Etiket: Sayı: 123

  • Keçi Kılıklı Marsyas’ın Başına Gelenler

    Keçi Kılıklı Marsyas’ın Başına Gelenler


    mitoloji, tarih öncesi tanrılarının efsaneli serüvenlerini anlatır ve bir topluluğun duygularını, anlayışını, özlemlerini göstermesi bakımından önemlidir. bu mitolojik anlatıda marsyas bulduğu flütü güzel çalmasıyla müziğin tanrısı apollo ile kıyaslanır. bu duruma son vermek isteyen apollo bir jüri toplar. jüriden kral midas, marsyas’ın da iyi çaldığını söyleyince apollo, midas’ın kulaklarını eşek kulaklarına çevirir ve marsyas’ın ise derisinin yüzülmesini ister. marsyas’ın derisinin yüzüldüğü mağaradan yüzyıllar boyunca bir müzik aleti sesi geldiğine inanılır.

    Marsyas_6 Apollon ve Midas Turgay Tuna arşivi
    Apollon, yarışmanın hakemliğini yapan Kral Midas’ı cezalandırırken. 

    Anadolu coğrafyası efsanelerle, mitolojik öykülerle yoğrulmuş topraklara sahiptir. Yunan mitolojisindeki birbirinden güzel mitlerin önemli bir bölümü Anadolu topraklarında dallanıp budaklanmış, birbirinden güzel öyküler günümüze dek gelmiştir. Yunan mitolojisindeki en güzel mitlerden biri de keçi kılıklı Satir Marsyas’ın başına gelen talihsiz ve bir o kadar da hüzün verici öyküsüdür. 

    Keçi kılıklı Marsyas bir entel, bilgedir. Yurt edinmiş olduğu Afyon dolaylarındaki dağlar, vadiler, tepeler onun yaşam alanıdır. Keçi bacakları üzerinde zıplayarak bir tepeden ötekine koşuşturur, bazen dere kenarlarında yeşillikler üzerine serilip dinlenir bazen de güzel peri kızlarıyla sohbet edip oynaşır, günlerini geçirip gider. 

    Marsyas’ın Bulduğu Flüt
    Günlerden bir gün, orman içinde dolaşırken çalılıkların arasında garip bir şey olduğunu fark eder. Yaklaştığında gördüğü şeyin güzel bir flüt olduğunu anlar. Merakla alır eline, sağına soluna bakar, ardından da üflemeye başlar. O kadar güzel sesler çıkar ki flütten, kulağını dolduran seslerin güzel tınısı karşısında kendisi de şaşırıp kalır. Çok geçmeden de çaldığı flütün güzel sesine gelen ormandaki hayvanlar, etrafında çember oluşturup muhteşem konsere kulak verir. Aslında gerçekten de büyülü nağmeler çıkaran bu flüt, Tanrıça Athena’ya aittir. 

    Güzel tanrıça, bir gün su kenarında flütü çalmaya başladığında suda yansıyan görüntüsünü beğenmez, zira flütü üflemeye başladığında 

    yüzündeki güzellik çirkin bir görünüm alır, bundan hoşlanmayan Athena’da bir daha eline almamacasına flütü savurur atar. İşte, kime ait olduğunu bilmeyen Marsyas bu flütü bulup sahiplenir. Bundan böyle, gelip geçtiği yerlerde, içinden geldiğinde, aklına estiğinde bir yerlerde durur, flütünü çıkarır, çalar. Bunu duyan orman sakinleri de Marsyas’ın sihirli flüt nağmelerine kendilerini kaptırıp kendilerinden geçercesine kulak verir, dinler. Öyle ki bu muhteşem konser karşısında aslanla tavşan, kurtla kuzu yan yana gelip sükût içinde birbirine zarar vermeden keçi kılıklı Marsyas’ın sihirli müziğini dinler.

    Marsyas_1 Fotoğraf Turgay Tuna
    Talihsiz Marsyas’ın heykeli. (İstanbul Arkeoloji Müzeleri)

    Marsyas’ın Flütünün Güzel Sesi Apollon’a Ulaşır
    Günler gelir geçer, Marsyas’ın sihirli flütünün güzel sesi Afyon sınırlarını aşar, uzaklara doğru yol alır ve herkes Marsyas’ın müziğinden söz etmeye başlar. Ne var ki bu sihirli flütün güzel sesi rüzgâr tanrısı Eolos’la birlikte uzaklara, Ege Denizi’nin öteki kıyılarına taşınır ve tanrıların dağı Olympos’un zirvesine kadar yükselir. Olympos’un yakışıklı müzisyen tanrısı Apollon, bu gizemli flüt sesini algıladığında hayretler içinde kalır, merak eder ama bir o kadar da içindeki kıskançlık hisleri kabarır. Kimsenin ondan daha güzel müzik yapmasını kabul edemez. Çok geçmeden de uçar, müzik sesinin geldiği Afyon dolaylarına varır. Bir anda ormanda dolaşmakta olan Marsyas’ın karşısına dikilir. Karşısında Apollon’u gören Marsyas öyle bir şaşırır ki korkudan ne yapacağını bilemez. Apollon, Marsyas’ı yukarıdan aşağı süzdükten sonra haykırır: “Dinle beni keçi kılıklı; çok güzel müzik yapıyorsun ama biliyorsun ki ben de müzik yapıyorum; ikimiz beraber yarışıp kozlarımızı paylaşacağız.” der.

    Marsyas, bu teklifin karşısında donar kalır. Hiç mi hiç istemez böyle bir şeye girişmeyi. Zira karşısındaki bir tanrıdır ve de müziğin tanrısı Apollon’un kendisidir. Ancak tanrının isteğini geri çevirmek söz konusu bile olamaz. Korka korka Apollon’un teklifini kabul eder. 

    Yedi Gün Yedi Gece Yarış
    Apollon, yarışmanın hakemi olarak Afyon ovalarından Kapadokya vadilerine uzanan Frigya ülkesinin kralı Midas’ı seçer. Midas, çok sevdiği kral kullarından biridir. Hazırlıklar yapılır ve sonunda büyük yarışma başlar. Marsyas flütünü, onun yanında da müziğin ve güneşin tanrısı Apollon lirini çalmaya başlamıştır. Öyle bir müzik sesidir ki bu; ormanda yaşayan ne kadar canlı varsa gelir kulak verir bu gizemli, sihirli müziğe. Aslanlar, ceylanlar, kuşlar yan yana bu muhteşem konserin büyüsüne kapılıp kendinden geçer. Yedi gün yedi gece sürecek bir yarışmadır bu. Üçüncü günün sonrasında zavallı Marsyas zorlanmaya başlar; bir taraftan uykusuzluk, bir taraftan yorgunluk… Zar zor getirir yarışmanın sonunu, ne yapar eder yedi gün yedi gece dayanır. Yarışmanın sonunda da nefretle tuttuğu elindeki flütü, bir daha eline almamacasına fırlatır atar. Bezgindir, bitkindir, yorulmuştur… 

    “Kim Daha Güzel Müzik Yaptı?”
    Apollon haykırarak: “Kim daha güzel müzik yaptı?” diye sorar Kral Midas’a. Adil Midas, düşünür taşınır, biraz yutkunur ve içindekileri dile getirir. Der ki: “Tabii ki en güzel müziği tanrımız Apollon yaptı; ama Marsyas’da ondan pek aşağı kalmadı, o da güzel müzik yaptı.” diye cevap verir. Apollon öyle kızar, öyle hiddetlenir ki Midas’ın sözünü keser ve hiçbir faninin, hiçbir canlının, bir tanrıdan daha iyisini yapamayacağını, daha ileriye gidemeyeceğini söyleyerek Marsyas’a döner: “Sana öyle bir ceza vereceğim ki bundan böyle bir daha ne müzik yapabileceksin ne de tanrılarla yarışabileceksin.” der. Çaresiz Marsyas’ı kollarından bir ağacın dallarına bağlar; sonra da eline aldığı bir bıçakla derisini yüzmeye başlar. Acılar içinde bağırır, inler zavallı Marsyas, kanlar içinde kalır ve sonunda ölür.

    Marsyas_5 Yarışma
    Yedi gün, yedi gece süren yarışmanın sonunda Marsyas, Apollon tarafından derisi yüzülerek öldürülür. 

    Onu çok seven orman ve su perileri katıla katıla ağlar arkasından, döktükleri gözyaşlarından Çine Çayı doğar. Apollon o kadar kızmış, o kadar içerlemiştir ki yarışmanın hakemi Midas’ı da ortadan kaldırmak ister ancak bu kötü isteğinden vazgeçip bambaşka bir ceza verir ona. “Sen çok iyi bir kralsın belki ama senin kulakların güzeli duymuyor, sana öyle kulaklar vereceğim ki bundan böyle her bir şeyi çok daha iyi duyacak; güzel, kötü sesleri birbirinden ayırt edebileceksin.” der ve Olympos Dağı’nın yolunu tutmak üzere uçar gider.

    Eşek Kulaklı Midas!
    Bu olaydan sonra sarayına kapanan Midas, geçen günler içinde kulaklarında bir tuhaflık fark eder. Büyümüş gibidirler! Birkaç gün sonra da kulaklarının uzamış olduğunu anlar. Halkının karşısında gülünç duruma düşmemek için saçlarını uzatmaya başlar. Uzun kulaklarının görünmemesi için de berberini çağırır, saçına bir şekil vermesini ister. Berber ise kralın, eşeklerinkini andıran uzun kulaklarını gördüğünde küçük dilini yutar gibi olur âdeta. Midas, berberi tembihler. “Seninle benim aramda bir sır olarak kalacak bu.” der ve öyle bir tehdit savurur ki ağzından bir şey kaçıracak olursa onu ve ailesini hiç kimsenin görmemiş olduğu işkencelerle mahvedip öldüreceğini söyler. Büyük korku ve endişeyle saraydan çıkan berber, görmüş olduklarını eşine, çocuklarına dahi anlatmaz ama geçen zaman içinde de derin, içsel bir rahatsızlık duymaya başlar. İçindeki sırrı dışarı atamamak, onu sıkıntılara sokmuştur. Sonunda dayanamaz, bir sabah ailesinden gizli, heybesini sırtına atar, evin kapısını çekip yollara koyulur. Dere tepe yürür gider, arkasına bakmaz. Günler, aylar geçtikten sonra da bir dağın eteğine gelir durur. O kadar yol katetmiş ki; evini barkını, ülkesini, kralın tehditlerini arkasında bırakmıştır. Bir an önce kendisini rahatsız eden, sıkıntı veren içindeki sırrı çıkarıp atmak için dağın yamacındaki toprakları elleriyle kazıp eşeler, bir çukur açar. Ardından da içindekileri kusarcasına toprağa haykırır: “Eşek Kulaklı Midas! Eşek Kulaklı Midas! Eşek Kulaklı Midas!..” 

    İçinde sır olarak kalmış sözcükleri çıkartıp atar kendisinden ama tam o sırada rüzgârın tanrısı Eolos esmeye başlar ve efsane bu ya; berberin ağzından çıkan sözcükleri tek tek alır uçurur, dünyanın dört bir yanına gönderir ve işte o günlerden bu günlere “Eşek Kulaklı Kral Midas”ın destansı öyküsü gravürlerden heykellere, tiyatrodan operaya devam eder durur. #

    Satirler
    Yunan mitolojisinde yarı insan, yarı keçi kılıklı yaratıklar olan satirlerin belden aşağısı keçi, belden yukarısı da insan görünümlüdür. Toynaklı keçi bacaklarına sahip bu yaratıkların göğüsleri kıllarla kaplıdır. Keçi sakallı olup başlarının üzerinde iki adet minik boynuz taşırlar. Şarap tanrısı Dionyzos’un müritleri sayılan satirler, bol bol şarap içer sızarlar. Mitolojide fiziksel olarak kendilerine benzeyen keçi kılıklı serseri Pan’ın aksine daha ağırbaşlı ve bilgedirler.

    Apollon

    Müziğin Tanrısı Apollon
    Yunan mitolojisinin önde gelen tanrılarından Apollon güneşin ve müziğin tanrısıdır. Aynı zamanda ay ve avcıların koruyucu tanrıçası Artemis’in kız kardeşidir. Heykellerinde de görüldüğü gibi lirini elinden eksik etmez. Başının üzerinde defne yapraklarından oluşan bir taç taşır, tanrılar arasında en iyi ok atanlardan biridir. 



    Kral Midas 
    MÖ 738-696 yılları arasında yaşamış olduğu öne sürülen, efsaneleriyle ünlü Frigya Kralı Midas, Frigya’nın başkenti Gordion’da yaşamış (Günümüzde Polatlı-Yassıhöyük) ve kimi antik kaynaklara göre boğa kanı içerek intihar etmiştir. Öldüğünde, Gordion’da yükselen 300 metre çapında, 55 metre yüksekliğindeki büyük tümülüsün içindeki mezar odasına yerleştirilmiş olan Kral Midas’ın kafatası 1950 yılında mezar eşyalarıyla birlikte gün ışığına çıkarılmıştır. Günümüzde, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmektedir.  

  • Zümrüt Hançer

    Zümrüt Hançer


    tarih boyunca, diplomatik ilişkilerde sembolik hediyeler büyük bir yere sahip olmuştur. bu hediyeler bazen ülkeler arasındaki dostluğu pekiştirmek, iş birliğini artırmak bazen de üstünlük kurma arzusunu göstermek amacıyla sunulmuştur. ancak bazı durumlarda ise bu hediyeler tarihin akışını değiştirebilecek olayların da fitilini ateşlemiştir. zümrüt hançer, sultan ı. mahmud ile nadir şah arasında yaşanan ve tarihe damgasını vuran böyle bir diplomatik hikâyenin öznesidir.

    Zümrüt_Hancer_3) FlzViG6WYAA46tI kopya
    Sultan I. Mahmud’un Nadir Şah’a hediye edilmek üzere yaptırdığı ancak Şah’ın ani ölümü üzerine saray hazinesine kalan Zümrüt (Topkapı) Hançer.

    Bir Hükümdar Gider
    Lale Devri’nin kandili, Patrona Halil’in hamam suyuyla sönüp de III. Ahmed iki oğluyla Saray-ı Hümâyûn’daki dairesinde zorunlu istirahate çekilince yeğeni Şehzade Mahmud, Osmanlı tahtına buyur edildi ve yeni hükümdarın 24 senelik saltanatı da böylece başladı (1 Ekim 1730). 

    Sultan I. Mahmud, İstanbul sarayında saltanat yoluna çıkarken yüzyıllarca birbirlerinin bileğini bir türlü arzularınca bükememiş olan Safevîler hattında da kılıç sesleri yükseldi. Horasan emirlerinden ve Afşar Türkmenlerinden Nadir Şah’ın Patrona Halil İsyanı’nı fırsat bilerek pek çok yeri Safevî mülküne dâhil etmesiyle iki imparatorluğun sınırı yeniden ateş hattına döndü.

    Karşı taarruzla mağlubiyet kuyusundan yeniden su içmeye mecbur olan Safevîler, Osmanlı ordularının Tebriz ve Herat’a girmesiyle barış antlaşması talebinde bulununca rahat bir nefes alındı, lakin bu antlaşmanın hem Sultan Mahmud’u hem de bu yolda fitili ateşleyen Nadir Şah’ı memnun etmemesi, İsfahan tahtında esecek sert rüzgârların da habercisi oldu (1732). 

    Bir Hanedan Gelir 
    Hâl böyle olunca siyaset silahına davranan Nadir, önce Şah II. Tahmasb’ı tahtından indirdi ve ardından da tahta henüz kundağa sarılı olan Veliaht Şehzade Abbas’ı bırakıverdi. Önce saltanat naibi ünvanını üzerine alan Nadir, bu kısmi iktidar gücüyle Osmanlı sınırına her an at sürmekten geri durmadı fakat Acem diyarının büyük şehirlerinde siyaset kazanı kaynayınca, 1735 senesine değin verdiği mücadeleler neticesinde Safevî topraklarını hem Osmanlı taarruzundan hem de Rus baskısından azat etti. 

    Zümrüt_Hancer_1) Sultan I. Mahmud (Silsilenâme-i Osmâniyye
    Sultan I. Mahmud, Silsilenâme-i Osmâniyye.
    Zümrüt_Hancer_2) Nadir Şah
    İran’da Afşarlılar Hanedanı’nın kurucusu Nadir Şah.

    Nadir, ortaya koyduğu bu zafer ve istikrar çemberini yeniden Safevî halkına emanet edebilmek için tertip ettiği büyük kurultayda, vazifesinin tamama erdiğini ve yeniden Horasan Emirliği’ne dönmek arzusunda olduğunu haber verdi. Gelin görün ki bu arzusu kabul görmeyerek tahtı devralması teklif edildi. Yüzyıllardır iki Türk imparatorluğu arasında parlayan kılıçların sık sık kınından çıkmasına neden olan “aşırı Şii anlayışının terk edilip ılımlı Caferi mezhebinin benimsenmesi”ni şart koştu. Bu şart kabul edilerek Safevî Hanedanı’na son verildi; İran’da Afşarlılar Hanedanı’nın kurucusu ve ilk hükümdarı olan Nadir, Şah ünvanıyla 8 Mart 1736 tarihinde Acem tahtına geçti.

    Bugüne Yadigâr Sınırlar 
    Nadir Şah’a göre eğer iki imparatorluk arasında bir çatışma kararlaştırılmış ise bunun nedeni dinî değil dünyevi olmalıydı. Bu sebeple de meseleleri anlamak için daha çok diplomasiye başvurulmalı ve netice beklenmeliydi. Elbette bütün bunlar saltanatın yeni ve derin siyasetinin bir parçasıydı. Buna mukabil Sultan Mahmud da bu yeni diplomasi hamlesini bütünüyle kabul etmek yahut görmezden gelmek şeklinde bir tavır almaksızın olup biteni temkinlice takip etmekte; gerçekleşen olumlu yahut olumsuz hamlelere misliyle karşılık vermeye gayret etmekteydi. 

