Abdülhamid döneminde İstanbul’a yerleşen ve 11 yıl burada yaşayan Elisa Zonaro, hem Osmanlı sarayının içini hem de İstanbul’un günlük hayatını belgeledi. Kocası meşhur ressam Fausto Zonaro da onun ardından İstanbul’a gelecek ve unutulmaz eserlere imza atacaktı. Zeytinburnu Kazlıçeşme Sanat’ta açılan sergi, tarihseverlerin beğenisine sunuldu.
Elisa Zonaro’nun kadrajından Sultanahmet Meydanı ve kameraya bakan kadınlar.
Zeytinburnu Belediye-si’ne bağlı sanat galerisi Kazlıçeşme Sanat, tarih meraklıları için önemli bir sergiye evsahipliği yapıyor. “Elisa Zonaro’nun İstanbul’u” adlı sergi, Sultan 2. Abdülhamid döneminde sarayda “ressam-ı hazret-i şehriyâri” olarak görev yapan İtalyan Fausto Zonaro’nun eşi Elisa Zonaro’nun objektifinden İstanbul’u yansıtıyor.
1891-1910 arasında İstanbul’da yaşayan Elisa Zonaro, şehrin büyülü atmosferini fotoğraf kareleriyle ölümsüzleştirdi. Ülkenin ilk gayrimüslim kadın fotoğrafçılarından biri olan Zonaro, sarayın resmî portrecisi unvanını alarak Harem gibi en mahrem mekanlara bile girebilmiş ve fotoğraflar çekebilmişti. Elisa Zonaro’nun Osmanlı Devle-ti’nin son yıllarına şahitlik ettiği fotoğraf kareleri, Floransa’da yaşayan torununun oğlu Cesare Mario Trevigne tarafından günümüze kadar ulaştırıldı. Bu değerli koleksiyon, Zeytinburnu Kazlıçeşme Sanat’ta açılan sergiyle tarihseverlerin beğenisine sunuluyor.
Küratörlüğünü Ömer Faruk Şerifoğlu’nun üstlendiği sergide, Zonaro’nun 1890-1910 arasında çektiği İstanbul fotoğraflarının yanısıra Fausto Zonaro’nun tabloları ve Zonaro ailesine ait kimi objeler de yer alıyor. Zonaro’nun çalışmalarından kapsamlı bir seçkiyle oluşturulan sergide ilk defa görücüye çıkan fotoğraflar da var.
“Elisa Zonaro’nun İstanbul’u” sergisi, 31 Ocak 2025 tarihine kadar Pazartesi hariç her gün 10.00-18.00 arasında ziyaret edilebilir.
Elisa Zonaro, iki oğlu (Faustino, Faustone) ve iki kızı (Jolanda, Mafalda) ile.
Hilâl-i Ahmer (Kızılay), İstanbul’un yoksul semtlerinde vatandaşlara tuzlanmış palamut dağıtıyor. İstanbul-Mevlanakapı’da yılbaşından 1 gün önce çekilen fotoğraf, yılın son günü Son Posta gazetesinde yayımlanmış. Gazeteye göre palamutları yurtdışından getiren İtalyan tüccar, gümrükte ödemesi gereken vergiyi duyunca kimseye satamayacağını anladığı balıkları gümrükte bırakmış. Haberin devamı ise şöyle: “Gümrükteki hadiseyi öğrenen Hilâl-i Ahmer cemiyeti idarecileri, fıçı içinde bulunan tuzlanmış palamutları almış ve şehrin bir kısım fakir halkına dağıtmıştır. Eyüp’te 2, Üsküdar’da 2, Kadıköy’de 2, Bakırköy’de 1, Topkapı’da 1, Mevlanakapı’da 1 fıçı balık dağıtılmıştır. Fakirlerin kalbine hitap eden bu yardım fakirleri çok mütehassıs etmiştir. Bravo Hilâl-i Ahmer’e”.
Yine o sene, İstanbul’da her yıl sonuna doğru yaşanan palamut bolluğu olmamış; uskumrunun da okkası 80 kuruşa çıkmış ve ancak 27-28 Aralık’ta balık ucuzlamaya başlamıştı.
İtalya’yla 1856’da başlayan resmî ilişkiler, cumhuriyet döneminde de gelişerek sürdü. Tarihî-kültürel miras ve turizm alanında birbirine çok yakın avantajlar ve sorunlar yaşayan iki ülke arasındaki ilişkiler, özellikle son yıllarda ekonomik alandaki gelişmelerle daha da perçinlendi. Büyükelçi Gücük, tarihten bugüne en önemli satır başlarına işaret ediyor.
Daha önce Paris, Trablus, New York ve Tunus’ta diplomatik görevlere atanan Ömer Gücük, 2021’den bu yana Türkiye Cumhuriyeti Roma Büyükelçisi.
Sayın Büyükelçi, Roma’ya atanmanızdan önceki görevleriniz hakkında bilgi verir misiniz?
Dışişleri Bakanlığında 40. yılımı doldurmama az kaldı. Büyükelçi olarak görevlendirilmeden önce Bakanlığımızın her kademesinde, farklı görevlerde bulundum. Mesleğin erken yıllarında Paris’te, Trablus’ta, New York’ta görev yaptım. Ayrıca o yıllarda yine Roma’da görev yapmıştım. 2021’de bugünkü görevime atanmadan önce, Çok Taraflı Ekonomik İşler Genel Müdürlüğü görevinde bulundum. Daha öncesinde ise Tunus Büyükelçisiydim.
Bu güzel büyükelçilik binasının tarihçesi hakkında bilgi rica edebilir miyim?
Büyükelçiliğimizin binası 1884’te İtalya’nın varlıklı ailelerinden Gamberini ailesi için inşa edilmiş; 1887’de ise Osmanlı Devleti tarafından satın alınmış. O dönemden itibaren hem ülkemiz büyükelçiliği hem de büyükelçilik ikametgahımız bu binada. Başka bir deyişle 137 yıldır Ro-ma’nın merkezindeki bu binada Türk bayrağı dalgalanıyor. Burası Türkiye’nin en eski diplomatik misyonlarından biri. Kendisi de bir tarihî eser olan binamızda, Türk ve İtalyan sanatçıların kıymetli eserlerine evsahipliği yapıyoruz.
Türk ve İtalyan sanatçıların kıymetli eserlerine evsahipliği yapan tarihî eser statüsündeki binada 137 yıldır ülkemizin bayrağı dalgalanıyor. 1890’lardaki ve günümüzdeki hâli.
Ülkelerimiz arasındaki ilişkiler uzun yıllara dayanıyor; tarihî dönüm noktaları nelerdir?
Osmanlı Devleti ile Ceneviz ve Venedik cumhuriyetleri arasında gelişen münasebetlerden beslenen ikili ilişkilerimiz, 1856’da diplomatik ilişkilerin tesisiyle, Akdeniz’de paylaşılan ortak bir tarih ve kültür anlayışıyla süreklilik arzetmiş. Roma’daki büyükelçiliğimiz ve Milano’daki başkonsolosluğumuzun sahadaki etkin çalışmalarla devam ettirdiği bu sürekliliği, 2006’da diplomatik ilişkilerin tesisinin 150. yıldönümünü kutlayarak pekiştirdik. Günümüzde NATO müttefikliği ve stratejik ortaklık perspektifiyle çok boyutlu işbirliğimiz, siyasi, ekonomik, kültürel, askerî, bilimsel ve sosyal pek çok alanda devam etmekte. Bu hususta sayın Cumhurbaşkanımız ve Başbakan Meloni arasında kurulan üst düzeyli olumlu diyalog şüphesiz önemli rol oynamakta.
İtalya’da yaşayan Türklerin sayısı ve demografik yapısı hakkında bilgi verir misiniz?
Büyükelçiliğimiz konsolosluk şubesinin görev alanı Lazio, Toscana, Umbria, Abruzzo, Puglia, Basilicata, Campania, Molise, Sardunya, Sicilya ve Calabria; Milano Başkonsolosluğumuzun görev alanı ise Lombardia, Piemonte, Liguria, Emilia-Romagna, Marche, Valle D’Aosta, Friuli-Venezia Giulia ve Trentino Alto Adige bölgelerini kapsamakta.
Vatandaşlarımız çoğunlukla sanayi ve ticaretin daha gelişmiş olduğu kuzey bölgelerde bulunan Milano, Como, Modena, Imperia, Novara ile orta ve güney bölgelerdeki Roma, Bari, Lecce ve Gros-seto kentlerinde ikamet ediyor. Henüz oturum iznini haiz olmayan ve çift uyruklu vatandaşlarımızla birlikte İtalya’da yaşayan toplam vatandaş sayımız 59 binin üzerinde. Vatandaşlarımızın 14.982’si büyükelçiliğimiz görev bölgesinde, 44.249’u ise Milano Başkonsolosluğumuz görev bölgesinde. Son dönemde özellikle üniversite eğitim alanında İtalya’ya ilginin yükselmesi sonucu, gelen öğrenci sayılarımızda da artış oldu.
Ülkelerimiz arasındaki ekonomik ilişkiler nasıl? Hangi sektörler daha etkin?
İtalya 2023’te Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı 5., en çok ithalat yaptığı 6. ülke oldu. Almanya’dan sonra İtalya, AB’de en büyük ihracat destinasyonumuz olma özelliğini sürdürüyor. İtalya ile dış ticaret hacmimiz 2023’te 27.3 milyar Dolar’la rekor kırdı. Bu senenin sonuna kadar, ticaret hacmimizin 30 milyar Dolar düzeyine çıkarılması hedefi için girişimlerimiz devam ediyor.
İtalya pazarında Türk yatırımcılarımız faaliyetlerini arttırarak sürdürmekte. Son dönemde firmalarımızın yatırımlarındaki artış memnuniyet verici. İtalya’ya ihraç ettiğimiz ilk 5 ürün grubu sırasıyla taşıtlar, makineler, yakıt, demir-çelik ve plastik ürünleri. İtalya’dan en fazla ithalat gerçekleştirdiğimiz ilk 5 ürün grubu ise sırasıyla makine, kara taşıtları, mücevherat ve yine plastik ürünler. Ülkemizde 1.500’ün üzerinde İtalyan sermayeli firma enerjiden bankacılığa, ulaştırmadan telekomünikasyona, gıda imalatından otomotiv sanayiine varan geniş bir yelpazede faaliyet gösteriyor. İkili ticari ve yatırım ilişkilerimizi daha ileri noktalara taşımak için firmalarımıza her alanda destek olmaya devam edeceğiz.
İtalya’yı en çok tercih edilen turizm destinasyonu hâline getiren faktörler neler?
Turizm sektörü İtalya ekonomisinde kaydadeğer öneme sahip; turizm kaynaklı gelirler, toplam GSYİH’nin yaklaşık %10’unu oluşturuyor. 2023 boyunca 57 milyonun üzerinde turist tarafından ziyaret edilen İtalya, dünyanın en çok ziyaretçi çeken dördüncü ülkesi konumunda. Coğrafi güzelliğinin yanısıra, gerek tarihî geleneği gerekse sanat eserleri ve markalarıyla-müstesna bir ülke şüphesiz. Tüm bunların ötesinde, canayakın ve sıcakkanlı İtalyan insanının misafirperverliğini sayabiliriz.
İtalya’da şehirlerin tarihî dokusunu korumak için nasıl bir politika izleniyor?
Öncelikle şehirlerdeki tarihî yapıların güçlü bir mevzuatla korunduğunu söylemek gerekir. İtalya’da koruma altındaki yerlerde, kendi mülkünüz bile olsa, küçük ya da büyük herhangi bir inşaat yapmak için projeyi tarihçilerle, restorasyon uzmanı mimarlarla istişare hâlinde hazırlamanız, yerel makamlardan izinler almanız gerekiyor. Ayrıca restorasyon projelerine büyük bütçeler ayrıldığını söyleyebilirim. Bu projeler İtalya hükümeti tarafından finanse edilebildiği gibi, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası teşkilatların fonlarıyla ya da özel şirketlerin bağışlarıyla gerçekleştirilebiliyor. Tabii dünyanın en çok turist çeken ülkelerinden biri olan İtalya da kalabalığın yarattığı tahribattan kaçamıyor. Bunu bir nebze olsun frenleyebilmek adına çeşitli önlemler alınıyor. Tarihî eserlere zarar verme teşebbüsünde bulunan turistlere ciddi cezalar yazılıyor. Şehirlerin bazı bölgelerine araç girişi kısıtlanıyor, Venedik gibi turistik şehirleri ziyaret eden kişilerden ilave vergi alınması gibi yöntemlere başvuruluyor.
Tarihî eser kaçakçılığıyla mücadele, bu çabaların bir diğer boyutunu oluşturuyor. Tıpkı ülkemiz gibi İtalya da arkeolojik mirası çok zengin bir ülke. Kaçak kazılar ve tarihî eserlerin izinsiz yurtdışına çıkarılması, bu mirasa zarar veriyor. Yasadışı yollarla edinilmiş kültür varlıklarının anavatanlarına iade edilmesi anlayışıyla, UNESCO gibi çok taraflı platformlar dahil olmak üzere, İtalya ile bu alandaki işbirliğimiz devam etmekte. İtalyan makamlarının kurumlarımızla yakın iş-birliğiyle, son 2 yılda ülkemize ait olduğu tespit edilen tarihî eserlerin ülkemize iadesini sağladık. Tamamlanmak üzere olan diğer iade süreçleri de var.
