Etiket: Sayı: 120

  • Bir kulüpten daha fazlası: ‘Şeytanların takımı’ Milan

    Bir kulüpten daha fazlası: ‘Şeytanların takımı’ Milan

    “Şeytan” lakaplı Milan. Juventus ve Inter’le beraber İtalyan futbolunun üç atlısından biri. Şampiyonlar Ligi’nin en başarılı ikinci takımı sıfatıyla dünya futbolunun da en fiyakalı aktörlerinden. Bu ay 125. yaşını kutlayan kırmızı-siyahlı kulübün başarılarla, iniş- çıkışlarla ve skandallarla dolu tarihi, İtalyan futbolunun tarihsel gücünü de anlatıyor.

    Aslında her şey ekmek peşinde İngiltere’den İtalya’ya taşınan bir avuç insanın futbol oynamak istemesiyle başlamıştı. Onlar sevdalarını Ada’dan Çizme’ye taşıyıp ilk ateşi yakmışlardı. Bunlardan biri de Herbert Kilpin’di. 1870’te Nothingham’da doğan bu çocuk, önce yurtdışında futbol oynayan ilk İngiliz olacak, ardından büyük bir kulübün kurulmasına öncülük edecekti. 1899’un sonunda “Milan Futbol ve Kriket Kulübü” olarak kapılarını açan bugünün devi, doğum gününü 16 Aralık olarak kabul etse de kimi araştırmalar 13 Aralık’ta kurulduğunu gösteriyor.

    Spor-1
    Milan’ın babası olarak kabul edilen Herbert Kilpin, yurtdışında futbol oynayan ilk İngiliz’di.

    Kulübün “Rossoneri” lakabı, “kırmızıyla siyah” anlamına geliyordu ve renklerinden doğmuştu. 12 kurucudan biri olan ve birçokları tarafından Milan’ın babası olarak görülen Kilpin, tercihlerini şöyle anlatmıştı: “Şeytanların takımı olacağız. Renklerimiz ateş gibi kırmızı, rakiplerimize aşılayacağımız korku gibi siyah olacak.” İşinsanı İngiliz Alfred Edwards ilk başkan seçilirken, Kilpin takımın oyuncu-menajeriydi. 1901’de şampiyonlukla tanışan kırmızı-siyahlılar, 1906 ve 1907’de aynı başarıyı tekrarlıyordu (1916’da ölen Kilpin uzun süre unutuldu; 1990’larda amatör bir tarih tutkunu sayesinde Milano’da bulunan mezarı 2010’da kentin en önemli insanlarının bulunduğu özel bölüme taşındı).

    Milan’da başarılara rağmen herkes mutlu değildi. Kulübün sadece İtalyan oyuncuları oynatmasına karşı çıkan 44 üye 1908’de ayrılacak ve başka bir kulüp kurulacaktı: “Bu harika gece bize renklerimizi bahşediyor: Yıldızlı bir gecede siyah ve mavi. Bize artık Internazionale denecek. Çünkü biz dünyanın kardeşleriyiz.” Böylelikle Inter takımı kuruluyordu; yani maviyle siyah: “Nerazzurri”.

    30’lu yıllar İtalya’daki siyasi iklim dolayısıyla, spor alanında da Milano kentinin iki yakasında değişikliklere yol açtı. Faşist rejim kentin isminin İtalyancası yerine İngilizcesini kullanan kırmızı-siyahlılara “Milano” adının kullanılmasını dayatırken, Inter başka bir takımla birleşmek zorunda kalmıştı. Savaşın bitiminden sonra ezeli rakipler bugün bildiğimiz adlarına tekrar kavuşuyordu.

    1950’lerde önce Milan güçlendi; sonra ülkenin en zenginlerinden Angelo Moratti’nin başkan olmasıyla Inter’de de rönesans başladı. Milano’nun rekabeti Çizme sınırlarını aşınca, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda da İtalyan modası yaşanmaya başladı. O kupayı İtalya’ya ilk defa 1963’te Milan getirmişti. Benfica’yı Wembley’de devirdiklerinde, goller José Altafini’den gelmişti. Ezeli rakibinden bayrağı devralan Inter, 1964 ve 1965’te üstüste iki defa bu en büyük futbol organizasyonunda taçlandı.

    Spor-2
    Spor-3
    Milan’a 1901’de ilk şampiyonluğu getiren takım ve 2022’deki son şampiyonluğa imza atan ekip (en üstte).

    1980, Milano’nun iki yakası için geceyle gündüz gibiydi. Mavi-siyahlılar şampiyonluğa ulaşırken, kırmızı-siyahlılar tarihinde ilk kez küme düşmüştü. İlk kurulduklarında bahsedilen şeytana uymuşlardı: Şike yaparak maç sonuçlarını belirleyenlerden Milan ve Lazio takımları, Serie B’nin yolunu tutmuştu.

    Bu skandal sonrasında Milan, Serie A’ya dönse de kasa tamtakırdı; birileri devreye girmese iflas yakındı. Taraftarın açtığı “ya Berlusconi ya ölüm” pankartları 20 Şubat 1986’da hayat buluyor, ünlü medya patronu kulübü satın alıyordu. Berlusconi’ye göre Milan bir takımdan çok daha fazlasıydı; çok daha iyi pazarlanmalıydı. Kısa sürede kulübün satışa sunduğu ürünleri katlanacak, kombine bilet satışları patlayacak ve artan yayın gelirlerinin de sayesinde geliri %100 artacaktı.

    Patronun yaptıkları, başka coğrafyalara örnek olacaktı. Tesislerden içeri psikolog giriyor; futbolcular beslenme uzmanıyla tanışıyordu. Kulüpte profesyoneller için sürekli yeni roller ortaya çıkıyor; Milan bir futbol takımından çok, bir uluslararası şirket gibi yönetiliyordu. Hasat mevsimi yakındı…

    Spor-4
    Milan’ın bir dönemine damga vuran efsane ekip… Arkada soldan sağa futbolcular Marco van Basten, kaptan Franco Baresi, Frank Rijkaard, Ruud Gullit. Önde solda teknik direktör Arrigo Sacchi; sağda kulübün sahibi Silvio Berlusconi, Şampiyon Kulüpler Kupası’yla poz veriyor.

    Teknik direktörlük koltuğuna Arrigo Sacchi’yi oturtan kulüp, 3 Hollandalı sayesinde kanatlanmıştı. Frank Rijkaard-Ruud Gullit-Marco van Basten üçlüsü sayesinde ziyadesiyle kupa toplayan kırmızı-siyahlılar artık cazibe merkeziydi. Hattâ Gullit için oteldeki piyanonun başına oturup şarkı söyleyen Berlusconi, maestroyu böyle ikna etmişti. Bir zamanlar gemilerde şarkı söyleyerek hayatını kazanan medya devi, gözüne kestirdiği yıldız için serenat yapacak kadar renkliydi. Başkanlığının ilk 10 senesinde kazanılan 5 Serie A; 4 İtalya Süper Kupası; 2’si Şampiyon Kulüpler 1’i Şampiyonlar Ligi olmak üzere 3 Kupa 1; 3 Süper Kupa; 2 Kıtalararası Kupa inanılmazdı. Sacchi’den sonra Fabio Capello ve Carlo Ancelotti gibi kulübenin efendisi olan iki büyük usta teknik direktörle çalışmak meyvelerini vermişti. Başbakanlık koltuğuna ilk olarak 1994’te oturan Berlusconi artık siyaset sahnesindeyken, sağ kolu Andrea Galliani, Milan’ın görünen yüzüydü.