    Bu yeni siyaset sayfasında elçiler de karşılıkların en mühimlerinden olarak iki saltanat arasında birbiri ardınca endam gösterdi. Nadir Şah’ın on bir senelik saltanatı içinde Devlet-i Nadiriyye’den Devlet-i Osmaniye’ye dokuz elçi gönderilirken buna yedi elçi ile karşılık verilmiş, son elçi teatisi 4 Eylül 1746 senesinde imzalanan II. Kasr-ı Şirin yahut diğer adıyla Kerden Antlaşması’nın delegelerce onaylanmasından sonra gerçekleşmiştir. Senelerdir devam eden savaşların neticesi yine 1639’da imza edilen Kasr-ı Şirin Antlaşması sınırlarına dönülmek olunca, bu amansız güreşin meydanları titreten yiğit pehlivanları da görünmez olmuştu. 

    Elçiye Emanet Bir Hazine
    Meydanları titreten yiğitler görünmez olurken, görünür olanların ihtişamı da onların esamisini okutmaz olmuştu. Şöyle ki Osmanlı delegeleri henüz İstanbul’a dönmeden Babıali’ye ulaşan müjdeler üzerine, Nadir Şah’ın huzuruna varmak için Rum Beylerbeyi payesiyle büyükelçi tayin edilen Kesriyeli Ahmed Paşa’nın ve yaklaşık bin kişilik maiyetinin yolculuğunun hazırlıkları da o anda başlamıştı. 

    Hediyelerin pek çoğu Enderûn-ı Hümâyûn Hazinesi’nden yani İç Hazine’den çıkarılmakla, bir kısmı satın alma ve sipariş usulü ile tedarik edildi. Böylece Nadir Şah tarafından gönderilen ve Hindistan ganimeti olan 500 kese üzerindeki birbirinden değerli hediyelere misliyle karşılık verilerek, 800 kesenin üzerindeki hediyeler birbiri ardınca sıraya dizildi. Hediye adedi 850 parçaya yaklaşmış, değerleri ise 50 kuruş ila 70.000 kuruş arasında değişmişti. Bu hediyelerin ne büyük bir hazine olduğunu tayin edebilmek adına Topkapı Sarayı’ndaki inşası 19.570 kuruşa mal olan III. Ahmed Kütüphanesi’ni terazinin bir kefesine koymak bile tek başına yeterlidir. 

    Değerli taşlarla bezenmiş, cevherlerle süslenmiş eşyalar arasında en kıymetli şey 70.000 kuruş değerinde bir raht takımıydı. Onu 60.000 kuruş değerinde bir kılıç; her biri 30.000’er kuruş değerinde sorguç, samur kürk, tirkeş; 25.000 kuruş değerinde altın kuşak takip etmekteydi. “Zümrüt Hançer” ise 20.000 kuruş değeriyle yedinci sırada yer alıyordu. Hançerin sahip olduğu iri zümrütleri ve işçiliği sebebiyle elçilik heyetini yüzyıllar sonra dahi dünya sahnesinde canlı tutacağını kim bilebilirdi ki?

    Zümrüt_Hancer_4) Hediyelerin Kayıtı Olduğu Defter
    Hediyelerin kayıtlı olduğu defter.
    Zümrüt_Hancer_5) Topkapi_Knife_04_1993

     Zümrüt-misal Dosttan Zümrüt Hediye
    “Güzel duaların gün yüzüne çıkardığı kıymetler, zevk verici övgülerin ışıldattığı inciler, ay ile birlikte gecenin karanlığını aydınlatan cevher, firuze gibi felekler tacıyla beraber nur ve safa incisini dip mahzenden çıkaran, zümrüt‑misal hediyelerin hazinelendiği gönül dostunun hazinesi, huzura çıkılmak için İrem gibi az bulunur makam, felek mertebeli yüce hazret […] Gazi Sultan Mahmud Han!”

    1746 senesinde taraflarca arzu edilen sulh sağlanınca, Nadir Şah’ın seneler evvel gönderdiği bu mektup Sultan Mahmud’un aklına düşmüş olacak ki, “zümrüt‑misal hediyelerin hazinelendiği gönül dostunun hazinesi”nden zümrütlü bir hançeri de hususi bir yadigâr olarak hazırlatmıştı. 

    “Şeritli güvez kadife zarflı, dîbâ keseli” mahfazası içinde takdime hazırlandığı haber verilen 35 santim uzunluğundaki hançerin üzerindeki üç büyük yüksek kaliteli ve kabaşon kesimli zümrüt, kabzasının yalnızca bir tarafında; dördüncü iri zümrüt, hançerin tepesinde yer alan İngiliz saatinin kapağında; beşinci ve diğerlerine göre daha küçük olan yuvarlak zümrüt ise hançerin uç kısmında yer almıştı. Altın zemine sahip hançerin üzerinde ayrıca bir büyük, on iki orta ve yüz yirmi dört küçük elmas ise hançerin ihtişamını daha da artırmıştı. Kının ortasında oluşturulan boşluk alanda ise devrin resim zevkini ortaya koyan sepet içindeki pek canlı meyve ve çiçek tasviri mînâ-kârî tarzda yapılmıştı. 

    Kime Niyet Kime Kısmet
    Mayıs 1747 tarihinde Bağdat’a ulaşan Ahmed Paşa, Bağdat ve Kasr-ı Şirin yoluyla Haziran 1747 tarihinde Sermil’e geldi, burada gerçekleşen elçi mübadelesinin ardından kendisi Hemedan’a, İran elçisi ise Bağdat’a doğru hareket etti. 


    “ahmed paşa, hemedan’a gelip nadir şah’ın misafiri olarak buradaki saraya yerleştirildiğinde şah uğradığı suikast neticesinde çoktan şu fani âlemden göçüp gitmiş, ailesinin büyük bir kısmı da ortadan kaldırılmıştı.”

    Ahmed Paşa, Hemedan’a gelip Nadir Şah’ın misafiri olarak buradaki saraya yerleştirildiğinde Şah uğradığı suikast neticesinde çoktan şu fani âlemden göçüp gitmiş, ailesinin büyük bir kısmı da ortadan kaldırılmıştı. Gelin görün ki bu durum Ahmed Paşa’ya haber verilmeyerek kendisinin hareketine devam etmesine gayret gösterilirken, o esnada çoktan Osmanlı sınırını geçen hediyelere karşılık bu hediyelerin İran’da kalması arzu edilmişti. Fakat elçilik heyetinin bilhassa yemek konusunda sıkıntı çekmeye başlaması üzerine yapılan tahkikatta olup bitenlerin aslı işitildiğinden, Ahmed Paşa bir oyuna gelmemek adına Bağdat’a dönmeye karar vermişti. 

    Zümrüt_Hancer_FlzVid9XgAA0V63 kopya

    Maiyetindeki askerler sayesinde mümkün olan en hızlı şekilde sınırı geçerek yeniden Bağdat’a giren Ahmed Paşa’nın ilk işi Sultan’ın hediyelerini Bağdat Cephaneliği içine yerleştirerek üst düzey bir güvenlik tedbiri almak oldu. Lakin ikinci bir emre kadar orada beklemeye koyulan Ahmed Paşa’nın kısa süre sonra vefat etmesi, bu hikâyenin ümit edildiği şekilde tamamlanamayacak sonunun da onsuz yazılacağını aşikâr etti (Temmuz 1748). 

    Haziran 1747’de İran’a dâhil olmasına rağmen Haziran 1750’de hâlâ Bağdat Cephaneliği’nde bekleyen hediyelerin, gelişmelerin beklenilen biçimde gerçekleşmemesiyle yeniden İstanbul’a getirilmesi öngörülmüştü. Bu tarihte ne durumda olduklarını tespit için İstanbul’dan bir görevli gönderilerek Bağdat’ta bir heyet huzurunda tahkikatı yapıldı. Ancak yine de hediyelerin nakli için kesin karar Şubat 1752’de verildi.

    Sarayın Gözdeliğinden Dünyanın Sahnesine 
    Diğerleriyle beraber yeniden İstanbul’a dönen “Zümrüt Hançer”, o tarihten itibaren padişahların gözdesi olmayı başardı. Öyle ki diplomatik bir hediye olarak hazırlanmasına rağmen, daha sonra İran başta olmak üzere sair Doğu ve Batı memleketlerine gönderilen elçilik hediyelerinin hiçbirinin arasına dâhil edilmedi. Sarayda hususi eşyalar arasında muhafaza edilerek, gerektikçe ihtişam sergilemek için padişahlarca kullanıldı. Lakin hikâyesi yine de tamamlanmadı.

    Zümrüt_Hancer_6) Topkapı 1964 - Afiş

    İmparatorluk çağının kendi ihtişamı içinde yerini bulan, ardından Cumhuriyet devrinde kıymetli bir yadigâr olarak sergiye açılan hançerin, yönetmenliğini ve yapımcılığını Jules Dassin’in üstlendiği, dış mekân çekimlerinin tamamının İstanbul’da yapıldığı, dünya sinemalarında altı dilde yayınlanan 1964 yapımı Topkapı filminin doğrudan konusu olması, onu bir anda dünyanın gündemine ve 20. yüzyılın en meşhur mücevherleri arasına taşıdı. O tarihten sonra “Zümrüt Hançer”in adı dünya halkları nazarında “Topkapı Hançeri” olarak yeniden tescil edildi ve bu tanınırlık Topkapı Sarayı Koleksiyonu tarafından da kabul görerek hakkında pek çok yazı kaleme alındı.

    Topkapı Hançeri’nin maddi kıymetine gelince. Böyle eserlerin pahasını manevi ve tarihî değerleri itibarıyla biçmek mümkün değilse de bugünkü tahmini değerini ortaya koyabilmek adına 2003 senesinde Tokyo Metropolitan Art Museum’da gerçekleşen sergi için 50 milyon dolara sigortalandığını söylemenin bu konudaki merakları bir nebze olsun gidereceği kanaatindeyiz. #

  • “Seninle Bir Dakika”

    “Seninle Bir Dakika”


    bundan tam 50 yıl önce mart ayında isveç’in başkenti stockholm’de eurovision şarkı yarışması yapıldı. o tarihlerde stockholm türkiye’den giden işçilerin toplanma merkeziydi. fakat yarışmanın yapılacağı tarihlerde türkiye açısından bir ilk yaşanıyordu. semiha yankı “seninle bir dakika” adlı şarkıyla memleketini temsil etmek üzere gelmişti kente. türkiye tarihinde ilk kez eurovision şarkı yarışması’na katılıyordu. işte yarışma tarihimizin, semiha yankı’nın ve bu şarkının hikâyesi…

    1) semiha yankı
    Semiha Yankı Eurovision’da. Stockholm, 1975.

    Eurovision Şarkı Yarışması, 1956 yılından bu yana sadece bir kez yapılmadı; o da 2020 yılında pandemiden dolayı. Bir şölen havasında geçen yarışma her zaman tüm dünyanın ilgi odağı oldu. Bu yarışmayı kazanan isim ya da grupların birçoğunun önü açıldı ve ünlü oldular. Örneğin 1974’teki yarışmayı “Waterloo” isimli şarkı ile İsveç adına kazanan müzik grubu ABBA, 1988’de yarışmayı İsviçre adına “Ne partez pas sans moi” isimli Fransızca şarkı ile kazanan Kanadalı Céline Dion gibi.

    Ülkemiz İçin Bir İlk
    Eurovision Şarkı Yarışması, her yıl bir önceki yıl kazanan ülkede gerçekleştiriliyor. Yarışmanın yarı finalinde birçok ülke eleniyor ve finalde yirmi kadar şarkı kalıyor. İşte bu bölümde Türkiye de birkaç kez boy gösterdi. Özellikle bir tanesinde; 2003 senesinde ülkemizi temsil eden Sertab Erener, “Everyway That I Can” adlı şarkısıyla yarıştı ve tarihimizde ilk kez birincilik kazandırdı. Sertab Erener’in performansı müthiş, ona sahnede eşlik eden dansçıların şovları da göz alıcıydı. O yıllar maalesef geride kaldı. Türkiye puanlama sistemindeki adaletsizliği gerekçe göstererek 2013 yılından beri Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmıyor. Yarışma 2000 yılından bu yana internet üzerinden de gösteriliyor ve oylama son yıllarda %50 halk, %50 jüri oyuyla yapılıyor. Her ülke “jüri oyları” adı altında en beğendiği 10 şarkıyı 1 ila 12 puan üzerinden ödüllendiriyor. Daha sonra da “halk oyları” devreye giriyor ve havuzda toplanarak teker teker ülkelere dağıtılıyor. Tarihinde Avrupa dışından birçok ülkenin de katılım sağladığı yarışma kimi zaman spekülasyonlarla ve ayak oyunlarıyla anılsa da her yıl milyonlarca insanın ilgisini çekmeye devam ediyor…

    Yarışmaya Kim Katılmalı?
    1975 yılına yani elli yıl önceki toplumsal ortama ve yarışmaya gelirsek. Bu yıllar, Türkiye’de sadece devlet kanalı TRT’nin siyah beyaz yayınlarıyla ülke insanını ekranlara bağladığı güzel ama zorlu bir dönem olarak hafızalarda yer edindi. Pazar akşamları TV seyretmek üzere komşuda toplanılan ya da yazlık açık hava sinemalarında çekirdek çıtlatılan, gazoz içilen yıllar… Memlekette kaos ve anarşinin yükselmeye başladığı, ekonomik sıkıntılar ve siyasi çalkantıların yaşandığı ve aynı zamanda Kıbrıs Barış Harekâtı’nın (Temmuz-Ağustos 1974) haklı zeminine rağmen uluslararası ilişkilerde yalnız kaldığımız bir dönemdi. İşte tam da bu dönemde Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmaya karar vermişiz. Hazırlıklar kararlı ve heyecan verici. Öyleyse bu yarışmaya kim katılmalı?.. Üç genç kadından oluşan Cici Kızlar grubu (Başlangıçtaki grup üyeleri; Şebnem Aksu, Birnur Bilginoğlu ve Bilgen Bengü) Atilla Özdemiroğlu’nun bestelediği “Delisin” adlı parçayı söyledi. Daha sonraki yıllarda Tarık Akan ve Necla Nazır’ın başrolünü paylaştığı aynı adı taşıyan filmde de kullanılan parça Halk Jürisi’nden yüksek puan aldı. Henüz 17 yaşında olan Semiha Yankı da “Seninle Bir Dakika” adlı parçayı seslendirdi ve Profesyonel Jüri’den en yüksek puanı topladı. Sözleri Hikmet Münir Ebcioğlu’na, müziği ise Kemal Ebcioğlu’na aitti. Böylece her iki şarkı da aynı puanı alarak birinci oldu. Fakat Eurovision Şarkı Yarışması’na sadece bir şarkı katılabilirdi. Cici Kızlar’dan Bilgen Bengü’nün çektiği kurada “Seninle Bir Dakika” şarkısı çıktı ve Stockholm’de yapılacak yarışmaya Semiha Yankı katılma hakkını kazandı. İşte bundan tam 50 yıl önce Mart ayında yapılan yarışmaya bizim ilk katılımımızı sağlayan hikâye bu şekilde başladı. 

    Ses Dergisi
    Semiha Yankı, Ses dergisinin kapağında. Sayı 7, 15 Şubat 1975.

    Dizler Üstünde Final, Çılgınca Alkış ve Beklenmeyen Son
    Önce sanatçıya Ankara’da bir butikte basma bir elbise hazırlandı. Sonra saçları koyu renge boyandı. TRT’nin imkânları günümüzle kıyaslandığında o yıllarda yok denecek kadar sınırlıydı. Öyle ki henüz Semiha Yankı’ya geri vokal yapacak kimse bulunamadan kalabalık bir TRT grubuyla Stockholm’e gidildi. Orkestra şefi Timur Selçuk’la beş gün boyunca prova yapıldı ve yorucu temponun ardından yarışma günü kırk derece ateşle sahneye çıktı Semiha Yankı. Şarkısının finalini dizlerinin üzerinde yaptı, salon çılgınca onu alkışladı. Fakat toplamda sadece 3 puan alarak 19 ülke arasından sonuncu oldu. Yarışmayı Hollanda’yı temsil eden “Ding A Dong” adlı şarkıyla Teach-In grubu kazandı. Şarkının bu derece alkış almasına rağmen puan alamamasını Türk otoriteler özellikle bir yıl önce gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekâtı’na karşı duyulan tepkiye dayandırdı. Açıkçası bugün hâlâ keyifle dinlediğim bu şarkının hak ettiği dereceyi alamamasını haksızlık olarak değerlendirsem de aradan geçen 50 yıla baktığımda köprünün altından çok sular aktığını görebiliyorum. Tolstoy’un da dediği gibi, “Zaman, bize hayatın değerini anlamamız için bir şans verir.” #

  • Grünberg Ailesi

    Grünberg Ailesi


    verilen minicik bir karar daha sonraki kuşakların kaderini belirleyebilir mi? şayet bu karar üzerine alınan sorumlulukları yerine getirebilecek kadar cesaret ve bilinç varsa evet. grünberg sülalesinin kaderini belirleyen kırılma anlarından birisi, jak grünberg’in, sahibinin sesi’nin türkiye temsilcisi nobert şor (schorr) ve aram gesaryan’ın yeni plak işlerinde çalışması için kendisine bulunduğu teklife “hayır” demesiydi. bay jak bu teklifi kabul etmiş olsaydı, türkiye’nin müzik tarihi bambaşka bir doğrultuda yazılacak, muhtemelen sahip olduğu zenginliklerin bir kısmından mahrum kalacaktı.

    Odeon_1) 03
    Odeon’un merkez ve şubeleriyle ilgili “Jak Grünberg Halefleri Hugo ve Leon Grünberg” ilanı.

    Grünberg ailesi 1907 yılında Çarlık Rusyası’ndan kaçarak önce Ukrayna ve Kafkasya’ya, oradan İstanbul’a göçmüştü. Haim Grünberg’in iki oğlundan Jak, Tünel’de gramofon ve fonograf işi yapan Bluementhal Biraderler firmasında çalışırken firmanın Odeon Türkiye temsilcisi olmasına ve Orfeon’u kurmasına tanık olmuş, daha sonrasında ise kendi işini kurmuştu. Grünberg Ticaret (Grünberg ve halefleri), 1922 yılında elektrik işi yapmış, sonra müziğe dönmüştü. Bay Jak, kapı kapı dolaşarak mumlu gramofon iğnesi ve gramofon satıyordu.