1884’te inşa edilen, 1887’de Osmanlı Devleti tarafından satın alınan binanın ihtişamlı girişi ve Rönesans zevkiyle tasarlanmış antresi.
Türkiye ve İtalya arasında karşılıklı turistik ziyaret hacmi nedir?
2023 içinde ülkemizi toplam 602.176 İtalyan ziyaret etti. Avrupa ülkelerinden ülkemize ulaşan turist sayılarındaki artış oranında, bir önceki yıla kıyasla %43.15 oranında kaydedilen gelişmeyle İtalya birinci sırada yer almıştır. Özellikle COVID-19 ardından İtalya’ya gelen Türk turist sayısında da gözle görülür bir artış yaşanmakta. Son açıklanan verilere göre, 2022’de toplam 85.465 vatandaşımıza İtalya’dan Schengen vizesi verilmiştir. İki ülke arasındaki turizm hacminin büyümesinde yerli havacılık firmalarımız önemli rol oynamaktadır. THY başta olmak üzere sözkonusu firmalarımız İtalya’nın pek çok şehrine düzenli seferler gerçekleştiriyor.
UNESCO Dünya Mirası olan Venedik’in yakın gelecekte sular altında kalacağı söyleniyor. Bunu önlemek için ne tür tedbirler alınıyor?
Venedik’teki hassas ekosistem, gerek iklim krizinin etkileri, gerekse tarih boyunca insan eliyle yapılan müdahaleler nedeniyle bir süredir tehdit altında. İtalya, tüm bu sorunların farkında ve süreci tersine çevirebilmek için birtakım adımlar atıyor. Venedik Lagünü’ne ulaşan su miktarı tehlikeli düzeye ulaştığında devreye giren, dalgakıran benzeri yapılar hizmete alındı. Ayrıca, tuz bataklıkları gibi su tutan yapıları güçlendirerek, su akışını doğal yollarla kontrol etmeye yönelik girişimlerden de bahsediliyor. Tüm bunların Venedik’in korunmasına katkısını zaman içinde daha iyi göreceğiz. Ben, başta turistler olmak üzere, insanların çevre duyarlılığını arttırmaya, ülkemizin de önem verdiği sürdürülebilir turizmi geliştirmeye yönelik girişimleri de bu anlamda çok faydalı buluyorum. Pandemi döneminde turist akını kesildiğinde, Venedik başta olmak üzere, turistik şehirlerin doğasının birdenbire nasıl güzelleştiğini hepimiz hatırlıyoruz.
2. Murad’ın eşi Mara Hatun, 1436’da görkemli bir çeyizle Edirne Sarayı’na gönderildi. 2. Mehmed’in (Fatih) tahta geçmesinden sonra, kendisinin isteğiyle Sırbistan’a dönen Mara Hatun, sonrasında hem “üvey oğlu” Fatih’ten hem de sonraki dönemde 2. Bayezid’den büyük saygı görecektir. Sıradışı ve dindar bir soylu kadının benzersiz hikayesi.
Osmanlı padişahları ilk zamanlar hem Anadolu beylerinin kızlarıyla hem Hıristiyan hükümdarların kızlarıyla evleniyorlardı. Zaman içinde çocuk sahibi olmak için cariyeler tercih edilmeye başlanacaktır. Sırp despotu Durac Brankoviç’in kızı olan Mara Brankoviç bir Osmanlı padişahının evlendiği son soylu Hıristiyan prenses olarak da bilinir.
Mara Hatun’un bağış yaptığı Aynoroz’daki İveron Manastırı’nın 20. yüzyıl başında çekilmiş fotoğrafı.
Mara Brankoviç, Osmanlı kroniklerinde Mara Hatun olarak geçer. Muhtemelen 1417-1420 arasında doğan Mara Hatun’un annesi Irene, Bizans hanedanına mensuptu. Bundan dolayı Mara Hatun’un Sırpça ve Rumca bildiği kabul ediliyor. 2. Murad’la evliliği sonrasında meramını anlatacak kadar Türkçe bildiği de varsayılabilir. Ailesi dindarlığı ile tanınırdı; Mara da öyleydi. Büyük amcası Nikola, Aynoroz manastırlarında keşiş olmuştu. Mara Hatun hakkında bildiklerimiz 2. Murad’la olan evliliğinden sonra artar.
O dönemde Osmanlıların Sırbistan topraklarına olan saldırılarının önünü almak için 1428’de Mara Hatun’un Sultan’la evlenmesi gündeme geldi. Ancak bu tarihte Mara 8-10 yaşlarında olduğundan nikah akdinin ilerleyen yıllara bırakılmasına karar verildi. Mara Hatun 1436’da görkemli bir çeyizle Edirne Sarayı’na gönderildi. Çeyizin içinde Sırp despotu Durac Brankoviç’in padişaha hediye ettiği topraklar da bulunuyordu. Mara, Edirne’ye iki kardeşi ile beraber geldi. Bunlardan Stefan nikah sonrasında Edirne’de rehin olarak bırakıldı (Osmanlılar kendilerine tabi beylik ya da devletlerden sıklıkla bu şekilde rehin alırlardı).
2. Murad, Mara Hatun’dan önce Candaroğulları Beyliği’nden Halime Hatun ile evlenmişti. Nikahtan bir süre sonra padişah, Mara Hatun’u Bursa Sarayı’na gönderdi. Bu şekilde hareket etmesinde, muhtemelen nikahlı iki eşinin arasında bir gerilim çıkmasına engel olma düşüncesi vardı. Mara Hatun sonradan sağlam bir yakınlık kuracağı Şehzade Mehmed’le de ilk defa bu yıllarda tanıştı.
Mara Hatun’un 2. Murad üzerinde baskın bir nüfuzunun olmadığı anlaşılıyor. Sultan 1438’de Macaristan’la yakınlaşan Sırbistan’a savaş açmış ve Sırp topraklarını ele geçirmişti. Mara Hatun 1441’de kardeşleri Stefan ve Grgur, Tokat Kalesi’ne hapsedildiklerinde onları kurtarmayı başaramadı. Üstelik bir süre sonra kardeşlerinin gözüne mil çekildi. Tüm bu yaşananlardan dolayı Mara Hatun’un kocasına “büyük bir muhabbet” beslediğini düşünmek zor. 2. Murad’ın ise 1446’da oğlu Alâaddin’in ölümünden sonra Manisa Sarayı’nda inzivaya çekildiğinde Mara Hatun’un yanında olup olmadığına dair bir kayıt bulunmamakta. Mara’nın sultandan çocuğu olup olmadığına dair de bir bilgimiz yok. Kuvvetle muhtemel kendisi din de değiştirmemişti (Anadolu Selçuklu ve Osmanlı tarihinde hükümdarla evlendikten sonra inancını muhafaza eden başka gayrimüslim kadınlar da vardı).
Mara Hatun’un Şehzade Mehmed ile iyi bir diyalog kurduğu ve onun tarafından saygı gördüğü biliniyor. Bazı kaynaklarda Mehmed’in rakibi olan ağabeyi Şehzade Alâaddin’in esrarengiz bir şekilde öldürülmesinde Mara Hatun’un da parmağı olduğu bilgisi yer alır. Bu iddiaya göre Mara hem Mehmed’in desteğini kazanmış hem de gözlerine mil çekilen kardeşlerinin intikamını almıştı.
2. Murad’ın 1451’de ölmesiyle Mara Hatun’un hayatında başka bir dönem başladı. 2. Mehmed (Fatih) tahta geçti; bu sırada Mara’nın babası Osmanlı sarayına elçi göndererek hem genç hükümdarı tebrik etmiş hem de kızının Sırbistan’a gönderilmesini rica etmişti. 2. Mehmed bu isteği kırmayarak Mara Hatun’u babasının yanına uğurlamıştır.
Bugün Esphigmenou Manastırı’nda bulunan 1429 tarihli bir belgedeki Brankoviç ailesinin portresinden Mara Hatun detayı.
Mara Hatun üzerine son derece kıymetli bir makale kaleme alan Prof. Dr. Kemal Beydilli, onun dul kaldığında henüz 33 yaşında olduğunu belirtir. Doğal olarak kendisine talipler çıktı. Bunların en kayda değeri son Bizans imparatoru 11. Konstantin Paleologos’tu. Son Bizans imparatoruna Gürcistan ve Trabzon Rum krallıklarından gelin adayları da bulunmuş olmasına rağmen, Mara imparatorun gözünde cazip bir adaydı. İmparatorun etrafındaki bazı isimler bu evlilik projesine baştan karşı çıktı. Gerekçe olarak da Mara’nın ailesinin Bizans imparatorunun soyluluk derecesine yakın olmamasını, Mara’nın ilk kocasının Müslüman bir hükümdar olmasını ve yaşının doğurganlık açısından geçkince olmasını gösterdiler. Ancak Mara kendisine yapılan evlilik tekliflerinden hiçbirini zaten kabul etmeyecekti.
Mara’nın babası Durac Brankoviç 1456’da ölünce Sırbistan’da içsavaş patlak verdi. Bu süreçte bazı kaynaklarda, Mara’nın 1457-1459 arasında kendini güvende hissettiği Fatih’in yanına gelerek bir süre İstanbul’da kaldığı bilgisi yer alır. 1459’da veziriazam Mahmut Paşa Sırbistan’ın fethini tamamlayınca, Mara Hatun padişah tarafından Serez civarında kendisine tahsis edilen mülklere gelerek burada yaşamaya başladı.
Bundan sonra Mara kendisini daha ziyade dinî işlere verdi. İdaresi altında hatırı sayılır bir servet bulunuyordu. Bu serveti özellikle Aynoroz’da bulunan Aya Pavlu ve Hilander manastırlarını desteklemek için kullandı. Ölümünden sonra geride kalan servetinin bu iki manastır arasında paylaştırılmasını vasiyet etti. Mara Hatun 1470’te kadınların girmesinin yasak olduğu Aynoroz Yarımadası’na gelmiş, destek olduğu Aya Pavlu manastırını ziyaret edebilmiş ve burada büyük saygı görmüştür. Bu onur tarihte birkaç kadına verilmiş olup bunlardan biri de Mara Hatun’dur. Mara, Sırp manastırları dışında İveron ve Vatopedi manastırlarına da çeşitli bağışlarda bulunmuştu.
Mara Hatun, Osmanlı belgelerinde saygın ifadelerle taltif edilir. Fatih bir fermanda, ondan “Hıristiyanların soylu kadınlarından anam Despina Hatun” diye bahseder. 2. Bayezid ise üvey babaannesi Mara Hatun’u şu ifadelerle niteler: “Hıristiyan kavminin iftiharı Dayem Mara Hatun Sultan” Mara Hatun bunun dışında Batı’da kaleme alınan yazışmalarda “Herrin Kaiserin” ve “Domina Omperatrix” olarak sıfatlandırılıyordu.
Mara Hatun’un üvey oğlu Şehzade Mehmed (Fatih) ile iyi bir diyalog kurduğu biliniyor. Bellini’nin 1480 tarihli Fatih Sultan Mehmed çizimi, The National Gallery
Osmanlı sultanları gözündeki saygınlığını, siyasi ve diplomatik ilişkiler için de kullandı. 1466’daki patriklik seçiminde bizzat İstanbul’a gelen Mara Hatun, Fatih’le görüşerek Filibe metropoliti Dionosius’un patrik seçilmesini talep etti. Fatih, üvey annesinden gelen bu talebi kırmayarak Filibe metropolitinin patrik seçilmesini istedi. Mara’nın Fatih için zaman zaman Batılı devletler aleyhine casusluk yaptığı da bir diğer iddiadır.
Yine zaman zaman İtalyan şehir devletleri için padişah nezdinde devreye girdiği ve onlar adına ricacı olduğu da kaynaklarda geçer. Mara Hatun’un Ragusa Cumhuriyeti’nde kendisi ve ailesi adına bir hesabı olduğu, manastırlara buradan maddi yardımda bulunduğu biliniyor. Gelirlerinin önemli bir kısmını Bayezid’in kendisine tahsis ettiği bölgeler oluşturuyordu. Mara Hatun 14 Eylül 1487’de, 2. Bayezid’in iktidarı zamanında Teselya bölgesindeki Defne’de hayata gözlerini yumdu.
Kemal Beydilli, mezarının Drama yakınlarında Kosinitza Manastırı’nda olduğunu yazar.
1917 Sovyet Devrimi’yle birlikte, başta Troçki olmak üzere öne çıkan liderler, 1924’te Lenin’in ölümünden sonra tasfiye edilmeye başlanmıştı. Ancak Stalin liderliğindeki Komünist Parti’nin bunlardan fazlasına ihtiyacı vardı. Partinin önemli ismi Kirov’un 1934 sonunda bir cinayete kurban gitmesi, yüzbinlerce insanın idamına uzanan sürecin bahanesi olacaktı.
Devrimden yaklaşık 15 yıl sonra, 1930’ların ortasına doğru Sovyetler Birliği’n-de siyaset sakinleşmiş görünüyordu. Kağıt üzerinde Sol-Sağ-Merkez diye ayrışan eğilimlerden Stalin, Molotov, Mikoyan, Kirov çevresindeki Stalinist fraksiyon partide, sendikalarda, devlette tüm gücü eline geçirmişti. Bu eğilim, Manuilski ve Dimitrov aracılığıyla da Komintern yönetimini belirliyordu. Merkez denebilecek olan bu eğilim karşısında siyasetten tasfiye edilmemiş olmakla birlikte etkisizleştirilen Buharin, Rikov, Smirnov, Kalinin gibi ortalama köylüye önem veren veya Tomski gibi üst düzey devlet memurlarını temsil eden bir Sağ akım vardı. Aslında 1928’e kadar Stalin bu akımı desteklemiş, ancak ondan sonra genelleştirilmiş kollektifleştirme ve zorunlu sanayileşme sırasında aniden onları terketmişti.