    2003’te devler arenasında bir kere daha taçlanan kırmızı-siyahlılar, 2005’te İstanbul’da Liverpool karşısında 3-0 öne geçtiği finali penaltılarda kaybetmişti. Ertesi yıl patlayan, İtalyan futbolunda atom bombası etkisi yaratan Calciopoli Skandalı’ndan sonra Inter ligi tekeline alıyor; Milan ise ezeli rakiplerinin başarılarını gıptayla izliyordu.

    2007’deki Şampiyonlar Ligi’ni yine kazanan camia, o tarihten beri devler arenasında zafere hasret. 2011’deki lig ve Süper Kupa şampiyonlukları, Berlusconi’nin gördüğü son başarılardı. 13 Nisan 2017’de Berlusconi’nin 31 yıllık dönemi 29 kupayla noktalanıyor, Çinli Li Yonghong asırlık çınarı satın alıyordu. Ondan Amerikalılara geçen Milan, bugün RedBird yatırım grubuna ait. 2022’de 19. lig şampiyonluğunu kazanan kırmızı-siyahlılar, 2.5 yıldır kupaya hasret.

    INTER VE MILAN

    Asırlık rekabet: ‘Burjuva-emekçi’

    Spor-Kutu-1
    Bir Milano derbisi öncesi futbolcular seremonide.

    Milan ve Inter aynı kenti temsil ediyorlar, aynı stadı paylaşıyorlar, ortak bir tarihten yola çıkıyorlar. Çokça aynı, biraz farklı! Milano derbisi, ayrıca “Derby della Madonnina” olarak biliniyor. Bu rekabet, ismini şehrin simgesi olan katedralin tepesinde yer alan Meryem Ana Heykeli’nden alıyor. Bir zamanlar Inter “burjuva”, Milan “emekçi”ydi. Interliler stada motosikletleriyle giderdi; Milanlılar toplu taşımayla. 1908’de başlayan rekabette bugüne kadar 240 resmî maç yapılmış. Inter’in 91, Milan’ın ise 80 galibiyeti var. Milan uluslararası, Inter ise ulusal sahnede daha başarılı. Müzeye bakınca Milan’ın 49, Inter’in 46 kupası görülüyor.

    SAN SIRO STADYUMU

    Milano’nun ortak futbol mabedi

    Milano’nun iki yakası bir ömürdür aynı stadyumu paylaşıyor. 19 Eylül 1926’da kapılarını bir derbiyle açan San Siro’daki ilk buluşmada Inter, ev sahibi Milan’ı 6-3 yenmişti. Stat henüz Milan’a aitti. 1935’te sahip değişmiş, kentin gözbebeği olacak futbol mabedi belediyeye geçmişti. Milan artık kiracıydı. 1947’de Inter de San Siro’ya taşınıyor, onlar da belediyeye kira vermeye başlıyordu.

    Spor-Kutu-2
    1947’den bu yana Milan’la Inter’in paylaştığı San Siro Stadyumu’nda gece.

    1950’lerde 100 bine çıkarılan kapasite, sonradan güvenlik gerekçesiyle 85 bine düşürülmüştü. Kentin iki takımında oynasa da aslında Inter efsanesi olan, teknik direktörlüğünde de bir dönem Beşiktaş’ı çalıştıran Giuseppe Meazza’nın adı ölümünden sonra stadyuma verilmişti. Artık Interliler Meazza diyordu, Milanlılar San Siro… 1996’da stadyumda açılan müzede her iki kulübün tarihi sergileniyordu.

    Stadyumun tarihinde, çok yakın geçmişte hayatı zindana çeviren pandeminin de bir rolü var. Şampiyonlar Ligi’nde Atalanta’nın son 16’da Valencia’yı farklı yendiği karşılaşma, 10 Mart 2020’de burada oynanmıştı. Bergamo nüfusunun üçte biri o gün oradaydı. 1 ay sonra kentte 7 bin pozitif vaka vardı, ölü sayısı 1.000’i aştı. Hastalığın İtalya’da en ağır yaşandığı yer bu kuzeydeki bölgeydi ve San Siro’da oynanan maç bunu tetiklemişti.

    3 KUŞAK, ONLARCA BAŞARI

    Dededen toruna Maldini’ler…

    Aslında her şey 1932’de doğan Cesare Maldini’nin 1954’te Milan’a imza atmasıyla başlamıştı. Kırmızı-siyahlılarda 4 şampiyonluk gören futbolcu, ayrıca 1963’te kaptan olarak Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kaldırmıştı; ama asıl, oğlu camianın efsanesi olacaktı. Takvimler 20 Ocak 1985’i gösteriyordu. O dönemlerde tat vermeyen Milan, Udinese deplasmanındaydı. Baba Maldini bir yandan araba kullanıyor, diğer taraftan da yıllarını verdiği kulübün maçını radyodan dinliyordu. Bir an kulaklarına inanamadı. Henüz 16 yaşındaki oğlu Paolo bir anda oyuna dahil olmuştu.

    Spor-Kutu-3a
    Cesare Maldini, Milan altyapısında oynayan oğlu Paolo ile. 1963’te Cesare, 2003’te Paolo, Avrupa’nın kulüpler düzeyindeki en büyük kupasını kazanan kadroda yer alarak bu başarıyı gösteren tek baba-oğul oldular.

    Hemen arabasını kenara çeken baba, arkadan gelenlere el etmeye başlıyordu. Sonunda birisi durmuştu. Arabasına oturttuğu şoföre maç dinletiyor, ısrarla “Maldini mi diyor?” diye soruyordu. Derken o an geliyor, spiker soyadını telaffuz ediyordu. Rüya değil gerçekti; oğlu yıllarca kaptanlığını yaptığı Milan’da sahaya girmişti!

    Oğul Maldini kısa süre içinde takıma yerleşecek ve babası gibi Avrupa’nın en büyük kupasını kaptan olarak kaldıracaktı. 7 lig şampiyonluğu, 2’si Şampiyon Kulüpler, 3’ü Şampiyonlar Ligi’nde olmak üzere toplam 5 kupa 1 zaferi, muhteşem özgeçmişinin önemli duraklarıydı. Sol bek başlamış, sonradan savunmanın ortasında şiir yazmıştı.

    Spor-Kutu-3b

    Paolo Maldini’nin büyük oğlu Christian da aynı babası gibi hem sol bek hem de stoperdi.
    Geçen yıl futbolu bıraktığında 27 yaşındaydı. Hanedanın en küçüğü Daniel ise bugün Berlusconi ailesinin sahibi olduğu Monza için ter döküyor. 23 yaşındaki orta saha oyuncusu, Ekim ayında İtalya Millî Takımı’nın formasıyla tanıştı; tıpkı dedesi ve babası gibi.

    Paolo Maldini’nin büyük oğlu Christian da aynı babası gibi hem sol bek hem de stoperdi.
    Geçen yıl futbolu bıraktığında 27 yaşındaydı. Hanedanın en küçüğü Daniel ise bugün Berlusconi ailesinin sahibi olduğu Monza için ter döküyor. 23 yaşındaki orta saha oyuncusu, Ekim ayında İtalya Millî Takımı’nın formasıyla tanıştı; tıpkı dedesi ve babası gibi.