    Jak Grünberg, Odeon’un Temsilcisi Oluyor
    Bluementhal Biraderler, yeni aldıkları plak firmasının işleri için Bay Jak’a yeniden teklifte bulunmuş, o ise cevap için müsaade istemişti. Ancak Odeon’un serbest olduğunu öğrenince bu işi kendi hesabına yapmanın daha doğru olacağına kanaat getirerek trenle Almanya’ya gitmiş ve firmanın Türkiye temsilciliğini alarak Nobert Şor (Schorr) ve Aram Gesaryan’a durumu bildirmişti. Aralarında bir müddet sonra oluşacak rekabet, dostluklarını hiç zedelememişti.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında Batılılaşma ilkesini uygulayan yönetim, müziğe önem veriyordu. Böyle bir ülkede gramofon ve taş plakların geleceği vardı. Aslında Odeon, Bay Jak’tan önce 1903 yılında İstanbul’da faaliyete geçmişti. Sonradan Orfeon Record’u kuracak olan Bluementhal Biraderler, Odeon’un temsilciliğini almıştı. Türkiye’de plakçılık 1910-12 yıllarında onlarla başladı. Bluemanthal Biraderler fabrika kurduktan sonra araya savaş yılları girmiş, Odeon ortadan kaybolmuştu. Odeon firmasının 1911 ila 1925 yılları arasındaki tarihi ise bazı bilinmezlikler içermekteydi; savaşta bazı belgelerin yok olması, arşiv yapılamaması, kayıt tutulamaması gibi nedenlerle… O sürecin ilk yıllarında Bluementhal Biraderler stokları eridikten sonra Odeon etiketi altında plak basmaya devam etmişti. Almanya’da bulunan merkez savaş nedeniyle denetleme yapamadığından Bluementhal Biraderler kendilerini fiilen temasta bulunamadıkları şirketin vârisi olarak görüyordu. 

    Odeon’un temsilciliği için Bay Jak zorlukla karşılaşmamıştı; zira Türkiye Cumhuriyeti iyi bir pazardı. Bay Jak, temsilciliği isterken “Garanti verebilir misiniz?” sorusuna kravatındaki iğneyi göstermişti, üzerinde ufak da bir inci vardı. Bay Jak, 1925 yılında Odeon’un temsilcisi olmuştu. İlk iş olarak meşhur stüdyo rejisörü Hafız Aşir Efendi’yi müzik danışmanı olarak işe almış ve plaklarını yayımlamıştı. Odeon, Sirkeci Sultanhamam’da Hamdi Bey Geçidi’nde bulunan (İçinde Favorite Record firmasının da bulunduğu) Topalyan Han’da faaliyete başlamıştı. 

    Odeon_2) 01. odeon 1937-38
    1937-1938 yılları arasında yayımlanan plakları içeren kataloğun kapağı. 
    Odeon_3) 02. odeon 1952-53
    1952-1953 yılları arasında yayımlanan plakları içeren kataloğun kapağı. 

    Kayıtlar önce Beyoğlu’nda bir apartman katında yapılırken, 1926 yılından sonra devreye elektrik girince (İpekçi’lere ait) Melek Sineması’na taşınmıştı. Ses yalıtımı uygulanmış bu sahne, kayıt firmalarının kiralama yoluyla ortak kullanımına açıktı. Odeon bazı erken dönem kayıtlarını Almanya’da yapmış olmakla birlikte, altyapılar için eş zamanlı olarak Melek Sineması sahnesini de kullanmıştı. Yeşilköy fabrikası açılına kadar taş plak kayıtları burada sürdürülmüştü. 

    Güç Birliği ve Yayımlanan Plaklar
    Bu arada Columbia ile Odeon birleşmiş, Kurtuluş’ta bir fabrikada plak basıyorlardı. Derken bu iki markaya yeni bir isim daha eklenmişti: Sahibinin Sesi. Avrupa’da bu üç isim tek bir şirket adı altında birleşti. Türkiye’de de bir fabrika kurmaya karar verdiler, Yeşilköy’de… Bunun üzerine Kurtuluş’taki fabrika kapandı.

    Odeon dönemin tutulan, sevilen sanatçılarının plaklarını yayımlamayı politika edinmişti. İlk Odeon kataloğu Arap ve Latin harfleriyle, Fransızca çevrim yazıyla Türkçe basılmıştı. 501’e kadar numaralandırmış plakları içeriyordu ama imalat ve kalıp numaraları yazılmamıştı. Bu katalogda 1904 ila 1911 yılları arasında yapılan kayıtlar da yer aldı. 1’den 6’ya kadar olan plaklar 35 cm’lik, Hafız Aşir ve Hafız Sami’ye ait; 7’den 14’e kadar olan plaklar 30 cm’lik, Hafız Aşir ve Karakaş Efendi’ye ait plaklardı. Kataloğun ağırlığını 15’ten 501’e kadar 27 cm’lik plaklar oluşturmaktaydı ve bir plağın iki yüzünde farklı sanatçıların yer almasıyla basılmışlardı. Odeon yenilikçi bir yönetime sahipti. 1926’dan sonrasını içeren ikinci katalogda tüm bu hamleleri gözlemlemek olasıydı. Burada kalıp ve katalog numaraları bulunmakla birlikte, plaklara eşleme numarası eklenmişti. Plaklar kahverengi-kırmızı-menekşe olmak üzere üç farklı renk göbekle basılmış, 25-27-30 cm olmak üzere üç farklı boyutta basılmıştı. En çok kullanılan 27 cm, daha uzun eserlerin kaliteli ses kaydıyla basılmasına olanak veriyordu. Bir de plağın iki yüzünde de aynı sanatçının yer alması uygulaması başlamıştı.

    Hafız Burhan ile Hafız Ahmet Efendi Rekabeti
    Odeon’un ilk plağı Hafız Ahmet Efendi tarafından okunmuştu. Bu isim Colombia’nın ünlü solisti Hafız Burhan’a rakip olarak düşünülüp bulunmuştu. Hafız Ahmet Efendi’nin Odeon’da 50’den fazla plağı olmuştu. En ünlülerden biri Her Yer Karanlık plağıydı. Plağın üzerine sadece Karanlık diye yazılmıştı. Hafız Ahmet Efendi, sonradan firmanın baş sanatçısı ünvanını almıştı. Plaklara tıpkı Hafız Burhan gibi şarkılar, gazeller, kantolar, türküler okumuştu.

    Odeon_04
    Dönemin dergilerine verilen ilk plak ilanlarından biri.
    Odeon_05. hugo grunberg
    Şirketin ikinci kuşak yöneticilerinden Hugo Grünberg, Milas Han’da bulunan merkez binasındaki ofisinde.

    Odeon Türkçe Plakları Umumi Kataloğu şirketin üçüncü kataloğuydu ve Harf Devrimi’nden sonra Latin harfleriyle Türkçe basılmıştı. “Erkek Sesleri”, “Kadın Sesleri”, “Heyetler”, “Oyun Havaları”, “Taksimler”, “Monolog”, “Komikler”, “Marşlar”, “Laz Havaları” gibi bölümlerden oluşmuştu. Firmanın sanat danışmanı (stüdyo rejisörü) Hafız Aşir’in son plakları bu katalogda yer almıştı. “Kadın Sesleri” bölümünün ilk sayfasında yer alan Afife Hanım (Tanyeli), Fransa’da konservatuar eğitimi gören ilk kadın sanatçılarımızdandı; fokstrot, çarliston, tango gibi dans parçalarını Türkçe sözlerle okuyarak aranjman akımının ilk temsilcilerinden biri olmuştu. Ali Baba plağının ticari başarısı münasebetiyle Bay Jak tarafından Fransa’ya gönderilmiş, Paris Odeon Stüdyoları’nda “Ramona” isimli şarkıyı okuyarak bir ilke imza atmıştı. Müteakip yıllarda sanatçı transferleri başlamış, bu yarıştan galibiyetle çıkan Odeon olmuştu, zamanın sanatçılarının ilk tercihi bu firma olmaya başlamıştı.

    Odeon_06. leon grunberg muzeyyen senar 2006
    Leon Grünberg uzun süre birlikte çalıştığı Müzeyyen Senar ile yıllar sonra 2006 yılında verdikleri bir albüm lansmanının kokteylinde yeniden görüşmüştü.

    Bay Jak’ın Oğulları Bay Hugo ve Bay Leon
    Bay Jak’ın oğulları Bay Hugo ve Bay Leon, 1936 yılındaki vefatına değin babalarına yardımcı olmuşlardı. Bay Hugo, Unkapanı yolculuğunun ilk adımlarını atmış, Balet Plak’ın kuruluşunda aktif rol almıştı. Aynı zamanda şirketin dış ilişkilerini yönetiyordu. Bay Leon da üretim ve satışla ilgilenmişti. Bay Hugo’nun 1971 yılındaki vefatından sonra şirket yönetimi Bay Leon tarafından yürütülmüştü. Leon Grünberg 17 yaşında iş hayatına atılmıştı. Sözüne sadık, vergi kaçıranlardan uzak, her şeyi nizami yapan bir iş adamıydı. Sesler konusunda keşif yapmaktan çok hoşlanıyor, bunun için Anadolu’yu geziyordu. Türkiye’nin plak kaydı olarak ilk prodüksiyon işi Leon Grünberg döneminde 1955-56 yıllarında yapıldı. Teknoloji ilkeldi; eserler borular aracılığıyla mum kalıba okunup Almanya’ya gidiyor, taş plağa basıldıktan sonra Türkiye’ye ithal ediliyordu. Bu kayıtlar yılda bir iki kez Türkiye’ye gelen Alman ses teknisyenlerinin gözetiminde yapılıyor, kalıplar trenle Almanya’daki merkeze gönderiliyordu. Alman mühendis bir ay fabrikada kalıp her şirket için ayrı zaman ayırıyordu. O bir ay içinde ne yapılırsa yapılıyor, sonra dönüyordu. Almanya’da basılan plaklar 50 plaklık ambalajlar hâlinde geliyordu; trenle ve kamyonetlerle memleketin her ucuna gidiyordu. 

    Odeon_07. cd fab 1992
    Grünberg’lerin 1992 yılında açtığı CD fabrikasının kurdelesini Cumhurbaşkanı Turgut Özal kesmişti. Fotoğrafta Roni Grünberg ile tokalaşırken görülüyor.

    Üçüncü Kuşak Grünberg’ler
    Roni ve Dani Grünberg üçüncü kuşak yöneticilerdendi. Roni Bey müzikle alakadar olmamakla birlikte modern bir yönetici vizyonuna sahipti, şirkete zor zamanlarda format atmıştı. Dani Bey ise öğrenimini yurt dışında tamamlamış, Türkiye’den 1978 yılında ayrılıp Warner Bros için çalışmıştı. Askerlikten sonra kredi departmanında çalışmış, ardından müzik departmanına geçmişti. Eşi, Arif Mardin’in yeğeniydi. Yurt dışında Mardin’ler ile on, bağımsız olarak dört yıl çalışmıştı. Yokluğunda yapım olmamış, sadece fason kaset-CD basmışlardı. Firma seksenli yıllarda müzik faaliyetlerini yavaşlatmış, sanayici taraflarını öne çıkarmıştı. 1984 yılında Plaksan AŞ’yi kuran Odeon, 1992’de de CD fabrikası kurmuştu. Açılışı Cumhurbaşkanı Turgut Özal yapmıştı. Fabrika kurulunca Avrupa ülkelerinde basılan albümler burada üretilmeye başlamıştı. Fabrika 1992 yılının Eylül ayında, Plaksan’ın hemen bitişiğinde faaliyete geçmişti. Bu hamle Raks’ın da harekete geçmesine neden olmuş; onlar da bir CD fabrikası için düğmeye basmıştı. Bu arada Türkiye’deki kaset fiyatları Avrupa ülkelerine göre üçte bir fiyatta olduğu için turistler kaset konusunda “bavul ticaretine” bile başlamıştı. Fabrika on yıl içinde üretim hacmini yılda 15 milyon CD’ye çıkarmıştı. Firmanın yan kuruluşu olarak faaliyet gösteren Plaksan ise 25 milyon kaset üretiyordu. İSO 9001 kalite belgeli Odeon tesisi, 1987 yılında Yeşilköy’den Avcılar’a taşınmıştı.

    Odeon_08. dani grunberg 2001
    Şirketin üçüncü kuşak yöneticilerinden Dani Grünberg, Bak Bir Varmış Bir Yokmuş derlemelerini yaptığı günlerde, yıl 2001.

    İlk Arşiv Çalışmaları 
    Dani Bey on dört yıl sonra dönünce sorduğu ilk soru “Bizim arşivimiz nerede?” oldu. Fabrikanın çatısında, demir dolapların içinde bantlar hâlinde devasa bir arşiv vardı. Arşive sahip çıkamadıkları düşüncesiyle hızlıca işe girişti. Bantları dat’lara aktarmakla işe koyuldular. Aşağı yukarı üç bin şarkılık bir repertuar çıkmıştı; TSM, THM ve Türk Pop Müziği dallarında. Ellerinde resmî kâğıtları olmadığı için izinlerini yeniden almaya yani işe sıfırdan başlamışlardı ancak bazılarını çeşitli nedenlerle alamadılar. Bu ağır mesai sonunda katalogda yüzde ellilik bir azalma meydana gelmişti. 1950’den önce yapılan taş plak kısmına hiçbir şey yapamadılar. Bak Bir Varmış Bir Yokmuş derlemelerini yaptılar. Bu çalışmalar esnasında danışman Nino Varon’un eşi rahatsızlanmıştı, yerine Hakan Eren başlamıştı. O süreçte çok değerli derlemeler çıktı; Nesrin Sipahi’den Yaşar Özel’e, Tanju Okan’a…

    Odeon her dönem dinlenen ve tüm zamanlar satacak işler yapmıştı; günübirlik, mevsimlik, yazlık, genel geçer popülist anlayıştan uzak. Bu anlamda arşiv çalışmalarını ilk başlatan firmaydı. Bilhassa arşiviyle müzik tarihimizin abidevi firmasıydı. Trend yaratan firmaydı; o güne değin örneği bulunmamasına rağmen Fransızca şarkıya Türkçe söz yazan Fecri Ebcioğlu’nun denemesini İlham Gencer’e okutup piyasaya sürerek bir ilke imza atmıştı. Ne var ki Grünberg’lerin dördüncü kuşağında bu işe gönül verecek kimse yoktu; bu kuşak farklı konularda yetişmiş ve çalışmaya başlamıştı. Artık müzik işinden çekiliyorlardı. Ve derken şirket tarihinin en büyük hatası yapıldı; Odeon kataloğu 2011 yılında Avrupa Müzik’e satıldı. #

  • Kemal Film İmalathanesi

    Kemal Film İmalathanesi


    kemal seden ve şakir seden, 1914 yılında bir sinema salonu açmak için dayıları lokantacı ali efendi’yi ikna ettiklerinde, muhtemelen kendileri de türk sinemasının en önemli yapım şirketlerinden biri olacak kemal film’in temellerini attıklarının farkında değildiler. ilk özel film yapımevi olan kemal film, seden kardeşler tarafından 1922’de kuruldu. şirket, kurmaca filmlerin yanı sıra kurtuluş savaşı’nı da belgeleyerek önemli bir görev üstlendi. 

    Kemal_Film_1) Kemal Film İmalathanesi iç
    Kemal Film İmalathanesi iç görünüm.

    İstanbul’un işgal günlerinde dayısı lokantacı Ali Rıza Efendi, kardeşi İstanbul Sultanisi tarih öğretmeni Mehmet Şakir (Şakir Seden) ve aynı okulda görevli Ali Fuat’la ortaklaşa şehrin Müslüman semtinde sinema salonu işletmeciliği yapan Mehmet Kemalettin’in (Kemal Seden) aklında yerli film yapmak fikri vardı. Büyük hissedar olan dayı, bu iş için yapılacak harcamalara girmek istemiyor, salon işletmeciliğine devam etmekten yana görünüyordu. İki kardeş kendi kazançlarından birleştirdikleri bir parayla “Kemal Film” adında bir şirket kurdu. Mehmet Kemalettin’in yerli film yapımıyla ilgili hiç bilgisi yoktu. Sinemacılardan sürekli bir kişinin adını duyuyordu: Ertuğrul Muhsin… Araştırdı, soruşturdu. Kendisinin 1916’dan bu yana Almanya’ya gidip geldiğini ve orada oyunculuk yaptığını, filmler yönettiğini öğrendi. 1922 yılı Mayıs ayında İstanbul’a dönen yönetmenle bağlantı kurdu. Yaptıkları görüşme olumlu geçti ama yönetmenin tereddütleri vardı. Çünkü, İstanbul’da bir film çekebilmek için gerekli olan stüdyo yoktu. Şakir Seden, 1965’te kendisiyle röportaj yapan Erman Şener’e o günleri şöyle anlatır: 

    Bir Stüdyo Arayışı
    “O iş, mütarekeden sonra… Aslında, bizim pek aklımızda yoktu. Sinemalarla iktifa ediyorduk [yetiniyorduk]. Bir gün Fuat Bey bize geldi. Haber filmleri dolayısıyla ağabeyim onu şöyle böyle tanıyordu ama benim iyi arkadaşım. (…) Fuat Bey bize, ‘Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin elindeki sinema malzemesinin istikbali karanlık, bunu kurtarmak lazım.’ dedi. Ne yapalım diye düşündük, sonunda kiralamaya karar verdik… Neyse, malzemeleri aldık ama bunların içinde en önemli olanı, yani film çekme makinesi yoktu. O yıllarda Hazeren Han’da kültür filmleri getiren Gaumont adlı bir Fransız şirketi vardı. Film çekme makinesini de bu şirketten temin ettik. Makine 66 altındı ama tesisatıyla birlikte bize 88 altına mal oldu. Herkes bizi tenkit ediyordu. Aslına bakarsan, biz de ‘Acaba iyi mi ediyoruz, kötü mü ediyoruz?’ diye düşünüyorduk ama bir defa adım atmıştık. Neyse o sırada Ertuğrul Muhsin Bey Almanya’dan dönmüş. Bize bazı kişiler geldi, işte Almanya’da film yapmıştır, burada da film yapmak istiyor falan dediler. Onu tiyatrodan tanıyorduk zaten, peki deyip onu da angaje ettik… Ama bir de atölye kurmak gerekiyordu. Bizim Sirkeci’deki sinemanın bodrumu, bu iş için müsaitti. Orayı atölye yaptık. Resne Fotoğrafhanesi’nde çalışan Hüseyin Efendi’yi de buraya şef tayin ettik…”

    Kemal_Film_2) Mehmet Kemalettin Seden 1889-1941
    Mehmet Kemalettin
    Kemal_Film_3) Ertuğrul Muhsin 1892-1979
    Ertuğrul Muhsin Bey

    Mehmet Kemalettin, yönetmenle yaptığı anlaşma gereği, bir stüdyo kurmak zorundaydı. İçinde her türlü çekim olanağının bulunduğu, teknik araç ve gereçlerle donatılmış, rahatlıkla dekor kurulabilecek kadar geniş ve yüksek tavanlı bir film platosu… Böyle bir binanın o günkü şartlarda inşa edilebilmesi güçtü. İstanbul’un işgal kuvvetleri komutanlığı her şeye karıştığı gibi buna da karışacak, izin vermeyecekti. Bunun yerine uygun bir binanın aranması daha kolaydı. Osman Fahir Seden’in (OFS. 1995) anlattığına göre babası, bir dostundan Eyüp Defterdar’daki Feshane-i Amire binası içindeki dokuma atölyesinin boş olduğunu öğrenir. Binanın içindeki dokuma salonu yüksek tavanlı, 70 metre eninde 140 metre uzunluğunda bir alandır. Yapı, gün ışığından daha fazla yararlanmayı sağlayan şed çatı ile örtülüdür. Tamamen çelik kostrüksiyon olan yapıda hiç duvar ya da bölme yoktur. İçine birkaç ekleme yapılabilirse tam da istenildiği gibi bir film stüdyosu rahatlıkla kurulabilir. Mehmet Kemalettin binayı, içinde değişiklikler de yapılabilecek şekilde kiralar. Kısa zamanda gerekli tadilatlar yapılır. Aydınlatma ekipmanları için Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’ne başvurulur. Cemiyet’in kullanmadığı, kömür çubuklu Jüpiter marka altı projektör lambası vardır, bunlar kiralanır. Binanın kapısına da büyük yazılarla “Kemal Film İmalathanesi” levhası asılır. Mehmet Kemalettin, 1924’te Millî Mecmua’ya durumu şöyle anlatır:

    Kemal_Film_4) Kemal Film İmalathanesi dış
    Kemal Film İmalathanesi’nin dış görünümü.