1937-38’de “Moskova Duruşmaları”ndan sonra 700 bine yakın insan kurşuna dizildi. Ocak 1937’deki duruşma esnasında başsavcı Andrey Vışinski iddianameyi okuyor, sanıklar dinliyor.
1929’da yurtdışına sürgüne gönderilen Troçki’nin temsil ettiği Sol eğilim ise üyesi bulundukları partilerden tasfiye edilerek dar gruplar hâlinde kalmışlardı.
1 Aralık 1934’te Komünist Partisi politbüro üyesi, Leningrad örgütünün 1. sekreteri Sergei Kirov, Leningrad’da suikasta uğradı. SSCB’nin en uzun süreli yöneticisi Mikoyan’ın aktardığına göre, Stalin haberi alır almaz Kirov’un partinin ünlü siması Zinoviev ve taraftarlarınca partiye karşı başlatılan bir terörün kurbanı olduğunu söyledi. Sta-lin’in kademeli olarak başlattığı ve Moskova Duruşmaları’nda zirveye çıkan terörün gerekçesi olarak gösterilen bu hadise, Stalin’in Kirov’u öldürttüğü varsayımlarına da neden oldu. Stalin’den sonra başa geçen Kruşçev’in (Hruşçov) 1956’da 20. parti kongresinde yaptığı ünlü konuşmada söyledikleri (“şimdiye kadar Kirov suikastını çevreleyen koşulların açıklanamayan ve gizemli birçok şeyi gizledikleri ve en özenli araştırma gerektirdiği kabul edilmelidir”) bu varsayımı güçlendirdi. Ona göre bazı çevreler bir sonraki parti kongresinde Stalin’in karşısına Kirov’un genel sekreterliğe aday olmasını istiyordu. Bunu öğrenen Stalin de onu ortadan kaldırmaya karar vermişti.
Uzun yıllar boyunca cinayetin ne tür bir komplonun ürünü olduğu tartışıldı. Ancak suikasttan 60 yıl sonra Kirov müzesi sorumlusu Alla Kirilina, o zamana kadar ulaşılamayan arşiv belgelerine de dayanarak bu cinayetin tamamıyla bireysel bir girişim olduğunu gösterdi. Bu cinayete Stalin’in yakıştırılmasının temel sebebi, polisiye romandaki klasik sorunun cevabından kaynaklanıyordu: Cinayetten kim kazançlı çıkmıştı?
Kirov suikastı, Moskova Duruşmaları’na giden süreci başlattı. Sergei Kirov’un naaşı başında Josef Stalin.
Önce 1 Aralık 1934 tarihinde yaşananlara bakalım: O günün akşamı Kirov, Leningrad’da dönemin Komünist Parti merkezi Smolni’ye geldi, çalışma odasının bulunduğu üçüncü kata çıktı. Yaptığı bir toplantıdan sonra tekrar kendi çalışma odasına doğru koridorda yürümeye başladı. O sırada Nikolayev isimli bir görevli, Kirov’u ensesinden vurarak öldürdü. Peki katil, çok iyi korunan bu binaya nasıl girebilmişti ve neden bu cinayeti işlemişti? İşin aslı şuydu: Kirov’un metresleri vardı ve bunlardan biri de Smolni’de çalışan evli bir kadındı. Kadının kocası da “eş durumundan” binaya girip çıkabilen Nikolayev’di. Karısının Kirov’la ilişkisini öğrenmiş ve tetiğe basmıştı.
Hemen ertesi gün SSCB Yürütme Komitesi Başkanlığı Sekreteri A. Yenukidze tarafından imzalanan “Terörist eylemlerin hazırlanması veya yürütülmesine ilişkin soruşturma emri hakkında” başlıklı bildiri yayımlandı. Bu belgeye göre Kirov, SSCB’nin düşmanı olan komplocuların kurbanıydı.
Kirov’un ölümü üzerine yapılan anma töreni, Aralık 1934.
Tabii önde gelen bir parti yöneticisinin millete ahlak satarken bir zampara olarak belirmesi sorun çıkaracağından, bu cinayet için siyasi bir kisve uygun görülecekti. Sovyet istihbarat şefliğinde bulunmuş ve dönemin Troçki’nin katli dahil olmak üzere “özel görevler”le donatılmış ismi Pavel Sudoplatov (sadece basit bir temizlikçi değil 2. Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı savaşta sınırötesi harekatlarda da görev almıştır); hadiseyi yakından izleyenlerden biri olarak Stalin’in bu cinayetten sonuna kadar faydalandığını belirtmiştir.
SCB’yi içeriden de yaşamış olan ve Rusya/SSCB/Rusya tarihinin en önemli tarihçilerinden Moche Lewin “Kirov’un öldürülmesinden her kim sorumlu olursa olsun, Stalin’in artık oyunun en kanlı ve en ‘Stalinist’ perdesini yazmak için bir gecede çizgi değiştirmeye hazır olduğu açıktır. ‘Diğer politika’, yani terör, start almaya hazır bir şekilde zihninin bir köşesinde bekliyordu” derken, 1937-38’de “Moskova Duruşmaları” diye anılan terör dönemindeki “temizliğin”, Ekim 1917’den geriye kalan kırıntıları da tarihten kopardığını belirtiyordu.
1998’de Moskova’da yayımlanan bir rapor, 1937-38 döneminde 1.548.366 kişinin tutuklandığını ve bunların 681.692’sinin kurşuna dizildiğini saptıyor. Anti-sov-yetik faaliyetlerden yargılanan bu insanların arasında 1934 kongre delegelerinin çoğunluğu da bulunmaktaydı (1.108 kişinin 848’i kurşuna dizilmişti).
Nikolayev ve ailesi, eşi ve annesi Kirov’un ölümünden birkaç ay sonra kurşuna dizildiler. 1990’da ise en azından eşinin ve aiesinin itibarı iade edildi.
Kirov, Stalin’in yakın mesai arkadaşı olmasının ötesinde özel hayatında da önemli bir yere sahipti. Stalin ve kızı Svetlana ile (1934).
Viktor Serge ise bir muhalif olarak Rusya’da sürgündeyken dönemin atmosferini ve olayı uzaktan da olsa en iyi izleyenlerden biriydi. Bir Devrimcinin Hatıraları’nda olayı şöyle resmetmekte: “Kanaatim o ki, 1934 sonunda, Kirov’un öldürüldüğü sırada, Politbüro bir normalleşme ve yumuşama politikası başlatıyordu. Kolhoz rejimi ekicilere kolhoz içinde dahi şahsi bir mal varlığı edinme imkanı verecek şekilde değiştirilmişti. Hükümet SSCB’yi Milletler Cemiyeti içinde bir demokrasi timsali gibi göstermeye çalışıyor ve yurtdışında burjuvazinin ve aydınlanmış küçük-burjuvazinin desteğini arıyordu. Nikolayev’in tabancasından çıkan kurşun bir panik ve vahşet çığırı açtı. 114 idam izledi bunu anında; sonra Nikolayev’in ve arkadaşlarının, toplam 14 gencin idamı geldi. Sonra bütün eski Zinoviev-Kamenev eğiliminin, benim hesaplamalarıma göre 3 bin civarında insanın tutuklanması ve hapsedilmesi, ardından 10 binlerce Leningrad sakinin kitle hâlinde sürgünü ve eşanlı olarak sürgün yerlerinde yüzlerce tutuklama ve hapishanelerde dahi yeni gizli mahkemelerin açılması. Nikolayev’in işlediği cinayete dair peşpeşe ve şaşılacak derecede gerçeğe yakın çok sayıda versiyon yayımlandı ama, özgün belgeler, teröristin beyanatları ve sorgu tutanakları yayımlanmış değil. Bu, neredeyse kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, öfkeli bir genç komünistin bireysel bir eylemiydi.”
Aile çevresinden başlayan tahkikat Kamenev ve Zinoviev’e, oradan Moskova Duruşmala-rı’na… Böylece basit bir cinayet, 20. yüzyılın en büyük vahşet dönemlerinden birinin yolunu açmış oluyordu. Benzer bir temizlik bu hadiseden tam 5 ay önce 1934 Haziran sonu Hitler tarafından “Uzun Bıçaklar” gecesinde yapılmıştı.
SERGEİ KİROV KİMDİR?
Bolşevizm yolunda bir “şehit”, bir sembol
Lenin’e karşı 1918’de düzenlenen suikast girişimi bir yana, kuruluşundan 1991’deki çöküşüne kadar SSCB’de bir suikastta hayatını kaybeden tek Sovyet yöneticisi Kirov’dur.
Sergei Mironoviç Kostrikov (daha sonra soyadını Kirov olarak değiştirdi) 15 Mart 1886’da Urzhum’da burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası aileyi terkettiğinde Sergei sadece 4 yaşındaydı. Kısa bir süre sonra annesi öldü. 8 yaşındayken bir yetimhaneye yerleştirildi. 1901’de Kazan’da teknik lisede eğitim görürken gizli öğrenci ve işçi topluluklarına üye oldu. 1904’te liseyi bitirdikten sonra Tomsk’a taşındı ve orada Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne (RSDİP) üye oldu; bir yeraltı matbaasında çalışmaya başladı. 1905, 1906, 1907 ve 1911’de tutuklandı. 1909-1917 arasında Vladikavkaz’da yaşadı. Liberal-burjuva çizgideki Terek gazetesinde çalıştı. Burada, gelecekteki eşi Maria Markus ile tanıştı. O dönem S. Kirov takma adını da aldı. 1917 Şubat Devrimi sırasında küçük bir Bolşevik grubuyla birlikte Vladikavkaz İşçi Temsilcileri Sov-yeti’nin üyesi oldu. Ekim 1917’de Rusya İşçi ve Asker Vekilleri Sovyetleri 2. Kongresi’ne delege seçildi.
Kirov içsavaş (1918-1922) sırasında Astrahan’ın Beyaz ordulara karşı savunmasının örgütlenmesinde yer aldı. O dönemde İngiliz birliklerinin işgal ettiği Bakü’den Astrahan’a petrol ve benzin taşınmasını sağladı; Azerbaycan ve Gürcistan’da Sovyet iktidarının kurulmasında rol aldı. 1922’de Transkafkas-ya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurucularından biri oldu. Azerbaycan Bolşevikleri Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin birinci sekreteri olarak, bölgedeki petrol endüstrisinin toparlanmasına ve yeniden inşaına öncülük etti. Şubat 1926’da Leningrad bölgesi parti komitesinin ilk sekreteri oldu. Kirov, Leningrad ve civarında enerji altyapısının oluşturulmasının yanısıra kentsel altyapının yeniden inşasına da öncülük etti.
Ölümünden sonra küllerinin bulunduğu vazo, Moskova’da Kremlin’in duvarlarından birine yerleştirildi. Kirov, Lenin Nişanı (1931) ve Kızıl Bayrak Nişanı (1932) ile ödüllendirildi. Kirov’un ölümü kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Bolşevizmin idealleri uğruna ölen “şehit”, Vladimir Lenin ve Joseph Stalin’in sadık öğrencisi olarak efsane hâline getirildi. Şehirler, sokaklar, işletmeler, kuruluşlar ve ekipler Kirov’un adını taşıyordu. Sovyet sanatçıları, heykeltıraşları, yazarları, şairleri ve film yapımcıları onun anısını yaşatacaktı.
Amerika’nın yerlisi bir “meyve”. Avrupalıların değerini çok geç anladıkları balkabağı, Kelt kültüründeki efsanelere uyarlanmış; korkunç betimlemelerle sunulmuş; “Cadılar Bayramı”nın sembolü olmuş; “halkın yiyeceği” sayılarak seçkinlerce küçümsenmiş; hattâ yendiği bile unutulmuş. Bizde ise hem Osmanlı sarayında hem halk arasında benimsenmiş.
Nisan ayında fideleri toprağa dikilen balkabakları sonbaharda yavaştan pazarlara iner. Ekim ayı boyunca yabancı memleketlerde yemek haricinde daha çok eğlence için kullanılır. Belçika’da tekne yarışları için içleri oyulur; Almanya’nın Ludwigsburg kentinde balkabağı festivalinde çok etkileyici heykeller parklarda sergilenir. Ayın sonuna gelindiğinde de Cadılar Bayramı’nın (Halloween) simgesi olarak, yüzlerindeki korkunç sırıtış ile binlercesi verandaları, dükkanları, parkları süsler.
“Cimri Jack” efsanesine dayanan balkabağı feneri geleneği, İrlandalı göçmenler tarafından Amerika’ya getirildi. Şalgam yerine kolayca oyulabilen balkabağının kullanılmasıyla bu gelenek, zamanla Cadılar Bayramı’nın sembolü oldu.
Aralık ayına kadar hasat devam eder aslında ama, birçok insan için Halloween, balkabağı mevsiminin sonuna işaret eder. Sadece ABD’de yetiştirilen 1 milyon ton balkabağının 650 bin tonu çöp olmak için yetiştirilir. Milyon ton… İnsanlar başka yerlerde açlıktan ölürler. Dünyanın paylaşım sisteminin yanlış kurgulanışına ne güzel bir örnek! Oysa biz Türkler ne de güzel yemekler ve tatlılar yaparız balkabağı ile. Ne yararlı ve besleyici bir “meyve”dir. Evet, teknik olarak meyvedir kendisi. Acur ve hıyar, karpuz, kavun, su kabağı ve sakız kabağının Atlantik ötesi akrabasıdır.