  • ‘Türk olma’nın coğrafyası, hakim olanın tarih yazımı…

    ‘Türk olma’nın coğrafyası, hakim olanın tarih yazımı…

    Bütün göçlerin Moğolistan’dan batıya doğru olmuş olduğunu düşünürüz. Bunun nedeni Kadim Türklerin doğudan batıya göçetmiş olmaları ve batının en uç noktasında da Anadolu’nun bulunmasıdır. Anadolu’ya göçlerin de Horasan’dan gelmiş oluğunu düşünür, Karadeniz’in kuzeyinden gelenleri gözardı ederiz. Karlukların tutumu ve islâmiyet’le ilişkileri.

    Türklerin tarihini bir devletler silsilesi içinde görürüz. Tarihte göçebe hayat sürmüş kabileler de bu görüşlerden nasiplerini alır; tarihteki halkları veya boyları incelerken onların hep birlikte göçtüklerini düşünürüz. Sanki göç sonrasında, evvelce bulunmuş oldukları yerde hiç kimse kalmamıştır.

    Örneğin “Türk” deyince akla sadece Türkiye’deki Türkler gelir; diğerlerini Kırım Türkü, Tuva Türkü gibi yöresel isimlerle tanımlarız. UNESCO İpek Yolu seferleriyle 1991’de Kırgızistan’ın Özkent vilayetinde karşılaştığım bir insan, “siz Türkmüşsünüz, ben de Türküm” demişti. Orta boylu, ela gözlü, kumral bir kişiydi. Ben de “ne zaman geldiniz?” diye sorunca, “biz hiç gitmedik ki!…” demişti. 1991’de Kırgızistan’da ancak beş Türk köyü kalmıştı. Bu durum, sadece bu örneğe özgü değil. Benzer bir durum Kazaklar için de söz konusudur. Bugün Kazaklar hem Kazakistan’da, hem Çin’de hem de Türkiye’de yaşamaktadır.

    Tarihte de aynı isimle farklı yerlerde yaşayan kabile veya gruplarla oldukça sık karşılaşıyoruz. Bunlardan biri de farklı yerlerde yaşamış olan Karluklardır. Biz onların varlığından Kadim Türk Devleti’nin yıkılmasında (732) oynadıkları rolden dolayı haberdarız. Verilen bilgilere göre Uygurların galibiyetiyle önce batıya ve güneybatıya göçmüşler, 20 yıl sonra da Talas meydan muharebesinde Arapların safına geçerek savaşın akışını değiştirmişlerdir. Kısacası biz Karlukları kronolojik olarak batıya giden bir göç içinde görürüz.

    Ayrıca bütün göçlerin Moğolistan’dan batıya doğru olmuş olduğunu düşünürüz. Bunun nedeni Kadim Türklerin doğudan batıya göçetmiş olmaları ve batının en uç noktasında da Anadolu’nun bulunmasıdır. Bundan dolayı Türklerin tarihine doğudan batıya giden bir “Türkler koridoru”ndan bakar, batıdan doğuya göçleri de görmezden geliriz. Benzer bir şekilde Anadolu’ya göçlerin hep Horasan’dan gelmiş oluğunu düşünür, Karadeniz’in kuzeyinden gelenleri gözardı ederiz.

    Karlukları homojen bir bütün olarak görmemizde diğer bir etken de Çin kaynaklarındaki bilgilerin kısıtlayıcılığıdır. Bu kaynaklar yabancıları ancak kendi açılarından ele aldıkları için, kuvvetli bir siyasi varlık göstermeyenlere pek yer vermezler. Aslında Talas meydan muharebesinden önce de batıda hattâ Maveraünnehir’de Eftalit camiasının içinde Karluklar yaşıyordu. Karluklar İslâmiyetle en önce tanışan Türklerdendi. Bu durumda en az 3 ayrı Karluk grubundan sözetmek mümkündür: Eski yurtta geride kalanlar, doğudan batıya göçenler, bir de Maveraünnehir’de meskun Karluk grupları. Bu sonuncu grup, varlığını hâlen sürdürmektedir. Özbekistan’da Karluk adını taşıyan yerleşimler görüldüğü gibi, Karluk şivesi bugünkü Özbek dilinde de varlığını korur.

    Zamanin-izinde
    Zırhlı Karluk süvarisi 9.-10. Yüzyıl

    Uygur Kağanlığı’nın kurulmasıyla (744) batıya Çu havzasına gelen Karlukların 760 civarında Batıtürkleri’nin hakimiyetine son vermiş olmaları, 11. yüzyıl tarihçisi Gerdizî (#tarih, sayı: 119) tarafından “Türk hakanının hakimiyeti Karluklara geçti” diye kaydedilir. Doğal olarak bu değişim kendini tarihî rivayetlerde de gösterir. İslâmi kaynaklarda Türk hakanlarının hakimiyeti Yafesoğlu Türk ile ilişkilendirilmiştir. Gerdizî’de ise Karlukların sağladığı üstünlüğün bu rivayete yansımış olduğu görülür. İlginç olan, Tevrat kaynaklı Yafes rivayetinin Türklerin görüşüne göre şekillendirilmiş olması ve Musevi Hazarlar yoluyla yaygınlaşmasıdır. Böylelikle, Müslümanlaşmakta olan Maveraünnehir Karluklarının varlıkları uzun bir geçmişe bağlanır ve zamanla diğer gruplar arasında da geçerlilik kazanır. Kimi Karluk grupları zaman zaman İslâmiyete karşı tavır almışlardı. Dolayısıyla bu rivayet, Hz. Nuh’un oğlu Yafes ve oğullarının (Oğuz, Türk, Karluk), hakimiyeti simgeleyen “yede taşı” için rekabetlerinin kültüre yansımasıdır. İlginç olan, bu Tevrat rivayetinin Karlukların İslâmiyeti topluca kabulünden (955) önce farklı şekillerde benimsenmiş olması ve kendilerinin de bu rivayette yer almalarıdır. Kaynak eserler hakim zümrenin ideallerini yansıtır. Efsane ve destanlar halkın duygu ve düşüncelerini zaman ve zemine göre farklılıklar göstererek bizi sürecin katmanlarından haberdar ederler. Zaten tarih de ayrıntıda gizlidir.

  • Kadınlar değil erkekler ağlar, çelik kılıçları kadınlar kuşanır

    Kadınlar değil erkekler ağlar, çelik kılıçları kadınlar kuşanır

    Kadın, çocuk ve hayvanları tehlikelerden korumak üzere Tanrıçanın silahla teçhiz edilmesi, bir kadının yaratıcı olduğu kadar yıkıcı olabileceğini gösterir. Bu kadınlar, beyaz atlı bir prens beklemeyen, bir erkeğin eşi ve kızı olarak değil kendi adlarıyla anılan özgür ve bağımsız bireylerdir: Umay, Kün Sarığ Han, Huban Arığ, Altın Arığ, Ak Çibek Arığ…

    Türk bozkır kültürüne ait yazılı belgelerde kadına dair bilgi sınırlıdır. Yazıtlarda yalnızca kağan annelerinin ve Umay’ın adı geçer. Kaşgarlı Mahmut, Türklerin bilinen en eski Tanrıçası olan Umay’ın aslen “plasenta” anlamına geldiğini ve “karında iken çocuğun yoldaşı” olduğunu yazar. Umay, günümüzde şamanizmi muhafaza eden Sibirya Türklerinde kadın, çocuk ve hayvan yavrularının güvenliğinden sorumlu bir ilahedir.

