylece, Peygamber’e karşı Mekkeli “müşrik”lerin önderliğini yapmış Ebu Süfyan ile Uhud Savaşı’nda Peygamber’in amcası Hamza’nın ciğerini söküp dişleriyle çiğnemiş Hind’in oğlu Muaviye, anne-babasının Peygamber’e kaybettiğini geri almış sayılır! Onun halifeliğinde eski kabilecilik düzeni, İslam adı altında ve “saltanat” formunda hortlamıştır.

    Ancak Emevi halifeliği de öyle alabildiğine hâkimiyet kuramamıştır. Mekke’de Abdullah İbn Zübeyr, ikinci Emevi halifesi Yezid’in ölümü üzerine ortaya çıkan boşlukta hilafet ilan etmiş ve 10 yıl boyunca biri Mekke’de diğeri Şam’da iki halife boy göstermiş, bu süreçte de kan gövdeyi götürmüştür. Sonrasında Abbasiler döneminde de halifelik çoğuldur: Bağdat-merkezli Abbasi halifeliğine tepki olarak batıda Şii-İsmaili çeşniyle Mısır ve Suriye’ye hükmeden Fatımî halifeliği, buna tepki olarak daha da batıda Sünniliğin temsilciliğine soyunmuş Endülüs Emevi halifeliği eşzamanlıdır.

    Hilafet_5) abdulhamid-ii-1
    Sultan II. Abdülhamid, 19. yüzyılda hilafeti bir dış politika aracı olarak öne çıkardı.

    Yavuz Sultan Selim’le 16. yüzyıl başında halifeliğin Osmanlı’ya transferi de İslam dünyasının her köşesinde kabul görmemiştir. Aslında 13.-14. yüzyıllardan itibaren İslam’a hakkıyla hizmet eden her hükümdarın kendi topraklarında halife sıfatını hak ettiği görüşü geçerlidir. 19. yüzyılda Sultan II. Abdülhamid’le hilafet, bir dış politika aracı olarak “Panislamik” motivasyonla öne çıkarıldığında da bunu kabul edenler kadar “umursamayanlar” da olmuştur.7

    Sözün özü, hilafet İslamiyet bünyesinde dünden bugüne “ittihat”tan (birlikten) çok “ihtilaf” (anlaşmazlık-çatışma) üretti. Peygamber’e halef arayışından çıkış bulan hilafet, ta en baştan Peygamber’in de İslam’ın da “hilaf”ına (aleyhine) işlerlik arz etti.

    Dolayısıyla denilebilir ki Atatürk önderliğinde TBMM halifeliğin kaldırılmasına karar vermekle İslam’a iyilik yapmıştır. Öyle ki bu, Peygamber’e ölüm döşeğinde yaşatılanlara “kefaret” olarak dahi değerlendirilebilecek bir karardır. #

    DİPNOTLAR
    1 Daha detaylı bilgi için bkz. T. Atay, “Halifeliğin Kaldırılması: Kazanç mı Kayıp mı?”, Din Hayattan Çıkar içinde, 2021.
    2 W.J. Watson, Muhammad Ali and the Khilafat Movement, 1955, s. 94.
    3 Bkz. Atay, agy.
    4 K. Atatürk, Nutuk, Cilt II, 1920-1927, 1973, s. 850-851.
    5 A. Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şîîlik, 1979, s. 50-51.
    6 N. Çağatay, 100 Soruda İslam Tarihi, 1972, s. 317-319.
    7 Bkz. Atay, agy.
  • Hititler

    Hititler


    imparatorlukların doğası çok kültürlü ve çok renkli olmalarıdır. bu durum mö 2 bin yılının son çeyreğinde bir imparatorluk hâline gelecek kadar toprak sahibi olmuş ve güçlenmiş olan hititler için geçerli olmanın ötesinde onları tanımlayan bir vasfa dönüşmüştür. tam olarak bin tane tanrıları olmasa da kendilerini “bin tanrılı halk” olarak nitelemeleri bu yüzdendir.

    Asur ve Babilli Semitik tanrılardan tutun Hint Avrupalı sayılan Luvi ilahları ve Mezopotamya’nın kadim kültürü Sümer, Anadolu’nun endemik halkı Hatti tanrıları Hititlerin panteonunda eşit bir şekilde putlaştırılmıştır. Hititler Mezopotamya’nın çivi yazısını ve Mısır’ın hiyerogliflerini eş zamanlı kullanan müstesna bir kültüre sahipti. Bir yandan kendilerinden önceki medeniyetlerde bulduklarını kendi coğrafyalarının koşullarına adapte ederek bir sentez oluştururken diğer taraftan da ticaret, savaş ve göçler vasıtasıyla komşularından aldıklarını diğer komşularıyla paylaşarak bir köprü-kültürü hâline gelmişlerdi. Tanrı sistemlerinden ve yazıtlarından da anladığımız üzere çok kültürlülüklerinde Doğu’nun ve Batı’nın mükemmel bir sentezini oluşturduklarını söyleyebiliriz.

    Hattuşaş Tünel
    Hattuşaş Antik Kenti’nde Sfenksli Kapı.

    Hititlerin Yeniden Keşfi
    İşin ilginç tarafı bu kadar çok krallıkla diplomatik ilişki kurup kültürel alışverişte bulunmuş, savaş ve barış antlaşmalarından kanunlara adını bırakmış, yaklaşık 600 yıl boyunca Anadolu, Suriye ve Levant bölgesini himayesi altına almış işbu devlet binlerce yıl boyunca tamamen unutulmuştu. Gerçi Avrupa medeniyetinin kökenlerini oluşturan milletler olsun; Babil, Pers ve Mısır gibi kayıt tutmak konusunda maharetli olan zamane süper güçleri olsun sıkça Hititleri kayıtlarına geçirmişti. Keza onlara kutsal metinlerde rastlamak da mümkündü: Eski Ahit’in temeli olan Tora, Nevlim ve Ketüvim adlı üç kitaptan mürekkep Tanah’ta Hititlerden defalarca söz ediliyor, İncil’de de izleri sürülebiliyordu. Buna rağmen dillerinin sırrı çözülmemiş, başkentleri Hattuşaş keşfedilmemiş olduğundan esrarengiz bir topluluk olarak tarihsellikleri sorgulanmamıştı. Neyse ki 19. yüzyılda bu muhteşem medeniyet gün yüzüne çıkarıldı.

    Hititler_2) Harita_Hititler
    Hititler yaklaşık 600 yıl boyunca Anadolu, Suriye ve Levant bölgesini himayesi altına almıştı.