Amerika kıtasının yerlisi olan balkabağı, ilk olarak Orta ve Güney Amerika’da yetiştirilmiş. Peru ve Meksika’da bulunan çekirdek kalıntıları, balkabağının MÖ 7.500 yıllarında tüketime girmiş olduğunu gösteriyor. İlk örnekleri elbette bugünkü gibi tatlı ve kocaman değil; salatalık ve acur gibi yeşil, tatsız ve kimi zaman acı. İnsan eli değen birçok bitki gibi balkabağı da genetik olarak ballanmış ve besleyiciliği kat be kat artmış. Aztek, Maya ve İnka uygarlıkları, balkabağını temel gıda maddesi olarak kullanmış. Besin değeri yüksek olduğu için dilimlenerek kurutulabiliyor veya un olarak kışın tüketmek üzere uzun süre saklanabiliyordu. Ayrıca kabuğundan, çekirdeğine her şeyinden yararlanıldığı gibi; kurutulmuşunun da tencere gibi tahıl depolamak için kap olarak kullanıldığını biliyoruz. Şerit şerit kesip kurutularak ve örüp yer yaygısı olarak kullanıldığı da kayda geçmiş. Hayvan yiyeceği olmuş. Çekirdekleri bağırsak parazitlerine karşı, sıcak lapası yaralara, ağrıyan yerlere şifa dağıtmış. Çiçekleri ve yaprakları dahil her şeyi yenebilen hayırlı bir meyve kendisi. Bereket kaynağı. Yerli halklar da öyle görüp önünde eğilmişler zaten.
Birlikte ekilen mısır, fasulye ve kabak üçlemesine Amerika’nın yerli halkları “üç kızkardeş” der. Kabağın yerde sürünen geniş yaprakları bu kardeşlerin köklerine gölge sağlayıp buharlaşmayı önlerken, mısırın uzun sapı da tırmanıcı fasulyeye sırık olmuş. Fasulye ise topraktaki nitrojeni sabitleyerek verimliliğin artmasını sağlamış. Sonradan Avrupalı kaşifler ve yerleşimciler de bu sistemi tanımış ve “üç kızkardeş” terimini kullanarak yaygınlaştırmış. Bu terim bugün tarımda polikültür uygulamaları ve sürdürülebilir ekim örnekleri arasında yer alır ve hâlâ kullanılır.
Balkabağı hem tatlı hem tuzlu kullanıma olanak vermesi nedeniyle Osmanlılarda da kolayca benimsendi ve tercih edildi. Balkabağı çorbası, tahin-ceviz veya kaymak-fıstık ile servis edilen tatlısı.
Tabii daha önemlisi, birlikte tüketilen bu üçlünün dengeli beslenmeye olanak tanıması. Üçü de temel besin kaynağı olarak doğurganlık ve bolluk bereket ile ilişkilendirilip hakettikleri saygıyı görmüş. Ta ki İrlandalılar ve İskoçlar, Yeni Topraklar’da kısmetlerini aramaya gelene kadar. Açlıktan ve yoksulluktan bezip kaçarak ve yeni toprak ağalarına peşinen borçlanarak geldikleri bu topraklarda, Samhain festivalinin kutlamalarını devam ettirmişler. Geride bıraktıkları memleketlerinde Samhain’de iri şalgamları oyup içinde mum yakarken Yeni Kıta’da her yerde rengarenk, kocaman balkabaklarını görüp “Jack O’Lantern”larını saygıdeğer balkabaklarını oyarak yapmaya başlamışlar. Bugün doğanın bu olağanüstü armağanı büyük bir umursamazlıkla ziyan ediliyor ise, müsebbibi kıymet bilmez ve bu defa açlıktan değil bolluktan başı dönmüş bu adalı göçmenler işte.
Fransız ressam Franck Antoine Bail’in 1910 tarihli “Balkabağını Oymak” adlı yağlıboya tablosu (Bridgeman Education Özel Koleksiyonu).
Halloween’ın kökenleri, yukarda değindiğimiz Kelt kültürüne dayanıyor. “Jack O’Lantern” efsanesine göre “Cimri Jack” (Stingy Jack) adlı bir adam Şeytan’ı defalarca kandırarak ölümden kurtulmuş, ama sonunda hem cennete hem de cehenneme kabul edilmeyince sonsuza dek karanlıkta dolaşmaya mahkum olmuş. Jack, karanlıkta yolunu aydınlatmak için içine köz koyduğu bir şalgam kullanırmış. Bu nedenle, kötü ruhları kovmak için oyulmuş ve ışıkla aydınlatılmış sebzeler kullanılması bir gelenek hâline gelmiş. 1800’lerin ortalarında ABD’ye gelen İrlandalı ve İskoç göçmenler, yanlarında Jack O’Lantern ve Halloween geleneklerini de getirdi. ABD’de bu gelenek hızla balkabağına uyarlandı. Şimdi, tekrar geriye dönelim; Keşifler Çağı’nın başlangıcına.
Amerikan yerlileri için kabakların ekilmesi, yetiştirilmesi ve hasat edilmesi, insanları toprağa ve birbirlerine bağlayan mevsimsel döngülerin bir parçasıydı. Farklı toplulukların hasat mevsimini kutlamak için çeşitli törenleri ve ritüelleri vardı; balkabağı bunların çoğunda bolluk, doğurganlık ve hayatta kalma sembolü olarak kullanılırdı. Yerli kültürler için balkabakları sadece bir besin kaynağı değil, aynı zamanda toprağın cömertliğinin sembolü ve karşılığında toprağa bakma sorumluluklarının bir hatırlatıcısıydı. Göçmenlerin bu bolluğu har vurup harman savurmalarını yerli halkların hiç anlamlandıramamış olmaları normal değil mi?
Milyonlarca insanın açlıktan öldüğü dünyamızda, sadece ABD’de yetiştirilen 1 milyon ton balkabağının 650 bin tonu çöpe gidiyor.
Balkabağı, 16. yüzyılda keşiflerin ardından İspanya ve Portekiz’in Güney Amerika ile olan bağlantıları nedeniyle mısır, biber, fasülye, patates, tütün, kakao gibi diğer tarım ürünleri ile birlikte Avrupa’ya tanıtıldı. Ancak Avrupalı seyyahların pek azı anlatılarında yerli kadınların balkabağını nasıl pişirdiğine yer verdi. New York ve Kanada kırsalında gezip notlar alan İsveçli botanikçi Peter Kalm 1749’da şöyle yazmış: “Kızılderililer, balkabaklarını çok uzun süre muhafaza etmek için, onları uzun dilimler halinde keserler ve birbirine tuttururlar veya bükerler, güneşte ya da ateşin yanında kuruturlar. Bu şekilde kurutulan balkabakları yıllarca dayanır ve kaynatıldıklarında tatları da çok güzel olur.” Kalm, “Amerika’ya yerleşen Avrupalılar bu bitkinin tohumlarını Kızılderililerden aldılar ve şu anda bahçeler balkabağı dolup taşıyor” diye yazdığında Pennsylvania’da yetiştirilen balkabaklarına atıfta bulunuyordu; ancak sözleri diğer kolonilerdeki yerleşimciler için de geçerliydi. Massachusetts’te ilk yerleşimcilerden birinin yazdığı şiir diyor ki: “Yahniler ve pudingler, muhallebi ve turtalar yerine balkabaklarımız ve yaban havucumuz var. Sabah balkabağımız, öğlen balkabağımız var. Kabaklar olmasaydı nice olurdu hâlimiz?”
Balkabağı şiirlere de konu oldu. Lydia Maria Child’ın 1844 tarihli Çocuklara Çiçekler adlı kitabında yer alan “Nehrin Üzerinden ve Ormanın İçinden” başlıklı şiiri “Yaşasın balkabağı turtası!” diye bitiyor.
Gelgelelim Avrupa, balkabağını Amerikan kolonilerindeki kardeşleri kadar coşkuyla kucaklamamış. Bazı İngiliz malikanelerinin bahçıvanları bir merak balkabağı yetiştirmeye girişmişler; ancak verimli, kocaman balkabakları hızla “yoksulların yiyeceği” olarak nam yapınca seçkinler tarafından küçümsenmiş. 1763 tarihli Bahçıvanlar Sözlüğü, balkabaklarının “taşra halkı tarafından yetiştirildiğini ve tohumların gübre tepelerine dikildiğini” yazıyor.
18. ve 19. yüzyıllarda çiftçiler tatlı ve lezzetli balkabaklarını bolca yetiştirdi; ama zaman geçtikçe meyvenin önemi azaldı, neredeyse unutuldu. Zira, öncelikle “rafine bir ürün” olarak algılanmıyordu; “yeterince zarif” kabul edilmediği için popülerliğini yitirdi. Bu dönemde Avrupa’da özellikle tatlı ve tuzlunun karıştırıldığı yemekler azalmaya başladı. Tatlı olarak kabul edilen balkabağının, et ve sebzelerle pişirilen ana yemeklerde kullanımı azaldı. Damak tadındaki bu değişimle birlikte balkabağı kırsal mutfaklarda popülerliğini korusa da Avrupalı üst sınıflarının gözdesi olmaktan çıktı ve özellikle İngiliz ve Fransız mutfağında 20. yüzyılın başlarına kadar neredeyse unutuldu. 19. yüzyıl yemek kitaplarının pek azı tariflerinde balkabağına yer verir.
Balkabağı Avrupa’da 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar görmezden gelindi. Savaş sonrası “baby boom” (doğum patlaması) dönemi ve şekerin bollaşması ile Halloween ve balkabağından yapılan fenerlere olan talep arttı. 1970’lerden sonra çiftçiler yemek için değil de oymaya uygun melezler geliştirdikçe; boyut, şekil, dayanıklılık ve kalın bir gövde tercih edilen özellikler oldu. Bu tür balkabaklarının hiçbiri yenmeyeceği için tada önem verilmedi tabii. Günümüzde en popüler balkabağı türleri turta dolgusundan çok veranda dekoru olarak yetiştiriliyor. 5 milyar dolarlık bir endüstriden bahsediyoruz!
Kabaklar yemek yerine dekorasyon ögesine dönüştükçe, nasıl yeneceği de büyük ölçüde unutuldu. Bir araştırmaya göre İngiltere’de halkın neredeyse yarısı balkabağının yenebileceğinden haberdar değil. Ancak son yıllarda mütevazı bir balkabağı canlanması görülmeye başlandı. Bunda 2003’te ünlü bir kahve zincirinin “balkabağı baharatlı latte”yi sunup, sevilen bir içecek olarak tutturmasının payı olmalı. Artık kitaplarda ve sosyal medyada yeniden “balkabaklı cheesecake” veya balkabağı kekleri, çöreklerinden bahsediliyor. Dergilerde balkabağı çorbaları, balkabağı ekmekleri ve balkabağı keki tarifleri yer alıyor.
Yaprakları dahil her şeyi yenebilen balkabağının çekirdekleri ise şifa niyetine tüketiliyor.
Bizdeki balkabakları
Balkabağı İspanyol ve Portekizliler eliyle Akdeniz üzerinden Osmanlı topraklarına da gelmişti. Yeni gelen sebzeler arasında balkabağı hem tatlı hem tuzlu kullanıma olanak vermesi hem de akraba kabak çeşitlerinin severek tüketilmesi nedeniyle kolayca benimsendi ve yetiştirilmeye başlandı. Osmanlı topraklarına kolayca uyum sağlayan balkabağı yaygınlaştı ve yerel halk tarafından da hızla benimsendi. 1594’te Manisa’da Şehzade Mehmed’in mutfağı için 1.294 adet satın alınmış mesela. Balkabağı, 16. yüzyılın ortasında Osmanlı İmparatorluğu’nda “mısır kabağı” (kabak-ı mısır) adıyla saray belgelerinde yer almıştır. Saray kayıtlarında 1573-74’te 1.098 adet, 1642-43’te ise 9.580 kıyye balkabağının satın alındığı görülüyor.
Osmanlılar Avrupa ile geniş bir ticaret içindeydi. Bu sadece kumaş, baharat ve işlenmiş ürünleri değil, aynı zamanda tarım ürünlerini de içeriyordu. Balkabağı gibi yeni ürünler Osmanlı topraklarından, özellikle Balkanlar üzerinden Avrupa’ya ulaştı. Bu süreçte birçok ürün gibi balkabağı da Avrupa’da “türk” veya “turban” ismiyle anılmaya başlandı. Özellikle bazı balkabağı türleri şekil olarak sarığa benzeyen bir biçime sahip olduğu için, bunlara “turban squash” (türban kabağı) adı verildi. “Courge Turque” ya da “Turban Squash” terimleri, 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da sıkça kullanılır oldu. Balkabağı Akdeniz ve Balkan mutfakları üzerinden Avrupa’ya yayıldıkça, yemek tariflerinde ve pişirme yöntemlerinde Osmanlı izleri görüldü. İtalyan Rönesans mutfağının en ünlü şeflerinden olan Bartolomeo Scappi, 1570’te yayımladığı Opera dell’arte del cucinare adlı yemek kitabında, balkabağından “Türk kabağı”an-lamına gelen “zucca turchesca” ifadesiyle bahsetmiştir. Avrupa o yıllarda balkabağının Türk kökenli olduğunu zannetmektedir. Alman bitki araştırmacısı Leonardo Fuchs’un 1542 tarihli kitabında da balkabağının Latincesi olarak cucumis turcicus (Türk hıyarı) ismi kullanılmıştır (sensin hıyar!).