    Güney Sibirya etnografisi uzmanı L. Potapov, Hakasya bölgesi arkeolojik bulgularında Umay’ın elinde ok ve yayla betimlendiğini söyler. Kadın, çocuk ve hayvanları tehlikelerden korumak üzere Tanrıçanın silahla teçhiz edilmesi, bir kadının yaratıcı olduğu kadar yıkıcı olabileceğine dair bir dengeyi simgeler. Umay, anaerkil kodlarla oluşturulan Sibirya Türklerinin folklor anlatılarına yansır ve kadın başkahraman olarak tecessüm eder. Bu kadınlar, erkek kahramana ödül olarak sunulmayan, beyaz atlı bir prens beklemeyen, bir erkeğin eşi ve kızı olarak değil kendi adlarıyla anılan bağımsız, özgür ve güçlü bireylerdir: Kün Sarığ Han, Huban Arığ, Altın Arığ, Ak Çibek Arığ .…

    TurkDiliTarihi
    Bir Hakas kadını Umay için ayin yapıyor; “Geyikli Taş”ın altına yiyecek-içecek bırakıyor.

    Eril ilkelerin şekillendirdiği düzene direniş gösteren bu başkahramanlar “babalarının kızları” değildir; dolayısıyla sistem temsilcisi olan babayla uzlaşmaya veya onun onayına gerek duymazlar. Zaten çoğunun babası da yoktur. Anneleriyse ırmak, dağ, taş, at gibi doğaya ait parçalardır. Örneğin Altın Arığ ve Ak Çibek Arığ, atlarıyla birlikte ak bir kayadan doğmuşlardır. Altın Arığ evlilik karşıtıdır; yer altındaki ve üstündeki ısrarcı ve mütecaviz taliplerine kafa tutar; tutumları değişmezse onları öldürür. Kün Sarığ Han, ülkesini evlilik zorunluluğu olmadığını beyan ederek yönetir. Bu destanlarda evli olan kadınlara rastlansa da çoğu bu durumdan muzdariptir. Altın Arığ destanında dişi kurttan ihtiyar bir kadına dönüşen Huu İney, 60 yılda 60 defa evlendiği hâlde bir tane “yahşı er”e denk gelmediğinden yakınır. Sibirya destanları kadınların değil erkeklerin ağladığı, çelik kılıçları kadınların kuşandığı, kadınların içki içip sarhoş olduğu, güçsüzleri kadınların himaye ettiği bambaşka bir evrendir.

    Erkek egemen dünyaya rest çeken bu kadınlar, Türklerin farklı kültür ve din çevrelerine geçmelerinden sonra biçimlenen eposlarda anne ve eş kimliklerine bürünüp edilgenleştirilir. Umay’ın terkedildiği bu yeni dünyada hüküm sürmeleri, “kız başını er kılmalarına” (erkeğe benzemelerine) bağlıdır. Yay kuşanıp ok atmayı sürdürseler bile ataerkil ayak sesleri giderek yükselir. Örneğin Dirse Han, çocuksuz olduğu için karısını “kara ökçelerimin altına alayım mı, çelik kılıcımla başını gövdenden keseyim mi, al kanını yeryüzüne dökeyim mi?” sorularıyla tehdit eder hâle gelir.

    Umay’ın Eski Uygurcadan ödünçlenen Moğolcadaki anlamı (ana rahmi), Bozkır ve Tayga Tanrıçası’nın savaşçı kimliğini gölgeler gibi görünse de, “koruma kalkanı’” metaforuyla anaerkil çağların gözüpek kadınlarına göz kırpar.

  • Tonlama: Farklı ses renkleri ve konuşmayı bestelemek…

    Tonlama: Farklı ses renkleri ve konuşmayı bestelemek…

    Konuşmayı anlamlı kılan tonlamadır. Normal cümlelerdeki tonlamalarla, ünlemle biten ya da bileşik/uzun cümlelerde, soru ve yanıt cümlelerindeki tonlamalar başkadır. Yanlış tonlama, aslında yanlış vurgulamaya dayanır. Çok duygusal bir aşk şiirinin, kahramanlık şiiri tonlamalarıyla seslendirilmesini “yorum” olarak değerlendirmek mümkün değildir.

    Kimi sözlerin anlamının tonlamaya bağlı olarak değişebildiğine, gündelik doğaçlama konuşmalarımızda ya da sunum yaparken pek dikkat etmiyoruz. Örneğin, “efendim” sözcüğü, değişik tonlamalarla farklı anlamlar kazanabilir. Çağrıldığımızda verdiğimiz “efendim?” yanıtında; saygılı bir sesleniş biçimi olarak “efendim…” derken; bazı TV sunucularının her cümleye “efendiiim… diye başlamalarında veya anlaşılmayan bir soruya verdiğimiz “anlayamadım efendim?” yanıtımızda farklı tonlamalarla (intonation) “efendim” deriz. Konuşurken birbirini izleyen seslerin alçalıp yükselmesine, yumuşayıp sertleşmesine veya tizleşip pesleşmesine göre tonlamamız değişir.

    Geçen yıl yitirdiğimiz oyuncu, yazar ve eğitmen Can Gürzap, Söz Söyleme ve Diksiyon adlı eserinde tonlamayı şöyle tanımlıyor:

    “Tonlama bir anlamda değişik ses renkleri kullanarak konuşmayı bestelemektir. Tonlama dilden dile önemli ayrılıklar gösterir. Her dil kendi cümlesini kendi özelliklerinden besteler. Bu da dillerin kendine özgü ezgisini oluşturur.”

    Konuşmayı anlamlı kılan tonlamadır. Tonlamada cümlenin yapısı da önemlidir. Normal cümlelerdeki tonlamalarla, ünlemle biten ya da bileşik/uzun cümlelerde, soru ve yanıt cümlelerindeki tonlamalar başkadır. Bunu üç başlıkta inceleyebiliriz:

    • Düz (genel) ton
    • Yükselen ton
    • Alçalan ton

    Örneğin, “Ne diyorsun” cümlesine iki farklı tonlamayla “soru” ve “şaşkınlık” anlamı verilebilir.

    Bir başka örneği yine Can Gürzap’tan aktarayım: “/Ha:/ sözcüğü, alçalan tonla söylenirse “anladım!”; yükselen tonla söylenirse “ne var! efendim!” anlamlarına gelir.”

    Yanlış tonlama, aslında yanlış vurgulamaya dayanır. Çok duygusal bir aşk şiirinin, kahramanlık şiiri tonlamalarıyla seslendirilmesini “yorum” olarak değerlendirmek mümkün değildir. Tonlamamıza özen göstereceğiz derken duygularımızı gereğinden fazla abartmamalı, anlam ve içerik bütünlüğünden uzaklaşmamalıyız. Tonlama ve vurgulama yanlışı yaptığımızda, söylediğimiz sözlerin doğal ezgisini bozmuş olur; anlam aktarımını, anlatım inceliklerini ve o sözlerin dinleyenlerde bırakmasını istediğimiz etkisini yok ederiz.

    Tonlama ve vurgulamalarımıza özen göstermezsek, örneğin, Sait Faik Abasıyanık’ın “Hişt, Hişt!” öyküsünü sevdiklerimize yüksek sesle okuyabilir miyiz? “Hişt, hişt!” diyebilmek zordur:

    “Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.
    Hişt hişt!
    Hişt hişt!
    Hişt hişt!”

    ‘Evet’ dedik de, aslında neyi kastettik?

    Suat Taşer’in Konuşma Eğitimi kitabından bir tonlama alıştırması.
    Sözcüğümüz: Evet. Bu sözcüğü, karşısında belirtilen değişik anlamları içerecek biçimde tonlamaya çalışalım.
    Evet (Kabul ediyorum.)