    “Millî filmler yapmak arzu ettik. Muhsin Bey işin artistik idaresini deruhte etti [üstlendi]. Avrupa’daki tecrübesine nazaran kabiliyeti inkâr edilemezdi. Bir tecrübe filmi yapmaya karar verdik. Fakat bu bize çok pahalıya mal oldu. Çünkü dâhili aksamını (Ki salonlar, sofalar vesaireden ibarettir.) filme çekmek için bir atölyeye lüzum vardı. Bunun için tahta ve betondan duvarlar yapmak, elektrik tesisatı vücuda getirmek, vesait-i tenvireye [aydınlatma araçları] icap ediyordu. Suret-i mahsusada [özel olarak] bir daire tuttuk. Tavan kısmı tamamıyla cam ve ziya-yı şemsin duhulüne [güneş ışınlarının girmesine] müsait olmalıydı. Buna dikkat ettik. Ziya menabii [ışık kaynağı] büyük projektörler temin ettik. Tevzi-i ziya için alat-ı mahsusa imal ettirdik. Filmin dâhili aksamının çekileceği güne kadar istihzar mesarifi [hazırlık masrafı] olarak 10 bin liraya yakın para sarf edilmişti…”

    Kemal Film İmalathanesi’nin Ürünleri
    Yapımcı, işgal altındaki İstanbul’u çok etkileyen ve gazeteleri günlerce meşgul eden bir cinayet olayını filme almayı önerir. Şişli’de yaşayan Mediha adında, zengin erkeklerle birlikte olan dilber bir kadının, yine sevgililerinden biri tarafından öldürülmesi film olabilirdi. Senaryoyu yönetmen ve yardımcısı Küçük Kemal’le birlikte yazar. İstanbul’da Bir Facia-i Aşk adı verilen filmde rolleri Anna Mariewitz, Vahram Papazyan, Dr. Emin Beliğ ve Aznif Mınakyan üstlenir. İşgal İstanbul’unda film çekmek zordur. Her yerde film çekilmesine izin verilmez. Buna rağmen dış çekimler İstanbul’un çeşitli semtlerinde yapılır. İç çekimler ise yeni stüdyonun içinde ve konforludur. Film vizyona çıktığında çok beğenilir. 

    Kemal_Film_5) kemal film etiketi 1922
    Kemal Film etiketi.
    Kemal_Film_6) Facia_Fransızca-ilan
    İstanbul’da Bir Facia-i Aşk filminin Fransızca ilanı.

    Yönetmen, ikinci film için konu ararken, bir gün yapımcıdan bir teklif alır: Yakup Kadri’nin Nur Baba adlı romanından film yapmak… Bir Bektaşi şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu aşkı anlatan roman, Bektaşilerden tepki görmüştür. Yönetmen, senaryoyu yazar. Roller Vahram Papazyan, Dr. Emin Beliğ, Anna Sarmatova, Elena Artinova, Aznif Manakyan arasında paylaştırılır. Film için stüdyoda görkemli bir Bektaşi tekkesi dekoru kurulur. Eyüp Sultan Camii avlusundaki çekim sırasında kalabalık bir grup ekibe saldırır. “Bir gün Dikimhane’ye haber gelmiş. ‘Stüdyoyu hemen terk edin, birazdan burayı basacaklar.’ denmiş. Bizimkiler ‘Boş ver’ demişler ama biraz sonra bir grup topluluk stüdyoyu basmış. Papazyan Efendi, baskın sırasında filmdeki kıyafetiyle bir kaçmaya başlamış ki, Allah’ını seven tutmasın…” diye anlatır Şakir Seden… Olayı gazeteci Rakım Çalapala 1944’te Yıldız dergisine şöyle anlatır: “Stüdyodan dışarı fırlayınca caddeyi tutup koşa koşa kaçmaya başladı. Korkusundan, arkasına bile bakmıyordu. Unkapanı’na kadar soluk soluğa geldi. Yolda bu güzel kıyafetli, sevimli yüzlü Bektaşi babasına selam veren verene idi. Kimse onun makyajla sokağa fırlamış, stüdyo baskınından kaçan bir artist olduğunu fark etmemişti…” Şakir Seden: “Birkaç gün sonra ortalık yatıştı. Haber yolladık, ‘Gelsin, çalışmaya devam edelim.’ dedik. ‘Gelmem.’ diye haber yolladı. Gözü yılmış bir defa… Böylece birkaç kez haberleştik. Sonunda Muhsin kızdı, ‘Gelmezse gelmesin, ben oynarım.’ dedi…” 

    Kurtuluş Savaşı’na onbaşı rütbesiyle katılan Halide Edib’in cephedeyken kaleme aldığı Ateşten Gömlek romanı, Kemal Film’in üçüncü film projesi olur. Yönetmen, romana sadık kalarak senaryoyu hazırlar. Yazara göre eserinin kadın kahramanları Ayşe ve Kezban’ı Türk kızları oynamalıdır. Bunu şart koşar. Yönetmen, yazarın isteği üzerine Muvahhit Refet’in eşi Bedia’yı Ayşe rolüne uygun bulur. Kezban rolü için de gazeteye verilen ilan üzerine başvuran tek genç kız olan Münire Eyüb alınır.


    “ateşten gömlek’in yakaladığı ticari başarının ardından yönetmen bir gün yapımcıya leblebici horhor ağa operetini filme almayı teklif eder. oyun, istanbul sahnelerinin değişmez operetlerinden biridir. yönetmen, oyun tekstinde birkaç değişiklik yaparak senaryoyu yazar fakat ortaya çıkan film beğenilmez.”

    Ateşten Gömlek’in yakaladığı ticari başarının ardından yönetmen bir gün yapımcıya Leblebici Horhor Ağa operetini filme almayı teklif eder. Oyun, İstanbul sahnelerinin değişmez operetlerinden biridir. Yönetmen, oyun tekstinde birkaç değişiklik yaparak senaryoyu yazar. Başrolleri Maurice Mea, Elena Artinova, Behzat Haki Bey, Gavroş Tolayan ve Jenya Gordenskaya arasında paylaştırır. Film için görkemli dekorlar yaptırılır, kostümler diktirilir fakat ortaya çıkan film beğenilmez. OFS’in anlattığına göre pahalıya mal olan Leblebici Horhor Ağa filminden sonra babasıyla yönetmen arasına bir soğukluk girer fakat yönetmen, daha film vizyona çıkmadan çoktan yeni film çalışmasına başlamıştır: Kız Kulesinde Bir Facia. 

    Kemal_Film_7) Ateşten Gömlek 1923
    Ateşten Gömlek filminden bir sahne.

    İki kişi üzerine kurulu dramatik hikâyesiyle filme alınması kolay görünmektedir. Başrollerini Ertuğrul Muhsin, Dr. Emin Beliğ, Münire Eyüb ve Aznif Mınakyan’ın paylaştığı film de seyirciden ilgi görmez. Yönetmen bu filmin ardından Peyami Safa’nın Sözde Kızlar romanına yönelir. OFS’in anlattığına göre babası, son iki filminde kaybettiği parayı bu filmden çıkarabileceğine inanmıştır. Elena Artinova, Maurice Mea, Gavroş Tolayan, Jenya Gordenskaya’nın başrolleri paylaştığı filmin çekimleri sorunlu geçer. Şakir Seden: “Sözde Kızlar, muvaffak olmadı. Buna sebep Peyami Safa Bey’in sık sık sete gelip, Muhsin’e müdahale etmesiydi. Muhsin de Peyami Bey sette olunca onun istediklerini yapıyor, o gittikten sonra bildiğini okuyordu. Böylece iki başlı bir film oldu. Sadece Muhsin yapsa ve Peyami Bey’in dediklerini de tamamen uygulasa, belki daha muvaffak olurdu…” 


    “büyük paralar harcayarak kurdukları türkiye’nin ilk film stüdyosu ellerinden alınmak üzeredir. feshane-i amire’ye yeni bir müdür tayin etmiştir. çankırılı bir binbaşı olan nuri, stüdyonun bulunduğu binaya göz dikmiş, şirketin yaptığı kira anlaşmasını tanımadığını bildirmiştir. binanın iki gün içinde boşaltılmasını istemektedir.”

    Ve Sonra…
    Mehmet Kemalettin, yaptığı altı film sonrasında kâr zarar hesabı yaparken şirkete büyük rahatsızlık veren bir olay yaşanır. Büyük paralar harcayarak kurdukları Türkiye’nin ilk film stüdyosu ellerinden alınmak üzeredir. Feshane-i Amire’ye yeni bir müdür tayin etmiştir. Çankırılı bir binbaşı olan Nuri, stüdyonun bulunduğu binaya göz dikmiş, şirketin yaptığı kira anlaşmasını tanımadığını bildirmiştir. Binanın iki gün içinde boşaltılmasını istemektedir. Bu genişlikte bir yer bularak taşınmak imkânsızdır. Binbaşı, tüm malzemeleri, yağmurlu bir günde askerlerle binanın dışına attırır. Şakir Seden: “Bize intikal ettiğine göre yeni gelen müdür, kadın artistlerden birine sarkıntılık etmiş. Hem yüz bulamamış hem de bizim arkadaşlardan sert muamele görmüş. Bunun üzerine kızıp, ‘24 saatte burayı terk edin.’ demiş. İki günde hiç olmazsa bir depo bulur, eşyaları oraya taşırdık ama dedim ya, iki taraf da bahane arıyordu. Bu hadise, uygun düştü. Eşyaları paylaştık. Aksesuarları Behzat aldı; dekor, pano gibi şeyleri Muhsin Bey, Ferah Tiyatrosu’na götürdü. Biz de makineleri satıp bu defteri kapadık…” 

    Kemal_Film_8) Leblebici Horhor 1923
    Leblebici Horhor Ağa filminden bir sahne.

    Ve böylece “Kemal Film İmalathanesi” tarihin tozlu sayfalarına atılır. # 

  • Kantocu Şamram Hanım

    Kantocu Şamram Hanım


    galata’daki surp lusavorçyan ermeni okulu’nda eğitim gören şamram hanım (şamran kelleciyan), teyzesinin kızı peruz’un (terzakyan) da desteğiyle kendini sahnelerde bulur ve istanbul’un en meşhur kantocularından biri olur. şamram hanım, şevki bey tiyatrosu ve kel hasan kampanyası’nda naşit özcan’la birlikte 1935’e kadar çalışır. 14 mart 1955’te vefat eden şamram hanım’ın mezarı şişli ermeni mezarlığı’ndadır. 

    Samram_1) Şamram ve İsmail Dümbüllü_icindekiler
    Şamram Hanım, İsmail Dümbüllü ile sahnede.

    Bilmem farkında mısınız… Yaklaşık otuz yıldan bu yana Ramazan giderek artan bir biçimde “hareketsizlik” ayı olmaya başladı. Eğlence mekânları kapanıyor, lokantalar “tadilat”a giriyor, konserler erteleniyor hatta rock festivalleri bile iptal ediliyor. Ramazan ayı bir sükûnet, içe dönüş ayı biçiminde geçiyor. Ama eskiden durum bunun tam tersiydi. Ramazan demek eğlence demekti. İnsanlar iftarın ardından kendilerini sokağa atar; kahveler, gazinolar, tiyatrolar tıka basa dolardı. Ramazan’ın en ışıltılı yanı, iftardan sonra başlayan bu eğlence yaşamıydı.1 Bütün tiyatrolar ve geçimini eğlenceden sağlayan kumpanyalar dört gözle bu mübarek ayı beklerdi. İstanbul’un Karagöz, orta oyunu, tuluat ve kanto seyredilen mekânları dolup taşardı. 

    Ramazan eğlencelerinin en gözde gösterisi ise kantolardı. Kanto tarihimizde en fazla iz bırakmış kantocular ise Peruz (Terzakyan) ile Şamram Hanım’dır (Şamran Kelleciyan). Peruz’u daha önce uzun bir makalede anlattığımızdan2 bu yazıda Şamram Hanım’ı ele alacağız. Sermet Muhtar Alus, Şamram’ı yere göğe koyamaz: “Bütün kelimelerin hakkını veren, dürüst, muntazam söz söyleyen Şamram Hanım’dı. ‘Küçücükten bir yar sevdim işveli, cilveli’yi o kadar şaşırmayarak söylerdi ki, ‘Kırk küp kırkının da kulpu kırık küp’ü de mutlaka hatasız söyleyeceği şüphesizdi. Gözlerini sık sık kırpıştırır, raks sırası gelince mülâhham [şişmanca] olduğu için pek kendini vermez, idare-i maslahat ederdi [geçiştirirdi].”3

    Samram_2) Şamram Hanım OĞLU VE GELİNİYLE
    Şamram Hanım oğlu ve geliniyle birlikte.

    Zorunlu Sahneye Çıkış
    Şamram Hanım sahne yaşamına nasıl atıldığını şöyle anlatıyor: “Evli barklı bir kadındım. İki çocuğum vardı. Ama kocam o sıralar çıkan Ermeni olayları sonunda işsiz kaldı. Geçinmek için ne yapacağımızı şaşırdık. Kantocu Peruz Hanım, teyze kızımdı ve çoktandır sahneye çıkmış, başarılı olmuştu. Geldi ve benim sahneye çıkmam için ısrar etti. Başka çare olmadığından sahneye çıktım. İlk olarak rahmetli [Kel] Hasan Efendi’nin kumpanyasına girdim. Oyunumuz Pembe Kız’dı. Bana şalvar giydirip süslediler, takıp takıştırdılar. ‘Hadi çık, şarkı söyle, oyna.’ dediler. Ben şarkı söylemekten hiç hoşlanmazdım, bunun için ağlamaya başladım, ‘Tek başına nasıl çıkarım oraya.’ dedim. Bunun üzerine Peruz düşünüp taşındı ve daha önce hiç yapılmamış bir şeyi, düettoyu icat etti. Birlikte çıktık, söyledik.

    Söylediğim kantoların, düettoların, kuartetlerin güftelerini de bestelerini de kendim yaparım. Hiç musiki bilgim olmadığı ve saz çalmadığım hâlde. Besteyi zihnimde hazırlarım, söylerim, notaya alırlar. Kıvrak ve oynak şarkıları severim. Tiyatroda da branşım komikliktir. Fakat rollerde komikliği değil, valde rollerini severim. Evlatlarıma düşkün kadınım ne de olsa, bundandır herhâlde.”4


    “söylediğim kantoların, düettoların, kuartetlerin güftelerini de bestelerini de kendim yaparım. hiç musiki bilgim olmadığı ve saz çalmadığım hâlde. besteyi zihnimde hazırlarım, söylerim, notaya alırlar. kıvrak ve oynak şarkıları severim.”

    Samram_3) bomonti bahçe aleks
    Torunu Aleks ve ailesi Bomonti Bira Bahçesi’nde. En solda Aleks, ortada siyah elbiseli kadın, babaannesi Şamram Hanım.

    Şamram Hanım’ın Komik-i Şehir Şevki’nin kumpanyasında çalıştığı dönemi ise Refi Cevad Ulunay, Şevki’nin tuluatta Kel Hasan’la boy ölçüşemediği için kanto kısmına çok önem verdiğini ve kumpanyasındaki noksanı kanto ile gidermeye çalıştığını söyler ve ardından ekler: “Bundan elli belki de altmış sene evvel [yazı 1955 tarihli] Şamram en parlak devrini yaşadı. Sahnede güzel, oynak ve işveli idi. Halka iltifat ederken bir burun kırıştırması vardı ki o zamanki mektepli ruhumda fırtınalar kopardığını hatırlarım.”5

    Abdülhamid’in Huzurunda
    Peruz ile Şamram’ın zaman zaman tartışsalar da arkadaşlıkları sürer. Şamram’ın aktardığı, ikisinin başından geçen ilginç bir olayı da paylaşalım:

    Bir gece Peruz’la Şamram evde otururken Borazan Tevfik telaşla içeri girer. Peruz’a:

    “Seninle Şamram’ı Hünkâr istiyor. Fındıklı Sarayı’na gidip birkaç düetto oynayacaksınız.” der. Hünkâr, Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’dir. Kantocularımız hemen toparlanır, kapıya gelen kapalı bir saray arabasına binmek için hazırlanır. Borazan Tevfik: “Haydi.” der, “Çabuk giyininiz. En iyi elbiselerinizi giyiniz. Elbiseler kırmızı olsun. Hünkâr kırmızı rengi çok sever.” Peruz ateş kırmızılarını, Şamram da bülbül dili rengindeki kırmızı elbisesini giyer. Araba Fındıklı Sarayı’nın önünde durur. Gerisini Şamram Hanım’ın ağzından aktaralım: 

    “Kapıda ellerinde kırbaçlarla iki zebellâh Arap… Evet, hayret etmeyiniz, bugünkü gibi hatırımda… Ellerinde kocaman kırbaçlar… İçeriye girdik. Önümüzde büyük bir kapı açıldı. Yürüdük… Gene kocaman bir kapı ardına kadar açıldı. Biraz daha ilerledik, gene bir kapı açıldı. Muazzam bir salon… Etrafı tekmil kafes… Bu kafeslerden birinin arkasında da Hünkâr oturuyormuş… Gözdeler, saraylılarla dolu kafesler… Kafeslerin önünde de bütün şehzadeler…(…) Ben kantoya başlayınca Hünkâr’ın emriyle salondaki mumlar bir kat daha fazlalaştırıldı. Haremağaları başlarında hasır sepetlerle geldiler. Sepetlerin içi mum dolu. Birçok mum daha yaktılar. Salon gündüz gibi aydınlandı.