    Hititlerin binlerce yıl sonraki yeniden keşfi başlı başına bir macera filmidir. Kutsal metinlerde adı sıkça geçen bu milletin âdeta mitolojik bir halk olabileceği düşünülürken önce Charles Texier adlı Fransız mimar, tarihçi ve arkeolog 1833 yılında kamu işleri müfettişi olarak Küçük Asya’yı keşfetsin diye Anadolu’ya gönderildi. Bir yıl sonra Boğazköy’deki Hitit başkenti Hattuşaş’ı keşfetmişti fakat bu sit alanının Hititlerle olan ilişkisi henüz kurulmamıştı. Ardından Archibald Henry Sayce 1879 yılında “Küçük Asya’da Hititler” adlı bir makale yayımlayınca Londra Kutsal Kitap Arkeolojisi Kurumu’nda heyecan doruğa çıktı ve kendisine “Hititlerin Kâşifi” ünvanı verildi.1 1884 yılında Anadolu’da misyonerlik yapan İrlandalı William Wright, Hitit yazıtlarını Hattuşaş’ta keşfetti fakat ciddiye alınmadı. Hitit membasının asıl buluşu Alman arkeolog Hugo Winckler ile günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri olan Müze-i Hümayun’da Antik Çağ eserlerinin yönetiminden sorumlu arkeolog Theodor Makridi Bey tarafından yapılacak, 1906 ve 1912 yılları arasında Hattuşaş’ta yürütülen kazılarda binlerce çivi ve hiyeroglif yazılı tablet binlerce yıl sonra toprak yüzüne çıkartılacaktı.

    Hititler_3.1 tablet
    Bedrich Hrozny, Hugo Winckler ve Theodor Makridi Bey’in bulduğu tabletleri okumayı başardı.
    Hititler_3) Bedrich HroznyBedřich_Hrozný_v_20._letech

    İyi güzel de yazıtlar çözülemediği için pek bir şey ifade etmiyorlardı; bunun için Birinci Dünya Savaşı’na kadar beklememiz gerekiyordu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda dilbilimci bir teğmen olan Çek asıllı Bedrich Hrozny 1914 yılında İstanbul’a ayak bastıktan sonra, Winckler ve Makridi Bey’in buldukları tabletleri incelemek istemiş, bu isteği kabul edilmiş, “nu ninda-an ez zatteni nu watar-ma ekutteni” cümlesindeki Sümerce “ekmek” anlamına gelen “ninda” kelimesini, “watar” kelimesinin İngilizcedeki su anlamına gelen “water” olabileceğini çıkartmış, çok geçmeden Hititçenin bir Hint-Avrupa dili olduğunu anladıktan sonra “ve ekmeği yiyeceksiniz, suyu ise içeceksiniz” cümlesine ulaşmış, gerisi de çorap söküğü gibi gelmişti. Birden bire binlerce yıldır unutulmuş olan bir medeniyetin hikâyesi kendi ağızlarından okunabilir kılınmıştı.

    Kilden Kitapların Anlattıklarından Yaradılış Mitlerine Hititler
    Böylece kilden kitaplar konuşmaya başladı. Hint-Avrupa dil ailesinin yazılı belge bırakmış en eski medeniyeti olan Hititlerin tabletlerinden Hitit halkının ne kadar pragmatik olduğunu anlıyor, büyük imparatorluklara has farklı milletlerden işlerine gelenleri alıp bir potada erittiklerini görüyoruz. Böylece özellikle Greko-Romenlerden bildiğimiz pek çok mitos ve edebî eserle paralellik kurabiliyoruz. Sümerlerin mitleri Hititliler tarafından korunup Batı’ya aktarıldığı için pek çok dinî ritüel, ilah ve anlatı birbirine benziyor, yani Hititlerin hem muhafaza eden hem de kültürlerin yayılmasına önayak olan bir millet olduğu bir kez daha ortaya koyuluyor.


    “hint-avrupa dil ailesinin yazılı belge bırakmış en eski medeniyeti olan hititlerin tabletlerinden hitit halkının ne kadar pragmatik olduğunu anlıyor, büyük imparatorluklara has farklı milletlerden işlerine gelenleri alıp bir potada erittiklerini görüyoruz.”

    Bir kelimeden hareket ederek ne demek istediğimi anlatayım. Yunan mitolojisinde tanrılar tanrısı olarak bilinen Zeus’un etimolojisi en rahatça izi sürülebilen sözcüklerden. Latince “deus” (tanrı) kelimesinin Farsça “kötü tanrı ya da iblis” anlamına gelen “daiva” kelimesi, onun da Sanskritçe “deva”dan türediği söylenir. Eksik halka Hitit dili çözülünce ortaya çıkıyor. En eski Hitit belgelerinden Anitta Metni’nde ışık tanrısı olarak adlandırılan “Siu” aynı zamanda “ışıldamak” anlamına geliyor. Bir süre sonra Hitit yazıtlarında “tanrı” kelimesinin karşılığı olarak yer alan “Siu”nun önce Antik Yunancada “Theos” oradan da Latince “Deus”a evrildiği belli oluyor.

    Sadece ilahların isimleri değil temel yaradılış mitlerinin de birbirini etkilediğini çıkarabiliyoruz. Antik Yunan mitolojisinde tanrıların kökenini ve pek çok varlığın doğuşunu anlatan asal eserlerden Hesiodos’un Theogonia’sını hatmedenler Hititliler tarafından asimile edilen Hurriler’in Kumarbi Miti ile olağanüstü benzerlikler saptayabilir. İki mitte de babalar ve oğullar arasındaki kozmik muharebeyi seyrederken babaların erkekliklerinden edildiğini okuyoruz. Kumarbi gök tanrısı Anu’nun erkeklik organını ısırıyor, Yunanlarda ise Kronos gök tanrısı babası Uranüs’ü hadım ediyor. Zamanı gelince çocukları tarafından alt edileceği kehanetinden dolayı çocuklarını yutan Kronos’u da Zeus yeri geldiğinde yerinden ediyor.
    Bu kastrasyon motifi haricinde erkek ilahların tuhaf doğurganlıklarını da görüyoruz. Kumarbi’nin Anu’nun spermlerini yutup fırtına tanrısı Teşhub’u doğurması ya da Zeus’un Metis’i yutup Athena’yı beyninden doğurması gibi. Pek çoğumuza tanıdık gelen Titanların ve Olimpik tanrıların, tıpkı Truva Savaşı gibi on yıl süren, Titanomachy (Titanlar) Savaşı’nın bir paraleli de Hurriler ve Hititler arasındaki tanrısal savaş metinlerinde görülür. Dolayısıyla Hitit metinlerinin keşfi, Gılgamış Destanı’nın kutsal kitaplardaki tufan mitosuyla örtüşmesinden dolayı kabaran merak gibi Hititolojiye dair ilgiyi de kaşıyabilir. Bu benzeşmelerin özellikle de mitograflar ve din tarihçileri açısından çok heyecan verici olduğu kesin.

    Hititler_4 Yazılıkaya'da ahiretteki (yeraltı dünyası) 12 tanrıyı betimleyen rölyef.
    Hitit İmparatorluğu’nun ulusal tapınağı kabul edilen Yazılıkaya’da ahiretteki (yeraltı dünyası) 12 tanrıyı betimleyen rölyef.