    Evet (Öyle diyelim.)

    Evet (Olsa da olur, olmasa da…)

    Evet (Kesinlikle öyle)

    Evet (Vay canına!)

    Evet (Çok iyi anlıyorum)

    Evet (Burama geldi!)

    Evet (Anlat hele, sonra ne oldu?)

    Evet (Kaç defa söyleyeceğim?)

    Evet (Ama başka türlü de düşünebiliriz.)

    Evet (Gerçekten, ne sevimli çocuk)

    Evet (Allah cezanı versin!)

    Evet (Peki efendim, hay hay.)

  • Yayıncı, reklamcı, edebiyatçı ama bunlardan daha fazlası

    Yayıncı, reklamcı, edebiyatçı ama bunlardan daha fazlası

    Adam Yayınları, Anadolu Yayıncılık Ajans Ada, Merkez Ajans… Yayın ve reklam dünyasında silinmez izler bırakan Nazar Büyüm, 80 yaşında hayatını kaybetti. 1972’de Manajans’ta reklamcılığa başlayan Nazar Büyüm, daha sonra Ersin Salman, Zafer Ataylan ve Hasan Parkan’la birlikte Ajans Ada’yı kurmuştu.

    Ardindan-Nazar

    1981’de Adam Yayınları’nı, Merkez Ajans’ı ve Anadolu Yayıncılık’ı kuran Nazar Büyüm, edebiyat-sanat kitapları ve dergiler; Yurt Ansiklopedisi, Türk ve Dünya Ansiklopedisi gibi kaynak kitaplar yayımladı. 1985’te Osman Kavala ve Selahattin Beyazıt’la birlikte kurduğu Ana Yayıncılık, Britannica Ansiklopedisi’nin Türkçe versiyonu AnaBritannica’yı, Britannica Compton’s’u ve Temel Britannica’yı yayımladı. Çevirileri, derlemeleri, şiir kitaplarının yanısıra reklamcılık sektörünün de önde gelen isimlerinden Büyüm, Agos’taki yazılarını Dönüp Baktığımda kitabında toplamıştı.

    Nazar Büyüm’ü, arkadaşı ve meslektaşı Bülent Korman’ın T24’teki yazısından bir bölümle uğurluyoruz:

    “Pazarlama iletişimcileri zaman zaman bir kavrama sarılmayı sever. “Insight” yakın bir dönemde bunlardan biriydi. Bunun nedenini, “kendi ifade ettiklerinin ötesine bir adım atıp tüketicilerin içlerine bakmak ihtiyacı” olarak açıkladılar. “Insight”ın Türkçesi ‘iç görüş’, ‘içe bakış’: Bir durumun içini görme. Varlıkların ve davranışlarının iç doğasını sezmek, kavramak.

    Reklamcılık yapa yapa gelişen, geliştirilen, ustadan öğrenilen bir zanaattır. Ve nihayetinde bir neden-sonuç arayışıdır. Bu bir yetenek olduğu gibi, zamanla mesleki bir deformasyona dönüşebilir. Benim de içinde olduğum bir kuşağın ustası tereddütsüz Eli Y. Acıman ise, onun en iyi yetişmiş çıraklarından biri elbette Nazar’dı. Çünkü o, mesleğin gerektirdiğinden daha fazla niteliklere, birikime sahip olanlardan biriydi. Bu da ona, can yoldaşlarıyla birlikte, bir işkolunu bu ülkede daha sonraki nesiller için geliştirmek, ekmek kapısı yapmak olanağını verdi… Şu “insight’”meselesinin etrafımdaki bazı insanların bir ölüm sonrasındaki tutumlarını, davranışlarını, gayret veya gayretsizliklerini içlerindeki ihtiyaçlarla, derinde yatanlarla anlamlandırabilmenin beni epey meşgul ettiği şu günlerde; Nazar’ın inişli-çıkışlı ama asla sıradan olmayan yoğun geçmiş hayatı dün bitti. Toprağın bol olsun sevgili dostum.”

  • Yalnızca bir gazeteci değil, tarihî mirasın koruyucusu

    Yalnızca bir gazeteci değil, tarihî mirasın koruyucusu

    Niğde’nin Bor ilçesinde doğan Özgen Acar, önce İzmir Anadolu Lisesi’ni ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Gazeteciliğe öğrenciyken, 1960’ta Cumhuriyet gazetesinde parlamento muhabiri olarak başladı. 1972’de Reuters Ajansı’nın Türkiye bürosunu açtı. TRT ile Milliyet’in Atina ve New York muhabirliğini, temsilciliğini yaptı. 1990’da Cumhuriyet’e geri döndü. Tarihî eser kaçakçılığı üzerine uzmanlaşan Acar, yaptığı haberlerle dikkati çekti; bunlar gazeteciliğin temel ilkelerinden biri olan fikri takip konusunda da bir ders gibiydi. Türk basınında örneği olmayan bir alanda çalışarak, adeta bir detektif gibi Türkiye’den kaçırılan kültürel mirasın izini sürdü. Anadolu’dan götrülen Lidya Hazinesi, Elmalı Hazinesi, Karun Hazinesi ve Yorgun Herkül heykeliyle ilgili gerçekleri ortaya koyan Özgen Acar, “Karun Hazineleri”nin 1960’larda Türkiye’den kaçırıldığını, bu mirasın New York Metropolitan müzesinde sergilendiğini ortaya çıkardı. Bu konuda onlarca haber yaparak kamuoyu oluşturdu ve uzun bir sürecin ardından eserlerin Türkiye’ye iadesini sağladı.

    Ardindan-Ozgen

    Bir başka büyük başarısı ise Yorgun Herkül heykeli oldu. 1980’lerde Türkiye’den ABD’ye kaçırılan heykel Boston Güzel Sanatlar Müzesi’nde sergileniyordu. Acar, bu konuda yaptığı haberlerin yanısıra hukuki mücadele de verdi ve heykel Türkiye’ye iade edildi.

    1992-1994 arasında Cumhuriyet gazetesinde genel yayın yönetmenliği de yapan Özgen Acar, vefatına kadar “Kavşak” adlı köşesiyle gazeteciliğe devam etti. Acar’ın son yazısı kadın cinayetleriyle ilgiliydi. 23 Ekim’de Ankara’da yaşamını yitiren Özgen Acar’ın cenazesi Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi.

  • Müzik dünyasında bir deha: ‘Pop’u yeniden tanımlamıştı

    Müzik dünyasında bir deha: ‘Pop’u yeniden tanımlamıştı

    Kariyerinin başlangıcından itibaren, imkanları kısıtlı olsa da inanılmaz başarılara imza atan Quincy Jones; Ray Charles’tan Dizzy Gillespie’ye, oradan Ella Fitzgerald ve Count Basie’ye ve sonrasında Michael Jackson ve Lionel Richie’ye uzanan ünlüler geçidinin arkasındaki büyük ustaydı. “We are the World” ile müziğinin gücünü iyilik için kullandı.

    Olağanüstü bir yeteneğe sahip, köklerini unutmayan ve sanatsal ifade sınırlarını her zaman zorlayan Quincy Jones’un karakteri, şu cümleleriyle özetlenir: “Asla pes etme. Yaratıcılığınla tevazunu, başarınla zarafetini beraber koru. 1 Numaralı bir plağın arkasındaki kişi olman, seni kimseden daha iyi yapmaz.”