Bugün en çok ziyan eden ülke olsa da balkabağının en çok üretildiği ülke ABD değil. Çin ve Hindistan toplam 13 milyon ton balkabağı üretiyor. Türkiye çok düşük bir verim oranı ile 771 bin ton üretim yapıyor. Çoğunu da biz tatlı olarak yiyoruz veya çekirdeğini çitliyoruz. Biz balkabağının kıymetini bilenlerden olmuşuz hep. Bereketi hep üzerimize olsun ki bol cevizli kabak tatlılarımızı hep yiyebilelim, böreklerimizin içine koyalım, kavrulmuş kıyma ile acılı boranisini yapalım. Çok yaşa sen kızkardeş. Senin kıymetini bilmeyenler düşünsün.
Britanya’nın sömürgeciliğine karşı, Amerika kıtasındaki İngiliz asıllı yerleşimcilerin başlattığı protesto hareketi; iktisadi/mali bir karara karşı çıkmaktan çok, siyasi, sosyolojik, hattâ anayasal haklarla ilgili çok daha derin bir tepkinin ifadesiydi. Gemilerdeki çaylar denize boşaltıldı. Bu, 2 yıl sonra başlayacak bağımsızlık savaşının ilk kıvılcımı olacaktı.
Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın (1775-1783) başlamasından sadece 2 sene önceydi. Massachusetts Körfezi’nde, Boston limanı açıklarındaki 3 geminin ürünlerinin denize dökülmesi iktisadi/mali bir kararı protesto gibi görünüyordu ama; aslında siyasi, sosyolojik, hattâ anayasal haklarla ilgili çok daha derin bir tepkinin ifadesiydi. Büyük Britanya Krallı-ğı’nın Kuzey Amerika’da bulunan, Atlas Okyanusu kıyısına dizilmiş 13 kolonisi 18. yüzyılda hem nüfusça hem de ekonomik olarak çok büyümüştü; 1750’lerde yaklaşık 1.5 milyon nüfusu vardı. Bu 13 kolonide köle oranı 5’te 1, kuzeydeki kolonilerde ise 12’de 1’di; Britanya’nın gayrisafi yurtiçi hasılasının %40’ı bu 13 koloniden geliyordu.
Siyasetçi Samuel Adams ve tüccar John Hancock “Boston Çay Partisi”nin hazırlayıcı ve uygulayıcılarındandı.
Bu kolonilerde yaşayanlar, kendilerini tıpkı Britanya’da yaşayanlar gibi eşit “İngiliz tebaa” olarak görüyorlardı. Bir süredir, özellikle temsiliyetle ilgili 1689 İngiliz Haklar Bildirgesi’ne göre, bu insanların Londra’daki parlamentoda neden temsil edilmediğiyle ilgili bir memnuniyetsizlik vardı. Bu memnuniyetsizlik, 7 Yıl Savaşları (1756-1763) ve Amerika kıtasında Fransızlara karşı gerçekleşen Fransız ve Kızılderili Savaşı (1754-1763) sonrasında daha da büyüdü; zira krallık bu savaşlardan galip ayrılsa da kasası tamamen boşalmıştı. Ayrıca krallığın en önemli ticari aktörü olan Doğu Hindistan Şirketi’nin işleri savaş döneminde çok zarar görmüştü.
Savaşlardan zarar gören ekonomiyi düzeltmek adına İngiliz parlamentosu ardı ardına kolonilere ve buradaki ticarete vergiler getirdi (Şeker Yasası 1764, Damga Yasası 1765…). Son olarak 1773 Mayıs’ında Doğu Hindistan Şirketi’ne çay ticareti konusunda önemli bir ayrıcalık getiren hattâ tekel özelliği veren “Çay Yasası”, kolonilerde krallığa bağlılıkla ilgili büyük tereddütler oluşturdu. “Temsiliyet olmadan vergilendirme olmaz” (No taxation without presentation) düşüncesi, “vatanseverler” olarak adlandırılanların temel motivasyonlarından biriydi. Yani “anavatandakiyle eşit bir İngiliz olarak eğer vergi ödüyorsam, mecliste benim de temsil edilmem gerekli”, ayrılıkçıların en önemli düsturu olmuştu.
Anavatanda ise Hazine’nin kolonileri korumak için kullanıldığı ve bunun karşılığında kolonide-kilerin de ellerini ceplerine atmaları gerektiği görüşü hakimdi. Ayrıca yine İngiliz parlamentosunda, kolonilerdeki nüfusun “zahiri” olarak temsil edildiği (“virtual representation”) görüşü hakimdi. Buna göre parlamentodaki temsilciler, kolonilerden seçilmemiş olmalarına rağmen oradaki İngiliz tebaanın da haklarını mecliste savunduklarını iddia ediyorlardı.
13 koloni ile İngiliz meclisi arasındaki tüm bu karşıtlıklar, Boston Limanı’na gelen 3 geminin içindeki çayların denize dökülmesiyle somut bir hâle gelecekti. Boston’un gösterdiği bu ilk tepki, bağımsızlık hareketinin organize olmasının yolunu açacaktı.
Çay sandıklarının denize dökülmesini tasvir eden gravür, William Cooper’ın 1789 tarihli The History of North America eserinden (Kongre Kütüphanesi).
1773’teki Çay Yasası, ‘kaçak çay’ ticaretini kırmak için çıkmıştı
Britanya’nın 1763 sonrası çıkardığı yasalar, kolonilerden elde edeceği vergileri arttırmak ve krallığın en önemli ticari kurumu olan Doğu Hindistan Şirketi’nin çıkarlarını korumak üzerine kuruluydu. “Çay Yasası”ndan önce “Townshend Yasaları” (1767-1768), çay ve başka ürünler üzerinden bunu ancak sağlayabiliyordu. Çay ise satılan tüm ürünler arasında ticari değeriyle en önemli ürün olarak dikkati çekiyordu: 1768’de Doğu Hindistan Şirketi’nin toplam cirosunun %48.3’ü çaydan geliyordu.
1973’te ABD Posta İdaresi, Boston Çay Partisi’ni konu alan 4 puldan oluşan bir set yayımlamıştı.
Büyük bir nüfusun olduğu bu 13 koloni çay için önemli bir pazardı; fakat bu pazarda Hollandalı tüccarların sattığı “kaçak çay” baskındı (Britanya ve kolonileriyle arasındaki ticareti düzenleyen ve ticari gelirin imparatorluk içerisinde kalmasını sağlayan “Seyir Yasaları”na göre yabancı tüccarların getirdiği/sattığı ürünler kaçak statüsündeydi). Tahminlere göre 1770’lerin başında Hollandalı tüccarlardan yıllık yaklaşık 3.15 milyon kilogram “kaçak çay” Kuzey Amerika’ya geliyordu ve bu miktar, 13 koloninin tüketiminin neredeyse yarısıydı.
Mali olarak zor durumda olan ve Britanya’daki depolarında tonlarca çayı olan Doğu Hindistan Şirketi’nin tek kurtuluşu, parlamentonun ona sağlayacağı vergi avantajı ve çay alanında verilecek bir tekel statüsüydü. 1773’teki “Çay Yasası” ile bunlar sağlandı; kolonilere çay satma hakkı artık sadece onlarda ve kolonilerdeki temsilcilerindeydi. Britanya’nın kolonilerdeki yerel ticarete yasa ve vergilerle bu denli müdahale etmesi; kendilerini eşit tebaa olarak gören ve “vatansever” diye adlandırılan Boston’da siyaset/ ticaretle ilgilenen kişileri öfkelendirdi. Aralarında -geleceğin ABD’sinin “kurucu babaları”ndan olan- siyasetçi Samuel Adams ile bölgenin en zenginlerinden tüccar John Hancock’un da bulunduğu bu kişiler, “Boston Çay Partisi”nin hazırlayıcı ve uygulayıcılarından olacaktı.
Huzursuzluğun bir sebebi de yeni coğrafi hat idi
Büyük Britanya’nın 1763’ten sonra ardı ardına koyduğu vergiler ve kolonilerdeki ticari hayata müdahelesi, çayla ilgili çıkan yasayla zirve yapmıştı. Yine 1763 sonrası ilan edilen bir “Kraliyet Bildirisi”, kolonilerdeki huzursuzluğun diğer bir önemli sebebiydi. Her ne kadar İngiltere, 7 Yıl Savaşları’nda Fransa’yı ve müttefiklerini mağlup edip Kuzey Amerika’da yeni topraklar edinse de, Kral 3. George hem İspanya ve Fransa gibi Avrupalı güçlere hem de Amerikan yerlilerine karşı yeni bir mücadeleye girmekten kaçınıyordu. Bu nedenle bir kraliyet bildirisi yayımlamış; 13 Koloni’nin batısına bir hat çekerek bundan sonra bu hattın ötesine yerleşim kurulmayacağını ilan etmişti. Halbuki koloni nüfusu gittikçe artmakta ve gelişen tarım sektörü için daha çok arazi gerekmekteydi. Koloni nüfusu ise, kendilerine daha önce yeni yerleşimler vaadedildiğini iddia ediyordu. Zengin ve nüfuzlu iş insanları olan arsa spekülatörlerinin faaliyetleri de bu hatla kısıtlanıyordu. 1768’de kolonilerde yaşayanların memnuniyetsizliğini azaltmak adına bu hat biraz daha batıya kaydırılsa da yeterli olmadı. Anavatandakilerin sadece vergiyle iktisadi hayata müdahalesi değil, yerleşimlerin genişletip genişletilemeyeceğine de karar vermesi huzursuzluğu arttıracak; önce “Boston Çay Partisi”ne sonra da Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na giden yolun taşlarını döşeyecekti.
1973’te açılan Boston Çay Partisi Müzesi’nde çayların döküldüğü tarihî gemilerin tam ölçekli replikaları ve orijinal çay sandıkları sergileniyor. Boston Limanı’ndaki müzede gemilere çıkan ziyaretçiler, denize çay sandığı atıyorlar.
‘Boston Çay Partisi’ ismi sonraki yıllarda şekillendi
Hadisenin yaşandığı 16 Aralık 1773’ün ertesi sabahında, denize dökülen çayların bir kısmının kıyıdan toplandığı şişe, Massachusetts Historical Society’de sergileniyor.
Bugün “Boston Çay Partisi” denen protesto gösterisi, aslında şehrin önde gelen politikacıları, tüccar ve kaçakçılarının çok önceden organize ettiği, yani spontane olmayan bir hareketti. Hattâ çayları denize döken protestocuların giymiş olduğu yerli Mohawk kıyafetleri Britanya’ya karşı bir Amerikan kimliğinin ifadesiydi. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na giden yolda bir dönüm noktası olan bu gösterinin ismi ise çok daha sonraları konacaktı. Bu hadise, gerçekleşmesinden sonraki 10 yıllar boyunca “Boston Limanı’ndaki Çay İmhası” veya “Boston Çay Krizi” olarak anıldı; ilk defa 1820’ler ve 1830’larda ülkenin bağımsızlık tarihi yazılırken ve ABD’de artık ulusal bir bilinç oluşmaya başladığında vurgulandı; biraz da ironik olarak “Boston Çay Partisi” adıyla anılmaya başlandı.
Boston’daki çay dökme eylemi tek örnek değildi
Boston’daki eylem ilk ve en büyük olmakla beraber tek değildi. Bundan sonra 13 Koloni’nin farklı liman kentlerinde farklı metotlarla çayın ya limana indirilmesi ya da indirilmiş olan çayın satılması engellendi. Boston’u ilk olarak Philadelphia takip etti; Boston’daki gösteriden sadece birkaç gün sonra çay yükü olan gemi kıyıya yanaştırılmadı ve Britanya’ya geri gönderildi. Charleston’da ise depolara alınan çayın satılması önce engellendi; sonra buna el konuldu ve kolonideki tüccarlar tarafından satıldı. 1774’e gelindiğinde ise, sırasıyla New York, Annapolis, Edenton ve Greenwich (New Jersey) limanlarına getirilen çaylar ya yakıldı ya da bunların satılması engellendi.
1918’de sona eren 1. Dünya Savaşı, asker-sivil 18 milyon insanın ölümüne yol açan bir dehşet dönemiydi. Her yıl Belçika’nın Ypres şehrinde, 11. ayın 11’inde, saat 11.00’de başlayan anma törenlerinde tüm ülkelerin kayıpları anılıyor, acılar paylaşılıyor ve gelecek için bir devamlılık umudu taşınıyor: Gelincikler hep yaşasın ve unutmayalım diye.
Büyük Savaş, yani ikincisi çıktıktan sonra 1. Dünya Savaşı olarak anılan 191418 dönemi. Bugünkü dünyanın ve sınırların büyük ölçüde ortaya çıktığı; imparatorlukların çöktüğü; devrimlerin ve karşı devrimlerin birbirini izlediği ve 30’lu yıllardan itibaren tekrar felaketli günlere doğru gidildiği bir yakın tarih silsilesi. Gerek ülkemizi gerek Avrupa ve dünyayı doğru anlamak, nereden gelip nereye doğru gittiğimizi sorgulamak -eğer mümkünse değiştirebilmek- için, hiç değilse ana hatlarıyla bilmemiz gereken bir dönem. Bizim daha ziyade ve normal olarak doğu cephesini (Çanakkale-Ortadoğu) bildiğimiz 1. Savaş, batıda da çok büyük kayıplara, acılara yol açtı; 9 milyon civarında asker, bir o kadar da sivil hayatını kaybetti. Bu dehşet devri, 1918’de, 11. ayın 11’inde, saat 11.00’de yürürlüğe giren bir ateşkesle sona erdi. Biz de bundan 13 gün önce Mondros Bırakışması’nı (30 Ekim 1918) imzalamıştık; birkaç ay sonra İstiklal Harbi’ne doğru ilerleyen mücadelemiz başlayacaktı.