    Coğrafya ne kadar zorlayıcı ve sarpsa, ilahlar da o kadar öfkeli oluyor, o yüzden de
    onları mutlu etmek için türlü türlü bayramlar ve kurban ritüelleri inşa edilmiş. Depremlerin ve sellerin diyarlarında tanrılar benzer şekillerde mesut edilmeye çalışılıyor ve Jung’un parmak bastığı “kolektif bilinçdışı” denilen mefhumdan da anladığımız üzere insanoğlu aynı korkulara ve tutkulara sahip olduğu için benzer inanç sistemleri kurmuş olabiliyor. Ancak Antik Yunan (ve onların devamı olan Romalılar) ve Hurri/Hititler arasındaki paralelliklere baktığımızda benzerliklerin tesadüfi olamayacak kadar birbirlerini aynaladığını görünce komşu medeniyetlerin benzer dürtüler ve duygularla hareket ederek değil bildiğiniz birbirlerinin panteonlarını kopyalayarak hareket ettiklerine kanaat getiriyorsunuz.

    Hititlerin Hukuk Sistemi
    Fakat kopyalanmayan bir şey varsa o da Hititlerin hukuk sistemi. Antik Çağ’da yasa deyince pek çoğunun aklına Babillilerin Hammurabi Yasaları ve Atinalıların katı Draco Kodları gelir. Hititlilerin kanunları incelendiğinde yasalarının zaman içinde değiştirilerek yumuşatıldığı; Babil, Asur ve Semitik halkların “göze göz, dişe diş” mantığındaki kısasa kısas uygulamalarının hiçbir şekilde uygulanmadığı anlaşılır. Bahsi geçen kültürlerde ayrıca idamlar çok daha keyfi bir şekilde uygulanırken Hititlilerin cinayet suçlarını bile tazminat cezasına çevirdiklerini gözlemliyoruz.2 Fakat mesele zinaya gelince her zamanki çifte standart ve sertlikle en ağır şekilde cezalandırılıyor. 198 numaralı Hitit yasasına göre şayet zinayı kadın yapıyorsa kocası onu saray ahalisi önünde affetmedikçe cezası idam oluyor. Ayrıca kocası eşini başkasıyla yakalarsa onu anında öldürme hakkına da sahip. Ama Hititlerin farkı, şayet koca eşini affederse o zaman eşinin onurunu teslim etmek zorunda. Evliliklerle ilgili belgelerden anlaşılıyor ki kadın babadan kocaya verilen bir metaya dönüşmüş. Günümüz ananeleriyle çok benzerlik içeren uygulamalar arasında kızın aileden istenmesi, başlık parası alınması veya çeyiz geleneği Hititlerde de mevcut.

    Hititler_5) Hittite_Cuneiform_Tablet-_Legal_Deposition(_)
    Hattuşa’da bulunan bir Hitit tableti.
    Hititler_6) Pudehepa mühür
    Pudehepa’nın mührü.

    Tüm bunlara rağmen kendi çağdaşları olan medeniyetlerle kıyaslandıklarında Hitit kadınlarının durumunun nispeten daha iyi olduğunu söylemek lazım, özellikle de Asurlularla kıyaslandıklarında. Tabii bunu sadece kanunlarından değil siyasetlerinden de anlıyoruz. Günümüzde dünyanın ilk barış antlaşması olduğu için bir kopyasının New York’taki Birleşmiş Milletler binasında sergilenen Kadeş Antlaşması’nın imzacılarının arasında Mısır Firavunu II. Ramses ve Hitit Hükümdarı III. Hattuşili’nin yanı sıra eşi Pudehepa’nın mührü de vardır. Günümüzde Çukurova’ya tekabül eden Kilikya bölgesinde doğmuş olan Pudehepa, başrahip babasının izinde Hurri panteonunun en yüksek tanrıçası İştar’ın ve Afrodit’in dengi savaş ve aşk tanrıçası Şaşka’nın rahibesidir. Anlatıya göre Hattuşili, tanrıçanın ona yol göstermesi sayesinde Pudehepa’yı “tawananna” ya da kraliçe ilan eder ve gerek dinî işler gerek devlet makamında ortak yönetici olurlar. Pudehepa diplomasi konusunda dizginleri eline alır ve Ramses ile bizzat mektuplaşır; o yüzden de Kadeş Antlaşması’nın metninde parmağı olduğu düşünülen Pudehepa’nın belirtildiği gibi “güzel barışın ve güzel kardeşliğin antlaşması”3 daha önce mütecaviz politikalar süren iki ulusta gerçekten de daimî barışı getirir. Pudehepa sadece siyaset ve diplomasi sanatında mahir değildir, aynı zamanda Hitit panteonunu modifiye edip yeni tanrılar ekleyerek Hititlerin daha eklektik bir tanrı sistemine kavuşmasında da rol oynamıştır. #

    DİPNOTLAR
    1 C.W. Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu: Gizemli Hititlerin Keşfi, s. 22.
    2 Belkıs Dinçol, “Hitit Yasaları”, Anadolu Uygarlıkarlı: Hititler, National Geographic, Ocak 2006.
    3 William W. Hallo ve K. Lawson Younger Jr. (ed.), The Context of Scripture: Volume II: Monumental Inscriptions from the Biblical World, 2003. (Kadeş Barış Antlaşması’nın tam metni s. 93-106.)
  • 2024 Kazılarının En Heyecan Verici Keşifleri

    2024 Kazılarının En Heyecan Verici Keşifleri


    anadolu dediğimiz topraklar bir zamanlar mezopotamya, iran, transkafkasya, ege, akdeniz, karadeniz ve balkanlar olarak anılan ana kültür coğrafyalarının parçasıydı. helenistik, roma, osmanlı gibi büyük kültürlerin de içinde olduğu anadolu’daki uygarlıklar şimdiki sınırların fazlasını ifade ediyordu. bu topraklarda birbirinden farklı tüm zamanların özetini bulmak mümkün hâle gelmiş, akıl almaz katmansallıkta bir dünya hikâyesi birikmiştir. bu dev birikimin yeni izlerine ulaşmak da heyecan verici olmaktadır. işte bu nedenle her yıl kazı sezonlarında gözümüz kulağımız yeni keşiflerdedir.

    Arkeolojide keşif, objenin bulunuşuyla başlar ve ne olduğu anlaşıldığında da bilimsel keşfe dönüşür. Hiçbir konunun tam bilinemediği, her bulgunun eksilmiş olarak ortaya çıktığı Eski Çağ kültürlerinin karanlıklarını aydınlatmak için küçüklü büyüklü her keşif kendi çapında bir anlam taşıyor. Geçmişi daha iyi ve daha doğru anlamak için irili ufaklı binlerce keşfe daha ihtiyacımız var. Ortada bir keşif varsa bu bir kâşiften ötürüdür elbette. İkisi birbirinden ayrı düşünülemez.