    Benim şarkım bitince Peruz’la beraber meşhur ‘Bir Kuzulu Çoban’ düettosunu oynadık. Bu pek beğenildi. Üç kere tekrar ettirdiler. Lakin benim korkum, heyecanım arttıkça artıyor, arttıkça artıyor. Bir paravanın arkasında nöbetle istirahat ediyoruz. Peruz ikide bir: ‘Canım ne korkuyorsun?’ diyor. O cesaretli kadındı. Nihayet ben bir şarkıdan sonra paravananın arkasına çekilir çekilmez ‘şırrak’ diye düşüp bayılmaz mıyım?

    Salon allak bullak oldu. Sarayın doktoru koştu geldi. Ne yapsalar faydasız… Bu sırada iki haremağası geldi.

    ‘Küçük kantocuyu (yani beni) Valide Sultan çok beğendiler… Hemen kendilerini istiyorlar… Kendi elleriyle küçük kantocuya bir hatıra vereceklermiş.’

    Ne mümkün? Kımıldamama imkân yok. Haremağası üç kere gidip geldi. Valide Sultan vereceği hatırayı mutlaka kendi eli ile vermek istiyordu. Lakin olmadı. Beni kollarıma girerek kapıya zor indirdiler. Bir araba ile hep birden döndük. Çıkarken bir kırmızı kese bana, bir kırmızı kese de Peruz’a verdiler.”6

    Sahnede Serçe Gibiyim
    1933 yılında Vakit gazetesinde çıkan bir haberden Şamram Hanım’ın 57 yaşında ve 35 yıldır sahnelerde olduğunu öğreniriz. Haber, sanatçının “Hâlâ sahneden çekilmediğini, yeni şarkılar yapıp bestelemeye devam ettiğini” yazmaktadır. Şamram Hanım o günlerde Naşit Özcan’la çalışmaktadır. Evi Şişli’de olmasına rağmen, artık sanat aşkından mı, yoksa üşendiğinden midir bilemem, topluluğun mekânı olan Şehzadebaşı’ndaki Millet Tiyatrosu’nda üst katta ve sahne arkasında bulunan sanatçı odalarından birinde kalmaktadır. 

    Samram_4) Naşid ve kantocular
    Naşit Özcan ve kantocuları. Şamram Hanım Naşit Özcan’ın yanında (soldan ikinci) bulunuyor.

    Bir yıl sonra Akşam gazetesinde çıkan bir haber sayesinde Şamram Hanım’ın sahne hayatından çekildiğini öğreniriz. Röportajı yine Hikmet Feridun Es yapıyor. Niçin sahneyi bıraktığı sorusuna Şamram Hanım şöyle cevap veriyor:

    Samram_5) ŞAMRAM. Şişlideki ev
    Şamram Hanım’ın Şişli’deki evi, 1920 başları. Üst balkonda Aleks ve kardeşi Hans ile annesi Maria bulunmaktadır. Alt balkonda ise halası Anjel görülmektedir.

    “Ben mesleğimi çok severim. Velinimetim olan halk da bana hâlâ eski Şamram gözüyle bakıyor. Hâlâ sahneye çıktığım zaman efendilerimizin avuçlarını patlatırcasına beni alkışlamak lütfunda bulunduklarını büyük bir iftiharla görüyorum. İhtiyarladım, kuvvetten düştüm mü zannedeceksiniz? Katiyen, daima tekrar ederim: Sahneye çıkınca bana öyle bir kuvvet gelir, öyle bir çeviklik gelir ki, öyle hoplar, öyle sıçrarım ki, bunu 18 yaşında bir genç kız zannederim biraz müşkül yapar. Sahnede bir serçe gibiyimdir. Şimdi siz diyeceksiniz ki, ‘Mesleğini seviyorsun, halk seni tutuyor, kuvvetin yerinde. Öyle ise niçin sahneyi bırakıyorsun?’ Evet, daha 15-20 sene mesleğime devam edecek kudretteyim. Lakin ben sahneden kovulmadan, velinimetimiz halkın hüsnü teveccühü üzerimizden kalkmadan çekilmek istedim ve çekildim.”7 Hikmet Feridun Es başka bir röportajında ise Şamram Hanım’a “Nasıl eğleniyorsunuz?” diye sorar. “En büyük eğlencem Şişli’deki evime gitmek. Çoluğumu çocuğumu etrafıma toplayarak yalnız onlar için şarkı söylemek, onları eğlendirmektir. (…) Evde ufak tefek ev işleriyle meşgul olurum. Naşit Bey’in küçük kızına [yani Adile Naşit’e] takılırım… İşte bu hayatın eğlence tarafları bunlardır.”8 

    Şamram Hanım’ın en önemli özelliklerinden biri de plaklara en çok kayıt yapan kantocu olmasıdır. Cemal Ünlü, “Şamram ve Peruz’un kanto kayıtları Direklerarası atmosferini birebir yansıtan, edası, raksa uygunluğu, eşlik orkestrası ve besteleriyle ‘özgün’ çalışmalar olarak farklılaşacaktır.”9 diyerek bunun altını çizer. 

    Şamram Hanım 14 Mart 1955 günü, bir süredir tedavi altında bulunduğu Yedikule Ermeni Hastanesi’nde yaşama veda eder. Şamram’ın ölümünden sonra Refik Halid şöyle yazmıştır: “Bu artistin, kazandığı rağbet ve muhabbete karşı ne kadar mütevazı ve ne kadar nazik hareket ettiğini, hiç şımarmadığını, hatta kendisini daima küçük gördüğünü düşünüp de ondan değersiz zamane artistlerinin övünüp böbürlenmeleri karşısında nahoş bir tesir altında kalmamak mümkün mü? Bütün İstanbul’un alkışladığı Şamram ayrıca şimdikilerden çok fazla yorulur, harcadığı enerjiye rağmen az kazanır, hiç sızlanmazdı. Beğenilmenin zevki ile avunur, üst tarafını aramazdı.”10  #

    DİPNOTLAR
    1  Gökhan Akçura, Yıldızların Altında: Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Eğlence Yaşamı, YKY-TÜYAP Yayını, İstanbul 2023.
    2  Gökhan Akçura, “Peruz Hakkında Çalışma Notları”, https://manifold.press/peruz-hakkinda-calisma-notlari
    3  Sermet Muhtar Alus, 30 Sene Evvel İstanbul: 1900’lü Yılların Başlarında Şehir Hayatı, İletişim Yayınları, İstanbul.
    4  A. Sırrı, “(En kıdemliler kimlerdir?) Şamram Hanım”, Vakit, 4 Şubat 1933.
    5  Refi Cevad Ulunay, “Şamram Hanım”, Milliyet, 19 Mart 1955.
    6  Hikmet Feridun Es, “Yıldızın Bahçesinde Peruz’la Beraber Hünkârın Karşısında Nasıl Oynadık?”, Akşam, 28 Kasım 1936.
    7  Hikmet Feridun Es, “Şamram Hanım Sahneden Ayrılmaya Karar Verdi”, Akşam, 11 Haziran 1934.
    8  Hikmet Feridun Es, “Herdem Taze Bir Sanatkâr Kadın:
    Şamram Hanım”, Yedigün, S. 16, 28 Haziran 1933.
    9  Cemal Ünlü, Git Zaman Gel Zaman; Fotoğraf-Gramofon-Taş Plak, Pan Yayıncılık, 2004, s. 150, 151.
    10  Refik Halid [Karay], “Kanto”, Akşam, 17 Mart 1955.
  • İbn Battûta’nın İzinde Adım Adım Anadolu ve Ahilik

    İbn Battûta’nın İzinde Adım Adım Anadolu ve Ahilik


    ünlü gezgin ibn battûta’nın 14. yüzyılda anadolu’da yaptığı yolculuk, sadece bir gezginin deneyimlerini değil, aynı zamanda bir dönemin sosyal, kültürel ve ekonomik yapısını da yansıtıyor. ibn battûta, tarihçiler ve araştırmacılar için anadolu’nun zengin tarihine dair önemli bir kaynak teşkil etmekte ve battûta’nın gözünden bu coğrafyayı anlamamıza yardımcı olmaktadır.

    Fas’ın Tanca kentinde 1304 yılında doğan, Orta Çağ’ın en büyük gezgini İbn Battûta’nın 22 yaşında hacca gitmek için 14 Haziran 1325’te Tanca’dan başlayan yolculuğu 28 yıl sürecektir. Üç kıtada 117.500 km yol kateden Battûta, Fas sultanının isteği üzerine anılarını kâtip İbn Cüzey aracılığıyla yazmaya başlar. İbn Battûta’nın kısa adı Rıhle olan seyahatnamesi bugün dünyanın en çok tanınan eserleri arasındadır. 

    Ibn-i_Batuta_1) ibni battuta
    İbn Battûta’yı devenin sırtında gösteren bir minyatür.

    İbn Battûta Alanya ve Antalya’da
    Lazkiye’de Cenevizli tüccar Martelmin’in gemisine binen İbn Battûta on günlük bir yolculuktan sonra Rum diyarı olarak da bilinen “Türk ülkesine”ne ulaşır. Alanya izlenimlerini şöyle aktarır:

     “… Alanya deniz kıyısında bir şehirdir, ahalisi tümüyle Türkmenlerden oluşmaktadır. Kahire, İskenderiye ve Suriye tüccarları bu şehre gelip alışveriş ederler. Kerestesi bol olduğu için buradan yüklenen balyalar İskenderiye, Dimyat ve öteki Mısır limanlarına gönderilir. Şehrin üst tarafında gayet sağlam ve sarp bir kale var. Ulu Sultan Alâeddin [Keykubat] Rûmi tarafından yaptırılmıştır.”

    Alanya Sultanı Karamanoğlu Yusuf Bey’le şehrin 10 mil uzağındaki köşkünde görüştükten sonra Antalya’ya doğru yola çıkan İbn Battûta, Antalya’da Şeyh Şihâbeddin Hamevi’nin medresesinde konaklar. Battûta, Hristiyan tüccarların “Mina/liman” denilen yerde, Rumların ve Yahudilerin de ayrı bir mahallede yaşadığını belirtiyor. Müslümanlar ise şehrin merkezindedir.

    Antalya’ya varışının ikinci gününde medreseye gelen bir genç, İbn Battûta ve arkadaşlarını yemeğe davet eder. İbn Battûta’nın, “Bu adam yoksul birine benziyor, onu zor durumda bırakmayalım.” demesi üzerine Şeyh Şihâbeddin Hamevi, “Bu adam Ahi yiğitlerinin önderlerindendir. Kendisi derici tayfasının ustalarından cömertliğiyle tanınmış biridir. Zanaatkârlar arasında aşağı yukarı iki yüz adamı vardır.” der.

    Ibn-i_Batuta_2) İbn-i Battuta'nın Anadolu yolculuğu
    İbn Battûta’nın Alanya’dan başlayan Anadolu yolculuğu Sinop’ta son buldu.

    Ahilik Teşkilatı ve İbn Battûta’nın Hayranlığı
    Selçuklu’nun son, Osmanlı’nın kuruluş aşamasında Anadolu’da görülen Ahi teşkilatını kuran ve yayan -Ahi Evran olarak da tanınan- Nasırüddin Mahmud B. Ahmed’dir (1171-1262). Ahi Evran’ın deri ustası olması nedeniyle önce dericilerin, sonra diğer meslek gruplarının katılımıyla 32 mesleği içeren dayanışma teşkilatı hâline gelen Ahi zaviyeleri; yolculara ücretsiz yiyecek, içecek ve barınma hizmeti veren konuk evleri olmanın dışında, gençlerin meslek, ahlak ve görgü kuralları öğrendikleri yerlerdi.

    İbn Battûta, Anadolu coğrafyasında misafir edildiği Ahi tekkelerine hayran kalır:
    “Anadolu’ya geldiğimizde hangi zaviyeye gidersek gidelim büyük alaka gördük. Komşularımız, kadın ya da erkek bize ikramda bulunmaktan geri durmuyorlardı. Burada kadınlar yüzlerini örtmezler. Yola çıkacağımız zaman akraba ya da ev halkındanmışçasına bizimle vedalaşıp üzüntülerini gözyaşı dökerek belli ederlerdi.Onlar [Ahiler] Anadolu’ya yerleşmiş Türkmenlerin yaşadıkları her yerde; köy, kasaba ve şehirlerde bulunmaktadırlar. Şehirlerine gelen yabancıları misafir etme, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini ve konaklayacakları yeri sağlama, onları eşkıyanın ve vurguncuların ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple haydutlara katılanları temizleme gibi konularda bunların eşine dünyada rastlanmaz.”

    Şimdi İbn Battûta’nın Anadolu seyahat rotasını takip edelim.

    İbn Battûta’nın Akdeniz’den Ege’ye Uzanan Seyahati 
    Antalya Sultanı Hıdır Bey’i ziyaret eden İbn Battûta, Burdur’da yöre hatibinin evine misafir olur. Burdurlu Ahiler yanlarında kalmasını istese de hatip razı olmaz. Ahi yiğitler İbn Battûta ve arkadaşlarına bir bağ evinde ziyafet verir. İbn Battûta bunu şöyle anlatır:
    “[…] bir ziyafet hazırladılar, kurbanlar kestiler. Bizimle tanışmaktan duydukları sevinç gerçekten hayret vericiydi! 

    Onlar bizim dilimizi bilmiyorlar, biz de onların dilinden anlamıyorduk; aramızda bir tercüman da bulunmuyordu! Oradan Sabartâ’ya [Isparta] hareket ettik. Burası da mamur bir şehir, zengin çarşıları var. Her yanından çaylar akıyor. Bağı, bostanı bol bir belde. Şehir kalesi yüksek bir tepe üzerinde. Akşam vakti oraya vardık. Yöre kadısının evine konuk olduk. Oradan Ekrîdûr’a [Eğridir] yollandık. Kalabalık mı kalabalık bir şehir. Çarşıyarı şirin ve zengin. Şehrin çevresi ağaçlıktır. Her yanı bahçe. Orada suyu tatlı bir göl bulunuyor. Oradan Kulhisar’a [Gölhisar] yöneldik. Kulhisar’ın hükümdarı Muhammed Çelebi’dir. Burası dört yanı suyla çevrili bir kasabadır. Burada ahı [Ahi] yiğitlerinden birinin tekkesinde konakladık.” 


    “ibn battûta’yı denizli’de misafir etmek için yarışan iki ayrı ahi tekkesi mensupları arasında tartışma başlar. hançerler çekilir. ahiler sonunda aralarında kura çekme konusunda anlaşır.”

    Ibn-i_Batuta_3) İbn-i Batuta
    İbn Battûta’nın Mısır gezisini gösteren bir gravür.

    İbn Battûta’yı Denizli’de misafir etmek için yarışan iki ayrı Ahi tekkesi mensupları arasında tartışma başlar. Hançerler çekilir. Ahiler sonunda aralarında kura çekme konusunda anlaşır.
    “Buraya Dûngûzla da [Doñuzlu, Domuzlu, Denizli] deniliyor. Burası bölgenin en güzel, en büyük şehirlerindendir. Burada dünyada eşi benzeri olmayan altın işlemeli pamuk elbiseler dokunur. Şehirde Hristiyan nüfusun çokluğu nedeniyle bu işi yapanların ekseriyeti Rum kadınlardan oluşuyor.”

    Tavas yolu güvenli olmadığı için bir kafileye katılan İbn Battûta, Tavas Kalesi dışında bir fakirin evinde konaklar. Kale komutanı eve yiyecek ve hediyeler gönderir. 

    “Oradan Muğle’ye [Muğla] hareket ettik. Şeyh efendilerden birinin tekkesinde konakladık. Bu şehirde, ileride bahsini edeceğimiz Milas hâkiminin oğlu İbrahim Bek’le görüştük. Bize çeşit çeşit ikramda bulundu, bir kat elbise ihsan etti. Oradan Milas’a doğru hareket ettik. Burası Anadolu ülkesinin en güzel, en büyük şehirlerinden biridir. Suyu bol, meyvesi bol, bahçesi bol! Orada ahı [Ahi] yiğitlerinden birinin tekkesine indik. İkramı, iltifatı, ziyafeti, temizliğimize gösterdiği dikkati ve hamama götürme konusundaki ısrarı ile diğerlerini geçti, bize çok hürmet etti.” 

    İç Anadolu Seyahati: Konya, Aksaray, Niğde, Kayseri…
    “Kûnya [Konya] büyük ve güzel bir şehir. Meyvesi boldur. Sayısız nehir ve çayları, eşsiz bahçeleri var. Burada daha önce bahsettiğimiz kamaruddin denilen kayısı türü yetiştirilir, Mısır ve Suriye’ye ihraç edilir. Şehrin caddeleri geniş, çarşıları da muntazam ve şirin.”
    İbn Battûta Konya ve Karaman Beyi Karamanoğlu Bedreddin Bey’le şehir dışında av dönüşü karşılaşır. “Atımdan indim; o da bineğinden indi. Selam verdim. Selamımı alıp beni kucakladı. Bu ülkede hükümdarların şöyle bir âdeti var. Uzaktan gelen biri onunla karşılaştığında beriki bineğinden iniyorsa o da iniyor!”