11 Kasım’da Ypres’te yapılan anma törenleri ve gelincik sembolü.
Savaş’ın bitişi, çok uzun zamandır Belçika’nın Ypres şehrindeki anma törenleriyle hatırlanıyor. Her ülkeden gelen torunlar, çocuklar, eski askerler, temsilciler, o günlerin acılarını hatırlayıp tüm hayatını kaybedenleri anıyor; gelecek için bir umut çiçeği taşıyor: Bir gelincik rozeti. Bu çiçeğin sembol olması, Kanadalı doktor-asker John McCrae’nin o dönem yazdığı meşhur “In Flanders Fields” (Flaman Ovasında) şiiri: “In Flanders fields the poppies blow/Between the crosses, row and row… (Gelincikler dalgalanır Flaman Ovası’nda/ Uzanır sıra sıra haçların arasında…). Hayatını kaybeden askerlerin ağzıyla yazılmış bu şiir, bugün hayatta olanlara, geçmiş günleri unutmamalarını söylüyor.
Bu seneki anma törenleri yine büyük bir katılımla Ypres’te, Menin Gate anıtı ve çevresinde yapıldı. 106. yıl anma törenleri hem hüzünlü hem güzeldi. Beni ise İskoç gaydalarından ziyade Türk devletinin basit bir çelenkle de olsa temsil edilmemesi hüzünlendirdi.
Eylül 2024’te yapılan ve Türkiye’nin de katıldığı Türk Dünyası Ortak Alfabe Komisyonu’nda, 34 harften oluşan Latin alfabesi üzerinde anlaşma sağlandı. Türkiye’deki alfabenin de değişeceği yolunda yanlış yorumlara yol açan toplantı ve Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan üzerinde önce Rus, sonra Sovyet, sonra tekrar Rus baskısı.
Türk Devletleri Teşkilatı tarafından 2022’de kurulan Türk Dünyası Ortak Alfabe Komisyonu, ilk toplantısını Mayıs 2023’te Astana’da, ikincisini Mayıs 2024’te Bakü’de sessiz-sedasız yapmıştı. Bakü’de-ki 3. toplantısı (9-11 Eylül 2024) ise medyada büyük bir gürültü kopardı: 34 harften oluşan ortak bir Latin alfabesinde mutabakat sağlanmıştı.
Bakü Türkoloji Kongresi’nden sonra 1927’de kabul edilen Ortak Türk-Latin Elifbası.
Toplantının bu denli yankı bulması, bir yandan devletin en üst kademesinden gelen beyanlardan, öte yandan da Türkiye alfabesine yeni harfler ekleneceği zannından kaynaklandı. Sosyal medyada, bu kararla “kardeş”in “qardeş”, “hoyrat”ın “xoyrat” şeklinde yazılacağı, hatta ortak alfabedeki “x, q” harflerinin yeni bir “açılım süreci”nin parçası olduğu söylentileri yayıldı. Oysa bu toplantıda uzlaşılan konu, sadece teşkilat üyesi ve gözlemci statüsündeki Türk devletlerini kapsayan çerçeve niteliğinde bir alfabedeydi. Türkiye haricindeki üyeler (Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan) ve gözlemci Türkmenistan’ın bu 34 harflik setten, kendi ses sisteminlerinin ihtiyacına göre seçim yaparak alfabelerini oluşturması veya mevcut alfabelerini düzenlemesi planlanmıştı. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin alfabesinde herhangi bir değişiklik olmayacaktı ama, örneğin henüz Latin alfabesine geçmeyen Kırgızistan bu 34 harften Kırgız fonetiğine uygun olanları alıp kendi Latin alfabesini oluşturacaktı. Yahut Türkmenistan’ın 1993’ten beri kullandığı Latin alfabesinde “/j/” ünsüzünü karşılayan “/ž/” harfi ortaklığı sağlamak için “/j/” ile değiştirilecekti. Bütün bu önerilerin Orta Asya’nın sıcak siyasal ortamında ne ölçüde başarıya ulaşacağını ise zaman gösterecek.
Aslında Türk dünyasında ortak alfabe meselesi, Bakü’deki mezkur toplantıda ilk defa ele alınmış değil ve bu tabii son da olmayacak. Türk dünyasında Latin esaslı alfabe birliği konusu, Rus Çarlığı’nın son yüzyılında reformist Kazan Tatarları öncülüğünde filizlenip Kırımlı İsmail Gasprinski’nin “usul-i cedit” mektepleriyle Orta Asya’yı kısa süre de olsa kasıp kavuran “Cedit-çilik” hareketine kadar uzanır. Rusya Müslümanlarının İslâm ve moderniteyi uzlaştırma ve Batılı eğitime entegre olma çabasından doğan “Ceditçilik” akımı, geleneksel kültür elitlerine (kadimci mollalar) doğrudan bir meydan okuma olduğu kadar Rus otoritesine de üstü kapalı bir başkaldırıydı. Adını, Arap alfabesinin savtî (fonetik) metotla öğretildiği “usul-i cedit” mekteplerinden alan bu akım, zaman içinde siyasi hedeflere yönelip ideolojik bir yapıya bürününce, çok sayıda temsilcisi Stalin döneminde öldürüldü; “Ceditçilik” de gevşek bir örgü halinde kalıp kurumsal bir yapıya kavuşamadı.
Arap alfabesinin Türkçenin ses sistemini yeterince yansıtmadığı görüşünde olan “Ceditçilik” hareketinin 1917 sonrası temsilcileri, Latin alfabesine geçilmesinden yana ses yükseltmeye başlamışlardı. SSCB hükümetinin siyasal propagandayı ve sosyalist devrimi, daha kolay okunabilen bir alfabeyle yaymak ve Kiril alfabesine geçişte ara basamak olması için desteklediği bu görüşler, Bakü merkezli bölgesel alfabe komitelerinin kurulmasını sağladı. Bu komiteler Latin alfabesi layihalarını 1926’da Bakü’de İsmailiye Sarayı’nda düzenlenen 1. Türkoloji Kongresi’ne sundular. Bunun sonucunda Yeni Türk Alfabesi Merkez Komitesi’nin 1927’deki kurultayında 33 harflik Birleştirilmiş Yeni Türk Elifbası (Yañalif: ‘Yeni Elifba’) oybirliğiyle kabul edildi. Böylece, neredeyse 100 yıl önce Türk dünyasının ilk ortak Latin alfabesi yürürlüğe girdi. Rusya Maarif Komiserliği’nin 22 Haziran 1938 tarihli “SSCB’deki Türk topluluklarının tamamının Kiril alfabesini kullanması kararı”na kadar Türkçe konuşan topluluklar Latin alfabesini kullandılar. Üstelik bu ortak elifba, Sibirya ve Kafkasya Türk toplulukları (Hakas, Tuva, Şor, Nogay, Karaçay vd.), Kırım ve Sovyet Uygurları da dahil 19 lehçeye uygulanmıştı.
Türk lehçelerinin ses sistematiğine göre fonetik temelde hazırlanan 1926 elifbasında da, Türkiye’de bugünkü tartışmaların konusu olan “ə, ñ, x, q” gibi harfler vardı. Bu harfler, standart Türkiye Türkçesinde bulunmayan, ama başka Türk lehçelerinin ünlü ve ünsüz gruplarında yer alan fonemleri temsil eder. Örneğin hem 1926 elifbasında hem de bugünkü ortak alfabede bulunan “ñ” harfi, Türkçenin temel seslerinden biri olarak “arka damak genizli ünsüzü”nü simgeler. Bu ses, Türkiye Türkçesindeki “gönül (< köñül), yanılmak (yañıl-), Tanrı (Teñri) gibi sözcüklerin ve bazı eklerin özgün biçimlerinde yer alır. Dolayısıyla eski biçimleri, orijinal sesleriyle yüzyıllardır koruyan Türk lehçelerinin alfabelerine bu sesi simgeleyecek bir harfin eklenmesi zaruridir.
1991 Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumu’nda bilim insanlarının tümünün imzasıyla uzlaşılan 34 harflik Ortak Türk Alfabesi.
Azerbaycan ve Türkiye Türk-çesinde “/ñ/” sesi artık sadece diyalektlerde yaşadığından bu ikisinin alfabesine girmemiştir. Dolayısıyla Azerbaycan’ın günümüzdeki Latin alfabesi 32 harften oluşur.
Ortak alfabedeki “x” harfi ise, Eski Türkçedeki “/ḳ/” sesinden gelişen, ama aynı zamanda alıntı kelimelerde bulunan “damak sürtünmelisi bir /ḫ/” sesini karşılar. Örneğin “kum” sözcüğünü “ḫum”a dönüştüren Kumukçada, “korku”yu “gorḫu”ya dönüştüren Azericede, lehçe ihtiyacına yönelik olarak ortak alfabede yer alır. Birleştirilmiş Latin alfabesindeki “h” ise, bambaşka bir fonem olan “gırtlak sürtünmelisi ‘/h/’ ünsü-zü”nü temsil eder. Bu iki ses (x, h) Türkiye Türkçesinde de olmasına rağmen 1928’deki alfabede tek harfle (h) gösterilmesi kararı alınmıştır.
Tataristan-Kazan’da Ortak Türk-Latin Elifbasıyla basılan Yañalif gazetesinin 21 Mart 1929 tarihli sayısının manşeti: “Yañalif iki aylıgında, Yañalifçe ukıy-yaza bélmegen kéşé kalmasın” (Yañalif gazetesi iki aylık oldu, yeni elifbayla okuma yazma bilmeyen kişi kalmasın).
1926 ortak elifbasında kimi Orta Asya Türk lehçelerindeki spesifik fonemler için de özel harfler türetilmişti. Diğer lehçelerin standart dilinde bulunmayan “sızıcı diş ünsüzleri”ne sahip Başkurtçanın ihtiyacına binaen “Д ve “Ѣ” gibi harfler bu bağlamdadır. Bu tip özel seslerin olmadığı lehçelerin alfabelerindeyse doğal olarak bu harfler de kullanılmamıştır. Sovyet Türkleri 1926 Latin Alfabesi’ni 1938’e kadar kullandı. Bu tarihten itibaren tümü tedricen Kiril alfabesine geçti ve bu durum 1991’e dek sürdü. Ortak alfabe konusu, SSCB’nin dağılmasına haftalar kalmışken, 8-20 Kasım 1991’de Marmara Üniver-sitesi’deki 1. Milletlerarası Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumu’n-da yeniden ele alındı. Prof. Dr. Nadir Devlet (1944-2021) öncülüğünde düzenlenen bu toplantıya 12 Türk devlet ve topluluğundan 27 seçkin Türkolog katılmış, 7 proje sunulmuştu. Sempozyumun sonuç bildirgesinde Türk devlet ve topluluklarının 34 harfli ortak Latin alfabesine geçmelerine dair tavsiye kararı oybirliğiyle kabul edildi. Böylece Türk dünyasına yönelik ortak Latin alfabesi ikinci defa gündeme gelmiş oldu. Bu toplantıda onaylanan 34 harf içinde Türkiye’deki Latin alfabesinden farklı olan 4 harf vardı: ä, x, q, ñ, w. Azerbaycan Türkçesinde 8 değil 9 ünlü bulunduğu için alfabeye dahil edilen “/ä/”, 1992 Ankara’daki Türk Dili Kurultayı’nda “/ə/” ile değiştirilmiş ve bu 34 harflik alfabenin 32 ortak harfi (ñ, w hariç) Azerbaycan’ın resmî alfabesi olmuştur.
1927 Ortak Türk alfabesiyle yazılmış, Tatar-Başkurt şair Mecid Gafuri’nin 1929 tarihli şiiri Kızıl Geskerler Cırı (Kızıl Ordu Türküsü).
Türkmenistan ve Özbekistan ise, 1993’te kabul ettikleri Latin alfabesinde 1991 kararlarına kısmen bağlı kaldılar. Zaten 1991’deki toplantıda Türkmenistan adına söz alan Prof. Dr. Sapar Kürenov, Türkmenistan’da gerçekleşecek bir Latinleşme hareketinin Türkiye’den bağımsız olacağını şu sözleriyle açıkça dile getirmişti: ‘Bu sempozyum, ortak bir karar kabul edemez. Böyle bir kararı her bir Türki halk kendi vatanında, kendi yurdunda, kendi parlamentosunda alabilir.” Nitekim Türkmenistan bugün kullandığı Latin alfabesinde, ortak alfabe setinin dışında harfler yer alır: “/j/” harfi “/c/” ünsüzünü, “/ž/” harfi /j/ ünsüzünü, “/y/” harfi /ı/ ünlüsünü, “/ý/” harfi de “/y/” ünsüzünü karşılar. Böylece toplam 30 harflik Türkmen alfabesinin 26’sı Ortak Türk Alfabesi’yle örtüşür. Özbekistan ise 1993’te kabul ettiği 29 harflik Latin alfabesinde 1995’te kimi değişiklikler yaparak harf sayısını 31’e çıkardı. 1993 alfabesindeki “/ş/” ve “/ç/” harfleri, 1995’te “/sh/” ve “/ch/” ile değiştirildi, yumuşak g için “/g’/” işareti, “/j/” ünsüzü için “/ɉ/”, “/o/ ve “/ö/” ünlüleri için “/o’/ “işaretleri eklendi. Bu suretle Özbek alfabesinde Ortak Türk Alfabesi’ne ait 24 harf kalmıştır. Eylül 2024 (Bakü) toplantısında alınan kararlara Özbekistan’ın riayet edip etmeceğini, örneğin “/g’/” yerine “/ğ/” harfini kabul edip etmeyeceğini de zaman gösterecektir. Zira sadece matbaaların yenilenmesi bile kırılgan ekonomilere ağır bir yük getirmektedir.