    Kazi_Kesifleri_1. Karahantepe Koşan eşek Foto Yusuf Aslan
    Karahantepe’de koşar pozisyonda bir yaban eşeği figürü keşfedildi.

    Bu yazıda 2024 yılının kazı keşiflerinden bahsetmek istiyorum ancak yüzlerce keşiften bazılarına “en önemli” demek de haksızlık olabilir. Çünkü hepsi kendi çapında önemlidir. O hâlde ilk on önemli keşif seçkisi için “ilk kez bulunan, benzersiz bulgu” kriteri öncelikli etken olabilir. Yani “değerli eser” değil “değerli yeni bilgi” göz önündedir. Keşiflere geçmeden burada yer alan ve almayan tüm kâşifleri kutluyorum. Emeklerine Anadolu arkeolojisi müteşekkirdir. Ayrıca fotoğraf ve bilgilerini benimle paylaşan kıymetli bilim insanı arkadaşlarıma ve tüm bu çalışmaların himayedarı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne teşekkür ediyorum.

    Taş Tepeler Mucizesi: Karahantepe Bulguları
    Göbeklitepe keşfinin ardından Taş Tepeler projesi kapsamında yapılan kazılarda ilk yerleşik hayat detayları da keşfedilmeye başlandı. 250’den fazla T şeklinde dikili taşıyla dikkati çeken Karahantepe’de koşar pozisyonda bir yaban eşeği ve taş kaplar keşfedildi. Necmi Karul, “Bir yapıda zemin seviyesine ulaştık ve dikili taşlarla bölünmüş bir odada geometrik ve hayvan motifleriyle süslenmiş siyah klorit taşından yapılmış taş kaplar ve tabaklar yer alıyordu.” diyor. Buluntular arasında kurt çeneleri, leopar, akbaba ve tilki kemikleri gibi çeşitli hayvan kalıntıları da bulundu. Yapılar içinde tespit edilen çok sayıda ocak, toplumsal yaşam ve ritüeller hakkında yeni izler vermiş. Göbeklitepe dikmeleriyle değişen temel paradigmalar, Karahantepe ve diğer Taş Tepeler’deki bulgularla yerli yerine oturmaya devam ediyor. Bu sadece bir koşan eşeğin keşfi değil Urfa-Harran bölgesinde yayılan ardışık keşiflerin tamamlayıcı parçalarından biri olarak değerlendirilmelidir. Necmi Karul, “Bu alanlar, bölge halklarının kalıcı yerleşimler yaratma becerisinin bir sonucu olarak hayvanları evcilleştirme ve tarımda ilerlemeler kaydettiği, yaklaşık 11500 yıl önce başlayarak 1500 yıldan fazla süren bir dönüşümü ortaya koyuyor. Bu, tarımsal bir yaşam tarzının yerleşmesiyle birlikte derin bir evrimi ifade ediyor. Neolitik Çağ’ın erken evrelerinde, insanlar avcı-toplayıcı yaşam tarzını sürdürürken yeni bir tür toplumsal düzen inşa ediliyordu.” diyor. Asıl “Neolitik devrimi” şimdi Taş Tepeler yansıtmaktadır. Göbeklitepe ve çevresi/Taş Tepeler yıllara dayalı bir keşifler dizisi olarak öncelikle anılmalıdır.

    Kazi_Kesifleri_1.1 Karahantepe kaplar ve mekan Foto Karahantepe Kazı Arşivi
    Karahantepe’de kaplar ve mekân. FOTOĞRAF: KARAHANTEPE KAZI ARŞİVİ

    göbeklitepe keşfinin ardından taş tepeler projesi kapsamında yapılan kazılarda ilk yerleşik hayat detayları da keşfedilmeye başlandı. 250’den fazla t şeklinde dikili taşıyla dikkati çeken karahantepe’de koşar pozisyonda bir yaban eşeği ve taş kaplar keşfedildi.

    Kazi_Kesifleri_2.Çatalhöyük'te_İlk Ekmek
    Çatalhöyük’te dünyanın en eski ekmeği bulundu.
    KAYNAK: ARKEOFILI.COM

    Çatalhöyük’te İlk Ekmek
    Çatalhöyük Neolitik yerleşiminde 2021 kazılarında bir fırın ve yanında bazı kalıntılar ortaya çıkarılmıştı. 2024’teki arkeometrik analizler bu organik kalıntıların bir ekmeğe ait olduğunu gösterdi. Ali Umut Türkcan, “İlk arkeobotanik incelemelerinde buğday, arpa, bezelye tohumlarına da rastlandığını; avuç içi büyüklüğündeki kalıntı üzerinde yapılan arkeometrik analizlerin 6600 tarihinde mayalanmış ama henüz fırına girmemiş bir ekmeğe ait olduğunu ve Çatalhöyük’teki bu buluntunun dünyanın en eski ekmeği olduğunu,” belirtiyor.

    Garibin Tepesi’nde Urartu Heykeli
    Van’daki Garibin Tepesi kazılarında anıtsal bir heykel bulundu. Mehmet Işıklı, “Yaklaşık 2 metre uzunluğunda, 70 cm genişliğinde ve ortalama 1 ton ağırlığında masif bazalt taştan yontulmuş bu heykel, kare prizma şeklindeki gövdesi ve işlenmiş dikdörtgen formlu ayak kısmıyla dikkat çekmektedir. Ayak kısmında çıkıntılar görülmektedir. Heykelin baş kısmı yuvarlak ve şekilsizdir. Yüz hatları belli olmayan heykelin, işlenmeden yarım bırakıldığı düşünülmektedir.” diyor ve “Urartu’nun plastik sanatlarına dair önemli bir örnek olduğunu ve tanrısal ya da krali bir figür olabileceğini, bu tür anıtsal, üç boyutlu bir heykelle ilk kez karşılaştıklarını” belirtiyor. Heykelin neyi temsil ettiği henüz anlaşılmamışsa da Urartularda heykel sanatına dair çok sınırlı örnek olması keşfi önemli kılıyor.

    Kazi_Kesifleri_3. Garibin. Uraratu Heykeli. Foto  Mehmet Işıklı (1)
    Garibin Tepesi kazılarında üç boyutlu bir heykel bulundu.

    Çemkalı Şaman
    Ergül Kodaş, bir kerpiç binanın zemin altına gömülü, 25-30 yaşlarındaki kadın ile bedeni üzerinde, çenesi ayrılmış ve ayaklarının ucuna konmuş bir yaban öküzü kafatası ortaya çıkardı. Ayrıca bir keklik kanadı, bir sansar bacağı ve bir koyun veya keçinin kalıntıları da mezar çukurunda dağınık hâlde görüldü. Yakındaki diğer yapıların altında da başka 14 kişinin gömüldüğü belirlendi. Kodaş, “Sıra dışı bir defin işlemi olduğunu ve kadının hayvanlarda var olduğuna inanılan ruhlara erişimi olan 12 bin yıllık bir şaman olabileceğine” inanıyor.