    Ardindan-Quincy
    3 Kasım 2024’te ölen Quincy Jones, müzik ve eğlence dünyasını da etkileyen ırkçılık duvarlarını yıkmıştı.

    91 yaşında ölen, gerçek bir usta, yapımcı ve müzisyen Quincy Jones, müzik ve eğlence dünyasını da etkileyen ırkçılığın duvarlarını yıkarak efsaneler arasında yerini aldı. Hayatı tıpkı bir senfoni gibi farklı notaların ve ritimlerin ahenkli bir birleşiminden oluşuyordu. Büyük Buhran’ın ardından 1933’te dünyaya gelen Quincy’nin çocukluğu, ebeveynlerinin boşanmasının yarattığı sarsıntılar ve zorluklarla geçti. 11 yaşında yiyecek çalmak için girdiği Washington-Bremerton’daki bir rekreasyon merkezinde piyanoyu görmesi, hayatının dönüm noktasını olacaktı. Müzik onun kaçışı, tesellisi ve nihayetinde kaderi oldu. Kariyerinin başlangıcından itibaren, imkanları kısıtlı olsa da inanılmaz başarılara imza attı. Trompette ustalaşarak Ray Charles ve Billie Holiday gibi caz üstatlarıyla birlikte sahneye çıktı. Lionel Hampton ve Dizzy Gillespie ile dünya turnelerine gitti. Müzik düzenleme ve prodüksiyon alanında o kadar yetenekliydi ki, Frank Sinatra, Ella Fitzgerald, Count Basie gibi dönemin en ünlü isimleriyle çalışma fırsatı buldu.

    Film müziği dünyasına adım atarak 1967’de “Gecenin Sıcağında” (In The Heat of the Night), 1977’de “Kökler” (Roots) gibi yapımların müziklerini besteledi. En İyi Orijinal Şarkı dalında Akademi Ödülü’ne aday gösterilen ilk Afrikalı Amerikalı unvanını aldı.

    Michael Jackson ile yaptığı ortak çalışma sonucunda müzik tarihinde iz bırakan “Off the Wall” (1979), “Thriller” (1982) ve “Bad” (1987) albümleriyle türleri harmanlayarak pop müziği yeniden tanımladı. 1985’te Michael Jackson ve Lionel Richie ile birlikte Etiyopya’daki açlıkla mücadele için insani yardım çabalarına el uzattı. “We are the World” ile müziğinin gücünü iyilik için kullandı.

    Quincy Jones, yaratıcılık ve azimle dolu, olağanüstü bir kariyere imza attı. Ünlü oyuncu ve sinemacı Rachida Jones da aralarında olmak üzere 7 çocuk babası olan Jones, arkasında 500 milyon Dolarlık bir miras bıraktı. Müzik dünyasının vizyon sahibi dehası Quincy Jones gelecek nesillere ilham vermeye ve yaşamaya devam edecek.

  • Hayat boyu onurlu ve irfanlı bir yaşam melodisi…

    Hayat boyu onurlu ve irfanlı bir yaşam melodisi…

    Sanatını ticari kaygılardan uzak tutan, insanlarla paylaşmayı ilke edinmiş nadir müzisyenlerden biriydi Alış. 1991’de kurduğu Peyk grubuyla alternatif müzik sahnesine çıkan Alış’ın parçalarında, toplumsal duyarlılık, emek ve adalet temaları her zaman ön planda oldu. İlk müzikali “Hamiyet”, bu yıl 27. İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapmıştı.

    Türkiye alternatif müzik sahnesinin özgür ve güçlü sesi İrfan Alış, 4 Kasım 2024’te, henüz 53 yaşındayken hayata veda etti. Peyk grubunun solisti olan Alış, ardında sadece unutulmaz şarkılar değil, aynı zamanda yılmaz bir mücadelenin ve dayanışmanın güçlü mirasını bıraktı.

    Ardindan-Irfan
    Peyk grubunun kurucusu İrfan Alış müziği sadece bir ifade biçimi olarak değil, toplumsal dönüşümün bir aracı olarak da değerlendiriyordu.

    Sanatını ticari kaygılardan uzak tutarak insanlarla paylaşmayı ilke edinmiş nadir müzisyenlerden biriydi İrfan Alış. Müziğe olan tutkusu, onu 1991’de Peyk grubunun temellerini atmaya yönlendirdi. Serdal Ersoy, Özgür Ulusoy, Barış Tokgöz ve Ertan Çalışkan’dan oluşan grup, Türkiye alternatif rock sahnesinde kendine özgü bir yer edindi. 2007’de yayımladıkları “Suluşaka” albümüyle başlayan müzikal yolculuklarında, “İçimdeki İz” (2011), “Teslim Olma” (2014) ve “Lay Lay Lom” (2018) albümleriyle de dinleyicilerin hafızasında kalıcı bir yer edindi.

    Hayatın zorluklarıyla erken yaşta tanışan Alış, 13 yaşında başlayan çalışma hayatını üniversiteye girdikten sonra da sürdürmüştü. Peyk’in ilk yıllarında stüdyo masraflarını karşılayabilmek için alüminyum doğramacılık ve esnaflık yapan Alış, bu deneyimleri müziğine de yansıttı. Şarkılarında toplumsal duyarlılık, emek ve adalet temaları her zaman ön planda oldu. İrfan Alış müziği sadece bir ifade biçimi olarak görmeyip toplumsal dönüşümün bir aracı olarak da değerlendirdi. Bu anlayışının örneklerinden ve Peyk’in ilk müzikali olma özelliğini taşıyan “Hamiyet”, prömiyerini bu sene 27. İstanbul Tiyatro Festivali’nde yapmıştı.

    Alış’ın mücadelesi sadece müzikle sınırlı kalmadı. “Olta Dayanışma Projesi”yle pandemi döneminde zorluk yaşayan müzisyenlere destek olan Alış, telif hakları konusunda da önemli çalışmalar yürüttü. “Örgütlülük her şeyi çözer” diyerek, her fırsatta sanatçıların ve tüm emekçilerin biraraya gelmesi nin önemini vurguladı.

    Gezi eylemlerine verdiği destek ve savaş karşıtı duruşuyla da tanınan İrfan Alış, sözünü sakınmayan, düşüncelerini açıkça ifade etmekten çekinmeyen bir sanatçıydı. Kararlı duruşu ve kişiliğiyle, inandığı değerler uğruna mücadele etmekten hiçbir zaman vazgeçmedi. Beyne pıhtı atması sonucu hayata veda eden Alış, ölümünden 2 gün önce (2 Kasım) X (Twitter) hesabından 29 Kasım olarak planlanan “Hamiyet” plak lansmanını duyurmuştu. Ne yazık ki bu etkinliği göremedi.

    Kararlı duruşu, dayanışma çağrısı ve güçlü sesi her zaman bizimle yaşamaya devam edecek.

  • İnsanın karaciğerini bildi, binlerce hastaya şifa verdi

    İnsanın karaciğerini bildi, binlerce hastaya şifa verdi

    Ankara Üniveristesi Tıp Fakültesi’nden sonra ABD’de cerrahi eğitimi alan Prof. Dr. Münci Kalayoğlu, özellikle 1981’den itibaren gerçekleştirdiği karaciğer nakilleriyle dünya çapında isim yapmış bir hekimdi. Dünyada karaciğer nakli yapan ilk Türk doktor ve çok sayıda hekim yetiştiren gerçek bir usta olan Kalayoğlu, adı “Münci’ gibi bir “kurtarıcı”ydı.