    “Aksarâ [Aksaray], Irak hükümdarlarına [İlhanlı’ya] bağlı şehirlerdendir. Anadolu topraklarında ele geçirilen yerleri Irak hükümdarı adına yöneten Ertena beyinin vekili Şerif Hüseyin bu şehrin hâkimi olduğu için biz onun evinde konakladık. Sonra Nekde’ye [Niğde] yöneldik. Burası da Irak hükümdarlarına bağlıdır. […]Bu şehir de [Kayseri] Irak padişahının hükmü altındadır. Irak ordu birlikleri burada üstleniyor. Bu şehirde ahılardan [Ahilerden] Emir Ali’nin tekkesinde konakladık.”

    Amasya, Gümüşhane, Sivas, Erzincan ve Erzurum 
    Bu şehirlerde de Irak hükümdarının hüküm sürdüğünü belirten İbn Battûta yolculuğu boyunca yine Ahi tekkelerinde misafir edilir. Erzurum’da Ahi Tûman’ın tekkesinden ikinci gün ayrılmak isteyince tepkiyle karşılanır. Tekke şeyhi ihtiyar, “Eğer böyle yaparsanız bizim itibarımızı yok etmiş olursunuz şehirde! Çünkü konukluk en aşağı üç gün olmalı!” der.

    Birgi, Tire, Ayasuluk (Selçuk), İzmir
    İbn Battûta’nın Erzurum’dan sonra Birgi’ye geçmesi seyahatnamenin bazı sayfalarının kaybolduğu veya sonradan yazıya geçirildiği için unutulmasına bağlanabilir. Aydınoğlu Muhammed’in hüküm sürdüğü Birgi ve Tire’de üç gün geçirdikten sonra Ayasuluk’a (Selçuk) geçen İbn Battûta, İzmir’i harap durumda bulur. 

    Manisa, Bergama, Balıkesir
    “Şehrin [Manisa] hükümdarı Saruhan adında biridir. Orada ahılardan [Ahilerden] birinin tekkesinde konakladık. Burası dağ eteğinde güzel ve büyük bir şehir. Kurulduğu ovada zengin su kaynakları, nehirler ve bahçeler var. Ertesi gün yola koyularak Bergama’ya vardık. Şehrin hâkimi Yahşi Han’dır. Harap bir şehir ama tepedeki kalesi hâlâ sapasağlam. […] Şehrin [Balıkesir] ileri gelenlerinden Ahı Sinan’ın zaviyesinde konakladık. Şehir kalabalık bir nüfusa, zengin ve şirin çarşılara sahip.”

    Bursa
    “Burası muazzam bir şehir; çarşıları güzel, caddeleri geniş, bahçeler ve gür çaylar çeviriyor şehri. Bu şehirde, yiğitlerin büyüklerinden Ahı Şemseddin’in zaviyesinde konakladık. Bursa’nın sultanı İhtiyaruddin Urhan Bek’tir [Orhan Bey]. Sultan Osmancûk’un oğludur. Bu sultan, Türkmen hükümdarlarının mal, ülke ve askerce en büyüğüdür. Onun kaleleri yüze yakındır. Vaktinin büyük bir kısmını buraları dolaşmakla geçirir.”

    İznik, Sakarya, Geyve, Göynük
    “Bu şehirde [İznik] fıkıh bilgini, Hacı Alâeddin Sultanöyûkî’nin yanında kaldık. Beni, Beylûn Hatun’a [Nilüfer Hatun] götürdü. Bu kadın bize ikramda bulundu, iyi davrandı, yardım etti.” 
    İznik’te 40 gün kalan İbn Battûta azgın Sakarya Nehri’ni salla geçip Geyve’ye ulaşır. Göynük’te sadece yönetici olan aile Müslüman’dır. Nüfusun tümü Hristiyan’dır. İbn Battûta ve kafilesi Mudurnu’ya giderken kılavuzun terk etmesi sonucu yolunu kaybedip donma tehlikesi geçirir. Sığındıkları Ahi tekkesi kurtarıcıları olur.

    Bolu, Gerede, Safranbolu, Kastamonu
    “Bôlî’de [Bolu] ahı yiğitlerinden birinin tekkesinde konakladık. Âdet gereği tekkenin bütün bölümlerinde ocaklar kış boyu aralıksız yanar. Ertesi sabah Keredey-i Bôlî [Bolu Geredesi] denen yere vardık. Burası büyük bir düzlük üzerine kurulmuş şirin bir şehirdir. Buradan Borlû’ya [Safranbolu] gittik. Tepe üzerine kurulmuş küçük bir şehir. Eteklerinde hendek var. Tam zirvede sarp bir kale mevcut. Orada bir medresede konakladık. Ertesi gün Kastamûnya’ya [Kastamonu] yöneldik. Bu şehir Anadolu’nun en güzel, en büyük beldelerindendir. Yaşamak için her kolaylık var! Eşya fiyatları çok ucuz.”

    Sinop
    Anadolu’da yaptığı yolculuğun son noktası Sinop’ta 51 gün geçiren İbn Battûta bir gemi kiralayarak Kırım’a doğru yelken açar. Kırım’dan sonra yolculuğu ise Konstantiniyye’ye olacaktır.

    İbn Battûta 1369 yılında Mağrip’te (Fas) vefat etmiş ve doğduğu kent Tanca’da defnedilmiştir. #

    Ibn-i_Batuta_4) İbni Batuta'nın gezi güzergahı
    İbn Battûta’nın dünyanın farklı yerlerine yaptığı yolculukların güzergâhını gösteren harita.
    KAYNAK
    Ebû Abdullah Muhammed İbn Battûta Tancîİbnûta, İbn Battûta Seyahatnâmesi, çev. A. Sait Aykut, YKB Yayınları, İstanbul, 2005.
  • İstanbullu Platon

    İstanbullu Platon


    medici ailesi’nin yardımlarıyla inşa edilen floransa’daki cappella deı magı (mecusiler şapeli) ismini benozzo gozzolı’nin çizdiği “üç mecusi’nin hz. isa’nın doğuşunu müjdeleyişi” tablosundan alır. bu tablolarda mecusiler, bir kraliyet alayı hâlinde yolda resmedilir. pek çoğu matruş ve avrupai kostümler kuşanmış kalabalıklar arasında sakallı, esmer çehresi ve muzip bakışları ile birisi dikkat çeker. bu zat, istanbullu hemşehrimiz georgios gemistos “plethon”dur.

    Türklere Karşı İki Kilisenin Birleşme Gayreti
    Katolik Kilisesi’nin on yedinci ekümenik konseyi olan Floransa Konsili, kilise içerisindeki bir dizi sorunun yanında çok önemli bir gündeme daha sahipti. 1439 senesinde Ortodoks Kilisesi ile birleşme arayışı masaya yatırıldı. Hristiyanlığın bu iki büyük şubesi görünürde inanç bildirgesine eklenecek “filioque” (ve Oğul’dan) sebebiyle, gerçekte ise Roma’nın ikiye bölünmesiyle başlayan kiliseler arası ayrışmalar nedeniyle asırlar boyunca çatışmış, gerilen ipler nihayet 1054 senesinde karşılıklı sövgüler ve aforozlar eşliğinde kopmuştu. İstanbullu Patrik I. Mihail Kirularios, Papa IX. Leo’ya kardeş yerine baba demektense bu iki kiliseyi ebedî olarak ayırmayı tercih etmiş, ilerleyen yıllarda Latin işgali ve Haçlı Seferleri’nin yıpratıcı etkileri iki kilise arasındaki gerilime tuz biber ekmişti. 

    Istanbullu_Platon_1) Benezzo Gozzoli'nin çizdiği  Capella dei Magide bulunan freskin Gemistos Plethon'u gösterdiği düşünülüyor_
    Benezzo Gozzoli’nin çizdiği Cappella dei Magi’de bulunan freskin Gemistos Plethon’u gösterdiği düşünülüyor.

    Konsil’in toplandığı tarihte Kutsal Ruh “Baba’dan” mı yoksa “Baba ve Oğul’dan” mı gelir sorusunu Hristiyan teologlar tartışabilirdi ancak tartışma kabul etmeyecek bir hakikat vardı; “Türk orduları İstanbul kapılarına gelmişti.” Bunun üzerine İmparator VIII. Johannes Paleologos ve Papa IV. Eugene arasında 6 Temmuz 1439 tarihinde “Laetentur Caeli” (Cennetler Sevinsin) olarak anılan birleşme belgesi imzalandı. 

    Istanbullu_Platon_2) Papalığın yasakladığı ilk matbaa baskısı kitabın yazarı mirondola
    Papalığın yasakladığı ilk matbaa baskısı 900 Tez kitabının yazarı Pico Della Mirandola.

    Aristoculuktan Neo-Platonculuğa
    Gemistos, Floransa Konsili’nin dikkat çekici simalarındandı. Avrupalı akranlarının gizem perdesinin ardında izlediği bir dünyadan geliyordu. Bu yetmezmiş gibi her iki kilisenin de asırlardır bir iman gibi benimsediği Aristoculuğa karşı Platon’un fikirlerini müdafaa ediyor, bu nedenle çevresinde “İkinci Platon” ya da “Plethon” olarak anılıyordu. Avrupalılar o devirde antik kaynakları ancak Müslümanların tercümeleri üzerinden okurken Plethon bu kaynaklarla haşır neşir olarak yetişmiş, bilgisi sayesinde bir ilahiyatçı olmamasına rağmen imparatorun danışmanı olarak “Birleşme Konsili”ne katılmıştı. “Irk ve kültür bakımından Helen olmak” Plethon için önem arz ediyordu. Onun görüşleri, Rönesans arifesinde aranan bir taze kandı. Etrafında çok geçmeden İtalyanlardan oluşan bir öğrenci grubu oluştu. “Platon’a adanmış gönülleri teskin için” De Diferentiis olarak bilinen bir eser kaleme alarak Neo-Platonculuğu müdafaa etti. Belki bundan da önemlisi “Neo-Platoncuların İncili” olarak bilinen Keldani Kehanetleri kitabını İtalyan muhataplarına tanıttı. Ona göre bu kitap Zerdüşt’ten gelen -hemen kendisini Mecusiler kervanında resmeden freski hatırlayalım- bilgelikleri taşıyordu; gerçek bilgelik de Antik Çağlardan beri belirli şahıslar eliyle yaşatılan kültürlerüstü bir bilgelikti.1


    “gemıstos’un derslerine katılan marsılıo fıcıno, hocasının mora yarımadası’ndaki mistra’ya dönüşünden sonra accademıa platonıca’yı (platon akademisi) kurdu. bu akademi için ‘rönesans’ın kurmay karargâhı’ demek herhâlde hata olmaz.”

    Gemistos’un derslerine katılan Marsilio Ficino, hocasının Mora Yarımadası’ndaki Mistra’ya dönüşünden sonra Accademia Platonica’yı (Platon Akademisi) kurdu. Bu akademi için “Rönesans’ın Kurmay Karargâhı” demek herhâlde hata olmaz. Okul, kendisi de katılımcıları arasında bulunan Lorenzo de Medici ve Medici Ailesi’nce destekleniyordu. Her ne kadar bir akademi olduğu iddiasında ise de daha çok bir fikir kulübüydü. Söz gelimi bugün bildiğimiz tarot kartları ilk olarak burada katılımcıların öğretileri anlamasını kolaylaştırmak için tasarlanmıştı. Bu akademiden Pico Della Mirandola’nın De Hominis Dignitate (İnsanlık Onuru Üzerine Söylev) eseri bugün Rönesans hümanizminin kurucu metni sayılmaktadır. Bu eserde Mirandola, insan fıtratının “her şey olmaya müsait” olduğunu vurguluyor, insanın gayretine ve mükemmelleşme arzusuna önem atfediyordu. Ona göre eski dünyada birer zanaatkâr olarak görülen sanatçılar aslında “Tanrı’nın ilahiliğinin bir tezahürü”ne ulaşan ustalardı. Zanaattan sanata dönüşüm süreci bu fikirler ışığında başladı. Ne tuhaftır ki “Aydınlanmaya” giden yoldaki en önemli taşlar, her türden Neo-Platoncu, kabalist, simyacı ve sihirbaz tarafından döşenmekteydi. Mesela Mirandola’nın bu kitabı takip eden 900 Tez’i Papalık tarafından “Katolik inancına ve insan ırkına düşman sanatları [Büyü kastedilmektedir.] öğrettiği” gerekçesiyle yasaklanmış, Papalığın yasakladığı ilk matbaa baskısı kitap olma “şerefine nail olmuştu”. Neo-Platoncular arasında büyü, kâinatın gizli niteliklerini (qualitas occulta) keşfetmek için bir araç olarak görülüyordu. “Magia Naturalia” (Doğal Büyü) ile modern bilimin ilişkisi Aydınlanma Çağı’nın bilim tarihi yazımında dışlanmış, bu düşünürlerin görüşleri “okült” olarak damgalanarak değersizleştirilmiştir. Ne var ki 1800’lere kadar mesela simya ile kimyayı keskin bir biçimde birbirinden ayırmak için geçerli bir gerekçemiz bulunmamaktadır. Bu nedenle Gemistos Plethon’u yarattığı etki bakımından modern dünyayı inşa eden önemli isimlerden biri olarak tarif etmek yerinde olacaktır. 

    Istanbullu_Platon_3) Serez'deki Timiou Prodromou Manastırı'nda Bulunan, Gennadius Scholarius'a ait tasvir
    Serez’deki Timiou Prodromou Manastırı’nda bulunan, Gennadius Scholarius’a ait tasvir.
    Istanbullu_Platon_4) Trapezuntius
    Trabzon asıllı Georgios (Trapezuntius).

    Gennadius’un İtirazı
    Gemistos’un katıldığı Konsil’in imza ettiği “Cennetler Sevinsin” metnine dönecek olursak; bu metnin Hristiyan dünyasının tamamına sevinç getirmediği muhakkaktır. Söz gelimi Konsil’in katılımcılarından Gennadius Scholarius, akıl hocası Efesli Markos’la birlikte Konsil’in azılı düşmanı hâline geldi. Gennadius, Ayasofya’da gerçekleştirilen “uniat” (birlik) ayinlerine tiksinti ile bakan Rumlardandı. Edward Gibbon eserinde onu şöyle konuşturur: “Ey Zavallı Romalılar neden Hakk’ı terk ettiniz? Neden Tanrı yerine İtalyanlara güveniyorsunuz? Böyle giderse şehrinizi kaybedeceksiniz.” 

    Hakikaten de çok geçmeden İstanbul düşecek, o sırada “birlikçi” İstanbul halkını protesto ederek Pantokrator Manastırı’na kapanan (Zeyrek Camii) Gennadius ise şehrin yeni sahibi olan Fatih Sultan Mehmed tarafından Patrik ilan edilecektir. Gennadius birleşmeye olduğu kadar eski hocası Gemistos’a da tepkiliydi. Ona göre Gemistos’un akıl hocası Eliseus adında bir Yahudi idi. Gennadius mektubunda Eliseus’u “Barbarların maiyetindeki en etkili kişilerden biri” olarak anmaktadır ki bu “barbarlar” Adrianapolis’i Edirne hâline getiren Türklerden başkası değildir. Anlaşılan o ki Gennadius, Gemistos’un görüşlerinin Türklerin maiyetinde bulunan bir Yahudi filozofun etkisinde oluştuğunu söylüyordu. Yahudiler arasında İbn Rüşdçülüğün ve İşrak felsefesinin yaygın olduğu, bunların İslam dünyasından alınma görüşler olduğu düşünülürse bu mümkündür ancak bu irtibat hakkında Skolarius’un mektubundan başka bir delil bulunmamaktadır. 

    Georgios da Gemistos’a Karşı: “Platoncu Komplo” Gerçek miydi?
    Gemistos’un bir başka rakibi, yine soydaşı olan Trabzon asıllı Georgios’tu. Trapezuntius olarak bilinen bu zat, Latin Kilisesi’ne intisap ederek Katolikleşmişti. Belki de kendisi gibi Rum asıllı olan Gemistos’un elde ettiği başarıdan rahatsız olduğundan onun hakkında akıl almaz bir komplo teorisi ileri sürdü. Buna göre Platon’la başlayan ve Judeo-Christian öğretiyi hedefe koyan bir şeytani akım vardı. “Sarazenlerin Peygamberi” yani Hz. Muhammed ikinci Platon’du. Gemistos ise ondan sonra gelen sapkındı:

    “(…) Ben kendim Floransa’da onu duydum (…) birkaç yıl içinde tüm dünyanın tek ve aynı dini benimseyeceğini iddia ederken (…). Ve ona bunun İsa’nın mı yoksa Muhammed’in mi dini olacağını sorduğumda, hiçbiri olmayacağını, daha ziyade paganizmden çok da farklı olmayan bir din olacağını söyledi. Bu sözlerden derinden rahatsız olarak, o noktadan sonra her zaman bu adamdan nefret ettim ve ondan zehirli bir engerek gibi korktum.”2

    Gerçekten de Gemistos, dinlerin ötesinde bir bilgeliği ima eder; Zerdüşt bilgelerinden Helen filozoflara geniş bir kadroya sempati beslediği de açıktır. Ölümünden sonra Mora Despotu Demetrios’un eline geçerek ifşa edilen ve 1460’ta artık Patrik olan Gennadius tarafından yakılan gizli eseri Nomoi, (Kardinal Bessarion sayesinde günümüze ulaşan metnine bakılacak olursa) Yunan paganizmi ve Zerdüştlüğün ilginç bir karışımıdır. Ne var ki burada Gemistos’un -Platon’un görüşlerini aktardığından ya da en azından aktardığını düşündüğünden- bu “sapkınlık”ta ne kadar ileri gittiğini kestirmek mümkün değildir. Trabzonlu Georgios’un Plethon hakkındaki komplo teorilerini, “kariyerist” bir keşişin hırslarını yansıtmakla itham edebiliriz. Nitekim Gemistos’un talebesi Bessarion’un Papa olacağından korkması bunun göstergesidir. Eserinde onu “Dördüncü Platon” olarak anar. 