Kazakistan’da 1927 Ortak Türk-Latin Elifbası’yla basılan Tom Sawyer ve Robinson Crusoe.
Alfabe değişikliği, bilimsel değil siyasi bir konu olduğu için Kırgızistan’da henüz gündeme gelebilmiş değil. Kırgız bili-minsanları Latin esaslı Kırgız alfabelerinin layihalarını hazırlamış olsalar bile, bir çok Rus politikacı Rusya’nın Orta Asya meselelerindeki rolünün böyle bir değişiklikle daha da azalacağını fikrinde. Kırgızistan ise bu etki ve söylemlerden bağımsız hareket edecek siyasi ve ekonomik güce sahip değil. Devletin resmî dili Kırgızca ve Rusça. 7 milyon nüfuslu Kırgızistan en büyük dış ticaret gelirini İsviçre ve Rusya’ya ihraç ettiği altından elde ediyor. Cumhurbaşkanı Sadır Caparov geçen sene resmî Kırgız haber ajansı Kabar’a yaptığı açıklamalarda Türkiye destekli Latin alfabesine geçiş projesine karşı olduğunu açıklamıştı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal süreci, Rus politikalarının Kırgızistan’daki baskın konumu, bu meselenin ülkede pek gündeme gelemeyeceğini gösteriyor.
Türk Devletleri Teşkilatı Devlet Başkanları Olağanüstü Zirvesi 16 Mart 2023’te Ankara’da düzenlendi. 34 harften oluşan 2024 Ortak Türk Alfabesi’nin (altta) ilk girişimleri bu toplantıdaydı.
Kazakistan’da da aynı siyasi endişelerden kaynaklanan bir durum sözkonusu. Dilbilimci Prof. Ebduali Kaydarov, Latin alfabesi konusundaki soruları her ne kadar “Kazakların çok yavaş hareket ettikleri malumdur” cümlesiyle diplomatik olarak geçiştirse de, 2017’de Kazakça-ya uyarlanan Latin alfabesinin bilfiil kullanılmamasının gerçek sebebi, ülkenin Rus hükümetiyle kurulu sıkı bağları yıpratmaktan kaçınması. Nursultan Nazarbayev, Kazakistan’ın resmî yayın organı Egemen Kazakistan’a yazdığı bir makalede, Latin alfabesine geçiş sürecinin 2025’e kadar tamamlanacağını ifade etmişti. Bugünkü cumhurbaşkanı Kasım-Jomart Tokayev ise süreyi 2025’ten 2031’e çekti ve geçiş sürecinin kademeli olacağını bildirdi. Bu arada 2017 tarihli Kazak-Latin alfabesi, 2018, 2019 ve 2021’de revize edildi. 31 harfllik bu alfabe, 1991 Ortak Türk Alfabesi’nden tek harfle (ū) ayrılmak tadır; ancak bu yeni versiyonda “/u/” harfi “/uv/” diftongunun, “/i/” harfi “/iy/” diftongunun, “/y/” harfi ise “/ı/” ünlüsünün karşılığıdır. Tasarı halindeki bu alfabe, 34 harflik Ortak Türk Alfabesi’yle 27 harfte ortaklaşır. Üzerinde 10 yıla yakın zamandır çalışılmış olsa da, Kazak-Latin alfabesi politik ve ekonomik duvarlara çarpmaya devam etmekte ve yara-bere içinde bir görünümdedir. Bugün Kazakistan’da yayınlanan gazete ve dergilerin tamamı ya Rusça ya da Kiril alfabesiyle Kazakça. Tüm ders kitaplarının Kiril alfabesiyle basımı sürüyor. Dış ticaret gelirinin %25’inin Çin ve Rusya’dan geldiği gerçeğine baktığımızda bile, Kazak hükümetinin Latin alfabesi konusundaki tereddütleri anlaşılmaktadır.
Peki, Türk Dünyası Ortak Alfabe Komisyonu’nun onayladığı 34 harfli ortak alfabenin 1991’deki ortak alfabeden farkı nedir? 1991 alfabesindeki ”ä, x, q, ñ, w” harflerinden “w” çıkarılıp yerine Kazakçanın ünlü sistemi için gerek görülen “ū” eklenmesi dışında fark yoktur. Ancak bu defa konu biliminsanlarının kendi aralarında düzenledikleri toplantıların sınırını aşıp, Türkiye ve Azerbaycan hükümetlerinin ağırlığını hissettirdiği bir güç gösterisine dönüşmüştür. Böylece Türk dünyasındaki milliyetçi grupların uzunca bir süredir hissettiği güvensizlik ve hayalkırıklıkları, hoş bir esinti ve millî gururu okşayan retorik bir söylemle kısa süreliğine yatıştırılmış oldu.
İşin reel boyutuna dönecek olursak… Türk Devletleri Teşkilatı’na bağlı Türk Dünyası Ortak Alfabe Komisyonu sadece 6 devleti kapsamaktadır. Türkmenistan’ın henüz üye olmadığı, diğer Türk topluluklarınınsa tamamen dışarıda kaldığı bu tabloda, alfabe veya Türk birliğinden sözetmek ne derece anlamlıdır?. Öte yandan Çarlık hükümeti ve Stalin yönetiminin kültürel olgulardan siyasi anlam çıkarma ve bunları kendi gücüne yönelik bir tehdit olarak görme eğilimi; 2000 yılından beri Rusya’yı yöneten güçler için de geçerlidir. 1926 Bakü kongresinde Türkler için ortak alfabe sistemini hararetle savunan Rus Türkolog Aleksandr Samoyloviç, Kırımlı Bekir Çobanzade, Kazak Ahmet Baytursun, Azeri Salman Mümtaz ve başkalarının Stalin döneminde idam edilmeleri, Orta Asyalı Türklerin hafızasında hâlen canlıdır. 15 Kasım 2002’de Rusya Parlementosu’nun, federasyonu oluşturan cumhuriyetlerde Kiril alfabesi dışında başka bir alfabe kullanılmasını yasaklaması; Tatar, Başkurt ve diğer Türk toplulukları için Çarlık dönemi politikalarını hatırlatan bir gözdağı olmuştur.
Türkiye sıklıkla ekonomik kriz yaşayan bir ülke. 1994, 2001, 2018-19 krizleri bize mahsus. 2008’de patlak veren küresel krizden de çok etkilendik. Mayıs 2023 seçimlerinden hemen önce de krizin eşiğine geldik. Bugün ekonomideki kurumsal-yapısal sorunları çözmek için bir şansımız var. Ancak özellikle son dönemdeki hataları tekrarlamamak koşuluyla.
Dünya Bankası, kişi başına gelirlerine göre ülkeleri 4 gruba ayırıyor: Yüksek, yüksek-orta, düşük-orta ve düşük gelirli ülkeler. Türkiye 2024 yılı analizine göre yük-sek-orta grupta. Kişi başına gelir düzeyini arttırıp sınıf atlamak kolay iş değil: Adil ve hızlı çalışan bir hukuk sistemi, sağlam sosyal güvenlik kurumları, makroekonomik istikrar açısından önemli kurumların siyasetten bağımsız olmaları gibi düzgün yapısal özelliklerin yanısıra, yüksek eğitimli bir nüfus ve verimli işletmeler de gerekiyor. Kaldı ki kişi başına gelir düzeyi de her şey değil. Gelirin adil paylaşımı, gelirin ne ölçüde çevre dostu ve huzurlu bir ortamda bulunduğu da çok önemli.
“Sayın başbakanım al, ben bir esnafım” diyerek Bülent Ecevit’e yazarkasa fırlatan Ahmet Çakmak, 2001 krizinin simgelerinden biri hâline gelmişti.
Türkiye sıklıkla ekonomik kriz yaşayan bir ülke. Yakın tarihimizdeki 1994, 2001, 2018-19 krizleri bize mahsus. 2008’de patlak veren küresel krizden de çok etkilendik. Mayıs 2023 seçimlerinden hemen önce krizin eşiğine geldik. Bizim gibi yüksek-orta gelirli olup bu kadar sık kriz yaşamayan ülkeler de var; kriz bir kader değil. 2004’te enflasyonumuzu tek haneye düşürüp o düzeylerde 2016’ya kadar tutabilmiştik. Oysa 202224 döneminde dünya yüksek enflasyon liginde 184 ülkeyi geride bırakıp ilk 6’ya girdik. Bu da kader değil.
Enflasyonu ve onu doğuran nedenleri ortadan kaldırmadan, zaten yüksek gelir grubuna terfi etmek için gerekli adımları atıp sonuç almak mümkün değil. Burada esas olarak “neden yüksek enflasyon liginde aniden en üst sıralara sıçradığımıza” odaklanıp, bu yakıcı sorunu çözmek için uygulanan programa bakalım. Bunu yapabilmek için özellikle 2018-19 krizi ve bunu tetikleyen temel unsurun yarattığı travma etkisi üzerinde durmak gerekiyor. Bütün bunları daha iyi anlayabilmek için ise öncelikle kadim bir sorunumuzla işe başlamakta yarar var.
Dış borca bağımlılık
Türkiye, işsizliği arttırmayacak bir oranda büyüyebilmek için yurtdışından borçlanmaya mahkum. 1975-2023 döneminde cari işlemler açığımızın GSY-H’mize ortalaması yüzde 2.3. Aynı dönemin ortalama GSYH büyümesi ise yüzde 4.5. Cari açığı yurtdışından borçlanarak kapatmak zorundayız. Merkez Bankası’ndaki döviz rezervleri de kullanılabilir ama bir dereceye kadar; rezerv biter. Ekonomik büyüme daha yüksekse, genellikle cari açık yükseliyor. Yok, ekonomi küçülüyorsa ya cari açık azalıyor ya da cari fazla veriyoruz. Cari işlemler hesabı, kabaca mal ihracatı, turizm ve taşımacılık gelirleri ile yurtdışındaki müteahhit hizmetleri kazançlarından elde ettiğimiz döviz gelirleriyle; ithalat, turizm, taşımacılık, faiz ödemeleri gibi döviz giderlerimiz arasındaki farkı gösteriyor. Küçüldüğümüz dönemlerde genellikle cari açık veriyor olmamızın temel nedeni, üretimdeki düşüşün ithalatımızı da azaltması.
Öte yandan istediğiniz kadar borçlanmak da her zaman mümkün değil. Borcu ödeyebileceğinize dair şüpheler çok artıyorsa ya da küresel finans sisteminde 2008’de olduğu gibi büyük sorunlar yaşanıyorsa, uygun koşullarla ve istediğiniz ölçüde borçlanma olanağınız keskin biçimde düşer. Kur sıçrar, faiz yükselir. Özellikle döviz cinsinden borcu yüksek olan şirketler zor durumda kalır; faaliyetlerini azaltır; bankalara borçlarını ödemekte zorlanır. Bu ortamda döviz borcu fazla olmayan şirketler de zor günler yaşar. Zira hem faaliyet hacmi düşen şirketlerle ticari ilişkileri nedeniyle güçlüklerle karşılaşır hem bankalar kredi musluklarını keser hem ithal girdi maliyetleri yükselir hem onlar da yurtdışın-dan ihtiyaç duydukları kaynakları sağlayamaz. İşçi çıkarmalar artar. İç talep bu nedenle daha da düşer. Kendi kendini besleyen sevimsiz bir süreç oluşur. Bu sürece ekonomik kriz diyoruz.
Böyle bir ülkenin, dış politika açısından bir zafiyeti vardır. Dış politikanızdan hoşnut olmayan ve küresel finans sistemini etkileme potansiyeli olan bir ülke düşününüz; borçlanma olanaklarınızı sınırlayarak başınıza bela açabilir.
Kırılganlıklar
2018’e gidelim. Hem 2017’nin tümünde hem de 2018’in ilk çeyreğinde uzun dönem ortalamasının çok üzerinde, yüzde 7.5 oranında büyüdü Türkiye. İzleyen iki çeyrekte büyüme oranı düştü. 2018’in son çeyreğinde ve 2019’ın ilk iki çeyreğinde ise ekonomi küçüldü. Bu kriz, hem yaşandığı süre hem de ekonomik küçülme açısından daha önce yaşanan 2001 krizinden de, 2008-2009 küresel krizinden de daha hafif geçti. Ancak istihdam, bu krizlerle boy ölçüşür düzeyde düştü. 2018’in üçüncü çeyreği ile başlayan 1 yıl içinde işsiz sayısında 938 bin artış yaşandı. Ne oldu da bunlar oldu?
2016’daki darbe girişimi sonrası FETÖ ve PKK ile bağlantılı olduğu iddiasıyla Rahip Brunson’un tutuklanması, 2018’de ABD-Türkiye ilişkilerinde büyük bir krize yol açtı. ABD, Brunson’un serbest bırakılması için Türkiye’ye yaptırımlar uyguladı. Trump’ın Brunson’un ev hapsinde tutulması nedeniyle Türkiye’ye yaptırım uygulanacağını açıkladığı paylaşımı.