    Kazi_Kesifleri_4. Çemkalı Şaman. Foto Ergül Kodaş (4)
    Mezarda bulunan ve doğaüstü güçlerle, büyüyle ilişkili olabilecek hayvan uzuvları iskeletin bir şamana ait olabileceğini düşündürüyor.

    Andriake Millefiori Cam Kaplama Plakaları
    Myra’nın liman mahallesi Andriake’de “Millefiori” (Bin Çiçek) tekniğinde üretilmiş çeşit ve miktarda cam kaplama plakalar ortaya çıkarılmıştır. Plaka parçalarıyla birlikte cam rozetlerden ve cam çerçevelerinden de çok sayıda bulunmuştur. Nevzat Çevik şöyle diyor: “Andriake’de keşfettiğimiz cam duvar kaplamaları Türkiye ve dünya arkeolojisi için önemli bir keşif niteliğindedir. MS 5. yüzyıla tarihlenen bu iç yapı dekorasyon malzemesi birkaç küçük parça dışında bilinmemekteydi. Bu kaplamalarla birlikte aynı dekorasyonda kullanılmış olduğu anlaşılan kakma tekniğinde kuşlu plakalar ve yine ünik bir keşif niteliğinde olan opus sectile tekniğinde aziz figürleri ve kuş ve deve figürleri de çok özel ve zengin bir duvar dekorasyonuyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.”

    Kazi_Kesifleri_5. Millefiori cam kaplama plakalarından örnekler Foto. Nevzat Çevik
    Millefiori cam kaplama plakalarından örnekler.

    Phaselis’te Apollon Sunağı ve Eşsiz Adaklar
    Phaselis antik kentinde, Tanrı Apollon’a adandığı düşünülen bir altar, kuros ve aslan heykelleri ile 30 adet adak figürini ortaya çıkarıldı. Erdoğan Aslan, “MÖ 620’lere tarihlenen Apollon’a adanmış bir altar yapısı içerisinde heykelciklerin tanrılara adak olarak kırılıp sunulduğunu, altarın antik limanda yer almasının da özel bir anlam taşıdığını, limana gelenlerin evlerine sağ salim varma dileğiyle burada adaklar bıraktıkları bir ritüel olduğunu,” belirtiyor.

    Kazi_Kesifleri_6. Phaselis Apollon Altarı. Foto Erdoğan Aslan
    Phaselis Apollon Altarı.
    FOTOĞRAF: ERDOĞAN ASLAN
    Kazi_Kesifleri_6.1 Phaselis. Apollon altarı adak heykelcik Foto Erdoğan Aslan
    Phaselis Apollon Altarı, adak heykelcikler.
    FOTOĞRAF: ERDOĞAN ASLAN

    Likya Denizi’nde Minos Hançeri
    Likya Denizi’nde daha önce ortaya çıkarılan dünyanın en eski batıkları Uluburun ve Gelidonya Batığı’nın ardından Kumluca Batığı’nın Hakan Öniz tarafından keşfi “en eski batık” ünvanını egale etti ve 200 yıl daha önceye, 1600’e ait bir batıkla Anadolu kıyıları bir kez daha Antik Çağ’daki önemine koşut bir veri sundu. Bu sezonda da Kumluca denizinde yapılan sualtı kazılarında, 50 metre derinlikte, bakır külçesinin altında Minos stilinde gümüş perçinlerle süslenmiş bronz bir hançer oldukça iyi korunmuş hâlde bulundu. Öniz, “Bu tür hançerler, daha önce yalnızca Girit’teki Minos Uygarlığı’nda biliniyordu. Şimdi de Girit’e doğru yol alırken batan bu teknede karşımıza çıktı.” diyor.

    Kazi_Kesifleri_7. Kumluca Batığı. Minos Hançeri. Foto Hakan Öniz_
    Kumluca Batığı, Minos Hançeri.
    FOTOĞRAF: HAKAN ÖNİZ
    Kazi_Kesifleri_8. Malazgirt Arap Mezarlığı. Ok Uçları. Foto Adnan Çevik
    Malazgirt Arap Mezarlığı kazılarında ok uçları bulundu.
    FOTOĞRAF: ADNAN ÇEVİK

    Malazgirt Savaşı’nın Nesnel Tanıkları: Ok Uçları
    Alan tarihçiliğinin, tarih araştırmalarında arkeolojik yöntemlerin kullanılmasının sonuçları alınmaya başlandı. Savaş alanı arkeolojisi Adnan Çevik tarafından
    başarılı bir şekilde yürütülüyor ve yeni belgelere ulaşılıyor. Artık sadece yazılı belgeler değil objeler de devreye giriyor. 1071 yılında Türklerin Bizans İmparatorluğu’nu mağlup ederek Anadolu’ya giriş yaptığı Malazgirt Savaşı sahasında yapılan yüzey araştırmaları ve kazılarda, Selçuklu ve Bizans ordularında kullanılan 39 ok ucu ortaya çıkarıldı. Çevik, “Aynı tabakada bulunan, IV. Romanos Diogenes’in tasvir edildiği sikkeler (1068-1071) bu ok uçlarının Malazgirt Savaşı’nda kullanıldığını kanıtlıyor.” diyor.

    Kazi_Kesifleri_8.1 Malazgirt Günbeli Altın Sikkeler. Foto Adnan Çevik
    Kazi_Kesifleri_8.1 Malazgirt Günbeli Altın Sikkeler. Foto Adnan Çevik
    Kazi_Kesifleri_8.1 Malazgirt Günbeli Altın Sikkeler. Foto Adnan Çevik
    Kazi_Kesifleri_8.1 Malazgirt Günbeli Altın Sikkeler. Foto Adnan Çevik
    Malazgirt-Günbeli kazılarında bulunan altın sikkeler. FOTOĞRAF: ADNAN ÇEVİK

    Laodikeia’da Skylla Heykel Grubu
    Odysseus’un deniz canavarı Skylla ile mücadelesini yansıtan eserler MÖ 27 ila 14 yıllarına tarihleniyor ve tiyatronun sahne binasında bulundu. Celal Şimşek, eserler için basına verdiği bilgilerde, “Bugüne kadar orijinaline göre yapılan en erken eser grubu olması ve boyaları korunmuş hâlde bulunmuş olması önemli. Bu eserler Odysseia destanında anlatılan efsaneyi somut olarak arkeolojik verilerde bulmamız açısından da çok önemli.” diyor.

    Kazi_Kesifleri_9. Laodşikeia. SkyllaGrubu Heykelleri
    Laodikeia, Skylla grubu heykelleri.
    Kazi_Kesifleri_10. Notion_Pers Sikkeleri
    Notion’da 2500 yıllık Pers sikkeleri bulundu.