    Komplo teorisyeni keşişin ilginç bir yönü daha vardır ki kaydetmeye değer. Trabzonlu Georgios, Sultan II. Mehmed’e yani Fatih’e mektup yazarak kendisini Hristiyanlığa davet etmek istemiştir. Ona göre Son İmparator, Yecüc Mecüc kavminin lideri olan Mehmed’dir. Ne var ki Son İmparator’un Hristiyan olması gerekir. Bu nedenle yazılarında ondan “Manuel” olarak bahseder.3 Georgios, Platonculuğa dair teorilerinden vazgeçmese de Hz. Muhammed hakkındaki iddialarını terk etmişe benzemektedir. Hristiyan dünyayı tehdit eden Müslüman bir sultanı mesih mertebesine yükseltmesi hiç şüphesiz başını ağrıtacaktır. Bu nedenle casusluk suçlaması, hapis ve sürgünle karşılaşsa da bu görüşlerinden rücu etmez ve Roma’da yoksulluk içerisinde vefat eder. Gemistos’un diğer rakibi Gennadius ise tam aksine Fatih’le olan uyuşmazlıkları nedeniyle patriklikten istifa eder, Serez’de bir manastırda ölür.4

    Istanbullu_Platon_5) Plethon'un Rimini'de bulunan Mezar Kitabesi
    Plethon’un Rimini’de bulunan mezar kitabesi.
    Istanbullu_Platon_5) Rimini'de Bulunan Sigismondo Pandolfo Malatesta'nın yaptırdığı katedral ; Plethon'un kabri burada bulunuyor
    Sigismondo Pandolfo Malatesta’nın Rimini’de yaptırdığı katedral. Plethon’un kabri burada bulunuyor.

    Rönesans’ın Kayıp Halkası Bizanslı Bilgelerdi
    Bu yazıda sadece birkaçına yer verebildiysek de Rönesans’a giden yol, memleketimizden İtalya’ya giden Bizanslı bilgelerin emekleriyle döşenmiştir. Bizanslılar zaman zaman birbirleri ile çatıştı ancak Avrupalılara aşina olmadıkları bir düşünce evreninin kapılarını açmakta da başarılı oldu. Bunların başında gelen ve Rönesans’ın ruh babası olan Gemistos Plethon -muhtemelen fetihten hemen önce- Mora’da Mistra kasabasında dünyaya gözlerini yumdu. 1465 senesinde talebeleri onun kemiklerini Türk toprağı hâline gelen Mora’dan Venedikli tüccarların yardımıyla kaçırdı. Günümüzde naaşı İtalya’nın Rimini kasabasında şu mezar anıtının altında yatmaktadır:

    “Çağının en büyük filozofu Bizanslı Gemistus Plethon’un ölümlü kalıntıları, Türk hükümdarına karşı verilen Peloponnesos Savaşı’nın komutanı Pandolfo’nun oğlu Sigismondo Pandolfo Malatesta tarafından buraya getirilmiş ve bilgili insanlara olan tutkusundan esinlenerek 1465 yılında buraya yerleştirilmiştir.” #

    DİPNOTLAR
    1  Wouter J. Hanegraaff ve Joyce Pijnenburg, Hermes in the Academy içinde, “The Pagan Who Came from the East: George Gemistos Plethon and Platonic Orientalism”, Amsterdam University Press, Amsterdam, 2009, s. 33-50.
    2  John Monfasani, George of Trebizond: A Biography and a Study of His Rhetoric and Logic, Leiden, 1976, s. 39.
    3  Manuel, Mesih’in isimlerinden biri olan Immanuel’in kısaltılmış bir versiyonudur.
    4  John Monfasani, Collectanea Trapezuntiana: Text, Documents, and Bibliographies of George of Trebizond, Mediaval & Renaissance Text & Studies, C. 25, Center for Mediaval and Early Renaissance Studies State University of New York, New York, 1984, s. 564-574.
  • Topçu Kışlası Nasıl Taksim Stadı Oldu?

    Topçu Kışlası Nasıl Taksim Stadı Oldu?


    istanbul’da beş yıl süren işgal dönemi (13 kasım 1918-6 ekim 1923), paradoksal bir şekilde henüz emekleme döneminde olan futbolun büyümesine ve halkın spora ilgisinin artmasına neden oldu. bunun esas nedeni ise işgal günlerinde şehrin merkezinde, beyoğlu’nda yepyeni bir futbol stadının ortaya çıkmasıydı. yaklaşık 20 yıl boyunca türkiye’de futbola damgasını vuran taksim stadı’nın ortaya çıkma süreci, yakından bakıldığında, bu dönemde işgalci güçler ile şehrin futbol dünyası arasındaki karmaşık ilişkilerin de ortaya çıktığı bir örnek olay olmuştur.

    İstanbul’da işgalin başladığı Kasım 1918’de derme çatma da olsa bir stat vardı. On yıl önce Moda’da oturan İngilizler, İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla güçlenen İttihat ve Terakki’nin güçlü isimleriyle Union Club şirketini kurmuştu. Bedava maç seyredilen Kadıköy’deki Papazın Çayırı’nı önce ahşap perdelerle çevirmiş, ardından içinde locası bile olan ahşap bir tribün inşa ederek tıpkı İngiltere’deki gibi biletle girilebilen bir stat hâline getirmişlerdi. 

    Şirketin adını taşıyan Union Club Stadı’nın yönetimi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından İngilizlerin şehri terk etmek zorunda kalmasıyla tamamen İttihatçıların eline geçti. Adı da İttihat Sahasıoldu. 

    Kisla_1) kışla ve talmhane
    1806’da inşa edilen Topçu Kışlası, anıtsal giriş kapılarıyla Osmanlı ordusunun modernleşmesinin simgelerindendi. 1913’te zor günler yaşayan hükümet tarafından yanındaki talim alanıyla birlikte Fransızlara satılmıştı.

    İşgal başladığında bu saha bir süre İngiliz askerler tarafından kullanılmış, daha sonra da bakımsız hâliyle âdeta terk edilmişti. Ancak binlerce işgalci askerin bir sosyal etkinlik olarak kendi aralarında ve hatta şehrin diğer kulüpleriyle futbol oynayabilmesi için özellikle Avrupa Yakası’nda sahaya ihtiyaç olduğu açıktı. İşgal kuvvetleri kumandanları futbolu şehir halkıyla iyi ilişkiler kurmak ve sempati toplamak için de kullanmak istiyordu. Bu da Beyoğlu’ndaki boş ve açık alan olan Topçu Kışlası’nın, Avrupa Yakası’nın ilk stadyumuna dönüşmesinin yolunu açtı. 

    Deniz Gören Lüks Apartmanlar
    Aslında Topçu Kışlası ve karşısındaki talim yeri bir şirkete aitti. Ortaklarının çoğunluğu yabancılardan oluşan Ticaret ve Ziraat Sanayi Şirket-i Osmaniyesi, 1913’te yapılan bir sözleşmeyle 400.000 lira ödeyerek tüm bölgeyi almıştı. Hazırladıkları projeye göre kışla yıkılacak, yerine “deniz gören lüks apartmanlar” yapılacaktı. Ancak savaş ve devleti yönetenlerin aralarındaki bitmek bilmeyen paylaşım kavgası, projenin hayata geçmesine engel olmuştu. İşgal başladığında ne kışla yıkılabilmiş ne de apartmanların yapımına başlanabilmişti. Şirket, Malta kökenli bir Rum olan, Galatasaray Sultanisi’nin eski etüt muallimlerinden Joseph Borg’u kışlanın kiracısı yapmış, geçici kiralamalardan elde edilen gelirlerle inşaata başlayacağı günü beklemişti. Kışla binalarını Fransa işgal kuvvetlerinin Senegalli askerleri de bir süre kullanmış, ortadaki geniş avlu için başka kiracılar da bulunmuştu. Kışla, Bolşevik Devrimi’nden kaçan Beyaz Ruslar’ın başlattığı tombaladan at yarışlarına hatta böcek yarışlarına dek yepyeni merakların da merkezi olmuştu.

    Kisla_2) apartman projesi
    Fransız bankacılarının kurduğu İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyesi’nin satın aldığı Topçu Kışlası ve talim yeri arazisi için geliştirdiği “deniz gören lüks apartmanlar” projesi.
    Kisla_4) sait çelebi
    Topçu Kışlası avlusunun Taksim Stadı’na dönüştürülmesinde Fenerbahçeli Çelebizâde Said Tevfik öncü rol oynadı.

    “Mini Olimpiyatlar” İçin Yer Arayışı
    Kışla avlusunun stada dönüştürülmesi, 1921 yılı sonunda başlayan bir dizi çok ilginç olayın ardından gerçekleşti. Bu süreç, Millî Mücadele’nin hızlandığı bir dönemde yaşandı ve âdeta şehirde yaşanan “ikili hayat”ın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyimiyle “derbeder” hayatın bir simgesi oldu. Bir yanda Anadolu’da devam eden mücadeleyle yükselen milliyetçilik bayrağına sıkı sıkıya bağlanan futbol camiasının Türk grupları, diğer yanda şehirde bu sporu başlatan, o günlere taşıyan ve şimdi işgalle yeniden güç kazanan şehirdeki İngilizler ve diğer azınlıklar… Ve elbette bu gerilimin içinde bir “ticari potansiyel” gören, bunu kullanmak isteyen zeki, yine futboldan gelme isimler…

    Kisla_3) mini olimpiyat
    İşgal kuvvetlerinin şehir halkı nezdinde sempati kazanmak için düzenlediği “Mini Olimpiyatlar”ın oynanacağı uygun saha arayışı, Taksim Stadı’nın ortaya çıkmasına sebep oldu.

    Süreç, varlığını sempati ağıyla güçlendirmek isteyen işgal yönetiminin İstanbul’daki bütün spor kulüplerinin davet edileceği bir “olimpiyat oyunları” düzenleme kararıyla başladı. Kurulan hazırlık komitesinde İstanbul futbolunun iki etkili ismi, aynı zamanda yakın arkadaş olan Galatasaraylı Ahmet Robenson ile Fenerbahçeli eski sporcu ve yönetici, dönemin en etkili spor mecmuası Spor Âlemi’nin sahibi Çelebizâde Said Tevfik de vardı. Peki, Said Tevfik Bey neden bu komiteye davet edilmişti?

    Talimhane Meydanı’nda art arda oynanan açık hava maçlarının gördüğü büyük ilgideki potansiyel ticari değerin farkına varan ilk isim, Said Tevfik olmuştu. Avrupa Yakası’ndaki bu ilgi, Beyoğlu gibi herkesin gelip geçtiği bir yerde iyi bir gelir kapısı olabilirdi. 

    Said Bey, aslında Avrupa Yakası’nda stat fikrini ortaya atan ilk isimdi. Dergisinin daha ilk sayısında İstanbul Şehremini Cemil (Topuzlu) Paşa’ya açık bir dilekçe yazıp yeni bir stadyum yapma çağrısında bulunmuştu. Bir zamanlar Kadıköy’deki İngilizlerin Union Club şirketine ortak olan ancak “para getirmeyince” ayrılan Cemil Paşa’dan çağrısına yanıt alamamıştı ama bu fikri ilk kez ortaya atmasının faydasını şimdi komiteye davet edilerek görüyordu. Nitekim komite, planladığı “Atletizm ve Futbol Şampiyonası”nın yapılacağı yeri bulma görevini Said Bey’e vermişti.

    Said Bey’in görünürdeki tek alternatifi, Kadıköy’deki İttihat Sahası’ydı ancak saha, futbol camiasının büyük ittihatçısı, Altınordu’nun kurucusu Aydınoğlu Raşit Bey’in elindeydi. Raşit Bey, sahayı İngilizlerle “iş tutan”, üstelik kendi kulübünün son yıllarda çok didiştiği en büyük rakibi olan Fenerbahçe’nin yöneticisi Said Tevfik’e kiralar mıydı? Her ne kadar savaşı kaybetmiş olsa da İttihat Terakki ruhu şehirde varlığını sürdürüyordu. Sessiz direniş şehrin her yerindeydi. Said Tevfik Bey, Aydınoğlu Raşit Bey’i ikna edebilmek için her ne kadar “Memleketimizde futbol şampiyonu diye geçinen bazı Hristiyan takımlarına haddini her vakit bildirebilecek bir Türk takımı” kurup oynatmayı, hatta ortaya “Üç yüz lira tutan büyük ve muazzam bir şilt” koymayı vadetse de Raşit Bey’i ikna edemedi. Raşit Bey, “O tarihlerde biz de spor bayramı düzenleyeceğiz.” diyerek Said Tevfik’i başından savdı. Said Bey, büyük hayal kırıklığı yaşamıştı ama vazgeçmesi artık mümkün değildi. Avrupa Yakası’ndaki diğer çayırları araştırmaya başladı ancak önerdiği hiçbir çayır, komite tarafından yeterli bulunmuyordu. 

    Ve Karar Veriliyor
    Yer meselesine nihayet komitenin beşinci toplantısında karar verildi. Said Tevfik Bey, komite üyesi Ahmet Robenson’un tavsiyesiyle Topçu Kışlası’nı şirket adına işleten Mister Borg’la görüşüp anlaştı. Kışla avlusunun yeniden düzenlenmesi hâlinde oyunlar için en ideal yer olacağını kabul ettirmeyi başardı. Said Bey’in önerisine göre, “Meydanın ortasındaki betondan çeşme sökülüp üzerine hafif bir toprak örtülerek futbol sahası hazırlanacak, kenardaki pist, koşular için daha müsait şekle sokulacak. Cadde tarafında birkaç basamak ile çıkılan merdivenlerse aynı şekilde bırakılacak”tı. Epey masraflı olacaktı ama İstanbul da bir saha kazanacaktı. Çıkan masraf 3.700 liraydı. Bunun 2.000 lirası sahanın yapılması için kullanılacaktı. 

    Kisla_5) CÖ_1922 İşgal Dönemi.İstanbul Taksim stadı önünde tanklar
    İstanbul Taksim Stadı önünde işgal kuvvetleri tankları. 1922 işgal dönemi. 

    İşgal güçleri bu masrafı karşılamayı kabul etti. Oyunları iyi bir ticari yatırım olarak gören Said Bey’in de kalan masrafları üstlenmesiyle kollar sıvandı. Said Tevfik Bey’in bu yükün altına girmesinin bir nedeni de yeni kurulan Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın da oyunların hazırlıklarında yer almayı kabul etmesiydi. Hatta yeni teşkilatın başkan yardımcısı Burhan Felek de komite çalışmalarına katılmaya başlamıştı. Said Bey, Türk kulüplerinin de düzenlenecek oyunlara katılacağından artık emindi.

    Tanıtım ve Reklam Faaliyetleri Başlıyor
    Said Bey, oyunların tanıtımı, madalya ve şiltlerin yaptırılması, afişlerin hazırlanması, gazetelere haberlerin yaptırılması ve bilet gelirleri için organizasyonun teşkil edilmesini üstlenmişti. Maddi yükünü karşılamak için bir arkadaşından ve Spor Âlemi’ni basan matbaanın sahibinden borç almış, yetmeyince annesinin mücevherlerini Emniyet Sandığı’na yatırarak para bulmuştu. Bunlar da yetmeyince kredi almış ama artık alacaklılarla da “kovalamaca” oynamaya başlamıştı.

    Yeni stadın hazırlanması çalışmaları 1922 yılı başında böyle başladı. Bir yandan kışlanın içine sokulan amelelerle inşaat çalışmaları yapılırken diğer yandan tanıtım seferberliği başlatıldı. Said Tevfik Bey, darphane müdürü Niyazi Bey’in yardımıyla yaptırdığı madalyaları, İttihat Kulübü Reisi Raşit Bey’i etkilemek için bahsettiği o büyük şilti Cadde-i Kebir’deki bir mağazanın vitrinine sergilemek için koymuştu bile. O zamana kadar asılan afişlerin dört katı büyüklüğünde renkli afişler hazırlamış, bastırmış, civardaki bütün sokaklara astırmıştı.

    Kisla_6) taksim stadyumu tabelası
    Topçu Kışlası’nın ortasındaki eğitim avlusu futbol ve atletizm sahası hâline getirildikten sonra anıtsal giriş kapılarına “Taksim Stadyumu” tabelası asıldı.

    Türk Birliği Komiteden Çekiliyor
    Ancak bütün bu hazırlıklar yapılırken, şehirde giderek yükselen tansiyon hiç hesaba katılmamıştı. 1922’nin ilk yarısında, Millî Mücadele’nin en kritik günleri yaşanıyordu. Ankara Hükümeti orduyu nihai savaşa hazırlıyordu. Komitedeki hazırlık çalışmalarına sonradan katılan Türk Birliği komiteden çekildiğini açıkladı. Sebep çok açıktı: “Toplantılar Amerikan kulübünde yapılıyor, temas etmek istemediğimiz milletler esas olarak oyunlara katılıyor…”İttihat Sahası’nı oyunlara vermeyen, onu “Türklerin stadı” olarak görmeye ve göstermeye devam eden Aydınoğlu Raşit Bey, yeni ittifakı da yanına çekmişti. Elbette açıkça ortaya atılmayan bir başka neden daha vardı: Yeni statla ileride büyüyecek yeni bir pasta da ortaya çıkıyordu ve bundan Türk kulüplerinin değil, yabancıların ve onlarla birlikte çalışanların faydalanması istenmiyordu.

    Nihayet Stat Açılıyor!
    Açılışı gecikse de kışlanın stadyuma dönüştürülmesi çalışmaları sonunda tamamlandı. Tarihler 9 Haziran 1922’yi gösterirken İstanbul Mini Olimpiyatları başladı. Birkaç Türk sporcu dışında İstanbul’un gayrimüslim okullarındaki amatör sporcuların kurduğu, 12’si Ermeni, 11’i Rum, 2’si Musevi, toplam 44 kulüpten tam 1.447 sporcu günlerce şehrin yeni stadında atletizmden futbola değişik dallarda yarıştı. Kışlanın meydana bakan girişine asılan “Taksim Stadyumu” levhası, ülkenin spor tarihinde büyük bir dönüm noktasıydı. Bu levha, İstanbul’un Avrupa Yakası’ndaki ilk stadı gösteriyordu. 

    Kisla_7) img113
    Kisla_7.1) img115
    Kisla_7.2) img120
    Taksim Stadı, bütün saha zorluklarına rağmen yıllarca Türk futbolunun gelişmesine hizmet etti. 1930’lu yıllarda futbol müsabakaları. 