    Prof. Dr. Münci Kalayoğlu 7 Mayıs 1940 tarihinde Ankara’da doğduğunda, annesi bir kitapta okuduğu “Münci Mustafa Kemal” tanımından esinle “kurtarıcı” anlamına gelen bu adı koymuştu. Babası Süleyman Sırrı Kalayoğlu savcı, annesi Bedriye Kalayoğlu öğretmendi.
    İlkokulu Ankara’da, ortaokulu Antalya Elmalı’da bitirdi. 1957’de mezun olduğu Ankara Atatürk Lisesi’nin ardından girdiği Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni 1963’te bitirdi. Yaşadığı müddetçe Ankara Tıp’a duyduğu minneti her fırsatta ifade edecekti:

    Ardindan-Munci-2
    İlk başarılı karaciğer naklini yapan Dr.
    Münci Kalayoğlu (altta), 1982 tarihli Life dergisine kapak olmuştu. Ameliyatta çekilen fotoğrafta

    “Dünyada bu kadar güzel bir tıp eğitimi alındığını zannetmiyorum. Hepimiz kardeştik. Birbirimize yardım ederdik. Hiçkimse bir diğerini kıskanmazdı.”

    1963-1967 arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde genel cerrahi ihtisasını tamamladıktan sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne giderek 1967-1968 arasında New York’taki Mount Sinai Tıp Fakültesi’nde cerrahi eğitimi aldı. 1968-1971 arasında Pittsburgh Çocuk Hastanesi’nde çocuk cerrahisi ihtisasını tamamladı. Türkiye’ye döndüğünde Belkıs Hanım ile evlenmişti. Hacettepe’de öğretim üyeliğine başladı; 1972’de doçent, 1977’de profesör oldu.

    Ardindan-Munci-1

    Münci Kalayoğlu karaciğer naklinin gelişmekte olduğu 1981’de, bu alanın öncüsü kabul edilen Dr. Starzl’ın yönettiği karaciğer nakli merkezinde eğitim almak üzere tekrar Pittsburgh’a, Pittsburgh Üniversitesi’ne gitti.

    1981-1983 yarasında Pittsburgh Üniversitesi Transplantasyon Bölümü’nde 2 yıllık eğitimin ardından Türkiye’ye dönen Dr. Kalayoğlu, kısa süre sonra gelen bir teklifle yeni bir karaciğer nakli merkezi kurmak üzere bu defa Wisconsin-Madison Üniversitesi’ne gitti. Temmuz 1984’te burada ilk karaciğer naklini gerçekleştirdi: Hasta Vietnam gazisiydi; sirozdu; nakil yapılacak organı almak üzere bizzat Kanada’ya giden Prof. Kalayoğlu, başarılı bir şekilde nakli gerçekleştirdi. CNN ekranlarından verilen “Vietnam gazisinin karaciğer nakliyle hayata dönüşü” haberi büyük ilgi çekmişti. Yıllar içinde ABD’de en iyi karaciğer nakli programlarından biri hâline getirdiği merkezde, 21 Temmuz 2001’de 1.000. karaciğer naklini gerçekleştirdi.

    Wisconsin’deki ilk ve tek yapışık ikiz ayırma ameliyatını ve Sadri Alışık’ın karaciğer naklini de yapan Prof. Kalayoğlu, bu operasyonlarla pek çok ilke de imza attı: ilk küçültülmüş karaciğer nakli, ilk karaciğer-bağırsak nakli, ilk bölünmüş karaciğer nakli, yetişkinden yetişkine ilk canlı donör karaciğer nakli…

    Dr. Kalayoğlu 2006’da İstan- bul’da Memorial Hastanesi Organ Nakli ve Genel Cerrahi Bölümü Başkanı olarak çalışmaya devam etti. Memorial Hastanesi’nde 1.000’den fazla nakil yaptı. Daha sonra da Koç Üniversitesi Hastanesi’nde Organ Nakil Merkezi’nde çalışmaya devam etti.

    22 kitap ve 196 makale yayınladı; yerli ve yabancı sayısız ödüle layık görüldü. 1.500’ün üzerinde karaciğer nakli ameliyatı yapan Prof. Dr. Münci Kalayoğlu 17 Kasım 2024’te hayata veda etti. Dünyada karaciğer nakli yapan ilk Türk doktor ve çok sayıda hekim yetiştiren bir ustaydı. Kendi sözleriyle uğurlayalım:

    “Eğitim bizim şerefimizdir ve geleceğimizdir. Hem insanlık hem bilimsellik hem de cerrahlık açısından bunun en büyük sorumluluğumuz olduğunu biliyoruz ve bu bilinçle çalışıyoruz.”

  • Bilimi akademiden çıkardı ve geniş kitlelere taşıdı-yaydı

    Bilimi akademiden çıkardı ve geniş kitlelere taşıdı-yaydı

    110 yıllık müstesna ömrünü Mezopotamya arkeolojisine, özellikle Sümer dönemi çalışmalarına adayan Muazzez İlmiye Çığ; yazının bulunması, bugünkü ilahî kaynaklı dinlerin ve öğretilerin temellerinin nasıl atıldığı; ilk hukuksal metinlerin oluşumu üzerine dünyada ilk kapsamlı bilimsel çalışmaları gerçekleştirdi. Daha da önemlisi, bunları halka mâletti. al metinlerin oluşumu üzerine dünyada ilk da önemlisi, bunları halka mâletti.

    Sümerolog Muazzez (İtil) İlmiye Çığ, 20 Haziran 1914’te Bursa’da doğdu. Anne ve baba tarafından Kırım göçmeni olan Muazzez, çocukluk ve gençliğini Bursa, İzmir ve Çorum’da geçirdi. 1936’da Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Hititoloji Bölümü’ne kaydolan Muazzez İtil, 2. Dünya Savaşı döneminde Almanya’dan kaçan Yahudi hocalar Prof. Dr.Hans Güstav Güterbock ve Prof. Dr. Benno Landsberger’in öğrencisi oldu.

    Ardindan-Muazzez-1
    17 Kasım 2024’te ölen Muazzez İlmiye Çığ, kendini sümerolojiye adamış bir cumhuriyet kadınıydı.

    Dönemin en önemli hocalarından Sümer ve Akkad grameri ile Mezopotamya kültür ve arkeolojisi öğrenmiş olması, meslek hayatındaki başarısının temelini oluşturmuştur. 1940’ta fakülteden hititolog olarak mezun olan Muazzez İtil, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Eski Şark Eserleri Müzesi Çiviyazılı Belgeler Arşivi’nde uzman olarak göreve başladı. Aynı yıl, sonradan Topkapı Sarayı Müdürlüğü de yapacak olan Sanat Tarihçisi Kemal Çığ ile evlendi. Emekliye ayrıldığı 1972’ye kadar müze tablet bölümünde Sümer, Akad ve Hitit dillerinde yazılmış çiviyazılı belgelerin arşivini oluşturmuş ve eser envanterini tamamlamayı başarmıştır.