    Notion’da Pers Sikkeleri
    Notion’da bir evin avlusunda çömlek içinde gömülmüş 2500 yıllık Pers altın sikkeleri bulundu. Christopher J. Ratteve, “Pers kralının betimini taşıyan altın sikkeler, paralı askerlere ödeme yapmak için kullanılıyordu. Pers İmparatorluğu tarafından basılan Pers Dareikos’u üzerinde diz çökmüş bir okçu figürü bulunmakta. MÖ 430 ve 427 yılları arasında, Notion’u işgal eden bir grup Pers yanlısı paralı asker tarafından sonradan almak için saklandığı düşünülüyor. Son derece büyük öneme sahip olağanüstü bir buluntu.” diyor.

    Diğer Keşifler
    İlk kez bulunduğu ve benzeri olmadığı için ilk ona sıralanan bu keşiflerden başka bunlarla yakın değerde çok sayıda önemli eser/bilgi ortaya çıkarılmıştır. Troya’da destansı savaşın ok uçları; Büklükale’de istilayı anlatan yazıt; Aphrodisias’ta kolossal Zeus başı; Ayanis’te bronz miğfer ve kalkanlar; Sefertepe’de “kafataslı oda”; Tepecik-Çiftlik Höyüğü’nde kil ve kireç ile süslenmiş kafatasları; Küllüoba’da ritüel izleri; Boncuklu Tarla’da pirsing/hızma uygulamasını gösteren takılar; Tavşanlı’da Asur Ticaret Kolonileri dönemine ait silindir mühür; Tell Açana’da mobilya satın alımını içeren Akadca tablet; Ulucak’ta 7800 yıllık kadın figürini; Yassı Höyük’te içinde nohut, buğday, kayısı çekirdekleri, kuru üzüm ve sarımsak bulunan bir depo; Assos’ta Bizans konaklama yapısı “ksenodokhion”; Ani’de Selçuklu erzak deposu; Datça Osmanlı Batığı ve daha buraya sığmayan küçüklü büyüklü nice keşifler… Anadolu tarihi her bir arkeolojik kazıda, her kazmada yeniden yazılıyor… #

  • Demokrasinin Altyapısı: Belediyeler

    Demokrasinin Altyapısı: Belediyeler


    yerel yönetimler insanın bütün temel haklarına dokunan bir işleve sahiptir. başkanların en insani görevi kenttaşını yalnızlık duygusundan uzak tutmaktır. belediye başkanları seçildikleri kentin geçmişi, bugünü ve geleceğinden sorumludur. bu yanıyla “miras koruyan, miras üreten, miras bırakan” kent liderleridir. akp iktidarı kendisini yerelde de güçlü hissettiği 2010’lu yıllarda yerel yönetimlerin yetkilerini arttırdı. 2019 sonrası pek çok büyükşehir belediyesini kaybedince bu yetkilerin bir bölümünü geri aldı. imar kanunu, gecekondu kanunu ve kıyı kanunu düzenlemeleri bunların başında geliyor.

    Birleşmiş Milletler’in evrensel ölçüler içinde kabul ettiği dört temel insan hakkı var: Yaşama hakkı, barınma hakkı, eğitim-sağlık hakkı ve kültürel haklar. Bu temel hakların tümü yerel yönetimlerin kapsama alanı içine giriyor.

    Ekrem İmamoğlu Adliye Çıkışında Vatandaşlara Seslendi
    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu Çağlayan Adliyesi’nde ifade verdikten sonra Adliye önünde toplanan kalabalığa seslendi. Konuşma sonrasında CHP’li belediye başkanlarıyla halkı selamladı. 31 Ocak 2025.

    Günümüzde yaşama hakkı deyince sadece hayatta kalmaktan söz edilmiyor. Yaşam kalitesi de hayatta kalmanın unsurlarından biridir. Evin musluğundan sağlıklı suyun akmasına; sel, yangın, deprem ve benzer felaket anında zararı önleme gücünün devreye girmesine kadar yaşamın her aşaması iyi bir altyapıyı gerektiriyor.

    Barınma hakkı da hayatta kalmanın ve yaşam kalitesinin başlıca unsurlarındandır. Türkiye iç göçlerle ve kültürel değişimle birlikte yaşam standartlarının sürekli dalgalandığı bir ülke. Geleneksel aile yapısının yerini çekirdek aile ya da bireysel yaşamın alması konut gereksiniminin özelliklerini değiştiriyor. Gelir dağılımdaki uçurum, bu yelpazenin daha da genişlemesine neden oluyor. Örneğin çok seçenekli bir site inşasında 60-70 metrekareden 150 metrekareye kadar değişen konut tiplerinin yanına toplum arasında “süper lüks” diye tanımlanan çok daha geniş ve konforlu yapılar da eklendiğinde ilk satılanlar en lüksler olabiliyor.

    Sağlık, eğitim, kültürel haklar, temel gereksinimlerin hemen ardından tercihte birbiriyle yarışan haklar olarak sıralanıyor.

    Yerel yönetimlerin varlık nedeni bu hakların yurttaşın öncelik sıralamasını da gözeterek yerine getirmesidir.

    Dijital Çağda Değişim
    Ben radyo çocuğuyum. 1960 yılında Toroslar’ın eteğinde bir köyde doğdum. Dünyaya açılan başlıca penceremiz radyoydu. Sabahları “Yurttan Sesler Korosu”, cumaları “Halk Hikâyeleri”, perşembe akşamları ise “Radyo Tiyatrosu” hâlâ belleğimdedir. Lise, üniversite yıllarımda televizyon öne geçti. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki derslerimizden biri “Daktilografi” idi. Zira henüz bilgisayar kültürü başlamamıştı. On parmakla daktilo yazmak ders konusuydu. Gazeteciliğin beşinci yılında faks, onuncu yılında bilgisayar basın sektörüne ve toplumsal yaşama girdi.

    1990’ların başında bir karikatür anımsıyorum. Televizyonun başında bir genç. Bedeni küçücük kalmış, başı normalin neredeyse iki katı, beli kambur, bilgisayar ekranına odaklanmış, öylece bakıyor. O yıllarda yakın geleceğe ilişkin öngörü şuydu: Bilgisayar toplumsal yaşama o kadar etkili girecek ki insanlar tamamen onunla yaşamaya başlayacak, dünyaya gözlerini kapatacak. Çevreyle ilgilenmeyecekler, gezmeler, toplumsal buluşmalar azalacak. Belki pek çok restoran, çay bahçesi, piknik alanı benzeri yerler kapanacak. Bu öngörünün birinci kısmı gerçekleşti. Bilgisayardan öte dijital yaşam her şeye damgasını vurdu ancak ikinci kısmı gerçekleşmedi. Yani insanların sosyalleşme, gezme-görme, dışarıda buluşma duygusu azalmadı. Aksine arttı. İlhan Selçuk’un yeri geldikçe kullanmayı sevdiği bir söz vardı: “İnsan gökyüzünde yıldızları görünce, oraya gitmek ister.” Bugün de insan cebindeki telefonda, dizindeki bilgisayarda şehrinin, ülkesinin, dünyanın bir yerini görünce oraya gitmek istiyor. Örneğin bir televizyon dizisinin çekildiği mekân kısa sürede ünleniyor; sosyal medyada oraya gidenlerin mekânı paylaşımı arttırıyor, devamında daha çok insan görmek istiyor.