    Taksim Stadı, Cumhuriyet’in ilanından sonra da hizmet vermeye devam etti. Futbola ilgi arttıkça stat da büyüdü; büyük giriş kapısının yer aldığı binanın avlu duvarlarına iki ahşap tribün eklendi, diğer tarafı da zemini meyilli olarak yükseltilerek açık tribün hâline getirildi. Hatta iki ahşap tribün arasına bir de “şeref balkonu” sıkıştırıldı. Sert toprak zemini sürekli sakatlanmalara hatta birçok futbolcunun futbol hayatının bitmesine sebep olsa da stat artık ülke futbolunun merkezi olmuştu. 

    Taksim Stadı, 1941’de Henri Prost’un şehir planı doğrultusunda yıkılana kadar İstanbul takımlarının hep gözbebeği oldu. Burada yıllarca oynayan futbolculardan Galatasaraylı Aslan Nihat (Bekdik) stadı şöyle anlatıyordu:

    “Taksim sahası belki medeni memleketlerdeki futbol sahalarının en iptidaisi [ilkeli], en berbatı idi. Muhtelif zamanlarda yerden küflenmiş çatal, bıçak, kaşık, kocaman temel çivileri çıkarmışımdır. Bu derece feci bir yerdi. Fakat buna rağmen Türkiye’de futbolun inkişafına [gelişmesine], büyük bir alaka uyandırmasına amil olmuştu.”

    Fenerbahçe kaptanı Zeki Rıza (Sporel) da stadın “ruhu”nu şu cümlelerle vurgulamıştı: 

    “O toprak sahada her maçtan yara bere içinde çıkardık. Bizi görenler sanki maçtan değil, harpten çıkmış sanırdı. Lakin şimdi o demler ne kadar tatlı geliyor. Keşke gene genç olsaydım. Gene toz toprak, yara bere içinde futbol oynamağa razıyım…” #

  • Osmanlı Şeyhlerinin Meşhur Torunları

    Osmanlı Şeyhlerinin Meşhur Torunları


    tekkelerde yetişen pek çok derviş, gerek osmanlı gerekse cumhuriyet devrinde önemli görevlere gelmiş, ilim ve sanat hayatına yön vermiştir. örneğin budapeşte’nin fethi esnasında şehit düşen bektaşi şeyhi gül baba’nın türbesi günümüzde de türk-macar dostluğunun bir sembolü olarak ziyaret edilmektedir. gül baba’nın torunlarından mühendis-mimar ekrem hakkı ayverdi 1950 öncesinde istanbul’daki birçok tarihî eserin restorasyonunda görev almış, istanbul ve rumeli’deki osmanlı mimari mirasına dair eserler yazmıştır. kardeşi sâmiha ayverdi de bilinen bir yazardır.

    Adsız tasarım - 1
    Nâzım Hikmet gençliğinde tasavvufa olan ilgisini şiirlerinde dile getirmiştir.

    Dervişler Osmanlı toplumunun sosyal dokusunun vazgeçilmez unsuruydu. Devlet dervişlerden sulh zamanında tekkelerinde ülkenin selameti için dua etmelerini, savaş zamanında orduya katılıp cephede savaşan askerlerin manevi duygularını yükseltmelerini beklemekteydi. Muharremiyye, taamiyye adı verilen yardımlar suretiyle tekkelerdeki tencerelerin kaynamasına destek verilirken halk nezdinde itibarlı şeyhler “ordu şeyhi” ünvanı verilerek padişahın yanında cephede hizmete çağrılırdı. Mesela Haçova Meydan Muharebesi’nde bozguna uğramak üzere olan Osmanlı ordusu, atını en önde düşmana karşı süren Halveti Şeyhi Hızır Efendi sayesinde tekrar toparlanarak hücuma geçip savaşı kazanmış, Hızır Efendi ise 26 Ekim 1596 günü şehit düşmüştür. Fatih’in çevresindeki ulema ve askerler kuşatmanın devlet hazinesini sarsacağını iddia ederken Bayrami Şeyhi Akşemseddin fethin gerçekleşmesi hususunda padişahın en büyük destekçisi olmuştur. 

    Mevleviler
    Eski bakanlardan Işın Çelebi, Mevlâna’nın torunlarından olduğu için Çelebi soyadını taşımaktadır. İş insanı Halil Bezmen, Kasımpaşa Mevlevihanesi’nin mesnevihanı Selanikli Es’ad Dede’nin kız kardeşinin torunudur.


    “nâzım hikmet gençliğinde mevlâna’yı öven bir şiir kaleme almıştı. ‘dergâhın kuyusu’ başlıklı bir başka şiirindeki mısralar da tasavvufa olan muhabbetini dile getirir.”

    Konya, Mevlâna Dergâhı Şeyhi Veled Çelebi’den teberrüken destar alarak Mevlevi hulefası arasına dâhil olan Mehmed Nâzım Paşa’nın torunu da meşhur bir şairdi: Nâzım Hikmet gençliğinde Mevlâna’yı öven bir şiir kaleme almıştı. “Dergâhın Kuyusu” başlıklı bir başka şiirindeki şu mısralar da tasavvufa olan muhabbetini dile getirir:

    Ne içli bir dua, ne içten bir âh,
    Uyuyor serviler altında dergâh!..
    Kaç kere gönlümü dinledi bu yer.
    Tek tük kandillerde yorgun alevler
    Titriyor gecenin sert rüzgârıyla.
    (…)
    Ya Rabbi, ne içten anıldı adın!..
    “Ölmeden öl!” diyen bir itikadın
    Gönülden duyarak ulu sesini,
    Ruha şifa sunan felsefesini,
    (…)
    Ey ulu Allah’ım, ey ulu Rabbim!
    Kuyuda zikreden, ağlayan kimdi?
    İçine eğildim… Anladım şimdi
    İsm-i Celâlini candan andıkça,
    Yer yer yükselerek çalkalandıkça,
    Kuyunun zulmette parlayan suyu…
    Kuyu zikrediyor, ağlıyor kuyu!..

    Seyh_Torunlari_3. Faruk Nafiz Çamlıbel
    Faruk Nafiz Çamlıbel
    Seyh_Torunlari_2. Müftüoğlu Ahmed Hikmet
    Müftüoğlu Ahmed Hikmet

    Nakşibendiler
    Çağlayanlar, Gönül Hanım gibi eserleriyle tanınan hikâye ve roman yazarı Müftüoğlu Ahmed Hikmet’in babası Şeyh Yahya Sezaî Efendi (1816-1877), Fatih Çarşamba’da bir tekke tesis eden Nakşi Şeyhi Yanyalı İsmet Efendi’nin halifesiydi. Yahya Sezaî Efendi’nin babası Mora Müftüsü Abdülhalim Efendi 1821 yılındaki ayaklanmada Yunanlar tarafından yakılarak şehit edilmiştir. Ahmed Hikmet Bey’in anne tarafından soyu ise Halvetiyye tarikatının Mısriyye kolunun kurucusu Niyazî-i Mısrî’ye dayanmaktadır.

    Silivrikapı yakınındaki Bâlâ Tekkesi’nin son şeyhi Ömer Fahreddin Efendi’nin oğlu romancı ve Köroğlu gazetesi sahibi Burhan Cahit Morkaya’dır. Tekkelere karşı esen siyasi rüzgârlara kapılıp Bâlâ Tekkesi başta olmak üzere İstanbul’da birçok yerde vakıfları bulunan Adile Sultan’ı ve kendi babasını 1931’de Şeyh Zeynullah isimli bir romanla kötülemiştir. Morkaya 1946’da milletvekili seçilmesine rağmen asker kaçağı olduğu ortaya çıkınca mazbatası verilmemiştir.  

    Ünlü tiyatro ve sinema oyuncusu Çetin Tekindor, Bolu’da Uğurlu Naib Tekkesi son şeyhi Mustafa Sabri Efendi’nin torunudur. Başrolünü oynadığı Babam isimli filmin bir sahnesinde şeyh dedesinin fotoğrafı duvarda asılıydı. Kuzeni Nurettin Tekindor (1935-2024) Uğurlu Naib Tekkesi etrafında gelişen fantastik olayları Hayat Yarınını Bilmez isimli kitabında anlatmıştır.

    Üsküdar’daki Alaca Minare Tekkesi’nin son şeyhi İsmail Hakkı Efendi’nin kızı Pakize Hanım, Çanakkale şehidi Yüzbaşı İshak Bey ile evlenmiş, ses sanatkârı Semahat Özdenses (1913-2008) bu tekkede dünyaya gelmiştir.

    Seyh_Torunlari_4. Baha Pars'ın Âlem-i Musıkî isimli mecmuası
    Baha Pars’ın Âlem-i Musikî isimli mecmuası.

    Han Duvarları şiirinin şairi Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973) İstanbul Aksaray’daki Nakşi tekkesi şeyhi Feyzullah Efendi’nin kızının oğludur. Tekke yıkıldıktan sonra arsasına apartman yapılırken vârislerden olduğu için miras hissesi kendisine verilmiştir.

    Mehmet Ali Erbil de soyadından da anlaşılacağı üzere aslen Irak’ın Erbil şehrinden olup orada büyük dedesi Hidayetullah Efendi, Mevlâna Halid-i Bağdadî’nin o şehirde kurduğu tekkenin postnişiniydi. Erbil, aynı zamanda İstanbul’daki Kelâmî Tekkesi şeyhi Erbilli Es’ad Efendi’nin de kardeşinin torunlarındandır. 

    Bursa’daki Ahmed Baba Efendi Tekkesi son şeyhi Mehmed Baha Pars (öl. 1953) önemli bir müzik adamıydı. Tarihimizdeki ikinci müzik mecmuası olan Âlem-i Musiki’yi yayımlamıştır. Şarkı ve marş bestelerinin yanı sıra Abdülhak Hamid’in Nesteren operetinin bestesi kendisine aittir.

    Seyh_Torunlari_5. Çetin Altan ve oğlu Ahmet Altan - Fotoğraf Hürriyet Gazetesi Arşivi
    Genç yaşlarında baba olan Çetin Altan, oğlu Ahmet Altan’la.

    Rıfâiler
    Dergimizin Ocak sayısında Aziz Nesin’in babası Abdülaziz Nesin’in bir Rıfâi şeyhi olduğunu yazmıştık. Gazeteci yazar Çetin Altan ile oğulları Ahmet ve Mehmet Altan Unkapanı’ndaki Yeşil Tulumba Tekkesi Şeyhi Hafız Mustafa Muhyiddin Efendi’nin kızından torunlarıdır. 

    Galatasaray Lisesi’nin meşhur müdürlerinden ve Galatasaray Tarihi’nin yazarı Muhittin Sandıkçıoğlu, Üsküdar’daki Sandıkçı Tekkesi Şeyhi Ali Haydar Efendi’nin oğludur. Aynı aileden Özcan ve oğlu Can Sandıkçıoğlu 1980’den itibaren “Miss Turkey” isimli güzellik yarışmasının Türkiye’de organizasyonunu üstlenmektedir.

    Bektaşiler
    TBMM’nin 1. döneminde Denizli milletvekilliği yapan Bektaşi şeyhi Hüseyin Mazlum Bababalım’ın torunları günümüzde Pamukkale Otobüs İşletmesi’nin sahipleridir.

    Seyh_Torunlari_6. Hüseyin Mazlum Baba ve Mustafa Kemal Denizli'de
    Hüseyin Mazlum Bababalım ve Atatürk Denizli’de.

    Halvetiler
    Fabrika Kızı, Eylül’de Gel isimli şarkılarıyla 1970 ve 80’lerde pop müziğinin parlayan yıldızı Alpay (Nazikioğlu), Topkapı Sarayı girişindeki Nazikî Tekkesi’nin şeyh ailesine mensuptur. Meşhur reklamcılardan Nail Keçili de anne tarafından bu aileye mensuptur. 

    Silivrikapı Caddesi’ndeki Emirler Tekkesi Şeyhi İbrahim Şücaeddin Efendi’nin yedi kızından en küçüğü Samiye Hanım, Mesud Cemil’den kemençe meşk etmiş, Dârü’l-elhan’da Ziya Paşa’nın müdürlüğü zamanında kemençe muallimliği yapmıştır. 1920’de Burhan Cahit Morkaya’yla evlenen Samiye Hanım Türkiye’nin ilk kadın otomobil yarışçılarındandı.

    Seyh_Torunlari_7. Hamdullah Suphi Tanrıöver
    Hamdullah Suphi Tanrıöver

    Günümüzde Yunanistan sınırları içinde, Mora Yarımadası’ndaki Tripoliçe şehrinde bulunan Halveti-Cerrahî Tekkesi’nin şeyhi ve Tripoliçe Müftüsü Ahmed Necib Efendi 1821 yılında çıkan Yunan İsyanı’nda kaleyi savunurken şehit düşmüştür. Önce Mısır’a ardından İstanbul’a göç eden oğlu ve halifesi Abdurrahman Sami Paşa bürokrasi kademelerinde yükselerek Osmanlı Devleti’nin ilk maarif nazırı (millî eğitim bakanı) olmuştur. Onun oğlu Samipaşazade Sezai (1859-1936), Sergüzeşt romanıyla tanınmıştır. Diğer oğlu Abdüllatif Suphi Paşa da maarif, maliye, evkaf gibi birçok bakanlık vazifelerinde bulunmuştur. Suphi Paşa’nın en küçük oğlu Hamdullah Suphi Tanrıöver (1885-1966) genç Cumhuriyet’in en önemli bürokrat ve siyasetçilerindendir. Türk Ocakları’nın kurucularından Tanrıöver, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk maarif vekilidir. Türk resim sanatının önemli isimlerinden Ahmed Zeki Kocamemi de Abdüllatif Suphi Paşa’nın torunlarındandır.

    Hüseyin Vassaf Bey (öl. 1929) İstanbul Rüsumat Gümrüğü Başmüdürlüğü görevinde bulunmuş, tasavvufa da gönül vererek Halvetiyye’nin Uşşakıyye ve Gülşeniyye kollarından hilafet almış, Sefîne-i Evliyâ isimli beş ciltlik şeyh biyografileri kitabını kaleme almıştır. Kızından torunu Evin İlyasoğlu da müzik tarihi kitapları yazmış, Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler vermiş, Cumhuriyet gazetesinde yazılar yazmıştır. Hüseyin Vassaf’ın oğlu Suat Erler ise İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü ve Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi’nin kurucularındandır. Kendisinden sonra yeğeni Süha Erler (öl. 2020) de uzun yıllar İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü’nün başkanlığını yapmış, ülkemizde yüzme ve su topu sporlarının gelişmesine katkı sağlamıştır.

    Seyh_Torunlari_8. Hüseyin Vassaf
    Hüseyin Vassaf Bey

    Üsküdar’daki Nasûhî Dergâhı Şeyhi Kerameddin Efendi’nin oğlu Rükneddin Nasuhioğlu 1950’lerde Adalet ve İçişleri Bakanlığı vazifelerinde bulunmuştur. Şeyh Kerameddin Efendi’nin halifesi meşhur bestekâr Zeki Arif Ataergin’in torunu Çiğdem Hanım, 1999’da kurulan üçlü koalisyonda başbakan yardımcılığı yapan Hüsamettin Özkan’la evlidir. Aynı koalisyonda ekonomiden sorumlu devlet bakanı olarak atanan Kemal Derviş ise Cerrahpaşa Tıp Fakültesi yakınındaki Kadem-i Şerif Tekkesi’ni inşa ettiren ve Sultan I. Abdülhamid’e darbe teşebbüsünde bulunduğu iddiasıyla 1785’te idam edilen Halil Hamid Paşa’nın soyundan gelmektedir.

    Üsküdar İtfaiyesi’nin kurulduğu arsada 20. yüzyıl başlarında bulunan Safvetî Efendi, Halveti Tekkesi’nin son şeyhi M. Said Özok’un torunu Prof. Dr. Gülten Kazgan ülkemizde yetişen kıymetli iktisat akademisyenlerinden olup Bilgi Üniversitesi’nin kurucu rektörüdür.

    Ayasofya Camii yanındaki Sinan Erdebilî Tekkesi’nin son şeyhi Halil Sırrı Efendi’nin oğlu Mehmet Nazif Gerçin (öl. 1982) Galatasaray ve Millî Takım’da uzun yıllar top koşturmuş, “Ayı Mehmet” ismiyle şöhret bulmuş bir futbolcuydu. 

    Seyh_Torunlari_9. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç
    Orhan Erinç, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı da yaptı.

    Sa’dîler
    Bayezid Meydanı yakınındaki Abdüsselâm Tekkesi’nin son şeyhi Yusuf Zahir Hasırcıoğlu (öl. 1956), 1925-1927 arası Hacı Selim Ağa Kütüphanesi, 1927-1937 arası Süleymaniye Kütüphanesi Müdürlüğü yapmıştır. Yusuf Zahir Efendi’nin kızı Fatma Zahir (öl. 1987), Nuri Erinç (öl. 1968) ile evlenmiş, Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç dünyaya gelmiştir.

    Kadirîler
    İstanbul, Aksaray’daki Oğlanlar Tekkesi’nin şeyhi olup Meclis-i Meşâyih (Şeyhler Heyeti) reisliği yapan Şeyh Saffet Efendi cumhuriyetin ilanıyla Urfa milletvekili seçilmiştir. Sanat tarihçisi olan oğlu Suut Kemal Yetkin (1903-1980) Urfa milletvekilliği ve Ankara Üniversitesi rektörlüğü görevlerinde bulunmuştur.

    Kurtlar Vadisi Dizisi Seti
    Necati Şaşmaz

    Son dönemin Millî Savunma bakanlarından Vecdi Gönül’ün dedesi Erzurumlu Mehmed Uşşakî Baba Kadirî şeyhidir. Kurtlar Vadisi dizisinde Polat Alemdar rolüyle meşhur olan Necati Şaşmaz’ın dedesi Cafer-i Tayyar Baba (1902-1973) bir Kadirî şeyhi olup Elazığ’da türbesi bulunmaktadır.

    Kasımpaşa’daki Turabî Baba Tekkesi şeyhi M. Ali Rıza Efendi’nin oğlu Hasan Ferit Cansever sıtmayla mücadelede önemli başarılar elde etmiş bir doktordu. Türk Ocakları’nın kurucularından ve Türk Yurdu dergisini çıkaranlardan biri olan Ferit Bey’in oğlu Turgut Cansever ise “Ağa Han Mimarlık Ödülü” kazanmış bir mimardır. #