2001 krizini tetikleyen faktörü biliyoruz: Anayasa kitapçığının fırlatılması (Sezer-Ecevit) ve bunun üzerine zamanın başbakanının “siyasi kriz” açıklaması yapması. Tabii kırılgan bir ekonomik yapı olmadan, bu tür bir açıklama neden ekonomik kriz çıkarsın? Şubat 2001’de patlak veren kriz öncesinde bankacılık sektörü bozuk, özellikle bankaların döviz cinsinden borçları ile varlıkları arasındaki fark çok fazla ve bütçe açığı çok yüksekti. 2008’de patlak veren küresel krizden önce ise böyle büyük kırılganlıklarımız yoktu. Kadim dış borca bağlı olma sorunumuz ise olduğu yerde duruyordu. Küresel finans sisteminin merkezinde kriz çıkınca, bizim gibi ülkelere dış borç muslukları kapatılıyor. Öte yandan gelişmiş ülkelerin krize girmesi, onlara yönelik ihracatımızı -ki ihracatımızın büyük kısmı- keskin biçimde azaltıyor. Küresel krizden derinden etkilenmemizin temel nedenleri bunlar.
2018’e girerken temel kırılganlığımız ise, finans sektörü dışında kalan şirketlerimizin zirveye ulaşmış döviz borçları ve bu borçların döviz alacaklarına kıyasla çok yüksek olmasıydı. Temel nedeni, küresel krizden ekonomilerini bir an önce çıkarmak isteyen büyük gelişmiş ülkelerdeki sıfır faiz politikası ve parasal genişleme. Böylece Türkiye gibi ülkelere bol finansman aktı; dış borç patladı. Üstelik 2009’da alınan bir kararla, döviz cinsinden geliri olamayan şirketlerin döviz cinsinden borçlanmalarını kolaylaştırdık. Ek olarak bu ortamda bir de kredi patlaması yaşandı. Kısacası, 2017 sonunda, hem dış borca bağımlı ülkenin bağımlılığı daha da yükselmiş durumdaydı hem de genellikle hızlı kredi genişlemelerinden önce gözlenen stres birikimi vardı.
Tetikleyici unsur
Dış borca bağımlıysanız, küresel finans sistemi açısından önemli merkez bankalarının faiz yükseltmeleri pek sevimli olmaz; borçlanma olanakları azalır.
2017’de ABD Merkez Bankası’nın (FED) 3 faiz artırımı var. 2018’in ilk yarısında ise 2 defa faiz yükseltiyor FED. Ancak çıktığı düzey yüzde 2; hâlâ düşük; sorun değil bizler açısından. Keza küresel finans sisteminde önemli bir sıkıntı olup olmadığını gösteren endekslerde de kaydadeğer bir hareket yok. Bizde bir ekonomi politikası değişikliği de falan yaşanmıyor. Peki, ne oluyor?
Hem Suriye politikası hem de Rahip Brunson’ın hapse atılması nedeniyle ABD ile aramız bozuk. Tetikleyici temel unsur, Başkan Trump’ın tweet’leri oluyor.
2001 krizini tetikleyen hadise; Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Başbakan Ecevit’e anayasa kitapçığını fırlatılması ve bunun üzerine Evecit’in “siyasi kriz” açıklaması yapması oldu.
Finansal Krizler ve Türkiye kitabımda (Doğan Kitap, bölüm: 8) daha fazla örnek var ama burada ikisiyle yetineyim: 19 Temmuz 2018: “Türkiye’nin saygın ABD’’i rahibi serbest bırakmaması tam bir rezalet.” 26 Temmuz 2018: “ABD rahip Andrew Brunson’u uzun süredir alıkoyması nedeniyle Türkiye’ye çok sayıda yaptırım uygulayacaktır.”
Kur, faiz ve risk primimiz sıçrıyor. Döviz cinsinden borcu ile alacakları arasındaki fark yüksek olan şirketler çok zor durumda kalıyor. 2018-19’da yaşanan ekonomik küçülmenin ve istihdam kaybının temel nedeni, belirttiğim kırılganlıklar (yaralar) ve bu kırılganlıkları kullanan (kaşıyan) Amerikan yönetimi.
Travma
Bu gelişmeler, şüphesiz bir travma etkisi oluşturdu. Ekonomi yönetiminin cari işlemler açığına giderek daha fazla vurgu yaptığını gördük. Ancak bu sorunun azaltılması için öncelikle verimliliği arttıracak politikalar gerekiyor; bunların hem tasarlanması hem uygulanması zor. Düzgün bir politika tasarlayıp uygulamaya koysanız bile, meyvelerini toplamak için zaman gerekiyor.
Verimlilik sorunu çözülemeyince, kolay yola başvuruluyor: İhracatı artırıp ithalatı azaltmak için döviz kurunun yüksek tutulması. Politikanın adı da çekici: “Rekabetçi kur politikası”. Oysa Türkiye’nin üretimde kullandığı girdilerin önemli bir kısmı ithal ediliyor. Döviz kuru artınca maliyetler fırlıyor, enflasyon da. Ayrıca döviz borcu çok olanlar olumsuz etkileniyor. Hele bir de TL’ye değer kaybettirmek için faizleri enflasyonun çok altına indirirseniz, dengeler bozuluyor.
Ne yazık ki Türkiye TL’ye değer kaybettirme kolaycılığını seçti.
Eylül 2021-Mayıs 2023
23 Eylül 2021’de Merkez Bankası’nın (MB) Para Politikası Kurulu (PPK) toplandı. Enflasyon hedefi yüzde 5. Buna karşılık o sırada bilinen son enflasyon oranı yüzde 19. Enflasyon hedeften bu kadar fazlaysa MB’nin faiz arttırması lazım. Hiç olmazsa düşürmemesi gerekiyor; ama PPK, faizi yüzde 19’dan 18’e indiriyor. Faiz indirimi sürüyor. Zira bir yandan rekabetçi kur isteği var, bir yandan da nas söylemi.
Sonrasında olanlar malum:
Kur sıçrıyor; enflasyon da. İndirim başlamadan önce 8.5 TL olan USD, Aralık sonuna doğru yaklaşık iki katına çıkıyor; dövize hücum artıyor ve krizin eşiğine geliyor Türkiye. Dövize olan talebi kesmek için, faiz arttırmak yerine hem MB’ye hem de kamu bütçesine yük olan “Kur Korumalı Mevduat” icat ediliyor. İlerleyen dönemde faiz indirimleri sürüyor. Bankalara ve şirketlere bir dolu kısıtlama getiriliyor. MB kuru dizginlemek için döviz rezervini eritiyor.
Mayıs 2023 sonrası
4 Haziran 2023’te yeni Hazine ve Maliye Bakanı “Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönme dışında bir seçeneği kalmamıştır” diyerek, önceki dönemde uygulanan politikaların rasyonel olmadığını açık biçimde ifade etti. Rasyonel olmayan dönemin en büyük tahribatı enflasyon, enflasyon verilerine güven, MB’nin itibarı ve rezervleri üzerine oldu. Seçime doğru Türkiye’nin yurtdışından borçlanması giderek zorlaştı. 2023’ün ilk 5 ayında Türkiye’nin 52.6 milyar USD borçlanmaya ihtiyacı varken bunun ancak 15 milyar USD’sini bulabildi. Kalanı MB’den sağlandığı için MB döviz rezervleri iyice eridi.
Enflasyon, Eylül 2021’deki yüzde 19 düzeyinden Eylül 2022’de yüzde 85’e sıçradı. Mayıs 2023’te ise yüzde 40 düzeyine düştüğü söylendi. “Söylendi” diyorum, zira açıklanan verilere güvensizlik oluştu. Daha önce “TÜİK enflasyonu” diye bir söylem yoktu. Oysa özellikle 2022’nin ortalarından itibaren “TÜİK enflasyonu”, “İTO enflasyonu” gibi kavramlar ortalığa yayıldı. 2022 başlarına kadar ikisi arasında istatistiki anlamda belirgin bir fark yoktu. Oysa 2022’de aralarındaki fark giderek açıldı. Eylül 2021’de “İTO enflasyonu” da “TÜİK enflasyonu” kadardı. 1 yıl sonra ise 22 puan daha yüksekti!
Hayat pahalılığının geldiği son durumda esnafın pazar esprileri…
Program rasyonel mi?
Politika faizi başlangıçta zamana yayılarak ve ürkek denilebilecek adımlarla yükseltildi. Sonucunda seçim öncesi baskı altında tutulan döviz kuru patladı. Enflasyon yükseldi. Şunu iddia etmek mümkün ve akla yatkın: Politika faizi, daha önce ve daha hızlı yükseltilseydi ne kur seçimden sonraki 2 ayda o kadar sıçrar ne de enflasyon bu kadar yüksek olurdu.
Artık geldiğimiz noktada politika faizi ve ona paralel olarak mevduat ve kredi faizleri enflasyonla mücadele açısından makul düzeyde. MB rezervinde ise keskin bir artış gerçekleşti; rezerv sorunu çözüldü. Bütçe açığının korkulan düzeylere çıkması önlendi. Ancak hâlâ yüksek; deprem harcamaları dikkate alındığında, ileride düşürülmek koşuluyla kabul edilebilir bir düzey bu.
Sonuçlar
Enflasyon biraz düşse de hâlâ yüksek düzeyde. TL reel olarak değerleniyor -kur artışı enflasyonun oldukça altında. İhracatçının istemediği bir şey bu; özellikle verimlilik sorunu olan şirketler yurtdışında rekabet etmekte zorlanıyor. Diğer şirketler de gidişattan memnun değil.
Ekonomi daralma eğilimi gösteriyor çünkü. Bir önceki çeyreğe kıyasla ikinci çeyrekte ekonomi büyümedi; öncü göstergeler üçüncü çeyrekte ekonominin küçüldüğüne işaret ediyor. Dördüncü çeyreğin farklı olması için bir neden yok. Çalışanlar da zor durumda: Asgari ücret Türk-İş’in hesapladığı açlık sınırının altında. Çok sayıda emekli asgari ücretten daha az maaş alıyor.
Farklı bir ifadeyle, şikayetler artarken, programın en önemli hedefi olan düşük enflasyona ulaşmak için daha zamana ihtiyaç var. Bu zaman verilecek mi? Bu kadar şikayete yol açmadan ve daha erken enflasyon düşürülemez miydi? Bu sorular bizi programın eksiklerine getiriyor.
Eksiklikler
Yakın geçmişte yaşanan ani Bakan ve MB Başkanı değişiklikleri hafızalarda canlı; düşük faiz arzusu da. Bunlar, uygulanan programın sürdürülebilirliği hakkında soru işaretlerine yol açıyor. MB başkanının durup dururken görevden alınmasına izin veren cumhurbaşkanlığı kararnamesi değiştirilebilir ve MB yasasındaki bu tür değişiklikleri kısıtlayıcı maddeye atıf yapılabilirdi. Açıklanan istatistiklere güveni arttırmak için TÜİK’in kurumsal yapısı değiştirilebilirdi.
2001 krizinden sonra, yolsuzlukları en aza indirmek amacıyla yeni bir ihale yasası yapılmıştı. Sonradan çok sayıda değişikliğe uğradı o yasa. Yeniden güçlü bir yasa yapılabilirdi. Yükün adil dağılımı açısından yüksek gelir gruplarına ek vergi getirilebilirdi. “Nereden buldun?” yasası çıkarılabilirdi. Bütçe açığında önemli bir rol oynayan kamu özel işbirliği projeleri çerçevesinde, verilen gelir garantileri gözden geçirilebilirdi. Hiçbiri yapılmadı.
Bir de temel sorunlar var. Dışarıdan borçlanmaya mahkum olmak gibi. Hukuk sisteminin alarm veriyor olması gibi. Eğitimin kalitesi gibi. Hukuk sistemi dışında kalan sorunlar için temenni düzeyinde bazı sözler var ama somut bir adım yok henüz.
Mayıs 2001’de -krizin patlak vermesinden yaklaşık 3 ay sonra- “Güçlü Ekonomiye Geçiş” adlı bir program başlatılmıştı. Bu program, sadece sıkı para ve bütçe politikalarına dayanmıyordu. Aynı zamanda hem bankacılık sektörüne ilişkin radikal adımlar atıldı hem de çok sayıda yapısal reform yapıldı. Ocak 2002’de yüzde 73 olan enflasyon sürekli düştü ve Şubat 2004’te tek haneye indi. 2004-2007 hep tek hanede kaldı. 2002-2007 döneminin ortalama büyüme oranı ise tarihsel ortalamanın oldukça üzerinde gerçekleşti: Yüzde 7.2. Demek ki sorunları çözmeye odaklanan içi dolu bir programla olabiliyor.
Şüphesiz dış koşullar da önemli. İsrail’in savaşı bölgeye yayma eğiliminin nasıl gelişeceği belli değil. Ham petrol ve doğal gaz fiyatları hâlâ 2023 ortalamalarının altında. Büyük Merkez Bankaları faiz düşürme sürecindeler. Kaldı ki dış koşullar ne olursa olsun, bizim işimizi doğru yapmamız gerekiyor. Artık Türkiye zaman kaybetmemeli. 2002-2007 döneminden ders almalıyız ve uygulanan programın eksikliklerini ivedilikle gidermeliyiz.