    İşte bu bireyselleşmeden sosyalleşmeye giden süreçte belediyelere yeni sorumluluklar, yeni hizmet alanları açılıyor. 2024 yılı sonbaharında bir Anadolu kentine belediyenin çağrısıyla konferansa gittiğimde, belediye başkanıyla konuşurken konu yurttaşın en çok ne istediğine geldi. Elbette altyapıya ilişkin istemler öne çıkmıştı ama birinci sırada, o dönem popüler bir parçayla ünlenen sanatçı yer almıştı. Kent sakinleri, özellikle gençler, “Başkan bize o sanatçıyı getir.” demişlerdi.


    “belediyeler bir yandan dijital yaşama ayak uydururken bir yandan da insanların temel gereksinimlerini dikkate almak durumundadır. bugün yapay zekânın da katkısıyla pek çok hizmet insan unsurunu azaltarak verilebilir ama sevgiyi vermek yine insanla olacaktır.”

    Demokrasinin_Altyapisi_2) Mustafa Balbay (sağda) ortaokul
    Mustafa Balbay’ın (sağda) ortaokul yılları.
    KAYNAK: MUSTAFA BALBAY ARŞİVİ

    Desmond Morris’in Sevmek Dokunmaktır kitabından esinlenerek vurgulamak gerekirse, insan sevdiği her şeye dokunmak ister. Bunu sosyal yaşama, yerel yönetime uyarlarsak, bir belediye başkanının kentin insanlarına dokunabilmesinin yolu, onların istediği şeylere ulaşmasını sağlamaktan geçer. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin insanın en temel gereksinimi olan sevmek ve sevilmek devam edecektir.

    Belediyeler bir yandan dijital yaşama ayak uydururken bir yandan da insanların sözünü ettiğimiz temel gereksinimlerini dikkate almak durumundadır. Bugün yapay zekânın da katkısıyla pek çok hizmet insan unsurunu azaltarak verilebilir ama sevgiyi vermek yine insanla olacaktır.

    Umutsuzluk Yalnızlıktan Doğar
    Yalnızlık, Allah’a mahsustur, diye bir atasözümüz vardır. Bunun toplumsal mücadelelerdeki karşılığını da şöyle özetleyebiliriz: Umutsuzluk yalnızlıktan doğar.

    Süleyman Demirel, İslamköy Beldesinde
    Süleyman Demirel, Isparta İslamköy’de, 1985.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Günümüzde belediye başkanlarının kentteki her bireyin yanı başında olma gibi bir işlevi de öne çıktı. Bu, belediye başkanının bizzat yurttaşlarla iç içe olmasından ziyade bir hizmetiyle, bir katkısıyla onlara varlığını hissettirmesi demektir. Örneğin İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehir belediyeleri başta olmak üzere yerel yönetimlerin bir ailenin yeni doğan çocuğuna yaptığı süt, mama yardımı… Kent lokantaları… Düzenli pazaryerleri… Kreşler… Taziye çadırı… Sosyal yardımlar… Yurttaşın yalnızlık, çaresizlik duygularını atmasını sağlayan, ilk bakışta basit gibi görünen önemli dokunuşlardır.

    Günümüzde insanların en büyük gereksinimlerinden biri de şüphesiz ki önemsenmektir. Bir yurttaşın, konuşmacı olduğum bir konferans sonrasında o kentin belediye başkanıyla ilgili sözü şu olmuştu: “Bir şey istedim, yapmadı. Nasıl olmayacağını anlattı ama beni önemsedi, telefonuma çıktı ya, bu bile yeter!”


    “günümüzde belediye başkanlarının kentteki her bireyin yanı başında olma gibi bir işlevi de öne çıktı. bu, belediye başkanının bizzat yurttaşlarla iç içe olmasından ziyade bir hizmetiyle, bir katkısıyla onlara varlığını hissettirmesi demektir.”

    Miras Üreten… Miras Koruyan…
    Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le sohbetlerimizde sık kullandığı sözlerden biri şuydu: “Vatandaş günlük yaşar. O günkü gereksinimi neyse onun karşılanıp karşılanmadığına bakar…”

    Siyasal söylemde son derece doğru bir yaklaşım ancak kentin emanet edildiği belediye başkanları aynı zamanda bir milat yaratmaya çalışır. Bu anlamda belediye başkanı miras üreten, miras koruyan, miras bırakan bir kimliğe sahiptir.

    Kent Lokantaları’nın Üçüncüsü Sultanbeyli’de Açıldı
    İBB’nin düşük gelirli vatandaşların, öğrencilerin yemek ihtiyacını karşılamak için açtığı Kent Lokantası, pek çok başka şehirde de karşılık buldu. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu bir Kent Lokantası açılışında halka yemek dağıtırken.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS
    Demokrasinin_Altyapisi_Asfalt Çalışması
    İstanbul’da bir asfalt çalışması, 1990’lı yıllar.

    Kentlerin birikimlerini korumak, yeni kimlikler eklemek bir belediye başkanını en kalıcı hâle getiren değerlerin başındadır. Bu noktada anonim hâle gelmiş bir anlatımı paylaşmak isterim. Fransız, Alman, Türk üç mimara ayrı ayrı şu soru sorulmuş: “Bir felakette şehrin dörtte biri tamamen yıkıldı, dörtte biri çok ağır hasar aldı, dörtte biri az hasarlı, dörtte biri sağlam… Ne yaparsın?”

    Yanıtlar şöyle olmuş:

    Fransız mimar: “Tamamen yıkılan, ağır hasar alan yerleri tasfiye eder, arşiv kayıtlarından eski hâlini çıkarır, aynısını yeniden inşa ederim. Az hasarlıları güçlendiririm.”

    Alman mimar: “Tamamen yıkılan alanı yeniden planlarım. Ağır hasar alan bölümü yıkar, aynısını yeniden inşa ederim. Kalan bölümü sağlamlaştırırım.”

    Türk mimar: “Kenti dümdüz eder yeniden yaparım!”

    İşini bilim ışığında yapan mimarlara elbet saygımız büyük. Türkiye’de her kademedeki yöneticide baskın düşünce “damga vurmak” oluyor. Bu bakış beraberinde öncekini yok sayıp yeniden yapmayı getiriyor. Oysa kentin tarihten gelen kimliğini korumak büyük bir zenginlik. Gerek ülkemizde gerekse dünyanın başlıca kentlerinde en çok “eski kent” bölümünün turist çekmesi, o kentte yaşayanların bile ilgisini çekmesi bu gerçeğin fotoğrafıdır.