    Muazzez İlmiye Çığ kendini vareden meslek hayatına, bir anlamda emekli olduktan sonra başladı. Devlet memurluğu kıyafetini çıkarmasıyla birlikte birikimini anlatmaya ve yazmaya başladı. İlerlemiş yaşına karşın Atatürk’ün bizzat temellerini attığı sümeroloji üzerine çalışmaya, Sümerlerin kültürü, tarihi ve çoktanrılı din sistemi üzerine çalışmaya, eserler vermeye başladı. Bu konudaki tek kaynak olan Samuel Noah Kramer’in anlat(a)madığı, Sümerlilerden tektanrılı dinlere geçen inanışları, ayinleri ve ritüelleri büyük bir cesaretle yazdı. Tevrat ve Kuran-ı Kerim’de insanın yaradılışı, Hz. Adem’in cennetten kovulması, Tufan ve Nuh Peygamber anlatılarını Sümer edebiyatındaki efsanelerle karşılaştırarak, benzer motifleri toplumla paylaştı. Günümüz tesettür uygulamaları ile kurban pratiğinin Sümer’de mevcut olan kökenini gündeme getirdi.

    Sümer kültürü, edebiyatı ve tarihi dışında Hititler ve İslâmiyet öncesi Türk kültürü üzerine de çarpıcı eserler kaleme aldı. Erken Cumhuriyet Dönemi’nin kültürel politikası olan, günümüze değin gündemden düşen Güneş-Dil Teorisi’ni yeniden canlandırdı ve Sümerce-Türkçe arasındaki yakın benzerlikleri yeniden tartışmaya açtı. Sümerce ile Türkçe arasında güçlü bir dil benzerliğinin bulunduğunu ve bir akrabalık olduğunu ileri sürdü. Çığ’a göre, Sümerler ve Türkler günlük yaşantı noktasında da birbirlerine çok benziyorlar, ölüler için benzer ritüeller yapıyorlardı ve kimi âdetleri günümüze kadar uzanmıştı.

    Muazzez İlmiye Çığ’ın eskiçağ bilimlerine yaptığı en kritik katkı ise, insanlık tarihi açısından Sümer kültürünün eski Yunan kültüründen çok daha önemli olduğunu göstermesi oldu. Eski Yunan mitolojisinin Sümer kökenlerini başarıyla kanıtladı. Yaklaşık 5 bin yıl önce Mezopotamya’nın güneyinde yaşamış olan Sümerlileri “medeniyetin beşiği” olarak tanımlayan Muazzez İlmiye Çığ, bu halkın yazıyı bulmasını; bugünkü ilahi kaynaklı dinlerin ve öğretilerin temellerini atmış olmasını; evlenme, boşanma, kira, borçlanma, alma, satma gibi işleri belgelemesini; ilk hukuksal metinleri oluşturma başarılarını herkese anlatabilmiştir.

    Ardindan-Muazzez-2
    Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde…

    Muazzez İlmiye Çığ’ın vefatının ardından özellikle sosyal medyada akademisyen olmadığı, bu nedenle gerektiğinden fazla önemsendiği ve abartıldığı yönünde fikir beyan edenlerin varlığı dikkati çekicidir. Muazzez Hoca ile yapılan uzun söyleşilerin kitaplaştırıldığı Çivi Çiviyi Söker (2002) ve Hayatı Yaşadım Demek İçin Ne Yapmalı (2023) adlı eserlerde, kendisi de akademik kariyeri olmadığını açıkça ifade etmiştir. Muazzez İlmiye Çığ akademisyen değildi ancak bir biliminsanıydı. Bilimin geniş kitlelere yayılması için halka dönük yazılar yazdı ve onun bu çabaları 2000’de İstanbul Üniversitesi tarafından fahri doktora ile ödüllendirildi.

    Muazzez İlmiye Çığ, kendisini sümerolojiye adamış bir cumhuriyet kadınıydı. Atatürk’ün bizzat kurduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin ilk öğrencilerinden ve ilk mezunlarındandı. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında doğdu, cumhuriyetin ilanını ve 100. yaşını gördü. Türk kadınlarına rol model olan çok kıymetli bir şahsiyetti. Ruhu şad olsun.

    SÜMERLERDEN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE

    ‘Muazzam Muazzez’in tarih tutkusu-gelecek umudu

    Mart 2020’de 70. sayımızda yayımlanan Serpil Korkmaz’ın röportajı, o tarihte 106 yaşındaki Muazzez İlmiye Çığ’la yapılmış en son ve kapsamlı söyleşilerden biriydi.

    “Eski Türklerde, İslâmiyet öncesinde kız çocuğu doğduğu zaman “eve bereket geldi” diye sevgi duyarlarmış… Anne tarafım gayet açık ve ileri görüşlü insanlarmış. Annem yabancı dil bilmezdi ama eve gelen yabancılarla da diyalog kurardı. Arapça Kur’an-ı Kerim okumasını bilirdi. Ne zaman ki Atatürk, Kur’an-ı Kerim’i tercüme ettirdi, annem bir daha Arapça Kur’an okumadı; hep Türkçe okudu…

    Ardindan-Muazzez-3

    Bir de unutamadığım anım var: Atatürk, Rıza Şah ile Eskişehir’e gelmişti. Bizim evimiz de ana caddedeydi. Atatürk geçiyor diye pencerelere çıktık. Kendisi bizim taraftaydı; el salladık. Yalnız başına üstü açık arabada gördüm onu. Bir tek kendisiydi; ne koruma ne bir görevli vardı. Bunu hiç unutmuyorum. Bir de 1936’da Ankara’da öğrenciyken gördüm onu. Karşılıklı el salladık birbirimize…

    Bizler sevgiyle büyüdük… Biz Sultanahmet’te otururken küçük bir sokağımız vardı. O sokakta benim çocuklarım çıkar mahallenin çocuklarıyla oynardı. Aklımıza bu çocuklara tecavüz edebilirler, öldürebilirler gibi bir şey gelmezdi. Kızımla konuştuğumuz zaman “anne biz iyi zamanlarda yetiştik” diyor. Şimdiyse anneler-babalar çocuklarını sokağa çıkarırken endişeleniyorlar. Çocuklar da şaşkın bu duruma. Çocuklara çok üzülüyorum.

    Mesela “bugünkü gençler” dediklerinde ben çok kızıyorum. Evvela sen bu gence ne verdin? Oturup bunu düşünmek lazım. Gençlere spor sahaları vermek, onların oturup konuşacakları sohbet edecekleri alanlar yaratmak gerekiyor… Fakat biz gençlere hiçbir imkan veremedik. Yine de böyle pırıl pırıl yetişen çocukları gördükçe, bizim onlara teşekkür etmemiz lazım diyorum. Böyle güzel yetiştikleri için…

    Sümer’de kadın gayet serbest. Erkekler gibi kendi başlarına ticaret yapabiliyor, şahitlik edebiliyor; dava açıp kefil olabiliyor. Kadın ve erkek eşit. Evlilikler de kontratla oluyor. Kadın ve erkek hakimin huzuruna gidip şartlarını söylüyor… 5.000 yıl önce Sümerlerde kadının gücü çok fazla, pozisyonları bazı durumlarda şimdikinden yüksekti.

    80-90 yıl önce Türk kadını kara çarşaflı, okuma-yazma bilmeyen bir konumdaydı. Atatürk’le birlikte toplumda birtakım haklar elde etti ve kadının toplumdaki statüsü yükseldi… Yurtdışına giden insanlarımız 60-70 sene içinde yetiştirdikleri 2.-3. kuşakta sanayide, eğitimde, siyasette öne çıktılar. Bu bizim hakikaten cesur bir millet olduğumuzu gösteriyor. Bu kadar kısa zamanda bugün Avrupa’da her alanda Türk adı var, Türk cemiyetleri var. Bu da gösteriyor ki hakikaten zekiyiz ve çalışkanız, Atatürk’ün dediği gibi.”