    Yeri gelmişken vurgulamak gerekirse, ayda ortalama bir kez İstanbul’a gelişlerimde iki şey dikkatimi çekiyor: Sahillerdeki buluşma, yürüme yerlerinin artması, büyümesi ve tarihî binaların restore edilerek günlük yaşama katılması.

    Bu örneklerin daha da artmasını dilerim.

    Akordeona Dönen Yasalar
    Aziz Nesin’lik bir yaklaşımla vurgulamak gerekirse Türkiye’de en çabuk değişen şey yasalar. Meclis’in yasa yapma hızı neredeyse radara yakalanacak süratte!

    Yukarıda Fransız, Alman, Türk mimar örneklerini aktardım. Yine üç ülkeden bir istatistik paylaşayım. İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği 1945 yılından sonra Fransa İmar Yasası 3 kez, Almanya İmar Yasası 2 kez değişti. Türkiye’de ise sadece 2014 yılından 2024’e kadar 164 kez değişti!

    Bu değişikliklere ayak uydurmak bir yana onları takip etmek bile güç. Aynı şekilde yerel yönetimler yasasının da akordeona döndüğünü söylemek mümkün. 1984 yılında Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde yapılan köklü değişiklikle büyükşehir, ilçe, belde belediyeleri ayrımı yaşamımıza girdi. O yıldan sonra belediyelerin sınırlarından yetkilerine kadar pek çok küçük değişiklik yapıldı. AKP iktidara geldikten sonra 2004 yılında çok köklü bir değişiklik yaptı, 2012’de de yerel yönetimlerde o günlerdeki gücünü dikkate alarak bir büyük değişiklik daha yaptı. Buna göre büyükşehir belediye başkanlarının yetkisi artacak, köyler ilçelere bağlı mahalle olacak, yüzlerce küçük belediye kapatılacaktı.

    2019’dan itibaren AKP’nin bakışı değişti çünkü öncekilere ek olarak İstanbul, Ankara, Adana, Mersin gibi büyükşehirlerde CHP’li adaylar kazanmıştı. AKP bu kez belediyelerin gücünü azaltmak, kontrol etmek üzerine adımlar atmaya başladı.

    TURGUT ÖZAL  BASIN TOPLANTISINDA
    Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde yerel yönetimlerle ilgili köklü değişiklikler yapıldı.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    2020 başından itibaren kamuoyunda “torba yasa” diye bilinen birbirine benzemez bütün değişikliklerin aynı pakette yer aldığı düzenlemelerle belediyelerin özellikle imar konusundaki yetkileri daraltıldı. Bunlar Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na devredildi.

    Erdoğan  Kasımpaşa İplikçi Suriri Parkını Açtı
    Recep Tayyip Erdoğan İBB başkanıyken bir açılışta.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Birkaç örnek vermek gerekirse… 775 sayılı Gecekondu Yasası’nda gecekondular ve imara aykırı yapılarla ilgili yetki, sözünü ettiğimiz bakanlığa devredildi. Bu nedenle pek çok belediye gecekondulardaki kentsel dönüşüm adımlarını atmakta zorlandı çünkü bakanlık izin vermede aceleci davranmadı.

    3621 sayılı Kıyı Kanunu’ndaki değişiklikle kıyılarda yapılaşma ve iskele inşası yasaklandı. Daha önce belediyeler bu konuda tasarruf sahibiydi. Kıyılarda sadece bakanlığa millet bahçesi yapma yetkisi verildi. Bir millet bahçesinin içinde nelerin olması ya da olmaması gerektiği belirsiz olduğu için bu ucu açık bir yapılaşma izni anlamına da geliyordu.

    İmar Kanunu’nda yapılan değişiklikle kaçak yapıların saptanması ve yıkım kararı verilmesi yetkisi bakanlığın oldu, yıkma görevi ise belediyelere verildi. Bir başka deyimle işin külfet kısmı belediyede kaldı. Aynı yasadaki değişiklikle birkaç bağımsız parselle ilgili plan değişikliği anlamına gelen “mevzi plan” yetkisi de yerel yönetimlerden alındı, bakanlığa verildi.

    Böylesi yasal kısıtlamaların yanı sıra kimi büyük olaylar sırasında yerel yönetimlerin yetkisini kısıtlama girişimini de bunlara eklemek gerekir. Örneğin 2020’deki Covid-19 salgını sürecinde başta İstanbul, Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere yerel yönetimlerin sorumluluk alması fiilen engellenmek istendi.

    Yaşarken Yaşatmak…
    Babam kamyon şoförüydü. Çocukluğumda, yük sarıp gittiği yerleri anlatışı beni çok etkilerdi. İlk gezme duygum böyle gelişti. Yaz tatillerinde babamla Anadolu illerine gitmek büyük keyifti. Gazeteciliğe başlayınca buna dünyayı görmek de eklendi. 80 ülke 500 kadar şehir gördüm.

    Kent uygarlığının hemen hissedildiği pek çok şehirde parkların içinde tren seferlerinin olması, yani kent doğasına böylesine büyük yer ayrılması karşısında, “Benim ülkemde de olsa!” demiştim. Budapeşte ve Pekin’de belediye başkanlarının sadece şehrin resmini yapan ressamlar grubu oluşturması da ayrıca hoşuma gitmişti. “Keşke benim ülkemde de olsa!” demiştim.

    Son örnek Almanya’nın Köln şehrinden… 2000’lerin başıydı… Uğur Mumcu’yu ve öldürülen aydınlarımızı anma etkinlikleri çerçevesinde Köln’e çağrılmıştım. Toplantı sonrası benim gezme duygumu bilen kişi, aracıyla Köln’ü dolaşmayı önerdi. Bir sokağa sapacaktı ki, “Hay Allah, nasıl da unuttum. Bu sokak bir süre trafiğe kapalı.” dedi. Nedenini şöyle anlattı:
    “Bu sokakta kent tarihini araştıran önemli bir yazar oturuyor. Yazar son kitabını tamamlamış, düzeltmeler yapıyormuş. Belediye bir karar aldı, kitabı baskıya hazır hâle getirene dek, sokak trafiğe kapatıldı.”

    O an gözümün önüne Uğur Mumcu’nun, Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürüldüğü sokaklar geldi. Almanya’da yazarlar üretirken sokağı trafiğe kapatılıyordu, bizde ancak öldürülünce sokakları trafiğe kapatılıyordu.

    Pek çok belediye başkanımız, katledilen aydınları yaşatıyor. Onların unutulmaması başlıca tesellimiz ancak en büyük dileğimiz şu: Yazarları, aydınları, sanatçıları yaşarken yaşatmak!

    O günlere… #